Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Cinlerden de Peygamber Geldiği Bildiriliyorsa da, Bu Husustaki Müşkülün Halli İçin Vâki Suâle Üstadımızın Verdiği Cevaptır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿
﴿يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ Âyet‑i Celîleleri mûcibince cinlerden de peygamber geldiği bildiriliyorsa da, bu husustaki müşkülün halli için vâki suâle Üstadımızın verdiği cevaptır.
Azîz Kardeşim!
Hakikaten senin bu suâlinin çok ehemmiyeti var. Fakat Risale‑i Nurun en ehemmiyetli vazifesi beşeri dalâletten ve küfr‑ü mutlaktan kurtarmak olmasından, bu çeşit mes'elelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor. Selef‑i Sâlihîn dahi çok bahsetmemişler. Çünkü öyle gaybî ve görünmeyen işlerde, sû‑i isti'mâl düşer. Hem şarlatanlar, hodfürûşluklarına bir vesile yapabilirler. Nasıl ki, şimdi ispirtizmacılar Cinler ile muhâbere nâmıyla şarlatanlık yapıyorlar; dinin zararına âlet ederler diye çokça medâr‑ı bahs edilmez. Hem Hâtemü'l‑Enbiyâ’dan sonra, cinlerde peygamber gelmemiş.
439
Hem Risale‑i Nur, bu zamanda bir tâun‑u beşerî olan maddiyûnluk fikrini ibtal etmek için, cinnî ve rûhânilerin vücûdlarını kat'î hüccetler ile isbât etmeye çalışmış, bu mes'eleye üçüncü derecede bakmış, tafsîlini başkalara bırakmış. Belki inşâallâh Risale‑i Nurun bir şâkirdi, Sûre‑i Rahmân’ı tefsir edip bu mes'eleyi de halleder.

Risale‑i Nurun Bir Şâkirdi Zâyi' Olduğu Zaman, O Kahramanların Vazifelerini Görecek Şâkirdler Çıkarlar

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Hakikaten Hâfız Ali, Hâfız Mehmed ve Mehmed Zühtü’nün vefâtları; değil yalnız bize ve Isparta’ya, belki bu memlekete ve Âlem‑i İslâma büyük bir zâyiâttır. Fakat şimdiye kadar bir cilve‑i inâyet olarak, Risale‑i Nurun bir şâkirdi zâyi' olduğu zaman, der‑akab iki‑üç tane o sistemde meydâna çıktığından, kuvvetle ümîdvârız ki, başka şekilde o kahramanların vazifelerini görecek, ümîd ettiğimizden ciddi şâkirdler, çıkarlar, görürler. Zâten o üç mübârek merhum zâtlar, az bir zamanda, yüz senelik vazife‑i îmâniyeyi gördüler. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, onların yazdıkları ve neşrettikleri ve okudukları hurûf‑u Nuriye adedince onlara rahmetler eylesin. Âmîn!
Benim tarafımdan o Hâfız Mehmed’in akrabasını ve mübârek köyünü tâziye ediniz. Ben de, onu Hâfız Ali ve Mehmed Zühtü’ye arkadaş edip, üstadlarımın aktâb kısmının isimleri içinde o üçünün isimlerini dâhil edip, Hâfız Âkif’i dahi Âsım ve Lütfi’ye arkadaş ettim.
440

O Ölmüş Dehşetli Adamın Muhabbeti Telkin Ediliyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ sırrıyla, bu mes'elemizin te'hiri hayırdır. Çünkü bütün mekteblerde ve dâirelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hâl ise, Âlem‑i İslâma ve istikbâle pek elîm ve acı bir te'siri olacaktı.
Şimdi ihtiyarımızın haricinde onun mâhiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyâde alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kat'î hüccetler gösteren ve isbât eden Risale‑i Nur geçmesi, kemâl‑i merak ve dikkatle okunması öyle bir hâdisedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ i'dâm olsalar, Din‑i İslâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr‑ü mutlaktan ve irtidattan en mütemerridleri bir derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrûrâne ve cür'etkârâne tecâvüzlerini ta'dil eder.
Mahkemede son söz olarak yüzlerine söylediğim bu cümle: Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun.” ile, bizim nihâyete kadar sebat edeceğimizi da'vâ etmişiz. Bu da'vâdan vazgeçilmez. İçinizde vazgeçecek yok ümîd ediyorum. Mâdem şimdiye kadar sabrettiniz, Daha kısmetimiz ve vazifemiz bitmedi diye tahammül ve sabrediniz. Her hâlde Meyve’deki kat'î hüccetler ile kàbil‑i inkâr olmayan i'dâm‑ı ebedî ve nihâyetsiz haps‑i münferid mesleğini müdafaa etmek için Risale‑i Nura karşı anûdâne hareket edilmeyecek, belki musâlaha veya mütâreke çaresi aranılacak.
اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَالسُّرُورِ
441

Biz Onların İki Cihanda Yaşamalarını İstiyoruz, Arıyoruz

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ âyeti hem Risale‑i Nura, hem مَيْتًا kelimesiyle üç kuvvetli emâre ve münâsebetler ile Risale‑i Nurun bu bîçâre şâkirdlerine işâreti Birinci Şuâ’da izâh edilmiş. Şimdi bu hâdisede, o emârelerden birisi tam hükmediyor.
Çünkü bize zulmedenler, ellerinde hayat ve medeniyeti ve lezzeti tutup, bizi o tarz‑ı hayata ehemmiyet vermemekle ittiham edip, mes'ûl ederler, hattâ i'dâm ve ağır ceza ile hapse sokmak isterler. Fakat kanunca sebeb bulamıyorlar.
Biz dahi elimizde hayat‑ı bâkiyenin mukaddimesi ve perdesi olan mevti ve ölümü tutup, onların başlarına vurup intibâha getirmek ve onların hakîki mes'ûliyet ve mahkûmiyetten ve i'dâm‑ı ebedî ve dâimî haps‑i münferitten kurtulmalarına bütün kuvvetimizle çalışıyoruz. Hattâ Ankara’ya giden şiddetli risaleler sebebiyle en ağır ceza nefsime verilse, fakat ceza verenler o risaleler ile ölümün i'dâmından kurtulsalar; hem kalbim, hem nefsim râzı olurlar.
Demek, biz onların iki cihanda yaşamalarını istiyoruz, arıyoruz. Onlar bizim ölmemizi istiyorlar, bahâneler arıyorlar. Fakat güneş gibi zâhir ve göz ile görünür gündüz gibi bir hakikat‑i mevtiye ve her gün insanlarda otuzbin cenaze, ehl‑i dalâlet hakkında, otuzbin i'dâm‑ı ebedî, otuzbin haps‑i münferid fermânlarını, i'lâmnâmelerini gösterdiklerinden, biz onlara karşı mağlûb değiliz. Ne yaparlarsa yapsınlar. ﴿اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ âyeti, oniki seneden beri en acınacak mağlûbiyetimiz zamanında dahi, cifir ve ebced hesabıyla gâlibiyetimize aynı tarihiyle müjde ediyor. Mâdem hakikat budur; biz şimdiden sonra hem mahkemeye, hem halka diyeceğiz ki:
Bu gözümüz önünde ve bizi bekleyen ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden ve karşımızda kapısını açan ve bizi cebr‑i kat'î ile çağıran kabrin dâimî karanlık haps‑i münferidinden kurtulmağa çalışıyoruz. Hem sizin de o dehşetli ve çaresiz musîbetten kurtulmanıza yardım ediyoruz. Sizin nazarınızda en büyük bir mes'ele‑i dünyeviye ve siyâsiye, bizim nazarımızda ve hakikat cihetinde kıymeti pek azdır ve bilfiil vazifedâr olmayanlara mâlâyanî ve ehemmiyetsizdir ve kıymeti yoktur. Fakat bizim iştigâl ettiğimiz vazife‑i zarûriye-i insaniye ise, herkese her zaman ciddi alâkası var. Bu vazifemizi beğenmeyenler ve kaldıranlar, ölümü kaldırmalı ve kabri kapamalı!‥”
İkinci ve Üçüncü noktalar şimdilik geri kaldı.
442

