424
Dört Defa Şiddetli Taarruzların Aynı Zamanında Dört Defa Dehşetli Zelzelenin Hücumu Tam Tamına Tevâfukları Tesâdüfî Olamaz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Azîz Kardeşlerim!
Bu fecirde, birden bir fıkra ihtar edildi. Evet, ben de Husrev’in zelzele hakkında tafsîlen yazdığı kerâmet‑i Nuriyeyi tasdik ederim ve kanâatim de o merkezdedir. Çünkü, Risale‑i Nur ve şâkirdlerine dört defa şiddetli taarruzların aynı zamanında dört defa dehşetli zelzelenin hücumu tam tamına tevâfukları tesâdüfî olmadığı gibi; Risale‑i Nurun iki merkez‑i intişarı olan Isparta ve Kastamonu’nun sâir yerlere nisbeten âfâttan mahfûz kalmaları ve Sûre‑i ve'l-Asr işâretiyle, âhirzamanın en büyük bir hasâret‑i insaniyesi olan bu İkinci Harb‑i Umumî’den çare‑i necât ise îmân ve amel‑i sâlih olmasından, Risale‑i Nurun Anadolu’nun her tarafında îmân‑ı tahkîkîyi neşri zamanına Anadolu’nun fevkalâde olarak bu hasâret‑i azîme-i harbiyeden kurtulması tam tamına tevâfuku dahi tesâdüfî olamaz.
Hem Risale‑i Nurun hizmetine zarar veren veya hizmette kusur edenlere aynı zamanında gelen şefkat veya hiddet tokatlarının yüzer vukûâtları tam tamına tevâfukları tesâdüfî olmadığı gibi, Risale‑i Nura hüsn‑ü hizmet edenlerin hemen hemen bilâ‑istisna maîşetinde vüs'at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat görmelerinin binler hâdiseleri dahi tesâdüfî olamaz.
Risale‑i Nurun Tarz-ı Beyânını Gören, Lâkayd Kalamaz
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ ve ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrıyla, Risale‑i Nurun en mahrem parçaları, en nâmahremlerin ellerine geçmek ve en mütekebbirlerin başlarına vurmak ve en baştakilerin yanlışlarını göstermek için “Sırran Tenevveret” perdesinden çıktı. Şimdiye kadar mes'ele küçültülmek isteniliyordu. Fakat nasılsa bildiler ki; mes'ele pek büyüktür ve ehemmiyetle celb‑i dikkat ise Risale‑i Nurun parlak fütûhâtına ve düşmanlarına da hayretle kendini okutmasına yol açar. Hattâ Eskişehir Mahkemesindeki çok mütereddidleri ve mütehayyirleri ve muhtaçları tenvir edip kurtardı, o zahmetimizi rahmete çevirdi. İnşâallâh, bu defa daha geniş bir sahada daha çok mahkemeler ve merkezlerde o kudsî hizmeti görecek.
Evet, Risale‑i Nurun tarz‑ı beyânını gören, lâkayd kalamaz. Başka eserler gibi yalnız aklı ve kalbi değil, belki nefsi de ve hissiyatı da musahhar eder.
425
Sizin tahliyeniz bu hakikate zarar vermez; fakat benim berâetim, zarardır. Umum Âlem‑i İslâmı alâkadar eden bir hakikatin hatırı için, değil yalnız dünya hayatını, belki lüzum olsa uhrevî hayatımı ve saâdetimi dahi ehl‑i îmânın Risale‑i Nur ile saâdetleri için fedâ etmeyi nefsim de kabûl ediyor.
Zelzeleden Evvel Kediler, Köpekler Üçer Beşer Olarak Toplanmışlar, Bir Müddet Beraber Oturmuşlar, Sonra Dağılmışlar
Burada başı yazılmayan zelzele hâdisesinin mâba'di Husrev’in mektûbunda:
“Daha sonra başka bir gazetede, tamamlayıcı ve hayret verici şu ma'lûmâtları gördüm: ‘Zelzeleden evvel kediler, köpekler üçer beşer olarak toplanmışlar, sessiz olarak, düşünceli gibi alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele olurken ve gerekse olmadan evvel veya olduktan sonra bu hayvanlardan hiçbiri görülmemiş; kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler.’ Bir garîbi de şudur ki: Bu hayvanlar isyanımızdan mütevellid olan başımıza gelecek felâketleri lisân‑ı hâlleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da biz anlamıyoruz diyerek taaccüb ediyorlar.
İşte Bediüzzaman’ın uzun senelerden beri ‘Zındıklar Risale‑i Nura dokunmasınlar ve şâkirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlarsa ve ilişirlerse, yakınında bekleyen felâketler, onları yüz defa pişman edecek.’ diye Risale‑i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisât içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatli felâket daha…
Cenâb‑ı Hak bize ve Risale‑i Nura taarruz edenlerin kalblerine îmân, başlarına hakikati görecek akıl ihsân etsin. Bizi bu zindânlardan, onları da felâketlerden kurtarsın, âmîn!”
Husrev
Birkaç Noktayı Beyân Etmek Lüzum Oldu
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Musîbet Arkadaşlarım!
Sizin içinizde mübârek âlimler ve âlîcenâb müdebbirler ve hàlis fedâkâr şâkirdler bulunmasından büyük bir i'timâd ile size güveniyordum ki; kuvvetli ve dessâs ve kesretli düşmanlarımıza karşı vahdetinizi ve tesânüdünüzü muhâfaza edeceksiniz diye istirahat ederdim, sizin ile meşgul olmazdım. Birkaç noktayı beyân etmek lüzum oldu.
426
Birincisi: Tahliyeniz uzamamak için ben, Ankara’ya bir şey gönderip müracaat etmeyecektim. Fakat mahkeme, mahrem ve gayr‑ı mahrem risaleleri ve eski ve yeni mektûbları karıştırarak Ankara’ya gönderdiğinden, mecburiyetle, buradaki ehl‑i vukûf gibi mahrem risaleleri esâs ederek oradaki ehl‑i vukûf aleyhimize hükmetmemek için mahremlere, hususan Beşinci Şuâ’ın “Süfyân” ve “İslâm deccâlı” hakkında gayet kuvvetli cevab veren Müdafaât Risalesi’ni ve felsefe‑i tabîiyenin verdiği küfr‑ü mağrûrâneyi ve îmân aleyhinde cür'etkârâne tecâvüzünü kıran Meyve Risalesi’ni o makàmâta göndermek zarûrî ve lâzım idi.
İkinci Nokta: Azîz Kardeşlerim! Sizin bu ehemmiyetli mektûbunuzun cevabını yazarken, benim elime aynı mektûbu verdiler. İkinci Nokta’ya başladım, kaldı. İşte tamam ediyorum.
Dikkat ediniz. Eğer bu fikrin fâidesiz avukatınız tarafından tervîci varsa, her hâlde mahkûmiyetimize tarafdâr olanların bir tedbiridir ki; Ankara’daki ehl‑i vukûf buradaki ehl‑i vukûf gibi, neşrolunmayan mahrem ve hususan Beşinci Şuâ risalelerini esâs edip, bütün Risale‑i Nura teşmîl edip müsâdere etmek ve Beşinci Şuâ’ın mes'elelerini, Risale‑i Nuru okuyan bütün bîçâre talebelerin dersleridir diye, onları benim suçumla tam bağlamak için dehşetli bir plândır. Beni konuşmaktan men'etmek ve yazdıklarımı müsâdere ile Ankara’ya göndermemek fikriyle müdür ve müddeiumumî muâvini müşkülât vermeleri kuvvetli bir emâredir ki; müdafaâtın cerhedilmez cevabları yetişmeden Ankara, aleyhimize hüküm vermek içindir.
Üçüncü Nokta: Zâten mes'eleyi uzatacak ehemmiyetli kitapları ve evrakları ve müdafaaları dahi Ankara’ya göndereceğini, mahkeme reisi o gün söyledi. Elbette şimdi yetişmiş. Şimdi benim muntazam ve izâhlı iki müdafaanâmem gitse, belki mes'eleyi çabuk halleder, mes'ele uzanmaz, tâcil eder, çabuk aile sâhibleri kurtulurlar. Fakat ben ve benim gibi alâkasızlar kurtulmaya değil, belki hakàik‑ı îmâniyeyi mülhidlere, mürtedlere karşı müdafaa etmek için, en müsâid bir yer olan hapiste kalmak lâzımdır.
427
Dördüncü Nokta: Risale‑i Nur berâet etmezse ve benim müdafaâtım nazara alınmazsa, fâidesiz, zâhirî inkârınız sizi kurtarmayacak, vahdet‑i mes'ele haysiyetiyle biz birbirimizle bağlanmışız; yalnız münâsebetleri pek az bulunan bir kısım arkadaşlar kurtulabilirler. Eskişehir Mahkemesi, bunu bilfiil gösterdi.
Bir seneden beri, gayet dikkatle içimize câsusları sokan ve sâfdil ve cür'etkâr talebelerin ifşaatını zapteden ve bil'iltizam bizi perîşan ve mesleğimizden pişman etmek için her vesileyi isti'mâl eden, hattâ aleyhimize Şeyh Abdülhakîm’i sevkettikleri hâlde, Onu ve Şeyh Abdülbâkì’yi ve bana arasıra i'tirâz eden Şeyh Süleyman’ı bizim gibi perîşan eden adamlara karşı inkârlarınız ve kaçmanız, onların kanâat‑ı vicdâniye dedikleri düşüncelerinde beş para etmez ve Eskişehir’de dahi etmedi.
Beşinci Nokta: Biz hem burada, hem Eskişehir’de tecrübe ile kat'î anladık ki: Biz, vahdet‑i mes'ele cihetiyle tam bir tesânüde şiddetle muhtacız. Sıkıntıdan gelen gücenmekler ve titizlikler ve i'tirâzlar, bizim perîşaniyetimizi ikileştirir. Maatteessüf en ziyâde güvendiğim ve i'timâd ettiğim, sizlerdiniz. Bazı hâtırıma bir telâş geldiği vakit, İstanbul’dan gelen Kâmil ve Sıddık Hocalar ve Kastamonu Vilâyetinde fevkalâde sadâkat gösteren zâtları tahattur ile o endişem zâil olurdu. Dikkat ediniz, küfr‑ü mutlakı müdafaa eden gizli komite içinize parmak sokmasın. Benim komşudaki koğuşa parmağını soktu, beni azâb içinde bıraktı.
Şimdi siz, mâbeyninizde münâkaşasız bir meşveret ediniz. Kararınızı kabûl ederim. Fakat benim müdafaâtım tâ Ankara’ya gitse ve medâr‑ı nazar olsa, buradaki mahkeme, kurtulması mümkün olanlar hakkında kararını vermek ihtimalini; hem şimdi bizimle uğraşan ve Abdülbâkì ve Abdülhakîm ve Hacı Süleyman’ı nefyeden ve Yeşil Şemsi’yi tahliyeden sonra, burada durduran adamlar, elbette Hâfız Mehmed ve Seyyid Şefîk gibi salâbet‑i diniyeleri ile ve onların ölmüş reislerine ve sûretine baş eğmemesiyle ve ilhâd ve bid'alara tarafdârlıklarını göstermemesiyle beraber, serbest bırakmamak ihtimalini de; hem Risale‑i Nurun tesettür perdesinden çıkıp gayet büyük ve umumî bir mes'elede kendi kendine merkezlerinde mübârezesi zamanında şâkirdlerini arkasında bulmak ve kaçmamakla sarsılmaz ve mağlûb olmaz bir hakikate bağlandıklarını mütereddid ve mütehayyir ehl‑i îmâna göstermesi gayet lüzumlu olduğunu dahi nazarınıza ve meşveretinize alınız. Sakın sakın, birbirinizin kusuruna bakmayın; hiddet yerinde hürmet ediniz, i'tirâz yerinde yardım ediniz.
428
Birkaç Gündür Bir Duâmı Değiştirdim
Azîz, Sıddık ve Sâdık Kardeşlerim!
Ben, birkaç gündür bir duâmı değiştirdim. Şimdiye kadar bazen yüz defa tekrar ile وَاغْفِرْ لَنَا veya وَفِّقْ gibi duâlarda طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ الصَّادِق۪ينَ cümlesinden اَلصَّادِق۪ينَ kelimesini kaldırdım; tâ ki ruhsatla amele kendini mecbur bilen ve sıkıntının verdiği evhâm ve me'yûsiyet cihetiyle zâhirî inkâr ve çekinmekle azîmet ve sadâkate muhâlif hareket eden kardeşlerimiz o duâlardan mahrum kalmasınlar.
Hapiste Herbir Saat İbâdet Oniki Saat İbâdet Yerinde Bulunmasından, Çok Kârlısın
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşim Hâfız Ali!
