169
Ondördüncü ve Onbeşinci Mertebe (Âlem‑i Gayb)
Sonra; âlem‑i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem‑i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, mâdem bu cismânî âlem‑i şehâdette, bu kadar zînetli ve san'atlı hadsiz masnû'larıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihâyetsiz ni'metleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve mehâretli hesabsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hâl diliyle bildiren bir Zât, perde‑i gayb tarafında bulunduğu bilbedâhe anlaşılıyor. Elbette ve her hâlde, fiilen ve hâlen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem‑i gayb cihetinde O’nu, O’nun tezâhüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:
Vahiylerin Hakikati
Gayet kuvvetli bir tezâhüratla, vahiylerin hakikati, âlem‑i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinâtın ve mahlûkatın şehâdetlerinden çok kuvvetli bir şehâdet, vücûd ve tevhid, Allâmü'l‑Guyûb’dan vahiy ve ilhâm hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücûd ve vahdetini, yalnız masnû'larının şehâdetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm‑ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde, ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının mânâsı O’nu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, O’nu, sıfâtıyla bildiriyor.
Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevâtürleriyle ve ihbarâtlarının vahy‑i İlâhî’ye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev'‑i beşerden ekseriyet‑i mutlakanın tasdik‑gerdesi ve rehberi ve muktedâsı ve vahyin semereleri ve vahy‑i meşhûd olan Kütüb‑ü Mukaddese ve Suhuf‑u Semâviye’nin delâil ve mu'cizâtlarıyla, hakikat‑i vahyin tahakkuku ve sübûtu bedâhet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikati beş hakikat‑i kudsiyeyi ifâde ve ifâza ediyor diye anladı.
170
Birincisi: اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül‑ü İlâhîdir. Evet, bütün zîrûh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette Kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdâhale etmesi, Rubûbiyetin muktezâsıdır.
İkincisi: Kendini tanıttırmak için, kâinâtı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa hàrikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi Kendini tanıttıracak.
Üçüncüsü: Mevcûdâtın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenîni ve en müştâkı olan hakîki insanların münâcâtlarına ve şükürlerine fiilen mukàbele ettiği gibi, kelâmıyla da mukàbele etmek, Hàlıkıyetin şe'nidir.
Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarûrî bir lâzımı ve ışıklı bir tezâhürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihâtalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan Zâtta, ihâtalı ve sermedî bir sûrette bulunur.
Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta‑i istinâda en muhtaç ve sâhibini ve mâlikini bulmaya en müştâk; hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına; acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe‑i istikbâli ve muhabbeti ve perestişi veren bir Zât, elbette kendi vücûdunu onlara tekellümüyle iş'âr etmek, Ulûhiyetin muktezâsıdır.
İşte, tenezzül‑ü İlâhî ve taarrüf‑ü Rabbânî ve mukàbele‑i Rahmânî ve mükâleme‑i Sübhânî ve iş'âr‑ı Samedânî hakikatlerini tazammun eden umumî, semâvî vahiylerin, icmâ ile, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki güneşin şuââtının güneşe şehâdetinden daha kuvvetlidir diye anladı.
171
İlhâmlar
Sonra ilhâmlar cihetine baktı, gördü ki: Sâdık ilhâmlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nev'i mükâleme‑i Rabbâniyedir, fakat iki fark vardır.
Birincisi: İlhâmdan çok yüksek olan vahyin, ekserî melâike vâsıtasıyla ve ilhâmın, ekserî vâsıtasız olmasıdır.
Meselâ: Nasıl ki, bir pâdişahın iki sûretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet‑i saltanat ve hâkimiyet‑i umumiye haysiyetiyle bir yâverini, bir vâliye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazen, vâsıta ile beraber bir ictimâ' yapar, sonra fermân tebliğ edilir. İkincisi: Sultanlık ünvânıyla ve pâdişahlık umumî ismiyle değil; belki kendi şahsıyla, hususî bir münâsebeti ve cüz'î bir muâmelesi bulunan hàs bir hizmetçisi ile veya bir âmî raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.
Öyle de; Pâdişah‑ı Ezelî’nin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinât Hàlık’ı ünvânıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümûllü ilhâmlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin, herbir zîhayatın Rabbi ve Hàlık’ı olmak haysiyetiyle, hususî bir sûrette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz‑ı mükâlemesi var.
İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfîdir, hàvâssa hàstır. İlhâm ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir; melâike ilhâmları ve insan ilhâmları ve hayvanat ilhâmları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâ'larıyla, denizlerin katreleri kadar kelimât‑ı Rabbâniyenin teksirine medâr bir zemin teşkil ediyor. ﴿لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي﴾ âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.
172
İlhâmın Mâhiyeti, Hikmeti, Şehâdeti
Sonra; ilhâmın mâhiyetine ve hikmetine ve şehâdetine baktı, gördü ki: Mâhiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.
Birincisi: Teveddüd‑ü İlâhî denilen, Kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezâsıdır.
İkincisi: İbâdının duâlarına fiilen cevab verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icâbet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.
Üçüncüsü: Ağır beliyelere ve şiddetli hâllere düşen mahlûkatlarının istimdâdlarına ve feryâdlarına ve tazarruâtlarına fiilen imdâd ettiği gibi, bir nev'i konuşması hükmünde olan ilhâmî kaviller ile de imdâda yetişmesi, Rubûbiyetin lâzımıdır.
Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmîsini ve müdebbirini ve hafîzini bulmaya pek çok muhtaç ve müştâk olan zîşuûr masnû'larına, vücûdunu ve huzurunu ve himâyetini fiilen ihsâs ettiği gibi bir nev'i mükâleme‑i Rabbâniye hükmünde sayılan bir kısım sâdık ilhâmlar perdesinde ve mahsûs ve bir mahlûka bakan hàs ve bir vecihte, onun kàbiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi Kendi huzurunu ve vücûdunu ihsâs etmesi, şefkat‑i ulûhiyetin ve rahmet‑i rubûbiyetin zarûrî ve vâcib bir muktezâsıdır diye anladı.
Sonra ilhâmın şehâdetine baktı, gördü: Nasıl ki, güneşin – farazâ – şuûru ve hayatı olsaydı ve o hâlde, ziyâsındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı; o cihette, ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misâlinin ve aksinin şeffâf şeylerde bulunması ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffâf zerreler ile herbirinin kàbiliyetine göre konuşması ve onların hâcâtına cevab vermesi ve bütün onlar, güneşin vücûduna şehâdet etmesi ve hiçbir iş, bir işe mâni olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzâhemet etmemesi bilmüşâhede görüleceği gibi‥
173
Aynen öyle de: Ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcûdâtın Zülcemâl Hàlık‑ı Zîşanı olan Şems‑i Sermedî’nin mükâlemesi dahi, O’nun ilmi ve kudreti gibi, küllî ve muhît olarak herşeyin kàbiliyetine göre tecellî etmesi; hiçbir suâl, bir suâle‥ bir iş, bir işe‥ bir hitâb bir hitâba mâni olmaması ve karıştırmaması bilbedâhe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhâmlar birer birer ve beraber bil'ittifak O Şems‑i Ezelî’nin huzuruna ve vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve ehadiyetine delâlet ve şehâdet ettiklerini aynelyakìne yakın bir ilmelyakìn ile bildi.
İşte, bu meraklı misâfirin âlem‑i gaybdan aldığı ders‑i mârifetine kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَم۪يعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزُّلَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَلِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ، وَلِلتَّعَرُّفَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَلِلْمُقَابَلَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ، عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهِ، وَلِلْاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَخْلُوقَاتِهِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ الْاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَلِلْاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهِ، وَلِلْاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لِاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهِ وَلِلْاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَصْنُوعَاتِهِ denilmiştir.
174
Onaltıncı Mertebe (Muhammed‑i Arabî A.S.M.)
Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinâtın mevcûdâtıyla Mâlikimi ve Hàlık’ımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcûdâtın en meşhûru ve a'dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en nâmdâr hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı fazileti ile ve Kur'ânı ile ışıklandıran Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı O’ndan sormak için Asr‑ı Saâdet’e beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:
O asır, hakikaten, O Zât (A.S.M.) ile bir saâdet‑i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vâsıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.
Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel, bu fevkalâde Zâtın (A.S.M.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkâniyetini ve ihbarâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hàlık’ımızı O’ndan sormalıyız diyerek taharrîye başladı. Bulduğu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnız Dokuz külliyetine birer kısa işâret edilecek.
Birincisi
Bu Zâtta (A.S.M.) – hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi – bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى﴾ âyetlerinin sarâhatiyle: Bir parmağının işâretiyle kamer iki parça olması; ve bir avucu ile a'dâsının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifâyet derecesinde içirmesi gibi; nakl‑i kat'î ile ve bir kısmı tevâtür ile yüzer mu'cizâtın O’nun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu'cizâttan üçyüzden ziyâde bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb olan Mu'cizât‑ı Ahmediye nâmındaki hàrika ve kerâmetli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyân edildiğinden onları ona havâle ederek dedi ki:
175
“Bu kadar ahlâk‑ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu'cizât‑ı bâhiresi bulunan bir Zât (A.S.M.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”
İkincisi
Elinde, bu kâinât sâhibinin bir fermânı bulunduğu ve O fermânı her asırda üçyüz milyondan ziyâde insanların kabûl ve tasdik ettikleri ve O fermân olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, yedi vecihle hàrika olmasıdır. Ve bu Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğu ve kâinât Hàlık’ının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeşinci Söz ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye nâmlarındaki Risale‑i Nurun bir güneşi olan meşhûr bir risalede tafsîlen beyân edilmesinden, onu, ona havâle ederek dedi:
“Böyle ayn‑ı hak ve hakikat bir fermânın tercümânı ve tebliğ edicisi bir Zâtta, fermâna cinayet ve fermân sâhibine hıyânet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”
Üçüncüsü
O Zât (A.S.M.), öyle bir Şerîat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir duâ ve bir dâvet ve bir îmân ile meydâna çıkmış ki; onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur.
Çünkü: Ümmî bir Zâtta (A.S.M.) zuhûr eden o Şerîat, ondört asrı ve nev'‑i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkâniyet üzere ve müdakkikàne hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsâl kabûl etmez.
Hem, ümmî bir Zâtın (A.S.M.) ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve merci'i ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve rûhlarının medâr‑ı inkişafı ve mâden‑i terakkiyâtı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.
176
Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâ'ında en ileri olması ve herkesten ziyâde takvâda bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde dâimî mücâhedât ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrârına kadar mürâat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam mânâsıyla ve mübtediyâne fakat en mükemmel olarak, hem ibtidâ ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görünmemiş.
Hem binler duâ ve münâcâtlarından Cevşenü'l‑Kebîr ile, öyle bir mârifet‑i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl‑i mârifet ve ehl‑i velâyet, telâhuk‑u efkâr ile beraber, ne o mertebe‑i mârifete ve ne de o derece‑i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duâda dahi O’nun misli yoktur. Risale‑i Münâcât’ın başında, Cevşenü'l‑Kebîr’in doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyân edildiği yere bakan adam, Cevşenin dahi misli yoktur diyecek.
Hem, tebliğ‑i risalette ve nâsı hakka dâvette o derece metânet ve sebat ve cesâret göstermiş ki: Büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası O’na şiddetli adâvet ettikleri hâlde; zerre mikdar bir eser‑i tereddüd, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydân okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbât eder ki, tebliğ ve dâvette dahi misli olmamış ve olamaz.
Hem îmânda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hàrika bir yakìn ve mu'cizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî i'tikàd taşımış ki, o zamanın hükümrânı olan bütün efkâr ve akîdeleri ve hükemânın hikmetleri ve rûhâni reislerin ilimleri O’na muârız ve muhâlif ve münkir oldukları hâlde; O’nun ne yakìnine, ne i'tikàdına, ne i'timâdına ne itmi'nânına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve merâtib‑i îmâniyede terakkî eden başta sahâbeler ve bütün ehl‑i velâyet, O’nun, her vakit, mertebe‑i îmânından feyz almaları ve O’nu en yüksek derecede bulmaları, bilbedâhe gösterir ki; îmânı dahi emsâlsizdir.
177
İşte, böyle emsâlsiz bir Şerîat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hàrika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir duâ ve cihan‑pesendâne bir dâvet ve mu'cizâne bir îmân sâhibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.
Dördüncüsü
Enbiyâların (Aleyhimüsselâm) icmâı nasıl ki, vücûd ve vahdâniyet‑i İlâhiye’ye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zâtın doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehâdettir. Çünkü: Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın doğruluklarına ve Peygamber olmalarına medâr olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa, O Zâtta en ileride olduğu tarihçe musaddaktır.
Demek onlar, nasıl ki, lisân‑ı kàl ile; Tevrat, İncil, Zebûr ve Suhuflarında bu Zât’ın geleceğini haber verip insanlara beşâret vermişler ki, Kütüb‑ü Mukaddesenin o beşâretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb’da güzelce beyân ve isbât edilmiş. Öyle de, lisân‑ı hâlleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu Zâtı tasdik edip da'vâsını imza ediyorlar ve lisân‑ı kàl ve icmâ ile vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, lisân‑ı hâl ile ve ittifak ile de, bu Zâtın sâdıkıyetine şehâdet ediyorlar diye anladı.
Beşincisi
Bu Zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle; hakka, hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyâta, müşâhedâta yetişen binlerce evliyâ, vahdâniyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu Zâtın sâdıkıyetine ve risaletine, icmâ ve ittifakla şehâdet ediyorlar. Ve âlem‑i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını, nur‑u velâyetle müşâhede etmeleri; ve umumunu, nur‑u îmân ile, ya ilmelyakìn veya aynelyakìn veya hakkalyakìn sûretinde i'tikàd ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu Zâtın derece‑i hakkâniyet ve sâdıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.
178
Altıncısı
Bu Zâtın ümmîliğiyle beraber; getirdiği hakàik‑ı kudsiye ve ihtirâ' ettiği ulûm‑u àliye ve keşfettiği mârifet‑i İlâhiye’nin dersiyle ve ta'limiyle, mertebe‑i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiyâ‑i müdakkikîn ve sıddıkîn‑i muhakkìkîn ve dâhî hükemâ‑i mü'minîn bu Zâtın üssü'l‑esâs da'vâsı olan vahdâniyeti kuvvetli bürhânlarıyla bil'ittifak isbât ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim‑i ekberin ve bu üstad‑ı a'zamın hakkâniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifak ile şehâdetleri, gündüz gibi bir hüccet‑i risaleti ve sâdıkıyetidir. Meselâ Risale‑i Nur, yüz parçasıyla, bu Zâtın sadâkatinin bir tek bürhânıdır.
Yedincisi
Âl ve ashâb nâmında ve nev'‑i beşerin Enbiyâdan sonra ferâset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhûru ve en muhterem ve en nâmdârı ve en dindar ve keskin nazarlı tâife‑i azîmesi, kemâl‑i merak ile ve gayet dikkat ve nihâyet ciddiyetle bu Zâtın bütün gizli ve âşikâr hâllerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zâtın, dünyada en sâdık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifak ile ve icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmânları, güneşin ziyâsına delâlet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.
179
Sekizincisi
Bu kâinât nasıl ki, kendini icâd ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden Sâni'ine ve Kâtibine ve Nakkàşına delâlet eder; öyle de: Kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı İlâhiye’yi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini ta'lim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ifâde edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhakkìk üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetiyle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan bu Zâtın hakkâniyetine ve bu kâinât Hàlık’ının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna şehâdet ettiğini bildi.