Risale‑i Nur, Âfâtın Def'ine Sadaka Gibi Vesile Olmasından, Ona Karşı Olan Hücum ve Onun Ta'tîli, Âfâta Karşı Olan Müdafaasını Zaîfleştirir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun kerâmetlerindendir ki; Üstadımız Hazretleri: Ey mülhidler ve ey zındıklar! Risale‑i Nura ilişmeyiniz! Risale‑i Nur, âfâtın def'ine sadaka gibi vesile olmasından, ona karşı olan hücum ve onun ta'tîli, âfâta karşı olan müdafaasını zaîfleştirir. Eğer ilişirseniz, yakından bekleyen belâlar sel gibi üstünüze yağacaktır.” diye, on senedir kerrâtla söylüyordu.
Bu hususta şâhid olduğumuz felâketler pek çoktur. Dört seneden beri Risale‑i Nura ve şâkirdlerine her ne vakit ilişilmiş ise; bir felâket, bir musîbet takib etmiş ve Risale‑i Nurun ehemmiyetini ve âfâtın def'ine vesile olduğunu göstermiştir.
İşte Üstadımız Bediüzzaman’ın Risale‑i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisât içinde felâketler, zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört felâket, Risale‑i Nurun bir vesile‑i def'-i belâ olduğunu gösterdi.
Cenâb‑ı Hak, bize ve Risale‑i Nura taarruz edenlerin kalblerine îmân ve başlarına hakikati görecek akıl ve göz ihsân etsin; bizi bu zindânlardan, onları da bu felâketlerden kurtarsın, âmîn!
Husrev

İhtiyatla Beraber, Sadâkati ve İrtibatı ve Hizmeti Değiştirmemek Lâzımdır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir cilve‑i inâyet-i Rabbâniye’dir ki; daha müdafaâtımızı ve evraklarımızı ve kitapları görmeden, yalnız perde altında hissedip maârif vekilinin dehşetli püskürmesi ve hücumu, Beşinci Şuâ ve Hücumât‑ı Sitte’nin Zeyli gibi gayet şiddetli mahrem risaleleri en ehemmiyetli makàmât bilfiil tenkid için tedkik etmesi ve müdafaâtımın ciddi, dokunaklı küfr‑ü mutlaka cür'etkârâne darbeleri Ankara’nın bize karşı çok şiddetli davranmasını beklerken, mes'elenin azametine nisbeten gayet mülâyimâne belki musâlahakârâne vaziyet almış.
443
Ve bu cilve‑i inâyetin bir hikmeti de şudur: Risale‑i Nurun, umum memlekete alâkası cihetiyle umumî bir dershânede ve büyük makàmâtta dikkat ve merakla okunmasıdır. Evet, bu zamanda böyle yüksek bir ders, elbette böyle cem'iyetli ve küllî ve umumî dâirelerde okunması, büyük bir inâyettir ve küfr‑ü mutlakı kırdığına bir kuvvetli emâredir.
Kardeşlerim! Herhalde bu kadar sıkıntı ve zararı çeken zaîf bir kısım aile sâhibleri, bir derece Risale‑i Nurdan ve bizden çekinmek, belki vazgeçmek için bir mazeret olabilir zannıyla, tahliyeden sonra değişmek ihtimaline binâen derim:
Bu derece kıymetdâr bir mala bu maddî ve manevî fiat veren ve bu azâbı çeken, o maldan vazgeçmek büyük bir hasârettir. Hem herbirisi, Risale‑i Nurun eczâlarını ve alâkadarlarını ve bizi muhâfaza ve yardım ve hizmeti birden bıraksa; hem ona, hem bizlere lüzumsuz bir zarardır. Onun için; ihtiyatla beraber, sadâkati ve irtibatı ve hizmeti değiştirmemek lâzımdır.

Mesleğimiz, terk‑i enâniyet ve uhuvvettir, hodfürûşâne şatahat bulunmaz

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir cilve‑i inâyet-i Rabbâniye ve bir himâyet‑i hıfz-ı İlâhiye’dir ki; Ankara’da ehl‑i vukûf hey'eti, Risale‑i Nurun hakikatlerine karşı mağlûb olup, şiddetli tenkid ve i'tirâzın çok esbâbı var iken âdeta berâetine karar verdiklerini işittim. Hâlbuki mahremlerin şedîd ifâdeleri ve müdafaâtın dokunaklı meydân okumaları ve maârif vekilinin dehşetli hücumu ve ehl‑i vukûfun hey'etinde maârif dâiresine mensûb ehemmiyetli iki maddî feylesofların ve yeni icâdlara tarafdâr büyük bir âlimin bulunması ve bir seneden beri gizli zındıka komitesi aleyhimize Halk Fırkasını ve Maârifi sevketmesi cihetiyle, ehl‑i vukûfun pek şiddetli i'tirâzları ve bizi ağır cezalarla ittiham etmelerini beklerken, himâyet ve inâyet‑i rahmâniye imdâda yetişip onlara Risale‑i Nurun yüksek makamını göstererek, şiddetli tenkidlerden vazgeçirmiş.
444
Hattâ bizi cezalardan kurtarmak fikriyle ve Eskişehir Mes'elesi ve Otuzbir Mart hâdise‑i meşhûresiyle beni sâbıkalı bir mücrim‑i siyâsî nazarıyla baktırmamak ve sırf din ve îmân için hareket ettiğimizi ve siyaset fikri bulunmadığını göstermek fikriyle demişler ki: Said Nursî, eskiden beri ara sıra Peygambere verasetlik da'vâsında bulunur. Kur'ân ve îmân hizmetinde müceddidlik tavrını alır, yani bazen bir nev'i cezbeye mağlûb olup meczûbâne hareket eder.”
İşte bu fıkra ile feylesofların dinsizce tâbirler ile, kim olursa olsun din lehinde kuvvetli hareket edenlere: Vazifesi, müceddidlik irsiyetiyle yapıyor diye, hem bir kısım kardeşlerimizin haddimden çok ziyâde hüsn‑ü zanlarını tenkid etmek, hem bana bir cezbe isnâd ile şiddetlerimde beni siyasetten ve cezadan tebrie etmek ve bize muârız ve düşman olanlarını bir derece okşamak ve işâret‑i Kur'âniye ve kerâmât‑ı Aleviye ve Gavsiye hakikatleri kuvvetli olduklarını göstermek ve herkese kıyâsen bende dahi bulunması tahminlerince muhakkak olan hubb‑u câh ve enâniyet ve hodfürûşluğu kırmak için, o dinsizce feylesofâne tâbirini isti'mâl etmişler.
O tâbire karşı Risale‑i Nur, baştan nihâyetine kadar güneş gibi bir cevaptır. Ve mesleğimiz, terk‑i enâniyet ve uhuvvet olmasından, bizde hodfürûşâne şatahat bulunmadığından, Yeni Said’in Risale‑i Nur zamanındaki mahviyetkârâne hayatı ve mübârek kardeşlerinin ifratkârâne hüsn‑ü zanlarını hatıra bakmayarak mükerrer derslerle ta'dil etmesi, o tâbir ile işmâm edilen mânâyı tam çürütüyor, izâle eder.
445

Kur'ânın Hakikatlerini Muhtaçlara Bildirmek Kuvvet ve İktidarıdır

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bize ihbar edene ve yazana zarar gelmemek için, şimdilik ehl‑i vukûfun ittifakıyla kararlarını size göndermeyeceğim. Bu son ehl‑i vukûf, bütün kuvvetiyle bizi kurtarmak ve ehl‑i dalâlet ve bid'iyyâtın şerrinden muhâfaza etmek için çalışmışlar, bize isnâd edilen bütün suçlardan tebrie ediyorlar. Ve Risale‑i Nurdan tam ders aldıklarını ihsâs edip, Risale‑i Nurun ilmî ve îmânî kısmının ekseriyet‑i mutlaka ile vâkıfâne yazıldığını ve Said ise hem samîmî, hem ciddi kanâatlerini beyân ederek ondaki kuvvet ve iktidar; isnâd edildiği gibi tarîkat icâdı veya cem'iyet kurmak veya hükûmet ile mübâreze etmek değildir, belki yalnız Kur'ânın hakikatlerini muhtaçlara bildirmek kuvvet ve iktidarıdır diye müttefikan karar vermişler.
Ve gayr‑ı ilmî tâbir ettikleri mahremlere karşı demişler ki: Bazen cezbeye ve şuûrun heyecanına ve ihtilâl‑i rûhiyeye kapılmasından, bu eserler ile mes'ûl olmamak lâzım geliyor.” mânâsını ifhâm ediyorlar.
Ve Eski Said, Yeni Said tâbirinde, iki şahsiyet ve ikincisinde, fevkalâde bir kuvvet‑i îmâniye ve ilm‑i hakàik-ı Kur'âniye mânâsını, feylesofların hatırı için Bir nev'i cezbe ve ihtilâl‑i dimağiye ihtimali var.” diye hem bizi şiddetli tâbiratın mes'ûliyetinden kurtarmak, hem muârızlarımızı okşamak için sem' u basar cihetinde hallüsinasyon hastalığı ihtimali nazar‑ı dikkate alınabilir.” demişler.
Onların bu ihtimalini esâsıyla çürüten, ellerine geçen ve bütün akılları geri bırakan Nur Risaleleri ve bütün avukatlara hayret veren Müdafaa ve Meyve Risaleleri kâfî ve vâfî bir cevaptır. Ben çok şükrediyorum ki, bir Hadîs‑i Şerîfin mazhariyeti bu ihtimal ile bana verilmiş.
Hem o ehl‑i vukûf, bütün kardeşlerimizi ve beni tam tebrie edip derler: Said’in âlimâne ve vâkıfâne eserlerine îmân ve âhiretleri için bağlanmışlar; hiçbir cihette hükûmete karşı bir sû‑i kasdlarına dair bir sarâhat ve bir emâre, ne muhâberelerinde ve ne de kitab ve risalelerinde bulmadık.” diye o hey'etin ittifakıyla karar verip biri Feylesof Necati, biri Yûsuf Ziya (âlim), biri de Feylesof Yûsuf nâmlarında imza etmişler.
446
Latîf bir tevâfuktur ki; biz bu hapse kendimiz hakkında bir Medrese‑i Yûsufiye ve Meyve Risalesi onun meyvesidir dediğimiz gibi, bu iki Yûsuf dahi perde altında Biz dahi o Medrese‑i Yûsufiye’deki derse hissedarız lisân‑ı hâlleriyle ifâde etmeleridir.
Hem cezbeye latîf bir delilleridir ki; Otuzüçüncü Söz ve Otuzüç Pencereli Otuzüçüncü Mektûb gibi tâbirleri, hem kendi kedisinin Rahîm! Rahîm!” tesbihini işitmesi, hem kendini bir mezar taşı görmesi, cezbe ve hallüsinasyon ihtimaline delil göstermeleridir.
Said Nursî

Biz, Çok Emârelerle İnâyet Altındayız

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mâdem biz, çok emârelerle inâyet altındayız ve mâdem gayet çok ve insafsız düşmanlara karşı Risale‑i Nur mağlûb olmadı, maârif vekilini ve Halk Fırkasını bir derece susturdu ve mâdem bu kadar geniş bir sahada ve mes'elemizi pek ziyâde i'zam ile hükûmeti telâşa düşürenler, her hâlde iftiralarını ve yalanlarını bir derece setretmeye bahâneler ile çalışacaklar; elbette bize lâzım: Kemâl‑i teslîmiyetle sabır ve temkinde bulunmak ve bilhassa inkisar‑ı hayâle düşmemek ve bazen ümîdin hilâf‑ı zuhûruyla me'yûs olmamak ve muvakkat fırtınalar ile sarsılmamak!
Evet, gerçi inkisar‑ı hayâl, ehl‑i dünyada kuvve‑i maneviyelerini ve şevklerini kırar; fakat meşakkat ve mücâhede ve sıkıntıların altında inâyet ve rahmetin iltifatlarını gören Risale‑i Nur şâkirdlerine inkisar‑ı hayâl, gayretlerini ve ileri atılmasını ve ciddiyetlerini takviye etmek lâzım geliyor.
447
Kırk sene evvel ehl‑i siyaset, bana bir cinnet‑i muvakkate isnâdıyla tımarhâneye sevkettiler. Ben onlara dedim: Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum; o çeşit akıldan istifâ ediyorum; وَكُلُّ النَّاسِ مَجْنُونٌ وَلٰكِنْ عَلٰى قَدَرِ الْهَوٰى اِخْتَلَفَ الْجُنُونُ kaidesini sizlerde görüyorum demiştim.
Şimdi dahi beni ve kardeşlerimi şiddetli bir mes'ûliyetten kurtarmak fikriyle bana mahrem risale cihetiyle arasıra bir cezbe, bir cinnet‑i muvakkate isnâd edenlere aynı sözleri tekrarla beraber, iki cihetle memnunum:
Birisi: Hadîs‑i sahîhte vardır ki: Bir adam kemâl‑i îmânı kazandığına, avâm‑ı nâsın akıllarının tavrı haricindeki yüksek hâllerini mecnûnluk, dîvânelik saymaları, onun kemâl‑i îmânına ve tam i'tikàdına delâlet eder.” diye fermân ediyor.
İkinci cihet: Ben, bu hapisteki kardeşlerimin selâmetleri ve necâtları ve zulümden kurtulmaları için; değil yalnız bir dîvânelik isnâdını, belki kemâl‑i fahir ve ferâhla tamam aklımı ve hayatımı fedâ etmesini kabûl ediyorum.*
Hattâ siz münâsib görürseniz, o üç zâtlara benim tarafımdan bir teşekkürnâme yazılsın ve onları manevî kazançlarımıza teşrîk ettiğimiz bildirilsin.

Birbirinizle Tamamen Helâlleşmek Lâzımdır ve Zarûrîdir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de ve Îmâniyede Hàlis Arkadaşlarım ve Hak ve Hakikat ve Berzah ve Âhiret Yolunda Ayrılmaz Yoldaşlarım!
448
Biz birbirimizden ayrılmak zamanı yakın olması cihetiyle, sıkıntıdan neş'et eden gerginlikler ve kusurlar yüzünden İhlâs Risalesi’nin düsturları muhâfaza edilmediğinden, siz birbirinizle tamam helâlleşmek lâzımdır ve zarûrîdir. Siz, birbirinize en fedâkâr, nesebî kardeşten daha ziyâde kardeşsiniz. Kardeş ise, kardeşinin kusurunu örter, unutur ve affeder.
Ben burada hilâf‑ı me'mûl ihtilâfınızı ve enâniyetinizi nefs‑i emmâreye vermiyorum ve Risale‑i Nur şâkirdlerine yakıştıramıyorum; belki nefs‑i emmâresini terkeden evliyâlarda dahi bulunan bir nev'i muvakkat enâniyet telâkki ediyorum. Siz benim bu hüsn‑ü zannımı inâd ile kırmayınız, barışınız.

Risale‑i Nur, Bize Karşı Bütün Muârız Tâifeleri Mağlûb Ediyor

Kardeşlerim!
Ehl‑i vukûf raporundan anlaşılıyor ki: Risale‑i Nur, bize karşı bütün muârız tâifeleri mağlûb ediyor ki; Hüccetullâhi'l‑Bâliğa ve İhtiyar ve İhlâs Risaleleri”ne tekrar ile nazar‑ı dikkati celbediyorlar. Hem gayet sathî ve cevabları pek zâhir ve güyâ müteassıbâne hocavâri tenkidleri ve hiç münâsebeti olmayan ve hakîki mutâbık olan mes'eleleri anlamadan mâbeynlerinde tezâd var demeleri ve risalelerin yüzde doksanını tamamıyla çekinmeyerek tasdik ve takdirleri ve teslîmleri Hücumât‑ı Sitte Zeyli’nin pek şiddetli bir sûrette yeni icâdlara fetvâ verenleri cerh ve tezyif etmesine mukâbil, yalnız nezâhet‑i lisâniye demişler. Ve dinsizler tarafından öldürülen mazlum ve dindar Hıristiyanlar âhirzamanda bir nev'i şehîd olabilir dediğimi; baş açık namaz kılmak ve Türkçe ezân okumaya Zeylin şiddet‑i hücumunu zıt göstermeleri ile iktifâ etmeleri, kat'iyyen onların Risale‑i Nura karşı mağlûbiyetlerini gösteriyor kanâatini veriyor.
Said Nursî
449

Ondördüncü Şuâ

İfâdemin Kısacık Bir Tetimmesi

Afyon Mahkemesine beyân ediyorum ki:
Nazarınıza ve kanun adâletine takdim edilen ifâdemde bulunan; üç vecihle kanunsuz menzilimi basmak, beni sorguya çekmek ve tevkîf etmek; üç büyük mahkemelerin hürmetlerini kırmak ve haysiyet ve adâletlerine ilişmektir, belki istihfaf etmektir.
Çünkü, üç mahkeme ve üç ehl‑i vukûfun, iki sene, yirmi senelik kitaplarımı ve mektûblarımı inceden inceye tedkikinden sonra; ittifakla hem bize berâet verildi, hem kitaplarımız ve mektûblarımız iâde edildi. Ve berâetten sonra üç sene, fevkalâde bir inziva ve şiddetli bir tarassud altında haftada yalnız zararsız bir mektûb bazı dostlarıma yazardım. Dünya ile alâkam kesilmiş gibi idi ki, serbestiyet verildiği hâlde memleketime gitmedim. Şimdi aynı mes'elede o üç mahkemenin âdilâne hükümlerini hiçe saymak gibi mes'eleyi tazelendirmek, onların şerefini kırıyor.
Benim hakkımda adâlet eden o mahkemelerin haysiyetini muhâfaza için mahkemenizden ricâ ederim. O aynı mes'ele olan Risale‑i Nur ve cem'iyetçilik ve tarîkatçılık ve ihlâl‑i emniyet ve âsâyişi bozmak ihtimalinden başka bir sebeb, bir mes'ele bulunuz, beni onunla muâheze ediniz. Benim kusurlarım çoktur. Ben de size mes'ûliyetime dair yardım edeceğime dair karar verdim.
450
Çünkü hapsin haricinde hapisten çok ziyâde azâb çektim. Şimdi benim için medâr‑ı rahat; ya kabir, ya hapistir. Hakikaten hayattan usandım. Bu yirmi sene haps‑i münferitteki tâzib ve işkenceli tarassudlar, ihanetler artık yeter. Sonra gayretullâha dokunur. Bu vatana yazık olur. Sizlere hatırlatıyorum. Bizim en metîn melce' ve siperimiz: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
451

İddianâmeye Karşı İ'tirâznâme

﴿
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Onsekiz sene sükûttan sonra mecburiyet tahtında bu istid'a mahkemeye ve sûreti Ankara’ya makàmâta verilmişken; tekrar vermeğe mecbur olduğum iddianâmeye karşı i'tirâznâmemdir.
Ma'lûm olsun ki; Kastamonu’da üç defa menzilimi taharrî etmek için gelen iki müddeiumumî ve iki taharrî komiserine ve üçüncüde polis müdürüne ve altı‑yedi komiser ve polislere ve Isparta’da müddeiumumînin suâllerine ve Denizli ve Afyon Mahkemelerine karşı dediğim ayn‑ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyle ki:
Onlara dedim: Ben, onsekiz‑yirmi senedir münzevî yaşıyorum. Hem Kastamonu’da sekiz senedir karakol karşısında ve sâir yerlerde dahi yirmi senedir dâima tarassud ve nezâret altında kaç defa menzilimi taharrî ettikleri hâlde, dünya ile, siyaset ile hiçbir tereşşuh, hiçbir emâre görülmedi. Eğer bir karışık hâlim olsaydı, oranın adliye ve zâbıtası bilmedi veya bildi aldırmadı ise, elbette benden ziyâde onlar mes'ûldürler. Eğer yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevîlere ilişilmediği hâlde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz!
Biz Risale‑i Nur şâkirdleri, Risale‑i Nuru değil dünya cereyanlarına, belki kâinâta da âlet edemeyiz. Hem Kur'ân bizi siyasetten şiddetle men'etmiş. Evet, Risale‑i Nurun vazifesi ise, hayat‑ı ebediyeyi mahveden ve hayat‑ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr‑ü mutlaka karşı îmânî olan hakikatlerle gayet kat'î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi îmâna getiren kuvvetli bürhânlar ile Kur'ân’a hizmet etmektir. Onun için Risale‑i Nuru hiçbir şeye âlet edemeyiz.
452
Evvelâ: Kur'ânın elmas gibi hakikatlerini, ehl‑i gaflet nazarında bir propaganda‑i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymetdâr hakikatlere ihanet etmemektir.
Sâniyen: Risale‑i Nurun esâs mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdân, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men'etmiş. Çünkü; tokada ve belâya müstehak ve küfr‑ü mutlaka düşmüş bir‑iki dinsize müteallik, yedi‑sekiz çoluk‑çocuk, hasta, ihtiyar, masûmlar bulunur. Musîbet ve belâ gelse, o bîçâreler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husûlü meşkûk olduğu hâlde, siyaset yoluyla idare ve âsâyişin zararına hayat‑ı ictimâiyeye karışmaktan şiddetle men'edilmişiz.
Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat‑ı ictimâiyesi bu acîb zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esâs lâzım ve zarûrîdir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itâat etmektir.” Risale‑i Nur hayat‑ı ictimâiyeye baktığı zaman, bu beş esâsı kuvvetli ve kudsî bir sûrette tesbit ve tahkîm ederek, âsâyişin temel taşını muhâfaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale‑i Nurun, yüzbin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv‑u nâfi' hâline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilâyetleri buna şâhiddir. Demek Risale‑i Nurun ekseriyet‑i mutlaka eczâlarına ilişenler herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye hıyânet ederler. Risale‑i Nurun, yüzotuz risalelerinin bu vatana yüzotuz büyük fâidesini ve hasenesini vehham ehl‑i gafletin sathî nazarlarında kusurlu tevehhüm edilen iki‑üç risalenin mevhûm zararları çürütemez. Onları bunlar ile çürüten gayet derecede insafsız bir zâlimdir.
453
Amma benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurları ise, bilmecbûriye, istemeyerek derim ki: Yirmiiki sene müddetinde gurbette haps‑i münferid hükmünde, yalnız ve münzevî olarak hayat geçiren ve bu müddet zarfında ihtiyarıyla bir defa çarşıya ve mecma'‑ı nâs büyük câmilere gitmeyen ve çok tazyîk ve sıkıntı verildiği hâlde, bütün emsâli menfîlere muhâlif olarak istirahati için bir tek defa hükûmete müracaat etmeyen ve yirmi sene zarfında hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve merak etmeyen ve tam iki sene Kastamonu’da ve yedi sene başka menfâlarında bütün yakın ve görüşen dostlarının şehâdetiyle, küre‑i arz yüzündeki boğuşmaları ve harbleri ve sulh olmuş ve olmamış ve daha kimler harb ettiklerini bilmeyen ve merak etmeyen ve sormayan ve üç sene yakınında konuşan radyoyu üç defadan başka dinlemeyen ve hayat‑ı ebediyeyi imha eden ve hayat‑ı dünyeviyeyi dahi elem içinde eleme, azâb içinde azâba çeviren küfr‑ü mutlaka karşı gâlibâne Risale‑i Nur ile mukàbele ettiğine onun ile îmânlarını kurtaran yüzbin şâhidin şehâdetiyle isbât eden ve Kur'ân’dan tereşşuh eden Risale‑i Nur ile ölümü yüzbin adam hakkında i'dâm‑ı ebedîden, terhis tezkeresine çeviren bir adama bu derece ilişmek ve me'yûs etmek ve onu ağlatmakla, o masûm yüzbinler kardeşlerini ağlatmaya hangi kanun var? Hangi maslahat var? Adâlet nâmına emsâlsiz bir gadr olmaz ! Ve kanun hesabına, emsâlsiz bir kanunsuzluk değil mi!
Eğer bu taharrîlerde bazı vazifedâr memurların, i'tirâz ettikleri gibi derseniz ki:
Sen ve bir‑iki risalen rejime ve usûlümüze muhâlif gidiyorsunuz?”
Elcevab:
Evvelen: Bu yeni usûlünüzün, münzevîlerin çilehânelerine girmeğe hiçbir hakkı yoktur.
454
Sâniyen: Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabûl etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl‑i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve âsâyişe ilişmeyen şiddetli muhâlifler, her hükûmette bulunur. Hattâ; Hazret‑i Ömer’in (R.A.) taht‑ı hâkimiyetindeki Hıristiyanlara kanun‑u Şerîatı ve Kur'ânı inkâr ettikleri hâlde ilişilmiyordu. Hürriyet‑i fikir ve serbestiyet‑i vicdân düsturu ile Risale‑i Nurun bir kısım şâkirdleri; idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usûlünüzü ilmen kabûl etmezse ve muhâlif amel etse hattâ rejimin sâhibine adâvet etse, onlara kanunen ilişilmez. Risaleler ise, o gibi risalelere mahrem demişiz, neşrini men'etmişiz. Hattâ bu defa bu hâdiseye sebebiyet veren risale Kastamonu’da sekiz sene zarfında bir veya iki defa bir tek nüsha birisi bana getirdi. Aynı günde kaybettirdik. Şimdi siz onu zor ile teşhîr ediyorsunuz ve iştihâr da etti.
Ma'lûmdur ki; bir mektûbda kusur olsa, yalnız o kusurlu kelimeler sansür edilir, mütebâkisine izin verilir. Eskişehir Mahkemesinde dört ay tedkîkàt neticesinde, yüz Nur Risalelerinde medâr‑ı tenkid yalnız onbeş kelime bulmaları ve şimdi dörtyüz sahifeli Zülfikàr’ın yalnız iki sahifesinde irsiyet ve tesettür âyetlerinin otuz sene evvel yazılmış tefsiri bulunması ve şimdiki kanun‑u medenîye uygun gelmemesi kat'î isbât eder ki; onun hedefi dünya değil, herkes ona muhtaçtır. O dörtyüz sahifelik herkese menfaatli Zülfikàr iki sahife için müsâdere edilmez. O iki sahife çıkarılsın, o mecmuamız bize iâde edilsin ve onun iâdesi hakkımızdır.
Eğer, dinsizliği bir nev'i siyaset zannedip, bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz: Bu risalelerin ile medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun.”
Ben de derim: Dinsiz bir millet yaşayamaz dünyaca bir umumî düsturdur ve bilhassa küfr‑ü mutlak olsa Cehennem’den daha ziyâde elîm bir azâbı dünyada dahi verdiğini, Risale‑i Nurdan Gençlik Rehberi gayet kat'î bir sûrette isbât etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab'edildi. Bir Müslüman El‑iyâzü Billâh eğer irtidat etse, küfr‑ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr‑ü meşkûkte kalmaz. Ecnebî dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet‑i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü, geçmiş ve gelecek mevcûdâtın ölümleri ve ebedî müfârakatları, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemâdiyen, hadsiz firâkları ve elemleri yağdırıyor. Eğer, îmân gelse kalbe girse birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. Biz ölmemişiz, mahvolmamışız lisân‑ı hâlleriyle diyerek, o cehennemî hâlet, Cennet lezzetine çevrilir. Mâdem hakikat budur, size ihtar ediyorum: Kur'ân’a dayanan Risale‑i Nur ile mübâreze etmeyiniz. O mağlûb olmaz, bu memlekete yazık olur. (Hâşiye) O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa her gün biri kesilse, hakikat‑i Kur'âniyeye fedâ olan bu başı zındıkaya ve küfr‑ü mutlaka eğmem ve bu hizmet‑i îmâniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.
455
Yirmi seneden beri bir münzevînin elbette ifâdedeki kusuruna bakılmaz. Risale‑i Nuru müdafaa ettiği için, saded haricine çıktı denilmez. Mâdem, Eskişehir Mahkemesi, mahrem ve gayr‑ı mahrem yüz risaleleri dört ay tedkikten sonra yalnız bir‑iki risalede hafif bir cezaya temâs edecek bir‑iki maddeden başka bulmamış ve yüzyirmi adamdan onbeşine altışar ay ceza verdi. Biz dahi bu cezayı çektik. Ve mâdem birkaç sene evvel Risale‑i Nurun bütün eczâları Isparta hükûmetinin eline geçti. Birkaç ay tedkikten sonra, sâhiblerine iâde edilmiş ve mâdem o cezadan sonra, Kastamonu’da sekiz sene zarfında şiddetli taharriyâtta zâbıtayı ve adliyeyi alâkadar edecek bir tereşşuh bulunmamış. Ve mâdem Kastamonu’daki son taharrîde bir kısım risalelerimin, hiç bulunmayacak ve neşredilmeyecek bir tarzda kaç sene evvel odun yığınları altına saklanmış olduğu göründü ve hey'et‑i zâbıtaca tahakkuk etti. Ve mâdem, Kastamonu’da polis müdürü ve adliyesi o saklanmış zararsız kitaplarımı bana iâde etmek üzere kat'î söz verdikleri hâlde, ikinci gün birden Isparta’dan tevkîf emri geldiğinden, daha o emânetlerimi almadan sevkedildim. Ve mâdem Denizli ve Ankara Mahkemeleri bizi berâet ve umum risalelerimizi bize iâde ettiler. Elbette ve elbette, bu mezkûr altı hakikate binâen, Denizli Mahkemesi ve müddeiumumîsi gibi, Afyon adliyesi ve müddeiumumîsi benim çok ehemmiyetli bu hukukumu nazar‑ı dikkate almaları, vazifeleri muktezâsıdır. Ve hukuk‑u umumiyeyi müdafaa eden müddeiumumîden, Risale‑i Nur münâsebetiyle ehemmiyetli bir hukuk‑u âmme hükmüne geçen bu şahsî hukukumu da müdafaa edeceğine ümîdvârım ve bekliyorum.
456
Yirmiiki seneden beri hayat‑ı ictimâiyeden çekilen ve şimdiki kanunları ve tarz‑ı müdafaayı bilmeyen ve Eskişehir ve Denizli mahkemelerinde cerhedilmez yüz sahifelik müdafaâtını, bu yeni mahkemeye karşı da aynen takdim eden ve o zamana kadar, kusurlarının cezasını çeken ve ondan sonra Kastamonu’da ve Emirdağı’nda mütemâdiyen tarassud altında ve haps‑i münferid tarzında yaşayan Yeni Said, sükût ile sözü Eski Said’e bırakıyor.
Eski Said de diyor ki: Yeni Said dünyadan yüzünü çevirdiği için, ehl‑i dünya ile konuşmayı, müdafaât‑ı kat'iyye mecburiyeti olmadan yapmıyor, lüzum görmüyor. Fakat bu mes'elede çok masûm rençber ve esnâf adamlar bize az bir münâsebetiyle tevkîf edilerek, zamanında, çoluk‑çocuklarına nafaka tedârik edemediklerinden, şiddetli rikkatime dokundu. Derinden derine beni ağlattı. Kasem ederim, eğer mümkün olsaydı, onların bütün zahmetlerini kendime alırdım. Zâten bir kusur varsa benimdir. Onlar masûmdurlar. İşte bu elîm hâlet için, Yeni Said’in sükûtuna rağmen, ben diyorum: Mâdem, Isparta ve Denizli ve Afyon müddeiumumîlerinin yüzer lüzumsuz suâllerine bîçâre Yeni Said cevab veriyor. Benim de, onüç sene evvel, başta Kaya Şükrü olarak, dâhiliye vekâletinden ve şimdiki adliye vekâletinden hukukumuzu müdafaa niyetiyle Üç Suâl sormak bir hakkımdır.
Birincisi: Risale‑i Nurun talebesi olmayan ve yanında yalnız âdi bir mektûbumuz bulunan Eğirdirli bir adamın bir jandarma çavuşuyla vukûâtsız bir münâkaşa‑i lisâniyesi yüzünden, beni ve yüzyirmi adamı tevkîf ile, dört ay mahkeme tahkîkinden sonra, onbeş bîçâreden başka, bütün berâet kazanmakla, masûmiyetleri tahakkuk eden, yüzden ziyâde adamlara binler lira zarar vermek, hangi kanun iledir? Böyle imkânâtı vukûât yerinde isti'mâl etmek hangi usûl iledir? Ve Denizli’de dokuz ay tedkikten sonra, berâet kazanan yetmiş bîçârelere binler lira zarar vermek, adâletin hangi düsturu iledir?
457
İkinci suâl: ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى fermân‑ı esâsîsi ile, bir kardeşin hatâsıyla, diğer öz kardeşi mes'ûl olmadığı hâlde, yanlış mânâ verilmemek için, neşrini men'ettiğimiz ve sekiz sene zarfında, bir veya iki defa elime geçen ve yirmibeş seneden daha evvel aslı yazılan ve ehemmiyetli noktalarda îmânı, şübhelerden ve mânâsı anlaşılmayan bir kısım müteşâbih hadîsleri, inkârdan kurtaran bir küçük risalenin bizden uzak bir yerde, bilmediğimiz bir adamda bulunması ile ve yanlış mânâ verilmesiyle ve Kütahya ve Balıkesir tarafında bir dokunaklı mektûb bulunmasıyla bizleri o vakit Ramazan‑ı Şerîfte ve şimdi bu dehşetli soğukta pek çok masûm rençber ve esnâfları, hattâ âdi ve eski bir mektûbumuz yanında bulunmasıyla ve arabası beni gezdirmesiyle ve bize bir dostluk münâsebetiyle veya bir kitabımı okumasıyla tevkîf edip, perîşan etmek ve maddeten ve ma'nen onlara ve vatana ve millete lüzumsuz bir evhâm yüzünden, binler lira zarar vermek, hangi adâlet kanunuyladır? Adliyenin, hangi madde‑i kanuniyesiyledir? Ayağımızı yanlış atmamak için, o kanunları bilmek taleb ederiz.
Evet hem Denizli’de, hem Afyon’da tevkîfimizin bir sebebinin bir hakikati şudur ki: Bir kısım hadîslerin mânâsı ve te'vili bilinmemesinden, akıl kabûl etmiyor diye inkâr edenlere karşı avâmın îmânını kurtarmak fikriyle, çok zaman evvel Dâru'l‑Hikmet-i İslâmiye’de iken ve daha evvel aslı yazılan Beşinci Şuâ farz‑ı muhâl olarak, dünyaya ve siyasete baksa ve bu zamanda da yazılsa, mâdem gizlidir ve taharriyâtta bizde bulunmadı ve gaybî haberleri doğrudur ve îmânî şübheleri izâle eder ve âsâyişe dokunmuyor ve mübâreze etmiyor ve yalnız ihbar eder ve şahısları ta'yin etmiyor ve ilmî bir hakikati, küllî bir sûrette beyân ediyor. Elbette o hakikat‑i hadîsiye bu zamanda dahi bir kısım şahıslara mutâbık çıksa ve münâkaşaya sebeb olmamak için mahkemelerin teşhîr ve neşirlerinden evvel bizce tam mahrem tutulsa adâlet cihetinde hiçbir vecihle bir suç teşkil etmez. Hem Bir şeyi reddetmek ayrıdır ve ilmen kabûl etmemek veya amel etmemek bütün bütün ayrıdır. O risale yakın bir istikbâlde gelecek bir rejimi ilmen kabûl etmiyor.” diye bir suç olduğuna dünyada adliyelerin bir kanunu bulunmasına ihtimal vermiyoruz.
458
Elhâsıl: Hayat‑ı ebediyeyi mahveden ve hayat‑ı dünyeviyeyi dehşetli bir zehire çeviren ve lezzetini imha eden küfr‑ü mutlakı otuz seneden beri köküyle kesen ve tabîiyyûnun dehşetli bir fikr‑i küfrîlerini öldürmeğe muvaffak olan ve bu milletin iki hayatının saâdet düsturlarını hàrika hüccetleriyle parlak bir sûrette isbât eden ve Kur'ânın hakikat‑i arşiyesine dayanan Risale‑i Nur, böyle küçük bir risalenin bir‑iki maddesiyle değil, belki bin kusuru dahi olsa onun binler büyük haseneleri onları affettirir diye da'vâ ediyoruz ve isbâtına da hazırız.*
Üçüncü suâl: Bir mektûbun yirmi kelimesinde beş kelime kusurlu görülse, o beş kelime sansür edilir. Mütebâkisine izin vermek bir düstur iken, Eskişehir Mahkemesinin dört ay tedkikten sonra, yüzbin kelime içinde zâhirî nazarda zararlı tevehhüm edilen yalnız onbeş kelimeden başka bulmamasıyla ve hey'et‑i vekile de dörtyüz sahifeli Zülfikàr’ın yalnız iki sahifesinde (şimdiki kanuna uygun olmamasından) otuz sene evvel yazılan iki âyetin tefsirinden başka ilişmemesi ve Denizli ve Ankara ehl‑i vukûfu onbeş sehivden başka ilişmemesiyle ve şimdiye kadar yüzbinler adamın ıslahına vesile olmasıyla, vatana ve millete bin büyük menfaati tahakkuk eden Risale‑i Nura, küçük bir hizmet eden veya kendi îmânını kurtardığı için bir risalesini yazan ve Emirdağı’nda garîb ve ihtiyarlığıma şefkaten bana kardeşlik eden Çalışkanlar gibi rızâ‑yı İlâhî için bana hizmet eden bîçâreleri mevsiminde ve dehşetli kışta taht‑ı tevkîfe almak, hükûmet‑i cumhûriyenin hangi prensibiyle kàbil‑i tevfik olabilir? Ve hangi kanunu, müsâade etmeğe imkânı var?
Mâdem, cumhûriyet prensipleri hürriyet‑i vicdân kanunu ile dinsizlere ilişmiyor, elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl‑i dünya ile mübâreze etmeyen ve âhiretine ve îmânına ve vatanına dahi nâfi' bir tarzda çalışan dindarlara da ilişmemek gerektir ve elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıdâ ve ilâç gibi bir hâcet‑i zarûriyesi olan takvâyı ve salâhati bu mazhar‑ı Enbiyâ olan Asya’da hükmeden ehl‑i siyaset yasak etmez ve edemez biliyoruz. Yirmi seneden beri münzevî yaşayan ve yirmi sene evvelki Said’in kafasıyla sorduğu bu suâllerde bu zamanın tarz‑ı telâkkisine uygun gelmeyen kusurlarına bakmamak insaniyetin muktezâsıdır.
459
Vatan ve millet ve âsâyişin menfaati hesabına bunu da hatırlatmak bir vazife‑i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risale‑i Nura az bir münâsebetle taht‑ı tevkîfe alınmak, gücendirmek yüzünden vatana ve âsâyişe dindarâne menfaati bulunan pek çok zâtları idare aleyhine çevirebilir, anarşiliğe meydân verir. Evet, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaatdâr vaziyete girenler yüzbinden çok ziyâdedir. Hükûmet‑i cumhûriyenin belki her büyük dâiresinde ve milletin her tabakasında fâideli ve müstakîmâne bir sûrette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himâye etmek elzemdir.
Şekvâmızı dinlemeyen ve bizi söyletmeyen ve bahânelerle sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşiliğe meydân açıyorlar diye kuvvetli bir vehim hâtırımıza geliyor.
Hem maslahat‑ı hükûmet nâmına derim: Mâdem, Beşinci Şuâ’ı, hem Denizli, hem Ankara Mahkemeleri tedkik edip, ilişmemişler, bize verdiler. Elbette onu, yeniden resmiyete koyup dedikodulara meydân açmamak, idarece zarûrîdir. Biz o risaleyi, mahkemelerin ellerine geçmeden ve onu teşhîrlerinden evvel gizlediğimiz gibi, Afyon hükûmet ve Mahkemesi dahi onu medâr‑ı suâl ve cevab etmemeli. Çünkü; kuvvetlidir, reddedilmez! Kable'l‑vukû' haber vermiş, doğru çıkmış. Hem hedefi dünya değil, olsa olsa ölmüş gitmiş bir şahsa, müteaddid mânâlarından bir mânâsı muvâfık geliyor. Onun dostluğu taassubuyla o gaybî ihbarı ve mânâyı, resmiyete koymamayı ve bizi onunla muâheze etmekle daha ziyâde teşhîrine yol açmamayı, vatan ve millet ve âsâyiş ve idare hesabına ihtar etmeye vicdânım beni mecbur eyledi.
460