Hastalığına merak etme. Cenâb‑ı Hak şifâ versin‥ âmîn! Hapiste herbir saat ibâdet oniki saat ibâdet yerinde bulunmasından, çok kârlısın. İlâç istersen, bir kısım dermanlar bende var, sana göndereyim. Zâten ortalıkta bir hafif hastalık var. Ben mahkemeye gittiğim gün, herhalde hasta oluyorum. Belki sen bana yardım etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi hàrika fedâkârlık gösteren zâtlar gibi, benim bir parça rahatsızlığımı aldın.
429
Güzel ve Tam Yerinde Bir Tâziyenâme
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Ben hem kendimi, hem sizi, hem Risale‑i Nuru tâziye ve merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli Mezaristanını tebrik ediyorum. Meyve Risalesi’nin hakikatini ilmelyakìn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakìn ve hakkalyakìn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda, âlem‑i ervâhta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi.
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, Risale‑i Nurun bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter‑i a'mâline hasenât yazdırsın. Âmîn! Ve onların sayısınca onun rûhuna rahmetler yağdırsın. Âmîn! Ve kabrinde Kur'ânı, Risale‑i Nuru ona şirin ve enîs arkadaş eylesin. Âmîn! Ve Nur fabrikasına onun yerine on kahramanı ihsân edip çalıştırsın. Âmîn! Âmîn! Âmîn!
Siz dahi benim gibi duâlarınızda onu yâdediniz. Bin lisân onun lisânı yerine isti'mâl edip, o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde manevî bin hayat kazandı diye rahmet‑i İlâhî’den ümîdvârız.
Kıyâmete Kadar Risale‑i Nur Kisvesinde Hakàik-ı Îmâniye ve Esrâr-ı Kur'âniye İle Kemâl-i Ferâh ve Sevinçle Meşgul Eyle
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki; bu acîb zamanda ve garîb yerde, talebe‑i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vâsıtasıyla bizlere de müyesser eyledi. Ehl‑i keşf-i kubûrun müşâhedesiyle, müteaddid vâkıâtla, tahsil‑i ulûm ânında vefât eden bazı müştâk ve ciddi bir talebe‑i ulûm, şehîdler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor.
430
Hattâ meşhûr bir ehl‑i keşfi'l-kubûr, vefât eden ve İlm‑i Sarf ve Nahvi okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir’e nasıl cevab verecek diye murâkabe etmiş ve müşâhede edip işitmiş ki; melek‑i suâl, ondan sordu مَنْ رَبُّكَ “Senin Rabbin kimdir?” dediği zaman, o Nahv dersiyle iştigâl ederken vefât eden talebe, o meleğin cevabında demiş: “ مَنْmübtedâdır, رَبُّكَ onun haberidir.” Nahiv ilmince cevab vermiş, kendini medresede zannetmiş.
İşte bu vâkıaya muvâfık olarak ben, merhum Hâfız Ali’yi aynen hayattaki gibi Risale‑i Nurla meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe‑i ulûm vaziyetinde ve tam şehîdler mertebesinde ve tarz‑ı hayatlarında biliyorum ve o kanâat ile ona ve onun gibi Mehmed Zühtü’ye ve Hâfız Mehmed’e bazı duâlarımda derim:
Yâ Rabbî! Bunları kıyâmete kadar Risale‑i Nur kisvesinde hakàik‑ı îmâniye ve esrâr‑ı Kur'âniye ile kemâl‑i ferâh ve sevinçle meşgul eyle. Âmîn!
Fedâkâr Zâtlar, Kendi Dostu Yerine Ölüyorlardı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazen böyle fedâkâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı‥ zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zâtlar yapmasa idi; Kur'ân’a, İslâmiyete büyük bir zâyiât olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe, o acı gidiyor; bir inşirah geliyor.
Medâr‑ı hayrettir ki; ben, şimdi onun manevî, belki maddî hayatıyla âlem‑i berzaha gitmesi cihetiyle, o âleme gitmek için bende bir iştiyak zuhûr etti ve rûhuma başka bir perde açıldı. Nasıl ki, buradan Isparta’daki kardeşlerimize selâm gönderip muârefe, muhâbere ile sohbet ediyoruz; aynen öyle de; Hâfız Ali’nin tavattun ettiği âlem‑i berzah; nazarımda Isparta, Kastamonu gibi olmuş. Hattâ bu gece, mesmuâtıma göre, buradan birisi oraya gönderilmiş. On defadan ziyâde teessüf ettim. Ne için Hâfız Ali’ye onunla selâm göndermedim. Sonra ihtar edildi ki: Selâm göndermek için vâsıtalara ihtiyaç yok; kuvvetli râbıtası telefon gibidir. Hem o gelir alır.
431
O büyük şehîd, Denizli’yi bana sevdiriyor; daha buradan gitmek istemiyorum. O ve Mehmed Zühtü ve Hâfız Mehmed, hayatlarında gördükleri vazife‑i îmâniye ve Nuriyeye devam ediyorlar. Onlar pek yakından temâşâ ediyorlar, belki de yardım ediyorlar. Evliyâ‑i azîmenin dâiresinde kıymetli hizmet noktasında mevki almalarından, ben de o ikisinin Hâfız Mehmed’le beraber isimlerini silsilemde aktâbların isimleri yanında yâdedip hediyelerimi bağışlıyorum.
Risale‑i Nur Zinciriyle Kuvvetli Uhuvvet Öyle Bir Hasenedir ki, Bin Seyyieyi Affettirir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizdeki ihlâs ve sadâkat ve metânet, şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfî bir sebebdir ve Risale‑i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir. Haşirde, adâlet‑i İlâhiye, hasenelerin seyyielere râcih gelmesiyle affettiğine binâen, siz de hasenelerin rüchânına göre muhabbet ve afv muâmelesini yapmak lâzımdır. Yoksa bir seyyie ile hiddet etmek, sıkıntıdan gelen bir titizlik, bir asabîlik ile zararlı bir hiddet, iki cihetle zulüm olur. İnşâallâh, birbirinize sürûrda ve tesellîde yardım edip, sıkıntıyı hiçe indirirsiniz.
Şimdi Ölsem, Onlar Var Diye Ferâh‑ı Kalble Ecelimi Karşılayacağım
Azîz, Sıddık, Mübârek Kardeşlerim!
