Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
373

Mahkeme Riyâsetine Hitâben

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Çok emârelerle kat'î kanâatim gelmiş ki; hükûmet hesabına, hissiyat‑ı diniyeyi âlet ederek emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâl etmek için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim, îmânımız için ve îmâna ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki:
Yirmi sene zarfında, Risale‑i Nurun yirmibin nüshaları ve parçalarını yirmibin adamlar okuyup kabûl ettikleri hâlde, Risale‑i Nurun şâkirdleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukûât olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Hâlbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukûâtlar ile kendini gösterecekti. Demek, hürriyet‑i vicdân prensibine zıt olarak, bütün dindar nasihatçilere şâmil, lastikli bir kanunun yüzaltmışüçüncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân‑ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.
Mâdem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr‑ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun! Her ceza ve i'dâmınıza hazırız! Hapsin harici bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenâdır. Bize karşı gelen böyle bir istibdâd‑ı mutlak altında hiçbir hürriyet ne hürriyet‑i ilmiye, ne hürriyet‑i vicdân, ne hürriyet‑i diniye olmamasından, ehl‑i nâmus ve diyânet ve tarafdâr‑ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka bir çare kalmaz. Biz de, ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ diyerek Rabbimize dayanıyoruz.
Mevkuf Said Nursî
374
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi,
Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricâm var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır, hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid‑i mutlak içindeyim. Hattâ iddianâme, onbeş dakikadan sonra benden alındı. Hem avukat tutmak iktidarım yok. Hattâ size takdim ettiğim müdafaâtımın, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak ancak yeni harf ile bir sûretini alabildim. Hem Risale‑i Nurun bir nev'i müdafaanâmesi ve mesleğinin hülâsası olan Meyve Risalesi’nin bir sûretini müddeiumuma vermek için ve bir‑iki sûretini Ankara makàmâtına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Hâlbuki Eskişehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaâtımızı onda, yeni harfle, bir‑iki nüsha yazdık; hem o mahkeme dahi yazdı.
İşte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsâade ediniz, biz celbedeceğiz. ki, hem müdafaâtımı, hem Risale‑i Nurun müdafaanâmesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki‑üç sûretini alıp, hem Adliye Vekâletine, hem Hey'et‑i Vekileye, hem Meclis‑i Meb'ûsân’a, hem Şûrâ‑yı Devlete göndereceğiz. Çünkü, iddianâmede bütün esâs, Risale‑i Nurdur ve Risale‑i Nura ait da'vâ ve i'tirâz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki, çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddi alâkadar edecek ve dolayısıyla Âlem‑i İslâm’ın nazar‑ı dikkatini ehemmiyetli bir sûrette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir.
Evet, Risale‑i Nura perde altında hücum eden, ecnebî parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem‑i İslâmın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr‑ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der; Risale‑i Nur ve Şâkirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var.”
375
Hey bedbahtlar! Risale‑i Nurun, gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr‑ü mutlakı kırdığı için, küfr‑ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdâd‑ı mutlakı esâsıyla bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyişi, hürriyeti, adâleti te'min ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanâmesi hükmündeki Meyve Risalesi’dir. Bunu àlî bir hey'et‑i ilmiye ve ictimâiye tedkik etsinler, eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli i'dâma râzıyım!
Mevkuf Said Nursî
376
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi,
Kararnâmede üç madde esâs tutulmuş:
Birisi: Cem'iyettir. Ben buradaki bütün Risale‑i Nur şâkirdlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhâd ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: Bir cem'iyet‑i siyâsiye veya cem'iyet‑i nakşiye teşkil edeceğiz.”
Dâima dediğim budur: Biz, îmânımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl‑i îmân dâhil oldukları ve üçyüz milyondan ziyâde efrâdı bulunan bir mukaddes Cemâat‑i İslâmiye’den başka mâbeynimizde medâr‑ı bahs olmadığını ve Kur'ân’da Hizbullâh nâmı verilen ve umum ehl‑i îmânın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'ân’a hizmetimiz için Hizbü'l‑Kur'ân, Hizbullâh dâiresinde bulmuşuz. Eğer kararnâmede bu mânâ murad ise, bütün rûhumuzla, kemâl‑i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!
İkinci Madde: Kararnâmenin itirafıyla, Kastamonu zâbıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve kat'iyyen mahrem tutulan Tesettür Risalesi ve Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli risalesi gibi kitaplardan bazı cümlelerine yanlış mânâ vererek, dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasını çektiğimiz suç ile mes'ûl etmek istiyor.
Üçüncü Madde: Kararnâmede kaç yerinde: Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir.” gibi tâbirlerle imkânât, vukûât yerinde isti'mâl edilmiş. Herkes, mümkündür ki, bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ûl olabilir mi?
Mevkuf Said Nursî
377
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi!
Ankara makàmâtına ve reis‑i cumhûra istid'a sûretinde gönderdiğim müdafaanâmemi ve başvekâletin de bunu ehemmiyetle kabûl ettiklerini gösteren cevabî mektûbunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam‑ı iddianın aleyhimizde beyân ettiği asılsız, ittihamkârâne evhâmın kat'î cevabları bu müdafaâtımda vardır. Sâir yerlerin garazkârâne ve sathî zabıtnâmelerine bina edilen buranın ehl‑i vukûf raporunda hilâf‑ı vâki ve mantıksız çok sözler vardır ki, onlara karşı da bu i'tirâznâmem takdim edilmişti. Ezcümle:
Size evvelce arzettiğim gibi, Eskişehir Mahkemesine, 163’üncü madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiştim: Hükûmet‑i Cumhûriyenin ikiyüz meb'ûsu içinde aynı rakam 163 meb'ûsun imzalarıyla Van’daki dâru'l‑fünûnuma (medreseme) yüzellibin banknot tahsîsat kabûl etmeleri ve onun ile hükûmet‑i cumhûriyenin bana karşı teveccühü, bu 163’üncü maddeyi hakkımda hükümden iskàt ediyor, dediğim hâlde, o ehl‑i vukûf, 163 meb'ûs Said aleyhinde takibat yapmışlar.” diye tahrif etmiş.
İşte makam‑ı iddia da, bu ehl‑i vukûfun böyle bütün bütün asılsız ittihamlarına binâen bizi mes'ûl tutuyor. Hâlbuki, meclisinizin kararıyla, en yüksek hey'et‑i ilmiye ve fenniyenin tedkikine ve tahkîkine havâle edilen Risale‑i Nurun bütün eczâları tedkikten sonra, bil'ittifak, hakkımızda verdiği kararda: Said’in ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin yazılarında; dini, mukaddesâtı âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teşvik veya bir cem'iyet kurmak ve hükûmete karşı bir sû‑i maksadı bulunmak kasdında olduğunu gösterir bir sarâhat ve emâre olmadığını ve Said’in şâkirdleri, muhâberelerinde hükûmete karşı kötü bir kasd beslemek, bir cem'iyet kurmak veya tarîkat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmaktadır.” diye müttefikan karar vermişler.
378
Hem ehl‑i vukûf, Said Nursî’nin yüzde doksan risalesi, hem samîmî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esâslarından hiçbir cihetle ayrılmamışlar; bunlarda, dini âlet etmek veya cem'iyet teşkil etmeye, emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarîhtir. Şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî’yle muhâbere mektûbları da bu nev'idendirler. Beş‑on mahrem ve şekvâlı ve gayr‑ı ilmî olan risalelerden başka bütün risaleleri herbiri bir âyetin tefsiri ve bir Hadîs‑i Şerîfin hakikati nâmına yazılmışlardır. Din, îmân, Allah, Peygamber, âhiret akîdelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsîller ile yazılmış ve ilmî görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'aları ve fâideli menkıbeleri ihtiva eden mevcûdun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve âsâyişe ilişecek hiçbir ciheti yoktur.” diye müttefikan karar vermişlerdir.
İşte, makam‑ı iddia, bu yüksek ehl‑i vukûfun raporuna bakmayarak eski ve müşevveş ve nâkıs rapora binâen acîb tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkalhad müteessir bulunmaktayız. Bu insaflı mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştırmayız.
Hattâ (temsîlde hatâ olmasın) bir bektâşîye: Ne için namaz kılmıyorsun?” demişler. O da: Kur'ân’da ﴿لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ var demiş. Ona demişler: Bunun arkasını, yani ﴿وَاَنْتُمْ سُكَارٰى ’yı da oku denildiğinde: Ben hâfız değilim.” demiş olması kabîlinden, Risale‑i Nurun bir cümlesini tutup o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyân eden âhirini almayarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaanâmemde, o iddianâmeye karşı mukayese edildiğinde bunun otuz‑kırk misâli görülecektir. Bu nümûnelerden latîf bir vâkıayı beyân ediyorum:
379
Eskişehir Mahkemesinde makam‑ı iddianın nasılsa bir sehiv neticesi, Risale‑i Nurun îmân derslerine Halkları ifsad ediyor gibi bir tâbir ve sonradan o tâbirden vazgeçtiği hâlde, Risale‑i Nur şâkirdlerinden Abdürrezzak nâmında bir zât mahkemeden bir sene sonra demiş:
Hey bedbaht! Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye işârâtının takdirine mazhar ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmetinin ihbar‑ı gaybîsiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbarıyla kıymet‑i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdını tenvir ve irşad eden ve îmânlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale‑i Nurun irşadlarına ifsad diyorsun. Allah’tan korkmuyorsun, dilin kurusun!” demiş.
Şimdi, bu şâkirdin haklı olarak bu sözünü makam‑ı iddia gördüğü hâlde, Said, etrafına fesâd saçmış tâbirini insafınıza ve vicdânınıza havâle ediyorum.
Makam‑ı iddia, Risale‑i Nurun ictimâî derslerine ilişmek fikriyle, Dinin tahtı ve makamı, vicdândır; hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla ictimâî keşmekeşler olmuştur.” dedi.
Ben de derim ki: Din yalnız îmân değil, belki amel‑i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür. Acaba katl, zinâ, sirkat, kumar, şarab gibi hayat‑ı ictimâiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men'etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfî gelir mi? O hâlde; her hânede, belki herkesin yanında dâima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale‑i Nur, amel‑i sâlih noktasında, îmân cânibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gadab‑ı İlâhîyi hâtırına getirmekle fenâlıktan kolayca kurtarır.”
380
Hem, makam‑ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerâmetkârâne bir tevâfukunun imza edilmesiyle Bir cem'iyet efrâdı diye mânâsız bir emâre beyân etmiş. Acaba esnâfların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nev'i imzalara cem'iyet ünvânı verilir mi! Eskişehir’de aynı böyle bir vehim oldu. Cevab verdiğim ve Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi’ni gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar. Eğer mâbeynimizde dünyevî bir cem'iyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemâl‑i nefretle benden kaçacak idiler.
Demek nasıl ben ve biz, İmâm‑ı Gazâlî ile irtibatımız var, kopmuyor; çünkü uhrevîdir, dünyaya bakmıyor; aynen öyle de; bu masûm ve sâfî ve hàlis dindarlar, benim gibi bir bîçâreye îmân derslerinin hatırı için bir kuvvetli alâka göstermişler. Ondan bu asılsız, mevhûm bir cem'iyet‑i siyâsiye vehmini vermiş. Son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
Mevkuf, haps‑i münferitte Said Nursî
381

Son Sözün Mühim Bir Parçası

Bu Gelen Kısım Çok Ehemmiyetlidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Son Sözün Mühim Bir Parçası

Efendiler! Reis Bey, dikkat ediniz! Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına, hakikat‑i Kur'âniye ve hakàik‑ı îmâniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle bin üçyüz seneden beri her senede üçyüz milyon onda yürümüş ve üçyüz milyar Müslümanların hakikate ve saâdet‑i dâreyne giden cadde‑i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve i'tirâzlarını kendinize celbetmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere duâlar ve hasenâtlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübârek vatanın başına bir kıyâmet kopmaya vesile olmaktır.
Acaba mahkeme‑i kübrâ’da, bu üçyüz milyar da'vâcıların karşısında sizden sorulsa ki: Doktor Duzi’nin, baştan nihâyete kadar serâpâ İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe Tarih‑i İslâm nâmındaki eseri ki, zındıkların kütübhânelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şâkirdleri, kanununuzca cem'iyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî Turancılık gibi siyasetinize muhâlif cem'iyetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız îmân ve Kur'ân cadde‑i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm‑ı ebedîden ve haps‑i münferitten kurtarmak için Kur'ânın hakîki tefsiri olan Risale‑i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyâsî cem'iyetle münâsebeti olmayan o hàlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem'iyet nâmı verip ilişmişsiniz. Onları pek acîb bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz.” dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.
382
Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir sûrette meşgul eyleyen muârızlarımız olan zındıklar ve münâfıklar, istibdâd‑ı mutlaka Cumhûriyet nâmı vermekle, irtidad‑ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet‑i mutlak’a Medeniyet ismi vermekle, cebr‑i keyfî-i küfrîye Kanun ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perîşan ederek, Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve millete ve vatana ecnebî hesabına darbeler vuruyorlar.
Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale‑i Nur şâkirdlerine şiddetli bir sûrette taarruz ve zulüm zamanlarına tevâfuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi; ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işâretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semâvî ve arzî belâlardan siz mes'ûlsünüz!‥
Denizli Hapishânesinde tecrid‑i mutlak ve haps‑i münferitte mevkufSaid Nursî
383

Son Sözün Bir Kısmı

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Son Sözün Bir Kısmı

Efendiler! Şimdiki hayat‑ı ictimâiyeyi bilemediğimden, makam‑ı iddianın gidişatına göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahâne olmak için, pek musırrâne ileri sürdüğünüz cem'iyetçilik ittihamına karşı pek çok kat'î cevablarımızı Ankara ehl‑i vukûfunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber, bu derece bu noktada ısrarınıza çok hayret ve taaccübde bulunurken kalbime bu mânâ geldi:
Mâdem, hayat‑ı ictimâiyenin bir temel taşı; ve fıtrat‑ı beşeriyenin bir hâcet‑i zarûriyesi; ve aile hayatından kabile ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli râbıta; ve her insanın kâinâtta gördüğü ve tek başına mukàbele edemediği medâr‑ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin îfâsına mâni maddî ve manevî esbâbın tehâcümâtına karşı bir nokta‑i istinâd ve medâr‑ı tesellî olan dostluk ve kardeşâne cemâat ve toplanmak ve samîmâne uhrevî cem'iyet ve uhuvvet, hem siyâsî cebhesi olmadığı hâlde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saâdetlerine kat'î vesile olarak îmân ve Kur'ân dersinde hàlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesânüd taşıyan Risale‑i Nur şâkirdlerinin pek çok takdir ve tahsine şâyân ders‑i îmânda toplanmalarına, cem'iyet‑i siyâsiye nâmını verenler, elbette ve herhalde ya gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya gayet gaddâr bir anarşisttir ki, hem insaniyete vahşiyâne düşmanlık eder, hem İslâmiyete nemrûdâne adâvet eder, hem hayat‑ı ictimâiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddî tavrıyla husûmet eder ve bu vatana ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve dinî mukaddesâta karşı mürtedâne, mütemerridâne, anûdâne mücâdele eder. Veya ecnebî hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan El‑hannâs bir zındıktır ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır, o şeytanlara, Fir'avunlara, anarşistlere karşı şimdiye kadar isti'mâl ettiğimiz manevî silâhlarımızı, kardeşlerimize ve vatanımıza çevirsin veya kırdırsın.
Mevkuf Said Nursî
384
Efendiler! Otuz‑kırk seneden beri ecnebî hesabına ve küfür ve ilhâd nâmına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur'ân hakikatine ve îmân hakikatlerine her vesile ile hücum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad komitesine karşı, bu mes'elemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitâben, fakat sizin huzurunuzda zâhiren sizin ile birkaç söz konuşacağıma müsâade ediniz.
(Fakat ikinci gün berâet kararı, o dehşetli konuşmayı geriye bıraktı.)
Tecrid‑i mutlakta ve haps‑i münferitte MevkufSaid Nursî
385

Mühim Bir Suâle Hakikatli Bir Cevaptır

Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: Mustafa Kemâl sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan’a ve Vilâyât‑ı Şarkıyeye, Şeyh Sinûsî yerine vâiz‑i umumî yapmak teklifini neden kabûl etmedin? Eğer kabûl etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun!” dediler.
Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer‑otuzar senelik hayat‑ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale‑i Nur, o zâyiâtın yerine binler derece görmüş.
Eğer o teklifi ben kabûl etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr‑ı ihlâsı taşıyan Risale‑i Nur meydâna gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara’ya gönderilen Risale‑i Nurun şiddetli tokatları için beni i'dâma mahkûm eden zâtlar, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtarıp i'dâm‑ı ebedîden necât bulsalar, siz şâhid olunuz, ben onları da rûh u canımla helâl ederim!‥
Berâetimizden sonra Denizli’de beni tarassudla tâciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale‑i Nurun kàbil‑i inkâr olmayan bir kerâmetidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektûblarımda ve binler şâkirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tedkîkàtta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hàrika vaziyeti versin. Bir tek adamın, birkaç senedeki mahrem esrârı meydâna çıksa, elbette onu mes'ûl ve mahcûb edecek yirmi madde bulunacak.
Mâdem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: Pek hàrika ve mağlûb olmaz bir dehâ bu işi çeviriyor.” Veya diyeceksiniz: Gayet inâyetkârâne bir hıfz‑ı İlâhîdir.” Elbette böyle bir dehâ ile mübâreze etmek hatâdır. Millete ve vatana büyük bir zarardır; ve böyle bir hıfz‑ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye’ye karşı gelmek; fir'avunâne bir temerrüddür.
Eğer deseniz: Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezâret etmesek derslerinle ve gizli esrârınla hayat‑ı ictimâiyemizi bulandırabilirsin.”
386
Ben de derim: Benim derslerim, bilâ‑istisna bütünü hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş, bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış. Kırk‑elli bin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği hâlde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib‑i mes'ûliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla berâetimize; ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüzotuz risaleden beş‑on kelime bahâne edip, yalnız kanâat‑ı vicdâniye ile yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale‑i Nura ilişmeniz, mânâsız bir tevehhümle çirkin bir zulümdür. Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki nezâretle ta'diline çalışsanız.
Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve fâidesiz tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık za'fiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduâyı yapmak ihtimali var. Mazlumun âhı, Arşa kadar gider.” diye bir kuvvetli hakikattir.
Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın; eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun. Hâlbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi.”
387
Ben de dedim: Onyedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızâsıyla ve kalben kabûlüyle ancak yedi bin Avrupa‑perest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat‑ı şer'iye ve cebr‑i kanunî cihetiyle girmektense; azîmet‑i şer'iye ve takvâ cihetiyle, yedi milyar zâtların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat‑ı ictimâiyeyi terkeden adama inâd ediyor, bize muhâliftir.” denilmez. Haydi inâd dahi olsa, mâdem Mustafa Kemâl o inâdı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhûde hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inâdın kırılmasına çabalıyorsunuz! Haydi siyâsî muhâlif de olsa, mâdem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve ma'nen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, fâidesiz, kendine çok zararlı olarak hayat‑ı siyâsiyeye girerek sizin ile uğraşmaz; bu hâlde onun muhâlefetinden tevehhüm etmek, dîvâneliktir. Dîvânelerle ciddi konuşmak dahi bir dîvânelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum. Ne yaparsanız minnet çekmem!” dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu. Son sözüm, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
388

