Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
667

Tahiri’nin Müdafaasıdır

Tahiri’nin Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Afyon C. Savcılığınca tarafıma tebliğ edilen, dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini bozacak hareketlere halkı teşvik maddesinden Üstadım Bediüzzaman Said Nursî ve diğer arkadaşlarıyla birlikte suçlu gösterilmekle mahkemeye veriliyorum.
Ben, gerek Isparta Sulh Mahkemesinde ve gerekse Afyon Sorgu dâiresinde sorulan suâllere doğru olarak cevab vermişim. Bizi berâet ettiren Denizli Mahkemesi, bütün kitaplarımızı bize iâde etmiş, Üstadım Bediüzzaman’ın Risalelerini okuyup yazmakta ve kendisine talebe olan kardeşlerimle mektûblaşmakta bize ceza vermemişti. Hâlbuki, altı sene evvel Üstadımın müsâadeleri olmadığı hâlde, mârifetimle eski yazı ile İstanbul’da matbaada tab'edilen beşyüz aded Bediüzzaman’ın Yedinci Şuâ kitabını, Denizli Mahkemesi tamamen sandığıyla, 20.7.1945 tarihli kararıyla yed’ime teslîm etmiş. O zaman müştâk olan Nur Talebelerine tab' bedeli mukâbilinde tevzî' edilmişti.
İşte, bu àlî mahkemenin temyizin yüksek tasdikiyle kat'iyyet kesbeden hükmüne istinâden, iki sene evvel İstanbul’dan teksir makinesi ve kağıt alarak Isparta’ya getirdim.
668
Elinizde olan üç mecmuadan ikisini kardeşim Husrev Altınbaşak yazdı. Birisini de ben yazdım. Evvelâ Zülfikàr Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Ahmediye Mecmuasını bastık. Bunu kısmen sattık. Hâsıl olan parasından Asâ‑yı Mûsa Mecmuasının kağıdını da satın aldım, getirdim. Sonra Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını bastık, bunu da sattık. Sonra Sirâcü'n‑Nur Mecmuasının kağıdını alıp bastık. Bu müddet bir sene devam etti.
Sonra, otuz kadar mecmua Eğirdir’e götürülürken yolda tutularak Eğirdir adliyesine teslîm edilmiş. Çok geçmeden Isparta adliyesi mârifetiyle Husrev Altınbaşak’ın evi taharrî olunup hem teksir makinesi, hem mecmualar müsâdere edilerek bir sene evvel mahkemeye verilmiştik. Neticede yasak olmayan dinî eserler olmasından Husrev Altınbaşak’la bana ve diğer bir arkadaşımıza ruhsatsız kitab tab'ettiğimizden bir ay ceza verildi. Biz de temyiz ettik. Henüz temyizden gelmeden Afyon hapishânesine getirildim.
İşte yüksek mahkemenizde dinime ve dindaşlarıma olan şu hasbî hizmetim, hususan mahkemenin iâde ettiği ve meâli Hadîs‑i Şerîf muhteviyâtı olan Beşinci Şuâ mes'eleleriyle, Afyon C. Savcısı, Hükûmetin emniyetini ihlâl ediyorlar.” diye hem beni, hem Risalenin müellifini, hem Husrev Altınbaşak’la kırkaltı talebe kardeşlerimi, bu eserleri yazmışlar, okumuşlar diyerek cezalandırmak istiyor.
Bu vatanda öz bir vatandaş olmakla, huzurunuzda hakikatten ayrılmayarak derim ki: Bu eserlerle ahlâkımızı dinen terbiye edip yükselten ve kendisine Müceddid dediğimiz hâlde bizi reddedip kıran ve büyük bir hürmetle Üstad kabûl ettiğimiz Said Nursî’nin senelerden beri talebesiyim. Kendisinde ve eserlerinde ve talebelerinde hükûmetin emniyetini ihlâle teşebbüs edecek hiçbir fiil olmadığına yakìnen ve kat'iyyen şâhidim.
Hususan ittiham sebebinin birisi de: Isparta Mahkemesi yakìnen hakikate muttali' olmasıyla, o cihetten bize ceza vermedikleri kitab bedelleridir ki; bizim kitab bedelleriyle idare‑i maîşetimizi te'mine hiçbir cihetle ihtiyacımız olmamakla beraber, bu satılan mecmuaların bedellerinin teksir makinesine ve kağıdının ve mürekkebinin karşılığına verilmiş olduğunu yüksek mahkemenize arzeder ve sırf Allah rızâsı için, hüsn‑ü niyetle yaptığımız bu hizmetin bir suç olmasına imkân olmamakla, yüksek mahkemenizden ve àlî vicdânlarınızdan Risale‑i Nur eserlerinin iâdesini taleb ederim.
Mevkuf Tahiri
669

Zübeyr’in Müdafaasıdır

Zübeyr’in Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Hâkimliğine
Gizli cem'iyet kurmak ve devletin emniyetini bozmak suçuyla müttehem bulunmaktayım. Aşağıda arzedeceğim vechile böyle bir suçu işlemediğime kat'î kanâatiniz geleceği için bu ittihamı daha şimdiden reddediyorum. Evet Risale‑i Nur Talebesi olduğumu memnuniyetle ve ilân edercesine söyleyebilirim. İnkâr etmek, Risale‑i Nurun bana verdiği fazilet dersleriyle zıt olduğu için, bu cürmü işlemem. Risale‑i Nurun okuyucusu olan bir kimse, okuduğunu gizleyemez. Bil'akis iftiharla bilâ‑pervâ söylemekten çekinmez. Zîra çekingenliği icâb ettirecek hiçbir cümlesi veya kelimesi yoktur.
Risale‑i Nurun kıymetini kırk‑elli sahifelik bir formada belirtmeğe çalışmıştım. Medhettim diyemem; çünkü: Kâinâtın güneşi ve aklı olan ve bin üçyüz küsûr seneden beri beşeriyeti tenvir ve irşad eden Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nurun, değil bütün külliyatını, belki bir cüz'ünü bile senâ etmeğe muktedir değilim.
Yukarıda arzettiğim gibi, kıymetini belirtmeğe çalıştığım eserlerde gizli cem'iyete dair mevzûlar tesbit edilmiş ise, zararlı eserleri tanıtmağa çalışmış suçuyla cezalandırınız. Fakat hàrikulâde ve fevkalâde bir şekilde te'lif edilmiş olduğu ilmî şahsiyetler tarafından tasdik edilen ve bozulan bir cem'iyeti ıslah etmek kudretini hâiz olan ve yirminci asırdaki insanlara rehber olup dalâletten ve materyalizmin, maddiyûnluğun ve tabiat‑perestliğin sürüklediği sefâhet ve koyu fikir karanlığından kurtaran ve beşeriyete ebedî saâdet ve selâmet çığırlarını Kur'ân‑ı Hakîm’in feyziyle açan ve Nuruyla âşikâr bir şekilde gösteren Risale‑i Nur külliyatında isnâd edilen suça dair bahisler mevcûd değil ise, cezalandırılmaklığımın adâlet esâslarına zıt olacağını, mahkemenizin de kabûl edeceği kanâatindeyim.
670
Sorgu hâkimliğinde: Sen Risale‑i Nurun talebesi imişsin?” denildi.
Bediüzzaman Said Nursî gibi bir dâhînin şâkirdi olmak liyâkatini kendimde göremiyorum. Eğer kabûl buyururlarsa iftiharla Evet Risale‑i Nur Şâkirdiyim derim.
Risale‑i Nurun emsâlsiz müellifi Üstadım Bediüzzaman Said Nursî, müteaddid defalar gizli düşmanları tarafından iftira edilerek mahkemeye verilmiş ve hepsinde de berâet etmiştir. Risale‑i Nur Külliyatı profesör ve İslâm âlimlerinden müteşekkil bir hey'et tarafından satırı satırına tedkik edilerek bu eserlerin fevkalâde bir vukûfiyetle te'lif edildiği ve Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki bir tefsiri olduğunu bildiren raporlar verilmiştir. Hakikat böyle iken, yine neden mahkemeye veriliyor? Bu husustaki kat'î kanâatimi şu şekilde arzediyorum:
Risale‑i Nuru okuyan kimseler, bilhassa idrakli gençler, kuvvetli bir îmâna sâhib oluyorlar. Sarsılmaz ve fedâkâr bir dindar, bir vatan‑perver oluyorlar. Yıpranmaz bir îmânın bulunduğu bir yere, menfî bir ideolojinin aşıladığı ahlâksızlık ve sefâhet giremez. Bu sarsılmaz îmâna sâhib olanlar çoğaldıkça masonluğun ve komünizmin dâiresi asla genişleyemiyor. Komünistlerin dayandığı materyalist (maddiyûn) felsefenin hak ve hakikat ile hiçbir ilgisi olmadığını, nazariyelerinin tamamen asılsız olduğunu Risale‑i Nur Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleri ile ve gayet kuvvetli bürhân ve hüccetlerle aklen, fikren ve mantıken isbât ediyor. O çürük fikir karanlıklarına düşenleri tenvir edip kurtarıyor. Yalnız gözünün görebildiği yere inanan maddecilere dahi Allah’ın varlığını inkâr ve i'tirâz kàbil olmayan kuvvetli delillerle isbât ediyor.
671
Bilhassa Lise ve Üniversite tahsil gençliğine bu hàrika eserler orijinal ve çekici üslûbu ve yüksek edebî san'atıyla kendini okutturuyor.
İşte bunun içindir ki; komünist ve masonlar, kendi zehirli fikirlerinin yayılmasına Risale‑i Nurun kuvvetli bir mâni teşkil ettiğini biliyorlar. Kur'ânın hakîki bir tefsiri olmakla kuvvetli bir îmân kaynağı olan Risale‑i Nuru ortadan kaldırmak veya okutmamak için çeşitli desîseler ve iftiralara baş vuruyorlar. Şimdiye kadar isnâd ettikleri yalanlardan hiçbir emâre bulunmadığı hâlde, taarruzlarına devam ediyorlar.
Bunlardan anlaşılıyor ki, bizi korkutmak ve Risale‑i Nurdan uzaklaştırmak ve diğer taraftan kendi zehirli neşriyatlarını önümüze sürmek; bu sûretle millet ve gençliğimizde îmânın yok olmasını ve ahlâk sukùtunu te'min ederek, hükûmetin kendi kendine çökmesine muvaffak olmak istiyorlar. Ve vatan ve milletimizi yabancı bir devlete devretmek emelini taşıyorlar.
Mahkeme hey'etinin huzurunda bilâ‑pervâ onlara söylüyorum: Onlar iyi bilsinler ve titresinler ki, gürültüye pabuç bırakmıyoruz. Zîra Risale‑i Nur eserlerinde hak ve hakikati görmüş, öğrenmiş ve inanmışız. Türk gençliği uyumuyor. Bu kahraman İslâm Türk milleti başka bir devletin boyunduruğu altına giremez. Fedâkâr müslüman gençliği, sâhib olduğu tahkîkî îmân kuvvetiyle vatanını sattırmaz. Dindar, cengâver Türk milleti ve îmânlı, cesur Türk gençliği korkmaz. Onun içindir ki; bizi insanlık seviye ve seciyesinde en yüksek mertebelere çıkaran ve her sahadaki terakkiyâtımızı sağlayan ve biz gençlere din, vatan ve millet aşkını aşılayarak uğrunda bütün mevcûdiyetimizi fedâ ettirecek hakîki bir din‑perver olarak bizleri yetiştiren Risale‑i Nur eserlerini okuyoruz ve okuyacağız.
Evvelce de arz ettiğim vechile, Risale‑i Nurdan pek az okuduğum hâlde, pek fazla istifade ettim. Vatan ve millet ve bütün insanlıkça gayet azîm fâideleri te'min edecek olan bu çok nâfi' eser külliyatını eğer servetim olsa idi neşrettirmek için hepsini sarfederdim. Zîra dinimin, vatan ve milletimin ebedî saâdet ve selâmeti uğrunda bütün mevcûdiyetimi fedâ etmeğe hazırım.
672
Hem Risale‑i Nura sâfdilâne inanmamışım. Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye ve Hazret‑i Ali (R.A.) ve Abdülkadir‑i Geylânî (R.A.) Hazretleri, Risale‑i Nurun te'lif edilip bu asırdaki insanları irşad edeceğini gaybî bir sûrette bildiriyorlar. Bununla beraber, Risale‑i Nurdan okuduğum kitaplar, bu eser külliyatının hak ve hakikati öğreten ve beşeriyeti ıslah eden eserler olduğu kanâatini vermiştir.
Rûhumda büyük bir boşluk hissederek, okuyacak kitab ararken, Risale‑i Nuru okuduğum zaman elimde olmayarak ondan ayrılamadım. Kalbimdeki o büyük ihtiyacı, Risale‑i Nur eserlerinin karşıladığını hissettim. İlmî ve îmânî şübhelerden kurtaran aklî ve îmânî isbâtları onda buldum. Böylelikle vesveselerin verdiği sıkıntılardan kurtuldum. Bu hakikatlerden anladım ki; Risale‑i Nur, bu asrın insanları olan bizler için yazdırılmıştır.
Ahlâk, edeb ve terbiye gibi en yüksek meziyetlere sâhib olabilmek için, kuvvetli bir îmâna sâhib olmak lâzımdır. Îmân hakikatleri, Risale‑i Nurda gayet kuvvetli deliller ve açık misâller ile anlatıldığı için, okudukça îmânım kuvvetlenmiştir. Bu sâyede dalâlete düşmekten, en yüksek medeniyet esâslarını câmi' hak ve hakikat olan dinimden dönüp kızıl ejderin hapı olmak felâketinden kurtuldum.
Bunun içindir ki: Okuyucularını bir çok maddî ve manevî felâketlerden kurtaran ve bir üniversite me'zunundan ziyâde bir ilme sâhib eden; İslâmiyet, vatan ve millet sevgisini aşılayan; Allah’a itâati, çalışkanlık ve merhameti öğreten Risale‑i Nurdan kıymetini anlayan hiçbir ferd ne bahâsına olursa olsun, ayrılmaz. Bu riyâsız, hàs hürmet ve ta'zîm; hiçbir kimsenin kalbinden çıkartılamaz.
Risale‑i Nur, iddia makamınca muzır eserler diye tavsif ediliyor. Bu vicdânsızlığı ve yalanı, şiddetle protesto ediyorum. Ve benim de teşvikatta bulunduğum iddia ediliyor. Evet, bu doğrudur. Fakat, diğer iftirayı işiten bütün münevverlerin kalbleri sızlamış ve hattâ ağlamış, dişleri gıcırdamıştır. Yirminci asır pozitif fikirlerin hükümrân olduğu bir zamandır. Delilsiz, isbâtsız şeylere inanılmıyor ve inanmıyoruz. Muzır eserler olduğunun isbâtını isteriz.
İftiraları yapan gizli düşmanların maksadlarından birisi de, Risale‑i Nur okuyucularının Kur'ân’a hizmet uğrunda Müslümanlık bağları ile birbirlerine görülmemiş bir şekilde sarılmış olarak tezâhür eden ve bunlardan başka bir maksada mâtuf olmayan, sâdece hürmet, şefkat ve sevgisinin ifâdesi olan tesânüdünü kırmak ise, aldanıyorlar. Beyhûde hiç uğraşmasınlar. Risale‑i Nuru okuyanların en gerisi, en âmîsi olan ben, onlara şöyle cevab veriyorum:
673
Birimiz şarkta, birimiz garbda, birimiz cenûbda, birimiz şimâlde, birimiz âhirette, birimiz dünyada olsak; biz yine birbirimizle beraberiz. Kâinâtın kuvveti toplansa bizi yüksek Üstad Said Nursî’den ve Risale‑i Nurdan ve bizi bizden ayıramazlar.”
Zîra, biz Kur'ân’a hizmet ediyoruz ve edeceğiz, âhiret hakikatine inandığımız için, manevî olan bu sevgi ve tesânüdümüzü elbette hiçbir kuvvet sökemeyecektir. Çünkü; bütün Müslümanlar saâdet‑i ebediye makarrında toplanacaklardır.
Vatan ve milletimizin selâmeti nâmına mühim bir hakikati müsâadenizle arzediyorum: Komünistlerin gizli plânlarından birisi de, halkı hükûmet aleyhine teşviktir.
Bediüzzaman Said Nursî’yi hapse sokturmak ve eserlerini zararlı gibi göstermek için hükûmet erkânına uydurma ihbarlar yapılmakla beraber, hiçbir ferdin inanmadığı menfî propagandalar yapılıyor.
Bediüzzaman Said Nursî’nin bu asırda nâdir bir İslâm dâhîsi ve herbir cihette eşsiz bir şahsiyet olduğuna, bu millet senelerden beri o kadar inanmış ki; hakîki olan bu kanâati hiçbir propaganda çürütemiyor ve çürütemez.
Büyük bir Üstad’ın eserlerinden müstefîd olmayı lütûf buyuran Cenâb‑ı Hakk’a hamd ve senâlar ederim Îmân, İslâmiyet dersi alarak büyük fâidelere nâiliyetime sebeb olan bir Üstada, bütün rûh u canımla medyûnum. Senelerden beri sıkıntılar içerisinde eser yazarak gençliğimizi komünizm yemi olmakla ebedî haps‑i münferidliğe mahkûm edilmekten kurtaran bir müstakîm Üstad için senelerce dünya hapsinde kalmağa hazırım.
674
Yirmi seneden beri milyonlarla insana; din, îmân, İslâmiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhâfaza eden Kur'ân tefsiri Risale‑i Nur uğrunda i'dâm edileceksem, sehpaya Allah Allah Resûlallâh sadâları ile koşarak gideceğim. Komünizme kapılıp dininden çıkan, ebedî felâketlere yuvarlanan ve vatan hâini olarak kurşuna dizdirecek cürümlerden gençlerimizi koruyan Risale‑i Nur uğrunda kurşunla öldürüleceksem, o kurşunlara çekinmeden göğsümü gereceğim. Üstadım Bediüzzaman için hançerlerle parçalanırsam etrafa sıçrayacak kanlarımın Risale‑i Nur!‥ Risale‑i Nur!‥” yazmasını Rabbimden niyâz ediyorum.