Dokuzuncusu
Mâdem bu san'atlı ve hikmetli masnûâtıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının kemâlâtını teşhîr etmek ve bu süslü, zînetli nihâyetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız ni'metleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himâyetli umumî terbiye ve iâşe ile hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihâların her nev'ini tatmin edecek bir sûrette ihzar edilen Rabbânî it'âmlar ve ziyâfetler ile, kendi rubûbiyetine karşı minnetdârâne ve müteşekkirâne ve perestişkârâne ibâdet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece‑gündüzün tahvîli ve ihtilâfı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufât ve icraat ve dehşetli ve hikmetli fa'âliyet ve hallâkıyet ile kendi ulûhiyetini izhâr ederek, o ulûhiyetine karşı îmân ve teslîm ve inkıyad ve itâat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himâye, fenâlığı ve fenâları izâle ve semâvî tokatlar ile zâlimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkâniyet ve adâletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var.
180
Elbette ve herhalde, O gaybî Zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi; O’nun mezkûr maksadlarına tam hizmet ederek, hilkat‑i kâinâtın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve dâima O Hàlık’ının nâmına hareket eden ve O’ndan istimdâd eden ve muvaffakıyet isteyen ve O’nun tarafından imdâda ve tevfike mazhar olan ve Muhammed‑i Kureyşî denilen bu Zât olacak.
Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkûr dokuz hakikatler bu Zâtın sıdkına şehâdet ederler; elbette bu âdem, benî Âdem’in medâr‑ı şerefi ve bu âlemin medâr‑ı iftiharıdır ve O’na, “Fahr‑i Âlem” ve “Şeref‑i Benî Âdem” denilmesi pek lâyıktır ve O’nun elinde bulunan fermân‑ı Rahmân olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın haşmet‑i saltanat-ı maneviyesinin nısf‑ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zât budur, Hàlık’ımız hakkında en mühim söz O’nundur.
İşte gel, bak! Bu hàrika Zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat'î mu'cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler àlî ve esâslı hakikatlerine istinâden, bütün da'vâlarının esâsı ve bütün hayatının gayesi, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına delâlet ve şehâdet ve O Vâcibü'l‑Vücûd’u isbât ve ilân ve i'lâm etmektir.
Demek bu kâinâtın manevî güneşi ve Hàlık’ımızın en parlak bir bürhânı bu Habîbullâh denilen Zâttır ki; O’nun şehâdetini te'yid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icmâ var.
181
Birincisi: “Eğer perde‑i gayb açılsa yakìnim ziyâdeleşmeyecek” diyen İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh) ve yerde iken Arş‑ı A'zamı ve İsrâfil’in azamet‑i heykelini temâşâ eden Gavs‑ı A'zam (K.S.) gibi keskin nazar ve gayb‑bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliyâ‑i azîmeyi câmi' ve Âl‑i Muhammed nâmıyla şöhret‑şiâr-ı âlem olan cemâat‑i nurâniyenin icmâ ile tasdikleridir.
İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhîtte, hayat‑ı ictimâiyeden ve efkâr‑ı siyâsiyeden hàlî ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve ma'lûmâtlı ve hayat‑ı ictimâiyede ve siyâsiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim‑i âdil olarak; şarktan garba kadar cihan‑pesendâne idare eden ve “Sahâbe” nâmıyla dünyada nâmdâr olan cemâat‑i meşhûrenin ittifakla, can ve mallarını, peder ve aşîretlerini fedâ ettiren bir kuvvetli îmânla tasdikleridir.
Üçüncüsü: Her asırda binlerle efrâdı bulunan ve her fende dâhiyâne ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkìk ve mütebahhir ulemâsının cemâat‑i uzmâsının, tevâfukla ve ilmelyakìn derecesinde tasdikleridir.
Demek bu Zâtın vahdâniyete şehâdeti; şahsî ve cüz'î değil, belki, umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehâdettir diye hükmetti.
İşte, Asr‑ı Saâdet’te aklıyla beraber seyahat eden dünya misâfiri ve hayat yolcusunun o medrese‑i nurâniyeden aldığı derse kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onaltıncı mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: فَخْرُ الْعَالَمِ وَشَرَفُ نَوْعِ بَن۪ي اٰدَمَ، بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاٰنِهِ، وَحَشْمَةِ وُسْعَةِ د۪ينِهِ، وَكَثْرَةِ كَمَالَاتِهِ، وَعُلْوِيَّةِ اَخْلَاقِهِ، حَتّٰى بِتَصْد۪يقِ اَعْدَائِهِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِئَاتِ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَاتِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدَّقَةِ الْمُصَدِّقَةِ، وَبِقُوَّةِ اٰلَافِ حَقَائِقِ د۪ينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ، بِاِجْمَاعِ اٰلِهِ ذَوِي الْاَنْوَارِ، وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ ذَوِي الْاَبْصَارِ، وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّق۪ي اُمَّتِهِ ذَوِي الْبَرَاه۪ينِ وَالْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ denilmiştir.
182
Onyedinci Mertebe (Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân)
Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: “Aradığımız Zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve O’na teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, O ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle; en evvel, manevî i'câz‑ı Kur'âniyenin lem'aları olan Risale‑i Nura baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât‑ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale‑i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakàik‑ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki; onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir.
Hattâ, Resâili'n‑Nurun yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet‑i Kur'âniye’si olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektûbun âhiri, Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbât etmiş ki; kim görmüş ise, değil tenkid ve i'tirâz etmek, belki isbâtlarına hayran olmuş‥ takdir ederek çok senâ etmiş.
183
Kur'ânın vech‑i i'câzını ve hak Kelâmullâh olduğunu isbât etmek cihetini Risaletü'n‑Nura havâle ederek; yalnız bir kısa işâretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta
Nasıl ki Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakàikıyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu'cizesidir; öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizâtıyla ve delâil‑i nübüvvetiyle ve kemâlât‑ı ilmiyesiyle, Kur'ânın bir mu'cizesidir ve Kur'ân Kelâmullâh olduğuna bir hüccet‑i kàtıasıdır.
İkinci Nokta
Kur'ân, bu dünyada, öyle nurânî ve saâdetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdil‑i hayat-ı ictimâiye ile beraber; insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem rûhlarında, hem akıllarında, hem hayat‑ı şahsiyelerinde, hem hayat‑ı ictimâiyelerinde, hem hayat‑ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idâme etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl‑i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor‥ rûhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saâdet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hàrikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Üçüncü Nokta
Kur'ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki; Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhûr edîblerin “Muallakàt‑ı Seb'a” nâmıyla şöhret‑şiâr kasidelerini o dereceye indirdi ki; Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
184
Hem bedevî bir edip ﴿فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ﴾ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen Müslüman mı oldun?” O demiş: “Hayır, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.”
Hem ilm‑i belâğatın dâhîlerinden Abdülkahir‑i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imâmlar ve mütefennin edîbler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur'ânın belâğatı, tâkat‑i beşerin fevkındedir; yetişilmez.”
Hem o zamandan beri, mütemâdiyen meydân‑ı muârazaya dâvet edip mağrûr ve enâniyetli edîblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz‥ veyâhut, dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz…” diye ilân ettiği hâlde; o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp‥ uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur'ânın dostları, Kur'ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi, Kur'ân’a mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk‑u efkâr ile terakkî eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor; hiçbirisinin O’na yetişemediğini‥ hattâ en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: “Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak.” Umumunun altında olduğunu; dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez‥ Demek, mertebe‑i belâğatı, umumun fevkındedir.
