Kudsî Hizmette Çekilen Az Zahmeti Şevk ve Şükür ve Sabırla Karşılamalı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sûreten görüşemediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten dâima beraberiz, ebed yolunda da inşâallâh bu beraberlik devam edecek. Îmânî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevâblar ve rûhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanâatindeyim.
394
Şimdiye kadar, Risale‑i Nur şâkirdleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet, Cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr‑ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı.
Mâdem bizi çalıştıran Hàlık’ımız rahîm ve hakîmdir; başa gelen herşeyi rızâ ile, sevinç ile, rahmetine, hikmetine i'timâd ile karşılamalıyız.
Kahraman bir kardeşimiz, Âyetü'l‑Kübrâ mes'elesinde bütün mes'ûliyeti kendine alıp, Hizb‑i Kur'ân’ı ve Hizb‑i Nur’u ve kalemiyle kazandığı fevkalâde uhrevî şeref ve fazilete istihkakını tam göstermiş, beni derin sevinçlerle ağlatmış; ve Yedinci Şuâ olan Âyetü'l‑Kübrâ tam nazar‑ı dikkati celbederek ileride ona lâyık bir fütûhâtı ihzar etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsâdere, o kardeşimizin ve rüfekasının hizmetlerini ve masraflarını zâyi' etmeyecek, inşâallâh daha parlattıracak diye Rahmet‑i İlâhiye’den bekleriz.
Sizi bütün duâlarında اَجِرْنَا، وَارْحَمْنَا، وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim‑i maa'l-gayr sîgalarında bilâ‑istisna dâhil edip, kesretli cesedler ve bir tek rûh hükmünde şirket‑i maneviyemizin düsturlarıyla çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyâde alâkadar olan ve şahs‑ı manevînizden himmet ve medet ve sebat ve metânet ve şefâat bekleyen
Kardeşiniz Said Nursî
İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh: “Yâ Rab! Aman ver!” diye duâ etmiş
Bu hâdise te'siriyle ben kendimi masûm kardeşlerime rızâ‑yı kalb ile fedâ etmeye kat'î azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte, Celcelûtiye’yi okudum. Birden hâtıra geldi ki; İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh: “Yâ Rab! Aman ver!” diye duâ etmiş; inşâallâh, o duânın sırrıyla selâmete çıkarsınız.
395
Evet Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh, Kaside‑i Celcelûtiye’de iki sûretle Risale‑i Nurdan haber verdiği gibi, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’ne işâreten: وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ der. Bu işârette îmâ eder ki: Âyetü'l‑Kübrâ yüzünden ehemmiyetli bir musîbet Risale‑i Nur talebelerine gelecek ve Âyetü'l‑Kübrâ hakkı için o فَجَتْ ve “Musîbetten şâkirdlerine aman ver!” diye niyâz eder, o risaleyi ve menba'ını şefâatçi yapar. Evet, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nin tab'ı bahânesiyle gelen musîbet, aynen o remz‑i gaybîyi tasdik etti.
Hem o kasidede, Risale‑i Nurun mühim eczâlarına, tertibiyle işâretlerin hâtimesinde, mukâbil sahifede der: وَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا وَحَقِّقْ مَعَان۪يهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ
Yani: “İşte Risale‑i Nurun sözleri, hurûfları ki, onlara işâretler eyledik. Sen onların hàssalarını topla ve mânâlarını tahkîk eyle. Bütün hayır ve saâdet, onlarla tamam olur.” der. “Hurûfların mânâlarını tahkîk et.” karînesiyle mânâyı ifâde etmeyen hecâî harfler murad olmayıp, belki kelimeler mânâsındaki “Sözler” nâmıyla risaleler muraddır.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ﴿رَبَّنَا لَاتُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
Said Nursî
Senin Âlimâne Suâllerin Çok Ehemmiyetli Hakikatlerin Anahtarları Olmasından Suâllerine Karşı Lâkayd Kalamıyorum
Azîz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Senin âlimâne suâllerin Risale‑i Nurun Mektûbat kısmında çok ehemmiyetli hakikatlerin anahtarları olmasından senin suâllerine karşı lâkayd kalamıyorum. Bunun kısa cevabı şudur:
396
Mâdem Kur'ân bir hutbe‑i ezeliyedir, nev'‑i beşerin umum tabakàtıyla ve ehl‑i ibâdetin bütün tâifeleriyle konuşur; elbette onlara göre müteaddid mânâları ve küllî mânâsının çok mertebeleri bulunacak. Bazı müfessirler, yalnız en umumî veya en sarîh veya vâcib veya bir sünnet‑i müekkedeyi ifâde eden mânâyı tercih eder.
Meselâ, bu âyette ﴿وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ﴾ ’dan ehemmiyetli bir sünnet olan iki rekât teheccüd namazını ve ﴿وَاِدْبَارَ النُّجُومِ﴾ ’dan, bir sünnet‑i müekkede olan sabah fecir sünnetini zikretmiş. Yoksa evvelki mânânın daha çok efrâdı var. Kardeşim, seninle konuşmak kesilmemiş.