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Risale‑i Nur tahsili, hakikaten hàrika ve orijinaldir, emsâlsizdir. Herhangi bir tahsilde maddî menfaat ve bir mevki gaye edinilerek o tahsile devam edilir. Dersler ekseriyetle maddiyât ve şöhrete erişebilmek için, belki de zoraki okunur. Risale‑i Nurun organize edilmemiş serbest bir üniversiteye benzeyen tahsiline eserleri okumak sûretiyle devam edenler ise, Kur'ân ve îmâna hizmet etmekten başka herhangi dünyevî bir maksad taşımıyorlar.
Böyle olduğu hâlde; ilmî, îmânî ve ciddi eserler olan Risale‑i Nur, o kadar büyük bir şevk ve aşkla ve o kadar sonsuz bir hazla okunuyor ki: Sâdık okuyucularını defalarca okumak gibi kuvvetli bir arzuya sâhib ediyor. Risale‑i Nuru yazıp okuyanlar, mahkeme kapılarında hayatları tehlikeye düştüğü hâlde, bu hàrika eserleri okuduklarını itiraf ve okuyacaklarını ilân ediyorlar. İ'dâm kararı verileceğini bilseler dahi, bu sebatlarını izhâr etmekten çekinmiyorlar. İşte Risale‑i Nurun bir çok hàrikalarından şu hususiyeti, sizlere şu kanâati veriyor: İtiraf edenler acaba canlarını yolda buldular!”
Demek Risale‑i Nurda ve Bediüzzaman’da, öyle yüksek bir hakikat var ki, ve bunlarda zararlı bir şey yokmuş ki, inkâr etmediler.
Tahsildeki talebeler otorite ve disiplinle idare edilerek okutturulur. Bediüzzaman ise: Hiçbir kimseyi Risale‑i Nura mecbur etmemiş. Fakat yüzbinlerle okuyucunun çoğu onu görmeden, ona sarsılmaz ve kopmaz bir bağla talebe olarak Risale‑i Nurdan derslerini alıyorlar.
İşte, böyle hàrikulâde bir tedrîs, yakın ve uzak tarihin hiçbir medresesinde görülmemiştir, hiçbir üniversitede rastlanmamıştır.
Sayın savcı, Bediüzzaman’a olan hürmetin şekli diğer müfessirlerde görülemiyor.” dedi.
675
Doğrudur. Hürmet ve ta'zîm büyüklük ve kemâlâtın derecesine, minnet ve şükrân da elde edilen istifadenin mikdarına göre olduğuna nazaran, Bediüzzaman’ın eserlerinden azîm fâideler elde ediliyor ki, Ona olan ta'zîm ve minnetdârlıklar da görülmemiş bir şekilde oluyor.
Yirminci asrın en büyük bir İslâm mütefekkiri ve müellifi olan Bediüzzaman’ı, komünist ve masonlar bizlere, bilhassa gençliğimize tanıtmamağa çalışmışlardır. Fakat uyanık Türk‑İslâm milleti ve gençliği, o din kahramanı Üstadı tanımış, istifade etmiş ve ettirmiştir.
İşte bunun içindir ki; Bediüzzaman’a karşı olan fevkalâde bağlılık ve i'timâd sarsılmayacaktır.
Risale‑i Nurdaki âyetler, Kur'ân‑ı Hakîm’in en büyük mu'cizesi olan hususiyetleri kaybettirilmeden, büyük bir san'at ve mehâretle Türkçemize tefsir edildiği için; Risale‑i Nuru kadın, erkek, memur ve esnâf, âlim ve feylesof gibi her türlü halk tabakası okuyup anlayabiliyor. Kendi isti'dâdları nisbetinde gördükleri istifadeler karşısında ona bir kat daha sarılıyorlar. Liseliler, üniversiteliler, profesörler, doçentler, feylesoflar okuyorlar. Bu münevver sınıflar; fevkalâde istifade ettikleri gibi; Risale‑i Nurun hàrikulâdeliğini ve te'lif san'atındaki üstünlüğünü tasdik edip hayretler içerisinde bütün külliyatı okumak iştiyakına sâhib oluyorlar.
Bediüzzaman’ı ve Risale‑i Nuru her yeni tanıyan müdrik ve takdirkâr kimseler, daha evvel tanımadıklarına binler teessüf edip kaybettikleri zamanları telâfi edebilmek için müsâid vakitlerini boşa sarfetmeyerek, beş dakikalık bir zamana dahi ehemmiyet verip, geceli gündüzlü Risale‑i Nura çalışmağa başlıyorlar. Bu rağbet ve şiddetli alâka hiçbir psikolog, sosyolog ve feylesofun eserinde görülmemiştir. Onlardan ancak tahsilli kimseler istifade edebilmişlerdir. Bir ortaokul çocuğu veya okumasını bilen bir kadın, büyük bir feylesofun eserini okuduğu zaman istifade edememiştir. Fakat Risale‑i Nurdan herkes derecesine göre istifade etmektedir. Bunun için, sizlerin Bediüzzaman ve Risale‑i Nur şâkirdlerine vereceğiniz berâet kararını bütün bir millet bekleşiyor.
676
Eğer Said Nursî, talebelerine musîbet zamanında sabır ve tahammül ve îtidâl telkin etmemiş olsa idi; gönüllü alay kumandanı olarak harbe iştirâk ettiği zaman topladığı talebeleri gibi hürmetkâr olan binler Risale‑i Nur şâkirdleri, Afyon tepelerine kuracakları çadırlar içerisinde, Afyon Ağır Ceza Mahkemesinin berâet kararını bekleyeceklerdi.
Said Nursî ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin çalışmalarını, kanun çerçevesine alınıp gizli cem'iyet olduğu isbât edilemiyor. Neden isbât edilemiyor? Acaba vukûflu bir adliyeci olmakla baş müddeiumumîliğe kadar yükselen bir şahıs, bu isbâtı kanunla yapmaktan âciz midir? Hayır, kat'iyyen âciz değildir. Ortada gizli bir cem'iyet diyecek bir teşkilât yoktur. Ve onun için cem'iyetçilik isbât edilemiyor.
Savcının evvelen; Nur talebeleri bir cem'iyet değildir.” diye kanun dâiresindeki tam görüş ve isabetle verdiği hükmü, biraz sonra her nedense cem'iyettir diye iddia etmesi bir tenâkuzdur. Elbette hükümsüzdür. Hey'et‑i Hâkimenin gayet açık olan bu hakikati idrak ederek Gizli cem'iyet yoktur.” diye karar vereceğinden emin bulunmaktayız.
