Denizli Mahkemesi Müdafaâtından
…………………‥
Evet biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki; her asırda üçyüz elli milyon dâhil mensûbları var. Ve her gün beş defa namazla o mukaddes cem'iyetin prensiplerine kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ kudsî programıyla birbirinin yardımına – duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla – koşuyorlar. İşte biz bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız.
Ve hususî vazifemiz de, Kur'ânın îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî, berzahî haps‑i münferitten kurtarmaktır.
Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle ve bizim medâr‑ı ittihamımız olan cem'iyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cem'iyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz.
Dünyaya karışmak arzusu bizde bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.
362
Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Mustafa Kemâl’in hiddetine karşı, dîvân‑ı riyâsette, şiddetli ve dokunaklı müdafaa eden bir adam, onsekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor diye onu ittiham eden elbette bir garazla eder… Bu mes'elede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale‑i Nura hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'ân’a bağlanmış ve Kur'ân dahi Arş‑ı A'zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın, o kuvvetli ipleri çözsün.
Hem bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtı ile ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç kerâmât‑ı gaybiyesi ile ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes'ûl olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak. (Hâşiye)
Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale‑i Nura karşı çevrilen plânlar ve hücumlar inşâallâh bozulacaklar, onun şâkirdleri başkalara kıyâs edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur'ân men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi, cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risale‑i Nura hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar.
Elhâsıl: Mâdem biz ehl‑i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize, îmânî hizmetimize ilişmesinler.
MevkufSaid Nursî
363
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zâtların, bizimle ve Risale‑i Nurla münâsebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakîki kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var. Biz Risale‑i Nurun keşfiyât‑ı kat'iyyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanâatle bilmişiz ki; ölüm bizim için, sırr‑ı Kur'ân ile, i'dâm‑ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş; ve bize muhâlif ve dalâlette gidenler için o kat'î ölüm, ya i'dâm‑ı ebedîdir (eğer âhirete kat'î îmânı yoksa), veya ebedî ve karanlıklı haps‑i münferittir (eğer âhirete inansa ve sefâhet ve dalâlette gitmiş ise).
Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele‑i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Mâdem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem‑i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemâl‑i metânetle bekliyoruz.
Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, i'dâm‑ı ebedî ile ve haps‑i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşâhede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz; onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz.
Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikati isbât etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım! Değil vukûfsuz, garazkâr, maneviyatta behresiz ehl‑i vukûfa karşı belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi isbât etmezsem, her cezaya râzıyım!
İşte yalnız bir nümûne olarak, iki Cuma gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risale‑i Nurun umdelerini ve hülâsa ve esâslarını beyân ederek Risale‑i Nurun bir müdafaanâmesi hükmüne geçen Meyve Risalesi’ni ibraz ediyorum ve Ankara makàmâtına vermek için, yeni harflerle yazdırmaya müşkülâtlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse, bana şimdiki tecrid‑i mutlak içinde her hakaret ve işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim!
364
Elhâsıl; ya, Risale‑i Nuru tam serbest bırakınız, veyâhut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikati elinizden gelirse kırınız! Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim, fakat mecbur ettiniz, belki de sizi îkaz etmek lâzım idi ki, kader‑i İlâhî bizi bu yola sevketti. Biz de, مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düstur‑u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sıkıntılarınızı sabır ile karşılayacağız, diye azmettik.
MevkufSaid Nursî
365
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Zaman‑ı Saâdetten şimdiye kadar cârî bir âdet‑i İslâmiye’ye ittibâen Risale‑i Nurun hususî menba'ları olan yüzer âyât‑ı meşhûreyi büyük bir En'âm gibi Hizb‑i Kur'ânî yaptığımızı, “Dinde tahrifat yapıyor” diye muâheze etmişler.
Hem, bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnâmede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesiyle bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi, bizi ittiham etmek istiyor.
Hem Ankara’da hükûmetin riyâsetinde bulunan birisine (Mustafa Kemâl’e) söylediğim i'tirâzlara ve ağır sözlere mukàbele etmeyip sükût etmesi ve o öldükten sonra, onun yanlışını gösteren bir hakikat‑i hadîsiyeyi beyândaki fıtrî ve lüzumlu ve mahrem tenkidlerim, medâr‑ı mes'ûliyet yapılmış. Ölmüş ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede!‥ Ve hükûmetin ve milletin bir hâtırası ve Cenâb‑ı Hakk’ın bir tecellî‑i hâkimiyeti olan adâlet kanunları nerede!
Hem biz hükûmet‑i cumhûriye ve esâslarından en ziyâde kendimize medâr‑ı istinâd ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz hürriyet‑i vicdân esâsı, bizim aleyhimizde medâr‑ı mes'ûliyet tutulmuş; güyâ biz hürriyet‑i vicdân esâsına muârız gidiyoruz.
Hem medeniyetin seyyiâtını ve kusurlarını tenkid ettiğimden hâtır ve hayâlime gelmeyen bir şeyi zabıtnâmelerde isnâd ediyor: Güyâ ben radyo (Hâşiye), tayyare ve şimendiferin kullanılmasını kabûl etmiyorum diye, terakkiyât‑ı hâzıra aleyhinde bulunduğumla mes'ûl ediyor.
366
İşte bu nümûnelere kıyâsen ne kadar hilâf‑ı adâlet bir muâmele olduğunu, inşâallâh, insaflı, adâletli olan Denizli müddeiumumîsi ve Mahkemesi göstererek, o zabıtnâmelerin evhâmlarına ehemmiyet vermeyecekler.
Hem en acîbi budur ki; başka mahkemenin müddeiumumîsi benden sordu: “Mahrem Beşinci Şuâ’da demişsin; (Ordu, dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak) muradın, orduyu hükûmete karşı itâatsizliğe sevketmektir.”
Ben de dedim: “Maksadım; o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek, ordu tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba; hem gayet mahrem, sekiz senede yalnız iki defa elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhirzamana ait bir Hadîsin mânâsını küllî bir sûrette beyân eden, hem aslı eskiden te'lif edilen bir risale, hem bir tek nefer görmediği hâlde nasıl sebeb‑i ittiham olur?” Maatteessüf, o insafsızların o acîb ittihamı iddianâmeye girmiş.