Birkaç gündür sizin ile konuşmadığımın sebebi, şimdiye kadar emsâlini görmediğim şiddetli ve zehirli bir hastalıktır. Ben, Risale‑i Nur hesabına âhir ömrüme kadar Nur ve gül dâiresindeki sebatkâr ve metîn ve sarsılmaz kardeşlerimle, Kastamonulu fedâkârlar ile ebeden müteşekkirâne iftihar ediyorum ve onlarla bütün zâlimlerin sıkıntılarına karşı bir kuvvetli nokta‑i istinâd ve tam bir tesellî buluyorum. Şimdi ölsem, onlar var diye ferâh‑ı kalble ecelimi karşılayacağım…
432
Ehl‑i dünya, ben onlarla mübâreze ediyorum diye asılsız tevehhüm ederek beni hapse attılar. Fakat kader‑i İlâhî, ben onlarla konuşmadığım ve ıslah‑ı hâllerine çalışmadığımdan beni hapse attı. Ve hapiste yalnız birkaç arkadaşımla kalsam, Ankara makàmâtına karşı Âlem‑i İslâmı alâkadar edecek bir alenî muhâkeme isteyeceğim ve da'vâ edeceğim ve Meyve Risalesi’ni ve müdafaât parçalarını yeni harfle müteaddid nüshalar çıkarıp mühim makàmâta göndereceğiz inşâallâh.
Şerîat ve İ'tikàd Noktasında Ehemmiyetli Sarsıntılar Olması Hengâmında Pek Çok Eâzım‑ı İslâmiye İmdâda Yetişip O Fitne-i Diniyeyi Mağlûb Ettiler
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu nev'i Hadîsler, müteşâbih kısmındandırlar. Hem cüz'î ve hususî değiller, umumî yerlerde bakmıyorlar. Bir kısım ise, ümmetinin başına gelen dinî fitnelerden yalnız bir tek zamanı ve Hicaz ve Irak’ı misâl olarak gösterir. Zâten Abbâsîlerin zamanında, o tarihte Mu'tezile, Râfizî, Cebrî ve perde altında zındıklar, mülhidler, İslâmiyeti zedeleyen çok fırak‑ı dâlle meydâna gelmiştiler. Şerîat ve i'tikàd noktasında ehemmiyetli sarsıntılar olması hengâmında Buhârî, Müslim, İmâm‑ı A'zam, İmâm‑ı Şâfiî, İmâm‑ı Mâlik, İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel ve İmâm‑ı Gazâlî ve Gavs‑ı A'zam ve Cüneyd‑i Bağdadî gibi pek çok Eâzım‑ı İslâmiye imdâda yetişip o fitne‑i diniyeyi mağlûb ettiler.
O tarihten üçyüz sene sonraya kadar o galebe devam ile beraber, perde altında yine o ehl‑i dalâlet fırkaları, siyaset yoluyla Hülâgu‑Cengiz fitnesini İslâmların başına getirdiler. Bu fitneden hem hadîs, hem Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh sarîh bir sûrette aynı tarihiyle işâret ediyorlar.
433
Sonra bu zamanımızın fitnesi en büyük bir fitne olduğundan, hem müteaddid hadîsler, hem çok İşârât‑ı Kur'âniye aynı tarihiyle haber veriyorlar. Buna kıyâsen, ümmetin geçireceği safahâtı küllî bir sûrette bir hadîs beyân ettiği vakit, bazen o küllînin bir tek hâdisesini, misâl olarak tarihi gösterir.
Böyle müteşâbih ve mânâsı tamam anlaşılmayan hadîslerin Risale‑i Nur eczâları kat'î bir sûrette te'villerini beyân etmiş. Yirmidördüncü Söz’de ve Beşinci Şuâ’da, bu hakikati düsturlarla beyân etmiş.
Birbirinizi Enâniyetle veya Sadâkatsizlikle İttiham Etmemek İçin, Bir Hakikati Beyân Etmek İhtar Edildi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Birbirinizi enâniyetle veya sadâkatsizlikle ittiham etmemek için, bir hakikati beyân etmek ihtar edildi.
Ben bir zaman, enâniyetini bırakmış ve nefs‑i emmâresi kalmamış büyük evliyâdan şiddetli bir sûrette nefs‑i emmâreden şikâyet ettiğini gördüm, hayrette kaldım. Sonra kat'î bildim ki, âhir ömre kadar mücâhede‑i nefsiyenin sevâbdâr devamı için nefs‑i emmârenin ölmesi üzerine onun cihâzâtı damarlara ve hissiyata devredilir, mücâhede devam eder. İşte o büyük evliyâlar, bu ikinci düşmandan ve nefsin vârisinden şikâyet ederler.
Hem manevî kıymet ve makam ve meziyet, bu dünyaya bakmıyor ki, kendini ihsâs etsin. Hattâ en büyük makamda bulunanlardan bazı zâtlara verilen büyük bir ihsân‑ı İlâhî’yi hissetmediklerinden, kendilerini herkesten ziyâde bîçâre ve müflis telâkki etmeleri gösteriyor ki; avâmın nazarında medâr‑ı kemâlât zannedilen keşif ve kerâmet ve ezvâk ve envâr, o manevî kıymet ve makamlara medâr ve mehenk olamaz.
Sahâbelerin bir saati, başka velîlerin bir gün, belki bir çillesi kadar kıymeti olduğu hâlde; keşif ve manevî hàrikulâde hâlâta evliyâ gibi mazhariyetleri her sahâbede olmaması, bu hakikati isbât ediyor.
434
İşte kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizin nefs‑i emmâreniz, kıyâs‑ı binnefs cihetinde, sû‑i zan noktasında sizleri aldatmasın; Risale‑i Nur terbiye etmiyor diye şübhelendirmesin.
Haylaz Gençlerde Dokuz Tokadı Risale‑i Nurun Bir Latîf Kerâmeti Olduğunu O Gençler Dahi Tasdik Ediyorlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun Gençlik Rehberi’nde ve Meyve Risalesi’ndeki beş mes'elesinin, haylaz gençlerde dokuz tokadı Risale‑i Nurun bir latîf kerâmeti olduğunu o gençler dahi tasdik ediyorlar.
Birincisi: Bana hizmet eden Feyzi. Ona bidâyette dedim: Sen Meyve’nin bir dersinde bulundun, haylazlık yapma. O yaptı, birden tokat yedi, bir hafta eli bağlı kaldı.
Evet, doğrudur. Feyzi
İkincisi: Bana hizmet eden ve Meyve’yi yazan Ali Rıza. Bir gün, yazdığını ona ders verecektim. O, haylazlığından yemek pişirmek bahânesi ile gelmedi, birden tokat yedi. O vakit onun tenceresi sağlam iken, dibi, yemeği ile beraber tamamen düştü.
Evet, doğrudur. Ali Rıza
Üçüncüsü: Ziya. Meyve’nin gençliğe ve namaza dair mes'elelerini kendine yazdı, namaza başladı. Fakat haylazlık yaptı, namazı ve yazıyı bıraktı. Birden, o vakitte tokat yedi. Hilâf‑ı âdet ve sebebsiz, başı üstündeki sepeti ve elbiseleri yandı. O kadar kalabalık içinde yanıncaya kadar kimse farkında olmaması, kasdî bir şefkat tokadı olduğunu gösterdi.
Evet, doğrudur. Ziya
Dördüncüsü: Mahmud. Ona Meyve’den gençlik ve namaz mes'elelerini okudum ve dedim: Kumar oynama, namaz kıl. Kabûl etti. Fakat haylazlık galebe etti, namaz kılmadı ve kumar oynadı. Birden, hiddet tokadını yedi. Üç‑dört defada dâima mağlûb olup fakir hâliyle beraber kırk lira ve sakosunu ve pantolonunu kumara verdi, daha aklı başına gelmedi.
Evet, doğrudur. Mahmud
Beşincisi: Ondört yaşında Süleyman nâmında bir çocuk, ziyâde haylazlık yapıp başkalarının da iştihâlarını açıyordu. Ona dedim: Uslu dur. Namazını kıl. Senden büyük haylazların içinde bu hâlin, sana tehlike getirir. O, namaza başladı, fakat yine namazı terk ve haylazlığa girdi. Birden tokat yedi. Uyuz illetine mübtelâ oldu, yirmi gündür yatağında yatmağa mecbur oldu.
Evet, doğrudur.Süleyman
435
Altıncısı: Bana bidâyette hizmet eden Ömer, namaza başladı, şarkıları bıraktı. Fakat bir akşam, kapıya yakın bir şarkı kulağıma geldi, evrâd ile meşguliyetime zarar verdi. Ben, hiddet ettim, çıktım, gördüm ki; hilâf‑ı âdet Ömer’dir. Ben de hilâf‑ı âdet bir tokat vurdum. Birden, sabahleyin hilâf‑ı âdet olarak Ömer, başka hapse gönderildi.
Yedincisi: Hamza nâmında onaltı yaşında sesi güzel olmasından şarkı söylüyor, başkalarının da iştihâlarını açıyor, haylazlık ediyordu. Ona dedim: Böyle yapma, tokat yiyeceksin. Birden, ikinci gün bir eli yerinden çıktı, iki hafta azâbını çekti.
Evet, doğrudur.Hamza
Bu gibi tokatlar var; fakat kağıt bitti, mânâ da bitti.
Bir Maârif Vekili, Perdeyi Yüzünden Kaldırdı ve Küfr‑ü Mutlakı Başka Bir Kisvede Gösterdi
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir maârif vekili, perdeyi yüzünden kaldırdı ve küfr‑ü mutlakı başka bir kisvede gösterdi. Bizim son gönderdiğimiz müdafaâtı daha almadan başka sâika ile o beyânnâmeyi yazmış. Gerçi ben, o dâireye göndermeyi düşünmüyordum; fakat kardeşlerimizin tensibiyle onlara da göndermek; hem münâsib, hem lâzım olduğunu bu hâl gösterdi. Çünkü, herhalde bu derece ilhâdda taassub taşıyan bir vekil, Ankara’ya gönderilen evrak ve mahrem risalelere karşı lâkayd kalmazdı. Birden, doğrudan doğruya cerhedilmez müdafaâtlar başına vuruldu, çok iyi oldu. İnşâallâh, o dâirede dahi Risale‑i Nur lehinde kuvvetli bir cereyan uyandıracak.
Kardeşlerim! Mâdem bir kısmın mâhiyetleri bu tarzdır; onlara, o kısma teslîm olmak, bir nev'i intihardır; İslâmiyetten pişman olmaktır; belki dinden insilâh etmektir. Çünkü o derece ilhâdda taassub etmiş ki; bizim gibilerden yalnız teslîmiyetle ve tasannu' ile râzı olmuyorlar. “Kalbini ve vicdânını bırak, yalnız dünyaya çalış” derler.
436
İşte bu vaziyete karşı inâyet‑i Rabbâniye’ye dayanıp metânet ve sabır ve tevekkül ederek dört sandık Risale‑i Nur eczâları o merkeze yetişip, kuvvetli hakikatler ile galebe çalmasına duâ etmekten başka çare yoktur. Biz birbirimizden çekinmekle ve gücenmekle ve Risale‑i Nurdan çekilmekle ve onlara teslîm ve hattâ iltihak etmekle fâide vermediği şimdiye kadar tecrübe edildi.
Hem hiç merak etmeyiniz. O vekilin o farfaralı telâşı, zaafına ve tam korkusuna delâlet eder. Tecâvüze değil, belki tedâfü'e mecburiyeti bildiriyor.
Umumumuzun Bedeline Âhirete Gittiler ve Selâmetimizin Hesabına Fedâ Oldular
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Homalı kardeşlerimizden Ali nâmında bir şâkird, Hâfız Ali’nin vefâtı günlerinde vefât ettiğini Sami Bey bana söylediği gibi, Homalı kahramanlardan Mehmed Ali dahi bana yazdı. Ben de o Ali’yi o büyük şehîd Ali’ye çok duâlarda arkadaş yaptım.
Bu yakında, bizimle alâkadar bir hanım, üç kardeşimizin öldüğünü görmüştü. Tâbiri: Bu iki Ali ve Risale‑i Nura hapiste tâbi olmak isteyen asılan Mustafa, umumumuzun bedeline âhirete gittiler ve selâmetimizin hesabına fedâ oldular demektir.
Bize En Elzem İş, Telâş Etmemek ve Me'yûs Olmamak ve Birbirinin Kuvve‑i Maneviyesini Takviye Etmektir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Sarsılmaz ve Tevekkülün Mâhiyetini ve Kıymetini Anlayan Kardeşlerim!
Yirmi seneden beri hiçbir gazeteyi ne okumak ve ne sormak merakım olmadığı hâlde, pek çok teessüf ile, yalnız bir kısım zaîf kardeşlerimizin hatırları için bugün bir gazetenin bir bahsini gördüm. Bundan bildim ki; perde altında ve üstünde ehemmiyetli cereyanlar rol oynuyorlar. Meydânda biz göründüğümüzden, bizler, o cereyanlarla alâkadar tevehhüm ediliyoruz.
İnşâallâh, Risale‑i Nurun dört sandık kuvvetli cerhedilmez risaleleri ve pek kat'î müdafaa defterleri; bizim hakkımızda, hem îmân ve Kur'ân, İslâm hakkında bir hayırlı netice verecekler. Biz onların dünyalarına karışmadık ve karışacağımızı hiçbir cihetle daha tesbit edemediler. Mecburiyetle bütün Risale‑i Nuru Ankara tahkîk için istedi.
437
Mâdem hakikat budur ve mâdem şimdiye kadar Risale‑i Nurun hizmetinde inâyet‑i Rabbâniye’nin tecellîsini inkâr edilmeyecek derecede gördük; herbirimiz cüz'î ve küllî bunu hissetmişiz ve mâdem şimdi siyasetin ve dünyanın çok cereyanlarının birbirine karşı tahşidâtı oluyor ve mâdem elimizden kazâya rızâ ve kadere teslîm ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye ve Nuriyenin verdikleri büyük ve kudsî tesellîden başka bir şey gelmiyor; elbette bize en elzem iş, telâş etmemek ve me'yûs olmamak ve birbirinin kuvve‑i maneviyesini takviye etmek ve korkmamak ve tevekkülle bu musîbeti karşılamak ve habbeyi kubbe yapan farfaralı gazetecilerin kubbelerini habbe görüp ehemmiyet vermemektir.
Bu dünya hayatı, hususan bu zamanda, bu şerâit altında kıymeti yoktur. Başa ne gelse gelsin, hoş görmeli.
Bir Tek Adam Seninle Hidayete Gelse, Sahrâ Dolusu Kırmızı Koyun, Keçilerden Daha Hayırlıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İki‑üç kardeşlerimiz şöyle kendilerine bir güzel tesellî bulmuşlar, diyorlar ki:
“Bu hapiste bir kısım yeni kardeşlerimiz, bir‑iki saat gayr‑ı meşrû bir hareket yüzünden, bir‑iki belki on sene bu musîbet içinde sabır ve tahammül ediyorlar. Hattâ bir kısmı şükrederek başka günahlardan kurtulduk dedikleri hâlde; biz, Risale‑i Nur vâsıtasıyla en meşrû bir hareket ve hizmet‑i îmâniye yüzünden altı‑yedi ay hayırlı bir sıkıntıdan neden şekvâ ediyoruz?” diyorlar. Ben de, “bin Bârekallâh” onlara derim.
Evet, beş‑on sene hem îmânını, hem başkaların îmânlarını kurtarmak niyetiyle zevkli, tatlı, hayırlı, kudsî bir hizmet ve yüksek bir ubûdiyet‑i fikriye yüzünden beş‑on ay zahmet çekmek, medâr‑ı şükür ve iftihardır.
Bir hadîste fermân etmiş ki: “Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahrâ dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır.” İşte burada, mahkemede ve Ankara’da, sizlerin yazılarınız ve hizmetleriniz vâsıtasıyla ne kadar insanlar îmânlarını dehşetli şübhelerden kurtardığını ve kurtaracağını düşününüz, sabır içinde kemâl‑i rızâ ile şükrediniz.
438
Eğer Ankara’da hâkim olan Halk Partisi, oraya giden Risale‑i Nurun kuvvetli kitaplarına karşı inâd etse ve musâlaha niyetiyle himâyesine çalışmazsa, bizim en rahat yerimiz hapistir ve mülhidler, bolşevizmi zındıka ile birleştirdiğine alâmettir ve hükûmet, onları dinlemeğe mecbur olur. O zaman Risale‑i Nur çekilir, tevakkuf eder, maddî ve manevî musîbetler hücuma başlarlar.
Cinlerden de Peygamber Geldiği Bildiriliyorsa da, Bu Husustaki Müşkülün Halli İçin Vâki Suâle Üstadımızın Verdiği Cevaptır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿﷽﴾
﴿يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ﴾ Âyet‑i Celîleleri mûcibince cinlerden de peygamber geldiği bildiriliyorsa da, bu husustaki müşkülün halli için vâki suâle Üstadımızın verdiği cevaptır.
Azîz Kardeşim!
Hakikaten senin bu suâlinin çok ehemmiyeti var. Fakat Risale‑i Nurun en ehemmiyetli vazifesi beşeri dalâletten ve küfr‑ü mutlaktan kurtarmak olmasından, bu çeşit mes'elelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor. Selef‑i Sâlihîn dahi çok bahsetmemişler. Çünkü öyle gaybî ve görünmeyen işlerde, sû‑i isti'mâl düşer. Hem şarlatanlar, hodfürûşluklarına bir vesile yapabilirler. Nasıl ki, şimdi ispirtizmacılar “Cinler ile muhâbere” nâmıyla şarlatanlık yapıyorlar; dinin zararına âlet ederler diye çokça medâr‑ı bahs edilmez. Hem Hâtemü'l‑Enbiyâ’dan sonra, cinlerde peygamber gelmemiş.
439
Hem Risale‑i Nur, bu zamanda bir tâun‑u beşerî olan maddiyûnluk fikrini ibtal etmek için, cinnî ve rûhânilerin vücûdlarını kat'î hüccetler ile isbât etmeye çalışmış, bu mes'eleye üçüncü derecede bakmış, tafsîlini başkalara bırakmış. Belki inşâallâh Risale‑i Nurun bir şâkirdi, Sûre‑i Rahmân’ı tefsir edip bu mes'eleyi de halleder.
Risale‑i Nurun Bir Şâkirdi Zâyi' Olduğu Zaman, O Kahramanların Vazifelerini Görecek Şâkirdler Çıkarlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Hakikaten Hâfız Ali, Hâfız Mehmed ve Mehmed Zühtü’nün vefâtları; değil yalnız bize ve Isparta’ya, belki bu memlekete ve Âlem‑i İslâma büyük bir zâyiâttır. Fakat şimdiye kadar bir cilve‑i inâyet olarak, Risale‑i Nurun bir şâkirdi zâyi' olduğu zaman, der‑akab iki‑üç tane o sistemde meydâna çıktığından, kuvvetle ümîdvârız ki, başka şekilde o kahramanların vazifelerini görecek, ümîd ettiğimizden ciddi şâkirdler, çıkarlar, görürler. Zâten o üç mübârek merhum zâtlar, az bir zamanda, yüz senelik vazife‑i îmâniyeyi gördüler. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, onların yazdıkları ve neşrettikleri ve okudukları hurûf‑u Nuriye adedince onlara rahmetler eylesin. Âmîn!
