Kıyâmete Kadar Risale‑i Nur Kisvesinde Hakàik-ı Îmâniye ve Esrâr-ı Kur'âniye İle Kemâl-i Ferâh ve Sevinçle Meşgul Eyle
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki; bu acîb zamanda ve garîb yerde, talebe‑i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vâsıtasıyla bizlere de müyesser eyledi. Ehl‑i keşf-i kubûrun müşâhedesiyle, müteaddid vâkıâtla, tahsil‑i ulûm ânında vefât eden bazı müştâk ve ciddi bir talebe‑i ulûm, şehîdler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor.
430
Hattâ meşhûr bir ehl‑i keşfi'l-kubûr, vefât eden ve İlm‑i Sarf ve Nahvi okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir’e nasıl cevab verecek diye murâkabe etmiş ve müşâhede edip işitmiş ki; melek‑i suâl, ondan sordu مَنْ رَبُّكَ “Senin Rabbin kimdir?” dediği zaman, o Nahv dersiyle iştigâl ederken vefât eden talebe, o meleğin cevabında demiş: “ مَنْmübtedâdır, رَبُّكَ onun haberidir.” Nahiv ilmince cevab vermiş, kendini medresede zannetmiş.
İşte bu vâkıaya muvâfık olarak ben, merhum Hâfız Ali’yi aynen hayattaki gibi Risale‑i Nurla meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe‑i ulûm vaziyetinde ve tam şehîdler mertebesinde ve tarz‑ı hayatlarında biliyorum ve o kanâat ile ona ve onun gibi Mehmed Zühtü’ye ve Hâfız Mehmed’e bazı duâlarımda derim:
Yâ Rabbî! Bunları kıyâmete kadar Risale‑i Nur kisvesinde hakàik‑ı îmâniye ve esrâr‑ı Kur'âniye ile kemâl‑i ferâh ve sevinçle meşgul eyle. Âmîn!
Fedâkâr Zâtlar, Kendi Dostu Yerine Ölüyorlardı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazen böyle fedâkâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı‥ zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zâtlar yapmasa idi; Kur'ân’a, İslâmiyete büyük bir zâyiât olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe, o acı gidiyor; bir inşirah geliyor.
Medâr‑ı hayrettir ki; ben, şimdi onun manevî, belki maddî hayatıyla âlem‑i berzaha gitmesi cihetiyle, o âleme gitmek için bende bir iştiyak zuhûr etti ve rûhuma başka bir perde açıldı. Nasıl ki, buradan Isparta’daki kardeşlerimize selâm gönderip muârefe, muhâbere ile sohbet ediyoruz; aynen öyle de; Hâfız Ali’nin tavattun ettiği âlem‑i berzah; nazarımda Isparta, Kastamonu gibi olmuş. Hattâ bu gece, mesmuâtıma göre, buradan birisi oraya gönderilmiş. On defadan ziyâde teessüf ettim. Ne için Hâfız Ali’ye onunla selâm göndermedim. Sonra ihtar edildi ki: Selâm göndermek için vâsıtalara ihtiyaç yok; kuvvetli râbıtası telefon gibidir. Hem o gelir alır.
431
O büyük şehîd, Denizli’yi bana sevdiriyor; daha buradan gitmek istemiyorum. O ve Mehmed Zühtü ve Hâfız Mehmed, hayatlarında gördükleri vazife‑i îmâniye ve Nuriyeye devam ediyorlar. Onlar pek yakından temâşâ ediyorlar, belki de yardım ediyorlar. Evliyâ‑i azîmenin dâiresinde kıymetli hizmet noktasında mevki almalarından, ben de o ikisinin Hâfız Mehmed’le beraber isimlerini silsilemde aktâbların isimleri yanında yâdedip hediyelerimi bağışlıyorum.
Risale‑i Nur Zinciriyle Kuvvetli Uhuvvet Öyle Bir Hasenedir ki, Bin Seyyieyi Affettirir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizdeki ihlâs ve sadâkat ve metânet, şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfî bir sebebdir ve Risale‑i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir. Haşirde, adâlet‑i İlâhiye, hasenelerin seyyielere râcih gelmesiyle affettiğine binâen, siz de hasenelerin rüchânına göre muhabbet ve afv muâmelesini yapmak lâzımdır. Yoksa bir seyyie ile hiddet etmek, sıkıntıdan gelen bir titizlik, bir asabîlik ile zararlı bir hiddet, iki cihetle zulüm olur. İnşâallâh, birbirinize sürûrda ve tesellîde yardım edip, sıkıntıyı hiçe indirirsiniz.
Şimdi Ölsem, Onlar Var Diye Ferâh‑ı Kalble Ecelimi Karşılayacağım
Azîz, Sıddık, Mübârek Kardeşlerim!
Birkaç gündür sizin ile konuşmadığımın sebebi, şimdiye kadar emsâlini görmediğim şiddetli ve zehirli bir hastalıktır. Ben, Risale‑i Nur hesabına âhir ömrüme kadar Nur ve gül dâiresindeki sebatkâr ve metîn ve sarsılmaz kardeşlerimle, Kastamonulu fedâkârlar ile ebeden müteşekkirâne iftihar ediyorum ve onlarla bütün zâlimlerin sıkıntılarına karşı bir kuvvetli nokta‑i istinâd ve tam bir tesellî buluyorum. Şimdi ölsem, onlar var diye ferâh‑ı kalble ecelimi karşılayacağım…
432
Ehl‑i dünya, ben onlarla mübâreze ediyorum diye asılsız tevehhüm ederek beni hapse attılar. Fakat kader‑i İlâhî, ben onlarla konuşmadığım ve ıslah‑ı hâllerine çalışmadığımdan beni hapse attı. Ve hapiste yalnız birkaç arkadaşımla kalsam, Ankara makàmâtına karşı Âlem‑i İslâmı alâkadar edecek bir alenî muhâkeme isteyeceğim ve da'vâ edeceğim ve Meyve Risalesi’ni ve müdafaât parçalarını yeni harfle müteaddid nüshalar çıkarıp mühim makàmâta göndereceğiz inşâallâh.
