561
Temyiz Mahkemesi Riyâsetine
Afyon Mahkemesinden hakkımızda sâdır olan haksız hükmün temyizen bozulması üzerine yapılan duruşmamızda beni yine konuşturmadılar. Hakkımızda üçüncü bir şiddetli iddianâmeyi bize dinlettirdiler. Hem yanıma kimseyi bırakmadılar ki, gelsin yazıyla bana yardım etsin. Yazım noksan olmakla beraber hasta hâlimle beraber yazdığım bu şekvâmı bu zamanda hakkımda iki defa tam adâlet eden makamınıza bir lâyiha‑i temyizim olarak takdim ediyorum.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Haşirdeki mahkeme‑i kübrâ’ya bir arzuhâldir. Ve Dergâh‑ı İlâhiye’ye bir şekvâdır. Ve bu zamanda mahkeme‑i temyiz ve istikbâldeki nesl‑i âtî ve dâru'l‑fünûnların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler. İşte bu yirmiüç senede yüzer işkenceli musîbetlerden on tanesini âdil Hâkim‑i Zülcelâl’in dergâh‑ı adâletine müştekiyâne takdim ediyorum.
Birincisi
Ben kusurlarımla beraber bu milletin saâdetine ve îmânının kurtulmasına hayatımı vakfettim. Ve milyonlarla kahraman başların fedâ oldukları bir hakikate, yani Kur'ân hakikatine benim başım dahi fedâ olsun diye bütün kuvvetimle Risale‑i Nurla çalıştım. Bütün zâlimâne tâziblere karşı tevfik‑i İlâhî ile dayandım. Geri çekilmedim.
Ezcümle; bu Afyon hapsimde ve mahkememde başıma gelen çok gaddârâne muâmelelerden birisi: Üç defa ve her defasında iki saate yakın aleyhimizde garazkârâne ve müfteriyâne ittihamnâmelerini, bana ve adâletten tesellî bekleyen masûm Nur talebelerine cebren dinlettirdikleri hâlde, çok ricâ ettim, beş‑on dakika bana müsâade ediniz ki, hukukumuzu müdafaa edeyim. Bir‑iki dakikadan fazla izin vermediler.
562
Ben yirmi ay tecrid‑i mutlakta durdurulduğum hâlde yalnız üç‑dört saat bir‑iki arkadaşıma izin verildi. Müdafaâtımın yazısında az bir parça yardımları oldu. Sonra onlar da men'edildi. Pek gaddârâne muâmeleler içinde cezalandırdılar. Müddeînin bin dereden su toplamak nev'inden ve yanlış mânâ vermekle ve iftiralar ve yalan isnâdlarla garazkârâne ve onbeş sahifesinde seksenbir hatâsını isbât ettiğim aleyhimizdeki ithamnâmelerini dinlemeğe bizi mecbur ettiler. Beni konuşturmadılar. Eğer konuştursalardı diyecektim:
Hem dininizi inkâr, hem ecdâdınızı dalâletle tahkîr eden ve Peygamberinizi (A.S.M.) ve Kur'ânınızın kanunlarını reddedip kabûl etmeyen; yahudî ve nasrânî ve mecûsîlere, hususan şimdi bolşevizm perdesi altındaki anarşist ve mürted ve münâfıklara hürriyet‑i vicdân, hürriyet‑i fikir bahânesiyle ilişmediğiniz hâlde ve İngiliz gibi Hıristiyanlıkta müteassıb, cebbâr bir hükûmetin dâire‑i mülkünde ve hâkimiyetinde, milyonlarla Müslümanlar her vakit Kur'ân dersiyle İngiliz’in bütün bâtıl akîdelerini ve küfrî düsturlarını reddettikleri hâlde onlara mahkemeleriyle ilişmediği ve her hükûmette bulunan muhâlifler alenen fikirlerinin neşrinde, o hükûmetlerin mahkemeleri ilişmediği hâlde, benim kırk senelik hayatımı ve yüzotuz kitabımı ve en mahrem risale ve mektûblarımı, hem Isparta hükûmeti, hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara Ceza Mahkemesi, hem Diyânet Riyâseti, hem iki defa belki üç defa mahkeme‑i temyiz tam tedkik ettikleri ve onların ellerinde iki‑üç sene Risale‑i Nurun mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün nüshaları kaldığı ve bir küçük cezayı icâb edecek bir tek maddeyi göstermedikleri, hem bu derece zaafiyetim ve mazlumiyetim ve mağlûbiyetim ve ağır şerâit ile beraber ikiyüz bin hakîki ve fedâkâr şâkirdlere vatan ve millet ve âsâyiş menfaatinde en kuvvetli ve sağlam ve hakikatli bir rehber olarak kendini gösteren Risale‑i Nurun elinizdeki mecmuaları ve dörtyüz sahife müdafaâtımız masûmiyetimizi isbât ettikleri hâlde, hangi kanun ile, hangi vicdân ile, hangi maslahat ile, hangi suç ile bizi ağır ceza ve pek ağır ihanetler ve tecridlerle mahkûm ediyorsunuz? Elbette mahkeme‑i kübrâ-yı haşirde sizden sorulacak.
563
İkincisi
Beni cezalandırmağa gösterdikleri bir sebeb: Benim tesettür, irsiyet, zikrullâh, taaddüd‑ü zevcât hakkında Kur'ânın gayet sarîh âyetlerine, medeniyetin i'tirâzlarına karşı onları susturacak tefsirimdir.
Onbeş sene evvel Eskişehir Mahkemesine ve Ankara’ya mahkeme‑i temyize ve tashihe yazdığım – ve aleyhimdeki kararnâmede yazdıkları – bu gelen fıkrayı: Hem haşirde mahkeme‑i kübrâ’ya bir şekvâ, hem istikbâlde münevver ehl‑i maârif hey'etine bir îkaz, hem iki defa berâetimizde insaf ve adâletle feryâdımızı dinleyen mahkeme‑i temyize El‑Hüccetü'z-Zehrâ ile beraber bir nev'i lâyiha‑i temyiz, hem beni konuşturmayan ve seksen hatâsını isbât ettiğimiz garazkârâne ittihamnâme ile beni iki sene ağır ceza ve tecrid‑i mutlak ve iki sene başka yere nefy ve göz nezâreti hapsiyle mahkûm eden hey'ete aynen o fıkrayı tekrar ediyorum.
İşte ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüzelli senede ve her asırda üçyüzelli milyon Müslümanların hayat‑ı ictimâiyesinde kudsî ve hakîki bir düstur‑u İlâhî’yi, üçyüzelli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüz senede geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû‑yi zeminde adâlet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir diye bağırıyorum. Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin! Acaba bu zamanın bazı ilcaâtının iktizasıyla muvakkaten kabûl edilen bir kısım ecnebî kanunlarını fikren ve ilmen kabûl etmeyen ve siyaseti bırakan ve hayat‑ı ictimâiyeden çekilen bir adamı, o âyâtın tefsirleriyle suçlu yapmakla, İslâmiyeti inkâr ve dindar ve kahraman bir milyar ecdâdımıza ihanet ve milyonlarla tefsirleri itham çıkmaz mı?
564
Üçüncüsü
Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebeb; emniyeti ihlâl ve âsâyişi bozmaktır. Pek uzak bir ihtimal ve yüzde belki binde bir imkân ile hattâ uzak imkânâtı vukûât yerinde koyup, bazı mahrem risale ve hususî mektûblardan Risale‑i Nurun yüzbin kelime ve cümlelerinden kırk‑elli kelimesine yanlış mânâ vererek bir sened gösterip bizi ittiham ve cezalandırmak istiyorlar.