Eski Zamanlarda Âhiretini Dünyasına Tercih Edenler Bu Zamanda Olsaydılar, Risale‑i Nur Şâkirdleri Olacaktılar
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdi zuhr namazını kıldım, tesbihât içinde siz hâtırıma geldiniz ki; herbiri hem kendini, hem hânesindeki akrabasını düşünmekle mahzûn olur. Birden kalbe geldi ki:
Mâdem eski zamanlarda âhiretini dünyasına tercih edenler, hayat‑ı ictimâiyenin günahlarından kurtulmak ve âhiretine hàlisâne çalışmak niyetiyle mağaralarda, çilehânelerde riyâzet ile hayatlarını geçirenler bu zamanda olsaydılar, Risale‑i Nur şâkirdleri olacaktılar; elbette şimdi bu şerâit altında bunlar, onlardan on derece daha ziyâde muhtaçtır ve on derece fazla fazilet kazanıyorlar ve on derece daha rahattırlar.
Arefe Gününde Bin İhlâs‑ı Şerîf Okurduk
Azîz, Mübârek Kardeşlerim!
Pek çok selâm… Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlâs‑ı Şerîf okurduk. Ben, şimdi bir gün evvel beşyüz ve arefede dahi beşyüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî herbirinizle görüşemiyorum, fakat ben, ekser vakitler, duâ içinde herbirinizle bazen ismiyle sohbet ederim.
397
Altı‑Yedi Senede Yirmi-Otuz Sene Kadar Fâtihâne İş Görmüşler
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben, şimdiye kadar Nur fabrika dâiresinin mübârekler hey'etinden iki ehemmiyetli rükünler kurtulmuşlar tahmin ederim. Elhak o dâire, o hey'et; altı‑yedi senede yirmi‑otuz sene kadar fâtihâne iş görmüşler, parlak kalemlerinin yâdigârları gibi, onların hizmetleri yine tevakkuf etmez; onların bedeline, onların defter‑i a'mâllerine hasenât yazdırıyor. Hattâ Hizb‑i Nurî’nin öyle bir kuvvetli fütûhâtı var ve öyle ehemmiyetli yerlere girmiş ki, onu neşredenler mütemâdiyen çalışıyorlar hükmündedir. Ben, pek çok çalışmış ve çalışkan Hâfız Mustafa’yı da evvelki zât gibi dışarıda zannederdim, yalnız bir defa “O da buradadır.” işittim; belki başka Mustafa’dır diye tesellî buluyordum.
Kendini Fâidesiz Bir İhtiyat İle Risale‑i Nurdaki Çok Ehemmiyetli Makamından ve Büyük Hissesinden Bir Derece Çekmek İsterdi
Azîz Kardeşlerim!
Ben, bu sabah tesbihâtta Hâfız Tevfik’e acıdım. Bu iki defadır zahmet çekiyor tahattur ettim. Birden hâtıra geldi: Onu tebrik et! O, kendini fâidesiz bir ihtiyat ile Risale‑i Nurdaki çok ehemmiyetli makamından ve büyük hissesinden bir derece çekmek isterdi. Fakat hizmetinin kudsiyeti ve azameti, onu yine o büyük hisseye ve pek büyük sevâba muvaffak eyledi. Az bir sıkıntı ve geçici bir küçük zahmet ile böyle bir şeref‑i manevîden geri kalmamak gerektir.
Evet kardeşlerim! Mâdem herşey gidiyor ve gittikten sonra eğer lezzet ve keyf ise, boşu boşuna gider, bir hasret kalır; eğer sıkıntı ve zahmet ise, hem dünyevî ve uhrevî, hem böyle bir kudsî hizmet noktasında öyle bir lezzetli fâideler var ki, o zahmeti hiçe indirir. İçinizde biri müstesnâ, en ihtiyarı ve en ziyâde başına sıkıntılar toplanan benim. Sizi te'min ederim; tam bir sabır ve şükür ve tahammül ile hâlimden memnunum.
Musîbete şükür ise, musîbetteki sevâb ve uhrevî ve dünyevî fâideleri içindir.
398
Sıddık Fedâkârlar, Mütereddid Sebatsızlardan; ve Hàlis Muhlisler, Benlik ve Menfaatini Bırakmayanlardan Ayrılmak İçin Bu Şiddetli İmtihana Girmemizin İki Sebebi Var
Azîz Kardeşlerim!
Meyve’nin mes'elelerinin tekmîl edilmesine meydân vermeyen mânilerin zevâli ile inşâallâh yine başlanacak ki; birisi, soğuk; birisi, masonların onun kuvvetinden dehşet almalarıdır. Ben, bu musîbette, kader‑i İlâhî cihetini düşünüyorum. Zahmetim rahmete inkılâb eder. Evet, Risale‑i Kader’de beyân edildiği gibi, her hâdisede iki sebeb var:
Biri zâhirîdir ki; insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler.
Biri de hakikattir ki; Kader‑i İlâhî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adâlet eder. Meselâ; bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binâen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm‑ü beşer içinde adâlet eder.