Bu Defaki Küçük Müdafaâtımda Demiştim

Risale‑i Nurdaki şefkat, vicdân, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiş. Çünkü; masûmlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunun izâhını istediler. Ben de dedim:
Şimdiki fırtınalı asırda gaddâr medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet‑i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât‑ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdât meydân almış ki, ehl‑i hak, hakkını kuvvet‑i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd‑i zulüm ile, tarafgirlik bahânesiyle çok bîçâreleri yakacak, o hâlette o da azlem olacak ve mağlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir‑iki adamın hatâsıyla yirmi‑otuz adamı, âdi bahânelerle vurur, perîşan eder.
Eğer ehl‑i hak, hak ve adâlet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zâyiâta mukâbil yalnız biri kazanır mağlûb vaziyetinde kalır.
Eğer mukàbele‑i bilmisil kaide‑i zâlimânesiyle, o ehl‑i hak dahi bir‑ikinin hatâsıyla yirmi‑otuz bîçâreleri ezseler, o vakit, hak nâmına dehşetli bir haksızlık ederler.
İşte, Kur'ânın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakîki hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik.
Hem mâdem herşey geçici ve fânîdir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile, icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret‑i vataniyeye ve hamiyet‑i milliyeye bütün bütün zıttır, muhâliftir.
Hülâsa‑i kelâm: Ehl‑i hükûmetin ve ehl‑i siyasetin ve ehl‑i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr‑ü mutlak ve dehşetli bir tâun‑u beşerî ve maddiyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhâmlandırıp, aleyhimize sevketmek var.
389
Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur'ânın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr‑ü mutlaka ve o zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyiz!‥
Said Nursî
390

Onüçüncü Şuâ

Üstad’ın talebelerine gönderdiği gayet kıymetdâr, nurlu mektûblardır. Risale‑i Nurun parlak mücâhedâtını bu samîmî mektûblar gayet parlak gösteriyorlar.

Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu Kazâ ve Kader‑i İlâhî, Hakkımızda Bir İnâyettir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Geçen Leyle‑i Kadr’inizi ve gelen bayramınızı bütün mevcûdiyetimle tebrik ve sizleri Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in birliğine ve rahmetine emânet ediyorum. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrıyla sizi tesellîye muhtaç görmemekle beraber, derim ki: ﴿وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyetinin mânâ‑yı işârîsiyle verdiği tesellîyi tamamıyla gördüm. Şöyle ki:
Dünyayı unutmak, Ramazanımızı âsûde geçirmek düşünürken, hâtıra gelmeyen ve bütün bütün tahammülün fevkınde bu dehşetli hâdise hem benim, hem Risale‑i Nurun, hem sizin, hem Ramazanımız, hem uhuvvetimiz için ayn‑ı inâyet olduğunu ben müşâhede ettim. Bana ait cihetinin ise çok fâidelerinden yalnız iki‑üçünü beyân ederim.
Biri: Ramazanda çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir ilticâ, bir niyâz ile müdhiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı.
İkincisi: Herbirinize karşı bu sene de görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetli idi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta’ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabûl ederdim.
391
Üçüncüsü: Hem Kastamonu’da, hem yolda, hem burada fevkalâde bir tarzda bütün elîm hâletler birden değişiyor ve me'mûlün ve arzumun hilâfına olarak bir dest‑i inâyet görünüyor, اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ dediriyor. En ziyâde beni düşündüren Risale‑i Nuru, en gâfil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlara da kemâl‑i dikkatle okutturuyor, başka bir sahada fütûhâta meydân açıyor.
Ve en ziyâde rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka herbirinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı, Ramazanda, bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr‑i mübârekte bu musîbet dahi, o yüz sevâbı herbir saati on saat derecesinde ibâdet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risale‑i Nurdan tam ders alan ve dünya fânî ve ticâretgâh olduğunu bilen ve herşeyi îmânı ve âhireti için fedâ eden ve bu Dershâne‑i Yûsufiye’deki muvakkat sıkıntıların dâimî lezzetler ve fâideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini, tebrik ve sebatınızı, gayet istihsân ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ dedim.
Bana ait bu fâideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale‑i Nurun, hem Ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle fâideleri var ki, perde açılsa, Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu kazâ ve kader‑i İlâhî, hakkımızda bir inâyettir.” dedirtecek kanâatim var.
Hâdiseye sebebiyet verenlere itâb etmeyiniz. Bu musîbetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat ma'nen pek çok hafif geldi. İnşâallâh, çabuk geçer. ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrıyla müteessir olmayınız.
Said Nursî
392

Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Kalben ve Rûhen ve Fikren Daha Az Sıkıntı Çeken Yoktur