Ben de bu otuz‑kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nurun binler hàs şâkirdlerini işhâd ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngilizlerin başkumandanı, İslâm içinde ihtilâf atıp hattâ Şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek İ'tilâfçı, İttihâdçı fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunanın galebesine ve harekât‑ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde Hutuvât‑ı Sitte eserimi Eşref Edîb’in gayretiyle tab' ve neşretmek ile o kumandanın dehşetli plânını kıran‥ ve onun i'dâm tehdidine karşı geri çekilmeyen‥ ve Ankara reisleri o hizmeti için Onu çağırdıkları hâlde Ankara’ya kaçmayan‥ ve esârette Rus’un başkumandanının i'dâm kararına ehemmiyet vermeyen‥ ve Otuzbir Mart Hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itâate getiren‥ ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de, mahkemedeki paşaların: “Sen de mürtecisin, Şerîat istemişsin” diye suâllerine karşı, i'dâma beş para kıymet vermeyip, cevaben: “Eğer meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise, bütün cin ve ins şâhid olsun ki; ben mürteciyim ve Şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeğe hazırım” diyen‥ ve o büyük zâbitleri hayretle takdire sevkedip, i'dâmını beklerken berâetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken, onlara teşekkür etmeyerek: “Zâlimler için yaşasın Cehennem!” diye yolda bağıran‥ ve Ankara’da dîvân‑ı riyâsette – Afyon Kararnâmesinin yazdığı gibi – Mustafa Kemâl hiddetle Ona dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki; bize yüksek fikirler beyân edesin. Sen geldin namaza dair şeyler yazdın içimize ihtilâf verdin.” Ona karşı:
565
“Îmândan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” diye kırk‑elli meb'ûsun huzurunda söyleyen‥ ve o dehşetli kumandan ona bir nev'i tarziye verip hiddetini geri aldıran‥ ve altı vilâyet zâbıtasınca ve hükûmetçe âsâyişin ihlâline dair bir tek maddesi kaydedilmeyen‥ ve yüzbinlerle Nur şâkirdlerinin hiçbir vukûâtı görünmeyen‥ (yalnız bir küçük talebenin, haklı bir müdafaada küçük bir vukûâtından başka) hiçbir şâkirdinden bir cinayet işitilmeyen‥ ve hangi hapse girmiş ise o mahpusları ıslah eden‥ ve Risale‑i Nurdan yüzbinler nüsha memlekette intişar etmekle beraber, menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmiüç senelik hayatının ve üç hükûmet ve mahkemelerin berâetler vermelerinin ve Nurun kıymetini bilen yüzbin şâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehâdetiyle isbât eden‥ ve münzevî, mücerred, garîb, ihtiyar, fakir ve kendini kabir kapısında gören‥ ve bütün kuvvet ve kanâatiyle fânî şeyleri bırakıp, eski kusurâtına bir keffâret ve hayat‑ı bâkiyesine bir medâr arayan‥ ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen‥ ve şiddet‑i şefkatinden masûmlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendisine zulüm ve tâzib edenlere bedduâ etmeyen bir adam hakkında: “Bu ihtiyar münzevî âsâyişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır ve muhâbereleri dünya içindir, öyle ise suçludur” diyenler ve Onu pek ağır şerâit altında mahkûm edenler; elbette yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme‑i kübrâ’da hesabını verecekler!
Acaba bir nutuk ile, isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve kırk sene evvel bir makalesiyle binler adamı kendine tarafdâr yapan ve mezkûr üç dehşetli kumandanlara karşı korkmayan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde, “başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse, zındıkaya ve dalâlete teslîm‑i silâh edip vatan ve millet ve İslâmiyete hıyânet etmem, hakikat‑i Kur'ân’a fedâ olan bu başımı zâlimlere eğmem” diyen ve Emirdağı’nda beş‑on âhiret kardeşi ve üç‑dört hizmetçilerden başka kimse ile alâkadar olmayan bir adam hakkında, ittihamnâmede: “Bu Said Emirdağı’nda gizli çalışmış, âsâyişe zarar vermek fikriyle orada bir kısım halkları zehirlemiş, yirmi adam da etrafta Onu medhedip hususî mektûblar yazdıkları gösteriyor ki, O adam inkılâb ve hükûmet aleyhinde gizli bir siyaset çeviriyor.” diyerek emsâlsiz bir adâvet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid‑i mutlak ile ve mahkemede konuşturmamakla tâzib edenler ne derece haktan ve adâletten ve insaftan uzak düştüklerini vicdânlarına havâle ediyorum!‥
566
Hiç mümkün müdür ki, böyle haddinden yüz derece ziyâde teveccüh‑ü âmmeye mazhar ve bir nutuk ile binler adamı itâate getiren ve bir makaleyle binlerle insanları İttihâd‑ı Muhammediye Cem'iyetine iltihak ettiren ve Ayasofya Câmii’nde elli bin adama takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam, üç sene Emirdağı’nda çalışsın, yalnız beş‑on adamı kandırsın ve âhiret işini bırakıp siyaset entrikaları ile uğraşsın. Yakın olduğu kabrine nurlar yerine lüzumsuz zulmetler doldursun. Hiç kàbil midir? Elbette şeytan dahi bunu kimseye kabûl ettiremez.
Dördüncüsü
Şapka giymediğimi mahkûmiyetime ehemmiyetli bir sebeb göstermeleridir. Beni konuşturmadılar. Yoksa beni cezalandırmağa çalışanlara diyecektim ki:
Üç ay Kastamonu’da polisler ve komiser karakolunda misâfir kaldım. Hiçbir vakit bana demediler: “Şapkayı başına koy.” Ve üç mahkemede şapkayı başıma koymadığım ve başımı mahkemede açmadığım hâlde bana ilişmedikleri ve yirmiüç sene bazı dinsiz zâlimlerin o bahâne ile bana gayr‑ı resmî çok sıkıntılı ve ağır bir nev'i ceza çektirdikleri ve çocuklar ve kadınlar ve ekserî köylüler ve dâirelerde memurlar ve bere giyenler şapka giymeğe mecbur olmadıkları ve hiçbir maddî maslahat giymesinde bulunmadığı hâlde, benim gibi bir münzevî, bütün müçtehidlerin ve umum Şeyhülislâmların yasak ettikleri bir serpuşu giymediğim bahânesiyle ve uydurmalar ilâvesiyle yirmi sene cezasını çektiğim ve libâsa ait, mânâsız bir âdetle tekrar beni cezalandırmağa çalışan ve çarşıda, Ramazanda, gündüzde rakı içip namaz kılmayanları hürriyet‑i şahsiye var diye, kendine kıyâs edip ilişmediği hâlde, bu derece şiddet ve tekrarla ve ısrarla beni kıyafetim için suçlandırmağa çalışan; elbette ölümün i'dâm‑ı ebedîsini ve kabrin dâimî haps‑i münferidini gördükten sonra mahkeme‑i kübrâ’da ondan bu hatâsı sorulacak.
567
Beşincisi
Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin tahsinkârâne işâretine mazhariyeti; ve İmâm‑ı Ali (Kerremallâhu Vechehu) ve Gavs‑ı A'zam (Kuddise Sırruhu) gibi evliyânın takdirlerini; ve yüzbin ehl‑i îmânın tasdiklerini; ve yirmi senede millete, vatana zararsız pek çok menfaatli bir mertebeyi kazandıran Risale‑i Nuru, sinek kanadı gibi bahânelerle, bazı risalelerinin müsâderesine hattâ dörtyüz sahife ve yüzbin adamın îmânlarını kurtaran ve kuvvetlendiren Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye Mecmuasını, eskiden yazılmış ve mürûr‑u zaman ve af kanunları görmüş iki âyetin tam haklı tefsirine dair iki sahifeyi bahâne ederek, o pek çok menfaatli ve kıymetdâr mecmuanın müsâderesine sebeb oldukları gibi, şimdi de Nurun kıymetdâr risalelerini, herbirisinde bin kelime içinde bir‑iki kelimeye yanlış mânâ vermekle, o bin menfaatli risalenin müsâderesine çalışıldığını, bu üçüncü iddianâmeyi işiten ve neşrettiğimiz kararnâmeyi gören tasdik eder. Biz dahi: لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Altıncısı
Nurun şâkirdlerinden bazılarının Nurlardan fevkalâde îmân hüccetlerini ve sarsılmaz, aynelyakìn ulûm‑u îmâniyeyi görüp istifade ettiklerinden, bu bîçâre tercümânına bir nev'i teşvik ve tebrik ve takdir ve teşekkür nev'inde, ziyâde hüsn‑ü zan ile müfritâne medhetmeleri ile beni suçlu gösterene derim:
568
Ben âciz, zaîf, gurbette, menfî, yarım ümmî, aleyhimde propaganda ile halkı benden ürkütmek hâleti içinde Kur'ânın ilâçlarından ve îmânî ve kudsî hakikatlerinden dertlerime tam derman olarak kendime bulduğum zaman, bu millete ve bu vatan evlâdlarına dahi tam bir ilâç olacağına kanâat getirdiğim için o kıymetdâr hakikatleri kaleme aldım. Hattım pek noksan olmasından yardımcılara pek çok muhtaç iken, inâyet‑i İlâhiye bana sâdık, hàs, metîn yardımcıları verdi.
Elbette ben onların hüsn‑ü zanlarını ve samîmâne medihlerini bütün bütün reddetmek ve hatırlarını tekdir ile kırmak, o hazine‑i Kur'âniye’den alınan Nurlara bir ihanet ve adâvet hükmüne geçer. Ve o elmas kalemli ve kahraman kalbli muâvinleri kaçıracak diye onların âdi, müflis şahsıma karşı medh ü senâlarını, asıl mal sâhibi ve bir manevî mu'cize‑i Kur'âniye olan Risale‑i Nura ve hàs şâkirdlerinin şahsiyet‑i maneviyesine çeviriyordum. Benim haddimden yüz derece ziyâde hisse veriyorsunuz diye bir cihette hatırlarını kırıyordum. Acaba hiçbir kanun, müstenkif ve râzı olmayan bir adamı başkaların onu medhetmesiyle suçlu yapar mı ki, kanun nâmına hareket eden resmî memur beni suçlu yapıyor?
