Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
182

Onyedinci Mertebe (Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân)

Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: Aradığımız Zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve O’na teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, O ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle; en evvel, manevî i'câz‑ı Kur'âniyenin lem'aları olan Risale‑i Nura baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât‑ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale‑i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakàik‑ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki; onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir.
Hattâ, Resâili'n‑Nurun yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet‑i Kur'âniye’si olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektûbun âhiri, Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbât etmiş ki; kim görmüş ise, değil tenkid ve i'tirâz etmek, belki isbâtlarına hayran olmuş takdir ederek çok senâ etmiş.
183
Kur'ânın vech‑i i'câzını ve hak Kelâmullâh olduğunu isbât etmek cihetini Risaletü'n‑Nura havâle ederek; yalnız bir kısa işâretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta
Nasıl ki Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakàikıyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu'cizesidir; öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizâtıyla ve delâil‑i nübüvvetiyle ve kemâlât‑ı ilmiyesiyle, Kur'ânın bir mu'cizesidir ve Kur'ân Kelâmullâh olduğuna bir hüccet‑i kàtıasıdır.
İkinci Nokta
Kur'ân, bu dünyada, öyle nurânî ve saâdetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdil‑i hayat-ı ictimâiye ile beraber; insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem rûhlarında, hem akıllarında, hem hayat‑ı şahsiyelerinde, hem hayat‑ı ictimâiyelerinde, hem hayat‑ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idâme etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl‑i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor rûhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saâdet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hàrikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Üçüncü Nokta
Kur'ân, o asırdan şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki; Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhûr edîblerin Muallakàt‑ı Seb'a nâmıyla şöhret‑şiâr kasidelerini o dereceye indirdi ki; Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
184
Hem bedevî bir edip ﴿فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: Sen Müslüman oldun?” O demiş: Hayır, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.”
Hem ilm‑i belâğatın dâhîlerinden Abdülkahir‑i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imâmlar ve mütefennin edîbler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki: Kur'ânın belâğatı, tâkat‑i beşerin fevkındedir; yetişilmez.”
Hem o zamandan beri, mütemâdiyen meydân‑ı muârazaya dâvet edip mağrûr ve enâniyetli edîblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz veyâhut, dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz…” diye ilân ettiği hâlde; o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur'ânın dostları, Kur'ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi, Kur'ân’a mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk‑u efkâr ile terakkî eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor; hiçbirisinin O’na yetişemediğini hattâ en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak.” Umumunun altında olduğunu; dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez Demek, mertebe‑i belâğatı, umumun fevkındedir.
Hattâ bir adam, ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: Bu âyetin hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.” Ona denildi: Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da, kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki:
Mevcûdât‑ı âlem perîşan, karanlık, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak; hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda; kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ânın lisânından bu âyeti dinlerken gördü:
185
Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve bu sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât, bir câmi‑i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunduruyor, diye müşâhede etti. Ve bu âyetin derece‑i belâğatını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyâsla, Kur'ânın zemzeme‑i belâğatı arzın nısfını ve nev'‑i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet‑i saltanatı kemâl‑i ihtiramla ondört asır bilâ‑fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta
Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ânı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar‑ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb‑ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş; her tâife‑i ilmiye, O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb‑u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz‑ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
186
Beşincisi
Kur'ânın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı, eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân‑ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi öyle de, evliyâ ve asfiyâ gibi O’ndan hayat alan semereleri ve hayatdâr tekemmülleriyle şecere‑i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat‑medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri; Kur'ânın ayn‑ı hak ve mecma'‑ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.
Altıncısı
Kur'ânın altı ciheti nurânîdir, sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhân direkleri, üstünde sikke‑i i'câz lem'aları, önünde ve hedefinde saâdet‑i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta‑i istinâdı vahy‑i semâvî hakikatleri, sağında hadsiz ukùl‑ü müstakîmenin delillerle tasdikleri, solunda selîm kalblerin ve temiz vicdânların ciddi itmi'nânları ve samîmî incizabları ve teslîmleri; Kur'ânın fevkalâde hàrika, metîn ve hücum edilmez bir kal'a‑i semâviye-i arziye olduğunu isbât ettikleri gibi
Altı makamdan dahi, O’nun ayn‑ı hak ve sâdık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden: Başta, bu kâinâtta dâima güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izâle etmek âdetini bir düstur‑u fa'âliyet ittihàz eden bu kâinâtın mutasarrıfı; O Kur'ân’a, âlemde en makbûl, en yüksek, en hâkimâne bir makam‑ı hürmet ve bir mertebe‑i muvaffakıyet vermesiyle O’nu tasdik ve imza ettiği gibi
187
İslâmiyetin menba'ı ve Kur'ânın tercümânı olan Zâtın (Aleyhissalâtü Vesselâm) herkesten ziyâde O’na i'tikàd ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet‑i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları O’na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât‑ı kevniyeyi, gaybiyâne, Kur'ân ile tereddüdsüz ve itmi'nân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında, hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen O tercümânın bütün kuvvetiyle, Kur'ânın herbir hükmüne îmân edip tasdik etmesi ve hiçbir şey O’nu sarsmaması; Kur'ân semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hàlık‑ı Rahîm’inin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem nev'‑i insanın humsu, belki kısm‑ı a'zamı, göz önünde O Kur'ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikat‑perestâne ve müştâkàne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle, cin ve melek ve rûhânilerin dahi tilâveti vaktinde pervâne gibi hak‑perestâne etrafında toplanması, Kur'ânın kâinâtça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
Hem, nev'‑i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, en zekî ve âlime kadar herbirisi Kur'ânın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm‑u İslâmiyenin ve bilhassa Şerîat‑ı Kübrâ’nın büyük müçtehidleri ve usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî muhakkìkleri gibi her tâife, kendi ilimlerine ait bütün hâcâtını ve cevablarını Kur'ân’dan istihrâc etmeleri, Kur'ân menba'‑ı hak ve mâden‑i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyâtça en ileri bulunan Arab edîbleri İslâmiyete girmeyenler şimdiye kadar muârazaya pek çok muhtaç oldukları hâlde, Kur'ânın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâğatının, tek bir sûrenin mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhûr belîğlerin ve dâhî âlimlerin, O’nun hiçbir vech‑i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri; Kur'ân mu'cize ve tâkat‑i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
188
Evet, bir kelâm: Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğatı tezâhür etmesi noktasından Kur'ânın misli olamaz ve O’na yetişilemez.
Çünkü; Kur'ân bütün âlemlerin Rabbi ve Hàlık’ının hitâbı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannu'u ihsâs edecek bir emâre bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların, belki bütün mahlûkatın nâmına meb'ûs ve nev'‑i beşerin en meşhûr ve nâmdâr muhâtabı bulunan ve O muhâtabın kuvvet ve vüs'at‑i îmânı koca İslâmiyeti tereşşuh edip sâhibini Kàb‑ı Kavseyn makamına çıkararak muhâtab‑ı samedâniyeye mazhariyetle nüzûl eden ve saâdet‑i dâreyne dair ve hilkat‑i kâinâtın neticelerine ve O’ndaki Rabbânî maksadlara ait mesâili ve O muhâtabın bütün hakàik‑ı İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip onları yapan San'atkârı tavrıyla ifâde ve ta'lim eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece‑i i'câzına yetişilmez.
189
Hem, Kur'ânı tefsir eden ve bir kısmı, otuz‑kırk hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemânın senedleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve àlî mânâları ve umûr‑u gaybiyenin her nev'inden kesretli, gaybî ihbarları izhâr ve isbât etmeleri ve bilhassa Risale‑i Nurun yüzotuz kitabının herbiri, Kur'ânın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhânlarla isbât etmesi ve bilhassa Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi, şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hàrikalarından çok şeyleri Kur'ân’dan istihrâc eden Yirminci Sözün İkinci Makamı ve Risale‑i Nura ve elektriğe işâret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât‑ı Kur'âniye nâmındaki Birinci Şuâ ve hurûf‑u Kur'âniye ne kadar muntazam, esrârlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumûzât‑ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre‑i Feth’in âhirki âyeti beş vecihle ihbar‑ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbât eden küçük bir risale gibi Risale‑i Nurun herbir cüz'ü, Kur'ânın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi, Kur'ânın misli olmadığına ve mu'cize ve hàrika olduğuna ve bu âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l‑Guyûb’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işâret edilen Kur'ânın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki; haşmetli hâkimiyet‑i nurâniyesi ve azametli saltanat‑ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemâl‑i ihtiramla devam etmesi hem o hâsiyetleri içindir ki; Kur'ânın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı ve on hasenesi olması ve on meyve‑i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde her harfin nuru ve sevâbı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
İşte böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân; sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrâr u envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla, bir tek Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle isbât sûretinde öyle şehâdet etmiş ki, bütün ehl‑i îmânın hadsiz şehâdetleri, O’nun şehâdetinden tereşşuh etmişler.
190
İşte, bu yolcunun, Kur'ân’dan aldığı ders‑i tevhid ve îmâna kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onyedinci mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ ف۪ي كُلِّ دَق۪يقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ، بِاَلْسِنَةِ مِئَاتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ، اَلدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَالْاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَالزَّمَانِ، وَالْجَار۪ي حَاكِمِيَّتُهُ اَلْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ ف۪ي اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَاَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.

Onsekizinci Mertebe (Kâinâtın Hey'et‑i Mecmuası)

Sonra, bir fakir insana değil fânî ve muvakkat bir tarlayı, bir hâneyi, belki koca kâinâtı ve dünya kadar bir mülk‑ü bâkîyi kazandıran ve bir fânî adama, ebedî bir hayatın levâzımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçâreyi i'dâm‑ı ebedîden kurtaran ve saâdet‑i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdâr sermâye‑i insaniyenin îmân olduğunu bilen mezkûr misâfir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki:
191
Haydi, ileri!” Îmânın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinâtın hey'et‑i mecmuasına müracaat edip, O da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczâsından aldığımız dersleri tekmîl ve tenvir etmeliyiz diye, Kur'ân’dan aldığı geniş ve ihâtalı bir dûrbîn ile baktı, gördü:
Bu kâinât, o kadar mânidâr ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab‑ı Sübhânî ve cismânî bir Kur'ân‑ı Rabbânî ve müzeyyen bir saray‑ı Samedânî ve muntazam bir şehr‑i Rahmânî sûretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimâtları, hattâ harfleri ve bâbları ve fasılları ve sayfaları ve satırları umumunun, her vakit mânidârâne mahv u isbâtları ve hakîmâne tağyîr ve tahvîlleri; icmâ ile, bir Alîm‑i Külli Şey’in ve bir Kadîr‑i Külli Şey’in ve bir musannifin, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin herşeyi ile münâsebetini bilen, riâyet eden bir Nakkàş‑ı Zülcelâl’in ve bir Kâtib‑i Zülkemâl’in vücûdunu ve mevcûdiyetini bilbedâhe ifâde ettikleri gibi, bütün erkân ve envâ'ıyla ve eczâ ve cüz'iyâtıyla ve sekeneleri ve müştemilâtıyla ve vâridât ve masârifâtıyla ve onlarda maslahatkârâne tebdilleriyle ve hikmet‑perverâne tecdîdleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir hikmetle gören àlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâni'in mevcûdiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinâtın azametine münâsib iki büyük ve geniş hakikatin şehâdetleri, kâinâtın bu büyük şehâdetini isbât ediyorlar.
192
Birinci Hakikat
Usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî ulemâsının ve hükemâ‑i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhânlarla isbât ettikleri hudûs ve imkân hakikatleridir. Onlar demişler ki:
Mâdem âlemde ve herşeyde tağayyür ve tebeddül var; elbette fânîdir, hâdistir, kadîm olamaz. Mâdem hâdistir, elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem herşeyin zâtında vücûdu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir; elbette vâcib ve ezelî olamaz Ve mâdem muhâl ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâd etmek mümkün olmadığı kat'î bürhânlarla isbât edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l‑Vücûd’un mevcûdiyeti lâzımdır ki: Nazîri mümteni', misli muhâl ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak.”
Evet hudûs hakikati, kâinâtı istilâ etmiş, çoğunu göz görüyor; diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü, gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki; herbirisinin hadsiz efrâdı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinât hükmünde olan yüzbin nev'i nebâtât ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefâttır ki; haşir ve neşirlerine medâr olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin hàrikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter‑i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafîz‑i Zülcelâl’in himâyesi altında, hikmetine emânet eder; sonra vefât ederler.
193
Ve bahar mevsiminde, Haşr‑i A'zamın yüzbin misâli ve nümûne ve delilleri hükmünde olarak o vefât eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihyâ ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsâlleri ve aynen onlara benzeyenleri icâd ve ihyâ olunuyor. Ve geçen baharın mevcûdâtı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetinin bir misâlini gösteriyorlar.
Hem hey'et‑i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefât eder ve taze bir âlem vücûda gelir. Ve o vefât ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefât ve hudûsta, gayet intizam ve mîzanla o kadar nev'ilerin vefiyâtları ve hudûsları oluyor ki; güyâ dünya öyle bir misâfirhânedir ki, zîhayat kâinâtlar ona misâfir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyâr dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.
İşte, bu dünyada böyle hayatdâr dünyaları ve vazifedâr kâinâtları kemâl‑i ilim ve hikmet ve mîzanla ve muvâzene ve intizam ve nizâmla ihdâs ve icâd edip Rabbânî maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmânî hizmetlerde kadîrâne isti'mâl ve rahîmâne istihdam eden bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûdu ve hadsiz kudreti ve nihâyetsiz hikmeti bilbedâhe güneş gibi, akıllara görünüyor. Hudûs mesâilini Risale‑i Nura ve muhakkìkîn‑i kelâmiyenin kitaplarına havâle ile o bahsi kapıyoruz.
194
Amma imkân ciheti ise; o da kâinâtı istilâ ve ihâta etmiş. Çünkü görüyoruz ki; herşey, küllî ve cüz'î bulunsun, büyük ve küçük olsun arştan ferşe, zerrâttan seyyârâta kadar her mevcûd; mahsûs bir zât ve muayyen bir sûret ve mümtâz bir şahsiyet ve hàs sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihâzlar ile dünyaya gönderiliyor. Hâlbuki, o mahsûs zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânât içinde o hususiyeti vermek Hem, sûretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münâsib o muayyen sûreti giydirmek Hem, hemcinsinden olan eşhâsın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcûda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsîs etmek Hem, sıfatların nev'ileri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnû'a o hàs ve muvâfık maslahatlı sıfatları yerleştirmek Hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânât ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdân, hedefsiz o mahlûka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihâzları takmak ve techiz etmek
Elbette küllî ve cüz'î bütün mümkinât adedince ve her mümkinin mezkûr mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve sûret, sıfat ve vaziyetinin imkânâtı adedince tahsîs edici, tercih edici, ta'yin edici, ihdâs edici bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûb‑u vücûduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n O’ndan gizlenmediğine ve hiçbir şey O’na ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi O’na kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühûletle icâd edebildiğine işâretler ve delâletler ve şehâdetler, imkân hakikatinden çıkıp kâinâtın bu büyük şehâdetinin bir kanadını teşkil ederler.
Kâinâtın şehâdetini, her iki kanadı ve iki hakikatiyle Risale‑i Nur eczâları ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Söz’ler ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektûblar tamamıyla isbât ve izâh ettiklerinden onlara havâle ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.
Kâinâtın hey'et‑i mecmuasından gelen büyük ve küllî şehâdetin ikinci kanadını isbât eden:
İkinci Hakikat
Bu mütemâdiyen çalkanan inkılâblar ve tahavvülâtlar içinde vücûdunu ve hizmetini ve zîhayat ise, hayatını muhâfazaya ve vazifesini yerine getirmeğe çalışan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teâvün hakikati görünüyor.
195
Meselâ: Unsurları, zîhayatın imdâdına hususan bulutları, nebâtâtın mededine ve nebâtâtı dahi hayvanatın yardımına ve hayvanat ise insanların muâvenetine ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine ve zîhayatların iktidarları haricindeki pek çok hâcetleri ve erzâkları, umulmadık yerlerden onların ellerine verilmesi, hattâ zerrât‑ı taamiye dahi hüceyrât‑ı bedeniyenin tamirine koşmaları gibi teshìr‑i Rabbânî ile ve istihdam‑ı Rahmânî ile, hakikat‑i teâvünün pek çok misâlleri doğrudan doğruya, bütün kâinâtı bir saray gibi idare eden bir Rabbü'l‑Âlemîn’in umumî ve rahîmâne rubûbiyetini gösteriyorlar.
Evet; câmid ve şuûrsuz ve şefkatsiz olan ve birbirine şefkatkârâne, şuûrdârâne vaziyet gösteren muâvenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb‑i Zülcelâl’in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.