Azîz Kardeşlerim!
Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayâlinizle ara sıra konuşurum, mütesellî olurum. Biliniz ki: Mümkün olsaydı, bütün sıkıntılarınızı kemâl‑i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben, sizin yüzünüzden Isparta’yı ve havâlisini taşıyla, toprağıyla seviyorum. Hattâ diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükûmeti bana ceza verse, başka bir vilâyet beni berâet ettirse, yine burayı tercih ederim.
Evet, ben üç cihetle Ispartalı’yım. Gerçi tarihçe isbât edemiyorum, fakat kanâatim var ki; İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said’in aslı, buradan gitmiş. Hem Isparta Vilâyeti öyle hakîki kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecîd ve Abdurrahman, belki Said’i onların herbirisine maalmemnuniye fedâ eylerim.
Tahmin ederim, şimdi küre‑i arzda Risale‑i Nur şâkirdlerinden kalben ve rûhen ve fikren daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünkü; kalb ve rûh ve akılları îmân‑ı tahkîkî nurlarıyla sıkıntı çekmezler.
Maddî zahmetler ise, Risale‑i Nur dersiyle hem geçici, hem sevâblı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet‑i îmâniyenin başka bir mecrâda inkişafına vesile olmasını bilerek şükür ve sabırla karşılıyorlar. Îmân‑ı tahkîkî dünyada dahi medâr‑ı saâdettir diye hâlleriyle isbât ediyorlar. Evet, Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” deyip, metînâne bu fânî zahmetleri bâkî rahmetlere tebdile çalışıyorlar.
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, onların emsâllerini çoğaltsın, bu vatana medâr‑ı şeref ve saâdet yapsın ve onları da Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eylesin, âmîn!
Said Nursî
393

Kader‑i İlâhî, çok sevâbdâr etmek sırrıyla, ihlâs dersini tam almak için Medrese-i Yûsufiye’ye çağırdı

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu kazâ‑yı İlâhînin adâlet‑i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zâtların sırr‑ı ihlâsa muvâfık olmayan dünya cihetini de Risale‑i Nur ile arzu etmesinden, bazı menfaat‑perest rakìbleri karşısında bulup, yirmibeş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir‑iki defa elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen Beşinci Şuâ benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhâmlandırdılar. Aynı vakit, benim arzu ettiğim yeni harfler ile Miftâhü'l‑Îmân Mecmuası yerine Âyetü'l‑Kübrâ muvâfakatim olmadan tab'olması ve nüshaları gelmesi hükûmete aksetmiş, iki mes'ele birbiriyle karıştırılmış, güyâ Kanun‑u Medeniye’ye karşı o Beşinci Şuâ tab'edilmiş diye ehl‑i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehâneye soktu.
Fakat kader‑i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevketti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehânelerin sevâb noktasında, çok fevkınde sevâbdâr etmek sırrıyla, bizi, ihlâs dersini tam almak ve hakikaten kıymetsiz olan dünya umûruna karşı alâkalarımızı ta'dil etmek için yine Medrese‑i Yûsufiye’ye çağırdı.
Ehl‑i dünya evhâmına karşı deriz:
Yedinci Şuâ baştan aşağıya kadar îmândır, aldanmışsınız; ve gayet mahrem tutulan ve şiddetli taharrîlerde bizde bulunmayan ve aslı yirmi sene evvel yazılan Beşinci Şuâ bütün bütün ayrıdır. Biz, bunun değil tab'ına, belki bu zamanda hiç kimseye göstermesine râzı olmamakla beraber, orada doğru çıkmış bir ihbar‑ı gaybîdir, mübâreze etmiyor.

Kudsî Hizmette Çekilen Az Zahmeti Şevk ve Şükür ve Sabırla Karşılamalı

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sûreten görüşemediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten dâima beraberiz, ebed yolunda da inşâallâh bu beraberlik devam edecek. Îmânî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevâblar ve rûhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanâatindeyim.
394
Şimdiye kadar, Risale‑i Nur şâkirdleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet, Cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr‑ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı.
Mâdem bizi çalıştıran Hàlık’ımız rahîm ve hakîmdir; başa gelen herşeyi rızâ ile, sevinç ile, rahmetine, hikmetine i'timâd ile karşılamalıyız.
Kahraman bir kardeşimiz, Âyetü'l‑Kübrâ mes'elesinde bütün mes'ûliyeti kendine alıp, Hizb‑i Kur'ân’ı ve Hizb‑i Nur’u ve kalemiyle kazandığı fevkalâde uhrevî şeref ve fazilete istihkakını tam göstermiş, beni derin sevinçlerle ağlatmış; ve Yedinci Şuâ olan Âyetü'l‑Kübrâ tam nazar‑ı dikkati celbederek ileride ona lâyık bir fütûhâtı ihzar etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsâdere, o kardeşimizin ve rüfekasının hizmetlerini ve masraflarını zâyi' etmeyecek, inşâallâh daha parlattıracak diye Rahmet‑i İlâhiye’den bekleriz.
Sizi bütün duâlarında اَجِرْنَا، وَارْحَمْنَا، وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim‑i maa'l-gayr sîgalarında bilâ‑istisna dâhil edip, kesretli cesedler ve bir tek rûh hükmünde şirket‑i maneviyemizin düsturlarıyla çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyâde alâkadar olan ve şahs‑ı manevînizden himmet ve medet ve sebat ve metânet ve şefâat bekleyen
Kardeşiniz Said Nursî

İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh: “Yâ Rab! Aman ver!” diye duâ etmiş

Bu hâdise te'siriyle ben kendimi masûm kardeşlerime rızâ‑yı kalb ile fedâ etmeye kat'î azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte, Celcelûtiye’yi okudum. Birden hâtıra geldi ki; İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh: Yâ Rab! Aman ver!” diye duâ etmiş; inşâallâh, o duânın sırrıyla selâmete çıkarsınız.
395
Evet Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh, Kaside‑i Celcelûtiye’de iki sûretle Risale‑i Nurdan haber verdiği gibi, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’ne işâreten: وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ der. Bu işârette îmâ eder ki: Âyetü'l‑Kübrâ yüzünden ehemmiyetli bir musîbet Risale‑i Nur talebelerine gelecek ve Âyetü'l‑Kübrâ hakkı için o فَجَتْ ve Musîbetten şâkirdlerine aman ver!” diye niyâz eder, o risaleyi ve menba'ını şefâatçi yapar. Evet, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nin tab'ı bahânesiyle gelen musîbet, aynen o remz‑i gaybîyi tasdik etti.
Hem o kasidede, Risale‑i Nurun mühim eczâlarına, tertibiyle işâretlerin hâtimesinde, mukâbil sahifede der: وَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا وَحَقِّقْ مَعَان۪يهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ
Yani: İşte Risale‑i Nurun sözleri, hurûfları ki, onlara işâretler eyledik. Sen onların hàssalarını topla ve mânâlarını tahkîk eyle. Bütün hayır ve saâdet, onlarla tamam olur.” der. Hurûfların mânâlarını tahkîk et.” karînesiyle mânâyı ifâde etmeyen hecâî harfler murad olmayıp, belki kelimeler mânâsındaki Sözler nâmıyla risaleler muraddır.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ﴿رَبَّنَا لَاتُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
Said Nursî

Senin Âlimâne Suâllerin Çok Ehemmiyetli Hakikatlerin Anahtarları Olmasından Suâllerine Karşı Lâkayd Kalamıyorum

Azîz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Senin âlimâne suâllerin Risale‑i Nurun Mektûbat kısmında çok ehemmiyetli hakikatlerin anahtarları olmasından senin suâllerine karşı lâkayd kalamıyorum. Bunun kısa cevabı şudur:
396
Mâdem Kur'ân bir hutbe‑i ezeliyedir, nev'‑i beşerin umum tabakàtıyla ve ehl‑i ibâdetin bütün tâifeleriyle konuşur; elbette onlara göre müteaddid mânâları ve küllî mânâsının çok mertebeleri bulunacak. Bazı müfessirler, yalnız en umumî veya en sarîh veya vâcib veya bir sünnet‑i müekkedeyi ifâde eden mânâyı tercih eder.
Meselâ, bu âyette ﴿وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ ’dan ehemmiyetli bir sünnet olan iki rekât teheccüd namazını ve ﴿وَاِدْبَارَ النُّجُومِ ’dan, bir sünnet‑i müekkede olan sabah fecir sünnetini zikretmiş. Yoksa evvelki mânânın daha çok efrâdı var. Kardeşim, seninle konuşmak kesilmemiş.

Eski Zamanlarda Âhiretini Dünyasına Tercih Edenler Bu Zamanda Olsaydılar, Risale‑i Nur Şâkirdleri Olacaktılar

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdi zuhr namazını kıldım, tesbihât içinde siz hâtırıma geldiniz ki; herbiri hem kendini, hem hânesindeki akrabasını düşünmekle mahzûn olur. Birden kalbe geldi ki:
Mâdem eski zamanlarda âhiretini dünyasına tercih edenler, hayat‑ı ictimâiyenin günahlarından kurtulmak ve âhiretine hàlisâne çalışmak niyetiyle mağaralarda, çilehânelerde riyâzet ile hayatlarını geçirenler bu zamanda olsaydılar, Risale‑i Nur şâkirdleri olacaktılar; elbette şimdi bu şerâit altında bunlar, onlardan on derece daha ziyâde muhtaçtır ve on derece fazla fazilet kazanıyorlar ve on derece daha rahattırlar.

Arefe Gününde Bin İhlâs‑ı Şerîf Okurduk

Azîz, Mübârek Kardeşlerim!
Pek çok selâm Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlâs‑ı Şerîf okurduk. Ben, şimdi bir gün evvel beşyüz ve arefede dahi beşyüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî herbirinizle görüşemiyorum, fakat ben, ekser vakitler, duâ içinde herbirinizle bazen ismiyle sohbet ederim.
397

Altı‑Yedi Senede Yirmi-Otuz Sene Kadar Fâtihâne İş Görmüşler

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben, şimdiye kadar Nur fabrika dâiresinin mübârekler hey'etinden iki ehemmiyetli rükünler kurtulmuşlar tahmin ederim. Elhak o dâire, o hey'et; altı‑yedi senede yirmi‑otuz sene kadar fâtihâne görmüşler, parlak kalemlerinin yâdigârları gibi, onların hizmetleri yine tevakkuf etmez; onların bedeline, onların defter‑i a'mâllerine hasenât yazdırıyor. Hattâ Hizb‑i Nurînin öyle bir kuvvetli fütûhâtı var ve öyle ehemmiyetli yerlere girmiş ki, onu neşredenler mütemâdiyen çalışıyorlar hükmündedir. Ben, pek çok çalışmış ve çalışkan Hâfız Mustafa’yı da evvelki zât gibi dışarıda zannederdim, yalnız bir defa O da buradadır.” işittim; belki başka Mustafa’dır diye tesellî buluyordum.

Kendini Fâidesiz Bir İhtiyat İle Risale‑i Nurdaki Çok Ehemmiyetli Makamından ve Büyük Hissesinden Bir Derece Çekmek İsterdi

Azîz Kardeşlerim!
Ben, bu sabah tesbihâtta Hâfız Tevfik’e acıdım. Bu iki defadır zahmet çekiyor tahattur ettim. Birden hâtıra geldi: Onu tebrik et! O, kendini fâidesiz bir ihtiyat ile Risale‑i Nurdaki çok ehemmiyetli makamından ve büyük hissesinden bir derece çekmek isterdi. Fakat hizmetinin kudsiyeti ve azameti, onu yine o büyük hisseye ve pek büyük sevâba muvaffak eyledi. Az bir sıkıntı ve geçici bir küçük zahmet ile böyle bir şeref‑i manevîden geri kalmamak gerektir.
Evet kardeşlerim! Mâdem herşey gidiyor ve gittikten sonra eğer lezzet ve keyf ise, boşu boşuna gider, bir hasret kalır; eğer sıkıntı ve zahmet ise, hem dünyevî ve uhrevî, hem böyle bir kudsî hizmet noktasında öyle bir lezzetli fâideler var ki, o zahmeti hiçe indirir. İçinizde biri müstesnâ, en ihtiyarı ve en ziyâde başına sıkıntılar toplanan benim. Sizi te'min ederim; tam bir sabır ve şükür ve tahammül ile hâlimden memnunum.
Musîbete şükür ise, musîbetteki sevâb ve uhrevî ve dünyevî fâideleri içindir.
398

Sıddık Fedâkârlar, Mütereddid Sebatsızlardan; ve Hàlis Muhlisler, Benlik ve Menfaatini Bırakmayanlardan Ayrılmak İçin Bu Şiddetli İmtihana Girmemizin İki Sebebi Var

Azîz Kardeşlerim!
Meyve’nin mes'elelerinin tekmîl edilmesine meydân vermeyen mânilerin zevâli ile inşâallâh yine başlanacak ki; birisi, soğuk; birisi, masonların onun kuvvetinden dehşet almalarıdır. Ben, bu musîbette, kader‑i İlâhî cihetini düşünüyorum. Zahmetim rahmete inkılâb eder. Evet, Risale‑i Kaderde beyân edildiği gibi, her hâdisede iki sebeb var:
Biri zâhirîdir ki; insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler.
Biri de hakikattir ki; Kader‑i İlâhî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adâlet eder. Meselâ; bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binâen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm‑ü beşer içinde adâlet eder.
İşte bu mes'elemizde elmaslar, şişelerden; sıddık fedâkârlar, mütereddid sebatsızlardan; ve hàlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var:
Birisi: Ehl‑i dünya ve siyasetin evhâmlarına dokunan kuvvetli bir tesânüd ve ihlâsla fevkalâde hizmet‑i diniyedir; zulm‑ü beşer buna baktı.
İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesânüd ile tam liyâkat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı.
Şimdi kader‑i İlâhî, ayn‑ı adâlet içinde hakkımızda ayn‑ı merhamettir ki; birbirine müştâk kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibâdete ve zâyiâtları sadakaya çevirdi. Ve yazdıkları risaleleri her taraftan nazar‑ı dikkati celbetmek ve dünyanın mal ve evlâdı ve istirahati pek muvakkat ve geçici ve her hâlde bir gün onları bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek ve sabır ve tahammüle alışmak ve istikbâldeki ehl‑i îmâna kahramanâne bir nümûne‑i imtisal, belki imâmları olmak gibi çok cihetle ayn‑ı merhamettir.
399
Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa; göz, akıl, kalb ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar; öyle de: Bu derece zarûrete giren sıkıntılı hayatımız; yarasıyla kalb ve rûhumuzu kendiyle meşgul eder. Hattâ dünyayı unutmak lâzım olduğu bir zamanımda, o hâl beni masonların meclisine getirdi, onları tokatlamakla meşgul eyledi. Cenâb‑ı Hak bu gaflet hâlini de bir mücâhede‑i fikriye nev'inden kabûl etmek ihtimaliyle tesellî buldum.
Risale‑i Nurun kıymetdâr muallimi Hâfız Mehmed’in kardeşi Ali Gül’ün selâmını aldım. Ben hem ona, hem bütün hemşehrilerine ve Sava’nın bütün ahyâ ve emvâtına binler selâm ve duâ ederim.

Sizin Sebat Ve Metânetiniz, Masonların ve Münâfıkların Bütün Plânlarını Akîm Bırakıyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin sebat ve metânetiniz, masonların ve münâfıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor.
Evet kardeşlerim, saklamağa lüzum yok. O zındıklar, Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini tarîkata ve bilhassa Nakşî Tarîkatına kıyâs edip, o ehl‑i tarîkatı mağlûb ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.
Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû‑i isti'mâlâtını göstermek.
Ve sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibîninin kusurâtlarını teşhîr etmek.
400
Ve sâlisen: Maddiyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedâr sefâhet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsad etmek ile mâbeynlerinde tesânüdü kırmak ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarlarından sukùt ettirmektir ki, Nakşîlere ve ehl‑i tarîkata karşı isti'mâl ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar.
Çünkü; Risale‑i Nurun meslek‑i esâsı; ihlâs‑ı tâmm ve terk‑i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâkî lezzetleri hissedip aramak ve fânî ayn‑ı lezzet-i sefîhânede elîm elemleri göstermek ve îmânın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medâr olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatleri ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallâh tam akîm bırakacak ve meslek‑i Risale-i Nur ise tarîkatlara kıyâs edilmez diye onları susturacak.
Bir Latîfe:
Bu sabah, yanımdaki jandarma koğuşundan biri beni çağırdı, pencereye çıktım. Dedi: Bizim kapımız kendi kendine kapandı, ne yapıyoruz açılmıyor.” Ben de dedim: Size işârettir ki; nöbetdar olduğunuz ve üstlerinden kapı kapattığınız adamlar içinde sizin gibi masûmlar var. Hattâ on seneden beri görmediğim bir kardeşimle bir dakika görüşmek bahânesiyle bana ihanet ve başka bahâne ile dış kapımızın ikincisini dahi kapadılar. Onun cezası olarak, sizin kapınız dahi kapandı.”
Said Nursî

Kapıları Kapansın!

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size dün yazdığım latîfenin üç zarâfeti var:
Birincisi: İstikbâlde gelecek mübârek hey'etin şahs‑ı manevîsinin bir mümessili olmasından, o şahs‑ı manevînin sırrıyla ve bereketiyle sürgülü kapı kendi kendine açıldığı gibi, yine o tahakkuk edip vücûda gelmiş mübârek hey'etin bir mümessilinin on sene sonra yarım dakika benimle görüşmesi sebebiyle bana hiddet edildi. Ben de hiddet ettim, Kapıları kapansın!” tekrar eyledim. Aynı günün gecesinin sabahında hiç vukû' bulmamış kendi kendine nöbetçilerin kapıları kapandı, iki saat açılmadı.
İkinci Zarâfeti: Ben bir pusula müddeiumuma müdürle göndermiştim, içinde demiştim: Ben tecriddeyim, kimse ile görüşemiyorum, görüşsem de bu şehirde kimseyi tanımıyorum. Buranın belediyesi birisiyle ilâ âhir…” Sonra müddeiumumî demiş: O tecridde mi?” Müdür demiş: Yok.” İkisi bana i'tirâz etmişler. Aynı gün, yarım meczûb ve yarım akraba biri yarım dakika benim ile görüşmesi yüzünden öyle bir vaziyet gösterildi ki, hiçbir tecridde olmamış. Bana i'tirâzları yüzlerine çarptı.
401
Üçüncüsü: Komşudaki haylaz gençlerin kapıda gürültüleri akşam yatsı ortasında bana zarar ederdi, fakat az idi. O kapıyı da aynı gün bir bahâne ile kapattılar. Hem fenâ koku menzilimde ziyâdeleşti, hem o haylazların kapıma yakın gürültüleri ziyâde bana zarar verdi. Ben de yine: Kapıları kapansın, neden böyle yapıyorlar!” dedim. Aynı sabah o hâdise oldu.

Kalemleri Kur'ân’a ve Kur'ân Hattına Mahsûs ve Memur Olmalarından Bana Endişe Verir

Kardeşlerim!
Yeni hurûfla yazdığınız iki mes'ele, cidden te'sirini gösterdi. Birinci, ikinci, üçüncü mes'eleleri de yazılsa çok iyi olur. Fakat Husrev ve Tahiri gibi kalemleri Kur'ân’a ve Kur'ân hattına mahsûs ve memur olmalarından bana endişe verir. Başkalar yazsalar daha münâsibdir.

Bir Tek Tane On Mislinden Ziyâde Büyük Olduğunu Ben ve Başkaları Gördük

Azîz Kardeşlerim!
Bir seneden beri bir parça, yani bir kilo kadar şehriye ve pirinçten sarfediyordum. Şübhem kalmadı ki, büyük bir bereket içinde var. Şimdi siz bırakmıyorsunuz ki, pişireyim. Öyle ise, onu size hem teberrük, hem bereketli bir hediye ediyorum. O yıldız şehriyeden bir defa hàrika bir bereketi gördüm. Taneleri pişirdikten sonra kurutuyordum. Bir tek tane on mislinden ziyâde büyük olduğunu ben ve başkaları gördük.

Bu İzhâr, Sevâbını Noksan Etmiyor Mu?

Azîz Kardeşlerim!
Bu gece evrâd ile meşgul olurken nöbetçiler ve başkalar işitiyorlardı. Kalbime geldi ki: Acaba bu izhâr, sevâbını noksan etmiyor mu? diye telâş ettim. Hüccetü'l‑İslâm İmâm-ı Gazâlî’nin meşhûr bir sözü hâtıra geldi.
O demiş: Bazen izhâr, çok defa ihfadan daha ziyâde efdal olur.” Yani âşikâre yapmakta başkalar, ya istifade veya taklid etmek veya gafletten uyanmak veya dalâlette ve sefâhette muannid ise, karşısında Şeâir‑i İslâmiye nev'inde izhâr etmek, izzet‑i diniyeyi göstermek gibi çok cihetle, hususan bu zamanda ve ihlâs dersini tam alanlarda değil riyâ, belki gizliden tasannu' karışmamak şartıyla çok ziyâde sevâblı olabilir diye bir tesellî buldum.
402

İmâm‑ı Gazâlî’nin “Hizbü'l-Masûn”unu Açtım

İki gün evvel sorgu hâkimi beni çağırdığı vakit, ben kardeşlerimi nasıl müdafaa edeyim diye düşünürken, İmâm‑ı Gazâlî’nin Hizbü'l‑Masûnunu açtım. Birden bu âyetler nazarımda göründü: ﴿اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا﴿يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ﴿اَللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْ﴿طُوبٰى لَهُمْ
Baktım ki: Birinci âyet, şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa اٰمَنُوا ’daki Vâv dahi meddedir makam‑ı cifrîsi ve ebcedîsi bin üçyüz altmışiki (1362) eder ki, tam tamına bu senenin aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz zamana, hem mânâsı, hem makamı tevâfuk ediyor. Elhamdülillâh dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor.
Sonra hâtırıma geldi ki: Acaba netice ne olacak?” diye merak ettim. Gördüm: ﴿اَللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْ﴿طُوبٰى لَهُمْ ’deki iki cümle, tenvin sayılmak şartıyla, makam‑ı cifrîsi aynen bin üçyüz altmışiki. Eğer bir med sayılmazsa, iki; eğer sayılsa, üç eder. Tam tamına hıfz‑ı İlâhiye’ye pek çok muhtaç olduğumuz bu zamanın, bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihine tevâfuk ederek, bir seneden beri büyük bir dâirede ve geniş bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında mahfûziyetimize te'minât ile tesellî veriyor.
403
Risale‑i Nur bu hâdisede daha parlak fütûhâtı hâkim dâirelerde bulunmasından şimdiki muvakkat tevakkuf bizi me'yûs etmez ve etmemeli; ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın tab'ı sebebiyle müsâderesi onun parlak makamına nazar‑ı dikkati her taraftan ona celbetmesine bir ilânnâme telâkki ediyorum. ﴿رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا âyetini şimdi okudum. وَاغْفِرْ لَنَا cümlesi tam tamına bin üçyüz altmışiki eder. Bu senenin aynı tarihine tevâfuk eder ve bizi çok istiğfara dâvet ve emreder ki, nurunuz tamam olsun ve Risale‑i Nur noksan kalmasın.

Birbirinize Birer Tesellîci, Ahlâkta ve Sabırda Birer Nümûne‑i İmtisal Olmanız O Maddî Sıkıntıları Hiçe İndirir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu eski ve yeni iki Medrese‑i Yûsufiye’deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı hâlde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehâcüme karşı kuvve‑i maneviyesi kırılmayan zâtları ehl‑i hakikat ve nesl‑i âtî alkışlayacakları gibi, melâike ve rûhâniler dahi alkışlıyorlar diye kanâatim var.
Fakat içinizde hastalıklı ve nâzik ve fakirler bulunmasıyla, maddî sıkıntı ziyâdedir. Ve buna karşı da herbiriniz herbirisine birer tesellîci ve ahlâkta ve sabırda birer nümûne‑i imtisal ve tesânüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzâkeresinde birer zekî muhâtab ve mucîb ve güzel seciyelerin in'ikâsında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp rûhumdan ziyâde sevdiğim sizler hakkında tesellî buluyorum.
Yüzyirmi yaşında bulunan Mevlâna Hâlid’in (K.S.) cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât onu bana giydirdiği gibi, ben de onun nâmına sizin herbirinize teberrüken giydirmek için hangi vakit isterseniz göndereceğim.
404
Yeni geldiğimiz zaman çiçek aşısı doktoru beni aşıladı. O kolum çıban oldu ve şişti, o şiş aşağıya iniyor, beni yatırmıyor, abdestte sıkıntı veriyor. Acaba benim vücûdum aşıya gelmez veyâhut başka bir mânâ var! Yirmi sene evvel beni Ankara’da aşıladılar, şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor, rahatsızlık veriyor. Bu da öyle olmasın diye hâtırıma geldi, sizde nasıl?
Said Nursî