Ondokuzuncu Mertebe (Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât-ı Kudsiye)
Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş‑ı hakikate yetişen bir mi'râc‑ı îmânî ile gâibâne mârifetten hâzırâne ve muhâtabâne bir makama terakkî eden meraklı ve müştâk yolcu adam, kendi rûhuna dedi ki:
197
Fâtiha‑i Şerîfe’de, başından tâ اِيَّاكَ kelimesine kadar gâibâne medh ü senâ ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitâbına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gâibâne aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyâde gösterir. Öyle ise şemsin şuââtı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hàlık’ımızın Esmâ‑i Hüsnâ’sıyla ve sıfât‑ı kudsiyesiyle O’nu, kàbiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.
Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlerinden ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikati icmâl ve ihtisar ile bu risalede beyân edeceğiz.
Birinci Hakikat
Bilmüşâhede gözümüzle görünen ve muhît ve dâimî ve muntazam ve dehşetli ve semâvî ve arzî olan bütün mevcûdâtı çeviren ve tebdil ve tecdîd eden ve kâinâtı kaplayan fa'âliyet‑i müstevliye hakikati görünmesi ve o her cihetle hikmet‑medâr fa'âliyet hakikatinin içinde tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin bilbedâhe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet‑feşân tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin içinde, tebârüz‑ü ulûhiyet hakikati bizzarûre bilinmiş olmasıdır.
İşte; bu hâkimâne ve hakîmâne fa'âliyet‑i dâimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil‑i Kadîr ve Alîmin ef'âli, görünür gibi hissedilir.
Ve bu mürebbiyâne ve müdebbirâne ef'âl‑i Rabbâniyeden ve perdesinin arkasından, herşeyde cilveleri bulunan esmâ‑i İlâhiye, hissedilir derecesinde bedâhetle bilinir.
198
Ve bu celâldarâne ve cemâl‑perverâne cilvelenen Esmâ‑i Hüsnâ’dan ve perdesinin arkasında sıfât‑ı seb'a-i kudsiyenin; ilmelyakìn, belki aynelyakìn, belki hakkalyakìn derecesinde vücûdları ve tahakkukları anlaşılır.
Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi, bütün masnûâtın şehâdetiyle; hem hayatdârâne, hem kadîrâne, hem alîmâne, hem semîâne, hem basîrâne, hem mürîdâne, hem mütekellimâne nihâyetsiz bir sûrette tecellîleri ile bilbedâhe ve bizzarûre ve biilme'l‑yakìn bir mevsuf‑u Vâcibü'l-Vücûd’un ve bir müsemmâ‑yı Vâhid-i Ehad’in ve bir fâil‑i Ferd-i Samed’in mevcûdiyeti, güneşten daha zâhir, daha parlak bir tarzda, kalbdeki îmân gözüne görünür gibi kat'î bilinir.
Çünkü: Güzel ve mânidâr bir kitab ve muntazam bir hâne; bedâhetle, yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi; bedâhetle, yazıcı ve dülger nâmlarını‥ yazıcı ve dülger ünvânları ise; bedâhetle, kitabet ve dülgerlik san'atlarını ve sıfatlarını ve bu san'at ve sıfatlar; bedâhetle, herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni' ve müsemmâ ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmâsız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir.
199
İşte bu hakikat ve kaideye binâen, bu kâinât; bütün mevcûdâtıyla beraber, kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış mânidâr hadsiz kitaplar, mektûblar, nihâyetsiz binalar ve saraylar hükmünde – herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücûh ile – Rabbânî ve Rahmânî nihâyetsiz fiilleri ve o fiillerin menşe'leri olan binbir esmâ‑i İlâhiye’nin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menba'ı olan yedi sıfât‑ı sübhâniyenin nihâyetsiz tecellîleriyle, o yedi muhît ve kudsî sıfatların mâdeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine hadsiz işâretler ve nihâyetsiz şehâdetler ettikleri gibi; bütün o mevcûdâtta bulunan bütün hüsünler, cemâller, kıymetler, kemâller dahi, ef'âl‑i Rabbâniyenin ve esmâ‑i İlâhiye’nin ve sıfât‑ı samedâniyenin ve şuûnât‑ı sübhâniyenin, kendilerine lâyık ve muvâfık kudsî cemâllerine ve kemâllerine ve hepsi birden Zât‑ı Akdes’in kudsî cemâline ve kemâline bedâhetle şehâdet ederler.
İşte, fa'âliyet hakikati içinde tezâhür eden rubûbiyet hakikati; ilim ve hikmetle halk ve icâd ve sun' ve ibdâ'‥ nizâm ve mîzan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvîr‥ kasd ve irâde ile tahvîl ve tebdil ve tenzîl ve tekmîl‥ şefkat ve rahmetle it'âm ve in'âm ve ikram ve ihsân gibi şuûnâtıyla ve tasarrufâtıyla kendini gösterir ve tanıttırır.
Ve tezâhür‑ü rubûbiyet hakikati içinde bedâhetle hissedilen ve bulunan ulûhiyetin tebârüz hakikati dahi; Esmâ‑i Hüsnâ’nın rahîmâne ve kerîmâne cilveleriyle ve Yedi Sıfât‑ı Sübûtiye olan “Hayat”, “İlim”, “Kudret”, “İrâde”, “Sem'”, “Basar” ve “Kelâm” sıfatlarının celâlli ve cemâlli tecellîleriyle kendini tanıttırır, bildirir.
200
Evet, nasıl ki kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhâmlar ile Zât‑ı Akdes’i tanıttırır; öyle de: Kudret sıfatı dahi; mücessem kelimeleri hükmünde olan san'atlı eserleriyle O Zât‑ı Akdes’i bildirir ve kâinâtı baştan başa bir furkàn‑ı cismânî mâhiyetinde gösterip, bir Kadîr‑i Zülcelâl’i tavsif ve ta'rif eder.
Ve ilim sıfatı dahi; hikmetli, intizamlı, mîzanlı olan bütün masnûât mikdarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyîn ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince, mevsufları olan bir tek Zât‑ı Akdes’i bildirir.
Ve hayat sıfatı ise; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücûdunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mîzanlı ve zînetli sûretler, hâller ve sâir sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat‑ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şâhid göstererek Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’u bildirir.
Ve kâinâtı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için, dâima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine‑i ekber sûretine çevirir. Ve bu kıyâsla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi; herbiri birer kâinât kadar Zât‑ı Akdes’i bildirir, tanıttırır.
Hem o sıfatlar Zât‑ı Zülcelâl’in vücûduna delâlet ettikleri gibi, hayatın vücûduna ve tahakkukuna ve O Zâtın hayatdâr ve diri olduğuna dahi bedâhetle delâlet ederler. Çünkü; bilmek, hayatın alâmeti; işitmek, dirilik emâresi; görmek, dirilere mahsûs; irâde, hayat ile olabilir; ihtiyarî iktidar, zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise, bilen dirilerin işidir.
İşte, bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinât kadar delilleri ve kendi vücûdunu ve mevsufun vücûdunu bildiren bürhânları vardır ki, bütün sıfatların esâsı ve menba'ı ve ism‑i a'zamın masdarı ve medârı olmuştur. Risale‑i Nur, bu birinci hakikati kuvvetli bürhânlar ile isbât ve bir derece izâh ettiğinden, bu denizden, bu mezkûr katre ile şimdilik iktifâ ediyoruz.
201
İkinci Hakikat
Sıfat‑ı kelâmdan gelen tekellüm‑ü İlâhîdir.﴿لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي﴾ âyetinin sırrıyla: Kelâm‑ı İlâhî, nihâyetsizdir. Bir zâtın vücûdunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihâyetsiz bir sûrette Mütekellim‑i Ezelî’nin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet eder.
Bu hakikatin iki kuvvetli şehâdeti, bu risalenin ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde beyân edilen vahiyler ve ilhâmlar cihetiyle ve geniş bir şehâdeti dahi, onuncu mertebesinde işâret edilen Kütüb‑ü Mukaddese-i Semâviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi' bir diğer şehâdeti dahi, onyedinci mertebesinde Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân cihetiyle geldiğinden, bu hakikatin beyân ve şehâdetini o mertebelere havâle edip o hakikati mu'cizâne ilân eden ve şehâdetini sâir hakikatlerin şehâdetleriyle beraber ifâde eden ﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ âyet‑i muazzamanın envârı ve esrârı, bizim bu yolcuya kâfî ve vâfî gelmiş ki, daha ileri gidememiş.
202
İşte bu yolcunun, bu makam‑ı kudsîden aldığı dersin kısa bir meâline bir işâret olarak, Birinci Makamın ondokuzuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ، لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى، وَلَهُ الصِّفَاتُ الْعُلْيَا، وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى، اَلَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ، بِاِجْمَاعِ جَم۪يعِ صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ الْمُح۪يطَةِ، وَجَم۪يعِ اَسْمَائِهِ الْحُسْنٰى اَلْمُتَجَلِّيَةِ، وَبِاِتِّفَاقِ جَم۪يعِ شُؤُونَاتِهِ وَاَفْعَالِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ ف۪ي تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ، ف۪ي دَوَامِ الْفَعَّالِيَّةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ، بِفِعْلِ الْا۪يجَادِ وَالْخَلْقِ وَالصُّنْعِ وَالْاِبْدَاعِ بِاِرَادَةٍ وَقُدْرَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّقْد۪يرِ وَالتَّصْو۪يرِ وَالتَّدْب۪يرِ وَالتَّدْو۪يرِ بِاِخْتِيَارٍ وَحِكْمَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّصْر۪يفِ وَالتَّنْظ۪يمِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ، وَبِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَالْمُوَازَنَةِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ اَسْرَارِ:﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ denilmiştir.
203
İhtar
Geçen İkinci Makamın Birinci Bâbı’ndaki ondokuz aded mertebelerin şehâdet eden hakikatlerinin herbirisi, tahakkuklarıyla ve vücûdlarıyla vücûb‑u vücûda delâlet ettikleri gibi ihâtaları ile dahi vahdete ve ehadiyete delâlet ederler. Fakat başta, sarîhan vücûdu isbât ettikleri cihetle, vücûb‑u vücûdun delilleri sayılmış.
İkinci Makamın İkinci Bâbı ise; başta ve sarâhatle vahdeti – ve içinde vücûdu – isbât ettiği haysiyetiyle, tevhid bürhânları denilir. Yoksa her ikisi, her ikisini isbât eder. Farklarına işâret için, Birinci Bâb’da بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ İkinci Bâb’da, vahdet görünür gibi zuhûruna işâreten بِمُشَاهَدَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ fıkraları tekrar ediliyor.
Gelecek İkinci Bâb’ın mertebelerini Birinci Bâb gibi izâh etmeye niyet etmiştim. Fakat bazı hâllerin mümânaatıyla, ihtisara ve icmâle mecburum. Hakkıyla beyân etmeyi Risale‑i Nura havâle ediyoruz.
204
İkinci Bâb
Berâhin‑i Tevhidiyeye dairdir
Dünyaya îmân için gönderilen ve bütün kâinâtta fikren seyahat eden ve herşeyden Hàlık’ını soran ve her yerde Rabbini arayan ve hakkalyakìn derecesinde İlâhını, vücûb‑u vücûd noktasında bulan dünya misâfiri, kendi aklına dedi ki: Gel Vâcibü'l‑Vücûd Hàlık’ımızın vahdet bürhânlarını temâşâ için yine beraber bir seyahate gideceğiz.
Beraber gittiler… Birinci menzilde gördüler ki: Kâinâtı istilâ eden dört hakikat‑i kudsiye, vahdeti bedâhet derecesinde istilzam edip isterler.
Birinci Menzil
Birinci Hakikat
“Ulûhiyet‑i mutlaka”dır.
Evet, nev'‑i beşerin her tâifesi birer nev'i ibâdet ile fıtrî gibi meşgul olması ve sâir zîhayatın, belki cemâdâtın dahi fıtrî hizmetleri birer nev'i ibâdet hükmünde bulunması ve kâinâtta maddî ve manevî bütün ni'metlerin ve ihsânların herbiri, bir ma'bûdiyet tarafından, hamd ve ibâdeti yaptıran perestişe ve şükre birer vesile olmaları ve vahy ve ilhâmlar gibi bütün tereşşuhât‑ı gaybiye ve tezâhürat‑ı maneviyenin bir tek İlâhın ma'bûdiyetini ilân etmeleri; elbette ve bedâhetle bir Ulûhiyet‑i mutlakanın tahakkukunu ve hüküm‑fermâ olduğunu isbât ederler.
Mâdem böyle bir ulûhiyet hakikati var, elbette iştirâki kabûl edemez. Çünkü; ulûhiyete yani ma'bûdiyete karşı şükür ve ibâdetle mukàbele edenler, kâinât ağacının, en nihâyetlerinde bulunan zîşuûr meyveleridir ve başkaların o zîşuûrları memnun ve minnetdâr edip yüzlerini kendilerine çevirmesi ve görünmediğinden çabuk unutturulabilen hakîki ma'bûdlarını onlara unutturması, ulûhiyetin mâhiyetine ve kudsî maksadlarına öyle bir zıddiyettir ki, hiçbir cihetle müsâade etmez.
205
Kur'ânın çok tekrar ile ve şiddetle şirki red ve müşrikleri Cehennem ile tehdid etmesi, bu cihettendir.
İkinci Hakikat
“Rubûbiyet‑i mutlaka”dır.
Evet bütün kâinâtta, hususan zîhayatlarda ve bilhassa terbiye ve iâşelerinde, her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir sûrette, beraber ve birbiri içinde hakîmâne, rahîmâne, bir dest‑i gaybî tarafından olan bir tasarruf‑u âmm, elbette bir rubûbiyet‑i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyâsıdır. Ve tahakkukuna bir bürhân‑ı kat'îdir.
Mâdem bir rubûbiyet‑i mutlaka vardır; elbette şirk ve iştirâki kabûl etmez. Çünkü; o rubûbiyetin, kendi cemâlini izhâr ve kemâlâtını ilân ve kıymetli san'atlarını teşhîr ve gizli hünerlerini göstermek gibi en mühim maksad ve gayeleri, cüz'iyâtta ve zîhayatta temerküz ve ictimâ' ettiğinden, en cüz'î bir şeye ve en küçük bir zîhayata kendi başıyla müdâhale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksadları harâb eder. Ve zîşuûrun yüzlerini, o gayelerden ve o gayeleri irâde edenden çevirip esbâba saldığından ve bu vaziyet rubûbiyetin mâhiyetine bütün bütün muhâlif ve adâvet olduğundan; elbette böyle bir rubûbiyet‑i mutlaka, hiçbir cihetle şirke müsâade etmez.
Kur'ânın kesretli takdisâtı ve tesbihâtı ve âyâtı ve kelimâtı, belki hurûfâtı ve hey'âtıyla mütemâdiyen tevhide irşadâtı bu büyük sırdan ileri gelmiştir.
206
Üçüncü Hakikat
“Kemâlât”tır.
Evet, bu kâinâtın bütün ulvî hikmetleri, hàrika güzellikleri, âdilâne kanunları, hakîmâne gayeleri, hakikat‑i kemâlâtın vücûduna bedâhetle delâlet‥ ve bilhassa bu kâinâtı hiçten icâd edip her cihetle mu'cizâtlı ve cemâlli bir sûrette idare eden Hàlık’ın kemâlâtına ve O Hàlık’ın âyine‑i zîşuûru olan insanın kemâlâtına şehâdeti pek zâhirdir.
Mâdem kemâlât hakikati vardır. Ve mâdem kâinâtı kemâlât içinde icâd eden Hàlık’ın kemâlâtı muhakkaktır. Ve mâdem kâinâtın en mühim meyvesi ve arzın halifesi ve Hàlık’ın en ehemmiyetli masnû'u ve sevgilisi olan insanın kemâlâtı haktır ve hakikatlidir…
Elbette bu gözümüz ile gördüğümüz kemâlli ve hikmetli kâinâtı, fenâ ve zevâlde yuvarlanan ve neticesiz olarak, tesâdüfün oyuncağı, tabiatın mel'abegâhı, zîhayatın zâlimâne mezbahası, zîşuûrun dehşetli hüzüngâhı sûretine çeviren ve âsârı ile kemâlâtı görünen insanı, en bîçâre ve en perîşan ve en aşağı bir hayvan derekesine indiren ve Hàlık’ın âyine‑i kemâlâtı olan bütün mevcûdâtın şehâdetiyle nihâyetsiz kemâlât‑ı kudsiyesi bulunan O Hàlık’ın kemâlâtını setredip perde çekerek netice‑i fa'âliyetini ve hallâkıyetini ibtal eden şirk, elbette olamaz ve hakikatsizdir.
Şirkin bu Kemâlât‑ı İlâhiye’ye ve insaniye ve kevniyeye karşı zıddiyeti ve o kemâlâtları bozduğu, İkinci Şuâ risalesinin üç meyve‑i tevhide dair Birinci Makamında kuvvetli ve kat'î deliller ile isbât ve izâh edildiğinden, ona havâle edip burada kısa kesiyoruz.
207
Dördüncü Hakikat
“Hâkimiyet”tir.
Evet, bu kâinâta geniş bir dikkat ile bakan; kâinâtı gayet haşmetli ve gayet fa'âliyetli bir memleket, belki idaresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, herşeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. ﴿وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetinin askerlik mânâsını ihsâs eden temsîline göre: Zerrât ordusundan ve nebâtât fırkalarından ve hayvanat taburlarından, tâ yıldızlar ordusuna kadar olan cünûd‑u Rabbâniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde, hâkimâne tekvînî emirlerin, âmirâne hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedâhetle bir hâkimiyet‑i mutlakanın ve bir âmiriyet‑i külliyenin vücûduna delâlet ederler.
Mâdem bir hâkimiyet‑i mutlaka hakikati vardır‥ elbette şirkin hakikati olamaz. Çünkü, ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ âyetinin hakikat‑i kàtıasıyla; müteaddid eller müstebidâne bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir memlekette iki pâdişah, hattâ, bir nahiyede iki müdür bulunsa; intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Hâlbuki, sinek kanadından tâ semâvât kandillerine kadar ve hüceyrât‑ı bedeniyeden tâ seyyârâtın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki: Zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz.
Hem hâkimiyet bir makam‑ı izzettir; rakìb kabûl etmek, o hâkimiyetin izzetini kırar. Evet, aczi için çok yardımcılara muhtaç olan insanın, cüz'î ve zâhirî ve muvakkat bir hâkimiyeti için kardeşini ve evlâdını zâlimâne öldürmesi gösteriyor ki: Hâkimiyet rakìb kabûl etmez. Böyle bir âciz, böyle cüz'î bir hâkimiyet için böyle yaparsa; elbette, bütün kâinâtın mâliki olan bir Kadîr‑i Mutlak’ın, hakîki ve küllî rubûbiyetine ve ulûhiyetine medâr olan kendi hâkimiyet‑i kudsiyesine başkasını teşrîk etmesi ve şerîke müsâade etmesi hiçbir cihetle mümkün olamaz.
208
Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makamında ve Risale‑i Nurun birçok yerlerinde kuvvetli deliller ile isbât edildiğinden, onlara havâle ediyoruz.
İşte, yolcumuz bu dört hakikati müşâhede etmekle, vahdâniyet‑i İlâhiye’yi şühûd derecesinde bildi‥ îmânı parladı. Bütün kuvvetiyleلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ dedi. Ve bu menzilden aldığı derse bir kısa işâret olarak Birinci Makam’ın ikinci bâbında: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَوُجُوبِ وُجُودِهِ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ، وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمُقْتَضِيَةِ لِلْوَحْدَةِ ، وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْكَمَالَاتِ النَّاشِئَةِ مِنَ الْوَحْدَةِ ، وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْحَاكِمِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمَانِعَةِ وَالْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ denilmiştir.
İkinci Menzil
Sonra o sükûnetsiz misâfir kendi kalbine dedi: Ehl‑i îmânın, hususan ehl‑i tarîkatın her vakit tekrarla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ demeleri, tevhidi yâd ve ilân etmeleri gösterir ki: Tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife‑i kudsiye ve bir farîza‑i fıtriye ve bir ibâdet‑i îmâniyedir. Öyle ise, gel bir mertebeyi daha bulmak için, bu ibrethânenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız.
Çünkü aradığımız hakîki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir mârifet değildir. Belki, ilm‑i mantıkta tasavvura mukâbil ve mârifet‑i tasavvuriyeden çok kıymetdâr ve bürhânın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.
209
Ve tevhid‑i hakîki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'ân ve kabûldür ki: Herbir şeyle Rabbini bulabilir. Ve herşeyde Hàlık’ına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa, Rabbini bulmak için her vakit kâinât perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir. “Öyle ise haydi ileri” diyerek, kibriyâ ve azamet kapısını çaldı. Ef'âl ve âsâr menziline ve icâd ve ibdâ' âlemine girdi, gördü ki: Kâinâtı istilâ etmiş Beş hakikat‑i muhîta hükmediyorlar; bedâhetle tevhidi isbât ederler.
Birincisi
Kibriyâ ve azamet hakikatidir. Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makamında ve Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde bürhânlarla izâh edildiğinden burada bu kadar deriz ki:
Binlerle sene birbirlerinden uzak bir mesâfede bulunan yıldızları, aynı ânda aynı tarzda icâd edip tasarruf eden ve zeminin şark ve garb ve cenûb ve şimâlinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz efrâdını, bir zamanda ve bir sûrette halkedip tasvir eden‥
Hem ﴿هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴾ yani gökleri ve zemini altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybî ve çok acîb bir hâdiseyi, hazır ve göz önünde bir hâdise ile isbât etmek ve onun gibi acîb bir tanzîr olarak zeminin yüzünde bahar mevsiminde, haşr‑i a'zamın yüzbinden ziyâde misâllerini gösterir gibi, ikiyüz binden ziyâde nebâtât tâifelerini ve hayvanat kabilelerini beş‑altı haftada inşâ edip kemâl‑i intizam ve mîzan ile iltibassız, noksansız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iâşe, temyiz ve tezyîn eden‥
210
Hem ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وُيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ﴾ âyetinin sarâhatiyle zemini döndürüp, gece‑gündüz sahifelerini yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisâtıyla yazan değiştiren aynı Zât, aynı ânda, en gizli, en cüz'î olan kalblerin hâtırâtlarını dahi bilir ve irâdesiyle idare eder.
Ve mezkûr fiillerin herbiri bir tek fiil olduğundan, zarûrî olarak, onların fâili dahi bir tek Vâhid ve Kadîr olan Fâil‑i Zülcelâllerinin, bedâhetle öyle bir kibriyâ ve azameti var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.
Mâdem böyle bir kibriyâ ve azamet‑i kudret var ve mâdem o kibriyâ nihâyet kemâldedir ve ihâta ediyor. Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyâya kusur ve o kemâle noksaniyet ve o ihâtaya kayd ve o nihâyetsizliğe nihâyet veren bir şirke meydân vermesi ve müsâade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını bozmayan hiçbir akıl kabûl etmez.
İşte şirk kibriyâya dokunması ve celâlin izzetine dokundurması ve azametine ilişmesi cihetiyle öyle bir cinayettir ki: Hiç kàbil‑i afv olmadığını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân azîm tehdid ile ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ﴾ fermân ediyor.
211
İkinci Hakikat
Kâinâtta tasarrufları görünen ef'âl‑i Rabbâniyenin ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsiz bir sûrette zuhûrlarıdır. Ve o fiilleri takyid ve tahdid eden, yalnız hikmet ve irâdedir ve mazharların kàbiliyetleridir. Ve serseri tesâdüf ve şuûrsuz tabiat ve kör kuvvet ve câmid esbâb ve kayıtsız ve her yere dağılan ve karıştıran unsurlar, o gayet mîzanlı ve hikmetli ve basîrâne ve hayatdârâne ve muntazam ve muhkem olan fiillere karışamazlar, belki, fâil‑i Zülcelâl’in emriyle ve irâdesiyle ve kuvvetiyle zâhirî bir perde‑i kudret olarak isti'mâl olunuyorlar.
Hadsiz misâllerden üç misâli: Sûre‑i Nahl’in bir sahifesinde birbirine muttasıl üç âyetin işâret ettikleri üç fiilin, hadsiz nüktelerinden Üç Nüktesi’ni beyân ederiz.
Birincisi: ﴿وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا… الخ﴾
Evet, balarısı, fıtratça ve vazifece öyle bir mu'cize‑i kudrettir ki: Koca Sûre‑i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünkü; o küçücük “bal makinesi”nin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a'zâları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihâyet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irâde ile ve tam bir intizam ve muvâzene ile olduğundan, şuûrsuz, intizamsız, mîzansız olan tabiat ve tesâdüf gibi şeyler elbette müdâhale edemezler ve karışamazlar.
İşte, bu üç cihetle mu'cizeli bu San'at‑ı İlâhiye’nin ve bu fiil‑i Rabbâniyenin bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mîzanda, aynı ânda, aynı tarzda zuhûru ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.
212
İkinci âyet: ﴿وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ﴾ âyeti, ibret‑feşân bir fermândır. Evet, başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak, süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhâlif olarak hàlis, temiz, sâfî, mugaddî, hoş, beyaz bir sütü koymak ve yavrularına karşı o sütten daha ziyâde hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedâkârâne bir şefkati kalblerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki: Fırtınalı tesâdüflerin ve karıştırıcı unsurların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.
İşte böyle gayet mu'cizeli ve hikmetli bu san'at‑ı Rabbâniye’nin ve bu fiil‑i İlâhînin umum rû‑yi zeminde, yüzbinlerle nev'ilerin hadsiz vâlidelerinin kalblerinde ve memelerinde aynı ânda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellîsi ve tasarrufu ve yapması ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.
Üçüncü âyet: ﴿وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخ۪يلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ﴾
Bu âyet nazar‑ı dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: “Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır.” Evet bu iki meyve, hem gıdâ ve kût, hem fâkihe ve yemiş, hem çok lezzetli taamların menşe'leri olmakla beraber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mu'cize‑i kudret ve bir hàrika‑i hikmettir ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurub makinesi ve o kadar hassas bir mîzan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san'attırlar ki: Zerre kadar aklı bulunan bir adam, “Bunları böyle yapan, elbette bu kâinâtı yaratan Zât olabilir.” demeğe mecburdur.
213
Çünkü meselâ, bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda, yirmi salkım var ve her salkımda, şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latîf ve renkli bir mahfazayı giydirmek ve nâzik ve yumuşak kalbinde, kuvve‑i hâfızası ve programı ve tarihçe‑i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında “Cennet helvası” gibi bir tatlıyı ve âb‑ı kevser gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsâlinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı hàrika‑i san'atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedâhetle gösterir ki: Bu işi yapan bütün kâinâtın Hàlık’ıdır. Ve nihâyetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak O’nun fiilidir.
Evet, bu çok hassas mîzana ve çok mehâretli san'ata ve çok hikmetli intizama, kör ve serseri ve intizamsız ve şuûrsuz ve hedefsiz ve istilâcı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebebler karışamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnız, mef'ûliyette ve kabûlde ve perdedârlıkta, emr‑i Rabbânî ile istihdam olunuyorlar.
İşte, bu üç âyetin işâret ettikleri üç hakikatin tevhide delâlet eden üç nükte’si gibi, hadsiz ef'âl‑i Rabbâniyenin hadsiz cilveleri ve tasarrufları, ittifakla bir tek vâhid‑i ehad bir Zât‑ı Zülcelâl’in vahdetine şehâdet ederler.
Üçüncü Hakikat
Mevcûdâtın ve bilhassa nebâtât ve hayvanatın, sür'at‑i mutlaka içinde kesret‑i mutlaka ve intizam‑ı mutlak ile ve sühûlet‑i mutlaka içinde gayet hüsn‑ü san'at ve mehâret ve ittikan ve intizam ile ve mebzûliyet‑i mutlaka ve ihtilât‑ı mutlak içinde gayet kıymetdârlık ve tam imtiyaz ile icâdlarıdır.
214
Evet, gayet çokluk ile gayet çabukluk, hem gayet san'atkârâne ve mâhirâne ve dikkat ve intizam ile gayet kolay ve rahatça, hem gayet mebzûliyet ve karışıklık içinde gayet kıymetli ve fârikalı olarak bulaşmadan ve bulaştırmadan ve bulandırmadan yapmak, ancak ve ancak bir tek vâhid Zâtın öyle bir kudretiyle olabilir ki: O kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Ve o kudrete nisbeten, yıldızlar zerreler kadar ve en büyük, en küçük kadar ve efrâdı hadsiz bir nev'i, bir tek ferd kadar ve azametli ve muhît bir küll, hàs ve az bir cüz' kadar ve koca zeminin ihyâsı ve diriltilmesi, bir ağaç kadar ve dağ gibi bir ağacın inşâsı, tırnak gibi bir çekirdek kadar kolay ve rahatça ve sühûletli olmak gerektir. Tâ ki, gözümüzün önünde yapılan bu işleri yapabilsin.
İşte, bu mertebe‑i tevhidin ve bu üçüncü hakikatin ve kelime‑i tevhidin bu ehemmiyetli sırrını, yani en büyük bir küll, en küçük bir cüz'î gibi olması ve en çok ve en az farkı bulunmaması; hem bu hayretli hikmetini ve bu azametli tılsımını ve tavr‑ı aklın haricindeki bu muammâsını ve İslâmiyetin en mühim esâsını ve îmânın en derin bir medârını ve tevhidin en büyük bir temelini beyân ve hall ve keşf ve isbât etmekle Kur'ânın tılsımı açılır. Ve hilkat‑i kâinâtın en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden âciz bırakan muammâsı bilinir.
Hàlık‑ı Rahîm’ime, yüzbin defa Risaletü'n‑Nurun hurûfâtı adedince şükür ve hamdolsun ki, Risaletü'n‑Nur bu acîb tılsımı ve bu garîb muammâyı hall ve keşf ve isbât etmiş. Ve bilhassa Yirminci Mektûbun âhirlerinde ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾bahsinde ve haşre dair Yirmidokuzuncu Söz’ün “Fâil muktedirdir” bahsinde, Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiye’nin اَللّٰهُ اَكْبَرُ mertebelerinden kudret‑i İlâhiye’nin isbâtında, kat'î bürhânlarla – iki kere iki dört eder derecesinde – isbât edilmiş.
215
Onun için, izâhı onlara havâle etmekle beraber, bir fihriste hükmünde bu sırrı açan esâsları ve delilleri icmâlen beyân ve onüç basamak olarak Onüç Sırra işâret etmek istedim. Birinci ve ikinci sırları yazdım. Fakat, maatteessüf hem maddî, hem manevî iki kuvvetli mâni, beni şimdilik mütebâkisinden vazgeçirdiler.
Birinci Sır
Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünkü: “İctimâ'ü'z‑zıddeyn” olur, o da muhâldir. İşte bu sırra binâen, mâdem kudret‑i İlâhiye zâtiyedir ve Zât‑ı Akdes’in lâzım‑ı zarûrîsidir. Elbette, o kudretin zıddı olan acz O Zât‑ı Kadîr’e ârız olması mümkün olmaz.
Ve mâdem bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeyin içinde zıddının tedâhülü iledir. Meselâ: Ziyânın – kavî ve zaîf gibi – mertebeleri, zulmetin müdâhalesi ile ve harâretin – ziyâde ve aşağı – dereceleri, soğuğun karışması ile ve kuvvetin – şiddet ve noksan – mikdarları, mukâvemetin karşılaması ve mümânaatıyladır. Elbette o kudret‑i zâtiyede mertebeler bulunmaz. Bütün eşyayı, bir tek şey gibi icâd eder.
Ve mâdem o kudret‑i zâtiyede mertebeler bulunmaz ve za'f ve noksan olamaz. Elbette hiçbir mâni onu karşılayamaz ve hiçbir icâd ona ağır gelmez.
Ve mâdem hiçbir şey ona ağır gelmez, elbette Haşr‑i A'zamı bir bahar kadar kolay ve bir baharı bir ağaç kadar sühûletli ve bir ağacı bir çiçek kadar zahmetsiz icâd ettiği gibi; bir çiçeği bir ağaç kadar san'atlı, bir ağacı bir bahar kadar mu'cizâtlı ve bir baharı bir haşir gibi cem'iyetli ve hàrikalı halkeder ve gözümüzün önünde halkediyor.
216
Risale‑i Nurda kat'î ve kuvvetli çok bürhânlar ile isbât edilmiş ki: Eğer vahdet ve tevhid olmazsa, bir çiçek, bir ağaç kadar, belki daha müşkülâtlı ve bir ağaç, bir bahar kadar, belki daha suûbetli olmakla beraber; kıymet ve san'atça bütün bütün sukùt edeceklerdi. Ve şimdi bir dakikada yapılan bir zîhayat, bir senede ancak yapılacaktı. Belki de hiç yapılmayacaktı.
İşte bu mezkûr sırra binâendir ki: Gayet mebzûliyet ve çoklukla beraber gayet kıymetdâr ve gayet çabuk ve kolaylıkla beraber gayet san'atlı olan bu meyveler, bu çiçekler, bu ağaçlar ve hayvancıklar muntazaman meydâna çıkıyorlar ve vazife başına geçiyorlar ve tesbihâtlarını yapıp, bitirip, tohumlarını yerlerinde tevkîl ederek gidiyorlar.
İkinci Sır
Nasıl ki, nurâniyet ve şeffâfiyet ve itâat sırrıyla ve kudret‑i zâtiyenin bir cilvesiyle bir tek güneş, bir tek âyineye ziyâlı aks verdiği gibi; hadsiz âyinelere ve parlak şeylere ve katrelere o kayıtsız kudretinin geniş fa'âliyetinden ziyâlı ve harâretli olan ayn‑ı aksini emr‑i İlâhî ile kolayca verebilir. Az ve çok birdir, farkı yoktur.
Hem bir tek kelime söylense, nihâyetsiz hallâkıyetin nihâyetsiz vüs'atinden, o bir tek kelime bir tek adamın kulağına zahmetsiz girdiği gibi, bir milyon kulakların kafalarına da İzn‑i Rabbânî ile zahmetsiz girer. Binlerle dinleyen ile bir tek dinleyen müsâvîdir, fark etmez.
Hem göz gibi bir tek nur veya Cebrâil gibi nurânî bir tek rûhâni; tecellî‑i rahmet içinde olan fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin kemâl‑i vüs'atinden bir tek yere sühûletle baktığı ve gittiği ve bir tek yerde sühûletle bulunduğu gibi, binler yerlerde de, kudret‑i İlâhiye ile sühûletle bulunur, bakar, girer‥ az, çok farkı yoktur.
217
Aynen öyle de: Kudret‑i Zâtiye-i Ezeliye, en latîf, en hàs bir nur ve bütün nurların nuru olduğundan ve eşyanın mâhiyetleri ve hakikatleri ve melekûtiyet vecihleri şeffâf âyine gibi parlak olduğundan ve zerrâttan ve nebâtâttan ve zîhayattan tâ yıldızlara ve güneşlere ve aylara kadar herşey, o kudret‑i zâtiyenin hükmüne gayet derecede itâatli, inkıyadlı ve o kudret‑i ezelînin emirlerine nihâyet derece mutî' ve musahhar bulunduğundan, elbette hadsiz eşyayı bir tek şey gibi icâd eder ve yanlarında bulunur. Bir iş bir işe mâni olmaz. Büyük ve küçük, çok ve az, cüz'î ve küllî birdir. Hiçbiri O’na ağır gelmez.
Hem nasıl ki, Onuncu ve Yirmidokuzuncu Söz’lerde denildiği gibi intizam ve muvâzene ve hükme itâat ve emirleri imtisal sırlarıyla, yüz hâne kadar bir büyük sefîneyi bir çocuğun parmağıyla oyuncağını çevirdiği gibi döndürür, gezdirir.
Hem bir âmir, bir arş emriyle bir tek neferi hücum ettirdiği gibi, muntazam ve mutî' bir orduyu dahi, o tek emriyle hücuma sevkeder.
Hem pek büyük bir hassas mîzanın iki gözünde, iki dağ muvâzene vaziyetinde bulunsalar, iki kefesinde iki yumurta bulunan diğer mîzanın, bir tek ceviz, bir kefesini yukarıya kaldırması, birini aşağı indirmesi gibi; o tek ceviz, bir kanun‑u hikmetle öteki büyük mîzanın bir gözünü dağ ile beraber dağın başına ve öbür dağı, derelerin dibine indirebilir.
Aynen öyle de: Kayıtsız, nihâyetsiz, nurânî, zâtî, sermedî olan kudret‑i Rabbâniyede ve beraberinde bütün intizamâtın ve nizâmların ve muvâzenelerin menşe'i, menba'ı, medârı, masdarı olan nihâyetsiz bir hikmet ve gayet hassas bir adâlet‑i İlâhiye bulunduğundan ve cüz'î ve küllî ve büyük ve küçük herşey ve bütün eşya, o kudretin hükmüne musahhar ve tasarrufuna münkàd olduğundan, elbette zerreleri kolayca tedvîr ve tahrîk ettiği gibi, yıldızları dahi nizâm‑ı hikmet sırrıyla kolayca döndürür, çevirir.
Ve baharda, bir emir ile sühûletle bir sineği ihyâ ettiği gibi; bütün sineklerin tâifelerini ve bütün nebâtâtı ve hayvancıkların ordularını, kudretindeki hikmet ve mîzanın sırrıyla, aynı emirle, aynı kolaylıkla diriltip meydân‑ı hayata sevk eder.
218
Ve bir ağacı baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi, o hikmetli, adâletli kudret‑i mutlaka ile koca arzı ve zemin cenazesini, baharda o ağaç gibi kolayca ihyâ edip yüzbin çeşit haşirlerin misâllerini icâd eder.
Ve bir emr‑i tekvînî ile arzı dirilttiği gibi, ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ﴾ fermânıyla yani: “Bütün ins ve cin, bir tek sayha ve emr ile yanımızda meydân‑ı haşre hazır olurlar.”
Hem ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴾ fermân etmesiyle, yani: “Kıyâmet ve haşrin işi ve yapılması gözünü kapayıp, hemen açmak kadardır; belki daha yakındır.” der.
Hem ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetiyle, yani: “Ey insanlar! Sizin icâd ve ihyânız ve haşir ve neşriniz, bir tek nefsin ihyâsı gibi kolaydır. Kudretime ağır gelmez” meâlinde bulunan şu üç âyetin sırrıyla, aynı emir ile, aynı kolaylıkla bütün ins ve cinleri ve hayvanı ve rûhâni ve melekleri haşr‑i ekberin meydânına ve mîzan‑ı a'zamın önüne getirir. Bir iş bir işe mâni olmaz.
Üçüncü ve dördüncüden tâ onüçüncü sırra kadar, arzuma muhâlif olarak başka vakte ta'lik edildi.
Dördüncü Hakikat
Mevcûdâtın vücûdları ve zuhûrları, beraberlik ve birbiri içinde birlik ve birbirine benzemeklik ve birbirinin misâl‑i musağğarı ve nümûne‑i ekberi ve bir kısım küll ve küllî ve diğer kısım onun cüz'leri ve ferdleri ve birbirine sikke‑i fıtratta müşâbehet ve nakş‑ı san'atta münâsebet ve birbirine yardım etmek ve birbirinin vazife‑i fıtriyesini tekmîl etmek gibi, çok cihetü'l‑vahdet noktalarında; bedâhet derecesinde tevhidi ilân ve Sâni'lerinin vâhid olduğunu isbât etmek ve kâinâtın rubûbiyet cihetinde, tecezzî ve inkısam kabûl etmez bir küll ve küllî hükmünde bulunduğunu izhâr etmektir.
219
Evet meselâ: Her baharda, nebâtâttan ve hayvanattan dört yüz bin nev'in hadsiz efrâdlarını, beraber ve birbiri içinde, bir ânda ve bir tarzda, yanlışsız, hatâsız, kemâl‑i hikmet ve hüsn‑ü san'atla icâd etmek ve idare ve iâşe etmek‥
Hem kuşların misâl‑i musağğarları olan sineklerden tâ nümûne‑i ekberleri olan kartallara kadar hadsiz efrâdlarını yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaşamalarına yardım eden cihâzâtı verip gezdirmek ve havayı şenlendirmekle beraber, yüzlerinde mu'cizâne birer sikke‑i san'at ve cisimlerinde müdebbirâne birer hâtem‑i hikmet ve mâhiyetlerinde mürebbiyâne birer tuğrâ‑i ehadiyet koymak‥
Hem zerrât‑ı taamiyeyi hüceyrât‑ı bedeniyenin imdâdına ve nebâtâtı hayvanatın imdâdına ve hayvanatı insanların yardımına ve umum vâlideleri iktidarsız yavruların muâvenetine hakîmâne, rahîmâne koşturmak, göndermek‥
Hem dâire‑i kehkeşândan ve manzûme‑i şemsiyeden ve anâsır‑ı arziyeden, tâ göz hadekasının perdelerine ve gül goncasının yapraklarına ve mısır sünbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar mütedâhil dâireler gibi cüz'î ve küllî hükmünde aynı intizam ve hüsn‑ü san'at ve aynı fiil ve kemâl‑i hikmetle tasarruf etmek, elbette bedâhet derecesinde isbât eder ki:
Bu işleri yapan hem vâhiddir, birdir‥ herşeyde sikkesi var.
Hem de, hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hâzırdır.
Hem güneş gibi; herşey O’ndan uzak, O ise herşeye yakındır.
220
Hem dâire‑i kehkeşân ve manzûme‑i şemsiye gibi en büyük şeyler O’na ağır gelmediği gibi, kandaki küreyvât, kalbdeki hâtırât O’ndan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz.
Hem herşey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük en az bir şey gibi O’na kolaydır ki; sineği kartal sisteminde ve çekirdeği ağacın mâhiyetinde ve bir ağacı bir bahçe sûretinde ve bir bahçeyi bir bahar san'atında ve bir baharı bir haşir vaziyetinde sühûletle icâd eder.
Ve san'atça çok kıymetdâr şeyleri, bize çok ucuz verir, ihsân eder. İstediği fiat ise, bir “Bismillâh” ve bir “Elhamdülillâh”dır. Yani, o çok kıymetdâr ni'metlerin makbûl fiatları, başta “Bismillâhirrahmânirrahîm” ve âhirinde “Elhamdülillâh” demektir.
Bu Dördüncü Hakikat dahi Risale‑i Nurda izâh ve isbât edildiğinden, bu kısacık işâretle iktifâ ediyoruz.
Bizim seyyahın ikinci menzilde gördüğü
Beşinci Hakikat
Kâinâtın mecmûunda ve erkânında ve eczâsında ve her mevcûdunda bir intizam‑ı ekmelin bulunması‥ ve o memleket‑i vâsianın tedvîr ve idaresine medâr olan ve hey'et‑i umumiyesine taalluk eden maddeler ve vazifedârlar birer vâhid olması‥ ve o haşmetli şehir ve meşherde tasarruf eden isimler ve fiiller, birbiri içinde ve birer ve bir mâhiyet ve vâhid ve her yerde aynı isim ve aynı fiil olmakla beraber, herşeyi veya ekser eşyayı ihâtaları ve şümûlleri‥ ve o zînetli sarayın tedbirine ve şenlenmesine ve binasına medâr olan unsurlar ve nev'iler, birbiri içinde ve birer ve bir mâhiyet‑i vâhide ve her yerde aynı unsur ve aynı nev'i bulunmakla beraber, zeminin yüzünü ve ekserîsini intişar ile ihâta etmeleri‥ elbette bedâhetle ve zarûretle iktiza eder ve delâlet eder ve şehâdet eder ve gösterir ki:
221
Bu kâinâtın sâni'i ve müdebbiri ve bu memleketin sultanı ve mürebbîsi ve bu sarayın sâhibi ve bânîsi birdir; tektir, Vâhiddir, Ehaddir. Misli ve nazîri olamaz ve veziri ve muîni yoktur. Şerîki ve zıddı olamaz. Aczi ve kusuru yoktur.
Evet, intizam tam bir vahdettir; bir tek nazzâmı ister. Münâkaşaya medâr olan şirki kaldırmaz…
Mâdem bu kâinâtın hey'et‑i mecmuasından, arzın yevmî ve senevî deverânından tâ insanın sîmâsına ve başının duygular manzûmesine ve kandaki beyaz ve kırmızı küreyvâtın deverânına ve cereyanına kadar, küllî olsun cüz'î olsun herbir şeyde hikmetli ve dikkatli bir intizam var. Elbette, bir Kadîr‑i Mutlak’tan ve bir Hakîm‑i Mutlak’tan başka hiçbir şey, kasd ve icâd sûretiyle elini hiçbir şeye uzatamaz ve karışamazlar. Belki yalnız kabûl ederler, mazhar ve münfail olurlar.
Ve mâdem tanzim etmek ve bilhassa gayeleri takib etmek ve maslahatları gözeterek bir intizam vermek, yalnız ilim ve hikmetle olur ve irâde ve ihtiyar ile yapılır‥ elbette ve her hâlde, bu hikmet‑perverâne intizam ve bu gözümüz önündeki maslahatkârâne çeşit çeşit hadsiz intizamât‑ı mahlûkat, bedâhet derecesinde delâlet ve şehâdet eder ki; bu mevcûdâtın Hàlık’ı ve Müdebbiri birdir, fâildir, muhtardır. Herşey O’nun kudretiyle vücûda gelir, O’nun irâdesiyle birer vaziyet‑i mahsûsa alır ve O’nun ihtiyarıyla bir sûret‑i muntazama giyer.
Hem, mâdem bu misâfirhâne‑i dünyanın sobalı lambası birdir ve rûznâmeli kandili birdir ve rahmetli süngeri birdir ve ateşli aşçısı birdir ve hayatlı şurubu birdir ve himâyetli tarlası birdir… Bir‥ bir‥ bir‥ tâ binbirler kadar… Elbette, bu bir birler bedâhetle şehâdet eder ki; bu misâfirhânenin Sâni'i ve Sâhibi birdir. Hem gayet kerîm ve misâfir‑perverdir ki: Bu yüksek ve büyük memurlarını, zîhayat yolcularına hizmetkâr edip istirahatlerine çalıştırıyor.
222
Hem mâdem dünyanın her tarafında tasarruf eden ve nakışları ve cilveleri görünen “Hakîm, Rahîm, Musavvir, Müdebbir, Muhyî, Mürebbî” gibi isimler ve “hikmet ve rahmet ve inâyet” gibi şe'nler ve “tasvir ve tedvîr ve terbiye” gibi fiiller birdirler. Her yerde aynı isim, aynı fiil birbiri içinde, hem nihâyet mertebede, hem ihâtalıdırlar. Hem birbirinin nakşını öyle tekmîl ederler ki; güyâ o isimler ve o fiiller ittihâd edip, kudret ayn‑ı hikmet ve rahmet‥ ve hikmet ayn‑ı inâyet ve hayat oluyor.
Meselâ, hayat verici ismin bir şeyde tasarrufu göründüğü ânda, yaratıcı ve tasvir edici ve rızık verici gibi çok isimlerin aynı ânda, her yerde, aynı sistemde tasarrufâtları görünüyor. Elbette ve elbette ve bedâhetle şehâdet eder ki; o ihâtalı isimlerin müsemmâsı ve her yerde aynı tarzda görünen şümûllü fiillerin fâili birdir; tektir, Vâhiddir, Ehaddir. Âmennâ ve saddaknâ!
Hem mâdem masnûâtın maddeleri ve mâyeleri olan unsurlar zemini ihâta ederler. Ve mahlûkattan – vahdeti gösteren çeşit çeşit sikkeleri taşıyan – nev'ilerin herbiri bir iken rû‑yi zeminde intişar edip istilâ ederler. Elbette bedâhetle isbât eder ki; o unsurlar (müştemilâtıyla) ve o nev'iler (efrâdıyla) bir tek Zâtın malıdır, mülküdür. Ve öyle bir Vâhid‑i Kadîr’in masnû'ları ve hizmetkârlarıdır ki: O koca istilâcı unsurları, gayet itâatli bir hizmetçi ve o zeminin her tarafına dağılan nev'ileri gayet intizamlı bir nefer hükmünde istihdam eder.
223
Bu hakikat dahi Risaletü'n‑Nurda isbât ve izâh edildiğinden, burada bu kısa işâretle iktifâ ediyoruz. Bizim yolcu, bu beş hakikatten aldığı feyz‑i îmânî ve zevk‑i tevhidî neş'esiyle müşâhedâtını hülâsa ve hissiyatını tercüme ederek, kalbine diyor:
Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine!
Hâme‑i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.
Kalmamış bir nokta‑i muzlim çeşm‑i dil erbâbına,
Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş.
Hem bil ki:
Kitab‑ı âlemin evrakıdır eb'âd‑ı nâ-mahdûd,
Sutûr‑u hâdisât-ı dehrdir a'sâr‑ı nâ-ma'dûd.
Yazılmış destgâh‑ı levh-i mahfûz-u hakikatte
Mücessem lafz‑ı mânidârdır, âlemde her mevcûd.
Hem dinle:
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ
نَعَمْ ؛ وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek “Evet, evet” dediler.
İşte dünya misâfiri ve kâinât seyyahının ikinci menzilde müşâhede ettiği beş hakikat‑i tevhidiyeye kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın ikinci bâbında, ikinci menzile ait böyle denilmiş:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهِ ف۪ي وُجُوبِ وُجُودِهِ: مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ الْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ فِي الْكَمَالِ وَالْاِحَاطَةِ
224
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ ظُهُورِ الْاَفْعَالِ بِالْاِطْلَاقِ وَعَدَمِ النِّهَايَةِ، لَا تُقَيِّدُهَا اِلَّا الْاِرَادَةُ وَالْحِكْمَةُ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ ا۪يجَادِ الْمَوْجُودَاتِ بِالْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ فِي السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ، وَخَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ بِالسُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ فِي الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ، وَاِبْدَاعُ الْمَصْنُوعَاتِ بِالْمَبْذُولِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ ف۪ي غَايَةِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَغُلُوِّ الْقِيْمَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ وُجُودِ الْمَوْجُودَاتِ عَلٰى وَجْهِ الْكُلِّ وَالْكُلِّيَّةِ وَالْمَعِيَّةِ وَالْجَامِعِيَّةِ وَالتَّدَاخُلِ وَالْمُنَاسَبَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ الْاِنْتِظَامَاتِ الْعَامَّةِ الْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ وَحْدَةِ مَدَارَاتِ تَدَاب۪يرِ الْكَائِنَاتِ الدَّالَّةِ عَلٰى وَحْدَةِ صَانِعِهَا بِالْبَدَاهَةِ
وَكَذَا وَحْدَةُ الْاَسْمَاءِ وَالْاَفْعَالِ الْمُتَصَرِّفَةِ الْمُح۪يطَةِ
وَكَذَا وَحْدَةُ الْعَنَاصِرِ وَالْاَنْوَاعِ الْمُنْتَشِرَةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ عَلٰى وَجْهِ الْاَرْضِ
Üçüncü Menzil
Sonra, o seyyah‑ı âlem asırlarda gezerken, müceddid‑i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî Ahmed‑i Fârukî’nin medresesine rast geldi, girdi; Onu dinledi. O İmâm, ders verirken diyordu:
“Bütün tarîkatların en mühim neticesi hakàik‑ı îmâniyenin inkişafıdır.” ve “Bir tek mes'ele‑i îmâniyenin vuzûh ile inkişafı, bin kerâmâta ve ezvâka, müreccahtır.” Hem diyordu:
225
“Eski zamanda, büyük zâtlar demişler ki: “Mütekellimînden ve ilm‑i kelâm ulemâsından birisi gelecek, bütün hakàik‑ı îmâniye ve İslâmiyeyi delâil‑i akliye ile kemâl‑i vuzûh ile isbât edecek.” Ben istiyorum ki, ben o olsam, belki (Hâşiye) o adamım diye, îmân ve tevhid bütün kemâlât‑ı insaniyenin esâsı, mâyesi, nuru, hayatı olduğunu ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ düsturu, tefekkürât‑ı îmâniyeye ait bulunması ve Nakşî tarîkatında hafî zikrin ehemmiyeti ise, bu çok kıymetdâr tefekkürün bir nev'i olmasıdır.” diye ta'lim ederdi.
Seyyah tamamıyla işitti; döndü, nefsine dedi ki: Mâdem bu kahraman İmâm böyle diyor ve mâdem bir zerre kuvvet‑i îmâniyenin ziyâdeleşmesi bir batman mârifet ve kemâlâttan daha kıymetlidir ve yüz ezvâkın balından daha tatlıdır. Ve mâdem, bin seneden beri îmân ve Kur'ân aleyhinde terâküm eden Avrupa feylesoflarının i'tirâzları ve şübheleri yol bulup ehl‑i îmâna hücum ediyor. Ve bir saâdet‑i ebediyenin ve bir hayat‑ı bâkiyenin ve bir Cennet‑i dâimenin anahtarı, medârı, esâsı olan erkân‑ı îmâniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette herşeyden evvel îmânımızı taklidden tahkîke çevirip kuvvetlendirmeliyiz.
Öyle ise, haydi ileri! Gel, bulduğumuz birer dağ kuvvetindeki bu yirmidokuz mertebe‑i îmâniyeyi namazın mübârek tesbihâtının mübârek adedi olan otuzüç mertebesine iblâğ etmek fikriyle, bu ibretgâhın bir üçüncü menzilini daha görmek için ﴿﷽﴾ ’in anahtarı ile zîhayat âlemindeki idare ve iâşe‑i Rabbâniyenin kapısını çalmalıyız ve açmalıyız diyerek, mahşer‑i acâib ve mecma'‑ı garâib olan bu üçüncü menzilin kapısını istirhamla çaldı, بِاسْمِ اللّٰهِ الْفَتَّاحِ ile açtı. Üçüncü menzil göründü. Girdi, gördü ki: “Dört hakikat‑i muazzama ve muhîta” o menzili ışıklandırıyorlar ve güneş gibi tevhidi gösteriyorlar.
226
Birinci Hakikat
“Fettâhiyet” hakikatidir. Yani: Fettâh isminin tecellîsiyle basit bir maddeden ayrı ayrı, çeşit çeşit, hadsiz muntazam sûretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile açılmasıdır. Evet, nasıl ki umum kâinâtın bağistanında ayrı ayrı hadsiz mevcûdâtı; çiçekler misillû, Fettâh ismiyle herbirisine münâsib bir tarz‑ı muntazam ve bir şahsiyet‑i mümtâze kudret‑i fâtıra açmış, vermiş. Aynen öyle de, fakat daha mu'cizâtlı olarak; zemin bahçesinde dörtyüz bin envâ'‑ı zîhayata dahi – herbirisine – gayet san'atlı ve hikmetli bir sûret‑i mevzûne ve müzeyyene ve mümtâze vermiş…﴿يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ﴾﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ ❋ هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ âyetlerin ifâdesiyle tevhidin en kuvvetli delili ve kudretin en hayretli mu'cizesi, sûretleri açmasıdır. Bu hikmete binâen, feth‑i suver hakikati tekrar ile – birkaç sûretlerde – Risaletü'n‑Nurda ve bilhassa bu risalenin İkinci Makamının Birinci Bâbında, Altıncı ve Yedinci Mertebelerinde isbât ve beyân edilmesinden onlara havâle edip, burada bu kadar deriz ki:
227
Fenn‑i nebâtât ve fenn‑i hayvanatın şehâdetiyle ve tedkîkàt‑ı amîkasıyla, bu feth‑i suverde öyle bir ihâta ve şümûl ve san'at var ki; bir tek vâhid‑i ehad’den ve herşeyde herşeyi görebilecek ve yapabilecek bir Kadîr‑i Mutlak’tan başka hiçbir şey bu cem'iyetli ve ihâtalı fiile sâhib olamaz. Çünkü; bu feth‑i suver fiili ise, her yerde ve her ânda bulunan, nihâyetsiz bir kudretin içinde nihâyet derecede bir hikmet, bir dikkat, bir ihâta ister. Ve böyle bir kudret ise, ancak bütün kâinâtı idare eden bir tek Zât’ta bulunabilir.
Evet meselâ; mezkûr âyetlerin fermân ettikleri gibi üç karanlık içinde bütün vâlidelerin erhâmında insanların sûretlerini ayrı ayrı, mîzanlı, imtiyazlı, zînetli ve intizamlı olarak; hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan fettâhiyet ve umum rû‑yi zeminde aynı kudret, aynı hikmet, aynı san'atla umum insanları ve hayvanları ve nebâtları ihâta eden bu feth‑i suver hakikati; vahdâniyetin en kuvvetli bir bürhânıdır. Çünkü, ihâta etmek bir vahdettir; şirke yer bırakmaz.
Ve Birinci Bâb’da vücûb‑u vücûda şehâdet eden ondokuz hakikat, nasıl ki vücûdlarıyla Hàlık’ın vücûduna delâlet ederler; öyle de, ihâtalarıyla da vahdete şehâdet ederler.
Bizim yolcunun üçüncü menzilde gördüğü
İkinci Hakikat
“Rahmâniyet” hakikatidir. Yani, gözümüzle görüyoruz: Birisi var ki; bize, zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleriyle doldurmuş‥ bir ziyâfetgâh yapmış ve rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahîmiyet ve hakîmiyetin binlerle kıymetdâr ihsânlarını câmi' bir mahzen yapmış.
228
Ve zemini, devr‑i senevîsinde, bir ticâret gemisi hükmünde, her sene âlem‑i gaybdan levâzımat‑ı insaniye ve hayatiyenin yüzbin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nev'i sefîne veya şimendifer gibi ve her baharı ise, erzâk ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahîmâne beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o ni'metlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihâlar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş.
Evet, Âyet‑i Hasbiye’ye dair olan Dördüncü Şuâ’da izâh ve isbât edildiği gibi, bize öyle bir mide vermiş ki; hadsiz taamlardan lezzet alır.
Ve öyle bir hayat ihsân etmiş ki; duygularıyla – bir sofra‑i ni'met gibi – koca cismânî âlemde, hadsiz ni'metlerinden istifade eder.
Ve öyle bir insaniyet bize lütfetmiş ki; akıl ve kalb gibi çok âletleriyle hem maddî, hem manevî âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır.
Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır.
Ve öyle bir îmân hidayet etmiş ki; dünya ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envârından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefîd eder.
Güyâ rahmet tarafından bu kâinât hadsiz antika ve acîb ve kıymetli şeylerle tezyîn edilmiş bir saraydır ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.
İşte böyle dünyayı ve âhireti ve herşeyi kaplamış bir rahmet, elbette (o rahmet) vâhidiyet içinde bir ehadiyetin cilvesidir.
229
Yani, nasıl ki güneşin ziyâsı, mukâbilindeki umum eşyayı ihâta etmesiyle vâhidiyete bir misâl olduğu gibi; parlak ve şeffâf herbir şey dahi – kàbiliyetine göre – güneşin hem ziyâsını, hem harâretini, hem ziyâsındaki yedi rengini hem aks‑i misâlini almakla ehadiyete bir misâl olduğundan, elbette o ihâtalı ziyâyı gören adam “Arzın güneşi vâhiddir; bir tektir.” diye hükmeder. Ve her parlak şeyde, hattâ katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyetini yani, bizzat güneşi – sıfatlarıyla – “herşeyin yanındadır ve herşeyin âyine‑i kalbindedir.” diye, bilir.
Aynen öyle de; Rahmân‑ı Zülcemâl’in geniş rahmeti dahi, ziyâ gibi umum eşyayı ihâtası; O Rahmânın vâhidiyetini ve hiçbir cihette şerîki bulunmadığını gösterdiği gibi‥ herşeyde, hususan herbir zîhayatta ve bilhassa insanda, o cem'iyetli rahmetin perdesi altında O Rahmânın ekser isimlerinin ışıkları ve bir nev'i cilve‑i zâtiyesi bulunarak, her ferde, bütün kâinâta baktıracak ve münâsebetdârlık verecek bir cem'iyet‑i hayatiye vermesi dahi O Rahmânın ehadiyetini ve herşeyin yanında hazır ve herşeyin herşeyini yapan O olduğunu isbât eder.
Evet, nasıl ki O Rahmân, o rahmetin vâhidiyetiyle ve ihâtasıyla, kâinâtın mecmûunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de, ehadiyetin cilvesiyle herbir zîhayatta, hususan insanda, bütün ni'metlerin nümûnelerini o ferdde toplayıp, o zîhayatın âlât ve cihâzâtına geçirip tanzim ederek, mecmû‑u kâinâtı (parçalanmadan) o tek ferde, bir cihette aynı hânesi gibi verdirmesiyle dahi, cemâlinin hususî şefkatini ilân eder ve insanda, envâ'‑ı ihsânatının temerküzünü bildirir.
Hem nasıl ki, bir kavunun (meselâ) herbir çekirdeğinde, o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan Zât, elbette odur ki; o kavunu yapar, sonra ilminin hususî mîzanıyla ve hikmetinin ona mahsûs kanunuyla o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir. Ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiçbir şey, o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhâldir.
Aynen öyle de, rahmâniyetin tecellîsiyle kâinât bir ağaç, bir bostan‥ ve zemin bir meyve, bir kavun‥ ve zîhayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan; elbette en küçük bir zîhayatın hàlıkı ve rabbi, bütün zeminin ve kâinâtın hàlıkı olmak lâzım gelir.
230
Elhâsıl: Nasıl ki, ihâtalı olan fettâhiyet hakikatiyle bütün mevcûdâtın muntazam sûretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedâhetle isbât eder. Öyle de, herşeyi ihâta eden “Rahmâniyet” hakikati dahi, vücûda gelen ve dünya hayatına giren bütün zîhayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl‑i intizamla beslemesi ve levâzımatını yetiştirmesi ve hiçbirini unutmaması ve aynı rahmet, her yerde, her ânda ve her ferde yetişmesiyle bedâhetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyeti gösterir.
Risale‑i Nur ism‑i Hakîm ve ism‑i Rahîm’in mazharı olduğundan, Risale‑i Nurun birçok yerlerinde, hakikat‑i rahmetin nükteleri ve cilveleri izâh ve isbât edildiğinden, burada, bu katre ile o bahre işâret edip o pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Seyyahımızın üçüncü menzilde müşâhede ettiği
Üçüncü Hakikat
“Müdebbiriyet ve İdare” hakikatidir. Yani, gayet dehşetli ve sür'atli ecrâm‑ı semâviyeyi ve gayet istilâcı ve karıştırıcı unsurları ve gayet ihtiyaçlı, zaafiyetli mahlûkat‑ı arziyeyi kemâl‑i intizam ve muvâzene ile idare etmek, birbirlerine muâvenetdâr yapmak ve imtizackârâne idare etmek ve tedbirlerini görmek ve bu koca âlemi bir mükemmel memleket, bir muhteşem şehir, bir müzeyyen saray gibi yapmak hakikatidir.
İşte bu cebbârâne ve rahmânâne idarenin büyük dâirelerini bırakıp yalnız, baharda, zemin yüzünde cereyan eden o idarenin bir tek sahife ve safhasını, Risaletü'n‑Nur Onuncu Söz gibi, mühim risalelerinde izâh ve isbât etmesine binâen, kısa bir sûretini bir temsîl ile göstereceğiz; şöyle ki:
231
Meselâ ve farazâ; hàrika ve cihangir bir zât, dörtyüz bin ayrı ayrı milletlerden, tâifelerden bir ordu teşkil etse, her milletin ve her tâifenin neferlerine ait elbiselerini, hem silâhlarını, hem yemeklerini, hem ta'limât hem terhisâtlarını, hem hidemâtlarını, birbirinden ayrı ayrı, hem çeşit çeşit olarak bütün o muhtelif cihâzâtı noksansız, kusursuz, yanlışsız, hatâsız, vakti vaktine, gecikmeden, karıştırmadan kemâl‑i intizamla ve gayet mükemmel bir tarzda o mu'cizâtlı kumandan verse; elbette o gayet geniş ve karışık ve ince ve muvâzeneli ve kesretli ve adâletli idareye, o hàrika kumandanın fevkalâde kudretinden başka hiçbir sebeb elini uzatamaz. Eğer uzatsa, muvâzeneyi bozar ve karıştırır.
Aynen öyle de, gözümüzle görüyoruz ki; bir dest‑i gaybî her baharda dörtyüz bin muhtelif nev'ilerden mürekkeb bir muhteşem orduyu icâd edip idare ediyor. Kıyâmete nümûne olan güz mevsiminde, o dörtyüz binden üçyüz bin nebâtî ve hayvanî nev'ilerini, vefâtlar sûretinde ve mevtler nâmında terhis edip vazifelerinden paydos ediyor. Ve haşir ve neşire nümûne olan baharda Haşr‑i A'zamın üçyüz bin misâlini – birkaç hafta zarfında – kemâl‑i intizamla inşâ edip, hattâ bir tek ağaçta dört küçük haşirleri, yani kendini ve yapraklarını ve çiçeklerini ve meyvelerini, gitmiş baharın aynı gibi neşirlerini gözümüze gösterdikten sonra, o dörtyüz bin envâ'a bâliğ olan ordu‑yu Sübhânî’nin her nev'e, her tâifeye mahsûs ve münâsib ayrı ayrı rızıklarını ve çeşit çeşit müdafaa silâhlarını ve ayrı ayrı libâslarını ve ayrı ayrı ta'limlerini ve terhislerini ve ayrı ayrı bütün cihâzât ve levâzımatlarını, kemâl‑i intizamla, sehivsiz, hatâsız, karıştırmadan ve hiçbirini unutmadan, umulmadık yerlerden vakti vaktine vermekle kemâl‑i rubûbiyet ve hâkimiyet ve hikmet içinde vahdâniyetini ve ehadiyetini ve ferdiyetini ve nihâyetsiz iktidarını ve hadsiz rahmetini isbât ederek, bu tevhid fermânını zemin yüzünde, her bahar sahifesinde, kalem‑i kader ile yazar.
232
Bizim seyyah, yalnız bir baharda bu fermânın bir tek sahifesini okuduktan sonra, nefsine dedi ki: Böyle her baharda haşr‑i ekberden daha garîb binlerle haşirleri inşâ eden; mükâfât ve mücâzât için kudretine nisbeten bir bahardan daha kolay olan haşri yapacağını ve kıyâmeti getireceğini, umum Enbiyâsına binlerle defa va'd ve ahdeden ve Kur'ân’da haşrin vukû'una binlerle işâretle beraber, bin aded âyetlerinde sarâhaten hükmedip tehdid ve taahhüd eden bir Kadîr‑i Cebbâr’ın, bir Kahhâr‑ı Zülcelâl’in o kadar va'dlerini tekzîb ve kudretini inkâr hükmünde olan “inkâr‑ı haşir hatâsını irtikâb edenlere Cehennem azâbı ayn‑ı adâlettir.” diye hükmetti, nefsi dahi “âmennâ” dedi.
Dünya yolcusunun üçüncü menzilde müşâhede ettiği
Dördüncü Hakikat Olan Otuzüçüncü Mertebe