İşte, kâinâtta cârî olan teâvün‑ü umumî, seyyârâttan zîhayatın a'zâ ve cihâzât ve zerrât‑ı bedeniyesine kadar kemâl‑i intizamla cereyan eden muvâzene‑i âmme ve muhâfaza‑i şâmile ve semâvâtın yaldızlı yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyîn ve kehkeşândan ve manzûme‑i şemsiyeden mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim ve güneş ve kamerden ve unsurlardan ve bulutlardan bal arılarına kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatlerin büyüklükleri nisbetindeki şehâdetleri, kâinâtın şehâdetinin ikinci kanadını isbât ve teşkil ederler. Mâdem Risale‑i Nur bu büyük şehâdeti isbât ve izâh etmiş, biz burada bu kısacık işâretle iktifâ ederiz.
196
İşte dünya seyyahının kâinâttan aldığı ders‑i îmânîye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onsekizinci mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ، اَلْمُمْتَنِعُ نَظ۪يرُهُ، اَلْمُمْكِنُ كُلُّ مَا سِوَاهُ، اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ، اَلَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ، اَلْكِتَابُ الْكَب۪يرُ الْمُجَسَّمُ وَالْقُرْاٰنُ الْجِسْمَانِيُّ الْمُعَظَّمُ وَالْقَصْرُ الْمُزَيَّنُ الْمُنَظَّمُ، وَالْبَلَدُ الْمُحْتَشَمُ الْمُنْتَظَمُ، بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ وَاٰيَاتِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَحُرُوفِهِ وَاَبْوَابِهِ وَفُصُولِهِ وَصُحُفِهِ وَسُطُورِهِ، وَاِتِّفَاقِ اَرْكَانِهِ وَاَنْوَاعِهِ وَاَجْزَائِهِ وَجُزْئِيَّاتِهِ وَسَكَنَتِهِ وَمُشْتَمِلَاتِهِ وَوَارِدَاتِهِ وَمَصَارِفِهِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْحُدُوثِ وَالتَّغَيُّرِ وَالْاِمْكَانِ، بِاِجْمَاعِ جَم۪يعِ عُلَمَاءِ عِلْمِ الْكَلَامِ، وَبِشَهَادَةِ حَق۪يقَةِ تَبْد۪يلِ صُورَتِهِ وَمُشْتَمِلَاتِهِ بِالْحِكْمَةِ وَالْاِنْتِظَامِ، وَتَجْد۪يدِ حُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ بِالنِّظَامِ وَالْم۪يزَانِ، وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: التَّعَاوُنِ، وَالتَّجَاوُبِ، وَالتَّسَانُدِ، وَالتَّدَاخُلِ، وَالْمُوَازَنَةِ، وَالْمُحَافَظَةِ، ف۪ي مَوْجُودَاتِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.

Ondokuzuncu Mertebe (Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât-ı Kudsiye)

Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş‑ı hakikate yetişen bir mi'râc‑ı îmânî ile gâibâne mârifetten hâzırâne ve muhâtabâne bir makama terakkî eden meraklı ve müştâk yolcu adam, kendi rûhuna dedi ki:
197
Fâtiha‑i Şerîfe’de, başından اِيَّاكَ kelimesine kadar gâibâne medh ü senâ ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitâbına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gâibâne aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyâde gösterir. Öyle ise şemsin şuââtı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hàlık’ımızın Esmâ‑i Hüsnâ’sıyla ve sıfât‑ı kudsiyesiyle O’nu, kàbiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.
Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlerinden ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikati icmâl ve ihtisar ile bu risalede beyân edeceğiz.
Birinci Hakikat
Bilmüşâhede gözümüzle görünen ve muhît ve dâimî ve muntazam ve dehşetli ve semâvî ve arzî olan bütün mevcûdâtı çeviren ve tebdil ve tecdîd eden ve kâinâtı kaplayan fa'âliyet‑i müstevliye hakikati görünmesi ve o her cihetle hikmet‑medâr fa'âliyet hakikatinin içinde tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin bilbedâhe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet‑feşân tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin içinde, tebârüz‑ü ulûhiyet hakikati bizzarûre bilinmiş olmasıdır.
İşte; bu hâkimâne ve hakîmâne fa'âliyet‑i dâimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil‑i Kadîr ve Alîmin ef'âli, görünür gibi hissedilir.
Ve bu mürebbiyâne ve müdebbirâne ef'âl‑i Rabbâniyeden ve perdesinin arkasından, herşeyde cilveleri bulunan esmâ‑i İlâhiye, hissedilir derecesinde bedâhetle bilinir.
198
Ve bu celâldarâne ve cemâl‑perverâne cilvelenen Esmâ‑i Hüsnâ’dan ve perdesinin arkasında sıfât‑ı seb'a-i kudsiyenin; ilmelyakìn, belki aynelyakìn, belki hakkalyakìn derecesinde vücûdları ve tahakkukları anlaşılır.
Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi, bütün masnûâtın şehâdetiyle; hem hayatdârâne, hem kadîrâne, hem alîmâne, hem semîâne, hem basîrâne, hem mürîdâne, hem mütekellimâne nihâyetsiz bir sûrette tecellîleri ile bilbedâhe ve bizzarûre ve biilme'l‑yakìn bir mevsuf‑u Vâcibü'l-Vücûd’un ve bir müsemmâ‑yı Vâhid-i Ehad’in ve bir fâil‑i Ferd-i Samed’in mevcûdiyeti, güneşten daha zâhir, daha parlak bir tarzda, kalbdeki îmân gözüne görünür gibi kat'î bilinir.
Çünkü: Güzel ve mânidâr bir kitab ve muntazam bir hâne; bedâhetle, yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi; bedâhetle, yazıcı ve dülger nâmlarını yazıcı ve dülger ünvânları ise; bedâhetle, kitabet ve dülgerlik san'atlarını ve sıfatlarını ve bu san'at ve sıfatlar; bedâhetle, herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni' ve müsemmâ ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmâsız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir.
199
İşte bu hakikat ve kaideye binâen, bu kâinât; bütün mevcûdâtıyla beraber, kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış mânidâr hadsiz kitaplar, mektûblar, nihâyetsiz binalar ve saraylar hükmünde herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücûh ile Rabbânî ve Rahmânî nihâyetsiz fiilleri ve o fiillerin menşe'leri olan binbir esmâ‑i İlâhiye’nin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menba'ı olan yedi sıfât‑ı sübhâniyenin nihâyetsiz tecellîleriyle, o yedi muhît ve kudsî sıfatların mâdeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine hadsiz işâretler ve nihâyetsiz şehâdetler ettikleri gibi; bütün o mevcûdâtta bulunan bütün hüsünler, cemâller, kıymetler, kemâller dahi, ef'âl‑i Rabbâniyenin ve esmâ‑i İlâhiye’nin ve sıfât‑ı samedâniyenin ve şuûnât‑ı sübhâniyenin, kendilerine lâyık ve muvâfık kudsî cemâllerine ve kemâllerine ve hepsi birden Zât‑ı Akdes’in kudsî cemâline ve kemâline bedâhetle şehâdet ederler.
İşte, fa'âliyet hakikati içinde tezâhür eden rubûbiyet hakikati; ilim ve hikmetle halk ve icâd ve sun' ve ibdâ' nizâm ve mîzan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvîr kasd ve irâde ile tahvîl ve tebdil ve tenzîl ve tekmîl şefkat ve rahmetle it'âm ve in'âm ve ikram ve ihsân gibi şuûnâtıyla ve tasarrufâtıyla kendini gösterir ve tanıttırır.
Ve tezâhür‑ü rubûbiyet hakikati içinde bedâhetle hissedilen ve bulunan ulûhiyetin tebârüz hakikati dahi; Esmâ‑i Hüsnâ’nın rahîmâne ve kerîmâne cilveleriyle ve Yedi Sıfât‑ı Sübûtiye olan Hayat, İlim, Kudret, İrâde, Sem', Basar ve Kelâm sıfatlarının celâlli ve cemâlli tecellîleriyle kendini tanıttırır, bildirir.
200
Evet, nasıl ki kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhâmlar ile Zât‑ı Akdes’i tanıttırır; öyle de: Kudret sıfatı dahi; mücessem kelimeleri hükmünde olan san'atlı eserleriyle O Zât‑ı Akdes’i bildirir ve kâinâtı baştan başa bir furkàn‑ı cismânî mâhiyetinde gösterip, bir Kadîr‑i Zülcelâl’i tavsif ve ta'rif eder.
Ve ilim sıfatı dahi; hikmetli, intizamlı, mîzanlı olan bütün masnûât mikdarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyîn ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince, mevsufları olan bir tek Zât‑ı Akdes’i bildirir.
Ve hayat sıfatı ise; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücûdunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mîzanlı ve zînetli sûretler, hâller ve sâir sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat‑ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şâhid göstererek Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’u bildirir.
Ve kâinâtı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için, dâima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine‑i ekber sûretine çevirir. Ve bu kıyâsla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi; herbiri birer kâinât kadar Zât‑ı Akdes’i bildirir, tanıttırır.
Hem o sıfatlar Zât‑ı Zülcelâl’in vücûduna delâlet ettikleri gibi, hayatın vücûduna ve tahakkukuna ve O Zâtın hayatdâr ve diri olduğuna dahi bedâhetle delâlet ederler. Çünkü; bilmek, hayatın alâmeti; işitmek, dirilik emâresi; görmek, dirilere mahsûs; irâde, hayat ile olabilir; ihtiyarî iktidar, zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise, bilen dirilerin işidir.
İşte, bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinât kadar delilleri ve kendi vücûdunu ve mevsufun vücûdunu bildiren bürhânları vardır ki, bütün sıfatların esâsı ve menba'ı ve ism‑i a'zamın masdarı ve medârı olmuştur. Risale‑i Nur, bu birinci hakikati kuvvetli bürhânlar ile isbât ve bir derece izâh ettiğinden, bu denizden, bu mezkûr katre ile şimdilik iktifâ ediyoruz.
201
İkinci Hakikat
Sıfat‑ı kelâmdan gelen tekellüm‑ü İlâhîdir.﴿لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي âyetinin sırrıyla: Kelâm‑ı İlâhî, nihâyetsizdir. Bir zâtın vücûdunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihâyetsiz bir sûrette Mütekellim‑i Ezelî’nin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet eder.
Bu hakikatin iki kuvvetli şehâdeti, bu risalenin ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde beyân edilen vahiyler ve ilhâmlar cihetiyle ve geniş bir şehâdeti dahi, onuncu mertebesinde işâret edilen Kütüb‑ü Mukaddese-i Semâviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi' bir diğer şehâdeti dahi, onyedinci mertebesinde Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân cihetiyle geldiğinden, bu hakikatin beyân ve şehâdetini o mertebelere havâle edip o hakikati mu'cizâne ilân eden ve şehâdetini sâir hakikatlerin şehâdetleriyle beraber ifâde eden ﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ âyet‑i muazzamanın envârı ve esrârı, bizim bu yolcuya kâfî ve vâfî gelmiş ki, daha ileri gidememiş.
202
İşte bu yolcunun, bu makam‑ı kudsîden aldığı dersin kısa bir meâline bir işâret olarak, Birinci Makamın ondokuzuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ، لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى، وَلَهُ الصِّفَاتُ الْعُلْيَا، وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى، اَلَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ، بِاِجْمَاعِ جَم۪يعِ صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ الْمُح۪يطَةِ، وَجَم۪يعِ اَسْمَائِهِ الْحُسْنٰى اَلْمُتَجَلِّيَةِ، وَبِاِتِّفَاقِ جَم۪يعِ شُؤُونَاتِهِ وَاَفْعَالِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ ف۪ي تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ، ف۪ي دَوَامِ الْفَعَّالِيَّةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ، بِفِعْلِ الْا۪يجَادِ وَالْخَلْقِ وَالصُّنْعِ وَالْاِبْدَاعِ بِاِرَادَةٍ وَقُدْرَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّقْد۪يرِ وَالتَّصْو۪يرِ وَالتَّدْب۪يرِ وَالتَّدْو۪يرِ بِاِخْتِيَارٍ وَحِكْمَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّصْر۪يفِ وَالتَّنْظ۪يمِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ، وَبِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَالْمُوَازَنَةِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ اَسْرَارِ:﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ denilmiştir.
203

İhtar

Geçen İkinci Makamın Birinci Bâbı’ndaki ondokuz aded mertebelerin şehâdet eden hakikatlerinin herbirisi, tahakkuklarıyla ve vücûdlarıyla vücûb‑u vücûda delâlet ettikleri gibi ihâtaları ile dahi vahdete ve ehadiyete delâlet ederler. Fakat başta, sarîhan vücûdu isbât ettikleri cihetle, vücûb‑u vücûdun delilleri sayılmış.
İkinci Makamın İkinci Bâbı ise; başta ve sarâhatle vahdeti ve içinde vücûdu isbât ettiği haysiyetiyle, tevhid bürhânları denilir. Yoksa her ikisi, her ikisini isbât eder. Farklarına işâret için, Birinci Bâb’da بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ İkinci Bâb’da, vahdet görünür gibi zuhûruna işâreten بِمُشَاهَدَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ fıkraları tekrar ediliyor.
Gelecek İkinci Bâb’ın mertebelerini Birinci Bâb gibi izâh etmeye niyet etmiştim. Fakat bazı hâllerin mümânaatıyla, ihtisara ve icmâle mecburum. Hakkıyla beyân etmeyi Risale‑i Nura havâle ediyoruz.
204

İkinci Bâb

Berâhin‑i Tevhidiyeye dairdir
Dünyaya îmân için gönderilen ve bütün kâinâtta fikren seyahat eden ve herşeyden Hàlık’ını soran ve her yerde Rabbini arayan ve hakkalyakìn derecesinde İlâhını, vücûb‑u vücûd noktasında bulan dünya misâfiri, kendi aklına dedi ki: Gel Vâcibü'l‑Vücûd Hàlık’ımızın vahdet bürhânlarını temâşâ için yine beraber bir seyahate gideceğiz.
Beraber gittiler Birinci menzilde gördüler ki: Kâinâtı istilâ eden dört hakikat‑i kudsiye, vahdeti bedâhet derecesinde istilzam edip isterler.

Birinci Menzil

Birinci Hakikat
Ulûhiyet‑i mutlakadır.
Evet, nev'‑i beşerin her tâifesi birer nev'i ibâdet ile fıtrî gibi meşgul olması ve sâir zîhayatın, belki cemâdâtın dahi fıtrî hizmetleri birer nev'i ibâdet hükmünde bulunması ve kâinâtta maddî ve manevî bütün ni'metlerin ve ihsânların herbiri, bir ma'bûdiyet tarafından, hamd ve ibâdeti yaptıran perestişe ve şükre birer vesile olmaları ve vahy ve ilhâmlar gibi bütün tereşşuhât‑ı gaybiye ve tezâhürat‑ı maneviyenin bir tek İlâhın ma'bûdiyetini ilân etmeleri; elbette ve bedâhetle bir Ulûhiyet‑i mutlakanın tahakkukunu ve hüküm‑fermâ olduğunu isbât ederler.
Mâdem böyle bir ulûhiyet hakikati var, elbette iştirâki kabûl edemez. Çünkü; ulûhiyete yani ma'bûdiyete karşı şükür ve ibâdetle mukàbele edenler, kâinât ağacının, en nihâyetlerinde bulunan zîşuûr meyveleridir ve başkaların o zîşuûrları memnun ve minnetdâr edip yüzlerini kendilerine çevirmesi ve görünmediğinden çabuk unutturulabilen hakîki ma'bûdlarını onlara unutturması, ulûhiyetin mâhiyetine ve kudsî maksadlarına öyle bir zıddiyettir ki, hiçbir cihetle müsâade etmez.
205
Kur'ânın çok tekrar ile ve şiddetle şirki red ve müşrikleri Cehennem ile tehdid etmesi, bu cihettendir.
İkinci Hakikat
Rubûbiyet‑i mutlakadır.
Evet bütün kâinâtta, hususan zîhayatlarda ve bilhassa terbiye ve iâşelerinde, her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir sûrette, beraber ve birbiri içinde hakîmâne, rahîmâne, bir dest‑i gaybî tarafından olan bir tasarruf‑u âmm, elbette bir rubûbiyet‑i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyâsıdır. Ve tahakkukuna bir bürhân‑ı kat'îdir.
Mâdem bir rubûbiyet‑i mutlaka vardır; elbette şirk ve iştirâki kabûl etmez. Çünkü; o rubûbiyetin, kendi cemâlini izhâr ve kemâlâtını ilân ve kıymetli san'atlarını teşhîr ve gizli hünerlerini göstermek gibi en mühim maksad ve gayeleri, cüz'iyâtta ve zîhayatta temerküz ve ictimâ' ettiğinden, en cüz'î bir şeye ve en küçük bir zîhayata kendi başıyla müdâhale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksadları harâb eder. Ve zîşuûrun yüzlerini, o gayelerden ve o gayeleri irâde edenden çevirip esbâba saldığından ve bu vaziyet rubûbiyetin mâhiyetine bütün bütün muhâlif ve adâvet olduğundan; elbette böyle bir rubûbiyet‑i mutlaka, hiçbir cihetle şirke müsâade etmez.
Kur'ânın kesretli takdisâtı ve tesbihâtı ve âyâtı ve kelimâtı, belki hurûfâtı ve hey'âtıyla mütemâdiyen tevhide irşadâtı bu büyük sırdan ileri gelmiştir.
206
Üçüncü Hakikat
Kemâlâttır.
Evet, bu kâinâtın bütün ulvî hikmetleri, hàrika güzellikleri, âdilâne kanunları, hakîmâne gayeleri, hakikat‑i kemâlâtın vücûduna bedâhetle delâlet ve bilhassa bu kâinâtı hiçten icâd edip her cihetle mu'cizâtlı ve cemâlli bir sûrette idare eden Hàlık’ın kemâlâtına ve O Hàlık’ın âyine‑i zîşuûru olan insanın kemâlâtına şehâdeti pek zâhirdir.
Mâdem kemâlât hakikati vardır. Ve mâdem kâinâtı kemâlât içinde icâd eden Hàlık’ın kemâlâtı muhakkaktır. Ve mâdem kâinâtın en mühim meyvesi ve arzın halifesi ve Hàlık’ın en ehemmiyetli masnû'u ve sevgilisi olan insanın kemâlâtı haktır ve hakikatlidir
Elbette bu gözümüz ile gördüğümüz kemâlli ve hikmetli kâinâtı, fenâ ve zevâlde yuvarlanan ve neticesiz olarak, tesâdüfün oyuncağı, tabiatın mel'abegâhı, zîhayatın zâlimâne mezbahası, zîşuûrun dehşetli hüzüngâhı sûretine çeviren ve âsârı ile kemâlâtı görünen insanı, en bîçâre ve en perîşan ve en aşağı bir hayvan derekesine indiren ve Hàlık’ın âyine‑i kemâlâtı olan bütün mevcûdâtın şehâdetiyle nihâyetsiz kemâlât‑ı kudsiyesi bulunan O Hàlık’ın kemâlâtını setredip perde çekerek netice‑i fa'âliyetini ve hallâkıyetini ibtal eden şirk, elbette olamaz ve hakikatsizdir.
Şirkin bu Kemâlât‑ı İlâhiye’ye ve insaniye ve kevniyeye karşı zıddiyeti ve o kemâlâtları bozduğu, İkinci Şuâ risalesinin üç meyve‑i tevhide dair Birinci Makamında kuvvetli ve kat'î deliller ile isbât ve izâh edildiğinden, ona havâle edip burada kısa kesiyoruz.
207
Dördüncü Hakikat
Hâkimiyettir.
Evet, bu kâinâta geniş bir dikkat ile bakan; kâinâtı gayet haşmetli ve gayet fa'âliyetli bir memleket, belki idaresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, herşeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. ﴿وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin askerlik mânâsını ihsâs eden temsîline göre: Zerrât ordusundan ve nebâtât fırkalarından ve hayvanat taburlarından, yıldızlar ordusuna kadar olan cünûd‑u Rabbâniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde, hâkimâne tekvînî emirlerin, âmirâne hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedâhetle bir hâkimiyet‑i mutlakanın ve bir âmiriyet‑i külliyenin vücûduna delâlet ederler.
Mâdem bir hâkimiyet‑i mutlaka hakikati vardır elbette şirkin hakikati olamaz. Çünkü, ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin hakikat‑i kàtıasıyla; müteaddid eller müstebidâne bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir memlekette iki pâdişah, hattâ, bir nahiyede iki müdür bulunsa; intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Hâlbuki, sinek kanadından semâvât kandillerine kadar ve hüceyrât‑ı bedeniyeden seyyârâtın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki: Zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz.
Hem hâkimiyet bir makam‑ı izzettir; rakìb kabûl etmek, o hâkimiyetin izzetini kırar. Evet, aczi için çok yardımcılara muhtaç olan insanın, cüz'î ve zâhirî ve muvakkat bir hâkimiyeti için kardeşini ve evlâdını zâlimâne öldürmesi gösteriyor ki: Hâkimiyet rakìb kabûl etmez. Böyle bir âciz, böyle cüz'î bir hâkimiyet için böyle yaparsa; elbette, bütün kâinâtın mâliki olan bir Kadîr‑i Mutlak’ın, hakîki ve küllî rubûbiyetine ve ulûhiyetine medâr olan kendi hâkimiyet‑i kudsiyesine başkasını teşrîk etmesi ve şerîke müsâade etmesi hiçbir cihetle mümkün olamaz.
208
Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makamında ve Risale‑i Nurun birçok yerlerinde kuvvetli deliller ile isbât edildiğinden, onlara havâle ediyoruz.
İşte, yolcumuz bu dört hakikati müşâhede etmekle, vahdâniyet‑i İlâhiye’yi şühûd derecesinde bildi îmânı parladı. Bütün kuvvetiyleلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ dedi. Ve bu menzilden aldığı derse bir kısa işâret olarak Birinci Makam’ın ikinci bâbında: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَوُجُوبِ وُجُودِهِ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ، وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمُقْتَضِيَةِ لِلْوَحْدَةِ ، وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْكَمَالَاتِ النَّاشِئَةِ مِنَ الْوَحْدَةِ ، وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْحَاكِمِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمَانِعَةِ وَالْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ denilmiştir.

İkinci Menzil

Sonra o sükûnetsiz misâfir kendi kalbine dedi: Ehl‑i îmânın, hususan ehl‑i tarîkatın her vakit tekrarla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ demeleri, tevhidi yâd ve ilân etmeleri gösterir ki: Tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife‑i kudsiye ve bir farîza‑i fıtriye ve bir ibâdet‑i îmâniyedir. Öyle ise, gel bir mertebeyi daha bulmak için, bu ibrethânenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız.
Çünkü aradığımız hakîki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir mârifet değildir. Belki, ilm‑i mantıkta tasavvura mukâbil ve mârifet‑i tasavvuriyeden çok kıymetdâr ve bürhânın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.
209
Ve tevhid‑i hakîki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'ân ve kabûldür ki: Herbir şeyle Rabbini bulabilir. Ve herşeyde Hàlık’ına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa, Rabbini bulmak için her vakit kâinât perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir. Öyle ise haydi ileri diyerek, kibriyâ ve azamet kapısını çaldı. Ef'âl ve âsâr menziline ve icâd ve ibdâ' âlemine girdi, gördü ki: Kâinâtı istilâ etmiş Beş hakikat‑i muhîta hükmediyorlar; bedâhetle tevhidi isbât ederler.
Birincisi
Kibriyâ ve azamet hakikatidir. Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makamında ve Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde bürhânlarla izâh edildiğinden burada bu kadar deriz ki:
Binlerle sene birbirlerinden uzak bir mesâfede bulunan yıldızları, aynı ânda aynı tarzda icâd edip tasarruf eden ve zeminin şark ve garb ve cenûb ve şimâlinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz efrâdını, bir zamanda ve bir sûrette halkedip tasvir eden
Hem ﴿هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ yani gökleri ve zemini altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybî ve çok acîb bir hâdiseyi, hazır ve göz önünde bir hâdise ile isbât etmek ve onun gibi acîb bir tanzîr olarak zeminin yüzünde bahar mevsiminde, haşr‑i a'zamın yüzbinden ziyâde misâllerini gösterir gibi, ikiyüz binden ziyâde nebâtât tâifelerini ve hayvanat kabilelerini beş‑altı haftada inşâ edip kemâl‑i intizam ve mîzan ile iltibassız, noksansız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iâşe, temyiz ve tezyîn eden
210
Hem ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وُيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ âyetinin sarâhatiyle zemini döndürüp, gece‑gündüz sahifelerini yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisâtıyla yazan değiştiren aynı Zât, aynı ânda, en gizli, en cüz'î olan kalblerin hâtırâtlarını dahi bilir ve irâdesiyle idare eder.
Ve mezkûr fiillerin herbiri bir tek fiil olduğundan, zarûrî olarak, onların fâili dahi bir tek Vâhid ve Kadîr olan Fâil‑i Zülcelâllerinin, bedâhetle öyle bir kibriyâ ve azameti var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.
Mâdem böyle bir kibriyâ ve azamet‑i kudret var ve mâdem o kibriyâ nihâyet kemâldedir ve ihâta ediyor. Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyâya kusur ve o kemâle noksaniyet ve o ihâtaya kayd ve o nihâyetsizliğe nihâyet veren bir şirke meydân vermesi ve müsâade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını bozmayan hiçbir akıl kabûl etmez.
İşte şirk kibriyâya dokunması ve celâlin izzetine dokundurması ve azametine ilişmesi cihetiyle öyle bir cinayettir ki: Hiç kàbil‑i afv olmadığını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân azîm tehdid ile ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ fermân ediyor.
211
İkinci Hakikat
Kâinâtta tasarrufları görünen ef'âl‑i Rabbâniyenin ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsiz bir sûrette zuhûrlarıdır. Ve o fiilleri takyid ve tahdid eden, yalnız hikmet ve irâdedir ve mazharların kàbiliyetleridir. Ve serseri tesâdüf ve şuûrsuz tabiat ve kör kuvvet ve câmid esbâb ve kayıtsız ve her yere dağılan ve karıştıran unsurlar, o gayet mîzanlı ve hikmetli ve basîrâne ve hayatdârâne ve muntazam ve muhkem olan fiillere karışamazlar, belki, fâil‑i Zülcelâl’in emriyle ve irâdesiyle ve kuvvetiyle zâhirî bir perde‑i kudret olarak isti'mâl olunuyorlar.
Hadsiz misâllerden üç misâli: Sûre‑i Nahl’in bir sahifesinde birbirine muttasıl üç âyetin işâret ettikleri üç fiilin, hadsiz nüktelerinden Üç Nüktesi’ni beyân ederiz.
Birincisi: ﴿وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا… الخ
Evet, balarısı, fıtratça ve vazifece öyle bir mu'cize‑i kudrettir ki: Koca Sûre‑i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünkü; o küçücük bal makinesi”nin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a'zâları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihâyet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irâde ile ve tam bir intizam ve muvâzene ile olduğundan, şuûrsuz, intizamsız, mîzansız olan tabiat ve tesâdüf gibi şeyler elbette müdâhale edemezler ve karışamazlar.
İşte, bu üç cihetle mu'cizeli bu San'at‑ı İlâhiye’nin ve bu fiil‑i Rabbâniyenin bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mîzanda, aynı ânda, aynı tarzda zuhûru ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.
212
İkinci âyet: ﴿وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ âyeti, ibret‑feşân bir fermândır. Evet, başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak, süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhâlif olarak hàlis, temiz, sâfî, mugaddî, hoş, beyaz bir sütü koymak ve yavrularına karşı o sütten daha ziyâde hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedâkârâne bir şefkati kalblerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki: Fırtınalı tesâdüflerin ve karıştırıcı unsurların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.
İşte böyle gayet mu'cizeli ve hikmetli bu san'at‑ı Rabbâniye’nin ve bu fiil‑i İlâhînin umum rû‑yi zeminde, yüzbinlerle nev'ilerin hadsiz vâlidelerinin kalblerinde ve memelerinde aynı ânda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellîsi ve tasarrufu ve yapması ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.
Üçüncü âyet: ﴿وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخ۪يلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Bu âyet nazar‑ı dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır.” Evet bu iki meyve, hem gıdâ ve kût, hem fâkihe ve yemiş, hem çok lezzetli taamların menşe'leri olmakla beraber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mu'cize‑i kudret ve bir hàrika‑i hikmettir ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurub makinesi ve o kadar hassas bir mîzan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san'attırlar ki: Zerre kadar aklı bulunan bir adam, Bunları böyle yapan, elbette bu kâinâtı yaratan Zât olabilir.” demeğe mecburdur.
213
Çünkü meselâ, bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda, yirmi salkım var ve her salkımda, şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latîf ve renkli bir mahfazayı giydirmek ve nâzik ve yumuşak kalbinde, kuvve‑i hâfızası ve programı ve tarihçe‑i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında Cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb‑ı kevser gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsâlinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı hàrika‑i san'atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedâhetle gösterir ki: Bu işi yapan bütün kâinâtın Hàlık’ıdır. Ve nihâyetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak O’nun fiilidir.
Evet, bu çok hassas mîzana ve çok mehâretli san'ata ve çok hikmetli intizama, kör ve serseri ve intizamsız ve şuûrsuz ve hedefsiz ve istilâcı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebebler karışamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnız, mef'ûliyette ve kabûlde ve perdedârlıkta, emr‑i Rabbânî ile istihdam olunuyorlar.
İşte, bu üç âyetin işâret ettikleri üç hakikatin tevhide delâlet eden üç nükte’si gibi, hadsiz ef'âl‑i Rabbâniyenin hadsiz cilveleri ve tasarrufları, ittifakla bir tek vâhid‑i ehad bir Zât‑ı Zülcelâl’in vahdetine şehâdet ederler.
Üçüncü Hakikat
Mevcûdâtın ve bilhassa nebâtât ve hayvanatın, sür'at‑i mutlaka içinde kesret‑i mutlaka ve intizam‑ı mutlak ile ve sühûlet‑i mutlaka içinde gayet hüsn‑ü san'at ve mehâret ve ittikan ve intizam ile ve mebzûliyet‑i mutlaka ve ihtilât‑ı mutlak içinde gayet kıymetdârlık ve tam imtiyaz ile icâdlarıdır.
214
Evet, gayet çokluk ile gayet çabukluk, hem gayet san'atkârâne ve mâhirâne ve dikkat ve intizam ile gayet kolay ve rahatça, hem gayet mebzûliyet ve karışıklık içinde gayet kıymetli ve fârikalı olarak bulaşmadan ve bulaştırmadan ve bulandırmadan yapmak, ancak ve ancak bir tek vâhid Zâtın öyle bir kudretiyle olabilir ki: O kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Ve o kudrete nisbeten, yıldızlar zerreler kadar ve en büyük, en küçük kadar ve efrâdı hadsiz bir nev'i, bir tek ferd kadar ve azametli ve muhît bir küll, hàs ve az bir cüz' kadar ve koca zeminin ihyâsı ve diriltilmesi, bir ağaç kadar ve dağ gibi bir ağacın inşâsı, tırnak gibi bir çekirdek kadar kolay ve rahatça ve sühûletli olmak gerektir. ki, gözümüzün önünde yapılan bu işleri yapabilsin.
İşte, bu mertebe‑i tevhidin ve bu üçüncü hakikatin ve kelime‑i tevhidin bu ehemmiyetli sırrını, yani en büyük bir küll, en küçük bir cüz'î gibi olması ve en çok ve en az farkı bulunmaması; hem bu hayretli hikmetini ve bu azametli tılsımını ve tavr‑ı aklın haricindeki bu muammâsını ve İslâmiyetin en mühim esâsını ve îmânın en derin bir medârını ve tevhidin en büyük bir temelini beyân ve hall ve keşf ve isbât etmekle Kur'ânın tılsımı açılır. Ve hilkat‑i kâinâtın en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden âciz bırakan muammâsı bilinir.
Hàlık‑ı Rahîm’ime, yüzbin defa Risaletü'n‑Nurun hurûfâtı adedince şükür ve hamdolsun ki, Risaletü'n‑Nur bu acîb tılsımı ve bu garîb muammâyı hall ve keşf ve isbât etmiş. Ve bilhassa Yirminci Mektûbun âhirlerinde ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌbahsinde ve haşre dair Yirmidokuzuncu Söz’ün Fâil muktedirdir bahsinde, Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiye’nin اَللّٰهُ اَكْبَرُ mertebelerinden kudret‑i İlâhiye’nin isbâtında, kat'î bürhânlarla iki kere iki dört eder derecesinde isbât edilmiş.
215
Onun için, izâhı onlara havâle etmekle beraber, bir fihriste hükmünde bu sırrı açan esâsları ve delilleri icmâlen beyân ve onüç basamak olarak Onüç Sırra işâret etmek istedim. Birinci ve ikinci sırları yazdım. Fakat, maatteessüf hem maddî, hem manevî iki kuvvetli mâni, beni şimdilik mütebâkisinden vazgeçirdiler.
Birinci Sır
Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünkü: İctimâ'ü'z‑zıddeyn olur, o da muhâldir. İşte bu sırra binâen, mâdem kudret‑i İlâhiye zâtiyedir ve Zât‑ı Akdes’in lâzım‑ı zarûrîsidir. Elbette, o kudretin zıddı olan acz O Zât‑ı Kadîr’e ârız olması mümkün olmaz.
Ve mâdem bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeyin içinde zıddının tedâhülü iledir. Meselâ: Ziyânın kavî ve zaîf gibi mertebeleri, zulmetin müdâhalesi ile ve harâretin ziyâde ve aşağı dereceleri, soğuğun karışması ile ve kuvvetin şiddet ve noksan mikdarları, mukâvemetin karşılaması ve mümânaatıyladır. Elbette o kudret‑i zâtiyede mertebeler bulunmaz. Bütün eşyayı, bir tek şey gibi icâd eder.
Ve mâdem o kudret‑i zâtiyede mertebeler bulunmaz ve za'f ve noksan olamaz. Elbette hiçbir mâni onu karşılayamaz ve hiçbir icâd ona ağır gelmez.
Ve mâdem hiçbir şey ona ağır gelmez, elbette Haşr‑i A'zamı bir bahar kadar kolay ve bir baharı bir ağaç kadar sühûletli ve bir ağacı bir çiçek kadar zahmetsiz icâd ettiği gibi; bir çiçeği bir ağaç kadar san'atlı, bir ağacı bir bahar kadar mu'cizâtlı ve bir baharı bir haşir gibi cem'iyetli ve hàrikalı halkeder ve gözümüzün önünde halkediyor.
216
Risale‑i Nurda kat'î ve kuvvetli çok bürhânlar ile isbât edilmiş ki: Eğer vahdet ve tevhid olmazsa, bir çiçek, bir ağaç kadar, belki daha müşkülâtlı ve bir ağaç, bir bahar kadar, belki daha suûbetli olmakla beraber; kıymet ve san'atça bütün bütün sukùt edeceklerdi. Ve şimdi bir dakikada yapılan bir zîhayat, bir senede ancak yapılacaktı. Belki de hiç yapılmayacaktı.
İşte bu mezkûr sırra binâendir ki: Gayet mebzûliyet ve çoklukla beraber gayet kıymetdâr ve gayet çabuk ve kolaylıkla beraber gayet san'atlı olan bu meyveler, bu çiçekler, bu ağaçlar ve hayvancıklar muntazaman meydâna çıkıyorlar ve vazife başına geçiyorlar ve tesbihâtlarını yapıp, bitirip, tohumlarını yerlerinde tevkîl ederek gidiyorlar.
İkinci Sır
Nasıl ki, nurâniyet ve şeffâfiyet ve itâat sırrıyla ve kudret‑i zâtiyenin bir cilvesiyle bir tek güneş, bir tek âyineye ziyâlı aks verdiği gibi; hadsiz âyinelere ve parlak şeylere ve katrelere o kayıtsız kudretinin geniş fa'âliyetinden ziyâlı ve harâretli olan ayn‑ı aksini emr‑i İlâhî ile kolayca verebilir. Az ve çok birdir, farkı yoktur.
Hem bir tek kelime söylense, nihâyetsiz hallâkıyetin nihâyetsiz vüs'atinden, o bir tek kelime bir tek adamın kulağına zahmetsiz girdiği gibi, bir milyon kulakların kafalarına da İzn‑i Rabbânî ile zahmetsiz girer. Binlerle dinleyen ile bir tek dinleyen müsâvîdir, fark etmez.
Hem göz gibi bir tek nur veya Cebrâil gibi nurânî bir tek rûhâni; tecellî‑i rahmet içinde olan fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin kemâl‑i vüs'atinden bir tek yere sühûletle baktığı ve gittiği ve bir tek yerde sühûletle bulunduğu gibi, binler yerlerde de, kudret‑i İlâhiye ile sühûletle bulunur, bakar, girer az, çok farkı yoktur.
217
Aynen öyle de: Kudret‑i Zâtiye-i Ezeliye, en latîf, en hàs bir nur ve bütün nurların nuru olduğundan ve eşyanın mâhiyetleri ve hakikatleri ve melekûtiyet vecihleri şeffâf âyine gibi parlak olduğundan ve zerrâttan ve nebâtâttan ve zîhayattan yıldızlara ve güneşlere ve aylara kadar herşey, o kudret‑i zâtiyenin hükmüne gayet derecede itâatli, inkıyadlı ve o kudret‑i ezelînin emirlerine nihâyet derece mutî' ve musahhar bulunduğundan, elbette hadsiz eşyayı bir tek şey gibi icâd eder ve yanlarında bulunur. Bir bir işe mâni olmaz. Büyük ve küçük, çok ve az, cüz'î ve küllî birdir. Hiçbiri O’na ağır gelmez.
Hem nasıl ki, Onuncu ve Yirmidokuzuncu Söz’lerde denildiği gibi intizam ve muvâzene ve hükme itâat ve emirleri imtisal sırlarıyla, yüz hâne kadar bir büyük sefîneyi bir çocuğun parmağıyla oyuncağını çevirdiği gibi döndürür, gezdirir.
Hem bir âmir, bir arş emriyle bir tek neferi hücum ettirdiği gibi, muntazam ve mutî' bir orduyu dahi, o tek emriyle hücuma sevkeder.
Hem pek büyük bir hassas mîzanın iki gözünde, iki dağ muvâzene vaziyetinde bulunsalar, iki kefesinde iki yumurta bulunan diğer mîzanın, bir tek ceviz, bir kefesini yukarıya kaldırması, birini aşağı indirmesi gibi; o tek ceviz, bir kanun‑u hikmetle öteki büyük mîzanın bir gözünü dağ ile beraber dağın başına ve öbür dağı, derelerin dibine indirebilir.
Aynen öyle de: Kayıtsız, nihâyetsiz, nurânî, zâtî, sermedî olan kudret‑i Rabbâniyede ve beraberinde bütün intizamâtın ve nizâmların ve muvâzenelerin menşe'i, menba'ı, medârı, masdarı olan nihâyetsiz bir hikmet ve gayet hassas bir adâlet‑i İlâhiye bulunduğundan ve cüz'î ve küllî ve büyük ve küçük herşey ve bütün eşya, o kudretin hükmüne musahhar ve tasarrufuna münkàd olduğundan, elbette zerreleri kolayca tedvîr ve tahrîk ettiği gibi, yıldızları dahi nizâm‑ı hikmet sırrıyla kolayca döndürür, çevirir.
Ve baharda, bir emir ile sühûletle bir sineği ihyâ ettiği gibi; bütün sineklerin tâifelerini ve bütün nebâtâtı ve hayvancıkların ordularını, kudretindeki hikmet ve mîzanın sırrıyla, aynı emirle, aynı kolaylıkla diriltip meydân‑ı hayata sevk eder.
218
Ve bir ağacı baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi, o hikmetli, adâletli kudret‑i mutlaka ile koca arzı ve zemin cenazesini, baharda o ağaç gibi kolayca ihyâ edip yüzbin çeşit haşirlerin misâllerini icâd eder.
Ve bir emr‑i tekvînî ile arzı dirilttiği gibi, ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ fermânıyla yani: Bütün ins ve cin, bir tek sayha ve emr ile yanımızda meydân‑ı haşre hazır olurlar.”
Hem ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ fermân etmesiyle, yani: Kıyâmet ve haşrin işi ve yapılması gözünü kapayıp, hemen açmak kadardır; belki daha yakındır.” der.
Hem ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetiyle, yani: Ey insanlar! Sizin icâd ve ihyânız ve haşir ve neşriniz, bir tek nefsin ihyâsı gibi kolaydır. Kudretime ağır gelmez meâlinde bulunan şu üç âyetin sırrıyla, aynı emir ile, aynı kolaylıkla bütün ins ve cinleri ve hayvanı ve rûhâni ve melekleri haşr‑i ekberin meydânına ve mîzan‑ı a'zamın önüne getirir. Bir bir işe mâni olmaz.
Üçüncü ve dördüncüden onüçüncü sırra kadar, arzuma muhâlif olarak başka vakte ta'lik edildi.
Dördüncü Hakikat
Mevcûdâtın vücûdları ve zuhûrları, beraberlik ve birbiri içinde birlik ve birbirine benzemeklik ve birbirinin misâl‑i musağğarı ve nümûne‑i ekberi ve bir kısım küll ve küllî ve diğer kısım onun cüz'leri ve ferdleri ve birbirine sikke‑i fıtratta müşâbehet ve nakş‑ı san'atta münâsebet ve birbirine yardım etmek ve birbirinin vazife‑i fıtriyesini tekmîl etmek gibi, çok cihetü'l‑vahdet noktalarında; bedâhet derecesinde tevhidi ilân ve Sâni'lerinin vâhid olduğunu isbât etmek ve kâinâtın rubûbiyet cihetinde, tecezzî ve inkısam kabûl etmez bir küll ve küllî hükmünde bulunduğunu izhâr etmektir.