Hem neşrettiğimiz aleyhimizde yazılan kararnâmenin ellidördüncü sahifesinde “Âhirzamanın o büyük şahsı neslen Âl‑i Beyt’ten olacak. Biz Nur şâkirdleri, ancak manevî Âl‑i Beyt’ten sayılabiliriz. Hem Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek, şân ü şeref kazanmak olmaz. Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim.” denmektedir diye kararnâmede yazdıkları…
Ve yine kararnâmede yirmiikinci ve üçüncü sahifesinde “kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh‑ı İlâhî’ye ilticâ etmek ki; o şahsiyetle kendimi herkesten ziyâde bîçâre, âciz, kusurlu görüyorum. O hâlde, bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sâhib‑i kemâlim. Sizi bütün bütün kaçırmamak için üçüncü hakîki şahsiyetimin gizli çok fenâlıklarını ve sû‑i hâllerini söylemeyeceğim. Cenâb‑ı Hak inâyetiyle en ednâ bir nefer gibi, bu şahsımı esrâr‑ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun. Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a'lâ.” fıkrasını, kararnâme yazdığı hâlde, beni başka zâtların medhiyle ve Risale‑i Nur mânâsıyla büyük bir hidayet edici vasfını vermekle beni suçlu yapanlar, elbette bu hatânın cezasını dehşetli çekmeğe müstehak olurlar.
569
Yedincisi
Biz ve umum Nur Risaleleri, Denizli ve Ankara ağır cezalarının ve temyiz mahkemelerinin ittifakıyla berâet ettiğimiz ve umum risale ve mektûblarımızı bize iâde ettikleri ve “Temyizin bozma kararında Denizli berâetinde, farazâ bir hatâ dahi olsa, o berâet ve hüküm kat'iyyet kesbetmiş, daha tekrar muhâkeme edilmez” dedikleri hâlde ben Emirdağı’nda üç sene münzevî ve iki‑üç terzi çırağı nöbetle bana hizmet ve pek nâdir olarak beş‑on dakika bazı dindar zâtlardan başka zarûret olmadan konuşmayan‥ ve tek bir yere Nurlara teşvik için haftada bir tek mektûbdan başka göndermeyen‥ ve kendi müftü kardeşine üç senede üç mektûbdan başka yazmayan‥ ve yirmi‑otuz seneden beri devam eden te'lifini bırakan‥ yalnız bütün ehl‑i Kur'ân ve îmâna menfaatli yirmi sahifelik iki nükte, biri: Kur'ân’daki tekrarların hikmetini, diğeri: Melekler hakkında bazı mes'elelerden başka hiçbir risale daha te'lif etmeyen‥ yalnız mahkemelerin iâde ettikleri risalelerin büyük mecmualar yapılmasına ve eski harf ile tab'edilen Âyetü'l‑Kübrâ’nın beşyüz nüshası mahkeme tarafından bize teslîm edildiğinden ve teksir makinesi resmen yasak olmadığından, Âlem‑i İslâmın istifadesi fikriyle kardeşlerime neşr için teksirine izin vererek onların tashihleri ile meşgul olan‥ ve kat'iyyen hiçbir siyasetle alâkadar olmayan‥ ve memleketine gitmek için resmen izin verildiği hâlde, bütün menfîlere muhâlif olarak dünyaya ve siyasete karışmamak için sıkıntılı bir gurbeti kabûl edip memleketine gitmeyen bir adam hakkında, bu üçüncü ittihamnâmedeki asılsız isnâdlar ve yalan bahisler ve yanlış mânâlar ile o adamı suçlu yapmağa çalışanda – şimdilik söylemeyeceğim – dehşetli iki mânâ hükmettiğini, bu yirmi ayda bana karşı muâmelesi isbât ediyor. Ben de derim: Kabir ve sakar yeter, mahkeme‑i kübrâ’ya havâle ediyorum.
570
Sekizincisi
Beşinci Şuâ, iki sene Denizli ve Ankara Mahkemelerinin ellerinde kalıp sonra bize iâde ettiklerinden, Denizli Mahkemesinde berâetimizi netice veren müdafaâtımla beraber Sirâcü'n‑Nur ismindeki büyük mecmuanın âhirinde yazılmış. Gerçi evvelce mahrem tutuyorduk, fakat mâdem mahkemeler onu teşhîr edip berâetle bize iâde ettiler. Demek bir zararı yoktur diye teksirine izin verdim. Ve o Beşinci Şuâ’ın aslı, otuz‑kırk sene evvel yazılmış müteşâbih hadîslerdir, fakat ümmette eskiden beri intişar eden bir kısmına gerçi bazı Ehl‑i Hadîs bir zaafiyet isnâd etmişler, fakat zâhirî mânâları medâr‑ı i'tirâz olmasından, sırf ehl‑i îmânı şübhelerden kurtarmak için yazıldığı hâlde, bir zaman sonra onun hàrika te'villerinin bir kısmı gözlere göründüğü için biz onu mahrem tuttuk; tâ yanlış mânâ verilmesin. Sonra, müteaddid mahkemeler onu tedkik edip teşhîrine sebeb olmakla beraber, bize iâde ettikleri hâlde, şimdi beni tekrar onunla suçlu yapmak ne kadar adâletten, haktan, insaftan uzak olduğunu, bizi kanâat‑ı vicdâniye ile mahkûm edenlerin vicdânlarına ve onları dahi mahkeme‑i kübrâ’ya havâle ederek: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Dokuzuncusu
Çok mühimdir. Fakat bizi mahkûm edenlerin, Risale‑i Nuru mütâlaalarının hatırı için, onları kızdırmamak fikriyle yazmadım.
Onuncusu
Kuvvetli ve ehemmiyetlidir. Fakat yine onları küstürmemek niyetiyle şimdilik yazmadım.
Tecrid‑i Mutlakta Mevkuf Said Nursî
571
Hey'et‑i Vekileye Yazılan Arzuhâlin Bir Parçası
Onbeş sene evvel Eskişehir Mahkemesinde, hey'et‑i vekileye yazılan arzuhâlin bir parçasıdır. (Hâşiye)
Ey ehl‑i hall ve akd!
Dünyada emsâli nâdir bulunan bir haksızlığa giriftâr edildim. Bu haksızlığa karşı sükût etmek, hakka karşı bir hürmetsizlik olduğundan bilmecbûriye gayet ehemmiyetli bir hakikati fâş etmeğe mecburum. Diyorum ki: Ya benim i'dâmımı ve yüzbir sene cezayı istilzam edecek kusurumu kanun dâiresinde gösteriniz veyâhut bütün bütün dîvâne olduğumu isbât ediniz; veyâhut benim ve risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyetimizi verip zarar ve ziyanımızı müsebbiblerinden alınız.
Evet, herbir hükûmetin bir kanunu, bir usûlü var. O kanuna göre ceza verilir. Hükûmet‑i cumhûriyenin kanunlarında, beni ve dostlarımı en ağır bir cezaya müstehak edecek esbâb bulunmazsa, elbette takdir ve mükâfât ve tarziye ile beraber tam hürriyetimizi vermek lâzım gelir. Çünkü, meydândaki gayet ehemmiyetli Hizmet‑i Kur'âniyem eğer hükûmetin aleyhinde olsa, böyle bir senelik bana ceza ve birkaç dostuma altışar ay mahkûmiyetle olamaz. Belki yüzbir sene ve i'dâm gibi bana ceza ve en ağır cezaları da, benim ile ciddi hizmetime irtibat edenlere vermek lâzım gelir. Eğer hizmetimiz, hükûmetin aleyhinde olmazsa, o vakit değil ceza, hapis, ittiham, belki takdir ve mükâfâtla karşılanmak lâzım gelir. Çünkü, bir hizmet ki, yüzyirmi risale o hizmetin tercümânları olmuş ve o hizmetle koca Avrupa feylesoflarına meydân okuyup esâsları zîr ü zeber edilmiş.
Elbette o te'sirli hizmet, ya dâhilde gayet müdhiş bir netice verir, veyâhut gayet nâfi' ve yüksek ve ilmî bir semere verecek. Onun için göz boyamak nev'inde ve efkâr‑ı âmmeyi aldatmak tarzında ve hakkımızda zâlimlerin entrikalarını, yalanlarını setretmek sûretinde çocuk oyuncağı gibi, bana bir sene ceza verilmez. Benim emsâlim; ya i'dâm olur, darağacına müftehirâne çıkarlar, veyâhut lâyık olduğu makamda serbest kalırlar.
