Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Sekizinci Remz

Bu remzin beyânından evvel en mühim iki suâle cevab yazılacak.
910

Birinci Suâl

Bütün kıymetdâr kitaplar içinde Risale‑i Nur, Kur'ânın işâretine ve iltifatına ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) takdir ve tahsinine ve Gavs‑ı A'zam’ın teveccüh ve tebşîrine vech‑i ihtisàsı nedir? O iki zâtın kerâmetle Risale‑i Nura bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bazı vakit olur bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehîd olan bir adam, bir velâyet kazanır. Ve soğuğun şiddetinden incimâd etmek zamanında ve düşmanın dehşet‑i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir.
İşte aynen öyle de; Risale‑i Nura verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın Şerîat‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) ve Şeâir‑i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribâtın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin îmânlarını kurtarması noktasından Risale‑i Nur, öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur'ân ona kuvvetli işâretle iltifat etmiş. Ve Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) üç kerâmetle ona beşâret vermiş. Ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) kerâmetkârâne ondan haber verip tercümânını teşci' etmiş.
Evet bu asrın dehşetine karşı, taklidî olan i'tikàdın istinâd kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü'min tek başıyla dalâletin cemâatle hücumuna mukâvemet ettirecek gayet kuvvetli bir îmân‑ı tahkîkî lâzımdır ki dayanabilsin.
Risale‑i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhânlar ile isbât ederek, o îmân‑ı tahkîkîyi taşıyan hàlis ve sâdık şâkirdleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde hizmet‑i îmâniye itibariyle âdeta birer gizli kutub gibi mü'minlerin manevî birer nokta‑i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri hâlde kuvve‑i maneviye-i i'tikàdları cesur birer zâbit gibi, kuvve‑i maneviyeyi ehl‑i îmânın kalblerine verip, mü'minlere ma'nen mukâvemet ve cesâret veriyorlar.
911

İkinci Suâl

Kerâmet izhâr edilmezse daha evlâ olduğu hâlde, neden sen ilân edersin?
Elcevab: Bu, bana ait bir kerâmet değildir. Belki, Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinden tereşşuh ederek hàs bir tefsirinden kerâmet sûretinde bizlere ve ehl‑i îmâna bir ikram‑ı Rabbânî ve in'âm‑ı İlâhîdir. Elbette Mu'cize‑i Kur'âniye ve onun lem'aları izhâr edilir. Ve ni'met ise, şükür niyetiyle ilân etmek, bir tahdîs‑i ni'mettir. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ âyeti izhârına emreder. Benim için medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir liyâkatim ve istihkakım olmadığını kasemle itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere‑i Risale-i Nur ve mu'cize‑i maneviye-i Kur'âniyeye geçmiş biliyorum. Ve öyle i'tikàd ettiğimden i'câz‑ı Kur'ânî hesabına izhâr ederim. Bütün kıymet bir mu'cize‑i Kur'âniye olan Risale‑i Nurdadır. Hattâ eskiden beri taşıdığım Bediüzzaman ismi onun imiş yine ona iâde edildi. Risale‑i Nur ise, Kur'ânın malıdır ve mânâsıdır.
Bu remizde hususî kanâatimi te'yid eden ve kendime mahsûs çok emâre ve karîneler var. Fakat başkalara isbât edemediğimden yazamıyorum. Yalnız iki‑üçüne işâret etmeğe münâsebet gelmiş.
Birincisi: Ben Celcelûtiye’yi okuduğum vakit, sâir münâcâtlara muhâlif olarak kendim bizzat hissiyatımla münâcât ediyorum diye hissederdim. Ve başkasının lisânıyla taklidkârâne olmuyordu. Benim için gayet fıtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürât‑ı rûhiyeme hoş bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerâmetini ve Risale‑i Nur ile münâsebetini gördüm ve anladım ki; o hâlet, bu münâsebetten ileri gelmiş.
912
İkincisi: Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) başta: …… رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ Ve ortalarında: وَاَمْنِحْن۪ي يَا ذَا الْجَلَالِ كَرَامَةً ❋ بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَل۪يمُ بِكَ انْجَلَتْ Ve âhirde: مَقَالُ عَلِيٍّ وَابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ ❋ وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ bir hazine‑i ulûm olarak gösteriyor. Hâlbuki: Zâhirinde yalnız bir münâcâttır. Hattâ İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) hakikat‑feşân sâir kasideleri ve ilmî başka münâcâtları gibi, esrâr‑ı ilmiye ile tam münâsebeti görünmüyor. Benim hususî kanâatim şudur ki:
Celcelûtiye, mâdem Risale‑i Nuru içine almış ve sînesine basıp manevî veled gibi kabûl etmiş, elbette وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ fıkrası ile, kendi hazinesinin bir kısım pırlantalarını âhirzamanda neşreden Risale‑i Nuru şâhid gösterip, Celcelûtiye’yi bir hazine‑i ulûm ve bir define‑i ilmiyedir diye bihakkın medh ü senâ edebilir.
Üçüncüsü: Ma'lûmdur ki, bazen gayet küçük bir emâre, bazı şerâit dâhilinde gayet kuvvetli bir delil hükmüne geçer. Yakìn derecesinde kanâat verir. Bana böyle kanâat veren çok misâllerinden yalnız sâbık beyân ettiğim bir tek misâl bana kâfî geliyor. Şöyle ki:
913
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla Risale‑i Nuru tarihiyle ve ismiyle ve mâhiyetiyle ve esâslarıyla ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra, Süryânîce isimleri ta'dâd ederek münâcât eder. Otuziki veya otuzüç aded isimlerde iki defa بَعْدَهَاkelimesini tekrar eder. Biri, yirmiyedincide وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا diğeri, otuzbirde وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا der. İşte Risale‑i Nurun Sözler’i otuzüç ve bir cihette otuziki ve Mektûbat nâmındaki risalelerin dahi bir cihette otuziki ve bir cihette otuzüç olup bu münâcâtla mutâbık olması ve yalnız risale şeklinde iki aded zeyilleri bulunması ve o zeyillerin birisi Yirmiyedinci Sözün ehemmiyetli zeyli ve diğeri, Otuzbirinci Sözün kıymetdâr zeyli olması ve o iki Zeyl risalesinin müstakil mertebe ve numaraları bulunmaması ve بَعْدَهَا kelimesi dahi aynı yerde, aynı mânâda tevâfuk etmesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kanâat veriyor ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) tebeî bir mânâ ile ve işârî bir mefhûm ile Risale‑i Nura, hattâ zeyillerine bakmak için öyle yapmış.
Daha çok karîneler ve birer Söze işâret eden münâsebetler var. Fakat gizli ve ince olduklarından zikredilmedi. (Hâşiye)
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
اَستَغْفِرُ اللّٰهَ مِنْ خَطَائ۪ي وَخَط۪يئَات۪ي وَمِنْ سَهْو۪ي وَغَلَطَات۪ي وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ وَالْمُتَمَثِّلَةِ فِي الْهَوَاءِ ف۪ي عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ حَيَات۪ي فِي الدُّنْيَا وَالْبَرْزَخِ وَالْاٰخِرَةِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ بِعَدَدِهَا وَارْحَمْنَا وَارْحَمْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ بِعَدَدِهَا اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
914

Yirmidokuzuncu Lem'adan İkinci Bâb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Yirmidokuzuncu Lem'adan İkinci Bâb

Bu İkinci Bâb, Elhamdülillâh hakkındadır.
İkinci Bâb ile tâbir edilen şu risalecikte Elhamdülillâh cümlesini insanlara dedirten îmânın sonsuz fâide ve nurlarından, yalnız dokuz tane beyân edilecektir.
﴿

Birinci Nokta

Evvelâ iki şey ihtar edilecektir.
1. Felsefe; herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. Îmân ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffâf, berrak, nurânî bir gözlüktür.
2. Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir nev'i alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeyler ile lafzan ve ma'nen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın, sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.
İnsan mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlûkatı, ahvâli görebilir.

Sağ Cihet

Bu cihetten maksad, geçmiş zamandır. Binâenaleyh felsefe gözlüğü ile sağ cihete bakıldığı zaman, mâzi ülkesinin kıyâmeti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, me'yûsiyete ma'rûz kaldığında şübhe yoktur.
Fakat îmân gözlüğü ile o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebâtı, sâkinleri daha güzel, nurânî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da, nurânî bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telâkki edilecektir. Demek îmânın insanlara verdiği sürûr, ferâhlık, itmi'nân, inşirah, binlerce Elhamdülillâh dedirten bir ni'mettir.
915

Sol Cihet

Yani, gelecek zamana, felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman; bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümâtlı, korkunç, büyük bir kabir şeklinde görünecektir.
Fakat îmân gözlüğü ile bakılırsa Cenâb‑ı Hakk’ın, Hàlık, Rahmân, Rahîm’in insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefîs, lezîz me'külât ve meşrûbâta zarf olan bir mâide ve bir sofra‑i Rahmânî şeklinde görünecektir. Ve binlerce Elhamdülillâh okutturarak tekrar ettirecektir.

Üst Cihet

Yani, semâvât cihetine felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürelerin at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi yaptıkları pek sür'atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya ma'rûz kalacaktır.
Fakat îmânlı bir adam baktığı vakit o garîb, acîb manevranın bir kumandanın emri ile nezâreti altında yapıldığı gibi; semâvât âlemini tezyîn eden ve o yıldızların bize de ziyâdâr kandiller şeklinde olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsiyet ve muhabbet edecektir. Âlem‑i semâvâtı şöylece tasvir eden îmân ni'metine elbette binlerce Elhamdülillâh söylemek azdır.

Alt Cihet

Yani, arz âlemine felsefe gözü ile bakan insan; küre‑i arzı başıboş, yularsız şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telâşa düşer.
Fakat îmân ile bakarsa, arzın Rahmânî bir sefîne olup, Allah’ın kumandası altında bütün me'külât, meşrûbât, melbûsatı ile beraber, nev'‑i beşeri tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren bir sefîne şeklinde görür. Ve îmândan neş'et eden şu büyük ni'mete büyük büyük Elhamdülillâhları söylemeğe başlar.

Ön Cihet

Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki: Bütün canlı mahlûkat insan olsun, hayvan olsun kafile be‑kafile büyük bir sür'atle o cihete gidip kaybolurlar. Yani, ademe gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, teessüründen çıldıracak bir hâle gelir.
916
Fakat îmân nazarıyla bakan bir mü'min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fânî menzilden bâkî menzile, hizmet çiftliğinden ücret dâiresine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup, adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar.
Fakat yol esnâsında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler netice itibariyle saâdetlerdir. Çünkü, nurânî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saâdetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf, Mısır azîzliği gibi bir saâdete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yolu ile nâil olmuştur. Ve kezâ, rahm‑ı mâderden dünyaya gelen çocuk, ma'hud tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saâdetine nâil oluyor.

Arka Cihet

Yani geride gelenlere felsefe nazarı ile bakılsa; Yâhû bunlar nereden nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suâle bir cevab alınamadığından tabîi hayret ve tereddüd azâbı içinde kalınır.
Fakat nur‑u îmân gözlüğü ile bakarsa, insanların kâinât sergisinde teşhîr edilen garîb, acîb kudretin mu'cizelerini görmek ve mütâlaa etmek için Sultan‑ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütâlaacı olduklarını anlar. Ve bunlar o mu'cizenin derece‑i kıymet ve azametine ve Sultan‑ı Ezelî’nin azametine derece‑i delâletlerine kesb‑i vukûf ettikleri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra yine Sultan‑ı Ezelî’nin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve bu anlayış ni'metini kendisine îrâs eden îmân ni'metine Elhamdülillâh diyecektir.
917
Mezkûr zulmetleri izâle eden îmân ni'metine Elhamdülillâh diye edilen hamd dahi bir ni'met olduğundan, ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamd’e de üçüncü bir hamd, üçüncüye dördüncü hamd lâzım. وَهَلُمَّ جَرًّا Demek bir hamd‑i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr‑ı mütenâhî bir silsile‑i hamdiye husûle geliyor.

İkinci Nokta

Cihât‑ı sitteyi tenvir eden îmân ni'metine de Elhamdülillâh demesi lâzımdır. Çünkü, îmân cihât‑ı sittenin zulümâtını izâle etmekle def'‑i belâ kabîlinden büyük bir ni'met sayıldığı gibi tabîi o cihât‑ı sitteyi tenvir ettiği cihetle de celbü'l‑menâfi' kabîlinden ikinci bir ni'met sayılır. Binâenaleyh insan fıtrî bir medeniyete sâhib olduğundan cihât‑ı sittede bulunan mahlûkatla alâkadar olur ve îmân ni'meti ile de cihât‑ı sitteden istifade edebilmesi imkânı vardır.
Binâenaleyh ﴿فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ âyet‑i kerîmesinin sırrı ile cihât‑ı sitteden herhangi bir cihette olursa insan tenevvür eder. Hattâ mü'min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu manevî ömrü, ezelden ebede uzanan bir hayat nurundan medet ve yardım alır.
Ve kezâ cihât‑ı sitteyi tenvir eden îmân sâyesinde insanın şu dar zaman ve mekânı geniş ve rahat bir âleme inkılâb eder. Bu büyük âlem bir insanın hânesi gibi olur ve mâzi, müstakbel zamanları, insanın rûhuna, kalbine bir zaman‑ı hâl hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.

Üçüncü Nokta

Îmânın istinâd ve istimdâd noktalarını hâvî olmasından Elhamdülillâh demesi iktiza eder.
Evet, nev'‑i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta‑i istinâda muhtaçtır ki, düşmanlarını def' için o noktaya ilticâ etsin. Ve kezâ, kesret‑i hâcât ve şiddet‑i fakr dolayısıyla da istimdâd edecek bir nokta‑i istimdâda muhtaçtır ki, onun yardımı ile ihtiyaçlarını def'etsin.
918
Ey insan! Senin nokta‑i istinâdın ancak ve ancak Allah’a olan îmândır. Rûhuna, vicdânına nokta‑i istimdâd ise ancak âhirete olan îmândır. Binâenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, rûhu tevahhuş eder; vicdânı dâima muazzeb olur. Lâkin birinci noktaya istinâd ve ikincisinden de istimdâd eden adam kalben ve rûhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem mütesellî, hem vicdânı mutmain olur.

Dördüncü Nokta

Îmân nuru, lezâiz‑i meşrûanın zevâle başladıkları zaman hâsıl olan elemleri, emsâlinin vücûd ve gelmekte olduklarını göstermekle izâle eder. Ve kezâ, ni'metlerin devam edip tenâkus etmemesini, ni'metlerin menba'ını göstermekle te'min eder.
Ve kezâ, firâk ve ayrılmaların elemlerini teceddüd‑ü emsâlinin lezzetini göstermekle izâle eder. Yani zevâl düşüncesi ile bir lezzette çok elemler olur ki, îmân o elemleri teceddüd‑ü emsâli ile ihtar ve izâle eder. Maahazâ lezzetlerin teceddüdünde de başka lezzetler vardır. Evet, bir semerenin şeceresi olmasa, o semerede münhasır kalan lezzet, onun yemesi ile zâil olur ve zevâli de mûcib‑i teessür olur. Fakat o semerenin şeceresi mâruf ise, o semerenin zevâlinden elem hâsıl olmuyor, çünkü yerine gelen var. Ve aynı zamanda, teceddüd hadd‑i zâtında bir lezzettir.
Ve kezâ rûh‑u beşeri en ziyâde sıkan, ayrılmalardan neş'et eden elemlerdir. Nur‑u îmân o elemleri teceddüd‑ü emsâl ve tahaddüs‑ü visâl ümîdi ile izâle eder.

Beşinci Nokta

İnsan şu mevcûdâtta kendisine düşman ve ecnebî tevehhüm ettiği veya ölüler, yetîmler gibi hayatsız, perîşan vehmettiği şeyleri nur‑u îmân; ahbab ve kardeş sıfatı ile gösterir ve hayatdâr tesbih‑hân (tesbih eden) şeklinde irâe eder.
919
Yani gafletle bakan adam âlemin mevcûdâtını düşman gibi muzır telâkki ederek tevahhuş eder. Ve eşyayı ecnebîler gibi görür. Çünkü, dalâlet nazarında mâzi ve istikbâl zamanlarındaki eşya arasında uhuvvet, kardeşlik râbıtası ve bağlanış yoktur. Ancak zaman‑ı hâlde eşya arasında küçük, cüz'î bir alâka olur. Binâenaleyh ehl‑i dalâletin yekdiğerine olan uhuvvetleri binler senelik uzun bir zamanda bir dakika kadardır.
Ve kezâ, îmân nazarında bütün ecrâmı, hayatdâr ve birbirine ünsiyetli olduklarını görüyor. Ve herbir cirmin lisân‑ı hâli ile Hàlık’ına tesbihât yapmakta olduğunu gösteriyor. İşte bu itibarla bütün ecrâmın kendilerine göre bir nev'i hayat ve rûhları vardır. Binâenaleyh îmânın şu görüşüne nazaran o ecrâmda dehşet, vahşet yoktur. Ünsiyet ve muhabbet vardır.
Dalâlet nazarı, matlûblarını tahsil etmekten âciz olan insanların sâhibsiz, hâmîsiz olduklarını telâkki eder ve hüzün, keder, aczlerinden dolayı ağlayan yetîmler gibi zanneder.
Îmân nazarı ise, canlı mahlûkata, ağlar yetîmler gibi değil, ancak mükellef memur, muvazzaf zâkir ve tesbih‑hân ibâd sıfatı ile bakar.

Altıncı Nokta

Nur‑u îmân, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit ni'metlere mazhar iki sofra ile tasvir eder ki, mü'min olan kimse îmân eli ile ve zâhirî, bâtınî duyguları ile ve manevî, rûhî olan letâifi ile o sofralardan istifade ediyor. Dalâlet nazarında ise, zevi'l‑hayatın dâire‑i istifadesi küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır.
Îmân nazarında, semâvât ve arzı ihâta eden bir dâire kadar tevessü' eder. Evet, bir mü'min, güneşi kendi hânesinin damında asılmış bir lüküs; kameri bir idare lambası addedebilir. Bu itibarla şems, kamer kendisine bir ni'met olur. Binâenaleyh mü'min olan zâtın dâire‑i istifadesi semâvâttan daha geniş olur. Evet Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ﴿وَسَخَّرَ لَكُمُ …﴿… مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِâyetlerin belâğatı ile îmândan neş'et eden şu hàrika ihsânlara, in'âmlara işâret ediyor.
920

Yedinci Nokta

Nur‑u îmân ile bilinir ki: Allah’ın varlığı bütün ni'metlerin fevkınde öyle büyük bir ni'mettir ki; sonsuz ni'metlerin envâ'ını, nihâyetsiz ihsânların cinslerini, sayısız atiyyelerin sınıflarını hâvî bir menba', bir kaynaktır. Binâenaleyh, zerrât‑ı âlemin adedince îmân ni'metlerine hamd ü senâ etmek bir borçtur. Risale‑i Nurun eczâsında bir kısmına işâretler yapılmıştır. Maahazâ îmân‑ı Billâh’tan bahseden Risale‑i Nurun cüz'leri, bu ni'metten perdeyi kaldırarak gösteriyor. Elhamdülillâh lâm‑ı istiğrakla işâret ettiği umum hamdler ile hamdedilmesi lâzım olan ni'metlerden birisi de, Rahmâniyet ni'metidir. Evet Rahmâniyet, zevi'l‑hayattan rahmete mazhar olanların sayısınca ni'metleri tazammun etmiştir. Çünkü; bilhassa insan, herbir zîhayatla alâkadardır. Bu itibarla insan her zîhayatın saâdeti ile saîdleşir ve elemleri ile müteessir olur. Öyle ise herhangi bir ferdde bulunan bir ni'met, arkadaşlarına da bir ni'mettir.
Ve kezâ vâlidelerin şefkatleri ile ni'metlenen çocukların sayısınca ni'metleri tazammun edip ona göre hamdlere, senâlara kesb‑i istihkak edenlerden birisi de Rahîmiyettir. Evet annesiz bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdân sâhibi, elbette vâlidelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzûz olur. İşte bu gibi zevkler birer ni'mettir, hamd ve şükürler ister.
921
Ve kezâ kâinâtta mündemic hikmetlerin bütün envâ' u efrâdı adedince hamd ve şükürleri iktiza edenlerden birisi de Hakîmiyettir. Zîra insanın nefsi, Rahmâniyetin cilveleri ile, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyâtı ile ni'metlendikleri gibi; insanın aklı da Hakîmiyetin letâifi ile zevk alır, telezzüz eder. İşte bu itibarla ağız dolusu ile Elhamdülillâh söylemekle hamd ü senâları istilzam eder.
Ve kezâ, Esmâ‑i Hüsnâ’dan Vâris isminin tecelliyâtı adedince ve babalar gibi usûlün zevâlinden sonra bâkî kalan fürûâtın sayısınca ve âlem‑i âhiretin mevcûdâtı adedince ve uhrevî mükâfâtları almağa medâr olmak üzere hıfzedilen beşerin amelleri sayısınca, sadâsı ile şu fezâyı dolduracak kadar büyük bir Elhamdülillâh ile hamd edilecek hafîziyet ni'metidir. Çünkü: Ni'metin devamı, ni'metin zâtından daha kıymetlidir. Lezzetin bekàsı, lezzetten daha lezîzdir. Cennet’te devam, Cennet’in fevkındedir ve hâkezâ Binâenaleyh Cenâb‑ı Hakk’ın hafîziyeti, tazammun ettiği ni'metler, bütün kâinâtta mevcûd, bütün ni'metlerden daha çok ve daha üstündedir. Bu itibarla dünya dolusu ile bir Elhamdülillâh ister.
Şu zikredilen dört isme bâkî kalan Esmâ‑i Hüsnâ’yı kıyâs et ki, herbir isminde sonsuz ni'metler bulunduğu için sonsuz hamdleri, şükürleri istilzam eder.
Ve kezâ, bütün ni'met hazinelerini açmak salâhiyetinde olan, ni'met‑i îmâna vesile olan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi öyle bir ni'mettir ki: Nev'‑i beşer ilelebed O Zâtı (A.S.M.) medh ü senâ etmeye borçludur.
Ve kezâ maddî ve manevî bütün ni'metlerin envâ'ına fihriste ve kaynak olan İslâmiyet ve Kur'ân ni'meti de gayr‑ı mütenâhî hamdleri bil'istihkak istilzam eder.
922

Sekizinci Nokta

Öyle bir Allah’a hamdolsun ki, kâinât ile tâbir edilen şu Kitab‑ı Kebîr ve onun tefsiri olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın beyânına göre bütün bâbları ile fasılları ve bütün sahifeleri ile satırları ve bütün kelimâtı ile harfleri, O Zât‑ı Akdes’e sıfât‑ı cemâliye ve kemâliyesini izhâr ile hamd ü senâhandır.
Şöyle ki: O Kitab‑ı Kebîrin herbir nakşı, küçük olsun büyük olsun (karınca kaderince) Vâhid ve Samed olan nakkàşının evsâf‑ı celâliyesini izhâr ile hamd ü senâlar eder.
Ve kezâ, o kitabın herbir yazısı Rahmân ve Rahîm olan kâtibinin evsâf‑ı cemâlini göstermekle senâhan oluyor.
Ve kezâ, o kitabın bütün yazıları, noktaları, nakışları, Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecelliyât ve cilvelerine ma'kes ve mazhar olmak ciheti ile O Zât‑ı Akdes’i takdis, tahmîd, temcid ile senâhandır.
Ve kezâ o kitabın herbir nazmı, kasidesi Kadîr, Alîm olan nâzımını takdis ile tahmîd eyler

Dokuzuncu Nokta

…………………………()
Said Nursî
923

Eddâî()

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Said’den yetmiş dokuz emvât (❋❋) bâ‑âsâm âlâma
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş
Beraber ağlıyor (❋❋❋) hüsrân‑ı İslâm’a
Mezar taşımla pür‑emvât enîndâr o mezarımla
Revânem saha‑i ukbâ-yı ferdâma
Yakìnim var ki: İstikbâl semâvâtı ve zemin‑i Asya
Bâhem olur teslîm, yed‑i beyzâ-i İslâm’a
Zîra yemîn, yümn‑i îmândır
Verir emni emân ile enâma
924

Fihrist

İkinci Şuâ

Bu şuâ, esmâ‑i Rabbi'l-Âlemîn’den Allâhu Ehad ism‑i celîlinin inkişafıyla Otuzuncu Lem'a olan ve Sekîne tâbir edilen Ferdün, Hayyün, Kayyûmun, Hakemün, Adlün, Kuddûsün esmâ‑i azîmesinin yedinci nüktesi olarak gayet mühim akàid ve delâil‑i İslâmiyeyi ve esrâr‑ı îmâniyeyi hâvî bir risale olup, üç makam, üç meyve, üç muktazî, üç hüccet, bir hâtime olarak tanzim ve tekmîl edilmiştir.

Birinci Makam

Birinci Makamın Birinci Meyvesi

Fâtır‑ı Akdes Hazretlerinin Cemâl‑i İlâhîsi ve Kemâl‑i Rabbânîsi ancak Tevhid ve Vahdette tezâhür ettiğini ma'kul ve mütesânid bir şekilde iddia ve isbât ile akl‑ı kâmil ve kalb‑i selîm sâhiblerini hayran edecek bir i'câz ve îcâz ile mahlûka Hàlıkını ra'ye'l‑ayn derecesinde tanıttıracak bir makamda bir ders‑i hikmettir.

İkinci Meyve

Bu meyve dahi kâinâtın zât ve mâhiyetinden bahisle مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ sırrıyla kâinâtın icmâl edilmiş bir nümûne‑i acîbesi olan nev'‑i insan kendisini bilmekle Rabbisini bilir fermân‑ı Nebevîsi, tam şu zamanda dertlere derman olacak bir tertibde tastîr edilmiştir. Nev'‑i beşer, sebeb‑i hilkatiyle hem sâir zîrûhların fevkınde akıl, vicdân, kalb ve rûh gibi mühim techizâtla küre‑i arza sultan olduğu hâlde, bazı insan sûretini takınan akrepler Zât‑ı Bârî hakkındaki küfr‑ü mutlaklarıyla o kadar çıfıtlık gösteriyorlar ki, âdeta bütün kâinâtı ve bilhassa kendi vücûdlarını inkâr ediyorlar. Bu gibi mühlik ve sakametli bir uçurumdan gidenlere gayet müstakîm bir yol ve son derece şevkli bir cadde ve bâkî bir hayata ve saâdete mazhar olmak isteyen ashâb‑ı şuûr, şu meyveden müstefîd olmakla ebedî bir hayat kazanabilir.

Üçüncü Meyve

Mahlûkattan zîşuûr olan insana bakar. Der ki: Ey Âdemoğlu! Sen mahlûkatın en nâzenîn ve pek mükerrem ve mükemmelisin. Çok mes'ûd ve mümtâz olmak, ebede kadar elini yetiştirmek ve te'min‑i istikbâl-i ebedî etmek ve Hàlık‑ı Âlemin muhâtabı, hem dostu olmak istersen, Zât‑ı Ehad ve Samed olan Cenâb‑ı Rabbü'l-Âlemîn Hazretlerine Tevhid ile tam i'tisam eyle.” Ve illâ zîhayat ve zîrûh içindeki imtiyazın kemâl ve saltanatın bâd‑i hevâ olup, mahlûkatın pek bedbahtı ve mevcûdâtın çok süflîsi ve hayvanatın en bîçâresi ve zîşuûrun en hüzünlü ve gamlı ve elemlisi ve azâblısı olacağını, delâil‑i akliye ve nakliye ve kat'iyye ile tefhim ediyor.
925

İkinci Makam

Birinci Muktazî

Tevhid ve Vahdâniyeti aklına sığdıramayıp, kabûl edemeyen, bil'akis şirk içine hâh‑nâhâh girenleredir.
Her fiil bir fâil ister. Hâkim‑i münferidliğin şe'n ve muktazîsi, istiklâl ve başkasının müdâhalesini reddetmektir. Bir tek işte müstebidâne iki âmir‑i hâkim bulunamaz, bulunsa ihtilâl başlar. İntizam bozulur, herc ü merc olur.
Temsîlleriyle nur‑u Vahdet’i akıl ve kalbin merkezinde ay gibi parlatır, güneş gibi şuâlandırır bir kimya‑yı saâdettir.

İkinci Muktazî

Vahdâniyeti kabûlde akıl ve rûha son derece bir sühûlet ve şirkte müşkül bir suûbet bulunmasıdır. Çünkü gözönünde olan hayvanat ve nebâtâtın ihyâ ve imâtesi kendi kendine hem da'vâ, hem delildir. Bunlarda hiçbir kimsenin te'siri olamadığını ve bu ef'âlin sırf bir emr‑i Rabbânî ile olduğunu takdir ve tasdik edemeyen şeklen insan olanlar, kendi vücûdlarını dîvânece nefy ve inkâr etmişlerdir. Bütün mevcûdâtı adem‑i zâhirîden vücûd‑u hariciyeye çıkaran Zât‑ı Bârî’ye intisab ve istinâd bir neferin bir kumandan‑ı a'zama intisab ve istinâdıyla arkasındaki küllî kuvvetlere dayanarak tek başıyla bir müşîri esir ve bir şehri tehcir ve bir kal'ayı teshìr ederek hàrikulâde bir eseri gösterdiği gibi; Kadîr‑i Mutlak’ın meşîet ve irâdesiyle bir karınca bir Fir'avun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbârı mağlûb etmesi, akıl ve rûhu kendine yâr olanlar için sarsılmaz bir bürhân, feshedilemez bir fermân olduğunu vâzıhan irâe eder.

Tevhid’in Üçüncü Muktazîsi

Herşeyin hilkatinde, hususiyetle zîhayat masnû'ların evsâf ve eşkâlindeki alâmet‑i hàrikulâde o kadar acîbdir ki, küçük bir çekirdek bir meyvenin bir meyve bir ağacın, bir ağaç bir nev'in, bir nev' de dolayısıyla kâinâtın küçük bir nümûnesi bir misâl‑i asğarı, bir mücmel ve muhtasar fihristesi olduğunu ve bunlardan herbirinin lisân‑ı hâl ile Beni kim yarattı, yoktan var etti ise, bütün envâ' ve ecnâsımı da o Hàlık halketmiştir da'vâsını derece‑i sübûta îsâl ettiğini kanâat‑ı tâmme bahşeder bir hâlde beyân eder.
926

Üçüncü Makam

Vahdet‑i Bârî’nin tahakkukuna dâll olan hadsiz hüccet ve alâmetlerden üç hücceti beyân eder.

Birinci Hüccet ve Alâmet

وَحْدَهُ kelimesinin tecellî‑i tâmmı ile herşeydeki birlik, bu da'vâ‑yı vahdeti takviye ve te'yid eder. Meselâ Küre‑i Arzın senevî hareket‑i devriyesi bidâyet‑i hilkat-i arzdan kıyâmete kadar bir siyâkta yürümesi kezâ, kamerin ve şemsin devr ve cereyanları, insan ve sâir hayvanatın teşekkülât‑ı bedeniye ve cismiyelerindeki cihâzâtça yeknesaklığı, kezâlik, envâ' ve esnâf‑ı nebâtâtın şeklen ve hâlen bir olması gibi binler birlikler, onların Fâtır‑ı Akdes ve Kàdir‑i Zülkemâl’inin bir olması hususiyetine delâlet ettiğini hayret‑efzâ bir üslûb ile tasvir ve tefhim eder.

İkinci Alâmet ve Hüccet

لَا شَرِيكَ لَهُ kelimesinin müfâd ve netâicidir. Evet, herşeydeki intizam‑ı tâmm ve hakîki bir mîzan ve mükemmel bir ittihâd لَا شَرِيكَkelimesini tasdik ve te'kid etmektedir. Zîra şirket bütün ef'âl ve ahvâlde dahi vahdete mübâyin ve münâfîdir. Şirket, vahdetin iktiza ettiği birlik sikkesini nakzeder. Hâlbuki herşeyde güneş gibi zâhir olan birlik ve hiçbir sûretle kàbil‑i inkâr olamayan ihsânat‑ı Rabbâniye لَا شَرِيكَkelimesine bakan münâsebet‑i hakîkiyesi mutâbakat‑ı tâmme ile Vahdet‑i Bârî’yi izhâr ve tavsif etmekte olup, bu bâbda vârid olan iki suâlden,
Birincisi
Zîhayatta bulunan musîbetlerin, hastalıkların, beliyelerin ve ölümlerin hüsün ve cemâl neresindedir? İ'tirâzına karşı herşeyin kıymeti, ehemmiyeti ve hàssası ancak zıtlarıyla tezâhür ve tebârüz ettiğini, ezcümle, ziyânın kıymeti, ehemmiyeti ve hàssası karanlıkla, ateşin lüzumu ve ehemmiyeti soğukla, iyilerin ve hüsn‑ü ahlâk sâhiblerinin yüksek dereceleri fenâların ve ahlâksızların vücûduyla zâhir olarak iktisab‑ı kıymet ve ehemmiyet ettikleri gibi, sûreten çirkin ve bed görülen mesâib ve beliyyât ve vefiyât; selâmetin, saâdet ve hayatın âyineleri olup, ma'nen hüsün ve cemâl ifâde ettiğini
İkinci Suâl
Birinci suâlin cevabı umumî sûrette şâyân‑ı kabûl olsa. Mâdemki, Cemîl‑i Mutlak ve Rahîm‑i Mutlak olan Zât‑ı Ganiyy-i Ale'l-Itlâk, nasıl olur ki ferdleri ve şahısları musîbete, şerre ve çirkinliğe mübtelâ eder? suâline karşı Esmâ‑i Hüsnâ’nın hadsiz ve kayıtsız cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydân açmak için o küllî kavânîn ve âdetullâh düsturlarının umumî kanunlarının şâzlarıyla, hem şerli cüz'î neticeleriyle ibtilâ etse de, o cüz'î şerler ve ibtilâlar o kanunların cereyanlarının cüz'î muktezâları olduğu cihetle, elbette küllî maslahatlara medâr olan o kanunları muhâfaza ve icâbına riâyet etmek, o kanunların muktezâları olmakla beraber, o cüz'î elîm neticelere karşı dahi Hàlık‑ı Zülcemâl Hazretleri imdâdât‑ı hàssa-i Rahmâniyesiyle ve ihsânat‑ı hususiye-i Rabbâniyesiyle, mesâibe giriftâr olanlarını istiğâselerine yetiştiğini ve Fâil‑i Muhtar olduğunu gösterdiğini, etraflı delâil‑i mesrûde ve hüccet‑i kàtıa ile isbât edip, cüz'î insaf ve îmânı olan insanları dahi teslîmiyete mecbur eder.
927

Üçüncü Alâmet ve Hüccet

Lâ‑yetenâhî bir sikke‑i tevhid,
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُkelimeleriyledir. (Evet, bu kelimeler) cüz'î olsun, küllî olsun, zerrâttan seyyârâta kadar herşeyde öyle sarîh bir sikke‑i tevhid ve vahdâniyet var ki, dünya ve mâfîhâ kadar herşeyde âşikâre bir sûrette Mâlikü'l‑Mülk’ü irâe ve tasarrufâtını ilân eder.
Zîra, o tâifelerin erzâk ve elbisesi, ta'limât ve terhisâtı cihetinde mer'î ve meşhûd olan kemâl‑i intizam ve hüsn‑ü idare hàs bir sikke‑i tevhid olduğu gibi, insan ve sâir hayvanatın yüzüne, sâir ebnâ‑yı cinsleriyle beraber alâmet‑i fârika olmak üzere konulan sikke‑i tevhid ve Hâtem‑i Ehadiyet çok parlak bir mühr‑ü vahdet olduğunu serd ve beyândan sonra der:
Ey insan‑ı gâfil! Düşün, Âgâh ol, dikkat et. Makamların, meyvelerin, muktazîlerin, hüccet ve alâmetlerini nazar‑ı dikkate al. Bu âlemde tasarruf eden ve hallâkıyetini ve Rahmâniyetini ve hakîmiyetini her nev'i mahlûkatına in'âm ve ihsânatı ile tanıttırıp, kendini sevdiren bir Hàlık‑ı Kerîm ve Kàdir‑i Hakîm azamet ve kudretine nisbeten bir bahar kadar kolay olan haşri vukû'a getirmeyerek, bir dâr‑ı bekà ve saâdeti açmayıp, bütün hikmetlerini ve rahmetlerini ve kemâlât‑ı Rubûbiyetini inkâr ettirsin. Hâşâ, yüzbinler defa hâşâ!” Kelâm‑ı takdis ve tenzîhiyle zaman‑ı hâzırın, hususuyla akîde‑i mü'minînin akàid‑i îmâniyelerindeki pek vahîm ve elîm tahribâtı bir kat daha tamir ve tahkîm ve takviye ve tersîn eder.
Hem haşirde rûhun cesedine iâdesine ve her ferdin bir ânda ictimâ'ına dair üç mühim temsîli îrâd ile ra'ye'l‑ayn derecesinde isbât ve daha bunlara mümâsil bir çok ihyâ misâllerini ihtiva eder.
Bu bâbda diyebilirim ki: Sirâcü'n‑Nur’un herbiri mahbûbiyette tufûliyetini, fa'âliyet ve cevvâliyette şebâbiyetini, kuvve‑i te'siriye icra ve infaz cihetinde şeyhûhatını mânâ‑yı tâmmıyla edâ ve îfâ eder nazîrsiz bir güldür, Furkàn’ın bağından gelmiş bir bülbüldür.
M. Sabri(Rahmetullâhi Aleyh)

Üçüncü Şuâ

Cenâb‑ı Hakk’a ilmelyakìn ve hattâ aynelyakìn derecesinde iktisab‑ı mârifet ederek, ubûdiyetin كَمَا هِىَ حَقُّهَاiktiza ettiği acz ve fakr‑ı tâmmı izhâr ederek Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ ve huzur‑u Rahmân’a takarrüb gibi mezâyâ‑yı insaniyeyi bihakkın ta'lim ve dünya ve mâfîhâya mâlik ve kenz‑i mahfîye mutasarrıf olan Ekrem‑i Enbiyâ Aleyhi ekmelü't-tehâyâ Efendimizin münâcâtından ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tesbih ve tahmîd ve senâ ve duâya münhasır 700 aded âyâtından me'huz nazîrsiz şu Münâcât’ın menba'‑ı manevîsi;
928
Başta: Hilkat‑i mevcûdâtla münâsebetdâr birkaç ukdelerinden; sâlisen, İlim şehrinin kapısı tâbir‑i senâiye-i Nebeviyesine bihakkın mazhar İmâm‑ı Ali (Kerremallâhu Vechehu Radıyallahu Anh)’ın ecrâm‑ı semâviye ve mevcûdât‑ı arziye ile vücûb‑u vücûd, Vâhid‑i Ehad’i isbât ettiği muhteşem bir hitâbeyi muktedâ‑bih ittihàz ederek mevzû ve gaye‑i maksadı o kadar ta'mik ve tevzî' eder ki, bu hakàika ait takdirât ancak müellifinin lisân ve kalemine menût ve mütevakkıf olup yalnız mükerreren sâdır olan emre mutâvaat niyet ve kasdıyla şuru' edilen şu fihristte deriz:
Birinci Fıkra’da: Semâvâttaki deverân ve bu kesret içindeki acîb sükûnetle kemâl‑i fa'âliyet, Ma'bûd‑u Bilhak olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e delâlet ettiğini;
İkinci Fıkra’da: Fezânın; bulut, şimşek, yıldırım, rüzgâr, yağmurlarla fa'âliyet ve icraat‑ı hayret-efzâsı yine mezkûr biküll‑i lisân olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e dâll bulunduğunu;
Üçüncü Fıkra’da: Unsurlar sâir müştemilâtıyla ve küre‑i arz umum mahlûkatıyla ve teferruâtıyla;
Dördüncü Fıkra’da: Edille‑i sâbıka gibi, denizler, nehirler, pınarlar, mâruf biküll‑i ihsân olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e delâlet ettiğini;
Beşinci Fıkra’da: Geçen şehâdet gibi, dağlar, zelzele te'sirâtından zeminin muhâfaza ve sükûnetine ve içindeki inkılâbât fırtınalarından selâmetine ve denizlerin istilâsından halâsına, hem havanın muzır gazlardan tasfiyesine ve suların iddiharına ve zîhayatlara lâzım maddelerin hazinedarlığına ettiği hizmetler ve hikmetler ile Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet ettiğini;
Altıncı Fıkra’da: Geçen deliller gibi, zemindeki ağaçların ve nebâtâtın, yapraklar, çiçekler ve meyvelerin cezbedârâne hareket‑i zikriyeleri ve kemâl‑i sühûletle giydirilen cihâzât ve zînetleri bilbedâhe vücûb‑u vücûd ve Vahdet‑i Bârî’ye delâlet ettiğini;
Yedinci Fıkra’da: Kezâ, zîrûhun ve hususan nev'‑i beşerin cisimlerinde mevcûd ve muntazam saatler ve makineler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî a'zâ ve cevârih ve bilhassa havâss‑ı hamse-i zâhire gibi kemâl‑i fa'âliyetle gören duygularıyla Vahdâniyeti isbât ettiğini;
Sekizinci Fıkra’da: Kâinâtın hülâsası olan insan ve insanın zübdesi olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın hülâsaları olan kalblerinin ve akıllarının müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla, yüzler icmâ ve tevâtür kuvvetinde ve kat'iyyetinde vücûb‑u vücûd ve Vahdet‑i İlâhiye’ye şehâdet ettiklerini kemâl‑i vuzûh ile beyân ve tahaccür etmiş kalbleri ıslah, hem Cenâb‑ı Kibriyâ’ya münâcât olan şu yektâ ravza‑i hakikat, hâtime‑i tazarru ve niyâzını şöyle bağlar ki:
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's‑Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık‑ı Külli Şey!
929
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale‑i Nura musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver! Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi, Risale‑i Nura kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale‑i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l‑Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn.” kelimât‑ı niyâziyeleriyle ihtitam eden şu münâcât, ehl‑i îmânın lâzime‑i gayr-ı müfârıkı olmaya çok lâyık olduğu âşikâr olmasından, ziyâde izâha lüzum görülmedi
M. Sabri (Rahmetullâhi Aleyh)

Dördüncü Şuâ

Dördüncü Şuâ Olan Âyet‑i Nuriye-i Hasbiyenin Başının Hülâsası
Diyor ki: Bir zaman ehl‑i dünya beni herşeyden tecrid ettiklerinden beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Sıkıntıdan gelen bir gafletle Risale‑i Nurun tesellî verici ve medet edici nurlarına bakmayarak doğrudan doğruya kalbime baktım. Ve rûhumu aradım, gördüm ki: Gayet kuvvetli bir aşk‑ı bekà ve şedîd bir muhabbet‑i vücûd ve büyük bir iştiyak‑ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bende hükmediyorlar. Hâlbuki müdhiş bir fenâ o bekàyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim:
Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk‑ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, âh ki, Lokman bîhaber!”
Me'yûsâne başımı eğdim. Birden ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُâyeti imdâdıma geldi, beni dikkatle oku dedi. Ben de günde beş yüz defa okudum. Okudukça yalnız ilmelyakìn ile değil, aynelyakìn ile çok kıymetdâr envârından dokuz mertebe‑i hasbiye bana inkişaf etti.

Birinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Bendeki aşk‑ı bekà bendeki bekàya değil, belki sebebsiz ve bizzat mahbûb olan kemâl‑i mutlak sâhibi Zât‑ı Zülkemâl’in ve Zât‑ı Zülcemâl’in bir isminin ve bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan fıtratımda o Kâmil‑i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet‑i fıtriye gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu.
930
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ geldi, perdeyi kaldırdı, gördüm ve hissettim ve hakkalyakìn zevkettim ki bekàmın lezzeti ve saâdeti aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî‑i Zülkemâl’in bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdik ve îmânımda ve iz'ânımda vardır. Bunun edillesi zevi'l‑ihsâsı hayrette bırakacak gayet derin ve dakîk on iki Hem‥Hem‥”lerle ve şuûr‑u îmân”lar ile Risale‑i Hasbiye’de beyân edilmiştir.

İkinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde ehl‑i dünya desîseleriyle, câsuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalben dedim: Elleri bağlı zayıf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta‑i istinâd yok mu?” diye, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُâyetine müracaat ettim. Bana bu âyet bildirdi ki; intisab‑ı îmânî vesikasıyla Kadîr‑i Mutlak öyle bir Sultana intisab edersin ki, zemin yüzünde her baharda dörtyüzbin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanat ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl‑i intizamla vermekle beraber, başta insan olarak hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzâklarını, değil medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sâir taamların hülâsaları gibi, belki o medenî hülâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hülâsalara koyup ve o hülâsaları dahi onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderi ta'rifeler içinde sarıp muhâfaza için küçük sandukçalara koyup tevdî' eder. O sandukçaların icâdı kün emrinde bulunan kâf‑nûn fabrikasında o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur'ân der: Hàlık emreder, meydâna gelir.”
Mâdem sen intisab‑ı îmânî tezkeresiyle böyle bir nokta‑i istinâd bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin.
Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve‑i maneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydân okutturabilir bir iktidar‑ı îmânî hissederek bütün rûhumla beraber
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُdedim.

Üçüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyîkiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette, dâimî bir saâdete namzed olduğumu îmân telkin ettiği hengâmda tahassür akıtan Of! Of!” dan vazgeçip beşâşet izhâr eden Oh! Oh!” dedim. Fakat bu gaye‑i hayâl ve hedef‑i rûh ve netice‑i fıtratın tahakkuku ancak ve ancak bütün mahlûkatın bütün harekâtlarını ve sekenâtlarını ve ahvâl ve a'mâllerini kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz‑i mutlak nev'‑i insanı kendine dost ve muhâtab edip bütün mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadîr‑i Mutlak’ın hadsiz kudretiyle ve insana nihâyetsiz inâyet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünürken, bu iki noktada yani böyle bir kudretin fa'âliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti hakkında, îmânın inkişafını ve kalbin itmi'nânını veren bir izâh istedim. Yine o âyete müracaat ettim; dedi ki:
931
حَسْبُنَا daki نَا ya dikkat et, bak. Senin ile beraber lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile حَسْبُنَا kimler söylüyorlar, dinle!” emretti.
Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar olan sinekler ve hesabsız hayvanlar ve nihâyetsiz nebâtlar ve gayetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisân‑ı hâl ile ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُin mânâsını yâdediyorlar ve herkesin yâdına getiriyorlar ki, bütün şerâit‑i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine müşâbih çekirdeklerden kuşların yüz bin çeşitlerini ve hayvanatın yüz bin tarzlarını ve nebâtâtın yüzbin nev'ini ve ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mîzanlı ve intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir sûrette gözümüz önünde, hususan her baharda gayet çok, gayet kolay, gayet geniş bir dâirede gayet çoklukla halk eder, yapar; bir kudretin azamet ve haşmeti içinde beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmalarıyla, vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir. Ve böyle hadsiz mu'cizâtı ibraz eden bir fiil‑i rubûbiyete bir tasarruf‑u hallâkıyete müdâhale ve iştirâk mümkün olmadığını bildirir diye anladım.

Dördüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar bir gaflet zamanıma rastgelip şiddetle alâkadar oldular ve meftûn olduğum vücûdum, belki mahlûkatın vücûdlarını ademe gidiyor diye elîm bir endişe verirken yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: Mânâma dikkat et ve îmân dûrbîniyle bak!” Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücûdum her mü'minin vücûdu gibi hadsiz bir vücûdun âyinesi ve nihâyetsiz bir inbisat ile hadsiz vücûdları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymetdâr bâkî, müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime‑i hikmet bulunduğunu ve mensûbiyet cihetiyle bir ân yaşaması ebedî bir vücûd kadar kıymetdâr olduğunu ilmelyakìn ile bildim. Çünkü, şuûr‑u îmân ile bu vücûdum Vâcibü'l‑Vücûd’un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhâmdan hadsiz karanlıklardan ve hadsiz müfârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup mevcûdâta, hususan zîhayatlara taalluk eden ef'âl ve esmâ‑i İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla münâsebet peydâ eylediğim bütün sevdiğim mevcûdâta muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim.
İşte îmân ile ve îmândaki intisab ile, her mü'min gibi bu vücûdum dahi hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır. Kendisi gitse de, onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur.
Hülâsa; ölüm firâk değil, visâldir, tebdil‑i mekândır. Bâkî bir meyveyi sünbül vermektir.
932

Beşinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Yine bir vakit hayatım çok ağır şerâit ile sarsıldı. Ve nazar‑ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi; gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor; âhire yakınlaşmış hayatım dahi tazyîkat altında sönmeye yüz tutmuş. Hâlbuki Hayy ismine dair risalede izâh edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdâr fâideleri, böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun yaşamaya lâyıktır diye müteellimâne düşündüm. Yine üstadım olan ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetine müracaat ettim. Dedi: Sana hayatı veren Hayy‑ı Kayyûm’a göre hayata bak!” Ben de baktım, gördüm ki: Hayatımın bana bakması bir ise, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a bakması yüzdür. Ve bana ait neticesi bir ise, Hàlıkıma ait bindir. Şu hâlde, marzî‑i İlâhî dâiresinde bir ân yaşaması kâfîdir, uzun zaman istemez.
Bu hakikat dört mes'ele ile beyân ediliyor. Ölü olmayanlar veyâhut diri olmak isteyenler hayatın mâhiyetini ve hakikatini ve hakîki hukukunu o dört mes'ele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler.
Bu hakikatin hülâsası şudur ki: Hayat Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve rûh oldukça, hem bekà bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakılmaz.

Altıncı Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Müfârakat‑ı umumiye hengâmı olan harâb‑ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde müfârakat‑ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet‑i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl‑perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda dâimî tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk‑ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda bir medâr‑ı tesellî bulmak için yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim.
Dedi: Beni oku ve dikkatle mânâma bak!”
Ben de, Sûre‑i Nur’daki ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِilâ âhir Âyetinin rasathânesine girip îmânın dûrbîniyle Âyet‑i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuûr‑u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm: Nasıl ki, âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân‑ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâl ve o güzellikleri tazeleştiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân‑ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel olarak izhâr ediyorlar.
933
Aynen öyle de: Şems‑i Ezel ve Ebed olan Cemîl‑i Zülcelâl’in cemâl‑i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sının sermedî güzelliklerine âyinedârlık edip cilvelerinin tazelenmesi için bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcûdât hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işâretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğu pek çok kuvvetli delilleri ile Risale‑i Nurda tafsîlen izâh edilmiş. Burada o bürhânlardan üç tanesi kısaca gayet ma'kul bir sûrette zikredilmiştir, diye beyâna başlar.
Bu risaleyi gören herbir zevk‑i selîm ashâbı hayrette kalmakla beraber, kendilerinin istifadelerinden başka, gayrılarının da istifadelerine çalışmayı lüzumlu buluyorlar.
Hususan ikinci bürhânda beş nokta beyân ediliyor. Aklı çürük, kalbi bozuk olmayan herhalde takdir, tahsin ve tasvîb ile Mâşâallâh Fetebârekallâh diyecek. Fakir ve hakîr görülen vücûdunu teâlî ettirecek hàrika bir mu'cize olduğunu derk ve tasdik edecek.
Hâfız Hüseyin

Altıncı Şuâ

Bu risale, namazdaki teşehhüdde bulunan
اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ ilâ âhir kelimelerinin hem mühim bir nev'i tefsiri ve hem onun iki noktasına gelen iki mühim suâle gayet güzel ve mühim bir cevaptır.

Birinci Suâl

Teşehhüdün mübârek kelimâtları Mi'râc Gecesinde Cenâb‑ı Hak ile Resûlünün bir mükâlemeleri olduğu hâlde namazda okunmasının sırr‑ı hikmeti nedir demelerine karşı, her mü'minin namazı onun bir nev'i mi'râcı hükmünde olduğunu ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mi'râc‑ı Ekberde söylenen kelimeler olduğundan onları namazda zikretmekle o kudsî sohbet tahattur edileceğini ve o tahatturla o kudsî kelimelerin mânâları cüz'iyetten külliyete çıktığını ve Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) Cenâb‑ı Hakk’a karşı selâm yerine اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ demesini ve Cenâb‑ı Hak tarafından Resûl‑ü Ekrem’e (A.S.M.) اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّdemesi gelecek ümmetinin herbiri her günde lâakal on defa olsun
اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ demelerine âmirâne iş'âr olduğunu ve Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) o selâma karşı اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ demesi, muazzam ümmetinin selâm‑ı İlâhîyi temsîl eden İslâmiyete mazhar olmasını ve mü'minler ortasında وَعَلَيْكَ السَّلَامُ ❋ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَdemelerini râciyâne, dâiyâne Cenâb‑ı Hak’tan istediğini ifâde ve ihtar olduğunu ve o sohbette Cibrîl‑i Emin tarafından şehâdet getirildiğinden bütün ümmet kıyâmete kadar böyle şehâdet edeceğini mübeşşirâne işâret edip, müjde verir.
934

İkinci Suâl

Teşehhüd âhirinde;*
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاهِيمَ
deki teşbih, teşbihlerin kaidesine uygun gelmiyor. Çünkü Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, İbrahim Aleyhisselâm’dan daha ziyâde rahmete mazhardır. Bunun sırrı nedir? Hem bu salavâtın teşehhüde tahsîsinin hikmeti nedir? Hem aynı duâyı eski zamandan beri bütün ümmet her namazda tekrar etmelerinin sırr‑ı hikmeti nedir?” suâllerine karşı üç cihetle gayet mühim ve nurânî bir cevab verir.

Birinci Cihet

Gerçi Hazret‑i İbrahim (A.S.) Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) yetişmiyorsa da, fakat Onun âli enbiyâ olduğunu ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın âli ise evliyâ olduğunu, evliyâ ise enbiyâya yetişmediğini ve âl hakkında bu duânın parlak bir sûrette kabûl olduğunu ve Âl‑i Muhammed’den (A.S.M.) yalnız iki zâtın, yani Hasan ve Hüseyin’in ( R.Anhümâ ) nesillerinden gelen ve عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائ۪يلَ hadîsine mazhar olan ve ekser tarîklerin reisleri bulunan büyük zâtlar hakkındaki bu dâimî duânın makbûl meyveleri olduklarını gösterir.

İkinci Cihet

Bu tarzdaki salavâtın vech‑i tahsîsi ve hikmeti ise, insanın en mükemmeli ve en nurânîsi olan enbiyâ ve evliyâ kafile‑i kübrâsının açtıkları yolda ve şaşırmaları mümkün olmayan o cemâat‑i azîmeye o sırat‑ı müstakîmde iltihak ve refâkat ettiğini tahattur etmekle şübehât‑ı şeytaniyeden kurtulacağını ve bu kafilenin, bu kâinât sâhibinin en mükemmel masnû'u ve makbûl dostları olduklarına şâhid, dâima mu'cizeler ile onlara muâvenet‑i gaybiye gelmesi ve muârızlarına her vakit musîbet‑i semâviye inmesi olduğunu ve Fâtiha’da ﴿صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ o kafile‑i nurâniyeye baktığı gibi ﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَmuârızlarına baktığını parlak bir sûrette gösterir.