Afyon Müddeiumumîsi ve Mahkeme Reisi ve Âzâlarına

Denizli’nin adliyesine hukukumu müdafaa için arzettiğim Dokuz Esâsı aynen size de takdim ediyorum.
Yirmi senedir hayat‑ı ictimâiyeyi ve bilhassa böyle resmî ve ince ve siyâsî hayatı terketmişim. O hâllere karşı alınması lâzım gelen vaziyeti bilmiyorum ve düşünmüyorum ve düşünmesi beni cidden incitiyor, fakat mecburiyetle başka mahkemede insafsız bir zâtın intizamsız ve mükerrer ve lüzumsuz pek çok suâllerine verdiğim cevabların hâtimesi ve hülâsası olan bu intizamsız müdafaâtım ve istid'amda belki saded harici ve lüzumsuz tekrârât ve intizamsızlık ve aleyhime dönecek şiddetli tâbirler ve bilmediğim yeni kanunlara muhâlif ifâdeler bulunabilir. Fakat, mâdem hakikat üzere gidiyor, hakikatin hatırı için o kusurlara bakmamak gerektir. O istid'a ve müdafaâtım Dokuz Esâs üzerine gidiyor.

Birincisi

Mâdem, hükûmet‑i cumhûriye, cumhûriyetteki hürriyet‑i vicdân düsturuyla, dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmiyor. Elbette, dindarlara ve takvâcılara da ilişmemek gerektir. Ve mâdem dinsiz bir millet yaşamaz ve Asya din noktasında, Avrupa’ya benzemez ve İslâmiyet, hayat‑ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hıristiyanlığa uymaz ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyânetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın tehâcümâtına karşı, salâbet‑i diniyesini kahramanâne müdafaa eden bu vatandaki milletin bir ihtiyac‑ı fıtrîsi hükmüne geçen diyânet, salâhat ve bilhassa îmân hakikatlerinin öğrenmesi yerlerine hiçbir terakkiyât, hiçbir medeniyet tutamaz. Ve o ihtiyacı onlara unutturamaz. Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risale‑i Nura adâlet ve kanun ve âsâyiş cihetinde ilişemez ve iliştirmemeli.
461

İkinci Esâs

Mâdem, bir şeyi reddetmek başkadır ve onun ile amel etmemek bütün bütün başkadır. Ve her hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur ve mecûsî hâkimiyeti altında Müslümanlar ve hükûmet‑i İslâmiye-i Ömeriyede Yahudîler ve Hıristiyanlar bulunması ve âsâyişe ve idareye ilişmeyenin hürriyet‑i şahsiyesi her hükûmette vardır ve ilişilmez ve hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. Ve mâdem âsâyişe ve idareye ve siyasete ilişmek isteyen herhalde hiç şüphesiz gazetelerle ve dünya hâdisâtı ile alâkadar olacak, kendine yardım eden cereyanları ve vaziyetleri ve hâdisâtı bilsin, yanlış ayağını atmasın. Ve Risale‑i Nur ise; şâkirdlerini o derece men'etmiş ki, benim yakın dostlarım biliyorlar ki; yirmibeş senedir, değil gazeteleri okumak, belki sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terkettirmiş. Şimdi on senedir, kat'iyyen dünya cereyanlarından ve vaziyetlerinden, Alman’ın mağlûbiyeti ve bolşevikin istilâsından başka hiçbir haber almayacak derecede beni hayat‑ı ictimâiyeden çekmiş. Elbette ve elbette, hikmet‑i hükûmet ve kanun‑u siyaset ve düstur‑u adâlet bana ve benim gibi kardeşlerime ilişemez ve ilişen herhalde ya evhâmından, ya garazından veya inâdından ilişir.