Evet, binler lira kıymetinde elmasları çalabilen mâhir bir hırsız, on kuruşluk bir cam parçasına hırsızlık etmekle, elmas çalmış gibi aynı cezaya kendini mahkûm etmek; dünyada hiçbir hırsızın belki hiçbir zîşuûrun kârı değildir. Böyle bir hırsız kurnaz olur, böyle nihâyet derecede eblehâne hareket etmez.
572
Ey efendiler! Haydi vehminiz gibi ben o hırsız gibi oldum. Ben Isparta nahiyelerinden perîşan, bir köyde dokuz sene inzivada bulunan ve şimdi benimle beraber gayet hafif bir cezaya mahkûm olan sâfdil beş‑on bîçârelerin fikirlerini hükûmet aleyhine çevirmekle kendini ve gaye‑i hayatı olan risalelerini tehlikeye atmaktan ise, eski zamanda olduğu gibi Ankara’da veya İstanbul’da büyük bir memuriyette oturup binler adamı takib ettiğim maksada çevirebilirdim. O vakit böyle zelîlâne mahkûmiyet değil, belki mesleğime ve hizmetime münâsib bir izzet ile dünyaya karışabilirdim.
Evet, fahr ve temeddüh niyetiyle değil, belki mecburiyet ve mahcûbiyetle hodfürûşâne eski bir kısım riyâkârlığımı hatırlatmakla beni ehemmiyetsiz, vücûdundan istifade edilmez, âdi mertebeye sukùt ettirmek isteyenlerin yanlışlarını göstermek için derim:
İki Mekteb‑i Musîbet Şehâdetnâmesi nâmındaki matbu', eski müdafaâtımı görenlerin tasdikiyle; Otuzbir Mart Hâdisesinde, bir nutuk ile, isyan etmiş sekiz taburu itâate getiren‥ ve bir zaman gazetelerin yazdıkları gibi, İstiklâl Harbinde Hutuvât‑ı Sitte nâmında bir makale ile İstanbul’daki efkâr‑ı ulemâyı İngiliz aleyhine çevirip, harekât‑ı milliye lehinde ehemmiyetli hizmet eden‥ ve Ayasofya’da binler adama nutkunu dinlettiren‥ ve Ankara’daki meclis‑i meb'ûsân’ın şiddetli alkışlamasıyla karşılanan‥ ve yüzelli bin banknot – yüzaltmışüç meb'ûsun imzasıyla medrese ve dâru'l‑fünûnuna – tahsîsatı kabûl ettiren‥ ve reis‑i cumhûrun hiddetine karşı dîvân‑ı riyâsette kemâl‑i metânetle fütûr getirmeyerek mukàbele edip namaza dâvet eden‥ ve Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de hükûmet‑i ittihâdiyenin ittifakıyla hikmet‑i İslâmiyeyi Avrupa hükemâsına te'sirli bir sûrette kabûl ettirmek vazifesine lâyık görünen‥ ve cebhe‑i harpte yazdığı ve şimdi müsâdere edilen İşârâtü'l‑İ'câz, o zamanın başkumandanı olan Enver Paşa’ya o derece kıymetdâr görünmüş ki, kimseye yapmadığı bir hürmetle istikbâline koştuğu o yâdigâr‑ı harbin hayrına, şerefine hissedar olmak fikriyle, İşârâtü'l‑İ'câz’ın tab'ı için kağıdını vererek, müellifinin harpteki mücâhedâtı takdirkârâne yâd edilen bir adam; böyle âdi bir beygir hırsızı veyâhut kız kaçırıcı ve bir yankesici gibi en aşağı bir cinayetle kendini bulaştırıp izzet‑i ilmiyesini ve kudsiyet‑i hizmetini ve kıymetdâr binler dostlarını rezîl edip sukùt edemez ki, siz onu bir senelik ceza ile mahkûm edip âdi bir keçi, koyun hırsızı gibi muâmele edesiniz… Ve sebebsiz, on sene sıkıntılı bir tarassud ile tâzib ettikten sonra şimdi de bir sene hapis ile beraber bir sene de nezâret altında tutmak sûretiyle, (pâdişahın tahakkümünü kaldıramadığı hâlde) garazkâr bir hafiyenin veya âdi bir polisin tahakkümü altında azâb vermekten ise, i'dâm edilmesini daha evlâ görür. Eğer böyle bir adam dünyaya karışsa idi ve karışmağa arzusu olsa idi ve hizmet‑i kudsiyesi müsâade etse idi, Menemen hâdisesinin ve Şeyh Said vâkıasının onar misli olacak bir tarzda karışırdı. Dünyaya işittirecek bir top sadâsı, bir sinek sadâsına inmeyecekti.
573
Evet hükûmet‑i cumhûriyenin nazar‑ı dikkatine arz ediyorum ki; beni bu belâya sevkeden gizli komitenin yaptığı tedâbir ve ettiği propaganda ve entrikalar bu hâli gösteriyor. Çünkü hiçbir hâdisede görülmemiş bir tarzda umumî bir propaganda, bir entrika ve bir dehşet aleyhimize döndüğüne delil şudur ki: Altı aydır yüzbin dostum varken hiçbiri bana bir mektûb yazamadı, bir selâm gönderemedi. Hükûmeti iğfale çalışan entrikacıların ihbarâtıyla, vilâyât‑ı şarkıyeden tâ vilâyât‑ı garbiyeye kadar her yerde istintaklar, taharriyâtlar devam ettiğidir.
İşte bu entrikacıların çevirdikleri plân, benim gibi binler adamı en ağır cezaya çarpacak bir hâdiseye göre tertib edilmiş. Hâlbuki, en âdi bir adamın en âdi bir hırsızlığı gibi bir hâdiseyi andıracak bir ceza vaziyetini netice verdi. Yüzonbeş adamdan onbeş masûmlara beş‑altı ay ceza verildi. Acaba dünyada hiçbir zîakıl, elinde gayet keskin elmas bir kılınç bulunsa, müdhiş bir arslanın veya bir ejderhanın kuyruğuna hafifçe iliştirip kendine musallat eder mi? Eğer maksadı tahaffuz veyâhut döğüşmek ise kılıncı başka yere havâle eder.
574
İşte sizin nazarınızda ve vehminizde beni o adam gibi telâkki etmişsiniz ki, beni bu tarzda cezaya ve mahkûmiyete çarptınız. Eğer bu derece hilâf‑ı şuûr ve muhâlif‑i akıl hareket ediyorsam, koca memlekete dehşet verip propaganda ile efkâr‑ı âmmeyi aleyhime çevirmek değil, belki âdi bir dîvâne gibi tımarhâneye gönderilmem lâzım gelir. Eğer verdiğiniz ehemmiyete mukâbil bir adam isem, elbette arslanı kendine saldırtmak ve ejderhayı kendine hücum ettirmek için, o keskin kılıncı onların kuyruklarına uzatmaz, belki mümkün olduğu kadar kendini muhâfaza edecek. Nasıl ki, on sene ihtiyarî bir inzivayı ihtiyar edip tâkat‑i beşerin fevkınde sıkıntılara tahammül ederek hükûmetin işine hiçbir cihetle karışmadım ve karışmak arzu etmedim. Çünkü, hizmet‑i kudsiyem beni men'ediyor.
Ey Ehl‑i Hall ve Akd! Acaba hiç mümkün müdür ki; yirmibeş sene evvel gazetelerin yazdığı gibi, bir makale ile otuz bin adamı kendi fikrine çeviren‥ ve koca hareket ordusunun nazar‑ı dikkatini kendine döndüren‥ ve İngiliz başpapazının altıyüz kelime ile istediği suâllerine altı kelime ile cevab veren‥ ve bidâyet‑i hürriyette en meşhûr bir diplomat gibi nutuk söyleyen bir adamın yüzyirmi risalesinde dünyaya, siyasete bakacak yalnız onbeş kelime mi bulunur? Hiçbir akıl kabûl eder mi ki; bu adam siyaseti takib ediyor ve maksadı dünyadır ve hükûmete ilişmektir. Eğer fikri, siyaset ve hükûmete ilişmek olsa idi, böyle bir adam bir tek risalesinde sarîhan, işâreten, yüz yerde maksadını ihsâs edecekti. Acaba o adamın maksadı siyasetçe tenkid olsa idi, yalnız tesettür ve irsiyete dair eski zamandan beri cârî bir‑iki düsturdan başka medâr‑ı tenkid bulamaz mı idi?
Evet koca bir inkılâbı yapan bir hükûmetin rejimine muhâlif bir fikr‑i siyaseti takib eden bir adam, bir‑iki ma'lûm maddeler değil, yüzbinler madde‑i tenkid bulabilirdi. Güyâ hükûmet‑i cumhûriyenin yalnız inkılâbı bir‑iki küçük mes'eledir. Ben de onu hiçbir tenkid maksadım olmadığı hâlde, eskiden yazdığım bir‑iki kitabımda zikrettiğim bir‑iki kelime varmış diye “Hükûmetin rejimine ve inkılâbına hücum ediyor.” denilmiş. İşte ben de soruyorum: Böyle en ednâ bir cezaya medâr olamayan ilmî bir maddeye koca bir memleketi meşgul edip endişe verecek bir şekil verilir mi?
575
İşte beni ve beş‑on dostlarımı bu âdi ve ehemmiyetsiz cezaya çarpmak, umum memlekette aleyhimize bir şiddetli propaganda ve milleti korkutup bizden nefret ettirmek ve dâhiliye nâzırı Şükrü Kaya, mühim bir kuvvetle Isparta’da bir tek neferin göreceği işi görmek için – yani beni tevkîf etmek için – Isparta’ya celbedilmesi ve hey'et‑i vekile reisi İsmet, vilâyet‑i şarkıyeye o münâsebetle gitmesi ve iki ay benim hapiste bütün bütün konuşmaktan men'edilmem ve bu gurbette kimsesizlikte hiçbir kimsenin hâlimi sormak ve selâm göndermesine meydân verilmemesi gösteriyor ki, dağ gibi bir ağaçta nohut gibi bir tek meyve bulundurup mânâsız, hikmetsiz, kanunsuz bir vaziyettir ki, değil hükûmet‑i cumhûriye gibi en ziyâde kanun‑perest ve kanunî bir hükûmet, belki hikmetle iş görmek mânâsıyla hükûmet nâmı verilen dünyada hiçbir hükûmetin işi olamaz.
Ben hukukumu kanun dâiresinde istiyorum. Kanun nâmına kanunsuzluk edenleri cinayetle ittiham ediyorum. Böyle cânîlerin keyiflerini elbette hükûmet‑i cumhûriyenin kanunları reddeder ve hukukumu iâde eder ümîdindeyim.
Said Nursî
576
Risale‑i Nurun Hakkâniyetine Bir Nümûne
TENBİH
Ondokuz sene evvel te'lif edilen bu risaleyi (Hâşiye) okuyan ehl‑i insaf ve münevverlerin de vâkıf olup kat'î kanâat getireceği vecihle yüzotuz kitaptan müteşekkil olan Risale‑i Nur Külliyatının umum eczâları, siyâsî ve dünyevî maksadlardan ârî ve müberrâ olarak tamamen îmânî ve uhrevî bir rûh ve mâhiyette te'lif edilmiştir. Bu zâhir ve kat'î hakikati de Eskişehir, Isparta, Denizli ve Afyon Mahkemelerinin yaptığı uzun tahkîkat ve gayet ince tedkîkàt te'yid etmiştir. Bu itibarla yirmi aydan fazladır Afyon Mahkemesinde mevkuf tutulan ve mahkeme‑i temyizce hiçbir eserde suç mevzûu teşkil edecek en küçük bir nokta bile gösterilmeyen ve yüzbinlerle kimselerin îmânını kurtaran ve okuyanların ve ehl‑i ilmin ve Âlem‑i İslâmın takdir ve tahsinine mazhar olan kitaplarımızın umumunu iâde etmeleri hususunda alâka ve yardımınızı istiyoruz.
Afyon Mahkemesindeki kitapların kısm‑ı a'zamı evvelce tahliye olunan arkadaşlarımızdan alınmış olup onlar da: “Kitaplarımızı, sâhibi olan Üstadımıza verdik. Ona teslîm olunsun.” diyerek bana havâle etmişlerdir. Bilhassa yaldızlı ve tevâfuk mu'cizesiyle yazılan Kur'ânımızı mânâsız iki senedir müsâdere olunan kitaplar içinde, mahkemede bırakmışlar. Herşeyden evvel Denizli ve Ankara mahkemelerinin bize iâde ettikleri o kitaplarımızı ve Kur'ânımızı çabuk bize iâde etmelerini bekliyoruz.
Said Nursî
577
Onaltıncı Mektûb
﴿﷽﴾
﴿اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Şu mektûb ﴿فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا﴾ sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış. Çoklar tarafından sarîhan ve ma'nen gelen bir suâle cevaptır. Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Herşeyimi, Cenâb‑ı Hakk’ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi hâlimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla, şahsım için değil, belki dostlarımı ve sözlerimi ehl‑i dünyanın evhâm ve eziyetinden kurtarmak için hakikat‑i hâli hem dostlarıma, hem ehl‑i dünyaya ve ehl‑i hükme beyân etmek için Beş Noktayı beyân ediyorum.
Birinci Nokta
Denilmiş: “Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?”
Elcevab: Dokuz‑on sene (❋) evveldeki Eski Said, bir mikdar siyasete girdi. Belki siyaset vâsıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhûde yoruldu ve gördü ki: O yol meşkûk ve müşkülâtlı ve bana nisbeten fuzûliyâne, hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olmak ihtimali var.
578
Hem siyasete giren, ya muvâfık olur veya muhâlif olur. Eğer muvâfık olsa, mâdem memur ve meb'ûs değilim, o hâlde siyasetçilik bana fuzûlî ve mâlâyanî bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhûde karışayım. Eğer muhâlif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünkü mesâil tavazzuh etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhûde çene çalmak mânâsızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhâlefet etsem, husûlü meşkûk bir maksad için, binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimalden bir‑iki ihtimale binâen günahlara girmek, masûmları günaha atmak, vicdânım kabûl etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet‑i dünyeviye-i siyâsiyeyi terketti. Buna kat'î şâhid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Hâlbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu. Hem beş senedir bütün dikkat ile benim hâlime nezâret ediliyor… Siyasetvâri bir tereşşuh gören söylesin. Hâlbuki benim gibi asabî ve اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ي تَرْكِ الْحِيَلِ düsturuyla, en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervâsız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihâsı ve arzusu olsaydı; tedkîkàta, taharriyâta lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti!
İkinci Nokta
Yeni Said ne için bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb ediyor?
Elcevab: Milyarlar seneden ziyâde olan hayat‑ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını, meşkûk bir‑iki sene hayat‑ı dünyeviyeye lüzumsuz, fuzûlî bir sûrette karışma ile fedâ etmemek için, hem en mühim, en lüzumlu, en sâf ve en hakikatli olan hizmet‑i îmân ve Kur'ân için, şiddetle siyasetten kaçıyor. Çünkü diyor:
Ben ihtiyar oluyorum, bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise, bana en mühim iş, hayat‑ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor. Hayat‑ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vâsıta ve saâdet‑i ebediyenin anahtarı, îmândır; ona çalışmak lâzım geliyor.
579
Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için, şer'an hizmete mükellef olduğumdan hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat‑ı ictimâiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan îmâna hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım hakàik‑ı îmâniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim manevî ilâçları, sâir insanların eline geçmek için o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenâb‑ı Hak bu hizmeti kabûl eder ve eski günahıma keffâret yapar. Bu hizmete karşı şeytan‑ı racîmden başka hiç kimsenin – mü'min olsun kâfir olsun, sıddık olsun, zındık olsun – karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü îmânsızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebâirde birer menhus lezzet‑i şeytaniye bulunabilir. Fakat îmânsızlıkta hiçbir cihet‑i lezzet yok. Elem içinde elemdir; zulmet içinde zulmettir; azâb içinde azâbdır.
İşte böyle hadsiz bir hayat‑ı ebediyeye çalışmayı ve îmân gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak, benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffâret aramağa mecbur bir adamda ne kadar hilâf‑ı akıldır, ne kadar hilâf‑ı hikmettir, ne derece bir dîvâneliktir, dîvâneler de anlayabilirler.
Amma Kur'ân ve îmânın hizmeti, ne için beni men'ediyor? Dersen; ben de derim ki:
Hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu hâlde, siyaset ile âlûde olsa idim, elimdeki o elmaslar, iğfal olunabilen avâm tarafından: “Acaba tarafdâr kazanmak için bir propaganda‑i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O hâlde ben o siyasete temâs etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzîl etmek hükmüne geçer. İşte ey ehl‑i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi hâlimde bırakmıyorsunuz?
580
Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler!
Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim, ben hocayım… Buna delil, dört senedir buradayım; bir tek adama tarîkat verseydim, şübheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: Îmân lâzım, İslâmiyet lâzım, tarîkat zamanı değil.
Eğer derseniz: Sana Said‑i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet‑perverlik fikri var; o işimize gelmiyor.
Ben de derim: Hey efendiler; Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydânda. Şâhid gösteriyorum ki, ben اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ fermân‑ı kat'îsiyle eski zamandan beri, menfî milliyet ve unsuriyet‑perverliğe, Avrupa’nın bir nev'i frenk illeti olduğundan, bir zehr‑i kàtil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa o frenk illetini İslâm içine atmış, tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun, diye düşünür. O frenk illetine karşı, eskiden beri tedâviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temâs edenler biliyorlar.
Mâdem böyledir; hey efendiler! Herbir hâdiseyi bahâne tutup, bana sıkıntı vermeye sebeb nedir acaba? Şarkta bir nefer hatâ etse, garbda bir nefere askerlik münâsebetiyle zahmet ve ceza vermek‥ veya İstanbul’da bir esnâfın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnâflık münâsebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise‑i dünyeviyede bana sıkıntı vermek hangi usûl iledir? Hangi vicdân hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?
Üçüncü Nokta
Hâlimi, istirahatimi düşünen ve her musîbete karşı sabır ile sükûtumu istiğrab eden dostlarımın şöyle bir suâlleri var ki: “Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Hâlbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, ednâ bir tahkîre tahammül edemezdin?”
Elcevab: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız.
Birinci Hikâye
İki sene evvel benim hakkımda bir müdür; sebebsiz, gıyâbımda, tezyifkârâne hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izâle edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:
581
Nefsime dedim: Eğer onun tahkîri ve beyân ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıblarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni, nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyâdan ve riyânın esâsı olan şöhret‑i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musâlaha etmemişim, çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.
Eğer o adamın tahkîratı, benim îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sâhib‑i Kur'ân’a havâle ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.
Eğer sırf beni sövmek, tahkîr etmek, çürütmek nev'inden ise, o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garîb ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misâfir olduğum ve bana nezâret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkîr etmek, sâhibine aittir; o müdafaa eder.
Mâdem hakikat budur, kalbim istirahat etti. ﴿وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ﴾ dedim. O vâkıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'ân onu helâl etmemiş‥ belâsını buldu!
582
İkinci Hikâye
Şu senede, işittim ki bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukû'undan sonra yalnız icmâlen vukû'unu işittiğim hâlde, o vâkıa ile ciddi alâkadar imişim gibi bir muâmele gördüm. Zâten muhâbere etmiyordum; etsem de pek nâdir olarak bir mes'ele‑i îmâniyeyi bir dostuma yazardım. Hattâ dört senede kardeşime bir tek mektûb yazdım. Ve ihtilâttan hem ben kendimi men'ediyordum, hem de ehl‑i dünya beni men'ediyordu. Yalnız bir‑iki ahbab ile haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misâfirler ise, ayda bir‑ikisi, bazı bir‑iki dakika bir mes'ele‑i âhirete dair benimle görüşüyordu. Bu gurbet hâlimde; garîb, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya, benim gibilere muvâfık olmayan bir köyde, herşeyden, herkesten men'edildim. Hattâ dört sene evvel, harâb olmuş bir câmiyi tamir ettirdim. Memleketimde imâmlık ve vâizlik vesikam elimde olduğundan, o câmide dört senedir (Allah kabûl etsin) imâmlık ettiğim hâlde, şu mübârek geçen Ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı kıldım. Cemâatle kılınan namazın yirmibeş sevâbından ve hayrından mahrum kaldım.
İşte başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel, o memurun bana karşı muâmelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim, inşâallâh devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki; eğer ehl‑i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyîk, ayıblı ve kusurlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah‑ı hâl eder; hem ona keffâretü'z‑zünûb olur. Dünya misâfirhânesinin safâsını çok gördüm; azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim.
Eğer îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl‑i dünya beni tazyîk ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil. Onu, Azîz‑i Cebbâr’a havâle ediyorum.
Eğer asılsız ve riyâya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret‑i kâzibeyi kırmak için teveccüh‑ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara rahmet. Çünkü teveccüh‑ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benim ile temâs edenler beni bilirler ki, şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hattâ kıymetdâr mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim.
Eğer beni çürütmek ve efkâr‑ı âmmeden düşürtmek, iskàt ettirmekten muradları; tercümânlık ettiğim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeye ait ise, beyhûdedir. Zîra Kur'ân yıldızlarına perde çekilmez. “Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.”
583
Dördüncü Nokta
Evhâmlı birkaç suâlin cevabıdır.
Birincisi
Ehl‑i dünya bana der: “Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz!‥”
Elcevab: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz.
Şu mes'elenin izâhını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enâniyeti ihsâs eder fikriyle beyân etmek, bana pek nâhoştur. Fakat, mâdem ehl‑i dünya evhâmlı bir sûrette soruyorlar, ben de derim ki:
Küçüklüğümden beri halkların malını kabûl etmemek (velev zekât dahi olsa), hem maaşı kabûl etmemek (yalnız bir‑iki sene Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de dostlarımın icbarıyla kabûl etmeye mecbur oldum ve o parayı da ma'nen millete iâde ettik.) Hem maîşet‑i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur‑u hayatımdır. Ehl‑i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde çok dostlar, bana hediyelerini kabûl ettirmek için çok çalıştılar, kabûl etmedim.
“Öyle ise nasıl idare edersin.” denilse, derim: “Bereket ve ikram‑ı İlâhî ile yaşıyorum.” Nefsim, çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de, fakat Kur'ân hizmetinin kerâmeti olarak erzâk hususunda ikram‑ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ sırrıyla, Cenâb‑ı Hakk’ın bana ettiği ihsânatı yâdedip, bir şükr‑ü manevî nev'inde birkaç nümûnesini söyleyeceğim. Bir şükr‑ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riyâ ve gururu ihsâs ederek o mübârek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne, gizli bereketi izhâr etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.
584
İşte Birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfî geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifâyet (Hâşiye) edecek, bilmiyorum.
İkincisi: Şu mübârek Ramazanda, yalnız iki hâneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnû'um. Mütebâkisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan mübârek bir hânenin ve sâdık bir arkadaşım olan, o hâne sâhibi Abdullâh Çavuş’un ihbarı ve şehâdetiyle, üç ekmek, bir kıyye (kilo demek) pirinç bana kâfî gelmiştir. Hattâ o pirinç, onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.
Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misâfirlerime bir kıyye tereyağı – her gün ekmekle beraber yemek şartıyla – kâfî geldi. Hattâ Süleyman isminde mübârek bir misâfirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi; dedim ona: “Git ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber duâ etmek arzu ediyorum” dedi.
Ben de dedim: “ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ kal.”
Sonra hiç münâsebeti olmadığı hâlde ve bir bahâne yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.”
O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfî‑kalb adama ne diyeceğim? diye düşünmede iken, birdenbire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman müjde! Cenâb‑ı Hak bize rızık verdi.”
O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat‑ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş‥ yirmi‑otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfî geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir Sıddıkım olan müstakîm Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.
Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için, dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisad ve Rahmet‑i İlâhiye bana kâfî geldi.
585
İşte şu nümûneler gibi çok şeyler var ve bereket‑i İlâhiye’nin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medâr olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hàlis dostlarıma ihsândır; veya Hizmet‑i Kur'âniyeye bir ikramdır; veya iktisadın bereketli bir menfaatidir; veyâhut: “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket sûretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet hazîn mır‑mırlarını dikkatle dinlesen, “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.
Kedi bahsi geldi, tavuğu hâtıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fâsıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi; ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: “Böyle olur mu?” dedim. Dediler: “Belki bir ihsân‑ı İlâhî’dir!” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan‑ı Şerîfin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazanda, bu mübârek hâli, bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şübhemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.
İkinci Vehimli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak, belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik‑i dünya gösterip halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?”
Elcevab: Yirmi sene evvelki Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Hürriyetten daha evvel zamanda çoklara ma'lûm, hâl ve vaziyetim ve İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi nâmında o zaman Dîvân‑ı Harb’deki müdafaâtım kat'î gösterir ki, değil kurnazlık belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim. Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârâne bir müracaat edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal ve aldatmaya dâima çalışır. Hâlbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkidlere mukâbil tezellüle tenezzül etmedim. “Tevekkeltü Alallâh” deyip, ehl‑i dünyaya arkamı çevirdim.
586
Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden; aklı varsa pişman olmaz; yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam, hayat‑ı ebediyesini dünyanın bir‑iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına fedâ etmez; fedâ etse, kurnaz olmaz, belki ebleh bir dîvâne olur. Ebleh bir dîvânenin elinden ne gelir ki, onun ile uğraşılsın.
Amma zâhiren târik‑i dünya, bâtınen tâlib‑i dünya şübhesi ise, ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ﴾ sırrınca: Ben nefsimi tebrie etmiyorum, nefsim her fenâlığı ister. Fakat şu fânî dünyada, şu muvakkat misâfirhânede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde az bir lezzet için; ebedî, dâimî hayatını ve saâdet‑i ebediyesini berbat etmek, ehl‑i aklın kârı değil. Ehl‑i aklın ve zîşuûrun kârı olmadığından, nefs‑i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.
Üçüncü Vehimli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan bize muârızsın; biz muârızlarımızı ezeriz!”
Elcevab: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü; ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş; başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil! Çünkü, idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz, el karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız hâlde, “Kalb de bizi sevsin” demeye…
Kalbe karışsanız… Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temennî ediyorum ve arzu ediyorum, fakat irâde edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de; hâl‑i âlemin salâhını temennî ediyorum, duâ ediyorum ve ehl‑i dünyanın ıslahını arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum. Çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum. Çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var.
587
Dördüncü Şübheli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki; fırsat senin eline geçse, arzu ettiğin gibi karışmazsın?”
Elcevab: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber‥ memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde, dünyanıza karışmadığım hâlde; diyar‑ı gurbette ve yalnız, tek başıyla garîb, zaîf, âciz, bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhâbereden kesilmiş, îmân ve âhiret münâsebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl‑i âhireti dost bulan ve başka herkese yabânî ve herkes de ona yabânî nazarıyla bakan bir insan; semeresiz, tehlikeli, dünyanıza karışsa, muzâaf bir dîvâne olmak gerektir…
Beşinci Nokta
Beş küçük mes'eleye dairdir.
Birincisi
Ehl‑i dünya bana diyorlar ki: “Bizim usûl‑ü medeniyetimizi, tarz‑ı hayatımızı ve sûret‑i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muârızsın!”
Ben de derim: Hey Efendiler! Ne hak ile bana usûl‑ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Hâlbuki siz, beni hukuk‑u medeniyetten iskàt etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde, muhâbereden ve ihtilâttan memnû' bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfîyi şehirlerde, dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz hâlde, sebebsiz beni tecrid edip – bir‑iki tane müstesnâ – hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz… Demek beni efrâd‑ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz… Nasıl kanun‑u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindân ettiniz, zindânda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız ben de âhiret kapısını çaldım; Rahmet‑i İlâhiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı ona nasıl teklif edilir!‥ Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iâde edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini isteyebilirsiniz!‥
İkinci Mes'ele
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Bize ahkâm‑ı diniyeyi ve hakàik‑ı İslâmiyeyi ta'lim edecek resmî bir dâiremiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat‑ı diniye yapıyorsun? Sen mâdem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.”
588
Elcevab: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz! Îmân ve Kur'ân nasıl inhisar altına alınabilir! Siz dünyanızın usûlünü, kanununu, inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakàik‑ı îmâniye ve esâsât‑ı Kur'âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukâbilinde dünya muâmelâtı sûretine sokulmaz; belki bir mevhibe‑i İlâhiye olan o esrâr, hàlis bir niyet ile; ve dünyadan ve huzûzât‑ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir.
Hem de sizin o resmî dâireniz dahi, memlekette iken beni vâiz kabûl etti, ta'yin etti. Ben o vâizliği kabûl ettim, fakat maaşını terkettim. Elimde vesikam var. Vâizlik ve imâmlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim; çünkü benim nefyim haksız olmuştur. Hem menfîler mâdem iâde edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkîdir.
Sâniyen: Yazdığım hakàik‑ı îmâniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitâb etmişim. Herkesi dâvet etmiyorum. Belki rûhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar o edviye‑i Kur'âniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız medâr‑ı maîşetim için, yeni hurûf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tab'ettirdim. Bunu da bana karşı insafsız eski vâli, o risaleyi tedkik edip, tenkid edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.
Üçüncü Mes'ele
Benim bazı dostlarım, ehl‑i dünya bana şübheli baktıkları için, ehl‑i dünyaya hoş görünmek için, benden zâhiren teberrî ediyorlar, belki tenkid ediyorlar. Hâlbuki kurnaz ehl‑i dünya, bunların teberrîsini ve bana karşı ictinâblarını, o ehl‑i dünyaya sadâkate değil belki bir nev'i riyâya, vicdânsızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fenâ nazarla bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur'ân’a hizmetkârlığımdan teberrî edip kaçmayınız. Çünkü, inşâallâh benden size zarar gelmez. Eğer farazâ musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberrî ile kurtulamazsınız. O hâl ile, musîbete ve tokada daha ziyâde istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki, evhâma düşüyorsunuz?
589
Dördüncü Mes'ele
Şu nefiy zamanımda görüyorum ki; hodfürûş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana; tarafgirâne, rakìbâne bir nazarla bakıyorlar. Güyâ ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım.
Hey efendiler! Ben îmânın cereyanındayım. Karşımda îmânsızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukâbilinde iş görenler, belki kendini bir derece mâzûr görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet nâmına, bana karşı tarafgirâne, rakìbâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek, gayet fenâ bir hatâdır. Çünkü; sâbıkan isbât edildiği gibi, siyaset‑i dünya ile hiç alâkadar değilim; yalnız bütün vaktimi ve hayatımı, hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeye hasr ve vakfetmişim. Mâdem böyledir, bana eziyet verip rakìbâne ilişen adam düşünsün ki, o muâmelesi, zındıka ve îmânsızlık nâmına îmâna ilişmek hükmüne geçer.
Beşinci Mes'ele
Dünya mâdem fânîdir.
Hem mâdem ömür kısadır.
Hem mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.
Hem mâdem hayat‑ı ebediye burada kazanılacaktır.
Hem mâdem dünya sâhibsiz değil.
Hem mâdem şu misâfirhâne‑i dünyanın gayet hakîm ve kerîm bir müdebbiri var.
Hem mâdem ne iyilik ve ne fenâlık, cezasız kalmayacaktır.
Hem mâdem ﴿لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا﴾ sırrınca: Teklif‑i mâlâyutak yoktur.
Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.
Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyar odur ki; dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayat‑ı ebediyesini hayat‑ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyanî şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misâfir telâkki edip misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saâdet‑i ebediyeye girsin. (Hâşiye)
590
Onaltıncı Mektûb’un Zeyli
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Said Ellibin Nefer Kuvvetindedir, Onun İçin Serbest Bırakmıyoruz
Ehl‑i dünya, sebebsiz, benim gibi âciz, garîb bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıtlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir‑iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: “Said ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”
Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl‑i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız hâlde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi hükmediyorsunuz. Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir nefer, elli defa benden ziyâde işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup, bana “çıkmayacaksın” diyebilir.
Eğer korkunuz, mesleğimden ve Kur'ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve‑i maneviye-i îmâniyeden ise, ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur'ân‑ı Hakîm’in kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dâhil olduğu hâlde, bütün Avrupa’ya meydân okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr‑ı îmâniye ile, onların fünûn‑u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; inşâallâh mağlûb edemezler!‥
Mâdem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhûdedir.
Takdir‑i Hudâ kuvve‑i bâzû ile dönmez
Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.
591
Benim hakkımda, müstesnâ bir sûrette, pek ziyâde ehl‑i dünya tevehhüm edip, âdeta korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyâsî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medâr olmayan şeyhlik, büyüklük, hânedân, aşîret sâhibi, nüfûzlu, etbâ'ı çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvâliyle alâkadar olmak, hattâ siyasete girmek, hattâ muhâlif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler. Hattâ hapiste ve hariçteki, yani kendilerince kàbil‑i afv olmayanların dahi aflarını müzâkere ettikleri sırada, beni âdeta herşeyden men'ettiler. Fenâ ve fânî bir adamın, güzel ve bâkî şöyle bir sözü var:
Zulmün; topu var, güllesi var, kal'ası varsa;
Hakkın da; bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Ben de derim:
Ehl‑i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa;
Kur'ânın feyziyle, hàdiminde de:
.
Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır,
Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.
Neden Vesika İçin Müracaat Etmiyorsun? İstid'a Vermiyorsun?
Çok dostlarla beraber bana nezâret eden bir kumandan, mükerreren suâl ettiler:
“Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstid'a vermiyorsun?”
Elcevab: Beş‑altı sebeb için müracaat etmiyorum ve edemiyorum.
Birincisi: Ben ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadım ki onların mahkûmu olayım, onlara müracaat edeyim. Ben, kader‑i İlâhî’nin mahkûmuyum; ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.
İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misâfirhâne olduğunu yakìnen îmân edip bildim. Onun için, hakîki vatan değil, her yer birdir. Mâdem vatanımda bâkî kalmayacağım, beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek, bir şeye yaramıyor. Mâdem her yer misâfirhânedir; eğer misâfirhâne sâhibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır.
Üçüncüsü: Müracaat kanun dâiresinde olur. Hâlbuki bu altı senedir bana karşı muâmele, keyfî ve fevkalkanundur. Menfîler Kanunuyla bana muâmele edilmedi. Hukuk‑u medeniyetten ve belki hukuk‑u dünyeviyeden iskàt edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkanun muâmele edenlere, kanun nâmına müracaat mânâsız olur.
592
Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim nâmıma, Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre Karyesinde, tebdil‑i hava için birkaç gün kalmağa dair müracaat etti; müsâade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevab‑ı red verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur.
Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak da'vâ etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır; hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb etmek istemem vesselâm!
Altıncı Sebeb: Bana karşı ehl‑i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil; çünkü onlar da bilirler ki, siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka hesabına, benim dine merbûtiyetimden beni tâzib ediyorlar. Öyle ise, onlara müracaat etmek; dinden pişmanlık göstermek ve meslek‑i zındıkayı okşamak demektir.
Hem ben onlara müracaat ve dehàlet ettikçe, âdil olan kader‑i İlâhî, beni, onların zâlim eliyle tâzib edecektir. Çünkü; onlar diyânete merbûtiyetimden beni sıkıyorlar. Kader ise, benim diyânette ve ihlâsta noksaniyetim var, ara sıra ehl‑i dünyaya riyâkârlıklarımdan için beni sıkıyor. Öyle ise, şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl‑i dünyaya müracaat etsem, kader der: “Ey riyâkâr! Bu müracaatın cezasını çek!” Eğer müracaat etmezsem, ehl‑i dünya der: “Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”
Yedinci Sebeb: Ma'lûmdur ki, bir memurun vazifesi, hey'et‑i ictimâiyeye muzır eşhâsa meydân vermemek ve nâfi'lere yardım etmektir. Hâlbuki beni nezâret altına alan memur, kabir kapısına gelen, misâfir bir ihtiyar adama لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’daki îmânın latîf bir zevkini izâh ettiğim vakit, – bir cürm‑ü meşhûd hâlinde beni yakalamak gibi – çok zaman yanıma gelmediği hâlde, o vakit güyâ bir kabahat işliyorum gibi yanıma geldi. İhlâs ile dinleyen o bîçâreyi de mahrum bıraktı; beni de hiddete getirdi. Hâlbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat‑ı ictimâiyeye zehir verecek sûrette bulundukları vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı.
593
Hem ma'lûmdur ki: Zindânda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezârete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Hâlbuki bir senedir, hem âmir, hem nezârete memur hükûmet‑i milliyece iki mühim zât kaç defa odamın yanından geçtikleri hâlde, kat'a ve asla ne benim ile görüştüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel zannettim ki, adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki, evhâmlarından‥ güyâ ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar.
İşte şu adamlar gibi eczâsı ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci' tanıyıp müracaat etmek, kâr‑ı akıl değil; beyhûde bir zillettir.
Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti: مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ ❋ وَجَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِل۪ي
Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl‑i dünya ile konuşmayı mânâsız görüyor. “Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme‑i Kübrâ’da onlarla muhâkeme olacağız!” der, sükût eder.
Adem‑i müracaatımın sebeblerinden,
Sekizincisi: “Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adâvet olduğu” kaidesince, âdil olan kader‑i İlâhî, lâyık olmadıkları hâlde meylettiğim şu ehl‑i dünyanın zâlim eliyle beni tâzib ediyor. Ben de bu azâba müstehakım deyip sükût ediyordum. Çünkü, Harb‑i Umumî’de gönüllü alay kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım, ordu kumandanı ve Enver Paşa takdirâtı altında kıymetdâr talebelerimi, dostlarımı fedâ ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esâretten geldikten sonra, “Hutuvât‑ı Sitte” gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebebsiz esâret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esâretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada, bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler.
594
Hâlbuki Ruslar, beni Kürd Gönüllü Kumandanı sûretinde, Kazakları ve esirleri kesen gaddâr adam nazarıyla bana baktıkları hâlde, beni dersten men'etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zâbitlerin kısm‑ı ekserîsine ders veriyordum. Bir defa Rus kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyâsî ders zannetti, bir defa beni men'etti; sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı câmi yaptık. Ben imâmlık yapıyordum. Hiç müdâhale etmediler; ihtilâttan men'etmediler; beni muhâbereden kesmediler.
Hâlbuki bu dostlarım güyâ vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat‑i îmâniyelerine uğraştığım adamlar hiçbir sebeb yok iken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken, üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esâret altına aldılar, ihtilâttan men'ettiler; vesikam olduğu hâlde, dersten, hattâ odamda hususî dersimi de men'ettiler, muhâbereye sed çektiler. Hattâ vesikam olduğu hâlde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imâmlık ettiğim mescidimden beni men'ettiler. Şimdi dahi cemâat sevâbından beni mahrum etmek için, dâimî cemâatim ve âhiret kardeşlerim, mahsûs üç adama dahi imâmet etmemi kabûl etmiyorlar.
Hem istemediğim hâlde, birisi bana iyi dese, bana nezâret eden memur kıskanarak kızıyor, “nüfûzunu kırayım” diye vicdânsızcasına tedbirler yapıyor, âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.
İşte böyle vaziyette bir adam, Cenâb‑ı Hak’tan başka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona şekvâ edilmez. Gel sen söyle, bu hâle ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki; bu dostlarım içinde çok münâfıklar var. Münâfık kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar…
Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum! Îmânınızın kurtulmasına ve saâdet‑i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim; hàlis, Lillâh için olmamış ki aksü'l‑amel oluyor. Siz ona mukâbil, her fırsatta beni incitiyorsunuz!‥ Elbette mahkeme‑i kübrâ’da sizinle görüşeceğiz!‥ ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾ derim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
595
Hapis Musîbetine Düşenlere Kuvvetli Bir Tesellî
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hapis musîbetine düşenlere, merhametkârâne sadâkatle hariçten gelen erzâklarına nezâret ve yardım edenlere, kuvvetli bir tesellîyi Üç Nokta’da beyân edeceğim:
Birinci Nokta
Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibâdet kazandırabilir ve fânî saatleri, meyveleri cihetiyle ma'nen bâkî saatlere çevirebilir ve beş‑on sene ceza, milyonlar sene haps‑i ebedîden kurtulmağa vesile olabilir. İşte ehl‑i îmân için bu pek büyük ve çok kıymetdâr kazancın şartı: Farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zâten hapis çok günahlara mânidir, meydân vermiyor.
İkinci Nokta
Zevâl‑i lezzet elem olduğu gibi, zevâl‑i elem dahi lezzettir. Evet herkes geçmiş lezzetli, safâlı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem‑i manevîsini hissedip “Eyvâh!” der ve geçmiş musîbetli elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir manevî lezzet hisseder ki, “Elhamdülillâh şükür, o belâ sevâbını bıraktı gitti” der, ferâhla teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, zevâliyle rûhta bir manevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bil'akis elem bırakır.
Mâdem hakikat budur ve mâdem geçmiş musîbet saatleri elemleriyle beraber ma'dûm ve yok olmuş ve gelecek belâ günleri şimdi ma'dûm ve yoktur. Ve yoktan elem yok ve ma'dûmdan elem gelmez. Meselâ, birkaç gün evvel aç ve susuz olmasından, bir‑iki gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün onlar niyetiyle mütemâdiyen ekmek yese ve su içse ne derece dîvâneliktir. Aynen öyle de; geçmiş ve gelecek elemli saatleri – ki hiç ve ma'dûm ve yok olmuşlar – şimdi onları düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah’tan şekvâ etmek gibi “Of!‥ Of!‥” demek, dîvâneliktir. Eğer sağa sola, yani geçmiş ve geleceğe karşı sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve o güne karşı tutsa, tam kâfî gelir, sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekvâ olmasın, ben bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de birkaç gün zarfında hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musîbetimde, hususan Nurun hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yûsiyet ve kalbî ve rûhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet‑i İlâhiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan, hapsimden râzı oldum. Çünkü, benim gibi kabir kapısında bir bîçâreye gafletle geçebilir bir saati, on saat ibâdet saatleri yapmak büyük bir kârdır diye şükreyledim.
596
Üçüncü Nokta
Şefkatkârâne hizmetiyle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve manevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmek, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı yemek kadar o gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde ve hariçte bîçâre mahpuslara çalışanlara bir sadaka hükmünde defter‑i hasenâtına yazılır. Hususan musîbet‑zede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya garîb olsa, o sadaka‑i maneviyenin sevâbını çok ziyâdeleştirir. İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki, o hizmeti Lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadâkat ve şefkat ve sevinçle ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.
597