İşte bu mes'elemizde elmaslar, şişelerden; sıddık fedâkârlar, mütereddid sebatsızlardan; ve hàlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var:
Birisi: Ehl‑i dünya ve siyasetin evhâmlarına dokunan kuvvetli bir tesânüd ve ihlâsla fevkalâde hizmet‑i diniyedir; zulm‑ü beşer buna baktı.
İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesânüd ile tam liyâkat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı.
Şimdi kader‑i İlâhî, ayn‑ı adâlet içinde hakkımızda ayn‑ı merhamettir ki; birbirine müştâk kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibâdete ve zâyiâtları sadakaya çevirdi. Ve yazdıkları risaleleri her taraftan nazar‑ı dikkati celbetmek ve dünyanın mal ve evlâdı ve istirahati pek muvakkat ve geçici ve her hâlde bir gün onları bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek ve sabır ve tahammüle alışmak ve istikbâldeki ehl‑i îmâna kahramanâne bir nümûne‑i imtisal, belki imâmları olmak gibi çok cihetle ayn‑ı merhamettir.
399
Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa; göz, akıl, kalb ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar; öyle de: Bu derece zarûrete giren sıkıntılı hayatımız; yarasıyla kalb ve rûhumuzu kendiyle meşgul eder. Hattâ dünyayı unutmak lâzım olduğu bir zamanımda, o hâl beni masonların meclisine getirdi, onları tokatlamakla meşgul eyledi. Cenâb‑ı Hak bu gaflet hâlini de bir mücâhede‑i fikriye nev'inden kabûl etmek ihtimaliyle tesellî buldum.
Risale‑i Nurun kıymetdâr muallimi Hâfız Mehmed’in kardeşi Ali Gül’ün selâmını aldım. Ben hem ona, hem bütün hemşehrilerine ve Sava’nın bütün ahyâ ve emvâtına binler selâm ve duâ ederim.
Sizin Sebat Ve Metânetiniz, Masonların ve Münâfıkların Bütün Plânlarını Akîm Bırakıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin sebat ve metânetiniz, masonların ve münâfıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor.
Evet kardeşlerim, saklamağa lüzum yok. O zındıklar, Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini tarîkata ve bilhassa Nakşî Tarîkatına kıyâs edip, o ehl‑i tarîkatı mağlûb ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.
Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû‑i isti'mâlâtını göstermek.
Ve sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibîninin kusurâtlarını teşhîr etmek.
400
Ve sâlisen: Maddiyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedâr sefâhet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsad etmek ile mâbeynlerinde tesânüdü kırmak ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarlarından sukùt ettirmektir ki, Nakşîlere ve ehl‑i tarîkata karşı isti'mâl ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar.
Çünkü; Risale‑i Nurun meslek‑i esâsı; ihlâs‑ı tâmm ve terk‑i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâkî lezzetleri hissedip aramak ve fânî ayn‑ı lezzet-i sefîhânede elîm elemleri göstermek ve îmânın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medâr olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatleri ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallâh tam akîm bırakacak ve meslek‑i Risale-i Nur ise tarîkatlara kıyâs edilmez diye onları susturacak.
Bir Latîfe:
Bu sabah, yanımdaki jandarma koğuşundan biri beni çağırdı, pencereye çıktım. Dedi: “Bizim kapımız kendi kendine kapandı, ne yapıyoruz açılmıyor.” Ben de dedim: “Size işârettir ki; nöbetdar olduğunuz ve üstlerinden kapı kapattığınız adamlar içinde sizin gibi masûmlar var. Hattâ on seneden beri görmediğim bir kardeşimle bir dakika görüşmek bahânesiyle bana ihanet ve başka bahâne ile dış kapımızın ikincisini dahi kapadılar. Onun cezası olarak, sizin kapınız dahi kapandı.”
Said Nursî
Kapıları Kapansın!
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size dün yazdığım latîfenin üç zarâfeti var:
Birincisi: İstikbâlde gelecek mübârek hey'etin şahs‑ı manevîsinin bir mümessili olmasından, o şahs‑ı manevînin sırrıyla ve bereketiyle sürgülü kapı kendi kendine açıldığı gibi, yine o tahakkuk edip vücûda gelmiş mübârek hey'etin bir mümessilinin on sene sonra yarım dakika benimle görüşmesi sebebiyle bana hiddet edildi. Ben de hiddet ettim, “Kapıları kapansın!” tekrar eyledim. Aynı günün gecesinin sabahında – hiç vukû' bulmamış – kendi kendine nöbetçilerin kapıları kapandı, iki saat açılmadı.
İkinci Zarâfeti: Ben bir pusula müddeiumuma müdürle göndermiştim, içinde demiştim: “Ben tecriddeyim, kimse ile görüşemiyorum, görüşsem de bu şehirde kimseyi tanımıyorum. Buranın belediyesi birisiyle ilâ âhir…” Sonra müddeiumumî demiş: “O tecridde mi?” Müdür demiş: “Yok.” İkisi bana i'tirâz etmişler. Aynı gün, yarım meczûb ve yarım akraba biri yarım dakika benim ile görüşmesi yüzünden öyle bir vaziyet gösterildi ki, hiçbir tecridde olmamış. Bana i'tirâzları yüzlerine çarptı.
401
Üçüncüsü: Komşudaki haylaz gençlerin kapıda gürültüleri akşam yatsı ortasında bana zarar ederdi, fakat az idi. O kapıyı da aynı gün bir bahâne ile kapattılar. Hem fenâ koku menzilimde ziyâdeleşti, hem o haylazların kapıma yakın gürültüleri ziyâde bana zarar verdi. Ben de yine: “Kapıları kapansın, neden böyle yapıyorlar!” dedim. Aynı sabah o hâdise oldu.
Kalemleri Kur'ân’a ve Kur'ân Hattına Mahsûs ve Memur Olmalarından Bana Endişe Verir
Kardeşlerim!
Yeni hurûfla yazdığınız iki mes'ele, cidden te'sirini gösterdi. Birinci, ikinci, üçüncü mes'eleleri de yazılsa çok iyi olur. Fakat Husrev ve Tahiri gibi kalemleri Kur'ân’a ve Kur'ân hattına mahsûs ve memur olmalarından bana endişe verir. Başkalar yazsalar daha münâsibdir.
Bir Tek Tane On Mislinden Ziyâde Büyük Olduğunu Ben ve Başkaları Gördük
Azîz Kardeşlerim!
Bir seneden beri bir parça, yani bir kilo kadar şehriye ve pirinçten sarfediyordum. Şübhem kalmadı ki, büyük bir bereket içinde var. Şimdi siz bırakmıyorsunuz ki, pişireyim. Öyle ise, onu size hem teberrük, hem bereketli bir hediye ediyorum. O yıldız şehriyeden bir defa hàrika bir bereketi gördüm. Taneleri pişirdikten sonra kurutuyordum. Bir tek tane on mislinden ziyâde büyük olduğunu ben ve başkaları gördük.
Bu İzhâr, Sevâbını Noksan Etmiyor Mu?
Azîz Kardeşlerim!
Bu gece evrâd ile meşgul olurken nöbetçiler ve başkalar işitiyorlardı. Kalbime geldi ki: Acaba bu izhâr, sevâbını noksan etmiyor mu? diye telâş ettim. Hüccetü'l‑İslâm İmâm-ı Gazâlî’nin meşhûr bir sözü hâtıra geldi.
O demiş: “Bazen izhâr, çok defa ihfadan daha ziyâde efdal olur.” Yani âşikâre yapmakta başkalar, ya istifade veya taklid etmek veya gafletten uyanmak veya dalâlette ve sefâhette muannid ise, karşısında Şeâir‑i İslâmiye nev'inde izhâr etmek, izzet‑i diniyeyi göstermek gibi çok cihetle, hususan bu zamanda ve ihlâs dersini tam alanlarda değil riyâ, belki gizliden tasannu' karışmamak şartıyla çok ziyâde sevâblı olabilir diye bir tesellî buldum.
402
İmâm‑ı Gazâlî’nin “Hizbü'l-Masûn”unu Açtım
İki gün evvel sorgu hâkimi beni çağırdığı vakit, ben kardeşlerimi nasıl müdafaa edeyim diye düşünürken, İmâm‑ı Gazâlî’nin “Hizbü'l‑Masûn”unu açtım. Birden bu âyetler nazarımda göründü: ﴿اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا﴾﴿يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ﴾﴿اَللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْ﴾﴿طُوبٰى لَهُمْ﴾
Baktım ki: Birinci âyet, şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa اٰمَنُوا ’daki “Vâv” dahi meddedir – makam‑ı cifrîsi ve ebcedîsi bin üçyüz altmışiki (1362) eder – ki, tam tamına bu senenin aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz zamana, hem mânâsı, hem makamı tevâfuk ediyor. Elhamdülillâh dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor.
Sonra hâtırıma geldi ki: “Acaba netice ne olacak?” diye merak ettim. Gördüm: ﴿اَللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْ﴾﴿طُوبٰى لَهُمْ﴾ ’deki iki cümle, tenvin sayılmak şartıyla, makam‑ı cifrîsi aynen bin üçyüz altmışiki. Eğer bir med sayılmazsa, iki; eğer sayılsa, üç eder. Tam tamına hıfz‑ı İlâhiye’ye pek çok muhtaç olduğumuz bu zamanın, bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihine tevâfuk ederek, bir seneden beri büyük bir dâirede ve geniş bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında mahfûziyetimize te'minât ile tesellî veriyor.
403
Risale‑i Nur bu hâdisede daha parlak fütûhâtı hâkim dâirelerde bulunmasından şimdiki muvakkat tevakkuf bizi me'yûs etmez ve etmemeli; ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın tab'ı sebebiyle müsâderesi onun parlak makamına nazar‑ı dikkati her taraftan ona celbetmesine bir ilânnâme telâkki ediyorum. ﴿رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا﴾ âyetini şimdi okudum. وَاغْفِرْ لَنَا cümlesi tam tamına bin üçyüz altmışiki eder. Bu senenin aynı tarihine tevâfuk eder ve bizi çok istiğfara dâvet ve emreder ki, nurunuz tamam olsun ve Risale‑i Nur noksan kalmasın.