219
Evet meselâ: Her baharda, nebâtâttan ve hayvanattan dört yüz bin nev'in hadsiz efrâdlarını, beraber ve birbiri içinde, bir ânda ve bir tarzda, yanlışsız, hatâsız, kemâl‑i hikmet ve hüsn‑ü san'atla icâd etmek ve idare ve iâşe etmek
Hem kuşların misâl‑i musağğarları olan sineklerden nümûne‑i ekberleri olan kartallara kadar hadsiz efrâdlarını yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaşamalarına yardım eden cihâzâtı verip gezdirmek ve havayı şenlendirmekle beraber, yüzlerinde mu'cizâne birer sikke‑i san'at ve cisimlerinde müdebbirâne birer hâtem‑i hikmet ve mâhiyetlerinde mürebbiyâne birer tuğrâ‑i ehadiyet koymak
Hem zerrât‑ı taamiyeyi hüceyrât‑ı bedeniyenin imdâdına ve nebâtâtı hayvanatın imdâdına ve hayvanatı insanların yardımına ve umum vâlideleri iktidarsız yavruların muâvenetine hakîmâne, rahîmâne koşturmak, göndermek
Hem dâire‑i kehkeşândan ve manzûme‑i şemsiyeden ve anâsır‑ı arziyeden, göz hadekasının perdelerine ve gül goncasının yapraklarına ve mısır sünbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar mütedâhil dâireler gibi cüz'î ve küllî hükmünde aynı intizam ve hüsn‑ü san'at ve aynı fiil ve kemâl‑i hikmetle tasarruf etmek, elbette bedâhet derecesinde isbât eder ki:
Bu işleri yapan hem vâhiddir, birdir herşeyde sikkesi var.
Hem de, hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hâzırdır.
Hem güneş gibi; herşey O’ndan uzak, O ise herşeye yakındır.
220
Hem dâire‑i kehkeşân ve manzûme‑i şemsiye gibi en büyük şeyler O’na ağır gelmediği gibi, kandaki küreyvât, kalbdeki hâtırât O’ndan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz.
Hem herşey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük en az bir şey gibi O’na kolaydır ki; sineği kartal sisteminde ve çekirdeği ağacın mâhiyetinde ve bir ağacı bir bahçe sûretinde ve bir bahçeyi bir bahar san'atında ve bir baharı bir haşir vaziyetinde sühûletle icâd eder.
Ve san'atça çok kıymetdâr şeyleri, bize çok ucuz verir, ihsân eder. İstediği fiat ise, bir Bismillâh ve bir Elhamdülillâhdır. Yani, o çok kıymetdâr ni'metlerin makbûl fiatları, başta Bismillâhirrahmânirrahîm ve âhirinde Elhamdülillâh demektir.
Bu Dördüncü Hakikat dahi Risale‑i Nurda izâh ve isbât edildiğinden, bu kısacık işâretle iktifâ ediyoruz.
Bizim seyyahın ikinci menzilde gördüğü
Beşinci Hakikat
Kâinâtın mecmûunda ve erkânında ve eczâsında ve her mevcûdunda bir intizam‑ı ekmelin bulunması ve o memleket‑i vâsianın tedvîr ve idaresine medâr olan ve hey'et‑i umumiyesine taalluk eden maddeler ve vazifedârlar birer vâhid olması ve o haşmetli şehir ve meşherde tasarruf eden isimler ve fiiller, birbiri içinde ve birer ve bir mâhiyet ve vâhid ve her yerde aynı isim ve aynı fiil olmakla beraber, herşeyi veya ekser eşyayı ihâtaları ve şümûlleri ve o zînetli sarayın tedbirine ve şenlenmesine ve binasına medâr olan unsurlar ve nev'iler, birbiri içinde ve birer ve bir mâhiyet‑i vâhide ve her yerde aynı unsur ve aynı nev'i bulunmakla beraber, zeminin yüzünü ve ekserîsini intişar ile ihâta etmeleri elbette bedâhetle ve zarûretle iktiza eder ve delâlet eder ve şehâdet eder ve gösterir ki:
221
Bu kâinâtın sâni'i ve müdebbiri ve bu memleketin sultanı ve mürebbîsi ve bu sarayın sâhibi ve bânîsi birdir; tektir, Vâhiddir, Ehaddir. Misli ve nazîri olamaz ve veziri ve muîni yoktur. Şerîki ve zıddı olamaz. Aczi ve kusuru yoktur.
Evet, intizam tam bir vahdettir; bir tek nazzâmı ister. Münâkaşaya medâr olan şirki kaldırmaz
Mâdem bu kâinâtın hey'et‑i mecmuasından, arzın yevmî ve senevî deverânından insanın sîmâsına ve başının duygular manzûmesine ve kandaki beyaz ve kırmızı küreyvâtın deverânına ve cereyanına kadar, küllî olsun cüz'î olsun herbir şeyde hikmetli ve dikkatli bir intizam var. Elbette, bir Kadîr‑i Mutlak’tan ve bir Hakîm‑i Mutlak’tan başka hiçbir şey, kasd ve icâd sûretiyle elini hiçbir şeye uzatamaz ve karışamazlar. Belki yalnız kabûl ederler, mazhar ve münfail olurlar.
Ve mâdem tanzim etmek ve bilhassa gayeleri takib etmek ve maslahatları gözeterek bir intizam vermek, yalnız ilim ve hikmetle olur ve irâde ve ihtiyar ile yapılır elbette ve her hâlde, bu hikmet‑perverâne intizam ve bu gözümüz önündeki maslahatkârâne çeşit çeşit hadsiz intizamât‑ı mahlûkat, bedâhet derecesinde delâlet ve şehâdet eder ki; bu mevcûdâtın Hàlık’ı ve Müdebbiri birdir, fâildir, muhtardır. Herşey O’nun kudretiyle vücûda gelir, O’nun irâdesiyle birer vaziyet‑i mahsûsa alır ve O’nun ihtiyarıyla bir sûret‑i muntazama giyer.
Hem, mâdem bu misâfirhâne‑i dünyanın sobalı lambası birdir ve rûznâmeli kandili birdir ve rahmetli süngeri birdir ve ateşli aşçısı birdir ve hayatlı şurubu birdir ve himâyetli tarlası birdir Bir bir bir binbirler kadar Elbette, bu bir birler bedâhetle şehâdet eder ki; bu misâfirhânenin Sâni'i ve Sâhibi birdir. Hem gayet kerîm ve misâfir‑perverdir ki: Bu yüksek ve büyük memurlarını, zîhayat yolcularına hizmetkâr edip istirahatlerine çalıştırıyor.
222
Hem mâdem dünyanın her tarafında tasarruf eden ve nakışları ve cilveleri görünen Hakîm, Rahîm, Musavvir, Müdebbir, Muhyî, Mürebbî gibi isimler ve hikmet ve rahmet ve inâyet gibi şe'nler ve tasvir ve tedvîr ve terbiye gibi fiiller birdirler. Her yerde aynı isim, aynı fiil birbiri içinde, hem nihâyet mertebede, hem ihâtalıdırlar. Hem birbirinin nakşını öyle tekmîl ederler ki; güyâ o isimler ve o fiiller ittihâd edip, kudret ayn‑ı hikmet ve rahmet ve hikmet ayn‑ı inâyet ve hayat oluyor.
Meselâ, hayat verici ismin bir şeyde tasarrufu göründüğü ânda, yaratıcı ve tasvir edici ve rızık verici gibi çok isimlerin aynı ânda, her yerde, aynı sistemde tasarrufâtları görünüyor. Elbette ve elbette ve bedâhetle şehâdet eder ki; o ihâtalı isimlerin müsemmâsı ve her yerde aynı tarzda görünen şümûllü fiillerin fâili birdir; tektir, Vâhiddir, Ehaddir. Âmennâ ve saddaknâ!
Hem mâdem masnûâtın maddeleri ve mâyeleri olan unsurlar zemini ihâta ederler. Ve mahlûkattan vahdeti gösteren çeşit çeşit sikkeleri taşıyan nev'ilerin herbiri bir iken rû‑yi zeminde intişar edip istilâ ederler. Elbette bedâhetle isbât eder ki; o unsurlar (müştemilâtıyla) ve o nev'iler (efrâdıyla) bir tek Zâtın malıdır, mülküdür. Ve öyle bir Vâhid‑i Kadîr’in masnû'ları ve hizmetkârlarıdır ki: O koca istilâcı unsurları, gayet itâatli bir hizmetçi ve o zeminin her tarafına dağılan nev'ileri gayet intizamlı bir nefer hükmünde istihdam eder.
223
Bu hakikat dahi Risaletü'n‑Nurda isbât ve izâh edildiğinden, burada bu kısa işâretle iktifâ ediyoruz. Bizim yolcu, bu beş hakikatten aldığı feyz‑i îmânî ve zevk‑i tevhidî neş'esiyle müşâhedâtını hülâsa ve hissiyatını tercüme ederek, kalbine diyor:
Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine!
Hâme‑i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.
Kalmamış bir nokta‑i muzlim çeşm‑i dil erbâbına,
Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş.
Hem bil ki:
Kitab‑ı âlemin evrakıdır eb'âd‑ı nâ-mahdûd,
Sutûr‑u hâdisât-ı dehrdir a'sâr‑ı nâ-ma'dûd.
Yazılmış destgâh‑ı levh-i mahfûz-u hakikatte
Mücessem lafz‑ı mânidârdır, âlemde her mevcûd.
Hem dinle:
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