Hattâ bir adam, ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da, kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki:
Mevcûdât‑ı âlem perîşan, karanlık, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak; hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda; kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ânın lisânından bu âyeti dinlerken gördü:
185
Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve bu sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât, bir câmi‑i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunduruyor, diye müşâhede etti. Ve bu âyetin derece‑i belâğatını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyâsla, Kur'ânın zemzeme‑i belâğatı arzın nısfını ve nev'‑i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet‑i saltanatı kemâl‑i ihtiramla ondört asır bilâ‑fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta
Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ânı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar‑ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb‑ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş; her tâife‑i ilmiye, O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb‑u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz‑ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
186
Beşincisi
Kur'ânın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı, eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân‑ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi‥ öyle de, evliyâ ve asfiyâ gibi O’ndan hayat alan semereleri ve hayatdâr tekemmülleriyle şecere‑i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat‑medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri; Kur'ânın ayn‑ı hak ve mecma'‑ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.
Altıncısı
Kur'ânın altı ciheti nurânîdir, sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhân direkleri, üstünde sikke‑i i'câz lem'aları, önünde ve hedefinde saâdet‑i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta‑i istinâdı vahy‑i semâvî hakikatleri, sağında hadsiz ukùl‑ü müstakîmenin delillerle tasdikleri, solunda selîm kalblerin ve temiz vicdânların ciddi itmi'nânları ve samîmî incizabları ve teslîmleri; Kur'ânın fevkalâde hàrika, metîn ve hücum edilmez bir kal'a‑i semâviye-i arziye olduğunu isbât ettikleri gibi‥
Altı makamdan dahi, O’nun ayn‑ı hak ve sâdık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden: Başta, bu kâinâtta dâima güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izâle etmek âdetini bir düstur‑u fa'âliyet ittihàz eden bu kâinâtın mutasarrıfı; O Kur'ân’a, âlemde en makbûl, en yüksek, en hâkimâne bir makam‑ı hürmet ve bir mertebe‑i muvaffakıyet vermesiyle O’nu tasdik ve imza ettiği gibi‥
187
İslâmiyetin menba'ı ve Kur'ânın tercümânı olan Zâtın (Aleyhissalâtü Vesselâm) herkesten ziyâde O’na i'tikàd ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet‑i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları O’na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât‑ı kevniyeyi, gaybiyâne, Kur'ân ile tereddüdsüz ve itmi'nân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında, hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen O tercümânın bütün kuvvetiyle, Kur'ânın herbir hükmüne îmân edip tasdik etmesi ve hiçbir şey O’nu sarsmaması; Kur'ân semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hàlık‑ı Rahîm’inin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem nev'‑i insanın humsu, belki kısm‑ı a'zamı, göz önünde O Kur'ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikat‑perestâne ve müştâkàne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle, cin ve melek ve rûhânilerin dahi tilâveti vaktinde pervâne gibi hak‑perestâne etrafında toplanması, Kur'ânın kâinâtça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
Hem, nev'‑i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, tâ en zekî ve âlime kadar herbirisi Kur'ânın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm‑u İslâmiyenin ve bilhassa Şerîat‑ı Kübrâ’nın büyük müçtehidleri ve usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî muhakkìkleri gibi her tâife, kendi ilimlerine ait bütün hâcâtını ve cevablarını Kur'ân’dan istihrâc etmeleri, Kur'ân menba'‑ı hak ve mâden‑i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyâtça en ileri bulunan Arab edîbleri – İslâmiyete girmeyenler – şimdiye kadar muârazaya pek çok muhtaç oldukları hâlde, Kur'ânın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâğatının, tek bir sûrenin mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhûr belîğlerin ve dâhî âlimlerin, O’nun hiçbir vech‑i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri; Kur'ân mu'cize ve tâkat‑i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
188
Evet, bir kelâm: “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğatı tezâhür etmesi noktasından Kur'ânın misli olamaz ve O’na yetişilemez.
Çünkü; Kur'ân bütün âlemlerin Rabbi ve Hàlık’ının hitâbı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannu'u ihsâs edecek bir emâre bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların, belki bütün mahlûkatın nâmına meb'ûs ve nev'‑i beşerin en meşhûr ve nâmdâr muhâtabı bulunan ve O muhâtabın kuvvet ve vüs'at‑i îmânı koca İslâmiyeti tereşşuh edip sâhibini “Kàb‑ı Kavseyn” makamına çıkararak muhâtab‑ı samedâniyeye mazhariyetle nüzûl eden ve saâdet‑i dâreyne dair ve hilkat‑i kâinâtın neticelerine ve O’ndaki Rabbânî maksadlara ait mesâili ve O muhâtabın bütün hakàik‑ı İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip onları yapan San'atkârı tavrıyla ifâde ve ta'lim eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece‑i i'câzına yetişilmez.
189
Hem, Kur'ânı tefsir eden ve bir kısmı, otuz‑kırk hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemânın senedleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve àlî mânâları ve umûr‑u gaybiyenin her nev'inden kesretli, gaybî ihbarları izhâr ve isbât etmeleri ve bilhassa Risale‑i Nurun yüzotuz kitabının herbiri, Kur'ânın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhânlarla isbât etmesi ve bilhassa Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi, şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hàrikalarından çok şeyleri Kur'ân’dan istihrâc eden Yirminci Sözün İkinci Makamı ve Risale‑i Nura ve elektriğe işâret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât‑ı Kur'âniye nâmındaki Birinci Şuâ ve hurûf‑u Kur'âniye ne kadar muntazam, esrârlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumûzât‑ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre‑i Feth’in âhirki âyeti beş vecihle ihbar‑ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbât eden küçük bir risale gibi Risale‑i Nurun herbir cüz'ü, Kur'ânın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi, Kur'ânın misli olmadığına ve mu'cize ve hàrika olduğuna ve bu âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l‑Guyûb’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işâret edilen Kur'ânın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki; haşmetli hâkimiyet‑i nurâniyesi ve azametli saltanat‑ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemâl‑i ihtiramla devam etmesi‥ hem o hâsiyetleri içindir ki; Kur'ânın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı ve on hasenesi olması ve on meyve‑i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde her harfin nuru ve sevâbı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
İşte böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân; sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrâr u envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla, bir tek Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle isbât sûretinde öyle şehâdet etmiş ki, bütün ehl‑i îmânın hadsiz şehâdetleri, O’nun şehâdetinden tereşşuh etmişler.
190
İşte, bu yolcunun, Kur'ân’dan aldığı ders‑i tevhid ve îmâna kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onyedinci mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ ف۪ي كُلِّ دَق۪يقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ، بِاَلْسِنَةِ مِئَاتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ، اَلدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَالْاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَالزَّمَانِ، وَالْجَار۪ي حَاكِمِيَّتُهُ اَلْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ ف۪ي اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَاَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.
Onsekizinci Mertebe (Kâinâtın Hey'et‑i Mecmuası)
Sonra, bir fakir insana değil fânî ve muvakkat bir tarlayı, bir hâneyi, belki koca kâinâtı ve dünya kadar bir mülk‑ü bâkîyi kazandıran ve bir fânî adama, ebedî bir hayatın levâzımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçâreyi i'dâm‑ı ebedîden kurtaran ve saâdet‑i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdâr sermâye‑i insaniyenin îmân olduğunu bilen mezkûr misâfir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki:
191
“Haydi, ileri!” Îmânın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinâtın hey'et‑i mecmuasına müracaat edip, “O da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczâsından aldığımız dersleri tekmîl ve tenvir etmeliyiz” diye, Kur'ân’dan aldığı geniş ve ihâtalı bir dûrbîn ile baktı, gördü:
Bu kâinât, o kadar mânidâr ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab‑ı Sübhânî‥ ve cismânî bir Kur'ân‑ı Rabbânî‥ ve müzeyyen bir saray‑ı Samedânî‥ ve muntazam bir şehr‑i Rahmânî sûretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimâtları, hattâ harfleri ve bâbları ve fasılları ve sayfaları ve satırları‥ umumunun, her vakit mânidârâne mahv u isbâtları ve hakîmâne tağyîr ve tahvîlleri; icmâ ile, bir Alîm‑i Külli Şey’in ve bir Kadîr‑i Külli Şey’in ve bir musannifin, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin herşeyi ile münâsebetini bilen, riâyet eden bir Nakkàş‑ı Zülcelâl’in ve bir Kâtib‑i Zülkemâl’in vücûdunu ve mevcûdiyetini bilbedâhe ifâde ettikleri gibi, bütün erkân ve envâ'ıyla ve eczâ ve cüz'iyâtıyla ve sekeneleri ve müştemilâtıyla ve vâridât ve masârifâtıyla ve onlarda maslahatkârâne tebdilleriyle ve hikmet‑perverâne tecdîdleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir hikmetle iş gören àlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâni'in mevcûdiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinâtın azametine münâsib iki büyük ve geniş hakikatin şehâdetleri, kâinâtın bu büyük şehâdetini isbât ediyorlar.