Hem en garîbi şudur ki; bir yerde demişim: Cenâb‑ı Hakk’ın büyük ni'metleri olan tayyare, şimendifer ve radyoyu, büyük şükür ile mukàbele lâzım iken; beşer etmedi, tayyarelerle başlarına bomba yağdı. Ve radyo öyle büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir ki, ona mukâbil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız‑ı Kur'ân olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur'ânı dinlettirsin ve Yirminci Söz’de Kur'ânın medeniyet hàrikalarından gaybî haber verdiğini beyân ederken, bir âyetin işâreti olarak, kâfirler şimendifer ile Âlem‑i İslâmı mağlûb ederler demişim. İslâmı bu hàrikalara teşvik ettiğim hâlde bir sebeb‑i ittiham olarak “Şimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyât‑ı hâzıra aleyhinde” diye, iddianâmenin âhirinde beni evvelki müddeiumumînin garazlarına binâen ittiham eder.
Hem hiçbir münâsebeti olmadığı hâlde, bir adam Risale‑i Nurun ikinci bir ismi olan Risaletü'n‑Nur tâbirinden, “Kur'ânın nurundan bir Risalettir, bir ilhâmdır.” demiş. İddianâmede başka yerin verdikleri yanlış mânâ ile, güyâ “Risale‑i Nur bir resûldür” diye benim için bir sebeb‑i ittiham tutulmuş.
367
Hem müdafaâtımda yirmi yerde kat'î bir sûrette hüccetlerle isbât etmişiz ki, bütün dünyaya karşı da olsa din ve Kur'ân ve Risale‑i Nuru âlet edemeyiz ve edilmez ve biz onların bir hakikatini dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz. Bu da'vânın emâreleri yirmi senede binlerdir. Mâdem öyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Said Nursî
368
İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir
Bu i'tirâzda muhâtabım Denizli Mahkemesi ve müddeiumumîsi değil, belki başta Isparta ve İnebolu müddeiumumîleri olarak, yanlış ve nâkıs zabıtnâmeleriyle buradaki acîb iddianâmeyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham memurlardır.
Evvelen: Asl ve faslı olmayan ve hâtırıma gelmeyen bir siyâsî cem'iyet nâmını masûm ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risale‑i Nur talebelerine takıp ve o dâire içine giren ve îmân ve âhiretinden başka hiçbir maksadları bulunmayan bîçâreleri, o cem'iyetin nâşiri, ya fa'âl bir rüknü veya mensûbu veya Risale‑i Nuru okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp mahkemeye vermek ne kadar adâletin mâhiyetinden uzak olduğuna kat'î bir hücceti şudur ki:
Kur'ân aleyhinde yazılan, doktor Duzi’nin ve sâir zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara, hürriyet‑i fikir ve hürriyet‑i ilmiye düsturuyla bir suç sayılmadığı hâlde; hakikat‑i Kur'âniyeyi ve îmâniyeyi öğrenmeğe gayet muhtaç ve müştâk olanlara, güneş gibi bildiren Risale‑i Nur okumak ve yazmak bir suç sayılmış. Ve hem, yüzer risale içinde yanlış mânâ verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki‑üç risalede yalnız birkaç cümlelerini bahâne gösterip ittiham etmiş. Hâlbuki; o risaleleri – biri müstesnâ – Eskişehir Mahkemesi tedkik etmiş, icâbına bakmış, ve müstesnâ ise, hem istid'amda ve hem i'tirâznâmemde gayet kat'î cevab verildiği ve “Elimizde nur var, siyaset topuzu yok.” diye Eskişehir Mahkemesinde yirmi vecihle kat'î isbât edildiği hâlde, o insafsız müddeîler, üç mahrem ve neşrolunmayan risalelerin üç‑dört cümlelerini bütün Risale‑i Nura teşmîl eder gibi, Risale‑i Nuru okuyan ve yazanı suçlu ve beni de hükûmet ile mübâreze eder diye ittiham etmişler.
369
Ben ve bana yakın ve benim ile görüşen dostlarımı işhâd ve kasemle te'min ederim ki: Bu on seneden ziyâdedir ki, iki reisten ve bir meb'ûstan ve Kastamonu Vâlisinden başka, hükûmetin erkânını, vükelâsını, kumandanları, memurları, meb'ûsları kimler olduğunu kat'iyyen bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemişim. Acaba hiç imkânı var mı ki; bir adam mübâreze ettiği adamları tanımasın ve bilmeyi merak etmesin? Dost mu, düşman mı? Karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin? Bu hâllerden anlaşılıyor ki, bil'iltizam herhalde beni mahkûm etmek için gayet asılsız bahâneleri icâd ederler.
Mâdem keyfiyet böyledir‥ ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim: Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem ve hiç ehemmiyeti yok. Çünkü; ben, kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve masûm bir‑iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek, benim için büyük saâdettir. Risale‑i Nurun binler hüccetleriyle kat'î îmânım var ki; ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer i'dâm da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin anahtarı olur.
Fakat, siz ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki; siz i'dâm‑ı ebedî ile ve ebedî haps‑i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz. Hattâ size acıyoruz.
Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikati elbette hayattan ziyâde bir istediği var. Ve onun i'dâmından kurtulmak çaresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac‑ı zarûrî ve kat'îsidir. Acaba, bu çareyi kendine bulan Risale‑i Nur şâkirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale‑i Nuru âdi bahâneler ile ittiham edenler ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, dîvâneler de anlar.
Bu insafsızları aldatan ve hiç münâsebeti olmayan bir siyâsî cem'iyet vehmini veren üç maddedir.
370
Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları, bir cem'iyet vehmini vermiş.
İkincisi: Risale‑i Nurun bazı şâkirdleri – her yerde bulunan ve cumhûriyet kanunları müsâade eden ve ilişmeyen – ve Cemâat‑i İslâmiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden bir cem'iyet zannedilmiş. Hâlbuki o mahdûd üç‑dört şâkirdin niyetleri cem'iyet‑memiyet değil, belki sırf hizmet‑i îmâniyede hàlis bir kardeşlik ve uhrevî tesânüddür.
Üçüncüsü: O insafsızlar kendilerini dalâlet ve dünya‑perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazı kanunlarını kendilerine müsâid bulduklarından fikren diyorlar ki: “Herhalde Said ve arkadaşları bizlere ve hükûmetin, bizim medenîce nâmeşrû hevesâtımıza müsâid kanunlarına muhâliftirler. Öyle ise, muhâlif bir cem'iyet‑i siyâsiyedirler.” Ben de derim:
Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydı ve insan içinde dâimî kalsa idi ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsaydı, belki bu iftiranızda bir mânâ bulunabilirdi. Hem eğer, ben siyaset ile işe girseydim, yüz risalede on cümle değil, belki bin cümleyi siyasetvâri ve mübârezekârâne bulacaktınız. Hem farz‑ı muhâl olarak; eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksadlarına ve keyiflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye‥ – ki; şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabûl ettiremez – Haydi böyle de olsa: Mâdem bu yirmi senede hiçbir vukûâtımız gösterilmiyor ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur. Elbette yine adliye kanunu ile bizleri mes'ûl etmezsiniz. Son sözüm: ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
Said Nursî
371
Cumhûriyet Hakkında Fikrin Nedir?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir vâkıa‑i müdafaayı aynen beyân ediyorum.
Orada benden sordular ki:
“Cumhûriyet hakkında fikrin nedir?”
Ben de dedim: “Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhûriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe‑i Hayat’ım isbât eder. Hülâsası şudur ki:
O zaman şimdiki gibi, hàlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhûriyetçidirler. O cumhûriyet‑perverliklerine hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.” Sonra dediler: “Sen selef‑i sâlihîne muhâlefet ediyorsun.” Cevaben diyordum: “Hulefâ‑i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis‑i cumhûr idi. Sıddık‑ı Ekber (R.A.) Aşere‑i Mübeşşere ve Sahâbe‑i Kirâm’a elbette reis‑i cumhûr hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat‑i adâleti ve hürriyet‑i şer'iyeyi taşıyan mânâ‑yı dindar cumhûriyetin reisleri idiler.”
İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri, bende bulunan bir fikrin aksiyle, beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhûriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki; lâik mânâsı, bî‑taraf kalmak, yani hürriyet‑i vicdân düsturuyla, dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir – şimdi yirmi sene oluyor – ki, hayat‑ı siyâsiye ve ictimâiyeden çekilmişim. Hükûmet‑i cumhûriye ne hâl kesbettiğini bilmiyorum. El‑iyâzü Billâh, eğer dinsizlik hesabına îmânına ve âhiretine çalışanları mes'ûl edecek kanunları yapan ve kabûl eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ‑pervâ ilân ve ihtar ederim ki:
372
Bin canım olsa, îmâna ve âhiretime fedâ etmeğe hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ olarak siz beni i'dâm ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukâbil derim:
Ben Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsiyle i'dâm olmuyorum, belki terhis edilip, Nur âlemine ve saâdet âlemine gidiyorum ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İ'dâm‑ı ebedî ile ve dâimî haps‑i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl‑i rahat-ı kalb ile teslîm‑i rûh etmeye hazırım‥
MevkufSaid Nursî
373
Mahkeme Riyâsetine Hitâben
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Çok emârelerle kat'î kanâatim gelmiş ki; hükûmet hesabına, hissiyat‑ı diniyeyi âlet ederek emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâl etmek için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim, îmânımız için ve îmâna ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki:
Yirmi sene zarfında, Risale‑i Nurun yirmibin nüshaları ve parçalarını yirmibin adamlar okuyup kabûl ettikleri hâlde, Risale‑i Nurun şâkirdleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukûât olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Hâlbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukûâtlar ile kendini gösterecekti. Demek, hürriyet‑i vicdân prensibine zıt olarak, bütün dindar nasihatçilere şâmil, lastikli bir kanunun yüzaltmışüçüncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân‑ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.
Mâdem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr‑ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin‥ ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun! Her ceza ve i'dâmınıza hazırız! Hapsin harici bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenâdır. Bize karşı gelen böyle bir istibdâd‑ı mutlak altında hiçbir hürriyet – ne hürriyet‑i ilmiye, ne hürriyet‑i vicdân, ne hürriyet‑i diniye – olmamasından, ehl‑i nâmus ve diyânet ve tarafdâr‑ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka bir çare kalmaz. Biz de, ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ diyerek Rabbimize dayanıyoruz.
Mevkuf Said Nursî
374
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi,
Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricâm var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır, hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid‑i mutlak içindeyim. Hattâ iddianâme, onbeş dakikadan sonra benden alındı. Hem avukat tutmak iktidarım yok. Hattâ size takdim ettiğim müdafaâtımın, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak ancak yeni harf ile bir sûretini alabildim. Hem Risale‑i Nurun bir nev'i müdafaanâmesi ve mesleğinin hülâsası olan Meyve Risalesi’nin bir sûretini müddeiumuma vermek için ve bir‑iki sûretini Ankara makàmâtına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Hâlbuki Eskişehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaâtımızı onda, yeni harfle, bir‑iki nüsha yazdık; hem o mahkeme dahi yazdı.
İşte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsâade ediniz, biz celbedeceğiz. Tâ ki, hem müdafaâtımı, hem Risale‑i Nurun müdafaanâmesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki‑üç sûretini alıp, hem Adliye Vekâletine, hem Hey'et‑i Vekileye, hem Meclis‑i Meb'ûsân’a, hem Şûrâ‑yı Devlete göndereceğiz. Çünkü, iddianâmede bütün esâs, Risale‑i Nurdur ve Risale‑i Nura ait da'vâ ve i'tirâz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki, çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddi alâkadar edecek ve dolayısıyla Âlem‑i İslâm’ın nazar‑ı dikkatini ehemmiyetli bir sûrette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir.
Evet, Risale‑i Nura perde altında hücum eden, ecnebî parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem‑i İslâmın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr‑ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der; “Risale‑i Nur ve Şâkirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var.”
375
Hey bedbahtlar! Risale‑i Nurun, gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr‑ü mutlakı kırdığı için, küfr‑ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdâd‑ı mutlakı esâsıyla bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyişi, hürriyeti, adâleti te'min ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanâmesi hükmündeki Meyve Risalesi’dir. Bunu àlî bir hey'et‑i ilmiye ve ictimâiye tedkik etsinler, eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli i'dâma râzıyım!
Mevkuf Said Nursî
376
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi,
Kararnâmede üç madde esâs tutulmuş:
Birisi: Cem'iyettir. Ben buradaki bütün Risale‑i Nur şâkirdlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhâd ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: “Bir cem'iyet‑i siyâsiye veya cem'iyet‑i nakşiye teşkil edeceğiz.”
Dâima dediğim budur: “Biz, îmânımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl‑i îmân dâhil oldukları ve üçyüz milyondan ziyâde efrâdı bulunan bir mukaddes Cemâat‑i İslâmiye’den başka mâbeynimizde medâr‑ı bahs olmadığını ve Kur'ân’da “Hizbullâh” nâmı verilen ve umum ehl‑i îmânın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'ân’a hizmetimiz için Hizbü'l‑Kur'ân, Hizbullâh dâiresinde bulmuşuz. Eğer kararnâmede bu mânâ murad ise, bütün rûhumuzla, kemâl‑i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!
İkinci Madde: Kararnâmenin itirafıyla, Kastamonu zâbıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve kat'iyyen mahrem tutulan Tesettür Risalesi ve Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli risalesi gibi kitaplardan bazı cümlelerine yanlış mânâ vererek, dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasını çektiğimiz suç ile mes'ûl etmek istiyor.
Üçüncü Madde: Kararnâmede kaç yerinde: “Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir.” gibi tâbirlerle imkânât, vukûât yerinde isti'mâl edilmiş. Herkes, mümkündür ki, bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ûl olabilir mi?
Mevkuf Said Nursî
377
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi!
Ankara makàmâtına ve reis‑i cumhûra istid'a sûretinde gönderdiğim müdafaanâmemi ve başvekâletin de bunu ehemmiyetle kabûl ettiklerini gösteren cevabî mektûbunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam‑ı iddianın aleyhimizde beyân ettiği asılsız, ittihamkârâne evhâmın kat'î cevabları bu müdafaâtımda vardır. Sâir yerlerin garazkârâne ve sathî zabıtnâmelerine bina edilen buranın ehl‑i vukûf raporunda hilâf‑ı vâki ve mantıksız çok sözler vardır ki, onlara karşı da bu i'tirâznâmem takdim edilmişti. Ezcümle:
Size evvelce arzettiğim gibi, Eskişehir Mahkemesine, 163’üncü madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiştim: Hükûmet‑i Cumhûriyenin ikiyüz meb'ûsu içinde aynı rakam 163 meb'ûsun imzalarıyla Van’daki dâru'l‑fünûnuma (medreseme) yüzellibin banknot tahsîsat kabûl etmeleri ve onun ile hükûmet‑i cumhûriyenin bana karşı teveccühü, bu 163’üncü maddeyi hakkımda hükümden iskàt ediyor, dediğim hâlde, o ehl‑i vukûf, “163 meb'ûs Said aleyhinde takibat yapmışlar.” diye tahrif etmiş.
İşte makam‑ı iddia da, bu ehl‑i vukûfun böyle bütün bütün asılsız ittihamlarına binâen bizi mes'ûl tutuyor. Hâlbuki, meclisinizin kararıyla, en yüksek hey'et‑i ilmiye ve fenniyenin tedkikine ve tahkîkine havâle edilen Risale‑i Nurun bütün eczâları tedkikten sonra, bil'ittifak, hakkımızda verdiği kararda: “Said’in ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin yazılarında; dini, mukaddesâtı âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teşvik veya bir cem'iyet kurmak ve hükûmete karşı bir sû‑i maksadı bulunmak kasdında olduğunu gösterir bir sarâhat ve emâre olmadığını ve Said’in şâkirdleri, muhâberelerinde hükûmete karşı kötü bir kasd beslemek, bir cem'iyet kurmak veya tarîkat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmaktadır.” diye müttefikan karar vermişler.
378
Hem ehl‑i vukûf, “Said Nursî’nin yüzde doksan risalesi, hem samîmî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esâslarından hiçbir cihetle ayrılmamışlar; bunlarda, dini âlet etmek veya cem'iyet teşkil etmeye, emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarîhtir. Şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî’yle muhâbere mektûbları da bu nev'idendirler. Beş‑on mahrem ve şekvâlı ve gayr‑ı ilmî olan risalelerden başka bütün risaleleri herbiri bir âyetin tefsiri ve bir Hadîs‑i Şerîfin hakikati nâmına yazılmışlardır. Din, îmân, Allah, Peygamber, âhiret akîdelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsîller ile yazılmış ve ilmî görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'aları ve fâideli menkıbeleri ihtiva eden mevcûdun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve âsâyişe ilişecek hiçbir ciheti yoktur.” diye müttefikan karar vermişlerdir.
İşte, makam‑ı iddia, bu yüksek ehl‑i vukûfun raporuna bakmayarak eski ve müşevveş ve nâkıs rapora binâen acîb tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkalhad müteessir bulunmaktayız. Bu insaflı mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştırmayız.
Hattâ (temsîlde hatâ olmasın) bir bektâşîye: “Ne için namaz kılmıyorsun?” demişler. O da: “Kur'ân’da ﴿لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ﴾ var” demiş. Ona demişler: “Bunun arkasını, yani ﴿وَاَنْتُمْ سُكَارٰى﴾ ’yı da oku” denildiğinde: “Ben hâfız değilim.” demiş olması kabîlinden, Risale‑i Nurun bir cümlesini tutup o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyân eden âhirini almayarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaanâmemde, o iddianâmeye karşı mukayese edildiğinde bunun otuz‑kırk misâli görülecektir. Bu nümûnelerden latîf bir vâkıayı beyân ediyorum:
379
Eskişehir Mahkemesinde makam‑ı iddianın nasılsa bir sehiv neticesi, Risale‑i Nurun îmân derslerine “Halkları ifsad ediyor” gibi bir tâbir ve sonradan o tâbirden vazgeçtiği hâlde, Risale‑i Nur şâkirdlerinden Abdürrezzak nâmında bir zât mahkemeden bir sene sonra demiş:
“Hey bedbaht! Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye işârâtının takdirine mazhar ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmetinin ihbar‑ı gaybîsiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbarıyla kıymet‑i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdını tenvir ve irşad eden ve îmânlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale‑i Nurun irşadlarına ‘ifsad’ diyorsun. Allah’tan korkmuyorsun, dilin kurusun!” demiş.
Şimdi, bu şâkirdin haklı olarak bu sözünü makam‑ı iddia gördüğü hâlde, “Said, etrafına fesâd saçmış” tâbirini insafınıza ve vicdânınıza havâle ediyorum.
Makam‑ı iddia, Risale‑i Nurun ictimâî derslerine ilişmek fikriyle, “Dinin tahtı ve makamı, vicdândır; hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla ictimâî keşmekeşler olmuştur.” dedi.
Ben de derim ki: “Din yalnız îmân değil, belki amel‑i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür. Acaba katl, zinâ, sirkat, kumar, şarab gibi hayat‑ı ictimâiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men'etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfî gelir mi? O hâlde; her hânede, belki herkesin yanında dâima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale‑i Nur, amel‑i sâlih noktasında, îmân cânibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gadab‑ı İlâhîyi hâtırına getirmekle fenâlıktan kolayca kurtarır.”
380
Hem, makam‑ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerâmetkârâne bir tevâfukunun imza edilmesiyle “Bir cem'iyet efrâdı” diye mânâsız bir emâre beyân etmiş. Acaba esnâfların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nev'i imzalara cem'iyet ünvânı verilir mi! Eskişehir’de aynı böyle bir vehim oldu. Cevab verdiğim ve Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi’ni gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar. Eğer mâbeynimizde dünyevî bir cem'iyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemâl‑i nefretle benden kaçacak idiler.
Demek nasıl ben ve biz, İmâm‑ı Gazâlî ile irtibatımız var, kopmuyor; çünkü uhrevîdir, dünyaya bakmıyor; aynen öyle de; bu masûm ve sâfî ve hàlis dindarlar, benim gibi bir bîçâreye îmân derslerinin hatırı için bir kuvvetli alâka göstermişler. Ondan bu asılsız, mevhûm bir cem'iyet‑i siyâsiye vehmini vermiş. Son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Mevkuf, haps‑i münferitte Said Nursî
381
Son Sözün Mühim Bir Parçası
Bu Gelen Kısım Çok Ehemmiyetlidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Son Sözün Mühim Bir Parçası
Efendiler! Reis Bey, dikkat ediniz! Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına, hakikat‑i Kur'âniye ve hakàik‑ı îmâniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle bin üçyüz seneden beri her senede üçyüz milyon onda yürümüş ve üçyüz milyar Müslümanların hakikate ve saâdet‑i dâreyne giden cadde‑i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve i'tirâzlarını kendinize celbetmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere duâlar ve hasenâtlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübârek vatanın başına bir kıyâmet kopmaya vesile olmaktır.
Acaba mahkeme‑i kübrâ’da, bu üçyüz milyar da'vâcıların karşısında sizden sorulsa ki: “Doktor Duzi’nin, baştan nihâyete kadar serâpâ İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe “Tarih‑i İslâm” nâmındaki eseri ki, zındıkların kütübhânelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şâkirdleri, kanununuzca cem'iyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî Turancılık gibi siyasetinize muhâlif cem'iyetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız îmân ve Kur'ân cadde‑i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm‑ı ebedîden ve haps‑i münferitten kurtarmak için Kur'ânın hakîki tefsiri olan Risale‑i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyâsî cem'iyetle münâsebeti olmayan o hàlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem'iyet nâmı verip ilişmişsiniz. Onları pek acîb bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz.” dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.
382
Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir sûrette meşgul eyleyen muârızlarımız olan zındıklar ve münâfıklar, istibdâd‑ı mutlaka “Cumhûriyet” nâmı vermekle, irtidad‑ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet‑i mutlak’a “Medeniyet” ismi vermekle, cebr‑i keyfî-i küfrîye “Kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perîşan ederek, Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve millete ve vatana ecnebî hesabına darbeler vuruyorlar.
Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale‑i Nur şâkirdlerine şiddetli bir sûrette taarruz ve zulüm zamanlarına tevâfuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi; ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işâretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semâvî ve arzî belâlardan siz mes'ûlsünüz!‥
Denizli Hapishânesinde tecrid‑i mutlak ve haps‑i münferitte mevkufSaid Nursî
383
Son Sözün Bir Kısmı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Son Sözün Bir Kısmı
Efendiler! Şimdiki hayat‑ı ictimâiyeyi bilemediğimden, makam‑ı iddianın gidişatına göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahâne olmak için, pek musırrâne ileri sürdüğünüz cem'iyetçilik ittihamına karşı pek çok kat'î cevablarımızı Ankara ehl‑i vukûfunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber, bu derece bu noktada ısrarınıza çok hayret ve taaccübde bulunurken kalbime bu mânâ geldi:
Mâdem, hayat‑ı ictimâiyenin bir temel taşı; ve fıtrat‑ı beşeriyenin bir hâcet‑i zarûriyesi; ve aile hayatından tâ kabile ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli râbıta; ve her insanın kâinâtta gördüğü ve tek başına mukàbele edemediği medâr‑ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin îfâsına mâni maddî ve manevî esbâbın tehâcümâtına karşı bir nokta‑i istinâd ve medâr‑ı tesellî olan dostluk ve kardeşâne cemâat ve toplanmak ve samîmâne uhrevî cem'iyet ve uhuvvet, hem siyâsî cebhesi olmadığı hâlde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saâdetlerine kat'î vesile olarak îmân ve Kur'ân dersinde hàlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesânüd taşıyan Risale‑i Nur şâkirdlerinin pek çok takdir ve tahsine şâyân ders‑i îmânda toplanmalarına, “cem'iyet‑i siyâsiye” nâmını verenler, elbette ve herhalde ya gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya gayet gaddâr bir anarşisttir ki, hem insaniyete vahşiyâne düşmanlık eder, hem İslâmiyete nemrûdâne adâvet eder, hem hayat‑ı ictimâiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddî tavrıyla husûmet eder ve bu vatana ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve dinî mukaddesâta karşı mürtedâne, mütemerridâne, anûdâne mücâdele eder. Veya ecnebî hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan El‑hannâs bir zındıktır ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır, tâ o şeytanlara, Fir'avunlara, anarşistlere karşı şimdiye kadar isti'mâl ettiğimiz manevî silâhlarımızı, kardeşlerimize ve vatanımıza çevirsin veya kırdırsın.
Mevkuf Said Nursî
384
Efendiler! Otuz‑kırk seneden beri ecnebî hesabına ve küfür ve ilhâd nâmına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur'ân hakikatine ve îmân hakikatlerine her vesile ile hücum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad komitesine karşı, bu mes'elemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitâben, fakat sizin huzurunuzda zâhiren sizin ile birkaç söz konuşacağıma müsâade ediniz.
(Fakat ikinci gün berâet kararı, o dehşetli konuşmayı geriye bıraktı.)
Tecrid‑i mutlakta ve haps‑i münferitte MevkufSaid Nursî
385
Mühim Bir Suâle Hakikatli Bir Cevaptır
Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: “Mustafa Kemâl sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan’a ve Vilâyât‑ı Şarkıyeye, Şeyh Sinûsî yerine vâiz‑i umumî yapmak teklifini neden kabûl etmedin? Eğer kabûl etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun!” dediler.
Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer‑otuzar senelik hayat‑ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale‑i Nur, o zâyiâtın yerine binler derece iş görmüş.
Eğer o teklifi ben kabûl etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr‑ı ihlâsı taşıyan Risale‑i Nur meydâna gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara’ya gönderilen Risale‑i Nurun şiddetli tokatları için beni i'dâma mahkûm eden zâtlar, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtarıp i'dâm‑ı ebedîden necât bulsalar, siz şâhid olunuz, ben onları da rûh u canımla helâl ederim!‥
Berâetimizden sonra Denizli’de beni tarassudla tâciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale‑i Nurun kàbil‑i inkâr olmayan bir kerâmetidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektûblarımda ve binler şâkirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tedkîkàtta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hàrika vaziyeti versin. Bir tek adamın, birkaç senedeki mahrem esrârı meydâna çıksa, elbette onu mes'ûl ve mahcûb edecek yirmi madde bulunacak.
Mâdem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: “Pek hàrika ve mağlûb olmaz bir dehâ bu işi çeviriyor.” Veya diyeceksiniz: “Gayet inâyetkârâne bir hıfz‑ı İlâhîdir.” Elbette böyle bir dehâ ile mübâreze etmek hatâdır. Millete ve vatana büyük bir zarardır; ve böyle bir hıfz‑ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye’ye karşı gelmek; fir'avunâne bir temerrüddür.
Eğer deseniz: “Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezâret etmesek derslerinle ve gizli esrârınla hayat‑ı ictimâiyemizi bulandırabilirsin.”
386
Ben de derim: Benim derslerim, bilâ‑istisna bütünü hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş, bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış. Kırk‑elli bin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği hâlde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib‑i mes'ûliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla berâetimize; ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüzotuz risaleden beş‑on kelime bahâne edip, yalnız kanâat‑ı vicdâniye ile yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale‑i Nura ilişmeniz, mânâsız bir tevehhümle çirkin bir zulümdür. Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki nezâretle ta'diline çalışsanız.
Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve fâidesiz tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık za'fiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduâyı yapmak ihtimali var. “Mazlumun âhı, tâ Arşa kadar gider.” diye bir kuvvetli hakikattir.
Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: “Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın; eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun. Hâlbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi.”
387
Ben de dedim: Onyedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızâsıyla ve kalben kabûlüyle ancak yedi bin Avrupa‑perest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat‑ı şer'iye ve cebr‑i kanunî cihetiyle girmektense; azîmet‑i şer'iye ve takvâ cihetiyle, yedi milyar zâtların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat‑ı ictimâiyeyi terkeden adama “inâd ediyor, bize muhâliftir.” denilmez. Haydi inâd dahi olsa, mâdem Mustafa Kemâl o inâdı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhûde hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inâdın kırılmasına çabalıyorsunuz! Haydi siyâsî muhâlif de olsa, mâdem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve ma'nen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, fâidesiz, kendine çok zararlı olarak hayat‑ı siyâsiyeye girerek sizin ile uğraşmaz; bu hâlde onun muhâlefetinden tevehhüm etmek, dîvâneliktir. Dîvânelerle ciddi konuşmak dahi bir dîvânelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum. “Ne yaparsanız minnet çekmem!” dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu. Son sözüm, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
388
Bu Defaki Küçük Müdafaâtımda Demiştim
Risale‑i Nurdaki şefkat, vicdân, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiş. Çünkü; masûmlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunun izâhını istediler. Ben de dedim:
Şimdiki fırtınalı asırda gaddâr medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet‑i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât‑ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdât meydân almış ki, ehl‑i hak, hakkını kuvvet‑i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd‑i zulüm ile, tarafgirlik bahânesiyle çok bîçâreleri yakacak, o hâlette o da azlem olacak ve mağlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir‑iki adamın hatâsıyla yirmi‑otuz adamı, âdi bahânelerle vurur, perîşan eder.
Eğer ehl‑i hak, hak ve adâlet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zâyiâta mukâbil yalnız biri kazanır mağlûb vaziyetinde kalır.
Eğer mukàbele‑i bilmisil kaide‑i zâlimânesiyle, o ehl‑i hak dahi bir‑ikinin hatâsıyla yirmi‑otuz bîçâreleri ezseler, o vakit, hak nâmına dehşetli bir haksızlık ederler.
İşte, Kur'ânın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakîki hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik.
Hem mâdem herşey geçici ve fânîdir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile, icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret‑i vataniyeye ve hamiyet‑i milliyeye bütün bütün zıttır, muhâliftir.
Hülâsa‑i kelâm: Ehl‑i hükûmetin ve ehl‑i siyasetin ve ehl‑i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr‑ü mutlak ve dehşetli bir tâun‑u beşerî ve maddiyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhâmlandırıp, aleyhimize sevketmek var.
389
Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur'ânın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr‑ü mutlaka ve o zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyiz!‥
Said Nursî
390
Onüçüncü Şuâ
Üstad’ın talebelerine gönderdiği gayet kıymetdâr, nurlu mektûblardır. Risale‑i Nurun parlak mücâhedâtını bu samîmî mektûblar gayet parlak gösteriyorlar.
Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu Kazâ ve Kader‑i İlâhî, Hakkımızda Bir İnâyettir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Geçen Leyle‑i Kadr’inizi ve gelen bayramınızı bütün mevcûdiyetimle tebrik ve sizleri Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in birliğine ve rahmetine emânet ediyorum. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrıyla sizi tesellîye muhtaç görmemekle beraber, derim ki: ﴿وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ﴾ âyetinin mânâ‑yı işârîsiyle verdiği tesellîyi tamamıyla gördüm. Şöyle ki:
Dünyayı unutmak, Ramazanımızı âsûde geçirmek düşünürken, hâtıra gelmeyen ve bütün bütün tahammülün fevkınde bu dehşetli hâdise hem benim, hem Risale‑i Nurun, hem sizin, hem Ramazanımız, hem uhuvvetimiz için ayn‑ı inâyet olduğunu ben müşâhede ettim. Bana ait cihetinin ise çok fâidelerinden yalnız iki‑üçünü beyân ederim.
Biri: Ramazanda çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir ilticâ, bir niyâz ile müdhiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı.
İkincisi: Herbirinize karşı bu sene de görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetli idi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta’ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabûl ederdim.
391
Üçüncüsü: Hem Kastamonu’da, hem yolda, hem burada fevkalâde bir tarzda bütün elîm hâletler birden değişiyor ve me'mûlün ve arzumun hilâfına olarak bir dest‑i inâyet görünüyor, اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ dediriyor. En ziyâde beni düşündüren Risale‑i Nuru, en gâfil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlara da kemâl‑i dikkatle okutturuyor, başka bir sahada fütûhâta meydân açıyor.
Ve en ziyâde rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka herbirinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı, Ramazanda, bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr‑i mübârekte bu musîbet dahi, o yüz sevâbı herbir saati on saat derecesinde ibâdet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risale‑i Nurdan tam ders alan ve dünya fânî ve ticâretgâh olduğunu bilen ve herşeyi îmânı ve âhireti için fedâ eden ve bu Dershâne‑i Yûsufiye’deki muvakkat sıkıntıların dâimî lezzetler ve fâideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini, tebrik ve sebatınızı, gayet istihsân ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ dedim.
Bana ait bu fâideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale‑i Nurun, hem Ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle fâideleri var ki, perde açılsa, “Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu kazâ ve kader‑i İlâhî, hakkımızda bir inâyettir.” dedirtecek kanâatim var.
Hâdiseye sebebiyet verenlere itâb etmeyiniz. Bu musîbetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat ma'nen pek çok hafif geldi. İnşâallâh, çabuk geçer. ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrıyla müteessir olmayınız.
Said Nursî
392
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Kalben ve Rûhen ve Fikren Daha Az Sıkıntı Çeken Yoktur
Azîz Kardeşlerim!
Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayâlinizle ara sıra konuşurum, mütesellî olurum. Biliniz ki: Mümkün olsaydı, bütün sıkıntılarınızı kemâl‑i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben, sizin yüzünüzden Isparta’yı ve havâlisini taşıyla, toprağıyla seviyorum. Hattâ diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükûmeti bana ceza verse, başka bir vilâyet beni berâet ettirse, yine burayı tercih ederim.
Evet, ben üç cihetle Ispartalı’yım. Gerçi tarihçe isbât edemiyorum, fakat kanâatim var ki; İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said’in aslı, buradan gitmiş. Hem Isparta Vilâyeti öyle hakîki kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecîd ve Abdurrahman, belki Said’i onların herbirisine maalmemnuniye fedâ eylerim.
Tahmin ederim, şimdi küre‑i arzda Risale‑i Nur şâkirdlerinden – kalben ve rûhen ve fikren – daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünkü; kalb ve rûh ve akılları îmân‑ı tahkîkî nurlarıyla sıkıntı çekmezler.
Maddî zahmetler ise, Risale‑i Nur dersiyle hem geçici, hem sevâblı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet‑i îmâniyenin başka bir mecrâda inkişafına vesile olmasını bilerek şükür ve sabırla karşılıyorlar. Îmân‑ı tahkîkî dünyada dahi medâr‑ı saâdettir diye hâlleriyle isbât ediyorlar. Evet, “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” deyip, metînâne bu fânî zahmetleri bâkî rahmetlere tebdile çalışıyorlar.
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, onların emsâllerini çoğaltsın, bu vatana medâr‑ı şeref ve saâdet yapsın ve onları da Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eylesin, âmîn!
Said Nursî
393
Kader‑i İlâhî, çok sevâbdâr etmek sırrıyla, ihlâs dersini tam almak için Medrese-i Yûsufiye’ye çağırdı
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu kazâ‑yı İlâhînin adâlet‑i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zâtların sırr‑ı ihlâsa muvâfık olmayan dünya cihetini de Risale‑i Nur ile arzu etmesinden, bazı menfaat‑perest rakìbleri karşısında bulup, yirmibeş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir‑iki defa elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen Beşinci Şuâ benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhâmlandırdılar. Aynı vakit, benim arzu ettiğim yeni harfler ile “Miftâhü'l‑Îmân Mecmuası” yerine “Âyetü'l‑Kübrâ” muvâfakatim olmadan tab'olması ve nüshaları gelmesi hükûmete aksetmiş, iki mes'ele birbiriyle karıştırılmış, güyâ Kanun‑u Medeniye’ye karşı o Beşinci Şuâ tab'edilmiş diye ehl‑i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehâneye soktu.
Fakat kader‑i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevketti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehânelerin sevâb noktasında, çok fevkınde sevâbdâr etmek sırrıyla, bizi, ihlâs dersini tam almak ve hakikaten kıymetsiz olan dünya umûruna karşı alâkalarımızı ta'dil etmek için yine Medrese‑i Yûsufiye’ye çağırdı.
Ehl‑i dünya evhâmına karşı deriz:
Yedinci Şuâ baştan aşağıya kadar îmândır, aldanmışsınız; ve gayet mahrem tutulan ve şiddetli taharrîlerde bizde bulunmayan ve aslı yirmi sene evvel yazılan Beşinci Şuâ bütün bütün ayrıdır. Biz, bunun değil tab'ına, belki bu zamanda hiç kimseye göstermesine râzı olmamakla beraber, orada doğru çıkmış bir ihbar‑ı gaybîdir, mübâreze etmiyor.
Kudsî Hizmette Çekilen Az Zahmeti Şevk ve Şükür ve Sabırla Karşılamalı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sûreten görüşemediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten dâima beraberiz, ebed yolunda da inşâallâh bu beraberlik devam edecek. Îmânî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevâblar ve rûhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanâatindeyim.
394
Şimdiye kadar, Risale‑i Nur şâkirdleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet, Cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr‑ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı.
Mâdem bizi çalıştıran Hàlık’ımız rahîm ve hakîmdir; başa gelen herşeyi rızâ ile, sevinç ile, rahmetine, hikmetine i'timâd ile karşılamalıyız.
Kahraman bir kardeşimiz, Âyetü'l‑Kübrâ mes'elesinde bütün mes'ûliyeti kendine alıp, Hizb‑i Kur'ân’ı ve Hizb‑i Nur’u ve kalemiyle kazandığı fevkalâde uhrevî şeref ve fazilete istihkakını tam göstermiş, beni derin sevinçlerle ağlatmış; ve Yedinci Şuâ olan Âyetü'l‑Kübrâ tam nazar‑ı dikkati celbederek ileride ona lâyık bir fütûhâtı ihzar etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsâdere, o kardeşimizin ve rüfekasının hizmetlerini ve masraflarını zâyi' etmeyecek, inşâallâh daha parlattıracak diye Rahmet‑i İlâhiye’den bekleriz.
Sizi bütün duâlarında اَجِرْنَا، وَارْحَمْنَا، وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim‑i maa'l-gayr sîgalarında bilâ‑istisna dâhil edip, kesretli cesedler ve bir tek rûh hükmünde şirket‑i maneviyemizin düsturlarıyla çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyâde alâkadar olan ve şahs‑ı manevînizden himmet ve medet ve sebat ve metânet ve şefâat bekleyen
Kardeşiniz Said Nursî
İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh: “Yâ Rab! Aman ver!” diye duâ etmiş
Bu hâdise te'siriyle ben kendimi masûm kardeşlerime rızâ‑yı kalb ile fedâ etmeye kat'î azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte, Celcelûtiye’yi okudum. Birden hâtıra geldi ki; İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh: “Yâ Rab! Aman ver!” diye duâ etmiş; inşâallâh, o duânın sırrıyla selâmete çıkarsınız.
395
Evet Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh, Kaside‑i Celcelûtiye’de iki sûretle Risale‑i Nurdan haber verdiği gibi, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’ne işâreten: وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ der. Bu işârette îmâ eder ki: Âyetü'l‑Kübrâ yüzünden ehemmiyetli bir musîbet Risale‑i Nur talebelerine gelecek ve Âyetü'l‑Kübrâ hakkı için o فَجَتْ ve “Musîbetten şâkirdlerine aman ver!” diye niyâz eder, o risaleyi ve menba'ını şefâatçi yapar. Evet, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nin tab'ı bahânesiyle gelen musîbet, aynen o remz‑i gaybîyi tasdik etti.
Hem o kasidede, Risale‑i Nurun mühim eczâlarına, tertibiyle işâretlerin hâtimesinde, mukâbil sahifede der: وَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا وَحَقِّقْ مَعَان۪يهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ
Yani: “İşte Risale‑i Nurun sözleri, hurûfları ki, onlara işâretler eyledik. Sen onların hàssalarını topla ve mânâlarını tahkîk eyle. Bütün hayır ve saâdet, onlarla tamam olur.” der. “Hurûfların mânâlarını tahkîk et.” karînesiyle mânâyı ifâde etmeyen hecâî harfler murad olmayıp, belki kelimeler mânâsındaki “Sözler” nâmıyla risaleler muraddır.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ﴿رَبَّنَا لَاتُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
Said Nursî
Senin Âlimâne Suâllerin Çok Ehemmiyetli Hakikatlerin Anahtarları Olmasından Suâllerine Karşı Lâkayd Kalamıyorum
Azîz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Senin âlimâne suâllerin Risale‑i Nurun Mektûbat kısmında çok ehemmiyetli hakikatlerin anahtarları olmasından senin suâllerine karşı lâkayd kalamıyorum. Bunun kısa cevabı şudur:
396
Mâdem Kur'ân bir hutbe‑i ezeliyedir, nev'‑i beşerin umum tabakàtıyla ve ehl‑i ibâdetin bütün tâifeleriyle konuşur; elbette onlara göre müteaddid mânâları ve küllî mânâsının çok mertebeleri bulunacak. Bazı müfessirler, yalnız en umumî veya en sarîh veya vâcib veya bir sünnet‑i müekkedeyi ifâde eden mânâyı tercih eder.
Meselâ, bu âyette ﴿وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ﴾ ’dan ehemmiyetli bir sünnet olan iki rekât teheccüd namazını ve ﴿وَاِدْبَارَ النُّجُومِ﴾ ’dan, bir sünnet‑i müekkede olan sabah fecir sünnetini zikretmiş. Yoksa evvelki mânânın daha çok efrâdı var. Kardeşim, seninle konuşmak kesilmemiş.
Eski Zamanlarda Âhiretini Dünyasına Tercih Edenler Bu Zamanda Olsaydılar, Risale‑i Nur Şâkirdleri Olacaktılar
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!