Üçüncü Esâs

Sâbık mahkememizde bir müddeiumumînin yanlış bir mânâ ile Beşinci Şuâ’ya dair suâllerinde kanun hesabına değil, belki bir ölmüş şahsın dostluğu taassubu hesabına mânâsız ve lüzumsuz i'tirâzları sebebiyle bu gelecek uzunca tafsilâtı vermeğe mecbur oldum.
Evvelâ: Bu Beşinci Şuâ’yı hükûmetin eline geçmeden evvel biz mahrem tutuyorduk. Hem bütün taharrîlerde bende bulunmadı. Hem maksadı yalnız avâmın îmânlarını, şübhelerden ve müteşâbih hadîsleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. Hem verdiği haberler doğrudur. Hem ehl‑i siyaset ve dünya ile mübâreze etmiyor, yalnız ihbar eder. Hem şahısları ta'yin etmiyor. Küllî bir sûrette, bir hakikat‑i hadîsiyeyi beyân eder. Fakat, o küllî hakikati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni te'lif edilmiş zannıyla i'tirâz ettiler. Hem o risalenin aslı, Dâru'l‑Hikmet’ten daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra, tanzim edildi. Risale‑i Nura girdi. Şöyle ki:
462
Bundan kırk sene evvel ve hürriyetten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın başkumandanı, İslâm ulemâsından dinî bazı suâller sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münâsebetle suâl ettiler.
Ezcümle, bir hadîste: Âhirzamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında Hâzâ kâfirün yazılmış bulunur,” diye hadîs var deyip benden sordular. Dedim: Bir acîb şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar başına şapka giyer ve giydirir.”
Bu cevaptan sonra bunu sordular: Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz ?” Dedim: Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat, baştaki îmân o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallâh müslüman edecek.”
Sonra dediler: Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile Süfyân olduğu bilinecek.” Ben de cevaben dedim: Bir darb‑ı mesel var. Çok isrâflı adama eli deliktir denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zâyi' oluyor; deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya mübtelâ olup, onun ile hasta olacak ve kendisi hadsiz isrâfâta girecek, başkalarını da alıştıracak.”
Sonra birisi sordu ki: O öldüğü zaman İstanbul’da Dikilitaş’ta şeytan dünyaya bağıracak ki; filân öldü.” O vakit ben dedim: Telgrafla haber verilecek”, fakat bir zaman sonra, radyo çıkmış işittim. Eski cevabım tam değilmiş bildim. Sekiz sene sonra Dâru'l‑Hikmet’te iken dedim: Şeytan gibi radyo ile dünyaya işittirecek.”
Sonra Sedd‑i Zülkarneyn ve ye'cüc ve me'cüc ve dâbbetü'l‑arz ve deccâl ve nüzûl‑ü İsâ (A.S.) hakkında suâller sormuşlardı. Ben de cevab vermiştim. Hattâ eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar. Bir zaman sonra Mustafa Kemâl iki defa şifre ile Van Vilâyetinin eski vâlisi ve benim dostum Tahsin Bey’in vâsıtasıyla beni neşredilen Hutuvât‑ı Sitte’ye mükâfâten taltif için Ankara’ya celb etti, gittim. Şeyh Sinûsî Kürtçe lisânı bilmediğinden, beni onun yerinde üçyüz lira maaşla vilâyât‑ı şarkıye vâiz‑i umumîsi, hem meb'ûs, hem Diyânet Riyâseti dâiresinde Dâru'l‑Hikmet âzâlarıyla beraber, eski vazifem ile memnun etmek ve benim Van’da temelini attığım Medresetü'z‑Zehrâ ve Şark Dâru'l‑Fünûnuma Sultan Reşâd’ın verdiği, ondokuz bin altın lira ikiyüz meb'ûs içinde yüzaltmışüç meb'ûsun imzasıyla yüzellibin banknota iblâğ edilerek, kabûl edildiği hâlde; ben Beşinci Şuâ aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve bu adamla başa çıkılmaz, mukàbele edilmez diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat‑ı ictimâiyeyi terk edip yalnız îmânı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim. Fakat bazı zâlim ve insafsız memurlar, bana dünyaya bakacak iki‑üç risaleyi yazdırdılar.
463
Sonra bazı zâtlar, âhirzaman hâdisâtını haber veren müteşâbih hadîsleri suâl etmek münâsebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim. Risale‑i Nurun Beşinci Şuâı nâmını aldı. Risale‑i Nurun numaraları, te'lif tertibiyle değil meselâ, Otuzüçüncü Mektûb, Birinci Mektûb’dan daha evvel te'lif edilmiş ve bu Beşinci Şuâ’nın aslı ve Risale‑i Nurun bir kısım eczâları, Risale‑i Nurdan evvel te'lif edilmiş. Her ne ise bu makamda bir müddeiumumînin, Mustafa Kemâl’e dostluğu taassubuyla, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış i'tirâz ve suâlleri beni bu saded harici gibi izâhatı vermeğe mecbur eyledi. Ben onun, adliye kanunu nâmına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misâl olarak beyân ediyorum.
Dedi: Beşinci Şuâ’da sen hiç kalben nedâmet etmedin mi ki: Onu rakıdan ve şarabdan su tulumbası gibi tâbirlerle tezyif etmişsin?” Ben onun, bütün bütün mânâsız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukâbil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki, ordunun ganîmeti, malları, erzâkları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.
464
Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü, bütün şerefi ve manevî ganîmeti, o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemâate, orduya tevzî' edilir ve menfîler ve tahribât ve kusurlar başa verilir. Çünkü: Bir şeyin vücûdu, bütün şerâitin ve erkânının vücûdu ile olur ki; kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademi ile ve bir rüknün bozulması ile olur, mahvolur, bozulur. O fenâlık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücûdîdir. Başlar sâhib çıkamazlar. Fenâlıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir. Reisler mes'ûl olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki, bir aşîret fütûhât yapsa, Âferin Hasan Ağa mağlûb olsa, aşîrete tuh diye, aşîret tezyif edilse, bütün bütün hakikatin aksine hüküm edilir.
Aynen öyle de; beni ittiham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatâsıyla, güyâ adliye nâmına hükmetti. Aynen bunun hatâsı gibi: Eski Harb‑i Umumî’den biraz evvel, ben Van’da iken, bazı müttakì zâtlar yanıma geldiler. Dediler ki: Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirâk et. Biz bu münâfık reislere isyan edeceğiz.”
Ben de dedim: O fenâlıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsûstur. Ordu onun ile mes'ûl olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki, yüzbin evliyâ var. Ben bu orduya karşı kılınç çekmem. Ve size iştirâk etmem.”
O zâtlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler, neticesiz Bitlis hâdisesi vücûda geldi. Az zaman sonra, Harb‑i Umumî patladı. O ordu, din nâmına iştirâk etti, cihada girdi, o ordudan yüzbin şehîdler evliyâ mertebesine çıkıp beni o da'vâmda tasdik edip kanlarıyla velâyet fermânlarını imzaladılar.
Her ne ise biraz uzun söylemeye mecbur oldum. Çünkü: Hiçbir hissiyatla ve haricî te'sirâtla müteessir olmamak mâhiyetinin kat'î bir hàssası bulunan adâlet hakikati nâmına, cüz'î ve hatâ hissiyat ve tarafgirlik ile bize ve Risale‑i Nura karşı müzeyyifâne hareket eden bir müddeiumumînin acîb vaziyeti beni bu uzun ifâdeye sevketti.
465