Şerîat ve İ'tikàd Noktasında Ehemmiyetli Sarsıntılar Olması Hengâmında Pek Çok Eâzım‑ı İslâmiye İmdâda Yetişip O Fitne-i Diniyeyi Mağlûb Ettiler
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu nev'i Hadîsler, müteşâbih kısmındandırlar. Hem cüz'î ve hususî değiller, umumî yerlerde bakmıyorlar. Bir kısım ise, ümmetinin başına gelen dinî fitnelerden yalnız bir tek zamanı ve Hicaz ve Irak’ı misâl olarak gösterir. Zâten Abbâsîlerin zamanında, o tarihte Mu'tezile, Râfizî, Cebrî ve perde altında zındıklar, mülhidler, İslâmiyeti zedeleyen çok fırak‑ı dâlle meydâna gelmiştiler. Şerîat ve i'tikàd noktasında ehemmiyetli sarsıntılar olması hengâmında Buhârî, Müslim, İmâm‑ı A'zam, İmâm‑ı Şâfiî, İmâm‑ı Mâlik, İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel ve İmâm‑ı Gazâlî ve Gavs‑ı A'zam ve Cüneyd‑i Bağdadî gibi pek çok Eâzım‑ı İslâmiye imdâda yetişip o fitne‑i diniyeyi mağlûb ettiler.
O tarihten üçyüz sene sonraya kadar o galebe devam ile beraber, perde altında yine o ehl‑i dalâlet fırkaları, siyaset yoluyla Hülâgu‑Cengiz fitnesini İslâmların başına getirdiler. Bu fitneden hem hadîs, hem Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh sarîh bir sûrette aynı tarihiyle işâret ediyorlar.
433
Sonra bu zamanımızın fitnesi en büyük bir fitne olduğundan, hem müteaddid hadîsler, hem çok İşârât‑ı Kur'âniye aynı tarihiyle haber veriyorlar. Buna kıyâsen, ümmetin geçireceği safahâtı küllî bir sûrette bir hadîs beyân ettiği vakit, bazen o küllînin bir tek hâdisesini, misâl olarak tarihi gösterir.
Böyle müteşâbih ve mânâsı tamam anlaşılmayan hadîslerin Risale‑i Nur eczâları kat'î bir sûrette te'villerini beyân etmiş. Yirmidördüncü Söz’de ve Beşinci Şuâ’da, bu hakikati düsturlarla beyân etmiş.
Birbirinizi Enâniyetle veya Sadâkatsizlikle İttiham Etmemek İçin, Bir Hakikati Beyân Etmek İhtar Edildi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Birbirinizi enâniyetle veya sadâkatsizlikle ittiham etmemek için, bir hakikati beyân etmek ihtar edildi.
Ben bir zaman, enâniyetini bırakmış ve nefs‑i emmâresi kalmamış büyük evliyâdan şiddetli bir sûrette nefs‑i emmâreden şikâyet ettiğini gördüm, hayrette kaldım. Sonra kat'î bildim ki, âhir ömre kadar mücâhede‑i nefsiyenin sevâbdâr devamı için nefs‑i emmârenin ölmesi üzerine onun cihâzâtı damarlara ve hissiyata devredilir, mücâhede devam eder. İşte o büyük evliyâlar, bu ikinci düşmandan ve nefsin vârisinden şikâyet ederler.
Hem manevî kıymet ve makam ve meziyet, bu dünyaya bakmıyor ki, kendini ihsâs etsin. Hattâ en büyük makamda bulunanlardan bazı zâtlara verilen büyük bir ihsân‑ı İlâhî’yi hissetmediklerinden, kendilerini herkesten ziyâde bîçâre ve müflis telâkki etmeleri gösteriyor ki; avâmın nazarında medâr‑ı kemâlât zannedilen keşif ve kerâmet ve ezvâk ve envâr, o manevî kıymet ve makamlara medâr ve mehenk olamaz.
Sahâbelerin bir saati, başka velîlerin bir gün, belki bir çillesi kadar kıymeti olduğu hâlde; keşif ve manevî hàrikulâde hâlâta evliyâ gibi mazhariyetleri her sahâbede olmaması, bu hakikati isbât ediyor.
434
İşte kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizin nefs‑i emmâreniz, kıyâs‑ı binnefs cihetinde, sû‑i zan noktasında sizleri aldatmasın; Risale‑i Nur terbiye etmiyor diye şübhelendirmesin.
Haylaz Gençlerde Dokuz Tokadı Risale‑i Nurun Bir Latîf Kerâmeti Olduğunu O Gençler Dahi Tasdik Ediyorlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun Gençlik Rehberi’nde ve Meyve Risalesi’ndeki beş mes'elesinin, haylaz gençlerde dokuz tokadı Risale‑i Nurun bir latîf kerâmeti olduğunu o gençler dahi tasdik ediyorlar.
Birincisi: Bana hizmet eden Feyzi. Ona bidâyette dedim: Sen Meyve’nin bir dersinde bulundun, haylazlık yapma. O yaptı, birden tokat yedi, bir hafta eli bağlı kaldı.
Evet, doğrudur. Feyzi
İkincisi: Bana hizmet eden ve Meyve’yi yazan Ali Rıza. Bir gün, yazdığını ona ders verecektim. O, haylazlığından yemek pişirmek bahânesi ile gelmedi, birden tokat yedi. O vakit onun tenceresi sağlam iken, dibi, yemeği ile beraber tamamen düştü.
Evet, doğrudur. Ali Rıza
Üçüncüsü: Ziya. Meyve’nin gençliğe ve namaza dair mes'elelerini kendine yazdı, namaza başladı. Fakat haylazlık yaptı, namazı ve yazıyı bıraktı. Birden, o vakitte tokat yedi. Hilâf‑ı âdet ve sebebsiz, başı üstündeki sepeti ve elbiseleri yandı. O kadar kalabalık içinde yanıncaya kadar kimse farkında olmaması, kasdî bir şefkat tokadı olduğunu gösterdi.
Evet, doğrudur. Ziya
Dördüncüsü: Mahmud. Ona Meyve’den gençlik ve namaz mes'elelerini okudum ve dedim: Kumar oynama, namaz kıl. Kabûl etti. Fakat haylazlık galebe etti, namaz kılmadı ve kumar oynadı. Birden, hiddet tokadını yedi. Üç‑dört defada dâima mağlûb olup fakir hâliyle beraber kırk lira ve sakosunu ve pantolonunu kumara verdi, daha aklı başına gelmedi.
Evet, doğrudur. Mahmud
Beşincisi: Ondört yaşında Süleyman nâmında bir çocuk, ziyâde haylazlık yapıp başkalarının da iştihâlarını açıyordu. Ona dedim: Uslu dur. Namazını kıl. Senden büyük haylazların içinde bu hâlin, sana tehlike getirir. O, namaza başladı, fakat yine namazı terk ve haylazlığa girdi. Birden tokat yedi. Uyuz illetine mübtelâ oldu, yirmi gündür yatağında yatmağa mecbur oldu.
Evet, doğrudur.Süleyman
435
Altıncısı: Bana bidâyette hizmet eden Ömer, namaza başladı, şarkıları bıraktı. Fakat bir akşam, kapıya yakın bir şarkı kulağıma geldi, evrâd ile meşguliyetime zarar verdi. Ben, hiddet ettim, çıktım, gördüm ki; hilâf‑ı âdet Ömer’dir. Ben de hilâf‑ı âdet bir tokat vurdum. Birden, sabahleyin hilâf‑ı âdet olarak Ömer, başka hapse gönderildi.
Yedincisi: Hamza nâmında onaltı yaşında sesi güzel olmasından şarkı söylüyor, başkalarının da iştihâlarını açıyor, haylazlık ediyordu. Ona dedim: Böyle yapma, tokat yiyeceksin. Birden, ikinci gün bir eli yerinden çıktı, iki hafta azâbını çekti.
Evet, doğrudur.Hamza
Bu gibi tokatlar var; fakat kağıt bitti, mânâ da bitti.
Bir Maârif Vekili, Perdeyi Yüzünden Kaldırdı ve Küfr‑ü Mutlakı Başka Bir Kisvede Gösterdi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir maârif vekili, perdeyi yüzünden kaldırdı ve küfr‑ü mutlakı başka bir kisvede gösterdi. Bizim son gönderdiğimiz müdafaâtı daha almadan başka sâika ile o beyânnâmeyi yazmış. Gerçi ben, o dâireye göndermeyi düşünmüyordum; fakat kardeşlerimizin tensibiyle onlara da göndermek; hem münâsib, hem lâzım olduğunu bu hâl gösterdi. Çünkü, herhalde bu derece ilhâdda taassub taşıyan bir vekil, Ankara’ya gönderilen evrak ve mahrem risalelere karşı lâkayd kalmazdı. Birden, doğrudan doğruya cerhedilmez müdafaâtlar başına vuruldu, çok iyi oldu. İnşâallâh, o dâirede dahi Risale‑i Nur lehinde kuvvetli bir cereyan uyandıracak.
Kardeşlerim! Mâdem bir kısmın mâhiyetleri bu tarzdır; onlara, o kısma teslîm olmak, bir nev'i intihardır; İslâmiyetten pişman olmaktır; belki dinden insilâh etmektir. Çünkü o derece ilhâdda taassub etmiş ki; bizim gibilerden yalnız teslîmiyetle ve tasannu' ile râzı olmuyorlar. “Kalbini ve vicdânını bırak, yalnız dünyaya çalış” derler.
436
İşte bu vaziyete karşı inâyet‑i Rabbâniye’ye dayanıp metânet ve sabır ve tevekkül ederek dört sandık Risale‑i Nur eczâları o merkeze yetişip, kuvvetli hakikatler ile galebe çalmasına duâ etmekten başka çare yoktur. Biz birbirimizden çekinmekle ve gücenmekle ve Risale‑i Nurdan çekilmekle ve onlara teslîm ve hattâ iltihak etmekle fâide vermediği şimdiye kadar tecrübe edildi.
Hem hiç merak etmeyiniz. O vekilin o farfaralı telâşı, zaafına ve tam korkusuna delâlet eder. Tecâvüze değil, belki tedâfü'e mecburiyeti bildiriyor.
Umumumuzun Bedeline Âhirete Gittiler ve Selâmetimizin Hesabına Fedâ Oldular
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Homalı kardeşlerimizden Ali nâmında bir şâkird, Hâfız Ali’nin vefâtı günlerinde vefât ettiğini Sami Bey bana söylediği gibi, Homalı kahramanlardan Mehmed Ali dahi bana yazdı. Ben de o Ali’yi o büyük şehîd Ali’ye çok duâlarda arkadaş yaptım.
Bu yakında, bizimle alâkadar bir hanım, üç kardeşimizin öldüğünü görmüştü. Tâbiri: Bu iki Ali ve Risale‑i Nura hapiste tâbi olmak isteyen asılan Mustafa, umumumuzun bedeline âhirete gittiler ve selâmetimizin hesabına fedâ oldular demektir.
Bize En Elzem İş, Telâş Etmemek ve Me'yûs Olmamak ve Birbirinin Kuvve‑i Maneviyesini Takviye Etmektir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Sarsılmaz ve Tevekkülün Mâhiyetini ve Kıymetini Anlayan Kardeşlerim!
Yirmi seneden beri hiçbir gazeteyi ne okumak ve ne sormak merakım olmadığı hâlde, pek çok teessüf ile, yalnız bir kısım zaîf kardeşlerimizin hatırları için bugün bir gazetenin bir bahsini gördüm. Bundan bildim ki; perde altında ve üstünde ehemmiyetli cereyanlar rol oynuyorlar. Meydânda biz göründüğümüzden, bizler, o cereyanlarla alâkadar tevehhüm ediliyoruz.
İnşâallâh, Risale‑i Nurun dört sandık kuvvetli cerhedilmez risaleleri ve pek kat'î müdafaa defterleri; bizim hakkımızda, hem îmân ve Kur'ân, İslâm hakkında bir hayırlı netice verecekler. Biz onların dünyalarına karışmadık ve karışacağımızı hiçbir cihetle daha tesbit edemediler. Mecburiyetle bütün Risale‑i Nuru Ankara tahkîk için istedi.
437
Mâdem hakikat budur ve mâdem şimdiye kadar Risale‑i Nurun hizmetinde inâyet‑i Rabbâniye’nin tecellîsini inkâr edilmeyecek derecede gördük; herbirimiz cüz'î ve küllî bunu hissetmişiz ve mâdem şimdi siyasetin ve dünyanın çok cereyanlarının birbirine karşı tahşidâtı oluyor ve mâdem elimizden kazâya rızâ ve kadere teslîm ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye ve Nuriyenin verdikleri büyük ve kudsî tesellîden başka bir şey gelmiyor; elbette bize en elzem iş, telâş etmemek ve me'yûs olmamak ve birbirinin kuvve‑i maneviyesini takviye etmek ve korkmamak ve tevekkülle bu musîbeti karşılamak ve habbeyi kubbe yapan farfaralı gazetecilerin kubbelerini habbe görüp ehemmiyet vermemektir.
Bu dünya hayatı, hususan bu zamanda, bu şerâit altında kıymeti yoktur. Başa ne gelse gelsin, hoş görmeli.
Bir Tek Adam Seninle Hidayete Gelse, Sahrâ Dolusu Kırmızı Koyun, Keçilerden Daha Hayırlıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İki‑üç kardeşlerimiz şöyle kendilerine bir güzel tesellî bulmuşlar, diyorlar ki:
“Bu hapiste bir kısım yeni kardeşlerimiz, bir‑iki saat gayr‑ı meşrû bir hareket yüzünden, bir‑iki belki on sene bu musîbet içinde sabır ve tahammül ediyorlar. Hattâ bir kısmı şükrederek başka günahlardan kurtulduk dedikleri hâlde; biz, Risale‑i Nur vâsıtasıyla en meşrû bir hareket ve hizmet‑i îmâniye yüzünden altı‑yedi ay hayırlı bir sıkıntıdan neden şekvâ ediyoruz?” diyorlar. Ben de, “bin Bârekallâh” onlara derim.
Evet, beş‑on sene hem îmânını, hem başkaların îmânlarını kurtarmak niyetiyle zevkli, tatlı, hayırlı, kudsî bir hizmet ve yüksek bir ubûdiyet‑i fikriye yüzünden beş‑on ay zahmet çekmek, medâr‑ı şükür ve iftihardır.
Bir hadîste fermân etmiş ki: “Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahrâ dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır.” İşte burada, mahkemede ve Ankara’da, sizlerin yazılarınız ve hizmetleriniz vâsıtasıyla ne kadar insanlar îmânlarını dehşetli şübhelerden kurtardığını ve kurtaracağını düşününüz, sabır içinde kemâl‑i rızâ ile şükrediniz.
438
Eğer Ankara’da hâkim olan Halk Partisi, oraya giden Risale‑i Nurun kuvvetli kitaplarına karşı inâd etse ve musâlaha niyetiyle himâyesine çalışmazsa, bizim en rahat yerimiz hapistir ve mülhidler, bolşevizmi zındıka ile birleştirdiğine alâmettir ve hükûmet, onları dinlemeğe mecbur olur. O zaman Risale‑i Nur çekilir, tevakkuf eder, maddî ve manevî musîbetler hücuma başlarlar.
Cinlerden de Peygamber Geldiği Bildiriliyorsa da, Bu Husustaki Müşkülün Halli İçin Vâki Suâle Üstadımızın Verdiği Cevaptır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿﷽﴾
﴿يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ﴾ Âyet‑i Celîleleri mûcibince cinlerden de peygamber geldiği bildiriliyorsa da, bu husustaki müşkülün halli için vâki suâle Üstadımızın verdiği cevaptır.
Azîz Kardeşim!
Hakikaten senin bu suâlinin çok ehemmiyeti var. Fakat Risale‑i Nurun en ehemmiyetli vazifesi beşeri dalâletten ve küfr‑ü mutlaktan kurtarmak olmasından, bu çeşit mes'elelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor. Selef‑i Sâlihîn dahi çok bahsetmemişler. Çünkü öyle gaybî ve görünmeyen işlerde, sû‑i isti'mâl düşer. Hem şarlatanlar, hodfürûşluklarına bir vesile yapabilirler. Nasıl ki, şimdi ispirtizmacılar “Cinler ile muhâbere” nâmıyla şarlatanlık yapıyorlar; dinin zararına âlet ederler diye çokça medâr‑ı bahs edilmez. Hem Hâtemü'l‑Enbiyâ’dan sonra, cinlerde peygamber gelmemiş.
439
Hem Risale‑i Nur, bu zamanda bir tâun‑u beşerî olan maddiyûnluk fikrini ibtal etmek için, cinnî ve rûhânilerin vücûdlarını kat'î hüccetler ile isbât etmeye çalışmış, bu mes'eleye üçüncü derecede bakmış, tafsîlini başkalara bırakmış. Belki inşâallâh Risale‑i Nurun bir şâkirdi, Sûre‑i Rahmân’ı tefsir edip bu mes'eleyi de halleder.
Risale‑i Nurun Bir Şâkirdi Zâyi' Olduğu Zaman, O Kahramanların Vazifelerini Görecek Şâkirdler Çıkarlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Hakikaten Hâfız Ali, Hâfız Mehmed ve Mehmed Zühtü’nün vefâtları; değil yalnız bize ve Isparta’ya, belki bu memlekete ve Âlem‑i İslâma büyük bir zâyiâttır. Fakat şimdiye kadar bir cilve‑i inâyet olarak, Risale‑i Nurun bir şâkirdi zâyi' olduğu zaman, der‑akab iki‑üç tane o sistemde meydâna çıktığından, kuvvetle ümîdvârız ki, başka şekilde o kahramanların vazifelerini görecek, ümîd ettiğimizden ciddi şâkirdler, çıkarlar, görürler. Zâten o üç mübârek merhum zâtlar, az bir zamanda, yüz senelik vazife‑i îmâniyeyi gördüler. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, onların yazdıkları ve neşrettikleri ve okudukları hurûf‑u Nuriye adedince onlara rahmetler eylesin. Âmîn!
Benim tarafımdan o Hâfız Mehmed’in akrabasını ve mübârek köyünü tâziye ediniz. Ben de, onu Hâfız Ali ve Mehmed Zühtü’ye arkadaş edip, üstadlarımın aktâb kısmının isimleri içinde o üçünün isimlerini dâhil edip, Hâfız Âkif’i dahi Âsım ve Lütfi’ye arkadaş ettim.
440
O Ölmüş Dehşetli Adamın Muhabbeti Telkin Ediliyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ sırrıyla, bu mes'elemizin te'hiri hayırdır. Çünkü bütün mekteblerde ve dâirelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hâl ise, Âlem‑i İslâma ve istikbâle pek elîm ve acı bir te'siri olacaktı.
Şimdi ihtiyarımızın haricinde onun mâhiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyâde alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kat'î hüccetler gösteren ve isbât eden Risale‑i Nur geçmesi, kemâl‑i merak ve dikkatle okunması öyle bir hâdisedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ i'dâm olsalar, Din‑i İslâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr‑ü mutlaktan ve irtidattan en mütemerridleri bir derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrûrâne ve cür'etkârâne tecâvüzlerini ta'dil eder.
Mahkemede son söz olarak yüzlerine söylediğim bu cümle: “Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun.” ile, bizim nihâyete kadar sebat edeceğimizi da'vâ etmişiz. Bu da'vâdan vazgeçilmez. İçinizde vazgeçecek yok ümîd ediyorum. Mâdem şimdiye kadar sabrettiniz, “Daha kısmetimiz ve vazifemiz bitmedi” diye tahammül ve sabrediniz. Her hâlde Meyve’deki kat'î hüccetler ile kàbil‑i inkâr olmayan i'dâm‑ı ebedî ve nihâyetsiz haps‑i münferid mesleğini müdafaa etmek için Risale‑i Nura karşı anûdâne hareket edilmeyecek, belki musâlaha veya mütâreke çaresi aranılacak.
اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَالسُّرُورِ
441
Biz Onların İki Cihanda Yaşamalarını İstiyoruz, Arıyoruz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ﴾ âyeti hem Risale‑i Nura, hem مَيْتًا kelimesiyle üç kuvvetli emâre ve münâsebetler ile Risale‑i Nurun bu bîçâre şâkirdlerine işâreti Birinci Şuâ’da izâh edilmiş. Şimdi bu hâdisede, o emârelerden birisi tam hükmediyor.
Çünkü bize zulmedenler, ellerinde hayat ve medeniyeti ve lezzeti tutup, bizi o tarz‑ı hayata ehemmiyet vermemekle ittiham edip, mes'ûl ederler, hattâ i'dâm ve ağır ceza ile hapse sokmak isterler. Fakat kanunca sebeb bulamıyorlar.
Biz dahi elimizde hayat‑ı bâkiyenin mukaddimesi ve perdesi olan mevti ve ölümü tutup, onların başlarına vurup intibâha getirmek ve onların hakîki mes'ûliyet ve mahkûmiyetten ve i'dâm‑ı ebedî ve dâimî haps‑i münferitten kurtulmalarına bütün kuvvetimizle çalışıyoruz. Hattâ Ankara’ya giden şiddetli risaleler sebebiyle en ağır ceza nefsime verilse, fakat ceza verenler o risaleler ile ölümün i'dâmından kurtulsalar; hem kalbim, hem nefsim râzı olurlar.
Demek, biz onların iki cihanda yaşamalarını istiyoruz, arıyoruz. Onlar bizim ölmemizi istiyorlar, bahâneler arıyorlar. Fakat güneş gibi zâhir ve göz ile görünür gündüz gibi bir hakikat‑i mevtiye ve her gün insanlarda otuzbin cenaze, ehl‑i dalâlet hakkında, otuzbin i'dâm‑ı ebedî, otuzbin haps‑i münferid fermânlarını, i'lâmnâmelerini gösterdiklerinden, biz onlara karşı mağlûb değiliz. Ne yaparlarsa yapsınlar. ﴿اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ﴾ âyeti, oniki seneden beri en acınacak mağlûbiyetimiz zamanında dahi, cifir ve ebced hesabıyla gâlibiyetimize aynı tarihiyle müjde ediyor. Mâdem hakikat budur; biz şimdiden sonra hem mahkemeye, hem halka diyeceğiz ki:
“Bu gözümüz önünde ve bizi bekleyen ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden ve karşımızda kapısını açan ve bizi cebr‑i kat'î ile çağıran kabrin dâimî karanlık haps‑i münferidinden kurtulmağa çalışıyoruz. Hem sizin de o dehşetli ve çaresiz musîbetten kurtulmanıza yardım ediyoruz. Sizin nazarınızda en büyük bir mes'ele‑i dünyeviye ve siyâsiye, bizim nazarımızda ve hakikat cihetinde kıymeti pek azdır ve bilfiil vazifedâr olmayanlara mâlâyanî ve ehemmiyetsizdir ve kıymeti yoktur. Fakat bizim iştigâl ettiğimiz vazife‑i zarûriye-i insaniye ise, herkese her zaman ciddi alâkası var. Bu vazifemizi beğenmeyenler ve kaldıranlar, ölümü kaldırmalı ve kabri kapamalı!‥”
İkinci ve Üçüncü noktalar şimdilik geri kaldı.
442
Risale‑i Nur, Âfâtın Def'ine Sadaka Gibi Vesile Olmasından, Ona Karşı Olan Hücum ve Onun Ta'tîli, Âfâta Karşı Olan Müdafaasını Zaîfleştirir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun kerâmetlerindendir ki; Üstadımız Hazretleri: “Ey mülhidler ve ey zındıklar! Risale‑i Nura ilişmeyiniz! Risale‑i Nur, âfâtın def'ine sadaka gibi vesile olmasından, ona karşı olan hücum ve onun ta'tîli, âfâta karşı olan müdafaasını zaîfleştirir. Eğer ilişirseniz, yakından bekleyen belâlar sel gibi üstünüze yağacaktır.” diye, on senedir kerrâtla söylüyordu.
Bu hususta şâhid olduğumuz felâketler pek çoktur. Dört seneden beri Risale‑i Nura ve şâkirdlerine her ne vakit ilişilmiş ise; bir felâket, bir musîbet takib etmiş ve Risale‑i Nurun ehemmiyetini ve âfâtın def'ine vesile olduğunu göstermiştir.
İşte Üstadımız Bediüzzaman’ın Risale‑i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisât içinde felâketler, zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört felâket, Risale‑i Nurun bir vesile‑i def'-i belâ olduğunu gösterdi.
Cenâb‑ı Hak, bize ve Risale‑i Nura taarruz edenlerin kalblerine îmân ve başlarına hakikati görecek akıl ve göz ihsân etsin; bizi bu zindânlardan, onları da bu felâketlerden kurtarsın, âmîn!
Husrev
İhtiyatla Beraber, Sadâkati ve İrtibatı ve Hizmeti Değiştirmemek Lâzımdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir cilve‑i inâyet-i Rabbâniye’dir ki; daha müdafaâtımızı ve evraklarımızı ve kitapları görmeden, yalnız perde altında hissedip maârif vekilinin dehşetli püskürmesi ve hücumu, Beşinci Şuâ ve Hücumât‑ı Sitte’nin Zeyli gibi gayet şiddetli mahrem risaleleri en ehemmiyetli makàmât bilfiil tenkid için tedkik etmesi ve müdafaâtımın ciddi, dokunaklı küfr‑ü mutlaka cür'etkârâne darbeleri Ankara’nın bize karşı çok şiddetli davranmasını beklerken, mes'elenin azametine nisbeten gayet mülâyimâne belki musâlahakârâne vaziyet almış.
443
Ve bu cilve‑i inâyetin bir hikmeti de şudur: Risale‑i Nurun, umum memlekete alâkası cihetiyle umumî bir dershânede ve büyük makàmâtta dikkat ve merakla okunmasıdır. Evet, bu zamanda böyle yüksek bir ders, elbette böyle cem'iyetli ve küllî ve umumî dâirelerde okunması, büyük bir inâyettir ve küfr‑ü mutlakı kırdığına bir kuvvetli emâredir.
Kardeşlerim! Herhalde bu kadar sıkıntı ve zararı çeken zaîf bir kısım aile sâhibleri, bir derece Risale‑i Nurdan ve bizden çekinmek, belki vazgeçmek için bir mazeret olabilir zannıyla, tahliyeden sonra değişmek ihtimaline binâen derim:
Bu derece kıymetdâr bir mala bu maddî ve manevî fiat veren ve bu azâbı çeken, o maldan vazgeçmek büyük bir hasârettir. Hem herbirisi, Risale‑i Nurun eczâlarını ve alâkadarlarını ve bizi muhâfaza ve yardım ve hizmeti birden bıraksa; hem ona, hem bizlere lüzumsuz bir zarardır. Onun için; ihtiyatla beraber, sadâkati ve irtibatı ve hizmeti değiştirmemek lâzımdır.
Mesleğimiz, terk‑i enâniyet ve uhuvvettir, hodfürûşâne şatahat bulunmaz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir cilve‑i inâyet-i Rabbâniye ve bir himâyet‑i hıfz-ı İlâhiye’dir ki; Ankara’da ehl‑i vukûf hey'eti, Risale‑i Nurun hakikatlerine karşı mağlûb olup, şiddetli tenkid ve i'tirâzın çok esbâbı var iken âdeta berâetine karar verdiklerini işittim. Hâlbuki mahremlerin şedîd ifâdeleri ve müdafaâtın dokunaklı meydân okumaları ve maârif vekilinin dehşetli hücumu ve ehl‑i vukûfun hey'etinde maârif dâiresine mensûb ehemmiyetli iki maddî feylesofların ve yeni icâdlara tarafdâr büyük bir âlimin bulunması ve bir seneden beri gizli zındıka komitesi aleyhimize Halk Fırkasını ve Maârifi sevketmesi cihetiyle, ehl‑i vukûfun pek şiddetli i'tirâzları ve bizi ağır cezalarla ittiham etmelerini beklerken, himâyet ve inâyet‑i rahmâniye imdâda yetişip onlara Risale‑i Nurun yüksek makamını göstererek, şiddetli tenkidlerden vazgeçirmiş.
444
Hattâ bizi cezalardan kurtarmak fikriyle ve Eskişehir Mes'elesi ve Otuzbir Mart hâdise‑i meşhûresiyle beni sâbıkalı bir mücrim‑i siyâsî nazarıyla baktırmamak ve sırf din ve îmân için hareket ettiğimizi ve siyaset fikri bulunmadığını göstermek fikriyle demişler ki: “Said Nursî, eskiden beri ara sıra Peygambere verasetlik da'vâsında bulunur. Kur'ân ve îmân hizmetinde müceddidlik tavrını alır, yani bazen bir nev'i cezbeye mağlûb olup meczûbâne hareket eder.”
İşte bu fıkra ile feylesofların dinsizce tâbirler ile, kim olursa olsun din lehinde kuvvetli hareket edenlere: Vazifesi, müceddidlik irsiyetiyle yapıyor diye, hem bir kısım kardeşlerimizin haddimden çok ziyâde hüsn‑ü zanlarını tenkid etmek, hem bana bir cezbe isnâd ile şiddetlerimde beni siyasetten ve cezadan tebrie etmek ve bize muârız ve düşman olanlarını bir derece okşamak ve işâret‑i Kur'âniye ve kerâmât‑ı Aleviye ve Gavsiye hakikatleri kuvvetli olduklarını göstermek ve herkese kıyâsen bende dahi bulunması tahminlerince muhakkak olan hubb‑u câh ve enâniyet ve hodfürûşluğu kırmak için, o dinsizce feylesofâne tâbirini isti'mâl etmişler.
O tâbire karşı Risale‑i Nur, baştan nihâyetine kadar güneş gibi bir cevaptır. Ve mesleğimiz, terk‑i enâniyet ve uhuvvet olmasından, bizde hodfürûşâne şatahat bulunmadığından, Yeni Said’in Risale‑i Nur zamanındaki mahviyetkârâne hayatı ve mübârek kardeşlerinin ifratkârâne hüsn‑ü zanlarını hatıra bakmayarak mükerrer derslerle ta'dil etmesi, o tâbir ile işmâm edilen mânâyı tam çürütüyor, izâle eder.
445
Kur'ânın Hakikatlerini Muhtaçlara Bildirmek Kuvvet ve İktidarıdır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bize ihbar edene ve yazana zarar gelmemek için, şimdilik ehl‑i vukûfun ittifakıyla kararlarını size göndermeyeceğim. Bu son ehl‑i vukûf, bütün kuvvetiyle bizi kurtarmak ve ehl‑i dalâlet ve bid'iyyâtın şerrinden muhâfaza etmek için çalışmışlar, bize isnâd edilen bütün suçlardan tebrie ediyorlar. Ve Risale‑i Nurdan tam ders aldıklarını ihsâs edip, Risale‑i Nurun ilmî ve îmânî kısmının ekseriyet‑i mutlaka ile vâkıfâne yazıldığını ve Said ise hem samîmî, hem ciddi kanâatlerini beyân ederek ondaki kuvvet ve iktidar; isnâd edildiği gibi tarîkat icâdı veya cem'iyet kurmak veya hükûmet ile mübâreze etmek değildir, belki yalnız Kur'ânın hakikatlerini muhtaçlara bildirmek kuvvet ve iktidarıdır diye müttefikan karar vermişler.
Ve gayr‑ı ilmî tâbir ettikleri mahremlere karşı demişler ki: “Bazen cezbeye ve şuûrun heyecanına ve ihtilâl‑i rûhiyeye kapılmasından, bu eserler ile mes'ûl olmamak lâzım geliyor.” mânâsını ifhâm ediyorlar.
Ve “Eski Said”, “Yeni Said” tâbirinde, iki şahsiyet ve ikincisinde, fevkalâde bir kuvvet‑i îmâniye ve ilm‑i hakàik-ı Kur'âniye mânâsını, feylesofların hatırı için “Bir nev'i cezbe ve ihtilâl‑i dimağiye ihtimali var.” diye hem bizi şiddetli tâbiratın mes'ûliyetinden kurtarmak, hem muârızlarımızı okşamak için “sem' u basar cihetinde hallüsinasyon hastalığı ihtimali nazar‑ı dikkate alınabilir.” demişler.
Onların bu ihtimalini esâsıyla çürüten, ellerine geçen ve bütün akılları geri bırakan Nur Risaleleri ve bütün avukatlara hayret veren Müdafaa ve Meyve Risaleleri kâfî ve vâfî bir cevaptır. Ben çok şükrediyorum ki, bir Hadîs‑i Şerîfin mazhariyeti bu ihtimal ile bana verilmiş.
Hem o ehl‑i vukûf, bütün kardeşlerimizi ve beni tam tebrie edip derler: “Said’in âlimâne ve vâkıfâne eserlerine îmân ve âhiretleri için bağlanmışlar; hiçbir cihette hükûmete karşı bir sû‑i kasdlarına dair bir sarâhat ve bir emâre, ne muhâberelerinde ve ne de kitab ve risalelerinde bulmadık.” diye o hey'etin ittifakıyla karar verip biri Feylesof Necati, biri Yûsuf Ziya (âlim), biri de Feylesof Yûsuf nâmlarında imza etmişler.
446
Latîf bir tevâfuktur ki; biz bu hapse kendimiz hakkında bir Medrese‑i Yûsufiye ve Meyve Risalesi onun meyvesidir dediğimiz gibi, bu iki Yûsuf dahi perde altında “Biz dahi o Medrese‑i Yûsufiye’deki derse hissedarız” lisân‑ı hâlleriyle ifâde etmeleridir.
Hem cezbeye latîf bir delilleridir ki; Otuzüçüncü Söz ve Otuzüç Pencereli Otuzüçüncü Mektûb gibi tâbirleri, hem kendi kedisinin “Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!” tesbihini işitmesi, hem kendini bir mezar taşı görmesi, cezbe ve hallüsinasyon ihtimaline delil göstermeleridir.
Said Nursî
Biz, Çok Emârelerle İnâyet Altındayız
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mâdem biz, çok emârelerle inâyet altındayız ve mâdem gayet çok ve insafsız düşmanlara karşı Risale‑i Nur mağlûb olmadı, maârif vekilini ve Halk Fırkasını bir derece susturdu ve mâdem bu kadar geniş bir sahada ve mes'elemizi pek ziyâde i'zam ile hükûmeti telâşa düşürenler, her hâlde iftiralarını ve yalanlarını bir derece setretmeye bahâneler ile çalışacaklar; elbette bize lâzım: Kemâl‑i teslîmiyetle sabır ve temkinde bulunmak ve bilhassa inkisar‑ı hayâle düşmemek ve bazen ümîdin hilâf‑ı zuhûruyla me'yûs olmamak ve muvakkat fırtınalar ile sarsılmamak!
Evet, gerçi inkisar‑ı hayâl, ehl‑i dünyada kuvve‑i maneviyelerini ve şevklerini kırar; fakat meşakkat ve mücâhede ve sıkıntıların altında inâyet ve rahmetin iltifatlarını gören Risale‑i Nur şâkirdlerine inkisar‑ı hayâl, gayretlerini ve ileri atılmasını ve ciddiyetlerini takviye etmek lâzım geliyor.
447
Kırk sene evvel ehl‑i siyaset, bana bir cinnet‑i muvakkate isnâdıyla tımarhâneye sevkettiler. Ben onlara dedim: Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum; o çeşit akıldan istifâ ediyorum; وَكُلُّ النَّاسِ مَجْنُونٌ وَلٰكِنْ عَلٰى قَدَرِ الْهَوٰى اِخْتَلَفَ الْجُنُونُ kaidesini sizlerde görüyorum demiştim.
Şimdi dahi beni ve kardeşlerimi şiddetli bir mes'ûliyetten kurtarmak fikriyle bana mahrem risale cihetiyle arasıra bir cezbe, bir cinnet‑i muvakkate isnâd edenlere aynı sözleri tekrarla beraber, iki cihetle memnunum:
Birisi: Hadîs‑i sahîhte vardır ki: “Bir adam kemâl‑i îmânı kazandığına, avâm‑ı nâsın akıllarının tavrı haricindeki yüksek hâllerini mecnûnluk, dîvânelik saymaları, onun kemâl‑i îmânına ve tam i'tikàdına delâlet eder.” diye fermân ediyor.
İkinci cihet: Ben, bu hapisteki kardeşlerimin selâmetleri ve necâtları ve zulümden kurtulmaları için; değil yalnız bir dîvânelik isnâdını, belki kemâl‑i fahir ve ferâhla tamam aklımı ve hayatımı fedâ etmesini kabûl ediyorum.*
Hattâ siz münâsib görürseniz, o üç zâtlara benim tarafımdan bir teşekkürnâme yazılsın ve onları manevî kazançlarımıza teşrîk ettiğimiz bildirilsin.
Birbirinizle Tamamen Helâlleşmek Lâzımdır ve Zarûrîdir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de ve Îmâniyede Hàlis Arkadaşlarım ve Hak ve Hakikat ve Berzah ve Âhiret Yolunda Ayrılmaz Yoldaşlarım!
448
Biz birbirimizden ayrılmak zamanı yakın olması cihetiyle, sıkıntıdan neş'et eden gerginlikler ve kusurlar yüzünden İhlâs Risalesi’nin düsturları muhâfaza edilmediğinden, siz birbirinizle tamam helâlleşmek lâzımdır ve zarûrîdir. Siz, birbirinize en fedâkâr, nesebî kardeşten daha ziyâde kardeşsiniz. Kardeş ise, kardeşinin kusurunu örter, unutur ve affeder.
Ben burada hilâf‑ı me'mûl ihtilâfınızı ve enâniyetinizi nefs‑i emmâreye vermiyorum ve Risale‑i Nur şâkirdlerine yakıştıramıyorum; belki nefs‑i emmâresini terkeden evliyâlarda dahi bulunan bir nev'i muvakkat enâniyet telâkki ediyorum. Siz benim bu hüsn‑ü zannımı inâd ile kırmayınız, barışınız.
Risale‑i Nur, Bize Karşı Bütün Muârız Tâifeleri Mağlûb Ediyor
Kardeşlerim!
Ehl‑i vukûf raporundan anlaşılıyor ki: Risale‑i Nur, bize karşı bütün muârız tâifeleri mağlûb ediyor ki; “Hüccetullâhi'l‑Bâliğa” ve “İhtiyar” ve “İhlâs Risaleleri”ne tekrar ile nazar‑ı dikkati celbediyorlar. Hem gayet sathî ve cevabları pek zâhir ve güyâ müteassıbâne hocavâri tenkidleri ve hiç münâsebeti olmayan ve hakîki mutâbık olan mes'eleleri anlamadan “mâbeynlerinde tezâd var” demeleri ve risalelerin yüzde doksanını tamamıyla çekinmeyerek tasdik ve takdirleri ve teslîmleri Hücumât‑ı Sitte Zeyli’nin pek şiddetli bir sûrette yeni icâdlara fetvâ verenleri cerh ve tezyif etmesine mukâbil, yalnız nezâhet‑i lisâniye demişler. Ve dinsizler tarafından öldürülen mazlum ve dindar Hıristiyanlar âhirzamanda bir nev'i şehîd olabilir dediğimi; baş açık namaz kılmak ve Türkçe ezân okumaya Zeylin şiddet‑i hücumunu zıt göstermeleri ile iktifâ etmeleri, kat'iyyen onların Risale‑i Nura karşı mağlûbiyetlerini gösteriyor kanâatini veriyor.
Said Nursî
449
Ondördüncü Şuâ
İfâdemin Kısacık Bir Tetimmesi
Afyon Mahkemesine beyân ediyorum ki:
Nazarınıza ve kanun adâletine takdim edilen ifâdemde bulunan; üç vecihle kanunsuz menzilimi basmak, beni sorguya çekmek ve tevkîf etmek; üç büyük mahkemelerin hürmetlerini kırmak ve haysiyet ve adâletlerine ilişmektir, belki istihfaf etmektir.
Çünkü, üç mahkeme ve üç ehl‑i vukûfun, iki sene, yirmi senelik kitaplarımı ve mektûblarımı inceden inceye tedkikinden sonra; ittifakla hem bize berâet verildi, hem kitaplarımız ve mektûblarımız iâde edildi. Ve berâetten sonra üç sene, fevkalâde bir inziva ve şiddetli bir tarassud altında haftada yalnız zararsız bir mektûb bazı dostlarıma yazardım. Dünya ile alâkam kesilmiş gibi idi ki, serbestiyet verildiği hâlde memleketime gitmedim. Şimdi aynı mes'elede o üç mahkemenin âdilâne hükümlerini hiçe saymak gibi mes'eleyi tazelendirmek, onların şerefini kırıyor.
Benim hakkımda adâlet eden o mahkemelerin haysiyetini muhâfaza için mahkemenizden ricâ ederim. O aynı mes'ele olan “Risale‑i Nur” ve “cem'iyetçilik” ve “tarîkatçılık” ve “ihlâl‑i emniyet ve âsâyişi bozmak” ihtimalinden başka bir sebeb, bir mes'ele bulunuz, beni onunla muâheze ediniz. Benim kusurlarım çoktur. Ben de size mes'ûliyetime dair yardım edeceğime dair karar verdim.
450
Çünkü hapsin haricinde hapisten çok ziyâde azâb çektim. Şimdi benim için medâr‑ı rahat; ya kabir, ya hapistir. Hakikaten hayattan usandım. Bu yirmi sene haps‑i münferitteki tâzib ve işkenceli tarassudlar, ihanetler artık yeter. Sonra gayretullâha dokunur. Bu vatana yazık olur. Sizlere hatırlatıyorum. Bizim en metîn melce' ve siperimiz: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
451
İddianâmeye Karşı İ'tirâznâme
﴿﷽﴾
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Onsekiz sene sükûttan sonra mecburiyet tahtında bu istid'a mahkemeye ve sûreti Ankara’ya makàmâta verilmişken; tekrar vermeğe mecbur olduğum iddianâmeye karşı i'tirâznâmemdir.
Ma'lûm olsun ki; Kastamonu’da üç defa menzilimi taharrî etmek için gelen iki müddeiumumî ve iki taharrî komiserine ve üçüncüde polis müdürüne ve altı‑yedi komiser ve polislere ve Isparta’da müddeiumumînin suâllerine ve Denizli ve Afyon Mahkemelerine karşı dediğim ayn‑ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyle ki: