Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Beşinci Remz

Mâdem Celcelûtiye vahy ile Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a nâzil olmuş. Ve Allâmü'l‑Guyûb’un ilmiyle ifâde‑i mânâ eder. Hem mâdem Celcelûtiye اَقِدْ كَوْكَب۪ي ve تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkralarında mânâ‑yı mecâzî ile o kasidenin hakikatini isbât eden Risale‑i Nura sarîhan ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işâreten haber vermekle beraber فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذ۪ي جَلَّ قَدْرُهُ ’da dahi o kasidenin bir esâsı olan اَلْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ ile çok iştigâl ve istimdâd eden Risale‑i Nur müellifine ve bunun onüç ehemmiyetli vâkıât‑ı hayatına îmâen, remzen, işâreten mânâ‑yı mecâzî ile haber veriyor. Hem mâdem mânâ‑yı mecâzî ile ve mefhûm‑u işârînin murad olmasına bir zaîf karîne ve bir gizli emâre ve bir tek münâsebet kâfî geliyor. Hem mâdem Risale‑i Nur ve risalelerine ve müellifi ve ahvâline olan işâretler birbirine karîne olur. Belki mes'elenin vahdeti itibariyle umum işâretler, karîneleriyle beraber herbirisine kuvvetli bir karîne ve kavî bir emâre hükmündedir.
901
Elbette diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki başta: بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ Yani, hazine‑i esrâr olan ﴿ ile başladım. Rûhum, onun ile o hazineyi keşfetti diyerek sâir işârâtın karînesiyle bir mânâ‑yı işârî ve bir medlûl‑ü mecâzî sûretinde Risale‑i Nurun ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ’ı hükmünde ve fâtihası ve besmelesi ve ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ’daki büyük sırrın hakikatini beyân eden ve kısa ve gayet kuvvetli Birinci Söz nâmında olan ﴿بِسْمِ اللّٰهِ Risalesine îmâ, belki remz, belki işâret ediyor.
Aynen öyle de; sâir işârâtın karîne ve münâsebetiyle ve hurûf‑u Kur'âniye’nin esrârından bahseden ve Rumûzât‑ı Semâniye nâmında bulunan sekiz küçük risalelerin mâhiyetlerini andırır bir tarzda, ibareyi değiştirerek hurûfların esrârıyla istimdâd etmeğe başlaması, karîne‑i latîfesiyle muazzam duâ ve münâcât ve câmi' kasem‑i istimdâdînin âhirlerinde ve Sözler’e ve Mektûblar’a işâretten sonra بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْ fıkrasıyla Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısım esrâr‑ı hurûf-u Kur'âniye’yi beyân eden Rumûzât‑ı Semâniye nâmında sekiz küçük risalelerin en mühimleri ve Feth‑i Mekke ve Feth‑i Şam ve Feth‑i Kudüs ve Feth‑i İstanbul gibi çok fütûhât‑ı İslâmiyeden gaybî haber veren Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ ’nun esrârını beyân ile, fütûhât‑ı İslâmiyenin pehlivanı olan Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı dikkatini celbeden Fetih ve Nasr risalesine, hem Sûre‑i Feth’in en mühim ve en âhir âyetin beş vecih ile i'câzını beyân ve isbât ile, kahraman‑ı İslâm Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı dikkatini celbeden gayet kıymetli olan âyet‑i Fetih risalesi nâmındaki küçük bir risaleye îmâ, belki işâret eder, i'tikàdındayım. Böyle i'tikàda iştirâk edilmezse de i'tirâz edilmemeli.
902

Altıncı Remz

Mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.), Üstad‑ı Kudsîsinden aldığı derse binâen, Kur'ân’a taalluk eden gelecek hâdisâttan haber veriyor. Ve benden sorunuz diye müteaddid ve doğru haberleri verip bir şah‑ı velâyet olduğunu öyle kerâmetlerle isbât etmiş. Ve mâdem bu asırda Avrupa dinsizleri ve ehl‑i dalâlet münâfıkları, dehşetli bir sûrette Kur'ân’a hücumu hengâmında Risale‑i Nur o seyl‑i dalâlete karşı mukâvemet edip, Kur'ânın tılsımlarını keşfederek hakikatini muhâfaza ediyor. Ve mâdem اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ❋ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ fıkrasıyla Yirmisekizinci Lem'a’da isbât edildiği gibi sarâhate yakın bir sûrette Risale‑i Nura işâret etmekle beraber Sûre‑i Nur’daki Âyetü'n‑Nur’un Risale‑i Nura işâretine işâret eder. Ve mâdem اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا mânâ ve cifirce tam tamına Risale‑i Nura tevâfuk ediyor. Elbette diyebiliriz ki; bu fıkranın akabinde: بِاٰجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلَالَةٍ ❋ جَل۪يلٍ جَلْجَلَيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْبِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَسِمْرَازٍ اَبْرَمٍ ❋ وَبَهْرَةِ تِبْر۪يزٍ وَاُمٍّ تَبَرَّكَتْ fıkrasıyla Risale‑i Nurun bidâyette Oniki Söz nâmında iştihâr ve intişar eden oniki küçük risalelerine اَقِدْ كَوْكَب۪ي karînesiyle, bu fıkradaki oniki Süryânî kelimeler onlara birer işârettir. Gerçi elimde bulunan Celcelûtiye nüshası en sahîh ve en mu'temeddir. İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) gibi çok imâmlar Celcelûtiye’yi şerh etmişler. Fakat bu Süryânî kelimelerin mânâsını tam bilmediğimden ve nüshalarda ihtilâf bulunduğundan, herbirisinin vech‑i işâretini ve münâsebetini şimdilik bilmediğimden bırakıyorum.
903
Elhâsıl: Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) bir defa اَقِدْ كَوْكَب۪ي fıkrasıyla âhir zamanda Risale‑i Nuru duâ ile Allah’tan niyâz eder, ister ve bidâyette oniki risaleden ibaret bulunduğundan yalnız oniki risalesine işâret ediyor. İkinci defada تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla daha sarîh bir sûrette Risale‑i Nuru medh ü senâ ile göstererek tekemmülüne işâreten, umum Sözleri ve Mektûbları ve Lem'aları remzen haber verir. Hem Oniki Söz nâmı ile çok intişar eden o küçücük Risaleler bu fıkradaki kelimeler gibi birbirine ismen ve sûreten benzedikleri gibi, Bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kelimesine mutâbık olarak herbiri gayet Bedî' bir tarzda, güzel bir temsîl ile, büyük ve derin bir hakikat‑i Kur'âniyeyi tefsir ve isbât eder.
Eğer bir muannid tarafından denilse: Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) bu umum mecâzî mânâları irâde etmemiş?”
904
Biz de deriz ki: Farazâ Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) irâde etmezse, fakat kelâm delâlet eder. Ve karînelerin kuvvetiyle işârî ve zımnî delâletle mânâları içine dâhil eder. Hem mâdem o mecâzî mânâlar ve işârî mefhûmlar haktır, doğrudur ve vâkıa mutâbıktır; ve bu iltifata lâyıktırlar ve karîneleri kuvvetlidir. Elbette Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) böyle bütün işârî mânâları irâde edecek küllî bir teveccühü farazâ bulunmazsa Celcelûtiye vahy olmak cihetiyle hakîki sâhibi Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) Üstadı olan Peygamber‑i Zîşan’ın (A.S.M.) küllî teveccühü ve Üstadının Üstad‑ı Zülcelâl’inin ihâtalı ilmi onlara bakar, irâde dâiresine alır.
Bu hususta benim hususî ve kat'î ve yakìn derecesindeki kanâatimin bir sebebi şudur ki: Müşkülât‑ı azîme içinde el‑Âyetü'l-Kübrâ’nın tefsir‑i ekberi olan Yedinci Şuâ’ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî tesellî ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübeler ile bu gibi hâletlerimde inâyet‑i İlâhiye imdâdıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte hiç hâtırıma gelmediği hâlde birden bu kerâmet‑i Aleviyenin zuhûru bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdâdıma gelen sâir inâyet‑i İlâhiye gibi Rabb‑i Rahîm’in bir inâyetidir. İnâyet ise aldatmaz, hakikatsiz olmaz.

Yedinci Remz

Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki
……………………. ❋ وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ
وَبِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا ❋ وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ ❋ وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ
905
diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şuâ’a işâret etmiş. Öyle de, aynı fıkra ile Àlî bir tefekkürnâme ve Tevhide dair yüksek bir mârifetnâme nâmında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'aya dahi işâret eder. İkinci fıkrasıyla İsm‑i A'zam ve Sekîne denilen Esmâ‑i Sitte-i meşhûrenin hakikatlerini gayet àlî bir tarzda beyân ve isbât eden ve Yirmidokuzuncu Lem'ayı takib eyleyen Otuzuncu Lem'a nâmında altı nükte‑i esmâ risalesine بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle işâret ettiğinden sonra akabinde Risale‑i Esmâ’yı takib eden Otuzbirinci Lem'anın Birinci Şuâı olarak otuzüç âyet‑i Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işârâtını kaydedip hesab‑ı cifrî münâsebetiyle baştan başa ilm‑i hurûf risalesi gibi görünen ve bir mu'cize‑i Kur'âniye hükmünde bulunan risaleye حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelimesiyle işâret edip, der‑akab وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelâmıyla dahi risale‑i hurûfiyeyi takib eden ve Âyetü'l‑Kübrâ’dan ve başka Resâil‑i Nuriye’den terekküb eden ve Asâ‑yı Mûsa nâmını alan ve Asâ‑yı Mûsa gibi, dalâletin ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale‑i Nurun şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ‑yı Mûsa nâmını vererek işâretle beraber manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.
Evet وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى kelimesiyle Yedinci Şuâ’a işâreti, kuvvetli karîneler ile isbât edildiği gibi, aynı kelime, diğer bir mânâ ile elhak Risale‑i Nurun Âyetü'l-Kübrâ’sı hükmünde ve ekser Risalelerin rûhlarını cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm müstetbeâtü't‑terâkib kaidesiyle ona bakıyor, efrâdına dâhil ediyor. Öyle ise; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) dahi bu fıkradan ona bakıp işâret eder diyebiliriz.
906
Hem sâir işârâtın karînesiyle, hem Mektûbat’tan sonra Lem'alar’a, başka bir tarz‑ı ibare ile îmâ ederek Lem'aların en parlağının te'lifi dehşetli bir zamanda ve hapis ve i'dâmdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için mânâ‑yı mecâzî ve mefhûm‑u işârî ile Hazret‑i Ali (R.A.) kendi lisânını büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına isti'mâl ederek وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ yani: Yâ Rab! Beni kurtar, emân ve emniyet ver!” diye duâ etmesiyle, tam tamına Eskişehir hapishânesinde i'dâm ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle kelâm, zımnî ve işârî, delâlet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) dahi bundan, ona işâret eder.
Hem Otuzuncu Lem'a nâmında ve altı nükte olan Risale‑i Esmâ’ya bakarak وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى deyip sâir işârâtın karînesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karînesiyle, hem ikisinin isimde ve esmâ lafzında tevâfuk karînesiyle, hem teşettüt‑ü hâle ve sıkıntılı bir gurbete ve perîşaniyete düşen müellifi onun te'lifi bereketiyle tesellî ve tahammül bulmasına ve mânâ‑yı mecâzî cihetinde Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) lisânıyla kendine duâ olan وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ yani İsm‑i A'zam olan o esmâ risalesinin bereketiyle beni teşettütten, perîşaniyetten hıfz eyle yâ Rabbî meâli, tam tamına o risale ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle kelâm, mecâzî delâlet; ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) ise gaybî işâret eder diyebiliriz.
Hem mâdem Celcelûtiye’nin aslı vahiydir ve esrârlıdır ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybî umûr‑u istikbâliyeden haber veriyor.
907
Ve mâdem Kur'ân itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'ân hesabıyla Risale‑i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir.
Ve mâdem sarâhat derecesinde çok karîne ve emârelerle Risale‑i Nur Celcelûtiye’nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş.
Ve mâdem Risale‑i Nur ve eczâları bu mevkie lâyıktırlar ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyâkatleri ve kıymetleri var.
Ve mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Sirâcü'n‑Nur’dan, zâhir bir sûrette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözler’den sonra Mektûblar’dan, sonra Lem'alar’dan, risalelerdeki gibi aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında kuvvetli karînelerin sevkiyle kelâm delâlet ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) işâret ettiğini isbât eylemiş.
Ve mâdem başta: بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ risalelerin başı ve Birinci Söz olan ﴿بِسْمِ اللّٰهِ Risalesine baktığı gibi, kasem‑i câmi'-i muazzamın âhirinde risalelerin kısm‑ı âhirleri olan son Lem'alara ve Şuâlara, hususan bir âyetü'l‑kübrâ-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Hàrika-i Arabiye ve Risale‑i Esmâ-i Sitte ve Risale‑i İşârât-ı Hurûf-u Kur'âniye ve bilhassa şimdilik en âhir Şuâ ve Asâ‑yı Mûsa gibi; dalâletlerin bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mâhiyette bulunan ve bir mânâda Âyetü'l‑Kübrâ nâmını alan risale‑i hàrikaya bakıyor gibi bir tarz‑ı ifâde görünüyor.
Ve mâdem, bir tek mes'elede bulunan emâreler ve karîneler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle, emâreler birbirine kuvvet verir, zaîf bir münâsebetle bir tereşşuh dahi menba'ına ilhâk edilir.
908
Elbette bu yedi aded esâslara istinâden deriz:
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki; meşhûr Sözler’e tertibleri üzerine işâret etmiş ve Mektûbat’tan bir kısmına ve Lem'alar’dan en mühimlerine tertible bakmış. Öyle de, بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'alar’dan en son olan Esmâ‑i Sitte Risalesi’ne tahsin ederek bakıyor.
Ve حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelâmıyla dahi Otuzuncu Lem'ayı takib eden İşârât‑ı Hurûf-u Kur'âniye Risalesini takdir edip işâretle tasdik ediyor. وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve îmânın elinde Asâ‑yı Mûsa gibi hàrikalı en kuvvetli bürhân olan mecmua risalesini senâkârâne remzen gösteriyor gibi bir tarz‑ı ifâdeden bilâ‑pervâ hükmediyoruz ki:
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) hem Risale‑i Nurdan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mânâ‑yı hakîki ve mecâzî ile işârî ve remzî ve îmâî ve telvihî bir sûrette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa işâret olunan risalelere bir kere dikkatle baksın. İnsafı varsa şübhesi kalmaz zannediyorum.
Buradaki mânâ‑yı işârî ve medlûl‑ü mecâzîlere karînelerin en güzeli ve latîfi, aynı tertibi muhâfaza ile verilen isimlerin münâsebetidir. Meselâ, yirmidokuz, otuz ve otuzbir ve otuziki mertebe‑i ta'dâdda Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Söz’lere gayet münâsib isimler ile ve başta Sözler’in başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla; ve âhirde şimdilik risalelerin âhirine, mâhiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işâret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letâfetlidir.
Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten koca dağ gibi bir ağacı halk etmek, Kudret‑i İlâhiye’nin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir.
909
Ben kasemle te'min ederim ki; Risale‑i Nuru senâdan maksadım: Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini te'yid ve isbât ve neşirdir.
Hàlık‑ı Rahîmime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi kendime beğendirmemiş. Nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş. Ve o nefs‑i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattir ve dehşetli bir hasârettir.
İşte bu hâlet‑i rûhiye ile yalnız hakàik‑ı îmâniyenin tercümânı olan Risale‑i Nurun doğru ve hak olduğuna latîf bir münâsebet söyleyeceğim. Şöyle ki:
Celcelûtiye, Süryânîce bedî' demektir. Ve bedî' mânâsındadır. İbareleri bedî' olan Risale‑i Nur, Celcelûtiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhâtı göründüğünden, Kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki; eskiden beri benim liyâkatim olmadığı hâlde, bana verilen Bediüzzaman lakabı benim değildi. Belki Risale‑i Nurun manevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümânına âriyeten ve emâneten takılmış. Şimdi o emânet isim, hakîki sâhibine iâde edilmiş.
Demek Süryânîce bedî' mânâsında ve kasidede tekerrürüne binâen kasideye verilen Celcelûtiye ismi, işârî bir tarzda bid'at zamanında çıkan Bedîü'l‑beyân ve Bediüzzaman olan Risale‑i Nurun hem ibare, hem mânâ, hem isim noktalarıyla bedî'liğine münâsebetdârlığını ihsâs etmesine ve bu isim bir parça Ona da bakmasına ve bu ismin müsemmâsında Risale‑i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا

Sekizinci Remz

Bu remzin beyânından evvel en mühim iki suâle cevab yazılacak.
910

Birinci Suâl

Bütün kıymetdâr kitaplar içinde Risale‑i Nur, Kur'ânın işâretine ve iltifatına ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) takdir ve tahsinine ve Gavs‑ı A'zam’ın teveccüh ve tebşîrine vech‑i ihtisàsı nedir? O iki zâtın kerâmetle Risale‑i Nura bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bazı vakit olur bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehîd olan bir adam, bir velâyet kazanır. Ve soğuğun şiddetinden incimâd etmek zamanında ve düşmanın dehşet‑i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir.
İşte aynen öyle de; Risale‑i Nura verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın Şerîat‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) ve Şeâir‑i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribâtın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin îmânlarını kurtarması noktasından Risale‑i Nur, öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur'ân ona kuvvetli işâretle iltifat etmiş. Ve Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) üç kerâmetle ona beşâret vermiş. Ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) kerâmetkârâne ondan haber verip tercümânını teşci' etmiş.
Evet bu asrın dehşetine karşı, taklidî olan i'tikàdın istinâd kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü'min tek başıyla dalâletin cemâatle hücumuna mukâvemet ettirecek gayet kuvvetli bir îmân‑ı tahkîkî lâzımdır ki dayanabilsin.
Risale‑i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhânlar ile isbât ederek, o îmân‑ı tahkîkîyi taşıyan hàlis ve sâdık şâkirdleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde hizmet‑i îmâniye itibariyle âdeta birer gizli kutub gibi mü'minlerin manevî birer nokta‑i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri hâlde kuvve‑i maneviye-i i'tikàdları cesur birer zâbit gibi, kuvve‑i maneviyeyi ehl‑i îmânın kalblerine verip, mü'minlere ma'nen mukâvemet ve cesâret veriyorlar.
911

İkinci Suâl

Kerâmet izhâr edilmezse daha evlâ olduğu hâlde, neden sen ilân edersin?
Elcevab: Bu, bana ait bir kerâmet değildir. Belki, Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinden tereşşuh ederek hàs bir tefsirinden kerâmet sûretinde bizlere ve ehl‑i îmâna bir ikram‑ı Rabbânî ve in'âm‑ı İlâhîdir. Elbette Mu'cize‑i Kur'âniye ve onun lem'aları izhâr edilir. Ve ni'met ise, şükür niyetiyle ilân etmek, bir tahdîs‑i ni'mettir. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ âyeti izhârına emreder. Benim için medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir liyâkatim ve istihkakım olmadığını kasemle itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere‑i Risale-i Nur ve mu'cize‑i maneviye-i Kur'âniyeye geçmiş biliyorum. Ve öyle i'tikàd ettiğimden i'câz‑ı Kur'ânî hesabına izhâr ederim. Bütün kıymet bir mu'cize‑i Kur'âniye olan Risale‑i Nurdadır. Hattâ eskiden beri taşıdığım Bediüzzaman ismi onun imiş yine ona iâde edildi. Risale‑i Nur ise, Kur'ânın malıdır ve mânâsıdır.
Bu remizde hususî kanâatimi te'yid eden ve kendime mahsûs çok emâre ve karîneler var. Fakat başkalara isbât edemediğimden yazamıyorum. Yalnız iki‑üçüne işâret etmeğe münâsebet gelmiş.
Birincisi: Ben Celcelûtiye’yi okuduğum vakit, sâir münâcâtlara muhâlif olarak kendim bizzat hissiyatımla münâcât ediyorum diye hissederdim. Ve başkasının lisânıyla taklidkârâne olmuyordu. Benim için gayet fıtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürât‑ı rûhiyeme hoş bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerâmetini ve Risale‑i Nur ile münâsebetini gördüm ve anladım ki; o hâlet, bu münâsebetten ileri gelmiş.
912
İkincisi: Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) başta: …… رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ Ve ortalarında: وَاَمْنِحْن۪ي يَا ذَا الْجَلَالِ كَرَامَةً ❋ بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَل۪يمُ بِكَ انْجَلَتْ Ve âhirde: مَقَالُ عَلِيٍّ وَابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ ❋ وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ bir hazine‑i ulûm olarak gösteriyor. Hâlbuki: Zâhirinde yalnız bir münâcâttır. Hattâ İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) hakikat‑feşân sâir kasideleri ve ilmî başka münâcâtları gibi, esrâr‑ı ilmiye ile tam münâsebeti görünmüyor. Benim hususî kanâatim şudur ki:
Celcelûtiye, mâdem Risale‑i Nuru içine almış ve sînesine basıp manevî veled gibi kabûl etmiş, elbette وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ fıkrası ile, kendi hazinesinin bir kısım pırlantalarını âhirzamanda neşreden Risale‑i Nuru şâhid gösterip, Celcelûtiye’yi bir hazine‑i ulûm ve bir define‑i ilmiyedir diye bihakkın medh ü senâ edebilir.
Üçüncüsü: Ma'lûmdur ki, bazen gayet küçük bir emâre, bazı şerâit dâhilinde gayet kuvvetli bir delil hükmüne geçer. Yakìn derecesinde kanâat verir. Bana böyle kanâat veren çok misâllerinden yalnız sâbık beyân ettiğim bir tek misâl bana kâfî geliyor. Şöyle ki:
913
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla Risale‑i Nuru tarihiyle ve ismiyle ve mâhiyetiyle ve esâslarıyla ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra, Süryânîce isimleri ta'dâd ederek münâcât eder. Otuziki veya otuzüç aded isimlerde iki defa بَعْدَهَاkelimesini tekrar eder. Biri, yirmiyedincide وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا diğeri, otuzbirde وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا der. İşte Risale‑i Nurun Sözler’i otuzüç ve bir cihette otuziki ve Mektûbat nâmındaki risalelerin dahi bir cihette otuziki ve bir cihette otuzüç olup bu münâcâtla mutâbık olması ve yalnız risale şeklinde iki aded zeyilleri bulunması ve o zeyillerin birisi Yirmiyedinci Sözün ehemmiyetli zeyli ve diğeri, Otuzbirinci Sözün kıymetdâr zeyli olması ve o iki Zeyl risalesinin müstakil mertebe ve numaraları bulunmaması ve بَعْدَهَا kelimesi dahi aynı yerde, aynı mânâda tevâfuk etmesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kanâat veriyor ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) tebeî bir mânâ ile ve işârî bir mefhûm ile Risale‑i Nura, hattâ zeyillerine bakmak için öyle yapmış.
Daha çok karîneler ve birer Söze işâret eden münâsebetler var. Fakat gizli ve ince olduklarından zikredilmedi. (Hâşiye)
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
اَستَغْفِرُ اللّٰهَ مِنْ خَطَائ۪ي وَخَط۪يئَات۪ي وَمِنْ سَهْو۪ي وَغَلَطَات۪ي وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ وَالْمُتَمَثِّلَةِ فِي الْهَوَاءِ ف۪ي عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ حَيَات۪ي فِي الدُّنْيَا وَالْبَرْزَخِ وَالْاٰخِرَةِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ بِعَدَدِهَا وَارْحَمْنَا وَارْحَمْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ بِعَدَدِهَا اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
914

Yirmidokuzuncu Lem'adan İkinci Bâb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Yirmidokuzuncu Lem'adan İkinci Bâb

Bu İkinci Bâb, Elhamdülillâh hakkındadır.
İkinci Bâb ile tâbir edilen şu risalecikte Elhamdülillâh cümlesini insanlara dedirten îmânın sonsuz fâide ve nurlarından, yalnız dokuz tane beyân edilecektir.
﴿

Birinci Nokta

Evvelâ iki şey ihtar edilecektir.
1. Felsefe; herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. Îmân ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffâf, berrak, nurânî bir gözlüktür.
2. Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir nev'i alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeyler ile lafzan ve ma'nen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın, sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.
İnsan mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlûkatı, ahvâli görebilir.

Sağ Cihet

Bu cihetten maksad, geçmiş zamandır. Binâenaleyh felsefe gözlüğü ile sağ cihete bakıldığı zaman, mâzi ülkesinin kıyâmeti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, me'yûsiyete ma'rûz kaldığında şübhe yoktur.
Fakat îmân gözlüğü ile o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebâtı, sâkinleri daha güzel, nurânî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da, nurânî bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telâkki edilecektir. Demek îmânın insanlara verdiği sürûr, ferâhlık, itmi'nân, inşirah, binlerce Elhamdülillâh dedirten bir ni'mettir.
915

Sol Cihet

Yani, gelecek zamana, felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman; bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümâtlı, korkunç, büyük bir kabir şeklinde görünecektir.
Fakat îmân gözlüğü ile bakılırsa Cenâb‑ı Hakk’ın, Hàlık, Rahmân, Rahîm’in insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefîs, lezîz me'külât ve meşrûbâta zarf olan bir mâide ve bir sofra‑i Rahmânî şeklinde görünecektir. Ve binlerce Elhamdülillâh okutturarak tekrar ettirecektir.

Üst Cihet

Yani, semâvât cihetine felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürelerin at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi yaptıkları pek sür'atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya ma'rûz kalacaktır.
Fakat îmânlı bir adam baktığı vakit o garîb, acîb manevranın bir kumandanın emri ile nezâreti altında yapıldığı gibi; semâvât âlemini tezyîn eden ve o yıldızların bize de ziyâdâr kandiller şeklinde olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsiyet ve muhabbet edecektir. Âlem‑i semâvâtı şöylece tasvir eden îmân ni'metine elbette binlerce Elhamdülillâh söylemek azdır.

Alt Cihet

Yani, arz âlemine felsefe gözü ile bakan insan; küre‑i arzı başıboş, yularsız şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telâşa düşer.
Fakat îmân ile bakarsa, arzın Rahmânî bir sefîne olup, Allah’ın kumandası altında bütün me'külât, meşrûbât, melbûsatı ile beraber, nev'‑i beşeri tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren bir sefîne şeklinde görür. Ve îmândan neş'et eden şu büyük ni'mete büyük büyük Elhamdülillâhları söylemeğe başlar.

Ön Cihet

Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki: Bütün canlı mahlûkat insan olsun, hayvan olsun kafile be‑kafile büyük bir sür'atle o cihete gidip kaybolurlar. Yani, ademe gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, teessüründen çıldıracak bir hâle gelir.
916
Fakat îmân nazarıyla bakan bir mü'min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fânî menzilden bâkî menzile, hizmet çiftliğinden ücret dâiresine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup, adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar.
Fakat yol esnâsında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler netice itibariyle saâdetlerdir. Çünkü, nurânî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saâdetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf, Mısır azîzliği gibi bir saâdete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yolu ile nâil olmuştur. Ve kezâ, rahm‑ı mâderden dünyaya gelen çocuk, ma'hud tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saâdetine nâil oluyor.

Arka Cihet

Yani geride gelenlere felsefe nazarı ile bakılsa; Yâhû bunlar nereden nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suâle bir cevab alınamadığından tabîi hayret ve tereddüd azâbı içinde kalınır.
Fakat nur‑u îmân gözlüğü ile bakarsa, insanların kâinât sergisinde teşhîr edilen garîb, acîb kudretin mu'cizelerini görmek ve mütâlaa etmek için Sultan‑ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütâlaacı olduklarını anlar. Ve bunlar o mu'cizenin derece‑i kıymet ve azametine ve Sultan‑ı Ezelî’nin azametine derece‑i delâletlerine kesb‑i vukûf ettikleri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra yine Sultan‑ı Ezelî’nin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve bu anlayış ni'metini kendisine îrâs eden îmân ni'metine Elhamdülillâh diyecektir.
917
Mezkûr zulmetleri izâle eden îmân ni'metine Elhamdülillâh diye edilen hamd dahi bir ni'met olduğundan, ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamd’e de üçüncü bir hamd, üçüncüye dördüncü hamd lâzım. وَهَلُمَّ جَرًّا Demek bir hamd‑i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr‑ı mütenâhî bir silsile‑i hamdiye husûle geliyor.

İkinci Nokta

Cihât‑ı sitteyi tenvir eden îmân ni'metine de Elhamdülillâh demesi lâzımdır. Çünkü, îmân cihât‑ı sittenin zulümâtını izâle etmekle def'‑i belâ kabîlinden büyük bir ni'met sayıldığı gibi tabîi o cihât‑ı sitteyi tenvir ettiği cihetle de celbü'l‑menâfi' kabîlinden ikinci bir ni'met sayılır. Binâenaleyh insan fıtrî bir medeniyete sâhib olduğundan cihât‑ı sittede bulunan mahlûkatla alâkadar olur ve îmân ni'meti ile de cihât‑ı sitteden istifade edebilmesi imkânı vardır.
Binâenaleyh ﴿فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ âyet‑i kerîmesinin sırrı ile cihât‑ı sitteden herhangi bir cihette olursa insan tenevvür eder. Hattâ mü'min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu manevî ömrü, ezelden ebede uzanan bir hayat nurundan medet ve yardım alır.
Ve kezâ cihât‑ı sitteyi tenvir eden îmân sâyesinde insanın şu dar zaman ve mekânı geniş ve rahat bir âleme inkılâb eder. Bu büyük âlem bir insanın hânesi gibi olur ve mâzi, müstakbel zamanları, insanın rûhuna, kalbine bir zaman‑ı hâl hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.

Üçüncü Nokta

Îmânın istinâd ve istimdâd noktalarını hâvî olmasından Elhamdülillâh demesi iktiza eder.
Evet, nev'‑i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta‑i istinâda muhtaçtır ki, düşmanlarını def' için o noktaya ilticâ etsin. Ve kezâ, kesret‑i hâcât ve şiddet‑i fakr dolayısıyla da istimdâd edecek bir nokta‑i istimdâda muhtaçtır ki, onun yardımı ile ihtiyaçlarını def'etsin.
918
Ey insan! Senin nokta‑i istinâdın ancak ve ancak Allah’a olan îmândır. Rûhuna, vicdânına nokta‑i istimdâd ise ancak âhirete olan îmândır. Binâenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, rûhu tevahhuş eder; vicdânı dâima muazzeb olur. Lâkin birinci noktaya istinâd ve ikincisinden de istimdâd eden adam kalben ve rûhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem mütesellî, hem vicdânı mutmain olur.

Dördüncü Nokta

Îmân nuru, lezâiz‑i meşrûanın zevâle başladıkları zaman hâsıl olan elemleri, emsâlinin vücûd ve gelmekte olduklarını göstermekle izâle eder. Ve kezâ, ni'metlerin devam edip tenâkus etmemesini, ni'metlerin menba'ını göstermekle te'min eder.
Ve kezâ, firâk ve ayrılmaların elemlerini teceddüd‑ü emsâlinin lezzetini göstermekle izâle eder. Yani zevâl düşüncesi ile bir lezzette çok elemler olur ki, îmân o elemleri teceddüd‑ü emsâli ile ihtar ve izâle eder. Maahazâ lezzetlerin teceddüdünde de başka lezzetler vardır. Evet, bir semerenin şeceresi olmasa, o semerede münhasır kalan lezzet, onun yemesi ile zâil olur ve zevâli de mûcib‑i teessür olur. Fakat o semerenin şeceresi mâruf ise, o semerenin zevâlinden elem hâsıl olmuyor, çünkü yerine gelen var. Ve aynı zamanda, teceddüd hadd‑i zâtında bir lezzettir.
Ve kezâ rûh‑u beşeri en ziyâde sıkan, ayrılmalardan neş'et eden elemlerdir. Nur‑u îmân o elemleri teceddüd‑ü emsâl ve tahaddüs‑ü visâl ümîdi ile izâle eder.

Beşinci Nokta

İnsan şu mevcûdâtta kendisine düşman ve ecnebî tevehhüm ettiği veya ölüler, yetîmler gibi hayatsız, perîşan vehmettiği şeyleri nur‑u îmân; ahbab ve kardeş sıfatı ile gösterir ve hayatdâr tesbih‑hân (tesbih eden) şeklinde irâe eder.
919
Yani gafletle bakan adam âlemin mevcûdâtını düşman gibi muzır telâkki ederek tevahhuş eder. Ve eşyayı ecnebîler gibi görür. Çünkü, dalâlet nazarında mâzi ve istikbâl zamanlarındaki eşya arasında uhuvvet, kardeşlik râbıtası ve bağlanış yoktur. Ancak zaman‑ı hâlde eşya arasında küçük, cüz'î bir alâka olur. Binâenaleyh ehl‑i dalâletin yekdiğerine olan uhuvvetleri binler senelik uzun bir zamanda bir dakika kadardır.
Ve kezâ, îmân nazarında bütün ecrâmı, hayatdâr ve birbirine ünsiyetli olduklarını görüyor. Ve herbir cirmin lisân‑ı hâli ile Hàlık’ına tesbihât yapmakta olduğunu gösteriyor. İşte bu itibarla bütün ecrâmın kendilerine göre bir nev'i hayat ve rûhları vardır. Binâenaleyh îmânın şu görüşüne nazaran o ecrâmda dehşet, vahşet yoktur. Ünsiyet ve muhabbet vardır.
Dalâlet nazarı, matlûblarını tahsil etmekten âciz olan insanların sâhibsiz, hâmîsiz olduklarını telâkki eder ve hüzün, keder, aczlerinden dolayı ağlayan yetîmler gibi zanneder.
Îmân nazarı ise, canlı mahlûkata, ağlar yetîmler gibi değil, ancak mükellef memur, muvazzaf zâkir ve tesbih‑hân ibâd sıfatı ile bakar.

Altıncı Nokta

Nur‑u îmân, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit ni'metlere mazhar iki sofra ile tasvir eder ki, mü'min olan kimse îmân eli ile ve zâhirî, bâtınî duyguları ile ve manevî, rûhî olan letâifi ile o sofralardan istifade ediyor. Dalâlet nazarında ise, zevi'l‑hayatın dâire‑i istifadesi küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır.
Îmân nazarında, semâvât ve arzı ihâta eden bir dâire kadar tevessü' eder. Evet, bir mü'min, güneşi kendi hânesinin damında asılmış bir lüküs; kameri bir idare lambası addedebilir. Bu itibarla şems, kamer kendisine bir ni'met olur. Binâenaleyh mü'min olan zâtın dâire‑i istifadesi semâvâttan daha geniş olur. Evet Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ﴿وَسَخَّرَ لَكُمُ …﴿… مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِâyetlerin belâğatı ile îmândan neş'et eden şu hàrika ihsânlara, in'âmlara işâret ediyor.
920

Yedinci Nokta

Nur‑u îmân ile bilinir ki: Allah’ın varlığı bütün ni'metlerin fevkınde öyle büyük bir ni'mettir ki; sonsuz ni'metlerin envâ'ını, nihâyetsiz ihsânların cinslerini, sayısız atiyyelerin sınıflarını hâvî bir menba', bir kaynaktır. Binâenaleyh, zerrât‑ı âlemin adedince îmân ni'metlerine hamd ü senâ etmek bir borçtur. Risale‑i Nurun eczâsında bir kısmına işâretler yapılmıştır. Maahazâ îmân‑ı Billâh’tan bahseden Risale‑i Nurun cüz'leri, bu ni'metten perdeyi kaldırarak gösteriyor. Elhamdülillâh lâm‑ı istiğrakla işâret ettiği umum hamdler ile hamdedilmesi lâzım olan ni'metlerden birisi de, Rahmâniyet ni'metidir. Evet Rahmâniyet, zevi'l‑hayattan rahmete mazhar olanların sayısınca ni'metleri tazammun etmiştir. Çünkü; bilhassa insan, herbir zîhayatla alâkadardır. Bu itibarla insan her zîhayatın saâdeti ile saîdleşir ve elemleri ile müteessir olur. Öyle ise herhangi bir ferdde bulunan bir ni'met, arkadaşlarına da bir ni'mettir.
Ve kezâ vâlidelerin şefkatleri ile ni'metlenen çocukların sayısınca ni'metleri tazammun edip ona göre hamdlere, senâlara kesb‑i istihkak edenlerden birisi de Rahîmiyettir. Evet annesiz bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdân sâhibi, elbette vâlidelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzûz olur. İşte bu gibi zevkler birer ni'mettir, hamd ve şükürler ister.
921
Ve kezâ kâinâtta mündemic hikmetlerin bütün envâ' u efrâdı adedince hamd ve şükürleri iktiza edenlerden birisi de Hakîmiyettir. Zîra insanın nefsi, Rahmâniyetin cilveleri ile, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyâtı ile ni'metlendikleri gibi; insanın aklı da Hakîmiyetin letâifi ile zevk alır, telezzüz eder. İşte bu itibarla ağız dolusu ile Elhamdülillâh söylemekle hamd ü senâları istilzam eder.
Ve kezâ, Esmâ‑i Hüsnâ’dan Vâris isminin tecelliyâtı adedince ve babalar gibi usûlün zevâlinden sonra bâkî kalan fürûâtın sayısınca ve âlem‑i âhiretin mevcûdâtı adedince ve uhrevî mükâfâtları almağa medâr olmak üzere hıfzedilen beşerin amelleri sayısınca, sadâsı ile şu fezâyı dolduracak kadar büyük bir Elhamdülillâh ile hamd edilecek hafîziyet ni'metidir. Çünkü: Ni'metin devamı, ni'metin zâtından daha kıymetlidir. Lezzetin bekàsı, lezzetten daha lezîzdir. Cennet’te devam, Cennet’in fevkındedir ve hâkezâ Binâenaleyh Cenâb‑ı Hakk’ın hafîziyeti, tazammun ettiği ni'metler, bütün kâinâtta mevcûd, bütün ni'metlerden daha çok ve daha üstündedir. Bu itibarla dünya dolusu ile bir Elhamdülillâh ister.
Şu zikredilen dört isme bâkî kalan Esmâ‑i Hüsnâ’yı kıyâs et ki, herbir isminde sonsuz ni'metler bulunduğu için sonsuz hamdleri, şükürleri istilzam eder.
Ve kezâ, bütün ni'met hazinelerini açmak salâhiyetinde olan, ni'met‑i îmâna vesile olan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi öyle bir ni'mettir ki: Nev'‑i beşer ilelebed O Zâtı (A.S.M.) medh ü senâ etmeye borçludur.
Ve kezâ maddî ve manevî bütün ni'metlerin envâ'ına fihriste ve kaynak olan İslâmiyet ve Kur'ân ni'meti de gayr‑ı mütenâhî hamdleri bil'istihkak istilzam eder.
922

Sekizinci Nokta

Öyle bir Allah’a hamdolsun ki, kâinât ile tâbir edilen şu Kitab‑ı Kebîr ve onun tefsiri olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın beyânına göre bütün bâbları ile fasılları ve bütün sahifeleri ile satırları ve bütün kelimâtı ile harfleri, O Zât‑ı Akdes’e sıfât‑ı cemâliye ve kemâliyesini izhâr ile hamd ü senâhandır.
Şöyle ki: O Kitab‑ı Kebîrin herbir nakşı, küçük olsun büyük olsun (karınca kaderince) Vâhid ve Samed olan nakkàşının evsâf‑ı celâliyesini izhâr ile hamd ü senâlar eder.
Ve kezâ, o kitabın herbir yazısı Rahmân ve Rahîm olan kâtibinin evsâf‑ı cemâlini göstermekle senâhan oluyor.
Ve kezâ, o kitabın bütün yazıları, noktaları, nakışları, Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecelliyât ve cilvelerine ma'kes ve mazhar olmak ciheti ile O Zât‑ı Akdes’i takdis, tahmîd, temcid ile senâhandır.
Ve kezâ o kitabın herbir nazmı, kasidesi Kadîr, Alîm olan nâzımını takdis ile tahmîd eyler

Dokuzuncu Nokta

…………………………()
Said Nursî
923

Eddâî()

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Said’den yetmiş dokuz emvât (❋❋) bâ‑âsâm âlâma
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş
Beraber ağlıyor (❋❋❋) hüsrân‑ı İslâm’a
Mezar taşımla pür‑emvât enîndâr o mezarımla
Revânem saha‑i ukbâ-yı ferdâma
Yakìnim var ki: İstikbâl semâvâtı ve zemin‑i Asya
Bâhem olur teslîm, yed‑i beyzâ-i İslâm’a
Zîra yemîn, yümn‑i îmândır
Verir emni emân ile enâma
924

Fihrist

İkinci Şuâ

Bu şuâ, esmâ‑i Rabbi'l-Âlemîn’den Allâhu Ehad ism‑i celîlinin inkişafıyla Otuzuncu Lem'a olan ve Sekîne tâbir edilen Ferdün, Hayyün, Kayyûmun, Hakemün, Adlün, Kuddûsün esmâ‑i azîmesinin yedinci nüktesi olarak gayet mühim akàid ve delâil‑i İslâmiyeyi ve esrâr‑ı îmâniyeyi hâvî bir risale olup, üç makam, üç meyve, üç muktazî, üç hüccet, bir hâtime olarak tanzim ve tekmîl edilmiştir.

Birinci Makam

Birinci Makamın Birinci Meyvesi

Fâtır‑ı Akdes Hazretlerinin Cemâl‑i İlâhîsi ve Kemâl‑i Rabbânîsi ancak Tevhid ve Vahdette tezâhür ettiğini ma'kul ve mütesânid bir şekilde iddia ve isbât ile akl‑ı kâmil ve kalb‑i selîm sâhiblerini hayran edecek bir i'câz ve îcâz ile mahlûka Hàlıkını ra'ye'l‑ayn derecesinde tanıttıracak bir makamda bir ders‑i hikmettir.

İkinci Meyve

Bu meyve dahi kâinâtın zât ve mâhiyetinden bahisle مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ sırrıyla kâinâtın icmâl edilmiş bir nümûne‑i acîbesi olan nev'‑i insan kendisini bilmekle Rabbisini bilir fermân‑ı Nebevîsi, tam şu zamanda dertlere derman olacak bir tertibde tastîr edilmiştir. Nev'‑i beşer, sebeb‑i hilkatiyle hem sâir zîrûhların fevkınde akıl, vicdân, kalb ve rûh gibi mühim techizâtla küre‑i arza sultan olduğu hâlde, bazı insan sûretini takınan akrepler Zât‑ı Bârî hakkındaki küfr‑ü mutlaklarıyla o kadar çıfıtlık gösteriyorlar ki, âdeta bütün kâinâtı ve bilhassa kendi vücûdlarını inkâr ediyorlar. Bu gibi mühlik ve sakametli bir uçurumdan gidenlere gayet müstakîm bir yol ve son derece şevkli bir cadde ve bâkî bir hayata ve saâdete mazhar olmak isteyen ashâb‑ı şuûr, şu meyveden müstefîd olmakla ebedî bir hayat kazanabilir.

Üçüncü Meyve

Mahlûkattan zîşuûr olan insana bakar. Der ki: Ey Âdemoğlu! Sen mahlûkatın en nâzenîn ve pek mükerrem ve mükemmelisin. Çok mes'ûd ve mümtâz olmak, ebede kadar elini yetiştirmek ve te'min‑i istikbâl-i ebedî etmek ve Hàlık‑ı Âlemin muhâtabı, hem dostu olmak istersen, Zât‑ı Ehad ve Samed olan Cenâb‑ı Rabbü'l-Âlemîn Hazretlerine Tevhid ile tam i'tisam eyle.” Ve illâ zîhayat ve zîrûh içindeki imtiyazın kemâl ve saltanatın bâd‑i hevâ olup, mahlûkatın pek bedbahtı ve mevcûdâtın çok süflîsi ve hayvanatın en bîçâresi ve zîşuûrun en hüzünlü ve gamlı ve elemlisi ve azâblısı olacağını, delâil‑i akliye ve nakliye ve kat'iyye ile tefhim ediyor.
925

İkinci Makam

Birinci Muktazî

Tevhid ve Vahdâniyeti aklına sığdıramayıp, kabûl edemeyen, bil'akis şirk içine hâh‑nâhâh girenleredir.
Her fiil bir fâil ister. Hâkim‑i münferidliğin şe'n ve muktazîsi, istiklâl ve başkasının müdâhalesini reddetmektir. Bir tek işte müstebidâne iki âmir‑i hâkim bulunamaz, bulunsa ihtilâl başlar. İntizam bozulur, herc ü merc olur.
Temsîlleriyle nur‑u Vahdet’i akıl ve kalbin merkezinde ay gibi parlatır, güneş gibi şuâlandırır bir kimya‑yı saâdettir.

İkinci Muktazî

Vahdâniyeti kabûlde akıl ve rûha son derece bir sühûlet ve şirkte müşkül bir suûbet bulunmasıdır. Çünkü gözönünde olan hayvanat ve nebâtâtın ihyâ ve imâtesi kendi kendine hem da'vâ, hem delildir. Bunlarda hiçbir kimsenin te'siri olamadığını ve bu ef'âlin sırf bir emr‑i Rabbânî ile olduğunu takdir ve tasdik edemeyen şeklen insan olanlar, kendi vücûdlarını dîvânece nefy ve inkâr etmişlerdir. Bütün mevcûdâtı adem‑i zâhirîden vücûd‑u hariciyeye çıkaran Zât‑ı Bârî’ye intisab ve istinâd bir neferin bir kumandan‑ı a'zama intisab ve istinâdıyla arkasındaki küllî kuvvetlere dayanarak tek başıyla bir müşîri esir ve bir şehri tehcir ve bir kal'ayı teshìr ederek hàrikulâde bir eseri gösterdiği gibi; Kadîr‑i Mutlak’ın meşîet ve irâdesiyle bir karınca bir Fir'avun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbârı mağlûb etmesi, akıl ve rûhu kendine yâr olanlar için sarsılmaz bir bürhân, feshedilemez bir fermân olduğunu vâzıhan irâe eder.

Tevhid’in Üçüncü Muktazîsi

Herşeyin hilkatinde, hususiyetle zîhayat masnû'ların evsâf ve eşkâlindeki alâmet‑i hàrikulâde o kadar acîbdir ki, küçük bir çekirdek bir meyvenin bir meyve bir ağacın, bir ağaç bir nev'in, bir nev' de dolayısıyla kâinâtın küçük bir nümûnesi bir misâl‑i asğarı, bir mücmel ve muhtasar fihristesi olduğunu ve bunlardan herbirinin lisân‑ı hâl ile Beni kim yarattı, yoktan var etti ise, bütün envâ' ve ecnâsımı da o Hàlık halketmiştir da'vâsını derece‑i sübûta îsâl ettiğini kanâat‑ı tâmme bahşeder bir hâlde beyân eder.
926

Üçüncü Makam

Vahdet‑i Bârî’nin tahakkukuna dâll olan hadsiz hüccet ve alâmetlerden üç hücceti beyân eder.

Birinci Hüccet ve Alâmet

وَحْدَهُ kelimesinin tecellî‑i tâmmı ile herşeydeki birlik, bu da'vâ‑yı vahdeti takviye ve te'yid eder. Meselâ Küre‑i Arzın senevî hareket‑i devriyesi bidâyet‑i hilkat-i arzdan kıyâmete kadar bir siyâkta yürümesi kezâ, kamerin ve şemsin devr ve cereyanları, insan ve sâir hayvanatın teşekkülât‑ı bedeniye ve cismiyelerindeki cihâzâtça yeknesaklığı, kezâlik, envâ' ve esnâf‑ı nebâtâtın şeklen ve hâlen bir olması gibi binler birlikler, onların Fâtır‑ı Akdes ve Kàdir‑i Zülkemâl’inin bir olması hususiyetine delâlet ettiğini hayret‑efzâ bir üslûb ile tasvir ve tefhim eder.

İkinci Alâmet ve Hüccet

لَا شَرِيكَ لَهُ kelimesinin müfâd ve netâicidir. Evet, herşeydeki intizam‑ı tâmm ve hakîki bir mîzan ve mükemmel bir ittihâd لَا شَرِيكَkelimesini tasdik ve te'kid etmektedir. Zîra şirket bütün ef'âl ve ahvâlde dahi vahdete mübâyin ve münâfîdir. Şirket, vahdetin iktiza ettiği birlik sikkesini nakzeder. Hâlbuki herşeyde güneş gibi zâhir olan birlik ve hiçbir sûretle kàbil‑i inkâr olamayan ihsânat‑ı Rabbâniye لَا شَرِيكَkelimesine bakan münâsebet‑i hakîkiyesi mutâbakat‑ı tâmme ile Vahdet‑i Bârî’yi izhâr ve tavsif etmekte olup, bu bâbda vârid olan iki suâlden,
Birincisi
Zîhayatta bulunan musîbetlerin, hastalıkların, beliyelerin ve ölümlerin hüsün ve cemâl neresindedir? İ'tirâzına karşı herşeyin kıymeti, ehemmiyeti ve hàssası ancak zıtlarıyla tezâhür ve tebârüz ettiğini, ezcümle, ziyânın kıymeti, ehemmiyeti ve hàssası karanlıkla, ateşin lüzumu ve ehemmiyeti soğukla, iyilerin ve hüsn‑ü ahlâk sâhiblerinin yüksek dereceleri fenâların ve ahlâksızların vücûduyla zâhir olarak iktisab‑ı kıymet ve ehemmiyet ettikleri gibi, sûreten çirkin ve bed görülen mesâib ve beliyyât ve vefiyât; selâmetin, saâdet ve hayatın âyineleri olup, ma'nen hüsün ve cemâl ifâde ettiğini
İkinci Suâl
Birinci suâlin cevabı umumî sûrette şâyân‑ı kabûl olsa. Mâdemki, Cemîl‑i Mutlak ve Rahîm‑i Mutlak olan Zât‑ı Ganiyy-i Ale'l-Itlâk, nasıl olur ki ferdleri ve şahısları musîbete, şerre ve çirkinliğe mübtelâ eder? suâline karşı Esmâ‑i Hüsnâ’nın hadsiz ve kayıtsız cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydân açmak için o küllî kavânîn ve âdetullâh düsturlarının umumî kanunlarının şâzlarıyla, hem şerli cüz'î neticeleriyle ibtilâ etse de, o cüz'î şerler ve ibtilâlar o kanunların cereyanlarının cüz'î muktezâları olduğu cihetle, elbette küllî maslahatlara medâr olan o kanunları muhâfaza ve icâbına riâyet etmek, o kanunların muktezâları olmakla beraber, o cüz'î elîm neticelere karşı dahi Hàlık‑ı Zülcemâl Hazretleri imdâdât‑ı hàssa-i Rahmâniyesiyle ve ihsânat‑ı hususiye-i Rabbâniyesiyle, mesâibe giriftâr olanlarını istiğâselerine yetiştiğini ve Fâil‑i Muhtar olduğunu gösterdiğini, etraflı delâil‑i mesrûde ve hüccet‑i kàtıa ile isbât edip, cüz'î insaf ve îmânı olan insanları dahi teslîmiyete mecbur eder.
927

Üçüncü Alâmet ve Hüccet

Lâ‑yetenâhî bir sikke‑i tevhid,
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُkelimeleriyledir. (Evet, bu kelimeler) cüz'î olsun, küllî olsun, zerrâttan seyyârâta kadar herşeyde öyle sarîh bir sikke‑i tevhid ve vahdâniyet var ki, dünya ve mâfîhâ kadar herşeyde âşikâre bir sûrette Mâlikü'l‑Mülk’ü irâe ve tasarrufâtını ilân eder.
Zîra, o tâifelerin erzâk ve elbisesi, ta'limât ve terhisâtı cihetinde mer'î ve meşhûd olan kemâl‑i intizam ve hüsn‑ü idare hàs bir sikke‑i tevhid olduğu gibi, insan ve sâir hayvanatın yüzüne, sâir ebnâ‑yı cinsleriyle beraber alâmet‑i fârika olmak üzere konulan sikke‑i tevhid ve Hâtem‑i Ehadiyet çok parlak bir mühr‑ü vahdet olduğunu serd ve beyândan sonra der:
Ey insan‑ı gâfil! Düşün, Âgâh ol, dikkat et. Makamların, meyvelerin, muktazîlerin, hüccet ve alâmetlerini nazar‑ı dikkate al. Bu âlemde tasarruf eden ve hallâkıyetini ve Rahmâniyetini ve hakîmiyetini her nev'i mahlûkatına in'âm ve ihsânatı ile tanıttırıp, kendini sevdiren bir Hàlık‑ı Kerîm ve Kàdir‑i Hakîm azamet ve kudretine nisbeten bir bahar kadar kolay olan haşri vukû'a getirmeyerek, bir dâr‑ı bekà ve saâdeti açmayıp, bütün hikmetlerini ve rahmetlerini ve kemâlât‑ı Rubûbiyetini inkâr ettirsin. Hâşâ, yüzbinler defa hâşâ!” Kelâm‑ı takdis ve tenzîhiyle zaman‑ı hâzırın, hususuyla akîde‑i mü'minînin akàid‑i îmâniyelerindeki pek vahîm ve elîm tahribâtı bir kat daha tamir ve tahkîm ve takviye ve tersîn eder.
Hem haşirde rûhun cesedine iâdesine ve her ferdin bir ânda ictimâ'ına dair üç mühim temsîli îrâd ile ra'ye'l‑ayn derecesinde isbât ve daha bunlara mümâsil bir çok ihyâ misâllerini ihtiva eder.
Bu bâbda diyebilirim ki: Sirâcü'n‑Nur’un herbiri mahbûbiyette tufûliyetini, fa'âliyet ve cevvâliyette şebâbiyetini, kuvve‑i te'siriye icra ve infaz cihetinde şeyhûhatını mânâ‑yı tâmmıyla edâ ve îfâ eder nazîrsiz bir güldür, Furkàn’ın bağından gelmiş bir bülbüldür.
M. Sabri(Rahmetullâhi Aleyh)

Üçüncü Şuâ