Benim tarafımdan o Hâfız Mehmed’in akrabasını ve mübârek köyünü tâziye ediniz. Ben de, onu Hâfız Ali ve Mehmed Zühtü’ye arkadaş edip, üstadlarımın aktâb kısmının isimleri içinde o üçünün isimlerini dâhil edip, Hâfız Âkif’i dahi Âsım ve Lütfi’ye arkadaş ettim.
440
O Ölmüş Dehşetli Adamın Muhabbeti Telkin Ediliyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ sırrıyla, bu mes'elemizin te'hiri hayırdır. Çünkü bütün mekteblerde ve dâirelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hâl ise, Âlem‑i İslâma ve istikbâle pek elîm ve acı bir te'siri olacaktı.
Şimdi ihtiyarımızın haricinde onun mâhiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyâde alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kat'î hüccetler gösteren ve isbât eden Risale‑i Nur geçmesi, kemâl‑i merak ve dikkatle okunması öyle bir hâdisedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ i'dâm olsalar, Din‑i İslâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr‑ü mutlaktan ve irtidattan en mütemerridleri bir derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrûrâne ve cür'etkârâne tecâvüzlerini ta'dil eder.
Mahkemede son söz olarak yüzlerine söylediğim bu cümle: “Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun.” ile, bizim nihâyete kadar sebat edeceğimizi da'vâ etmişiz. Bu da'vâdan vazgeçilmez. İçinizde vazgeçecek yok ümîd ediyorum. Mâdem şimdiye kadar sabrettiniz, “Daha kısmetimiz ve vazifemiz bitmedi” diye tahammül ve sabrediniz. Her hâlde Meyve’deki kat'î hüccetler ile kàbil‑i inkâr olmayan i'dâm‑ı ebedî ve nihâyetsiz haps‑i münferid mesleğini müdafaa etmek için Risale‑i Nura karşı anûdâne hareket edilmeyecek, belki musâlaha veya mütâreke çaresi aranılacak.
اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَالسُّرُورِ
441
Biz Onların İki Cihanda Yaşamalarını İstiyoruz, Arıyoruz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ﴾ âyeti hem Risale‑i Nura, hem مَيْتًا kelimesiyle üç kuvvetli emâre ve münâsebetler ile Risale‑i Nurun bu bîçâre şâkirdlerine işâreti Birinci Şuâ’da izâh edilmiş. Şimdi bu hâdisede, o emârelerden birisi tam hükmediyor.
Çünkü bize zulmedenler, ellerinde hayat ve medeniyeti ve lezzeti tutup, bizi o tarz‑ı hayata ehemmiyet vermemekle ittiham edip, mes'ûl ederler, hattâ i'dâm ve ağır ceza ile hapse sokmak isterler. Fakat kanunca sebeb bulamıyorlar.
Biz dahi elimizde hayat‑ı bâkiyenin mukaddimesi ve perdesi olan mevti ve ölümü tutup, onların başlarına vurup intibâha getirmek ve onların hakîki mes'ûliyet ve mahkûmiyetten ve i'dâm‑ı ebedî ve dâimî haps‑i münferitten kurtulmalarına bütün kuvvetimizle çalışıyoruz. Hattâ Ankara’ya giden şiddetli risaleler sebebiyle en ağır ceza nefsime verilse, fakat ceza verenler o risaleler ile ölümün i'dâmından kurtulsalar; hem kalbim, hem nefsim râzı olurlar.
Demek, biz onların iki cihanda yaşamalarını istiyoruz, arıyoruz. Onlar bizim ölmemizi istiyorlar, bahâneler arıyorlar. Fakat güneş gibi zâhir ve göz ile görünür gündüz gibi bir hakikat‑i mevtiye ve her gün insanlarda otuzbin cenaze, ehl‑i dalâlet hakkında, otuzbin i'dâm‑ı ebedî, otuzbin haps‑i münferid fermânlarını, i'lâmnâmelerini gösterdiklerinden, biz onlara karşı mağlûb değiliz. Ne yaparlarsa yapsınlar. ﴿اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ﴾ âyeti, oniki seneden beri en acınacak mağlûbiyetimiz zamanında dahi, cifir ve ebced hesabıyla gâlibiyetimize aynı tarihiyle müjde ediyor. Mâdem hakikat budur; biz şimdiden sonra hem mahkemeye, hem halka diyeceğiz ki:
“Bu gözümüz önünde ve bizi bekleyen ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden ve karşımızda kapısını açan ve bizi cebr‑i kat'î ile çağıran kabrin dâimî karanlık haps‑i münferidinden kurtulmağa çalışıyoruz. Hem sizin de o dehşetli ve çaresiz musîbetten kurtulmanıza yardım ediyoruz. Sizin nazarınızda en büyük bir mes'ele‑i dünyeviye ve siyâsiye, bizim nazarımızda ve hakikat cihetinde kıymeti pek azdır ve bilfiil vazifedâr olmayanlara mâlâyanî ve ehemmiyetsizdir ve kıymeti yoktur. Fakat bizim iştigâl ettiğimiz vazife‑i zarûriye-i insaniye ise, herkese her zaman ciddi alâkası var. Bu vazifemizi beğenmeyenler ve kaldıranlar, ölümü kaldırmalı ve kabri kapamalı!‥”
İkinci ve Üçüncü noktalar şimdilik geri kaldı.
442
Risale‑i Nur, Âfâtın Def'ine Sadaka Gibi Vesile Olmasından, Ona Karşı Olan Hücum ve Onun Ta'tîli, Âfâta Karşı Olan Müdafaasını Zaîfleştirir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun kerâmetlerindendir ki; Üstadımız Hazretleri: “Ey mülhidler ve ey zındıklar! Risale‑i Nura ilişmeyiniz! Risale‑i Nur, âfâtın def'ine sadaka gibi vesile olmasından, ona karşı olan hücum ve onun ta'tîli, âfâta karşı olan müdafaasını zaîfleştirir. Eğer ilişirseniz, yakından bekleyen belâlar sel gibi üstünüze yağacaktır.” diye, on senedir kerrâtla söylüyordu.