Birbirinize Birer Tesellîci, Ahlâkta ve Sabırda Birer Nümûne‑i İmtisal Olmanız O Maddî Sıkıntıları Hiçe İndirir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu eski ve yeni iki Medrese‑i Yûsufiye’deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı hâlde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehâcüme karşı kuvve‑i maneviyesi kırılmayan zâtları ehl‑i hakikat ve nesl‑i âtî alkışlayacakları gibi, melâike ve rûhâniler dahi alkışlıyorlar diye kanâatim var.
Fakat içinizde hastalıklı ve nâzik ve fakirler bulunmasıyla, maddî sıkıntı ziyâdedir. Ve buna karşı da herbiriniz herbirisine birer tesellîci ve ahlâkta ve sabırda birer nümûne‑i imtisal ve tesânüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzâkeresinde birer zekî muhâtab ve mucîb ve güzel seciyelerin in'ikâsında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp rûhumdan ziyâde sevdiğim sizler hakkında tesellî buluyorum.
Yüzyirmi yaşında bulunan Mevlâna Hâlid’in (K.S.) cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât onu bana giydirdiği gibi, ben de onun nâmına sizin herbirinize teberrüken giydirmek için hangi vakit isterseniz göndereceğim.
404
Yeni geldiğimiz zaman çiçek aşısı doktoru beni aşıladı. O kolum çıban oldu ve şişti, o şiş aşağıya iniyor, beni yatırmıyor, abdestte sıkıntı veriyor. Acaba benim vücûdum aşıya gelmez veyâhut başka bir mânâ var! Yirmi sene evvel beni Ankara’da aşıladılar, şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor, rahatsızlık veriyor. Bu da öyle olmasın diye hâtırıma geldi, sizde nasıl?
Said Nursî
Biz Bir Vazife‑i Îmâniye ve Uhreviye İle Bu Sıkıntılı İmtihana Girdik
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kader‑i İlâhî adâleti bizleri Denizli Medrese‑i Yûsufiye’sine sevketmesinin bir hikmeti, her yerden ziyâde Risale‑i Nura ve şâkirdlerine hem mahpusları, hem ahâlisi, belki hem memurları ve adliyesi muhtaç olmalarıdır. Buna binâen, biz bir vazife‑i îmâniye ve uhreviye ile bu sıkıntılı imtihana girdik.
Evet, yirmi‑otuzdan ancak bir‑ikisi ta'dil‑i erkân ile namazını kılan mahpuslar içinde birden Risale‑i Nur şâkirdlerinden kırk‑ellisi umumen bilâ‑istisna mükemmel namazlarını kılmaları, lisân‑ı hâl ile ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşaddır ki, bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve şâkirdler, ef'âlleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkîkî îmânlarıyla dahi buradaki ehl‑i îmânı ehl‑i dalâletin evhâm ve şübehâtından kurtarmalarına medâr çelikten bir kale hükmüne geçeceğini rahmet ve inâyet‑i İlâhiye’den ümîd ediyoruz.
Buradaki ehl‑i dünyanın bizi konuşmaktan ve temâstan men'leri zarar vermiyor. Lisân‑ı hâl, lisân‑ı kàlden daha kuvvetli ve te'sirli konuşuyor. Mâdem hapse girmek terbiye içindir, milleti seviyorlar ise, mahpusları Risale‑i Nur şâkirdleriyle görüştürsünler, tâ bir ayda, belki bir günde bir seneden ziyâde terbiye alsınlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikbâllerine ve âhiretine menfaatli birer insan olsunlar. Gençlik Rehberi bulunsa idi, çok fâidesi olurdu. İnşâallâh bir zaman girer.
Said Nursî
405
Böyle Pek Ağır Şerâit Altında Îmân Kurtarmak Hizmeti, Herşeyin Fevkındedir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullâh ile Hazret‑i Ziyaeddin hakkındaki ma'lûmunuz muhâvereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim:
Eğer perde‑i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hâllerden sarsılmayan bu samîmî dindarlar ve ciddi Müslümanlar eğer herbiri bir velî, hattâ bir kutub görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyâdeleştirecek ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim.
Çünkü böyle pek ağır şerâit altında îmân kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkındedir. Şahsî makamlar ve hüsn‑ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hâllerde hüsn‑ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sâhibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhâfaza etmek için tasannu'a ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.
Said Nursî
Merak Etmeyiniz, O Nurlar Parlayacaklar
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bütün rûh ve kalb ve aklımla sizin leyâli‑i aşerenizi tebrik ederiz. Bizim şirket‑i maneviyemizde büyük kazançlar edeceklerini Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ederiz. Bu gece rüyamda yanınıza gelmiş, imâm olarak namaz kılacağım hâlinde uyandım. Benim tecrübemle rüyanın tâbiri çıkacağı zamanda Sava ve Homa kahramanlarından iki kardeşimiz rüyayı tâbir etmek için umumunuz nâmına geldiler. Ben de umumunuzu görmek gibi mesrûr oldum.
Kardeşlerim! Gerçi bu vaziyet, hem muvâfığa ve bir kısım memurlara Risale‑i Nura karşı bir çekinmek, bir ürkmek vermiş, fakat bütün muhâliflerde ve dindarlarda ve alâkadar memurlarda bir dikkat, bir iştiyak uyandırıyor. Merak etmeyiniz, o nurlar parlayacaklar. (Hâşiye)
Said Nursî
406
Risale‑i Nur, Anadolu’yu Cebel-i Cûdî’de Sefîne Gibi Âfât-ı Semâviye ve Arziyeden Muhâfazalarına Bir Vesiledir
Sabri’nin tâbiri ve istihrâcıyla, Sûre‑i ve'l-Asr işâretine muvâfık olarak Risale‑i Nur, Anadolu’yu Cebel‑i Cûdî’de sefîne gibi ve Isparta ve Kastamonu’yu âfât‑ı semâviye ve arziyeden muhâfazalarına bir vesile olduğunu ve Risale‑i Nura ilişmesinler, yoksa yakında bekleyen âfetler geleceklerini bilsinler, akıllarını başlarına alsınlar. Bu musîbetten biraz evvel tekrar ile söylüyordum, size de o mektûblar gönderilmişti. Şimdi aldığım haber: Kastamonu, civarı, kalesi, Risale‑i Nurun mâtemini tutmuş gibi ağlamış ve zelzele ile sıtma tutmuş, inşâallâh yine Risale‑i Nura kavuşacak ve gülecek ve şükredecek.
Size evvelki gün iki kıymetli kazancımızı yazmıştım. İkincide yüzer lisânla duâ ve tesbihât, ilâ âhir demiştim. Noksan var. Sahîhi: Herbirimiz derecesine göre yüzer lisânla, ilâ âhir…
Hem ben pek çok alâkadar olduğum Sava köyünden çok muhterem bir ihtiyar ile ellerimiz birbiriyle kelepçe edilip geldiğimiz, beni pek çok memnun edip, bununla o mübârek köyün bana şiddet‑i alâkasını anladım. O kardeşime ayrıca selâm ederim.
Risale‑i Nura İlişecekler, Fakat Hasârât Ederler
Azîz Kardeşim!
﴿وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ﴾ bu âyet dahi ﴿وَالْعَصْرِ ❋ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ işâretine işâret eder ki; kâfirlerin bu kadar tahribâtları ve harbleri fâidesiz ve hasârât içerisinde ayn‑ı zarar oldu. ﴿وَالْعَصْرِ﴾ işâretinde Risale‑i Nura bir îmâ bulunması remziyle, bu âyet dahi remzen bin üçyüz altmış Rûmî tarihi olan bu senede münâfıklar ve küfre düşenler Risale‑i Nura ilişecekler, fakat hasârât ederler. Çünkü zelzele ve harb gibi belâların ref'ine bir sebeb, Risale‑i Nurdur. Onun ta'tîli belâları celbeder diye bir gizli îmâ olabilir.
Said Nursî
407
Dağ Gibi Metîn, Sarsılmaz Olan Meyve Risalesi Onlara Karşı En Kuvvetli Bir Müdafaa Olup Onları Susturacak Diye Bize Yazdırıldı
Azîz Kardeşlerim!
Ben tahmin ediyordum ki; hakîki ve en son müdafaanâmemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risalecik olacak. Çünkü, evvelce bazı evhâm yüzünden bir seneden beri aleyhimize geniş bir tarzda çevrilen plânlar bunlardır: “Tarîkatçılık, komitecilik ve haricî cereyanlarına âlet olmak ve dinî hissiyatı siyasete âlet etmek ve cumhûriyet aleyhinde çalışmak ve idare ve âsâyişe ilişmek” gibi asılsız bahâneler ile bize hücum ettiler.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, onların plânları akîm kaldı. O kadar geniş bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risalede, onsekiz sene zarfındaki mektûb ve kitaplarda hakikat‑i îmâniyeden ve Kur'âniye’den ve âhiretin tahkîkinden ve saâdet‑i ebediyeye çalışmaktan başka bir şey bulmadılar. Plânlarını gizlemek için gayet âdi bahâneleri aramağa başladılar.
Fakat hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zâhir ve şübhe bırakmaz ve dağ gibi metîn, sarsılmaz olan Meyve Risalesi onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum.
Said Nursî
408
Gerçi Yeriniz Çok Dardır, Fakat Kalbinizin Genişliği O Sıkıntıya Aldırmaz
Kardeşlerim!
Gerçi yeriniz çok dardır, fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz, hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz! En esâslı kuvvetimiz ve nokta‑i istinâdımız, tesânüddür. Sakın sakın bu musîbetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere i'tirâz hükmünde olan şekvâlar ve “Böyle olmasaydı şöyle olmazdı” diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki; bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu, ne yapsaydık onlar hücumu yapacak idiler. Biz sabır ve şükür ve kazâya rızâ ve kadere teslîm ile mukàbele ederek tâ inâyet‑i İlâhiye imdâdımıza gelinceye kadar az zamanda ve az amelde pek çok sevâb ve hayrat kazanmağa çalışmalıyız.
Oradaki kardeşlerimizin selâmetlerine duâlar ediyoruz.
Said Nursî
Bu Acîb Dostsuz Zamanda Samîmî Kırk‑Elli Dostunu Birden Bir-İki Ay Görmek ve Allah İçin Sohbet Etmek
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu dünyanın hayatı pek çabuk değişmesine ve zevâline ve fenâ ve fânî, âkıbetsiz lezzetlerine ve firâk ve iftirak tokatlarına karşı bir ehemmiyetli medâr‑ı tesellî ise, samîmî dostlar ile görüşmektir. Evet, bazen bir tek dostunu bir‑iki saat görmek için, yirmi gün yol gider ve yüz lirayı sarfeder. Şimdi bu acîb, dostsuz zamanda samîmî kırk‑elli dostunu birden bir‑iki ay görmek ve Allah için sohbet etmek ve hakîki bir tesellî alıp vermek; elbette başımıza gelen bu meşakkatler ve zâyiât‑ı maliye, ona karşı pek ucuz düşer‥ ehemmiyeti kalmaz. Ben kendim, buradaki kardeşlerimden on sene firâktan sonra bir tekini görmek için bu meşakkati kabûl ederdim. Teşekkî, kaderi tenkid ve teşekkür kadere teslîmdir.
İçinizde Kuvvetli, Metîn, Genç Çok Saidler Bulunduğuna ve Risale‑i Nura Sâhib ve Vâris ve Hâmî Olacaklarına Kanâatim Geliyor
Sizi te'min ederim ki; şimdi ecel gelse, ölsem, kemâl‑i rahat-ı kalble karşılayacağım. Çünkü içinizde kuvvetli, metîn, genç çok Saidler bulunduğuna ve bu bîçâre, ihtiyar, hasta, zaîf Said’den çok ziyâde Risale‑i Nura sâhib ve vâris ve hâmî olacaklarına kanâatim geliyor. Nazîf’in pusulasında isimleri yazılan ve te'sirli bir sûrette kuvve‑i maneviyeyi takviye eden zâtlara çok minnetdâr ve çok müferrah oldum. Zâten ben onların böyle olacaklarını tahmin ederdim. Cenâb‑ı Hak, onları muvaffak ve başkalara da hüsn‑ü misâl eylesin, âmîn!
409
Âhiret İçin, Hayır İçin, İbâdet Ve Sevâb İçin, Îmân Ve Âhiret İçin Risale‑i Nur İle Bağlanmışsınız
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mâdem âhiret için, hayır için, ibâdet ve sevâb için, îmân ve âhiret için Risale‑i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerâit altında herbir saati yirmi saat ibâdet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'ân ve îmân hizmetindeki mücâhede‑i maneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymetdâr ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakîki mücâhid kardeşler ile görüşmek ve akd‑i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve tesellî etmek ve mütesellî olmak ve hakîki bir tesânüdle kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın şâkirdliğine liyâkat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Medrese‑i Yûsufiye’de ta'yinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevâb kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr fâideleri düşünüp sabır ve tahammülle mukàbele etmek gerektir.
Said Nursî
Çelik ve Demir Gibi Sebatkâr Isparta ve Civarındakiler Gibi Metîn Kahramanlar
Kardeşlerim!
Ben kalben arzu ederim ki; çelik ve demir gibi sebatkâr Isparta ve civarındakiler gibi metîn kahramanlar (Husrevler, Hâfız Aliler gibi) Kastamonu tarafından dahi burada görünsün. Hadsiz şükür ediyorum ki; Kastamonu Vilâyeti, benim arzumu tam yerine getirdi, müteaddid kahramanları imdâdımıza gönderdi. Hayâlimde her vakit bulunan, fakat isimlerini yazamadığım için, yanınızda fedâkâr kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ederim.
Dehşetli Masonlar, İnsafsız Bir Masonu Bana Musallat Eylemişler
Azîz, Sıddık, Sebatkâr ve Vefâdâr Kardeşlerim!
Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için değil, belki şirket‑i maneviye-i duâiyenizden daha ziyâde istifadem için ve sizin de daha ziyâde îtidâl‑i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül ve şiddetle tesânüdünüzü muhâfaza için bir hâlimi beyân ediyorum ki:
410
Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azâbı, Eskişehir’de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat eylemişler, tâ hiddetimden ve işkencelerine karşı “Artık yeter!” dememden bir bahâne bulup, zâlimâne tecâvüzlerine bir sebeb göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, hàrika bir ihsân‑ı İlâhî eseri olarak şâkirâne sabrediyorum ve etmeğe de karar verdim.
Mâdem biz kadere teslîm olup bu sıkıntıları خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla ziyâde sevâb kazanmak cihetiyle manevî bir ni'met biliyoruz; mâdem geçici, dünyevî musîbetlerin sonları ekseriyetle ferâhlı ve hayırlı oluyor; ve mâdem hakkalyakìn derecesinde yakìnî bir kat'î kanâatimiz var ki:
Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saâdet‑i ebediye gibi şirindir. Elbette biz bu sıkıntılı hâller ile müftehirâne, müteşekkirâne bir mücâhede‑i maneviye yapıyoruz diye şekvâ etmemek lâzımdır.
Tesânüdü Muhâfaza; Enâniyet, Benlik, Rekabetten Tahaffuz Ve Îtidâl‑i Dem ve İhtiyat
Azîz Kardeşlerim! Evvel âhir tavsiyemiz: Tesânüdünüzü muhâfaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve îtidâl‑i dem ve ihtiyattır.
Said Nursî
Gizli Zındıkların Plânları Akîm Kalıp Yalan Çıktı
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu müddeiumumun iddianâmesinden anlaşıldı ki; hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize sevkeden gizli zındıkların plânları akîm kalıp yalan çıktı; şimdi bahâne olarak cem'iyetçilik ve komitecilik isnâdıyla yalanlarını setre çalışıyorlar ve bunun bir eseri olarak benimle kimseyi temâs ettirmiyorlar. Güyâ temâs eden birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sıkıntı verdirmekle kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar. Hususan ben, i'tirâznâmenin âhirinde, bu gelen fıkrayı diyecektim, fakat bir fikir mâni oldu. Fıkra şudur:
411
Evet biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki; her asırda üçyüz milyon dâhil mensûbları var ve her gün beş defa o mukaddes cem'iyetin prensipleriyle kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar ve ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ kudsî programıyla birbirinin yardımına duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar.
İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız; ve hususî vazifemiz de, Kur'ânın îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî haps‑i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.
Ekser Beşer; Maddî ve Manevî, Kalben, Rûhen, Fikren Musîbetler İle Giriftârdır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben bu fecirde herbirinize karşı tam bir acımak hissettim. Birden Hastalar Risalesi hâtıra geldi, tesellî verdi.
Evet, bu musîbet dahi ictimâî bir nev'i hastalıktır. O risaledeki ekser îmânî devâlar, bunda da vardırlar. Hususan Erzurum’daki mübârek hastaya söylediğim gibi, bu saatten evvel bütün musîbet zamanının elemi gitmiş; hem sevâbı, hem hayrı, hem dünyevî ve uhrevî ve îmânî ve Kur'ânî fâideleri kalmış. Demek o geçici bir tek musîbet, dâimî ve müteaddid ni'metlere inkılâb etmiş. Gelecek zaman ise şimdilik yok olmasından, onda devam edecek musîbetin şimdilik elemi yok. Tevehhüm ile yoktan elem almak, rahmet ve kader‑i İlâhiye’ye i'timâdsızlıktır.
Sâniyen: Şimdi zemin yüzünde ekser beşer; maddî ve manevî, kalben, rûhen, fikren musîbetler ile giriftârdır. Bizim musîbetimiz, onlara nisbeten hem gayet hafiftir, hem kârlıdır. Hem kalb, hem rûh için; hem îmân, hem selâmet ve sıhhat lezzetleri var.
412
Sâlisen: Bu fırtınalarda buraya girmeseydik, vehham memurların temâsında bu hafif musîbet ağırlaşmış olacaktı ve onlara karşı tasannu' ve dalkavukluk etmek belâsı olacaktı.
Râbian: Bu işsiz ve muzâaf maddî ve manevî kışta, Medresetü'z‑Zehrâ’nın bir dershânesi olan bu Medrese‑i Yûsufiye’de, öz kardeşten daha müşfik çok hakîki dostlarını ve mürşid gibi uhrevî kardeşleri gayet ucuz ve az masrafla görmek, ziyaret etmek ve onların hususî meziyetlerinden istifade etmek ve şeffâf şeylerde sirâyet eden nur ve nurânî gibi hasenelerinden, manevî yardımlarından, ferâhlarından, tesellîlerinden kuvvet almak cihetinde bu musîbet; şeklini değiştirir, bir nev'i inâyet perdesi hükmüne geçer.
Evet, bu gizli inâyetin bir latîf zarâfetidir ki, bütün buraya gelen Risale‑i Nur talebelerine “Hocalar” nâmı verilmiş. Herkes, lisânında “Hocalar‥ hocalar” diye hürmetle yâdediyorlar. Bu zarâfet içinde latîf bir işâret var ki; bu hapis medreseye döndüğü gibi, Risale‑i Nur şâkirdleri dahi birer müderris, muallim ve sâir hapishâneler de bu hocaların sâyesinde inşâallâh birer mekteb hükmüne geçeceklerdir.
Talebe‑i Ulûmun Hattâ Uykusu Dahi İbâdet Sayılır
Kardeşlerim!
Bunun gibi tesellîye dair evvelce yazılan küçük mektûblar arasıra okunsa ve Meyvenin, hususan âhirleri beraber mütâlaa edilse ve hâtıra gelen Risale‑i Nurun mes'eleleri müzâkere olsa, inşâallâh talebe‑i ulûmun şerefini kazandırır. İmâm‑ı Şâfiî (K.S.) gibi büyük zâtlar: “Talebe‑i ulûmun hattâ uykusu dahi ibâdet sayılır.” diye ziyâde ehemmiyet vermişler. Böyle medresesiz bir zamanda, böyle azâb yerlerde, böyle yüksek talebelik yüzünden yüz sıkıntı da olsa, aldırmamalı, veyâhut خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip o meşakkatler yüzünden ferâhla gülmeliyiz.
413