Dördüncü Esâs

Eskişehir Mahkemesi, yüzer risaleleri ve mektûbları dört ay tedkikten sonra yalnız yüzyirmi adamdan, onbeş adama altışar ay ceza ve bana da, yüz risaleden yalnız bir‑iki risalede onbeş kelime ile bir sene ceza verebildi. Tarîkatçılık ve cem'iyetçilik ve şapka mes'elelerinde berâet ettirdiler. Biz dahi o cezayı çektik. Ondan sonra Kastamonu’da çok defa taharrîlerde hiçbir ilişiğimi bulmadılar. Ve kaç sene evvel Isparta’da mahrem ve gayr‑ı mahrem Risale‑i Nurun bütün eczâları bilâ‑istisna hükûmetin eline geçti. Üç ay tedkikten sonra umumu sâhiblerine iâde edildi. Birkaç sene sonra, Denizli ve Ankara Mahkemelerinde bütün risaleler iki sene kaldı. Tamamen bize iâde edildi. Mâdem hakikat budur: Beni ve Risale‑i Nurun şâkirdlerini ittiham eden ve o gibi kanun nâmına kanunsuz ve garazla ve hissiyatla bizi muâheze edenler, elbette bizden evvel, hem Eskişehir Mahkemesini, hem Kastamonu hükûmetini ve zâbıtasını, hem Isparta Adliyesini, hem Denizli Mahkemesini, hem Ankara’nın Ağır Ceza Mahkemesini ittiham edip, onları varsa suçumuza tam teşrîk ediyorlar. Çünkü; bir suçumuz olsa idi, bu üç‑dört hükûmet yakınında çok zaman tecessüsüyle görmedi veya aldırmadı ve iki mahkeme iki sene inceden inceye bakıp bilmedi veya aldırmadı; bizden ziyâde onlar suçlu olurlar. Hâlbuki; bizde dünyaya karışmak arzusu bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.
Evet, Otuzbir Mart’ta, Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Mustafa Kemâl’in hiddetine karşı, dîvân‑ı riyâsette, şiddetli ve dokunaklı ve serbest müdafaa eden bir adam, onsekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor diye onu ittiham eden elbette bir garazla eder. Biz Denizli müddeiumumîsinden ümîd ettiğimiz gibi, Afyon müddeiumumîsinden de ümîd ederiz ki; bizi böylelerin i'tirâzından ve garazlarından kurtarsın ve hakikat‑i adâleti göstersinler.

Beşinci Esâs

Risale‑i Nur şâkirdlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükûmetin icraatına karışmamak bir düstur‑u esâsîleridir. Çünkü; hàlisâne Hizmet‑i Kur'âniye, onlara herşeye bedel, kâfî geliyor.
466
Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhâfaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek. O hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddî mübârezede şu asrın bir düsturu olan eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâd ile, birinin hatâsıyla onun masûm çok tarafdârlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlûb düşecek. Hem dünya için, dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında Kur'ânın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatleri, bir propaganda‑i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası; muvâfıkı ve muhâlifi, memuru ve âmîsinin o hakikatlerde hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale‑i Nur şâkirdleri, tam bî‑tarafâne kalmak için siyaseti ve maddî mübârezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.

Altıncı Esâs

Bu mes'elede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale‑i Nura hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'ân’a bağlanmış ve Kur'ân dahi Arş‑ı A'zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün. Hem bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtıyla ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç kerâmet‑i gaybiyesi ile ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes'ûl olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak.
Risale‑i Nura karşı gizli düşmanlarımızdan bazı zındıkların şeytanetiyle çevrilen plânlar ve hücumlar inşâallâh bozulacaklar, onun şâkirdleri başkalara kıyâs edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur'ân men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi, cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet‑i kat'iyye derecesinde onlara zulmedilse ve Risale‑i Nura hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar.
Elhâsıl: Mâdem biz ehl‑i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize ve îmânî hizmetimize ilişmesinler.
467
Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış ve resmen zapta geçmemiş ve müdafaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir kıssa‑i müdafaayı beyân ediyorum.
Orada benden sordular ki: Cumhûriyet hakkında fikrin nedir?” Ben de dedim: Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhûriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe‑i Hayat’ım isbât eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hàlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhûriyetçidirler. Cumhûriyet‑perverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum.”
Sonra dediler: Sen selef‑i sâlihîne muhâlefet ediyorsun.”
Cevaben diyordum: Hulefâ‑i Râşidîn; hem halife, hem reis‑i cumhûr idiler. Sıddık‑ı Ekber (R.A.) Aşere‑i Mübeşşere’ye ve Sahâbe‑i Kirâm’a elbette reis‑i cumhûr hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat‑i adâleti ve hürriyet‑i şer'iyeyi taşıyan mânâ‑yı dindar cumhûriyetin reisleri idiler.”
İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri, bende olan bir fikrin aksiyle, beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhûriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki; lâik mânâsı, bî‑taraf kalmak, yani hürriyet‑i vicdân düsturuyla, dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. Yirmibeş senedir hayat‑ı siyâsiye ve ictimâiyeden çekilmişim. Hükûmet‑i cumhûriye ne hâl kesbettiğini bilmiyorum. El‑iyâzü Billâh, eğer dinsizlik hesabına îmânına ve âhiretine çalışanları mes'ûl edecek kanunları yapan ve kabûl eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ‑pervâ ilân ve ihtar ederim ki:
468
Bin canım olsa, îmâna ve âhiretime fedâ etmeğe hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ olarak sizin beni i'dâm ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukâbil derim: Ben Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsiyle i'dâm olmuyorum, belki terhis edilip, Nur ve saâdet âlemine gidiyorum ve sizi, ey gizli düşmanlarımız ve dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İ'dâm‑ı ebedî ile ve dâimî haps‑i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl‑i rahat-ı kalb ile teslîm‑i rûh etmeye hazırım onlara demiştim.

Yedinci Esâs

Afyon Mahkemesi başka yerlerdeki sathî tahkîkata binâen bize bir cem'iyet‑i siyâsiye noktasında bakmış. Buna cevabımız:
Evvelâ: Bütün benim ile arkadaşlık eden zâtların şehâdetiyle ondokuz seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve sormayan ve bu on sene beş aydır Harb‑i Umumî’den, Alman’ın mağlûbiyetinden ve komünistin dehşetinden başka hiçbir haber almayan ve merak etmeyen ve bilmeyen bir adamın elbette siyasetle hiçbir alâkası yoktur ve siyâsî cem'iyetlerle hiçbir münâsebeti olmaz.
Sâniyen: Risale‑i Nurun yüzotuz parçaları meydândadır. İçinde îmânî hakikatlerden başka bir hedef, bir maksad‑ı dünyevî olmadığını anlayan Eskişehir Mahkemesi, yalnız bir‑iki risaleden başka ilişmemesi ve Denizli Mahkemesi hiçbirine ilişmemesi ve koca Kastamonu zâbıtasının sekiz sene zarfında dâimî tarassudla beraber iki hizmetçimden ve yalnız üç adamdan başka bahâne ile müttehem hiçbir kimseyi bulmaması kat'î bir hüccettir ki: Risale‑i Nur şâkirdleri hiçbir vecihle siyâsî cem'iyet değiller.
Eğer iddianâmedeki cem'iyetten maksadı, îmânî ve uhrevî bir cemâat ise; ona cevaben deriz ki: Eğer dâru'l‑fünûn talebelerine ve her nev'i esnâfa birer cem'iyet nâmı verilse, bize de o nev'iden bir cem'iyet nâmı verilebilir.
Eğer dinî hissiyatla emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâl edecek bir cemâat nâmı veriyorsanız, buna mukâbil deriz: Yirmi sene zarfında bu fırtınalı hâlde Nur şâkirdleri hiçbir yerde hiçbir vukûâtla emniyet‑i dâhiliyeye ilişmemeleri ve iliştikleri ne hükûmetçe ve ne de mahkemelerce kayd edilmemesi bu ittihamı çürütüyor. Eğer hissiyat‑ı diniyeyi kuvvetlendirmesinden istikbâlde emniyet‑i dâhiliyeye zarar verebilir diye bir cem'iyet nâmı verilmiş ise buna mukâbil deriz:
469
Evvelen: Başta Diyânet Riyâseti, bütün vâizler aynı hizmeti görüyorlar.
Sâniyen: Risale‑i Nur şâkirdlerinin değil emniyete ve âsâyişe zarar vermek, belki bütün kuvvet ve kanâatleriyle milleti anarşilikten muhâfaza ve emniyet ve âsâyişi te'min etmek için çalıştıklarına delil ise, birinci esâsta beyân edilmiş.
Evet, biz bir cemâatiz. Hedefimiz ve programımız; evvelâ kendimizi, sonra milletimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî, berzahî haps‑i münferitten kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhâfaza etmek ve iki hayatımızı imhaya vesile olan zındıkaya karşı Risale‑i Nurun çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhâfazadır.

Sekizinci Esâs

Risalelerde bazı dokunaklı cümleler var diye başka yerlerin nâkıs ve sathî tahkîkatlarına binâen bizi ittiham ediyorlar. Buna mukâbil deriz: