Tesânüdü Muhâfaza; Enâniyet, Benlik, Rekabetten Tahaffuz Ve Îtidâl‑i Dem ve İhtiyat
Azîz Kardeşlerim! Evvel âhir tavsiyemiz: Tesânüdünüzü muhâfaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve îtidâl‑i dem ve ihtiyattır.
Said Nursî
Gizli Zındıkların Plânları Akîm Kalıp Yalan Çıktı
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu müddeiumumun iddianâmesinden anlaşıldı ki; hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize sevkeden gizli zındıkların plânları akîm kalıp yalan çıktı; şimdi bahâne olarak cem'iyetçilik ve komitecilik isnâdıyla yalanlarını setre çalışıyorlar ve bunun bir eseri olarak benimle kimseyi temâs ettirmiyorlar. Güyâ temâs eden birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sıkıntı verdirmekle kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar. Hususan ben, i'tirâznâmenin âhirinde, bu gelen fıkrayı diyecektim, fakat bir fikir mâni oldu. Fıkra şudur:
411
Evet biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki; her asırda üçyüz milyon dâhil mensûbları var ve her gün beş defa o mukaddes cem'iyetin prensipleriyle kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar ve ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ kudsî programıyla birbirinin yardımına duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar.
İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız; ve hususî vazifemiz de, Kur'ânın îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî haps‑i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.
Ekser Beşer; Maddî ve Manevî, Kalben, Rûhen, Fikren Musîbetler İle Giriftârdır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben bu fecirde herbirinize karşı tam bir acımak hissettim. Birden Hastalar Risalesi hâtıra geldi, tesellî verdi.
Evet, bu musîbet dahi ictimâî bir nev'i hastalıktır. O risaledeki ekser îmânî devâlar, bunda da vardırlar. Hususan Erzurum’daki mübârek hastaya söylediğim gibi, bu saatten evvel bütün musîbet zamanının elemi gitmiş; hem sevâbı, hem hayrı, hem dünyevî ve uhrevî ve îmânî ve Kur'ânî fâideleri kalmış. Demek o geçici bir tek musîbet, dâimî ve müteaddid ni'metlere inkılâb etmiş. Gelecek zaman ise şimdilik yok olmasından, onda devam edecek musîbetin şimdilik elemi yok. Tevehhüm ile yoktan elem almak, rahmet ve kader‑i İlâhiye’ye i'timâdsızlıktır.
Sâniyen: Şimdi zemin yüzünde ekser beşer; maddî ve manevî, kalben, rûhen, fikren musîbetler ile giriftârdır. Bizim musîbetimiz, onlara nisbeten hem gayet hafiftir, hem kârlıdır. Hem kalb, hem rûh için; hem îmân, hem selâmet ve sıhhat lezzetleri var.
412
Sâlisen: Bu fırtınalarda buraya girmeseydik, vehham memurların temâsında bu hafif musîbet ağırlaşmış olacaktı ve onlara karşı tasannu' ve dalkavukluk etmek belâsı olacaktı.
Râbian: Bu işsiz ve muzâaf maddî ve manevî kışta, Medresetü'z‑Zehrâ’nın bir dershânesi olan bu Medrese‑i Yûsufiye’de, öz kardeşten daha müşfik çok hakîki dostlarını ve mürşid gibi uhrevî kardeşleri gayet ucuz ve az masrafla görmek, ziyaret etmek ve onların hususî meziyetlerinden istifade etmek ve şeffâf şeylerde sirâyet eden nur ve nurânî gibi hasenelerinden, manevî yardımlarından, ferâhlarından, tesellîlerinden kuvvet almak cihetinde bu musîbet; şeklini değiştirir, bir nev'i inâyet perdesi hükmüne geçer.
Evet, bu gizli inâyetin bir latîf zarâfetidir ki, bütün buraya gelen Risale‑i Nur talebelerine “Hocalar” nâmı verilmiş. Herkes, lisânında “Hocalar‥ hocalar” diye hürmetle yâdediyorlar. Bu zarâfet içinde latîf bir işâret var ki; bu hapis medreseye döndüğü gibi, Risale‑i Nur şâkirdleri dahi birer müderris, muallim ve sâir hapishâneler de bu hocaların sâyesinde inşâallâh birer mekteb hükmüne geçeceklerdir.
Talebe‑i Ulûmun Hattâ Uykusu Dahi İbâdet Sayılır
Kardeşlerim!
Bunun gibi tesellîye dair evvelce yazılan küçük mektûblar arasıra okunsa ve Meyvenin, hususan âhirleri beraber mütâlaa edilse ve hâtıra gelen Risale‑i Nurun mes'eleleri müzâkere olsa, inşâallâh talebe‑i ulûmun şerefini kazandırır. İmâm‑ı Şâfiî (K.S.) gibi büyük zâtlar: “Talebe‑i ulûmun hattâ uykusu dahi ibâdet sayılır.” diye ziyâde ehemmiyet vermişler. Böyle medresesiz bir zamanda, böyle azâb yerlerde, böyle yüksek talebelik yüzünden yüz sıkıntı da olsa, aldırmamalı, veyâhut خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip o meşakkatler yüzünden ferâhla gülmeliyiz.
413
Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise; musîbette, kendinden ziyâde musîbetliye ve ni'mette, daha noksaniyetliye bakmak kaide‑i Kur'âniye ve îmâniye ve Nuriyeye binâen, yüzde seksen adamdan daha ziyâde rahattırlar. Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür, üstüne haktır.
Hem burada kısmetimizi almak, yemek; kader‑i İlâhî ta'yin etmişti. Adâlet‑i rahmet; bizi toplattırdı, çoluk‑çocuk Rezzâk‑ı hakîkilerine emânet edildi, muvakkaten o nezâret vazifesinden me'zuniyet verdi. Nasıl ki, bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek… Mâdem hakikat budur, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deyip teslîm ile şükretmeliyiz.
Gayet İhtiyat ve Gücenmemek ve Gücendirmemek ve İkiliğe Meydân Vermemek Lâzım Ve Zarûrîdir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben, gerçi sizinle sûretâ görüşemiyorum, fakat sizin yakınınızda ve beraber bir binada bulunduğumdan, çok bahtiyarım ve müteşekkirim ve ihtiyarım olmadan bazen lüzumlu tedbirler ihtar edilir.
Ezcümle birisi: Yanımdaki koğuşa masonlar tarafından hem yalancı, hem câsus bir mahpus gönderilmiş. Tahrib kolay olmasından – hususan böyle haylaz gençlerde – o herif, bana çok sıkıntı vermesi ve o gençleri ifsad etmesi ile bildim ki: Sizlerin irşad ve ıslahlarınıza karşı zındıka, ifsada ve ahlâkları bozmağa çalışıyor.
Bu vaziyete karşı gayet ihtiyat ve mümkün olduğu kadar eski mahpuslardan gücenmemek ve gücendirmemek ve ikiliğe meydân vermemek ve îtidâl‑i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar uhuvvetlerini ve tesânüdlerini tevâzu' ile ve mahviyetle ve terk‑i enâniyetle takviye etmek gayet lâzım ve zarûrîdir.
Dünya işleriyle meşgul olmak beni incitiyor, sizin dirayetinize i'timâd edip zarûret olmadan bakamıyorum.
Said Nursî
414
Bütün Musîbetlere ve Sıkıntılara Ve Düşmanlara Kemâl‑i Metânetle Mukàbele Etmemiz Gerektir
Kardeşlerim!
Her ihtimale karşı bu sabah ihtar edilen bir mes'eleyi beyân etmek lâzım geldi. Bizim, Kur'ân’dan aldığımız hakikatler; güneş, gündüz gibi şek ve şübhe ve tereddüdü kaldırmadığını yirmi seneden beri: “Acaba zındık feylesoflar buna karşı ne diyecekler ve dayandıkları nedir?” diye nefsim ve şeytanım çok araştırdılar. Hiçbir köşede bir kusur bulamadıklarından sustular. Zannederim, çok hassas ve iş içinde bulunan nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur.
Mâdem biz böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiat takdir edilmez derecede kıymetdâr ve bütün dünyası ve canı ve cânânı bahâsına verilse yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musîbetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl‑i metânetle mukàbele etmemiz gerektir.
Hem, belki karşımıza aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakìler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi, tesânüdümüzü muhâfaza edip onlar ile uğraşmamak lâzımdır, münâkaşa etmemek gerektir.
Said Nursî
Bize Karşı Hücum ve Tecâvüzün Hakîki Sebebi Beşinci Şuâ Olmadığını, Belki Hizbü'n‑Nurî ve Miftâhü'l-Îmân, Hüccetü'l-Bâliğa Olduğunu Hissettim
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bize karşı bu geniş ve ehemmiyetli hücum ve tecâvüzün hakîki sebebi Beşinci Şuâ olmadığını, belki Hizbü'n‑Nurî ve Miftâhü'l‑Îmân, Hüccetü'l‑Bâliğa olduğunu bu fecirde bir ihtar‑ı manevî ile hissettim. Dikkatle Hizbü'n‑Nurî’yi kısmen okudum, Miftâh’ı da düşündüm, bildim ki:
Zındıklar, küfr‑ü mutlak mesleğini bu iki keskin elmas kılınçların darbelerine karşı muhâfaza edemediklerinden, bir parça az siyasetle münâsebeti bulunan Beşinci Şuâ’ı zâhirî bir sebeb gösterdiler, hükûmeti iğfal edip aleyhimize sevkettiler.
Aynen bu ihtar ile beraber hâtıra geldi ki: “Bir kısım zaîf kardeşlerimiz muvakkaten vazgeçseler, belki kendileri bu belâdan kurtarılır.” diye izin vermek istedim.
415
Birden ihtar edildi ki: Bu derece alâkası devam eden ve iki defa bu imtihana giren ve mukâbilinde bu kadar zahmet çektikten sonra fâidesiz, zararlı kalben vazgeçmek değil, belki yalnız onları aldatmak için sırf zâhirî bir ictinâb gösterebilir. Yoksa hem kendine, hem bizlere, hem kudsî mesleğimize zararı dokunur, cezası olarak aks‑i maksadıyla tokat yer.
Bu İki Neticenin Fiatı, Sarsılmaz Bir Sadâkat ve Sebatkârlıktır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sâir yerlere nisbeten en sıkıntılı ve en soğuk olan bu hapsin zahmet ve meşakkatini çeken, elbette bu hapsin sebebinde derecesine göre bir kaçınmak meyli olacak. Fakat onun zâhirî sebebi olan Risale‑i Nurun o zahmet çekenlere kazandırdığı îmân‑ı tahkîkî ve îmân‑ı tahkîkî ile hüsn‑ü hâtime ve şirket‑i maneviye ile yüzer adam kadar a'mâl‑i sâliha o acı zahmeti tatlı bir rahmete çevirdiğinden, bu iki neticenin fiatı, sarsılmaz bir sadâkat ve sebatkârlıktır. Onun için, pişman olmak ve vazgeçmek, büyük bir hasârettir.
Şâkirdlerin dünya ile alâkası olmayan veya pek az bulunanları için bu hapis daha hayırlıdır, bir cihette hürriyet yeridir.
Ve alâkası bulunan ve idaresi yerinde olanlara, sarfedilen paraları muzâaf sadakalara ve geçirilen ömür saatleri muzâaf ibâdetlere çevirmesinden, şekvâ yerine şükür etmeleri iktiza ediyor.
Ve fakir ve zaîf kısmı ise; zâten hapsin haricinde onlara fâidesiz sevâblar, mes'ûliyetli meşakkat verdiğinden, bu hayırlı, çok sevâblı, mes'ûliyetsiz ve arkadaşlarının mütekàbil tesellîleriyle hafifleşen meşakkat, onlar için medâr‑ı şükrândır.
Bir Ehemmiyetli İhsân‑ı İlâhî; İhsânını, Enâniyetini Bırakmayana İhsâs Etmemektir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kastamonu’da ehl‑i takvâ bir zât, şekvâ tarzında dedi: “Ben sukùt etmişim. Eski hâlimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim.”
Ben de dedim: “Belki terakkî etmişsin ki; nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbînlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk‑i enâniyet ve fânî zevkleri aramamak ile uçmuşsun.”
416
Evet, bir ehemmiyetli ihsân‑ı İlâhî; ihsânını, enâniyetini bırakmayana ihsâs etmemektir‥ tâ ucb ve gurura girmesin.
Kardeşlerim! Bu hakikate binâen, bu adam gibi düşünen veya hüsn‑ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp içinizde mahviyet ve tevâzu' ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şâkirdleri âdi, âmî adamlar görür ve der: “Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydân okuyan? Heyhât! Bunlar nerede, evliyâları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücâhidleri nerede!” diyerek dost ise inkisar‑ı hayâle uğrar, muârız ise kendi muhâlefetini haklı bulur.
Said Nursî
Hazz‑ı Nefsini Bırakıp ve Mahviyet İle Tesânüd ve İttihâdı Muhâfaza Eden Bir Velîden Ziyâde Mevki Alıyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarımda firdevs meyveleri gibi hoştur, kıymetlidir. Benim sizler hakkında büyük ümîdlerimi ve da'vâlarımı tasdik ve tahkîk ettiği gibi, tesânüdün kuvvetini pek güzel gösterdi. O mübârek kalemler birleştikçe, üç‑dört eliflerin birleşmesi gibi üç‑dört yüz kıymetini bu kadar ağır tazyîkat altında izhâr eyledi. Ve bu müşevveş şerâit içinde vahdetinizi muhâfaza eden hâlet‑i rûhiye, dünkü da'vâmı isbât ediyor.
Evet, – temsîlde hatâ yok – nasıl ki, büyük bir velî, küçük bir ashâb kadar Hizmet‑i İslâmiyede Ehl‑i Sünnetçe mevki almadığı gibi, aynen öyle de: “Bu zamanda hizmet‑i îmâniyede hazz‑ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesânüd ve ittihâdı muhâfaza eden bir hàlis kardeşimiz, bir velîden ziyâde mevki alıyor.” diye kanâatim gelmiş ve siz dâima bu kanâatimi takviye ediyorsunuz. Cenâb‑ı Hak, sizlerden ebediyen râzı olsun, âmîn!
417
Risale‑i Nur İle Kırâaten Ve Kitabeten İştigâl, Sıkıntıyı Çok Hafifleştirir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Meyve Risalesi çok ehemmiyetli ve çok kıymetlidir. Ümîd ederim, bir zaman büyük fütûhât yapacak. Sizler tam kıymetini anlamışsınız ki, bu dershâneyi derssiz bırakmadınız. Ben, kendi hesabıma derim: Bu kadar zahmet ve masrafımızın meyvesi; yalnız bu risale ve Müdafaa Risalesi ve sizler ile beraber bir yerde bulunmak dahi olsa, o masraf, o zahmeti hiçe indirir ve bu musîbetin on mislini de çeksem yine ucuz düşer.
Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sıkı ve sıkıntılı hapiste kat'î kanâatim gelmiş ki: Risale‑i Nur ile kırâaten ve kitabeten iştigâl, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferâh verir. Meşgul olmadığım zaman o musîbet tezâuf edip lüzumsuz şeylerle beni müteessir eder. Bazı esbâba binâen, ben en ziyâde Husrev’i ve Hâfız Ali (R.H.), Tahiri’yi sıkıntıda tahmin ettiğim hâlde, en ziyâde temkin ve teslîm ve rahat‑ı kalb, onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. “Acaba neden?” der idim.
Şimdi anladım ki; onlar, hakîki vazifelerini yapıyorlar; mâlâyanî şeylerle iştigâl etmediklerinden ve kazâ ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından ve enâniyetten gelen hodfürûşluk ve tenkid ve telâş etmediklerinden, temkinleriyle ve metânet ve itmi'nân‑ı kalbleriyle Risale‑i Nur şâkirdlerinin yüzlerini ak ettiler, zındıkaya karşı Risale‑i Nurun manevî kuvvetini gösterdiler. Cenâb‑ı Hak, onlardaki nihâyet tevâzu' ve mahviyette tam izzet ve kahramanlık seciyesini umum kardeşlerimize teşmîl ettirsin, âmîn!
Risale‑i Nur Şâkirdleri, Hıllet Ve Uhuvvet Ve Fenâ Fil'ihvân Mesleğinde Gittiklerinden, İnşâallâh Bu Tecrübeli Ve Münâfıkâne Plânı da Akîm Bırakacaklar
Kardeşlerim!
Gaflet ve dünya‑perestlikten çıkan dehşetli bir enâniyet, bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl‑i hakikat, – hattâ meşrû bir tarzda dahi olsa – enâniyetten, hodfürûşluktan vazgeçmeleri lâzım olduğundan, Risale‑i Nurun hakîki şâkirdleri, buz parçası olan enâniyetlerini şahs‑ı manevîde ve havz‑ı müşterekte erittiklerinden, inşâallâh bu fırtınada sarsılmayacaklar.
418
Evet, münâfıkların ehemmiyetli ve tecrübeli bir plânı, böyle herbiri birer zâbit, birer hâkim hükmündeki eşhâsı, müşterek bir mes'elede böyle kaçınmak ve birbirini tenkid etmek asabiyetini veren sıkıntılı yerlerde toplattırır, boğuşturur, manevî kuvvetlerini dağıttırır. Sonra, kuvvetini kaybedenleri kolayca tokatlar, vurur.
Risale‑i Nur şâkirdleri, hıllet ve uhuvvet ve fenâ fil'ihvân mesleğinde gittiklerinden, inşâallâh bu tecrübeli ve münâfıkâne plânı da akîm bırakacaklar.
Eski Zamanda Bir Şeyhin Mürîdleri Pek Çok Olmasından, O Memleketin Hükûmeti Siyasetçe Telâş Edip Onun Cemâatini Dağıtmak İstemiş
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Eski zamanda bir şeyhin mürîdleri pek çok olmasından, o memleketin hükûmeti siyasetçe telâş edip onun cemâatini dağıtmak istemiş. O zât, hükûmete demiş: “Benim yalnız bir buçuk mürîdim var, başka yok. İsterseniz tecrübe edeceğiz.” O zât, bir yerde çadır kurdu, kendi binler mürîdlerini oraya toplattı. O da emretti: “Ben bir imtihan yapacağım. Her kim benim mürîdim ise ve emri kabûl etse, Cennet’e gidecek.” Çadıra birer birer çağırdı. Gizli bir koyun kesti; güyâ hàs bir mürîdini kesti, Cennet’e gönderdi. O kanı gören binler mürîdler, daha hiçbiri şeyhi dinlemedi, inkâra başladılar. Yalnız bir adam dedi: “Başım fedâ olsun.” Yanına gitti. Sonra bir kadın dahi gitti, başkalar dağıldılar. O zât, hükûmet adamlarına dedi: “İşte benim bir buçuk mürîdim bulunduğunu gördünüz.”
Cenâb‑ı Hakk’a yüzbinler şükürler olsun ki; Risale‑i Nur, Eskişehir imtihan ve Mahkemesinde, şâkirdlerinden yalnız bir buçuk kaybetti. O eski şeyhin aksine olarak Isparta ve civar kahramanlarının himmetiyle o zâyi' olan bir buçuk adam yerine onbin ilâve oldu. İnşâallâh, bu imtihanda dahi hem şark, hem garbın kahramanlarının himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek.
419
Kardeşini Fenâ Gördüğü Vakit Onu Terketmek Değil, Belki Daha Ziyâde Uhuvvetini Kuvvetleştirip Islahına Çalışmak, Ehl‑İ Sadâkatin Şe'nidir
Bir zaman, müslim olmayan bir zât, tarîkattan hilâfet almak için bir çare bulmuş ve irşada başlamış. Terbiyesindeki mürîdleri terakkîye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gayet sukùtta görmüş. O zât ise ferâsetiyle bildi, o mürîdine dedi: “İşte beni anladın.” O da dedi: “Mâdem senin irşadın ile bu makamı buldum, seni bundan sonra daha ziyâde başımda tutacağım.” diye Cenâb‑ı Hakk’a yalvarmış, o bîçâre şeyhini kurtarmış; birdenbire terakkî edip bütün mürîdlerinden geçmiş, yine onlara mürşid‑i hakîki kalmış. Demek bazen bir mürîd, şeyhinin şeyhi oluyor.
Ve asıl hüner, kardeşini fenâ gördüğü vakit onu terketmek değil, belki daha ziyâde uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmak, ehl‑i sadâkatin şe'nidir. Münâfıklar, böyle vaziyetlerde kardeşlerin tesânüdünü ve birbirine karşı hüsn‑ü zanlarını bozmak için derler: “İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar; âdi, âciz insanlardır.” Her ne ise...
musîbette gerçi çok zararımız var, fakat umum Âlem‑i İslâmı alâkadar edecek bir keyfiyet, bir vaziyet olmasından pek çok ucuz olarak pek büyük kıymeti var. Buna benzer vukû'a gelen hâdiseler, ya siyaset‑i diniye veya başka sebebler ile umum Âlem‑i İslâm nâmına olamadılar.
Eddâî
Eski Said’in matbu' “Lemeât” başındaki acîb imzası az tağyîr ile şimdiki hâlime ve yetmişinci sene‑i ömrüme tam muvâfık gelmesi cihetiyle yazdım. Münâsib görseniz; hem müdafaâtın, hem meyvenin, hem küçük mektûbların âhirinde imza yerinde yazarsınız. İşte o garîb imza, gelen üç buçuk satırdır.
Eddâî
Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde Said’den altmış dokuz emvât bâ‑âsâm (❋) âlâma
Yetmişinci olmuştur mezara bir mezar taş, beraber ağlıyor hüsrân‑ı İslâm’a
420
Ümîdim var ki, istikbâl semâvâtı zemin‑i Asya, bâhem olur teslîm yed‑i beyzâ-i İslâm’a
Zîra yemîn, yümn‑i îmândır; verir emn ü emân ü emniyeti enâma.
Tesânüdünüze Benim Ziyâde Ehemmiyet Verdiğimin Sebebi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin tesânüdünüze benim ziyâde ehemmiyet verdiğimin sebebi, yalnız bize ve Risale‑i Nura menfaati için değil, belki tahkîkî îmânın dâiresinde olmayan ve nokta‑i istinâda ve sarsılmayan bir cemâatin kat'î buldukları bir hakikate dayanmağa pek çok muhtaç bulunan avâm‑ı ehl-i îmân için dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci', bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesânüdünüzü gören kanâat eder ki; bir hakikat var, hiçbir şeye fedâ edilmez, ehl‑i dalâlete başını eğmez, mağlûb olmaz diye kuvve‑i maneviyesi ve îmânı kuvvet bulur, ehl‑i dünyaya ve sefâhete iltihaktan kurtulur.
Sakın Sakın Münâkaşa Etmeyiniz, Câsus Kulaklar İstifade Ederler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sakın sakın münâkaşa etmeyiniz, câsus kulaklar istifade ederler. Haklı olsa, haksız olsa bu hâlimizde münâkaşa eden haksızdır; bir dirhem hakkı varsa, münâkaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir. Bir zaman Eskişehir hapsinde titiz kardeşlerime söylediğim bir hikâyeyi tekrar ediyorum:
Eski Harb‑i Umumî’de Rusya’nın şimâlinde doksan zâbitimiz ile beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zâtların bana karşı haddimden çok ziyâde teveccühleri bulunmasından, nasihatle gürültülere meydân vermezdim. Fakat birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münâkaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç‑dört adama dedim: Siz nerede gürültü işitseniz, gidiniz haksıza yardım ediniz. Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münâkaşalar kalktı. Benden sordular: “Neden bu haksız tedbiri yaptın?” Dedim: “Haklı adam, insaflı olur; bir dirhem hakkını, istirahat‑i umumînin yüz dirhem menfaatine fedâ eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur, fedâ etmez, gürültü çoğalır.”
421
Sabır ve Tahammül İçin Yazılan Parçaları Dikkatle ve Tekrarla Okuyunuz
Kardeşlerim! Siz, küçük mektûblar risalesinde medâr‑ı tesellî ve sabır ve tahammül için yazılan parçaları dikkatle ve tekrarla okuyunuz. Ben, en zaîfiniz ve bu sıkıntılı musîbetten en ziyâde hissedarım. Çok şükür tahammül ediyorum ve bütün suçu bana yükleyenlerden hiç gücenmedim ve vahdet‑i mes'ele itibariyle yalnız kendini müdafaa ederek zımnen cem'iyet ve suçu bize tahmil edenlerden dahi sıkılmadım. Mâdem kardeşiz, beni bu sabırda taklid etmenizi sizden ricâ ederim.
Biz Ne Kadar Meşakkat Çeksek, Yine Ucuzdur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Bu Misâfirhâne‑i Dünyada Arkadaşlarım!
Ben, bu gece Eski Said’in izzetli damarıyla, ellerimiz kelepçeli beraber mahkemeye süngülü neferât ile sevkimizi düşündüm, şiddetli bir hiddet geldi. Birden kalbe ihtar edildi ki:
Hiddet değil, belki kemâl‑i iftiharla, şükür ve sevinçle bu vaziyeti karşılamak lâzımdır. Çünkü zîşuûr ve hadd ü hesaba gelmeyen melek ve rûhânilerin ve insanlardan ehl‑i hakikatin ve ashâb‑ı vicdânın ve îmân‑ı tahkîkî sâhiblerinin nazarlarında, hak ve hakikat ve Kur'ân ve îmân yolunda bu asra meydân okuyan bir kahramanlar kafilesi sûretinde görünüyorlar. Bunların, teveccüh‑ü Rahmet-i İlâhiye’yi ve kabûl‑ü Rabbâniyeyi gösteren bu yüksek takdir ve tahsinlerine karşı mahdûd bir kısım serseri ve haylaz ve sefîhlerin tahkîrkârâne nazarlarının, hiçbir ehemmiyeti olamaz.
422
Hattâ bir gün hastalık için araba ile gittiğim zaman, çok ağırlık hissettim ve sonra sizin gibi elim bağlı beraber gittiğim vakit, büyük bir inşirah ve manevî bir ferâh hissettim. Demek o hâl, bu sırdan ileri gelmiş.
Çok defa söylediğim gibi yine tekrar ediyorum ki; tarihte Risale‑i Nur şâkirdleri gibi hak yolunda pek çok hizmet eden ve pek çok sevâb kazanan ve pek az zahmet çeken görülmüyor. Biz ne kadar meşakkat çeksek, yine ucuzdur.
Bu Musîbetimizden Kaçmak ve Kurtulmak, İki Cihetle Kàbil Değildi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu musîbetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kàbil değildi:
Birincisi: Kader‑i İlâhî kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için her hâlde gelecek idik. En hayırlısı bu tarzdır.
İkincisi: Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak imkânı bulmadık. Ben hissetmiştim, fakat çare yoktu. Bîçâre merhum Şeyh Abdülhakîm, Şeyh Abdülbâkì kurtulamadılar. Demek bu musîbette biz birbirimizden şekvâ etmek; hem haksız, hem mânâsız, hem zararlı, hem Risale‑i Nurdan bir nev'i küsmektir.
Sakın sakın, hàs rükünlerin gösterdikleri fa'âliyeti bu musîbete bir sebeb görüp onlardan gücenmek ise, Risale‑i Nurdan çekilmek ve hakàik‑ı îmâniyeyi öğrenmeden pişman olmaktır. Bu ise, maddî musîbetten daha büyük bir manevî musîbettir.
Ben kasem ile te'min ederim ki: Sizin herbirinizden yirmi‑otuz derece ziyâde bu musîbette hissedar olduğum hâlde, niyet‑i hàlisa ile fa'âliyet göstermelerinden, ihtiyatsızlığı yüzünden gelen bu musîbet on defa daha fazla olsa da yine onlardan gücenmem. Hem geçmiş şeylere i'tirâz etmek mânâsızdır. Çünkü tamiri kàbil değil.
423
Kardeşlerim! Merak, musîbeti ikileştirir, maddî musîbeti kalbde de yerleştirmek için bir kök olur; hem kadere karşı bir nev'i i'tirâz ve tenkidi ve rahmete karşı bir nev'i ittihamı işmâm eder. Mâdem herşeyde bir güzellik ciheti var ve rahmetin bir cilvesi var ve kader, adâlet ve hikmetle iş görür; elbette bu zamanda umum Âlem‑i İslâmı alâkadar edecek bir kudsî vazife yüzünden hafif bir zahmete ehemmiyet vermemekle mükellefiz.
Nazar, Beni Şiddetle Müteessir ve Hasta Eder
Cüz'î ve lüzumsuz bir âdi hâlimi size yazmak icâb etti.
Kardeşlerim!
Benim kat'î kanâatim geldi ki; nazar, beni şiddetle müteessir ve hasta eder. Çok defa, tecrübe ettim. Ben rûh u canla size her vaziyette arkadaş olmak istiyorum, fakat اَلنَّظَرُ يُدْخِلُ الْجَمَلَ الْقِدْرَ وَالرَّجُلَ الْقَبْرَ meşhûr kaide ile nazar beni vurur. Çünkü bana bakan, ya şiddetli adâvetle veya takdir ile nazar eder. Bu iki nazar dahi bazı insanların bir hâsiyet‑i isabet sırrıyla bakmasında bulunur. Bunun için mümkün olsa, mecbur etmezlerse sizin ile beraber mahkemeye her vakit gelmemek niyet ettim.
424
Dört Defa Şiddetli Taarruzların Aynı Zamanında Dört Defa Dehşetli Zelzelenin Hücumu Tam Tamına Tevâfukları Tesâdüfî Olamaz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Azîz Kardeşlerim!
Bu fecirde, birden bir fıkra ihtar edildi. Evet, ben de Husrev’in zelzele hakkında tafsîlen yazdığı kerâmet‑i Nuriyeyi tasdik ederim ve kanâatim de o merkezdedir. Çünkü, Risale‑i Nur ve şâkirdlerine dört defa şiddetli taarruzların aynı zamanında dört defa dehşetli zelzelenin hücumu tam tamına tevâfukları tesâdüfî olmadığı gibi; Risale‑i Nurun iki merkez‑i intişarı olan Isparta ve Kastamonu’nun sâir yerlere nisbeten âfâttan mahfûz kalmaları ve Sûre‑i ve'l-Asr işâretiyle, âhirzamanın en büyük bir hasâret‑i insaniyesi olan bu İkinci Harb‑i Umumî’den çare‑i necât ise îmân ve amel‑i sâlih olmasından, Risale‑i Nurun Anadolu’nun her tarafında îmân‑ı tahkîkîyi neşri zamanına Anadolu’nun fevkalâde olarak bu hasâret‑i azîme-i harbiyeden kurtulması tam tamına tevâfuku dahi tesâdüfî olamaz.
Hem Risale‑i Nurun hizmetine zarar veren veya hizmette kusur edenlere aynı zamanında gelen şefkat veya hiddet tokatlarının yüzer vukûâtları tam tamına tevâfukları tesâdüfî olmadığı gibi, Risale‑i Nura hüsn‑ü hizmet edenlerin hemen hemen bilâ‑istisna maîşetinde vüs'at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat görmelerinin binler hâdiseleri dahi tesâdüfî olamaz.
Risale‑i Nurun Tarz-ı Beyânını Gören, Lâkayd Kalamaz
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ ve ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrıyla, Risale‑i Nurun en mahrem parçaları, en nâmahremlerin ellerine geçmek ve en mütekebbirlerin başlarına vurmak ve en baştakilerin yanlışlarını göstermek için “Sırran Tenevveret” perdesinden çıktı. Şimdiye kadar mes'ele küçültülmek isteniliyordu. Fakat nasılsa bildiler ki; mes'ele pek büyüktür ve ehemmiyetle celb‑i dikkat ise Risale‑i Nurun parlak fütûhâtına ve düşmanlarına da hayretle kendini okutmasına yol açar. Hattâ Eskişehir Mahkemesindeki çok mütereddidleri ve mütehayyirleri ve muhtaçları tenvir edip kurtardı, o zahmetimizi rahmete çevirdi. İnşâallâh, bu defa daha geniş bir sahada daha çok mahkemeler ve merkezlerde o kudsî hizmeti görecek.
Evet, Risale‑i Nurun tarz‑ı beyânını gören, lâkayd kalamaz. Başka eserler gibi yalnız aklı ve kalbi değil, belki nefsi de ve hissiyatı da musahhar eder.
425
Sizin tahliyeniz bu hakikate zarar vermez; fakat benim berâetim, zarardır. Umum Âlem‑i İslâmı alâkadar eden bir hakikatin hatırı için, değil yalnız dünya hayatını, belki lüzum olsa uhrevî hayatımı ve saâdetimi dahi ehl‑i îmânın Risale‑i Nur ile saâdetleri için fedâ etmeyi nefsim de kabûl ediyor.
Zelzeleden Evvel Kediler, Köpekler Üçer Beşer Olarak Toplanmışlar, Bir Müddet Beraber Oturmuşlar, Sonra Dağılmışlar
Burada başı yazılmayan zelzele hâdisesinin mâba'di Husrev’in mektûbunda:
“Daha sonra başka bir gazetede, tamamlayıcı ve hayret verici şu ma'lûmâtları gördüm: ‘Zelzeleden evvel kediler, köpekler üçer beşer olarak toplanmışlar, sessiz olarak, düşünceli gibi alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele olurken ve gerekse olmadan evvel veya olduktan sonra bu hayvanlardan hiçbiri görülmemiş; kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler.’ Bir garîbi de şudur ki: Bu hayvanlar isyanımızdan mütevellid olan başımıza gelecek felâketleri lisân‑ı hâlleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da biz anlamıyoruz diyerek taaccüb ediyorlar.
İşte Bediüzzaman’ın uzun senelerden beri ‘Zındıklar Risale‑i Nura dokunmasınlar ve şâkirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlarsa ve ilişirlerse, yakınında bekleyen felâketler, onları yüz defa pişman edecek.’ diye Risale‑i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisât içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatli felâket daha…
Cenâb‑ı Hak bize ve Risale‑i Nura taarruz edenlerin kalblerine îmân, başlarına hakikati görecek akıl ihsân etsin. Bizi bu zindânlardan, onları da felâketlerden kurtarsın, âmîn!”
Husrev
Birkaç Noktayı Beyân Etmek Lüzum Oldu
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Musîbet Arkadaşlarım!
Sizin içinizde mübârek âlimler ve âlîcenâb müdebbirler ve hàlis fedâkâr şâkirdler bulunmasından büyük bir i'timâd ile size güveniyordum ki; kuvvetli ve dessâs ve kesretli düşmanlarımıza karşı vahdetinizi ve tesânüdünüzü muhâfaza edeceksiniz diye istirahat ederdim, sizin ile meşgul olmazdım. Birkaç noktayı beyân etmek lüzum oldu.
426
Birincisi: Tahliyeniz uzamamak için ben, Ankara’ya bir şey gönderip müracaat etmeyecektim. Fakat mahkeme, mahrem ve gayr‑ı mahrem risaleleri ve eski ve yeni mektûbları karıştırarak Ankara’ya gönderdiğinden, mecburiyetle, buradaki ehl‑i vukûf gibi mahrem risaleleri esâs ederek oradaki ehl‑i vukûf aleyhimize hükmetmemek için mahremlere, hususan Beşinci Şuâ’ın “Süfyân” ve “İslâm deccâlı” hakkında gayet kuvvetli cevab veren Müdafaât Risalesi’ni ve felsefe‑i tabîiyenin verdiği küfr‑ü mağrûrâneyi ve îmân aleyhinde cür'etkârâne tecâvüzünü kıran Meyve Risalesi’ni o makàmâta göndermek zarûrî ve lâzım idi.
İkinci Nokta: Azîz Kardeşlerim! Sizin bu ehemmiyetli mektûbunuzun cevabını yazarken, benim elime aynı mektûbu verdiler. İkinci Nokta’ya başladım, kaldı. İşte tamam ediyorum.
Dikkat ediniz. Eğer bu fikrin fâidesiz avukatınız tarafından tervîci varsa, her hâlde mahkûmiyetimize tarafdâr olanların bir tedbiridir ki; Ankara’daki ehl‑i vukûf buradaki ehl‑i vukûf gibi, neşrolunmayan mahrem ve hususan Beşinci Şuâ risalelerini esâs edip, bütün Risale‑i Nura teşmîl edip müsâdere etmek ve Beşinci Şuâ’ın mes'elelerini, Risale‑i Nuru okuyan bütün bîçâre talebelerin dersleridir diye, onları benim suçumla tam bağlamak için dehşetli bir plândır. Beni konuşmaktan men'etmek ve yazdıklarımı müsâdere ile Ankara’ya göndermemek fikriyle müdür ve müddeiumumî muâvini müşkülât vermeleri kuvvetli bir emâredir ki; müdafaâtın cerhedilmez cevabları yetişmeden Ankara, aleyhimize hüküm vermek içindir.
Üçüncü Nokta: Zâten mes'eleyi uzatacak ehemmiyetli kitapları ve evrakları ve müdafaaları dahi Ankara’ya göndereceğini, mahkeme reisi o gün söyledi. Elbette şimdi yetişmiş. Şimdi benim muntazam ve izâhlı iki müdafaanâmem gitse, belki mes'eleyi çabuk halleder, mes'ele uzanmaz, tâcil eder, çabuk aile sâhibleri kurtulurlar. Fakat ben ve benim gibi alâkasızlar kurtulmaya değil, belki hakàik‑ı îmâniyeyi mülhidlere, mürtedlere karşı müdafaa etmek için, en müsâid bir yer olan hapiste kalmak lâzımdır.
427
Dördüncü Nokta: Risale‑i Nur berâet etmezse ve benim müdafaâtım nazara alınmazsa, fâidesiz, zâhirî inkârınız sizi kurtarmayacak, vahdet‑i mes'ele haysiyetiyle biz birbirimizle bağlanmışız; yalnız münâsebetleri pek az bulunan bir kısım arkadaşlar kurtulabilirler. Eskişehir Mahkemesi, bunu bilfiil gösterdi.
Bir seneden beri, gayet dikkatle içimize câsusları sokan ve sâfdil ve cür'etkâr talebelerin ifşaatını zapteden ve bil'iltizam bizi perîşan ve mesleğimizden pişman etmek için her vesileyi isti'mâl eden, hattâ aleyhimize Şeyh Abdülhakîm’i sevkettikleri hâlde, Onu ve Şeyh Abdülbâkì’yi ve bana arasıra i'tirâz eden Şeyh Süleyman’ı bizim gibi perîşan eden adamlara karşı inkârlarınız ve kaçmanız, onların kanâat‑ı vicdâniye dedikleri düşüncelerinde beş para etmez ve Eskişehir’de dahi etmedi.
Beşinci Nokta: Biz hem burada, hem Eskişehir’de tecrübe ile kat'î anladık ki: Biz, vahdet‑i mes'ele cihetiyle tam bir tesânüde şiddetle muhtacız. Sıkıntıdan gelen gücenmekler ve titizlikler ve i'tirâzlar, bizim perîşaniyetimizi ikileştirir. Maatteessüf en ziyâde güvendiğim ve i'timâd ettiğim, sizlerdiniz. Bazı hâtırıma bir telâş geldiği vakit, İstanbul’dan gelen Kâmil ve Sıddık Hocalar ve Kastamonu Vilâyetinde fevkalâde sadâkat gösteren zâtları tahattur ile o endişem zâil olurdu. Dikkat ediniz, küfr‑ü mutlakı müdafaa eden gizli komite içinize parmak sokmasın. Benim komşudaki koğuşa parmağını soktu, beni azâb içinde bıraktı.
Şimdi siz, mâbeyninizde münâkaşasız bir meşveret ediniz. Kararınızı kabûl ederim. Fakat benim müdafaâtım tâ Ankara’ya gitse ve medâr‑ı nazar olsa, buradaki mahkeme, kurtulması mümkün olanlar hakkında kararını vermek ihtimalini; hem şimdi bizimle uğraşan ve Abdülbâkì ve Abdülhakîm ve Hacı Süleyman’ı nefyeden ve Yeşil Şemsi’yi tahliyeden sonra, burada durduran adamlar, elbette Hâfız Mehmed ve Seyyid Şefîk gibi salâbet‑i diniyeleri ile ve onların ölmüş reislerine ve sûretine baş eğmemesiyle ve ilhâd ve bid'alara tarafdârlıklarını göstermemesiyle beraber, serbest bırakmamak ihtimalini de; hem Risale‑i Nurun tesettür perdesinden çıkıp gayet büyük ve umumî bir mes'elede kendi kendine merkezlerinde mübârezesi zamanında şâkirdlerini arkasında bulmak ve kaçmamakla sarsılmaz ve mağlûb olmaz bir hakikate bağlandıklarını mütereddid ve mütehayyir ehl‑i îmâna göstermesi gayet lüzumlu olduğunu dahi nazarınıza ve meşveretinize alınız. Sakın sakın, birbirinizin kusuruna bakmayın; hiddet yerinde hürmet ediniz, i'tirâz yerinde yardım ediniz.
428
Birkaç Gündür Bir Duâmı Değiştirdim
Azîz, Sıddık ve Sâdık Kardeşlerim!
Ben, birkaç gündür bir duâmı değiştirdim. Şimdiye kadar bazen yüz defa tekrar ile وَاغْفِرْ لَنَا veya وَفِّقْ gibi duâlarda طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ الصَّادِق۪ينَ cümlesinden اَلصَّادِق۪ينَ kelimesini kaldırdım; tâ ki ruhsatla amele kendini mecbur bilen ve sıkıntının verdiği evhâm ve me'yûsiyet cihetiyle zâhirî inkâr ve çekinmekle azîmet ve sadâkate muhâlif hareket eden kardeşlerimiz o duâlardan mahrum kalmasınlar.
Hapiste Herbir Saat İbâdet Oniki Saat İbâdet Yerinde Bulunmasından, Çok Kârlısın
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşim Hâfız Ali!
Hastalığına merak etme. Cenâb‑ı Hak şifâ versin‥ âmîn! Hapiste herbir saat ibâdet oniki saat ibâdet yerinde bulunmasından, çok kârlısın. İlâç istersen, bir kısım dermanlar bende var, sana göndereyim. Zâten ortalıkta bir hafif hastalık var. Ben mahkemeye gittiğim gün, herhalde hasta oluyorum. Belki sen bana yardım etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi hàrika fedâkârlık gösteren zâtlar gibi, benim bir parça rahatsızlığımı aldın.
429
Güzel ve Tam Yerinde Bir Tâziyenâme
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Ben hem kendimi, hem sizi, hem Risale‑i Nuru tâziye ve merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli Mezaristanını tebrik ediyorum. Meyve Risalesi’nin hakikatini ilmelyakìn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakìn ve hakkalyakìn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda, âlem‑i ervâhta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi.
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, Risale‑i Nurun bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter‑i a'mâline hasenât yazdırsın. Âmîn! Ve onların sayısınca onun rûhuna rahmetler yağdırsın. Âmîn! Ve kabrinde Kur'ânı, Risale‑i Nuru ona şirin ve enîs arkadaş eylesin. Âmîn! Ve Nur fabrikasına onun yerine on kahramanı ihsân edip çalıştırsın. Âmîn! Âmîn! Âmîn!
Siz dahi benim gibi duâlarınızda onu yâdediniz. Bin lisân onun lisânı yerine isti'mâl edip, o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde manevî bin hayat kazandı diye rahmet‑i İlâhî’den ümîdvârız.
Kıyâmete Kadar Risale‑i Nur Kisvesinde Hakàik-ı Îmâniye ve Esrâr-ı Kur'âniye İle Kemâl-i Ferâh ve Sevinçle Meşgul Eyle
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki; bu acîb zamanda ve garîb yerde, talebe‑i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vâsıtasıyla bizlere de müyesser eyledi. Ehl‑i keşf-i kubûrun müşâhedesiyle, müteaddid vâkıâtla, tahsil‑i ulûm ânında vefât eden bazı müştâk ve ciddi bir talebe‑i ulûm, şehîdler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor.
430