Bu hususta şâhid olduğumuz felâketler pek çoktur. Dört seneden beri Risale‑i Nura ve şâkirdlerine her ne vakit ilişilmiş ise; bir felâket, bir musîbet takib etmiş ve Risale‑i Nurun ehemmiyetini ve âfâtın def'ine vesile olduğunu göstermiştir.
İşte Üstadımız Bediüzzaman’ın Risale‑i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisât içinde felâketler, zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört felâket, Risale‑i Nurun bir vesile‑i def'-i belâ olduğunu gösterdi.
Cenâb‑ı Hak, bize ve Risale‑i Nura taarruz edenlerin kalblerine îmân ve başlarına hakikati görecek akıl ve göz ihsân etsin; bizi bu zindânlardan, onları da bu felâketlerden kurtarsın, âmîn!
Husrev
İhtiyatla Beraber, Sadâkati ve İrtibatı ve Hizmeti Değiştirmemek Lâzımdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir cilve‑i inâyet-i Rabbâniye’dir ki; daha müdafaâtımızı ve evraklarımızı ve kitapları görmeden, yalnız perde altında hissedip maârif vekilinin dehşetli püskürmesi ve hücumu, Beşinci Şuâ ve Hücumât‑ı Sitte’nin Zeyli gibi gayet şiddetli mahrem risaleleri en ehemmiyetli makàmât bilfiil tenkid için tedkik etmesi ve müdafaâtımın ciddi, dokunaklı küfr‑ü mutlaka cür'etkârâne darbeleri Ankara’nın bize karşı çok şiddetli davranmasını beklerken, mes'elenin azametine nisbeten gayet mülâyimâne belki musâlahakârâne vaziyet almış.
443
Ve bu cilve‑i inâyetin bir hikmeti de şudur: Risale‑i Nurun, umum memlekete alâkası cihetiyle umumî bir dershânede ve büyük makàmâtta dikkat ve merakla okunmasıdır. Evet, bu zamanda böyle yüksek bir ders, elbette böyle cem'iyetli ve küllî ve umumî dâirelerde okunması, büyük bir inâyettir ve küfr‑ü mutlakı kırdığına bir kuvvetli emâredir.
Kardeşlerim! Herhalde bu kadar sıkıntı ve zararı çeken zaîf bir kısım aile sâhibleri, bir derece Risale‑i Nurdan ve bizden çekinmek, belki vazgeçmek için bir mazeret olabilir zannıyla, tahliyeden sonra değişmek ihtimaline binâen derim:
Bu derece kıymetdâr bir mala bu maddî ve manevî fiat veren ve bu azâbı çeken, o maldan vazgeçmek büyük bir hasârettir. Hem herbirisi, Risale‑i Nurun eczâlarını ve alâkadarlarını ve bizi muhâfaza ve yardım ve hizmeti birden bıraksa; hem ona, hem bizlere lüzumsuz bir zarardır. Onun için; ihtiyatla beraber, sadâkati ve irtibatı ve hizmeti değiştirmemek lâzımdır.
Mesleğimiz, terk‑i enâniyet ve uhuvvettir, hodfürûşâne şatahat bulunmaz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir cilve‑i inâyet-i Rabbâniye ve bir himâyet‑i hıfz-ı İlâhiye’dir ki; Ankara’da ehl‑i vukûf hey'eti, Risale‑i Nurun hakikatlerine karşı mağlûb olup, şiddetli tenkid ve i'tirâzın çok esbâbı var iken âdeta berâetine karar verdiklerini işittim. Hâlbuki mahremlerin şedîd ifâdeleri ve müdafaâtın dokunaklı meydân okumaları ve maârif vekilinin dehşetli hücumu ve ehl‑i vukûfun hey'etinde maârif dâiresine mensûb ehemmiyetli iki maddî feylesofların ve yeni icâdlara tarafdâr büyük bir âlimin bulunması ve bir seneden beri gizli zındıka komitesi aleyhimize Halk Fırkasını ve Maârifi sevketmesi cihetiyle, ehl‑i vukûfun pek şiddetli i'tirâzları ve bizi ağır cezalarla ittiham etmelerini beklerken, himâyet ve inâyet‑i rahmâniye imdâda yetişip onlara Risale‑i Nurun yüksek makamını göstererek, şiddetli tenkidlerden vazgeçirmiş.
444
Hattâ bizi cezalardan kurtarmak fikriyle ve Eskişehir Mes'elesi ve Otuzbir Mart hâdise‑i meşhûresiyle beni sâbıkalı bir mücrim‑i siyâsî nazarıyla baktırmamak ve sırf din ve îmân için hareket ettiğimizi ve siyaset fikri bulunmadığını göstermek fikriyle demişler ki: “Said Nursî, eskiden beri ara sıra Peygambere verasetlik da'vâsında bulunur. Kur'ân ve îmân hizmetinde müceddidlik tavrını alır, yani bazen bir nev'i cezbeye mağlûb olup meczûbâne hareket eder.”
İşte bu fıkra ile feylesofların dinsizce tâbirler ile, kim olursa olsun din lehinde kuvvetli hareket edenlere: Vazifesi, müceddidlik irsiyetiyle yapıyor diye, hem bir kısım kardeşlerimizin haddimden çok ziyâde hüsn‑ü zanlarını tenkid etmek, hem bana bir cezbe isnâd ile şiddetlerimde beni siyasetten ve cezadan tebrie etmek ve bize muârız ve düşman olanlarını bir derece okşamak ve işâret‑i Kur'âniye ve kerâmât‑ı Aleviye ve Gavsiye hakikatleri kuvvetli olduklarını göstermek ve herkese kıyâsen bende dahi bulunması tahminlerince muhakkak olan hubb‑u câh ve enâniyet ve hodfürûşluğu kırmak için, o dinsizce feylesofâne tâbirini isti'mâl etmişler.
O tâbire karşı Risale‑i Nur, baştan nihâyetine kadar güneş gibi bir cevaptır. Ve mesleğimiz, terk‑i enâniyet ve uhuvvet olmasından, bizde hodfürûşâne şatahat bulunmadığından, Yeni Said’in Risale‑i Nur zamanındaki mahviyetkârâne hayatı ve mübârek kardeşlerinin ifratkârâne hüsn‑ü zanlarını hatıra bakmayarak mükerrer derslerle ta'dil etmesi, o tâbir ile işmâm edilen mânâyı tam çürütüyor, izâle eder.