192
Birinci Hakikat
Usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî ulemâsının ve hükemâ‑i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhânlarla isbât ettikleri “hudûs” ve “imkân” hakikatleridir. Onlar demişler ki:
“Mâdem âlemde ve herşeyde tağayyür ve tebeddül var; elbette fânîdir, hâdistir, kadîm olamaz. Mâdem hâdistir, elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem herşeyin zâtında vücûdu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir; elbette vâcib ve ezelî olamaz… Ve mâdem muhâl ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâd etmek mümkün olmadığı kat'î bürhânlarla isbât edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l‑Vücûd’un mevcûdiyeti lâzımdır ki: Nazîri mümteni', misli muhâl ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak.”
Evet hudûs hakikati, kâinâtı istilâ etmiş, çoğunu göz görüyor; diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü, gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki; herbirisinin hadsiz efrâdı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinât hükmünde olan yüzbin nev'i nebâtât ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefâttır ki; haşir ve neşirlerine medâr olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin hàrikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter‑i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafîz‑i Zülcelâl’in himâyesi altında, hikmetine emânet eder; sonra vefât ederler.
193
Ve bahar mevsiminde, Haşr‑i A'zamın yüzbin misâli ve nümûne ve delilleri hükmünde olarak o vefât eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihyâ ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsâlleri ve aynen onlara benzeyenleri icâd ve ihyâ olunuyor. Ve geçen baharın mevcûdâtı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ âyetinin bir misâlini gösteriyorlar.
Hem hey'et‑i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefât eder ve taze bir âlem vücûda gelir. Ve o vefât ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefât ve hudûsta, gayet intizam ve mîzanla o kadar nev'ilerin vefiyâtları ve hudûsları oluyor ki; güyâ dünya öyle bir misâfirhânedir ki, zîhayat kâinâtlar ona misâfir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyâr dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.
İşte, bu dünyada böyle hayatdâr dünyaları ve vazifedâr kâinâtları kemâl‑i ilim ve hikmet ve mîzanla ve muvâzene ve intizam ve nizâmla ihdâs ve icâd edip Rabbânî maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmânî hizmetlerde kadîrâne isti'mâl ve rahîmâne istihdam eden bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûdu ve hadsiz kudreti ve nihâyetsiz hikmeti bilbedâhe güneş gibi, akıllara görünüyor. Hudûs mesâilini Risale‑i Nura ve muhakkìkîn‑i kelâmiyenin kitaplarına havâle ile o bahsi kapıyoruz.
194
Amma imkân ciheti ise; o da kâinâtı istilâ ve ihâta etmiş. Çünkü görüyoruz ki; herşey, küllî ve cüz'î bulunsun, büyük ve küçük olsun arştan ferşe, zerrâttan seyyârâta kadar her mevcûd; mahsûs bir zât ve muayyen bir sûret ve mümtâz bir şahsiyet ve hàs sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihâzlar ile dünyaya gönderiliyor. Hâlbuki, o mahsûs zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânât içinde o hususiyeti vermek‥ Hem, sûretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münâsib o muayyen sûreti giydirmek‥ Hem, hemcinsinden olan eşhâsın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcûda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsîs etmek‥ Hem, sıfatların nev'ileri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnû'a o hàs ve muvâfık maslahatlı sıfatları yerleştirmek‥ Hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânât ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdân, hedefsiz o mahlûka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihâzları takmak ve techiz etmek‥
Elbette küllî ve cüz'î bütün mümkinât adedince ve her mümkinin mezkûr mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve sûret, sıfat ve vaziyetinin imkânâtı adedince tahsîs edici, tercih edici, ta'yin edici, ihdâs edici bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûb‑u vücûduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n O’ndan gizlenmediğine ve hiçbir şey O’na ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi O’na kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühûletle icâd edebildiğine işâretler ve delâletler ve şehâdetler, imkân hakikatinden çıkıp kâinâtın bu büyük şehâdetinin bir kanadını teşkil ederler.
Kâinâtın şehâdetini, her iki kanadı ve iki hakikatiyle Risale‑i Nur eczâları ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Söz’ler ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektûblar tamamıyla isbât ve izâh ettiklerinden onlara havâle ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.
Kâinâtın hey'et‑i mecmuasından gelen büyük ve küllî şehâdetin ikinci kanadını isbât eden:
İkinci Hakikat
Bu mütemâdiyen çalkanan inkılâblar ve tahavvülâtlar içinde vücûdunu ve hizmetini ve zîhayat ise, hayatını muhâfazaya ve vazifesini yerine getirmeğe çalışan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teâvün hakikati görünüyor.
195
Meselâ: Unsurları, zîhayatın imdâdına‥ hususan bulutları, nebâtâtın mededine ve nebâtâtı dahi hayvanatın yardımına ve hayvanat ise insanların muâvenetine ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine ve zîhayatların iktidarları haricindeki pek çok hâcetleri ve erzâkları, umulmadık yerlerden onların ellerine verilmesi, hattâ zerrât‑ı taamiye dahi hüceyrât‑ı bedeniyenin tamirine koşmaları gibi teshìr‑i Rabbânî ile ve istihdam‑ı Rahmânî ile, hakikat‑i teâvünün pek çok misâlleri doğrudan doğruya, bütün kâinâtı bir saray gibi idare eden bir Rabbü'l‑Âlemîn’in umumî ve rahîmâne rubûbiyetini gösteriyorlar.
Evet; câmid ve şuûrsuz ve şefkatsiz olan ve birbirine şefkatkârâne, şuûrdârâne vaziyet gösteren muâvenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb‑i Zülcelâl’in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.
İşte, kâinâtta cârî olan teâvün‑ü umumî, seyyârâttan tâ zîhayatın a'zâ ve cihâzât ve zerrât‑ı bedeniyesine kadar kemâl‑i intizamla cereyan eden muvâzene‑i âmme ve muhâfaza‑i şâmile ve semâvâtın yaldızlı yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden tâ çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyîn ve kehkeşândan ve manzûme‑i şemsiyeden tâ mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim ve güneş ve kamerden ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arılarına kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatlerin büyüklükleri nisbetindeki şehâdetleri, kâinâtın şehâdetinin ikinci kanadını isbât ve teşkil ederler. Mâdem Risale‑i Nur bu büyük şehâdeti isbât ve izâh etmiş, biz burada bu kısacık işâretle iktifâ ederiz.
196
İşte dünya seyyahının kâinâttan aldığı ders‑i îmânîye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onsekizinci mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ، اَلْمُمْتَنِعُ نَظ۪يرُهُ، اَلْمُمْكِنُ كُلُّ مَا سِوَاهُ، اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ، اَلَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ، اَلْكِتَابُ الْكَب۪يرُ الْمُجَسَّمُ وَالْقُرْاٰنُ الْجِسْمَانِيُّ الْمُعَظَّمُ وَالْقَصْرُ الْمُزَيَّنُ الْمُنَظَّمُ، وَالْبَلَدُ الْمُحْتَشَمُ الْمُنْتَظَمُ، بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ وَاٰيَاتِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَحُرُوفِهِ وَاَبْوَابِهِ وَفُصُولِهِ وَصُحُفِهِ وَسُطُورِهِ، وَاِتِّفَاقِ اَرْكَانِهِ وَاَنْوَاعِهِ وَاَجْزَائِهِ وَجُزْئِيَّاتِهِ وَسَكَنَتِهِ وَمُشْتَمِلَاتِهِ وَوَارِدَاتِهِ وَمَصَارِفِهِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْحُدُوثِ وَالتَّغَيُّرِ وَالْاِمْكَانِ، بِاِجْمَاعِ جَم۪يعِ عُلَمَاءِ عِلْمِ الْكَلَامِ، وَبِشَهَادَةِ حَق۪يقَةِ تَبْد۪يلِ صُورَتِهِ وَمُشْتَمِلَاتِهِ بِالْحِكْمَةِ وَالْاِنْتِظَامِ، وَتَجْد۪يدِ حُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ بِالنِّظَامِ وَالْم۪يزَانِ، وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: التَّعَاوُنِ، وَالتَّجَاوُبِ، وَالتَّسَانُدِ، وَالتَّدَاخُلِ، وَالْمُوَازَنَةِ، وَالْمُحَافَظَةِ، ف۪ي مَوْجُودَاتِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.
Ondokuzuncu Mertebe (Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât-ı Kudsiye)
Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş‑ı hakikate yetişen bir mi'râc‑ı îmânî ile gâibâne mârifetten hâzırâne ve muhâtabâne bir makama terakkî eden meraklı ve müştâk yolcu adam, kendi rûhuna dedi ki:
197
Fâtiha‑i Şerîfe’de, başından tâ اِيَّاكَ kelimesine kadar gâibâne medh ü senâ ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitâbına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gâibâne aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyâde gösterir. Öyle ise şemsin şuââtı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hàlık’ımızın Esmâ‑i Hüsnâ’sıyla ve sıfât‑ı kudsiyesiyle O’nu, kàbiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.
Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlerinden ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikati icmâl ve ihtisar ile bu risalede beyân edeceğiz.
Birinci Hakikat
Bilmüşâhede gözümüzle görünen ve muhît ve dâimî ve muntazam ve dehşetli ve semâvî ve arzî olan bütün mevcûdâtı çeviren ve tebdil ve tecdîd eden ve kâinâtı kaplayan fa'âliyet‑i müstevliye hakikati görünmesi ve o her cihetle hikmet‑medâr fa'âliyet hakikatinin içinde tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin bilbedâhe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet‑feşân tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin içinde, tebârüz‑ü ulûhiyet hakikati bizzarûre bilinmiş olmasıdır.
İşte; bu hâkimâne ve hakîmâne fa'âliyet‑i dâimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil‑i Kadîr ve Alîmin ef'âli, görünür gibi hissedilir.
Ve bu mürebbiyâne ve müdebbirâne ef'âl‑i Rabbâniyeden ve perdesinin arkasından, herşeyde cilveleri bulunan esmâ‑i İlâhiye, hissedilir derecesinde bedâhetle bilinir.
198
Ve bu celâldarâne ve cemâl‑perverâne cilvelenen Esmâ‑i Hüsnâ’dan ve perdesinin arkasında sıfât‑ı seb'a-i kudsiyenin; ilmelyakìn, belki aynelyakìn, belki hakkalyakìn derecesinde vücûdları ve tahakkukları anlaşılır.
Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi, bütün masnûâtın şehâdetiyle; hem hayatdârâne, hem kadîrâne, hem alîmâne, hem semîâne, hem basîrâne, hem mürîdâne, hem mütekellimâne nihâyetsiz bir sûrette tecellîleri ile bilbedâhe ve bizzarûre ve biilme'l‑yakìn bir mevsuf‑u Vâcibü'l-Vücûd’un ve bir müsemmâ‑yı Vâhid-i Ehad’in ve bir fâil‑i Ferd-i Samed’in mevcûdiyeti, güneşten daha zâhir, daha parlak bir tarzda, kalbdeki îmân gözüne görünür gibi kat'î bilinir.
Çünkü: Güzel ve mânidâr bir kitab ve muntazam bir hâne; bedâhetle, yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi; bedâhetle, yazıcı ve dülger nâmlarını‥ yazıcı ve dülger ünvânları ise; bedâhetle, kitabet ve dülgerlik san'atlarını ve sıfatlarını ve bu san'at ve sıfatlar; bedâhetle, herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni' ve müsemmâ ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmâsız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir.
199
İşte bu hakikat ve kaideye binâen, bu kâinât; bütün mevcûdâtıyla beraber, kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış mânidâr hadsiz kitaplar, mektûblar, nihâyetsiz binalar ve saraylar hükmünde – herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücûh ile – Rabbânî ve Rahmânî nihâyetsiz fiilleri ve o fiillerin menşe'leri olan binbir esmâ‑i İlâhiye’nin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menba'ı olan yedi sıfât‑ı sübhâniyenin nihâyetsiz tecellîleriyle, o yedi muhît ve kudsî sıfatların mâdeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine hadsiz işâretler ve nihâyetsiz şehâdetler ettikleri gibi; bütün o mevcûdâtta bulunan bütün hüsünler, cemâller, kıymetler, kemâller dahi, ef'âl‑i Rabbâniyenin ve esmâ‑i İlâhiye’nin ve sıfât‑ı samedâniyenin ve şuûnât‑ı sübhâniyenin, kendilerine lâyık ve muvâfık kudsî cemâllerine ve kemâllerine ve hepsi birden Zât‑ı Akdes’in kudsî cemâline ve kemâline bedâhetle şehâdet ederler.
İşte, fa'âliyet hakikati içinde tezâhür eden rubûbiyet hakikati; ilim ve hikmetle halk ve icâd ve sun' ve ibdâ'‥ nizâm ve mîzan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvîr‥ kasd ve irâde ile tahvîl ve tebdil ve tenzîl ve tekmîl‥ şefkat ve rahmetle it'âm ve in'âm ve ikram ve ihsân gibi şuûnâtıyla ve tasarrufâtıyla kendini gösterir ve tanıttırır.
Ve tezâhür‑ü rubûbiyet hakikati içinde bedâhetle hissedilen ve bulunan ulûhiyetin tebârüz hakikati dahi; Esmâ‑i Hüsnâ’nın rahîmâne ve kerîmâne cilveleriyle ve Yedi Sıfât‑ı Sübûtiye olan “Hayat”, “İlim”, “Kudret”, “İrâde”, “Sem'”, “Basar” ve “Kelâm” sıfatlarının celâlli ve cemâlli tecellîleriyle kendini tanıttırır, bildirir.
200
Evet, nasıl ki kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhâmlar ile Zât‑ı Akdes’i tanıttırır; öyle de: Kudret sıfatı dahi; mücessem kelimeleri hükmünde olan san'atlı eserleriyle O Zât‑ı Akdes’i bildirir ve kâinâtı baştan başa bir furkàn‑ı cismânî mâhiyetinde gösterip, bir Kadîr‑i Zülcelâl’i tavsif ve ta'rif eder.
Ve ilim sıfatı dahi; hikmetli, intizamlı, mîzanlı olan bütün masnûât mikdarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyîn ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince, mevsufları olan bir tek Zât‑ı Akdes’i bildirir.
Ve hayat sıfatı ise; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücûdunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mîzanlı ve zînetli sûretler, hâller ve sâir sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat‑ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şâhid göstererek Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’u bildirir.
Ve kâinâtı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için, dâima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine‑i ekber sûretine çevirir. Ve bu kıyâsla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi; herbiri birer kâinât kadar Zât‑ı Akdes’i bildirir, tanıttırır.
Hem o sıfatlar Zât‑ı Zülcelâl’in vücûduna delâlet ettikleri gibi, hayatın vücûduna ve tahakkukuna ve O Zâtın hayatdâr ve diri olduğuna dahi bedâhetle delâlet ederler. Çünkü; bilmek, hayatın alâmeti; işitmek, dirilik emâresi; görmek, dirilere mahsûs; irâde, hayat ile olabilir; ihtiyarî iktidar, zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise, bilen dirilerin işidir.
İşte, bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinât kadar delilleri ve kendi vücûdunu ve mevsufun vücûdunu bildiren bürhânları vardır ki, bütün sıfatların esâsı ve menba'ı ve ism‑i a'zamın masdarı ve medârı olmuştur. Risale‑i Nur, bu birinci hakikati kuvvetli bürhânlar ile isbât ve bir derece izâh ettiğinden, bu denizden, bu mezkûr katre ile şimdilik iktifâ ediyoruz.
201
İkinci Hakikat
Sıfat‑ı kelâmdan gelen tekellüm‑ü İlâhîdir.﴿لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي﴾ âyetinin sırrıyla: Kelâm‑ı İlâhî, nihâyetsizdir. Bir zâtın vücûdunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihâyetsiz bir sûrette Mütekellim‑i Ezelî’nin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet eder.
Bu hakikatin iki kuvvetli şehâdeti, bu risalenin ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde beyân edilen vahiyler ve ilhâmlar cihetiyle ve geniş bir şehâdeti dahi, onuncu mertebesinde işâret edilen Kütüb‑ü Mukaddese-i Semâviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi' bir diğer şehâdeti dahi, onyedinci mertebesinde Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân cihetiyle geldiğinden, bu hakikatin beyân ve şehâdetini o mertebelere havâle edip o hakikati mu'cizâne ilân eden ve şehâdetini sâir hakikatlerin şehâdetleriyle beraber ifâde eden ﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ âyet‑i muazzamanın envârı ve esrârı, bizim bu yolcuya kâfî ve vâfî gelmiş ki, daha ileri gidememiş.
202
İşte bu yolcunun, bu makam‑ı kudsîden aldığı dersin kısa bir meâline bir işâret olarak, Birinci Makamın ondokuzuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ، لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى، وَلَهُ الصِّفَاتُ الْعُلْيَا، وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى، اَلَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ، بِاِجْمَاعِ جَم۪يعِ صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ الْمُح۪يطَةِ، وَجَم۪يعِ اَسْمَائِهِ الْحُسْنٰى اَلْمُتَجَلِّيَةِ، وَبِاِتِّفَاقِ جَم۪يعِ شُؤُونَاتِهِ وَاَفْعَالِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ ف۪ي تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ، ف۪ي دَوَامِ الْفَعَّالِيَّةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ، بِفِعْلِ الْا۪يجَادِ وَالْخَلْقِ وَالصُّنْعِ وَالْاِبْدَاعِ بِاِرَادَةٍ وَقُدْرَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّقْد۪يرِ وَالتَّصْو۪يرِ وَالتَّدْب۪يرِ وَالتَّدْو۪يرِ بِاِخْتِيَارٍ وَحِكْمَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّصْر۪يفِ وَالتَّنْظ۪يمِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ، وَبِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَالْمُوَازَنَةِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ اَسْرَارِ:﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ denilmiştir.
203
İhtar
Geçen İkinci Makamın Birinci Bâbı’ndaki ondokuz aded mertebelerin şehâdet eden hakikatlerinin herbirisi, tahakkuklarıyla ve vücûdlarıyla vücûb‑u vücûda delâlet ettikleri gibi ihâtaları ile dahi vahdete ve ehadiyete delâlet ederler. Fakat başta, sarîhan vücûdu isbât ettikleri cihetle, vücûb‑u vücûdun delilleri sayılmış.
İkinci Makamın İkinci Bâbı ise; başta ve sarâhatle vahdeti – ve içinde vücûdu – isbât ettiği haysiyetiyle, tevhid bürhânları denilir. Yoksa her ikisi, her ikisini isbât eder. Farklarına işâret için, Birinci Bâb’da بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ İkinci Bâb’da, vahdet görünür gibi zuhûruna işâreten بِمُشَاهَدَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ fıkraları tekrar ediliyor.
Gelecek İkinci Bâb’ın mertebelerini Birinci Bâb gibi izâh etmeye niyet etmiştim. Fakat bazı hâllerin mümânaatıyla, ihtisara ve icmâle mecburum. Hakkıyla beyân etmeyi Risale‑i Nura havâle ediyoruz.
204
İkinci Bâb
Berâhin‑i Tevhidiyeye dairdir
Dünyaya îmân için gönderilen ve bütün kâinâtta fikren seyahat eden ve herşeyden Hàlık’ını soran ve her yerde Rabbini arayan ve hakkalyakìn derecesinde İlâhını, vücûb‑u vücûd noktasında bulan dünya misâfiri, kendi aklına dedi ki: Gel Vâcibü'l‑Vücûd Hàlık’ımızın vahdet bürhânlarını temâşâ için yine beraber bir seyahate gideceğiz.
Beraber gittiler… Birinci menzilde gördüler ki: Kâinâtı istilâ eden dört hakikat‑i kudsiye, vahdeti bedâhet derecesinde istilzam edip isterler.
Birinci Menzil
Birinci Hakikat
“Ulûhiyet‑i mutlaka”dır.
Evet, nev'‑i beşerin her tâifesi birer nev'i ibâdet ile fıtrî gibi meşgul olması ve sâir zîhayatın, belki cemâdâtın dahi fıtrî hizmetleri birer nev'i ibâdet hükmünde bulunması ve kâinâtta maddî ve manevî bütün ni'metlerin ve ihsânların herbiri, bir ma'bûdiyet tarafından, hamd ve ibâdeti yaptıran perestişe ve şükre birer vesile olmaları ve vahy ve ilhâmlar gibi bütün tereşşuhât‑ı gaybiye ve tezâhürat‑ı maneviyenin bir tek İlâhın ma'bûdiyetini ilân etmeleri; elbette ve bedâhetle bir Ulûhiyet‑i mutlakanın tahakkukunu ve hüküm‑fermâ olduğunu isbât ederler.
Mâdem böyle bir ulûhiyet hakikati var, elbette iştirâki kabûl edemez. Çünkü; ulûhiyete yani ma'bûdiyete karşı şükür ve ibâdetle mukàbele edenler, kâinât ağacının, en nihâyetlerinde bulunan zîşuûr meyveleridir ve başkaların o zîşuûrları memnun ve minnetdâr edip yüzlerini kendilerine çevirmesi ve görünmediğinden çabuk unutturulabilen hakîki ma'bûdlarını onlara unutturması, ulûhiyetin mâhiyetine ve kudsî maksadlarına öyle bir zıddiyettir ki, hiçbir cihetle müsâade etmez.
205
Kur'ânın çok tekrar ile ve şiddetle şirki red ve müşrikleri Cehennem ile tehdid etmesi, bu cihettendir.
İkinci Hakikat
“Rubûbiyet‑i mutlaka”dır.
Evet bütün kâinâtta, hususan zîhayatlarda ve bilhassa terbiye ve iâşelerinde, her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir sûrette, beraber ve birbiri içinde hakîmâne, rahîmâne, bir dest‑i gaybî tarafından olan bir tasarruf‑u âmm, elbette bir rubûbiyet‑i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyâsıdır. Ve tahakkukuna bir bürhân‑ı kat'îdir.
Mâdem bir rubûbiyet‑i mutlaka vardır; elbette şirk ve iştirâki kabûl etmez. Çünkü; o rubûbiyetin, kendi cemâlini izhâr ve kemâlâtını ilân ve kıymetli san'atlarını teşhîr ve gizli hünerlerini göstermek gibi en mühim maksad ve gayeleri, cüz'iyâtta ve zîhayatta temerküz ve ictimâ' ettiğinden, en cüz'î bir şeye ve en küçük bir zîhayata kendi başıyla müdâhale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksadları harâb eder. Ve zîşuûrun yüzlerini, o gayelerden ve o gayeleri irâde edenden çevirip esbâba saldığından ve bu vaziyet rubûbiyetin mâhiyetine bütün bütün muhâlif ve adâvet olduğundan; elbette böyle bir rubûbiyet‑i mutlaka, hiçbir cihetle şirke müsâade etmez.
Kur'ânın kesretli takdisâtı ve tesbihâtı ve âyâtı ve kelimâtı, belki hurûfâtı ve hey'âtıyla mütemâdiyen tevhide irşadâtı bu büyük sırdan ileri gelmiştir.
206
Üçüncü Hakikat
“Kemâlât”tır.
Evet, bu kâinâtın bütün ulvî hikmetleri, hàrika güzellikleri, âdilâne kanunları, hakîmâne gayeleri, hakikat‑i kemâlâtın vücûduna bedâhetle delâlet‥ ve bilhassa bu kâinâtı hiçten icâd edip her cihetle mu'cizâtlı ve cemâlli bir sûrette idare eden Hàlık’ın kemâlâtına ve O Hàlık’ın âyine‑i zîşuûru olan insanın kemâlâtına şehâdeti pek zâhirdir.
Mâdem kemâlât hakikati vardır. Ve mâdem kâinâtı kemâlât içinde icâd eden Hàlık’ın kemâlâtı muhakkaktır. Ve mâdem kâinâtın en mühim meyvesi ve arzın halifesi ve Hàlık’ın en ehemmiyetli masnû'u ve sevgilisi olan insanın kemâlâtı haktır ve hakikatlidir…
Elbette bu gözümüz ile gördüğümüz kemâlli ve hikmetli kâinâtı, fenâ ve zevâlde yuvarlanan ve neticesiz olarak, tesâdüfün oyuncağı, tabiatın mel'abegâhı, zîhayatın zâlimâne mezbahası, zîşuûrun dehşetli hüzüngâhı sûretine çeviren ve âsârı ile kemâlâtı görünen insanı, en bîçâre ve en perîşan ve en aşağı bir hayvan derekesine indiren ve Hàlık’ın âyine‑i kemâlâtı olan bütün mevcûdâtın şehâdetiyle nihâyetsiz kemâlât‑ı kudsiyesi bulunan O Hàlık’ın kemâlâtını setredip perde çekerek netice‑i fa'âliyetini ve hallâkıyetini ibtal eden şirk, elbette olamaz ve hakikatsizdir.
Şirkin bu Kemâlât‑ı İlâhiye’ye ve insaniye ve kevniyeye karşı zıddiyeti ve o kemâlâtları bozduğu, İkinci Şuâ risalesinin üç meyve‑i tevhide dair Birinci Makamında kuvvetli ve kat'î deliller ile isbât ve izâh edildiğinden, ona havâle edip burada kısa kesiyoruz.
207
Dördüncü Hakikat
“Hâkimiyet”tir.
Evet, bu kâinâta geniş bir dikkat ile bakan; kâinâtı gayet haşmetli ve gayet fa'âliyetli bir memleket, belki idaresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, herşeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. ﴿وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetinin askerlik mânâsını ihsâs eden temsîline göre: Zerrât ordusundan ve nebâtât fırkalarından ve hayvanat taburlarından, tâ yıldızlar ordusuna kadar olan cünûd‑u Rabbâniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde, hâkimâne tekvînî emirlerin, âmirâne hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedâhetle bir hâkimiyet‑i mutlakanın ve bir âmiriyet‑i külliyenin vücûduna delâlet ederler.
Mâdem bir hâkimiyet‑i mutlaka hakikati vardır‥ elbette şirkin hakikati olamaz. Çünkü, ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ âyetinin hakikat‑i kàtıasıyla; müteaddid eller müstebidâne bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir memlekette iki pâdişah, hattâ, bir nahiyede iki müdür bulunsa; intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Hâlbuki, sinek kanadından tâ semâvât kandillerine kadar ve hüceyrât‑ı bedeniyeden tâ seyyârâtın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki: Zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz.
Hem hâkimiyet bir makam‑ı izzettir; rakìb kabûl etmek, o hâkimiyetin izzetini kırar. Evet, aczi için çok yardımcılara muhtaç olan insanın, cüz'î ve zâhirî ve muvakkat bir hâkimiyeti için kardeşini ve evlâdını zâlimâne öldürmesi gösteriyor ki: Hâkimiyet rakìb kabûl etmez. Böyle bir âciz, böyle cüz'î bir hâkimiyet için böyle yaparsa; elbette, bütün kâinâtın mâliki olan bir Kadîr‑i Mutlak’ın, hakîki ve küllî rubûbiyetine ve ulûhiyetine medâr olan kendi hâkimiyet‑i kudsiyesine başkasını teşrîk etmesi ve şerîke müsâade etmesi hiçbir cihetle mümkün olamaz.
208
Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makamında ve Risale‑i Nurun birçok yerlerinde kuvvetli deliller ile isbât edildiğinden, onlara havâle ediyoruz.
İşte, yolcumuz bu dört hakikati müşâhede etmekle, vahdâniyet‑i İlâhiye’yi şühûd derecesinde bildi‥ îmânı parladı. Bütün kuvvetiyleلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ dedi. Ve bu menzilden aldığı derse bir kısa işâret olarak Birinci Makam’ın ikinci bâbında: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَوُجُوبِ وُجُودِهِ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ، وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمُقْتَضِيَةِ لِلْوَحْدَةِ ، وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْكَمَالَاتِ النَّاشِئَةِ مِنَ الْوَحْدَةِ ، وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْحَاكِمِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمَانِعَةِ وَالْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ denilmiştir.
İkinci Menzil
Sonra o sükûnetsiz misâfir kendi kalbine dedi: Ehl‑i îmânın, hususan ehl‑i tarîkatın her vakit tekrarla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ demeleri, tevhidi yâd ve ilân etmeleri gösterir ki: Tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife‑i kudsiye ve bir farîza‑i fıtriye ve bir ibâdet‑i îmâniyedir. Öyle ise, gel bir mertebeyi daha bulmak için, bu ibrethânenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız.
Çünkü aradığımız hakîki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir mârifet değildir. Belki, ilm‑i mantıkta tasavvura mukâbil ve mârifet‑i tasavvuriyeden çok kıymetdâr ve bürhânın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.
209
Ve tevhid‑i hakîki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'ân ve kabûldür ki: Herbir şeyle Rabbini bulabilir. Ve herşeyde Hàlık’ına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa, Rabbini bulmak için her vakit kâinât perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir. “Öyle ise haydi ileri” diyerek, kibriyâ ve azamet kapısını çaldı. Ef'âl ve âsâr menziline ve icâd ve ibdâ' âlemine girdi, gördü ki: Kâinâtı istilâ etmiş Beş hakikat‑i muhîta hükmediyorlar; bedâhetle tevhidi isbât ederler.
Birincisi
Kibriyâ ve azamet hakikatidir. Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makamında ve Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde bürhânlarla izâh edildiğinden burada bu kadar deriz ki:
Binlerle sene birbirlerinden uzak bir mesâfede bulunan yıldızları, aynı ânda aynı tarzda icâd edip tasarruf eden ve zeminin şark ve garb ve cenûb ve şimâlinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz efrâdını, bir zamanda ve bir sûrette halkedip tasvir eden‥
Hem ﴿هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴾ yani gökleri ve zemini altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybî ve çok acîb bir hâdiseyi, hazır ve göz önünde bir hâdise ile isbât etmek ve onun gibi acîb bir tanzîr olarak zeminin yüzünde bahar mevsiminde, haşr‑i a'zamın yüzbinden ziyâde misâllerini gösterir gibi, ikiyüz binden ziyâde nebâtât tâifelerini ve hayvanat kabilelerini beş‑altı haftada inşâ edip kemâl‑i intizam ve mîzan ile iltibassız, noksansız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iâşe, temyiz ve tezyîn eden‥
210