Sayın Hâkimler! Teessür ve ızdırâb karşısında kalbden bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuş haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince param parça olması lâzım gelir.
İşte sizin vereceğiniz berâet kararı; İslâm gençliğinin, İslâm dünyasının bu dehşetli âfetten te'sirli bir şekilde kurtulmasına sebeb olacaktır. Ve beni Bediüzzaman ve onun eserlerine kopmaz bir bağla bağlayan sâikten biri de budur.
Risale‑i Nurun serbestiyetine vereceğiniz berâet kararı, bütün Türk gençliğini ve bütün Müslümanları dinsizlik fecâatından kurtaracaktır. Zîra yüksek hakikatler hazinesi olan Risale‑i Nur, hiç şeksiz ve şüphesiz elbette bir gün olup bütün dünya âleminde tanınacaktır.
Bu itibarla sizler insanlığın takdirine mazhar olacaksınız. Sizin vereceğiniz berâet kararı; hâl ve istikbâlde nesilleri minnetdâr ve müteşekkir edecek ve Risale‑i Nur okunup azîm fâidelere nâil olundukça takdirle yâdedileceksiniz.
677
Sakın zannetmeyiniz ki; samîmî olarak söylediğim bu sözlerimle riyâkârlık yapılıyor. Asla ve kat'iyyen!‥ Çünkü Bediüzzaman’ın mahkemesinde hiçbir kimseden korkmuyorum, çekinmiyorum.
Yalnız pek kısa olarak müsâadenizle şu kadarcık arz ediyorum ki: Savcı, bu mübârek vatanda masonluk, komünistliği fevkalâde fâikiyetle önlemek çaresi olan ve önlemekte olan Risale‑i Nura ve müellifine ve okuyucularına öyle şeni' ithamlarda bulunmakta devam eder ve o tamamen hatâlı ithamlarından vazgeçmezse, hissiyata kapılarak aleyhtarlık ederse; komünistlik ve farmasonluğu desteklemiş olur ve ithamlara hakîki hedef olan muzır dinsizlerin türemesine yardım etmiş olur.
Temyiz Mahkemesi Lâyihasından Bir Parçadır
Dinsiz komitelerin neşriyatlarının vesvese ve şübheleri neticesinde yıkılan îmânları Risale‑i Nur eserleri isbâtçılıkla i'mâr ediyor.
İşte gençliğimizin Risale‑i Nura elektriklenmiş gibi sarılmalarının en ince sır ve hikmetlerinden bir tanesi de budur: Senelerden beri ferâğat‑i nefisle ve eşsiz bir fedâkârlıkla ihtiyar, hasta ve fevkalâde ihtimama muhtaç bir çağda gizli düşmanları olan komünist ve masonların ve bunlara aldananların çeşitli işkencelerine karşı, tahammülün fevkınde sabrı ile Bediüzzaman Said Nursî; din aleyhindeki birçok sinsî plânları hakikat‑bîn nazarıyla, realist görüşüyle fark etmiş, dehşetli dessâsâne ve perdeli olan bu plânları akîm bırakacak îmânî eserleri te'lif etmiştir.
Fakat, ne hazîn ve acıklı ve binler teessüflere şâyeste bir vaziyettir ki; bu İslâmiyet kahramanı ve hàrikulâde büyük zât, yirmibeş senedir hapislerde, zindânlarda, tecrid‑i mutlaklarda imha edilmeğe çalışılmaktadır.
Komünistlerin ihanetiyle meydâna gelen evhâmın icâb ve neticesi olan garazkârlıklarla Risale‑i Nur müellifi cezalandırılsa dahi, Risale‑i Nur eserleri yine büyük bir iştiyak ve gittikçe artan bir alâka ile okunmakta devam edecektir.
678
Birinci ve en kuvvetli delili şudur ki; yeni harf ile teksir edilebilen Asâ‑yı Mûsa eserini okuyan gençler, Kur'ân harfleri ile yazılmış mütebâki eserleri de okuyabilmek için kısa bir zamanda o yazıyı da öğreniyorlar. Bu şekilde birçok ilimlerin öğrenilmesine engel olan ve dinden îmândan çıkarmak için te'lif edilen eserleri okumaya mecbur eden Kur'ân hattını bilmemek gibi büyük bir seddi de yıkmış oluyorlar.
Bir milletin gençliği ne zaman Kur'ân ve O’ndan lemeân eden ilimlerle techiz ve tahkîm edilmiş ise, o vakit o millet terakkî ve teâlî etmeğe başlamıştır. Gençlik, îmân ve İslâmiyet ihtiyacıyla yanan rûhlarını Kur'ân tefsiri Risale‑i Nurun füyûzât ve envârıyla doldurmağa başlamıştır. Böylelikle tahkîkî bir îmâna sâhib olacak gençliğimiz; dinsizliğe, komünistliğe karşı mücâdele edip vatanlarını İslâm düşmanlarına asla sattırmayacaklardır.
Bunun için; eğer komünistler mürekkeb ve kağıdı yok etmek imkânını da bulsalar, benim gibi birçok gençler ve büyükler fedâi olup hakikat hazinesi olan Risale‑i Nurun neşri için, mümkün olsa derimizi kağıt, kanımızı mürekkeb yaptıracağız.
Evet. Evet. Evet. Binler defa evet!‥
Savcı iddianâmesinde diyor ki: Said Nursî eserleriyle Üniversite gençlerini zehirlemiştir.” Biz de buna mukâbil deriz ki: Eğer Risale‑i Nur bir zehir ise; bizim bu zehirlere tonlarla, binlerce kilo ihtiyacımız vardır. Eğer çoklukla olduğu yeri biliyorsa, bize tayyarelerle sevketsin.”
Biz Risale‑i Nur talebeleri; îmân ve İslâmiyet hizmeti uğrunda zâlimlerin zulmüne ma'rûz kaldığımız vakit, hapishâne köşelerinde veya darağaçlarında ölmeyi, istirahat döşeğindeki ölüme tercih ederiz. Görünüşü hürriyet, hakikati istibdâd‑ı mutlak olan bir esâret içinde yaşamaktansa, Hizmet‑i Kur'âniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishânede şehîd olmayı büyük bir lütf‑u İlâhî biliriz.
Afyon hapsinde mevkufKonyalıZübeyr Gündüzalp
Not: Bu müdafaa ve temyiz lâyihası Temyiz Mahkemesine gönderildikten sonra, Temyiz Reisliği Zübeyr’in hapisten tahliyesi için telgrafla emir vermiştir.
679

Mustafa Sungur’un Müdafaasıdır

Mustafa Sungur’un Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
İddia makamı, benim de Nurcular cem'iyetine dâhil olup halkı hükûmet aleyhine teşvik ettiğim iddiasıyla cezalandırılmamı istiyor.
Evvelâ: Nurcular cem'iyeti diye bir cem'iyet yoktur. Ve ben böyle bir cem'iyete mensûb değilim. Ben bin üçyüzelli seneden beri her asırda üçyüzelli milyon mensûbları bulunan ve kâinâtın medâr‑ı iftiharı olan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kurduğu muazzam ve nurânî ve bütün insanlık için ebedî saâdet ve selâmeti müjdeleyen kudsî ve İlâhî İslâmiyet cem'iyetine mensûbum. Elhamdülillâh O’nun evâmir‑i kudsiyesine de bütün kuvvetimle itâat etmeğe azmetmişim.
Talebeliği, hakkımda bir suç sayılan Risale‑i Nur ise, bana dinî ve îmânî vazifelerimi öğreten ve İslâmiyetin en yüce ve en mukaddes bir din ve beşerin yegâne medâr‑ı saâdeti olduğunu ve Kur'ân ise bütün varlıkların sâhibi, her yerde hâzır, nâzır; zerrelerden yıldızlara, güneşlere kadar bütün mevcûdât idare‑i ezeliyesinde bulunan Zât‑ı Zülcelâl’in bir emr‑i İlâhîsi, ezel ve ebed ve bütün hâdisât ihâta‑i nazarında bir eser‑i mu'cizânesi ve Kur'ân bütün kitapların fevkınde kırk vecihle mu'cize ve saâdet‑i ebediyeyi nev'‑i beşere müjdelemesiyle müştâkları ebediyen kendine minnetdâr kılan bir Şems‑i Sermedî’nin bir mükâleme‑i ezeliyesi ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hàlık‑ı Kâinât tarafından gönderilmiş, bütün hâl ve ahvâliyle bütün insanların en ekmeli, en sâdık ve en yücesi ve kemâlâtça en yükseği ve getirdiği İslâmiyet nuruyla insanlara en büyük müjdeyi ve en kudsî tesellîyi bahşeden ve ondört asrı ve beşerin beşten birisini saltanat‑ı maneviyesinde idare eden ve bin üçyüz yıldan beri gelen bütün ümmetin kazandığı sevâbın bir misli O’nun defter‑i hasenâtına geçen ve kâinâtın sebeb‑i vücûdu, Habîbullâh olduğunu; hem âhiret, Cennet ve Cehennem’in kat'iyyen hak ve muhakkak olduğunu hàrika bürhânlarla ve parlak hüccetlerle isbât eden bir mu'cize‑i Kur'ân’dır.
680
Risale‑i Nur ise, kelime ve cümleleriyle Nur‑u Kur'ân’dan ve Nur‑u Muhammedî’den (A.S.M.) gelen ezelî ve ebedî bir Nur olduğuna şehâdet ediyor. O da Kur'ân’a mensûbiyeti ve hàs bir tefsiri cihetiyle ve bu itibarla semâvîdir, arşîdir.
İşte halkı hükûmet aleyhine teşvik edici zannedilen Risale‑i Nur, bütün Sözler’i bütün Lem'a ve Şuâ’ları ve bütün Mektûbat’ıyla hakàik‑ı İlâhiye ve desâtir‑i İslâmiyeyi ve esrâr‑ı Kur'âniyeyi ders veriyor.
Acaba böyle muhterem ve çok yüksek ve ahlâk ve fazileti ve hakàik‑ı îmâniyeyi kat'î ders veren Risale‑i Nuru okumak ve Onun ebedî saâdetler bahşeden yazılarını istinsah etmek veya bir mü'minin istifadesi için îmân cihetinde ona hizmet etmek bir suç mudur? Halkı hükûmet aleyhine teşvik midir?
Ve böyle mübârek ve muazzam bir eserin müellifi ve kemâlât‑ı insaniyenin zirve‑i bâlâsında, en yüksek bir mertebe‑i îmân ve ahlâk ve faziletle mücehhez bir Nur âbidesini ziyaret ve bu asırda iyilik ve doğrulukla ve sarsılmaz îmân ve i'tikàdlarıyla İslâmiyet şerefini ve Kur'ânın hakàikını koruyan ve yükselten ve Allah’ın rızâsını kazanmaktan başka gayeleri olmayan Risale‑i Nur talebeleriyle îmân ve Kur'ân yolunda kardeşlik peydâ etmek bir cem'iyet kurmak mıdır? Acaba hangi temiz ve âdil vicdânlar buna ceza verebilir?
681
Sayın Hâkimler!
Hakkâniyeti, en yüksek âlimler tarafından tasdik edilen ve en yüksek bir mertebe‑i îmânî ve aşk‑ı İslâmî kazandıran Risale‑i Nur, hiç şübhe yoktur ki: Onun bütün Sözler’i ve Lem'a ve Şuâlar’ı Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın birer nurânî tefsiridirler. Manevî hastalıkları ve manevî karanlıkları izâle eden gayet parlak birer güneştirler.
Risale‑i Nurun müellifliğiyle tavzif edilen Üstadımızın îmân ve Kur'ân yolunda geçen ve her türlü zorluk ve sıkıntılara göğüs gererek Kur'ân hakikatlerini neşr ile bu asırdaki, hususan bu mübârek milletin evlâdlarını komünistlik ve her türlü dinsizliğin dehşetli hücumundan kurtarmağa çalışan, temiz ve pürüzsüz hayatının şehâdetiyle, o bu zamanda bu kudsî vazife ile tavzif edilmiş.
O bize, (Hâşâ!‥) bozgunculuk ve ahlâksızlık dersini vermiyor. Belki o bize, nev'‑i beşer dünyasının en büyük da'vâsı ve en mühim mes'elesi olan îmânı kurtarmak dersini veriyor. Yirmibeş‑otuz seneden beri yüzbinlerle ehl‑i îmânın Risale‑i Nurla îmânlarının kurtulmasına çalışması; bilhassa benim gibi İslâmiyetten haberi olmayan bîçârelere en büyük saâdet ve hayatın gayesi olan îmânı ders vermesiyle elbette ve elbette o bize bir lütf‑u İlâhî’dir. Onun kudsî hizmet‑i îmâniye ve vazife‑i diniyesini inkârla bütün bütün hak ve hakikatin aksine onu hayat‑ı ictimâiyeye zararlı görenlere deriz:
Eğer îmân ile Allah’a bağlanmak ve dinin evâmirine itâat ederek ahlâksızlık ve îmânsızlık gibi korkunç âfetlerden insanları kurtarmak ve İslâmiyetin dâimî saâdetiyle onu mes'ûd etmek bir cürüm ise; o vakit hayat‑ı ictimâiye için zararlıdır denilebilir. Yoksa en büyük bir iftiradır ve kat'iyyen affedilmez bir cürümdür.
Risale‑i Nurun hedefi dünya değil, dâimî âhiret saâdeti ve bütün hayat‑ı dünyeviyedeki hüsn ve cemâl O’nun cilve‑i cemâlinin bir nev'i gölgesi ve bütün Cennet bütün letâifiyle bir lem'a‑i muhabbeti olan bir Dâim‑i Bâkî’nin bir Rahîm‑i Zülcemâl’in rızâsıdır. Böyle İlâhî ve kudsî ve çok yüce bir gaye varken, süflî ve günahlı ve neticesiz, halkı hükûmet aleyhine teşvik gibi fânîliklerden Risale‑i Nuru binler defa tenzîh eyleriz. Ve bizim îmânî çalışmalarımızı ve dinî bilgiler öğrenmemizi istemeyen bu şekil iftiralarla bizi ezmeğe çalışanların şerlerinden Allah’a sığınıyoruz.
682
Sayın Hâkimler!
Otuzüç âyât‑ı kerîmenin işârâtı ve İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (R.A.) ve yüzlerle ehl‑i tahkîkin takdirkârâne beyânâtıyla bir Nur‑u Kur'ân olduğu ve Ona yapışanların inşâallâh îmânlarını kurtaracakları kat'î tahakkuk eden Risale‑i Nur, kat'iyyen söndürülemez, kaybedilemez. Buna misâl: Yirmibeş seneden beri onu imha etmek gayesiyle yapılan hücumlar bil'akis onun fevkalâde yayılmasına ve parlamasına vesile oldu. Çünkü; onun sâhibi ezelden ebede kadar herşey kudret‑i ezelîsinde ve emrinde olan bir Sultan‑ı Zülcelâl’dir. Çünkü onun hakàikları Kur'ânın hakikatleridir ve Cenâb‑ı Hakk’ın hıfz ve inâyetiyle dâima parlayacaktır inşâallâh
Sayın Hâkimler!
Îmân ve İslâmiyeti en yüksek bir sevgi ve iştiyakla öğreten ve Rızâ‑yı İlâhîden başka bir hedef ve maksad tanımayan ve bu asırda Kur'ânın bir mu'cize‑i kübrâsı ve tefsir‑i nurânîsi olduğu kat'î tahakkuk eden Risale‑i Nuru okumak ve yazmak ve onun hakàik‑ı îmâniyeyi ders veren risalelerini mü'min kardeşlerine vermek bir suç ise; ve dinin evâmir‑i kudsiyesinden olan râbıta‑i diniye ve uhuvvet‑i İslâmiye ve Allah sevgisi uğrunda îmân ve Kur'ân yolunda birleşmek gibi mukaddes ve İlâhî ve uhrevî kardeşlik bir cem'iyet ise; böyle mübârek bir cem'iyete mensûb olmak benim için büyük bir saâdettir. Ve her türlü taltif ve nişanların üstünde bir bahtiyarlıktır. Böyle bir saâdet ve bahtiyarlığı kazandıran Risale‑i Nurun talebesi olmak gibi büyük bir lütfu benim gibi bir bîçâreye nasîb eden Allah’a hadsiz şükürler olsun. Son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ’dir.
Muallim Mustafa Sungur
683
Mustafa Sungur’un Temyiz Lâyihasıdır
1. Ağır Ceza Mahkemesi: Nur Risalelerini okuduğumu ve yazdığımı ve muhtaç bir mü'min kardeşime vererek istifadesine çalıştığımı Halkı hükûmet aleyhine teşvik ediyor.” diye hakkımda bir suç saymış. Hâlbuki; ben i'tirâznâmemde bu ithama karşı dedim:
Halkı hükûmet aleyhine teşvik edici zannedilen Risale‑i Nur, Kur'ânın hakîki bir tefsiridir. O, bütün eczâlarıyla hakàik‑ı îmâniyeyi ders verip, okuyan ve yazanlara en büyük saâdeti bahşediyor. Onun hedefi, halkı hükûmet aleyhine teşvik gibi serserilerin, bozguncu ahlâksızların gittikleri fânîlikler değil, belki bütün saâdet ve bahtiyarlığın en yüce mertebesi olan Allah’ın rızâsıdır. Ben, bana en büyük fazilet, en tatlı ni'met olan îmânı kazandıran Risale‑i Nuru okuduğum ve yazdığım ve onun en güzîde bir talebesi ve âciz bir hizmetkârı olduğumdan dolayı iftihar ediyorum.
Ve Risale‑i Nurun talebeliğini, hakkımda pek büyük bir ihsân‑ı İlâhî bilip lâyık olmadığım bu ni'met‑i azîmeyi benim gibi bir bîçâreye nasîb eden Rabbime dâima şükrediyorum dediğim hâlde, kanuna ve delile dayanmayarak benim îmân ve İslâmiyete karşı bağlanmamı bir cürüm bilerek bütün bütün hak ve hakikatin aksine olarak cezalandırıldım.
684
2. Ben şâhidim ki: Ben Kastamonu Gölköy Enstitüsünde okurken bazı muallimler tarafından bize dinsizlik dersi verilmişti. Hâşâ!. Hazret‑i Kur'ân’ı Hazret‑i Peygamberin yazdığını ve İslâmiyetin artık mülgâ olunacağını, medeniyetin ilerlediğini, bu asırda Kur'ân’a ittibâ' etmek büyük bir hatâ ve gerilik olduğunu, hattâ bir gün, bir muallimin yaptığı gibi; İslâmlar namaz kıldıkları ve âhireti düşündükleri için dâima muzdarib bir hâlde, ömürleri elem içinde geçtiğini ve İslâm câmilerinde dâima bir ölgünlük havası estiğini, Hıristiyanların kiliselerinde ise dâima neş'e ve canlı hayat bulunduğunu ve Hıristiyanlar çalgı ve sâire gibi eğlencelerle hayatın tadını alıp ömürlerini neş'e içinde geçirdiklerini söylüyorlar kalblerimizdeki îmân ve İslâmiyet bağlarını koparmağa ve onun yerinde inkâr ve küfür yerleştirmeğe çalışıyorlardı.
İşte böyle zehirli fikirlerle aşılanmış ve böyle tehlikeli, muzır dinsizlerin dersleriyle maneviyatı öldürülmek istenmiş ve hattâ o muzır fikirlere kapılarak ve (hâşâ!‥) inanarak etrafına neşretmeğe başlamış bir bîçâre insanın, birdenbire Risale‑i Nur gibi Kur'ânın feyzinden fışkıran, îmân ve İslâmiyet hakikatlerini gayet parlak bürhânlar ve hàrika deliller ile isbât eden ve Din‑i İslâm’ın dâima insanların saâdet ve selâmetine vesile, sönmez ve söndürülmez bir manevî güneş olduğunu izâh eden eşsiz bir Nur‑u Kur'ân’ın birkaç risalesini okumakla bütün o zehirli fikirlerini atıp îmânı elde ederek duyduğu sonsuz sevinç ve bahtiyarlığı te'lif ettiği mübârek Nur Risaleleriyle ona kazandıran müşfik ve vefâkâr ve hakîki kahraman Üstad Bediüzzaman Hazretlerine arz etmesi, eski gaflet ve dalâlet hayatından kurtulup, îmân ve nura kavuştuğunu ve hakîki îmânı kazandıran Risale‑i Nurun bu asrın bütün insanları için bir şems‑i hidayet ve vesile‑i saâdet ve onun müellifliğiyle tavzif edilen Üstad‑ı muhteremin bu pek büyük ve yüce îmânî hizmetiyle onun bu beşeriyete, hususan ehl‑i îmâna bir lütf‑u İlâhî olduğunu hayranlıkla arzetmesi ve yukarıda da arz edildiği vechile Kur'ân ve İslâmiyet aleyhindeki dehşetli ve kahhâr tecâvüzleriyle bu kahraman İslâm milletinin evlâdlarını dinsizliğe teşvik edip milyonlarla insanların bağlandığı kudsî ve İlâhî İslâmiyet esâslarını yıkmağa ve o milyonlarla insanların ebedî saâdetlerini mahvetmeğe çalışanları Gizli Süfyân komitesinin yıkıcılığı ve eziciliği diye vasıflandırarak onlara ve onların bu alçak ve kahhâr ve zâlimâne tahriblerini ve yıkıcılıklarını alkışlayan dîvânelere binler teessüf ve nefretlerle yazıklar olsun demesi ve îmânında şübheye düşmüş eski ders arkadaşlarına, Gelin, hepimiz bu hevâî ve nefsî arzulardan vazgeçelim; Hakàik‑ı Kur'âniyenin önünde diz çökelim ve bu asrın rehber‑i saâdeti olan Nur medresesine koşalım; aylarca ve yıllarca alkışlayıp durduğumuz o yalancı sefillerden ve onların hakikat diye gösterdikleri yalanlardan vazgeçip Bediüzzaman Said Nursî’nin derslerine gönül bağlayıp onu üstad edinelim; zulmetten Nura dönelim.” diye hitâb etmesi, acaba îmânından aldığı sevinç ve Kur'ân ve İslâmiyet sevgisinden ve bağlılığından ve milletini pek çok sevip herkesin tahkîkî îmânı kazanarak sonsuz bir saâdete nâil olmalarını arzu etmesinden değil midir?
685
Acaba Allah’a intisab edip İslâmiyetin en àlî bir din ve fazilet ve saâdet müjdecisi olduğunu ilân etmek bir cürüm müdür?‥ Kur'ân ve İslâmiyet aleyhinde her taraftan yıkıcı ve kahhâr taarruzların başladığı ve Hazret‑i Kur'ân’a ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a iftiralarla O Zâtın çok àlî ve çok kudsî kıymet ve varlıkları çürütülmek istenildiği; buna mukâbil dinsizliği ve ilhâdı ve ahlâksızlığı telkin eden kitapların ve Allah’a âsî ve İslâmiyete hücum eden fânî ve kıymetsiz bedbahtların saygılar ile anıldığı ve bid'akâr ve gayr‑ı meşrû hâllerinin alkışlandığı bir zamanda Hazret‑i Kur'ân ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yüceliklerini, hakkâniyet ve kudsiyetlerini, hem Allah’ın varlığını ve bu kâinât bütün mevcûdâtıyla ve bütün a'zâ ve cihâzâtıyla Hàlık’ının vücûb‑u vücûduna ve vahdâniyetine şehâdet ettiğini ve insan akıl ve fikir cihetiyle ve esmâ‑i İlâhiye’ye en ziyâde âyinedâr bulunmasıyla sâir mahlûkata bir nev'i sultan hükmünde olduğu; insan eğer îmân ve ubûdiyetle Allah’a intisab etse, dalâlet ve sefâhetten ve büyük günahlardan korunsa, mevcûdâtın üstünde a'lâ‑yı illiyîne lâyık ve ebedî Cennet ve saâdete mazhar bir muhterem misâfir ve eğer şirk ve isyanla veya gaflet ve dalâletle Hàlık’ına küfretse, o zaman hayvandan daha aşağı ve esfel‑i sâfilîne düşerek ebedî Cehennem’e müstehak ve sonsuz azâb ve işkencelere lâyık bir bedbaht olduğunu ve Kur'ânın dâima değişmez ve O’nun hüküm ve emirleri tebeddül etmez ve edilemez bir hak kelâmı ve İslâmiyetin dâima en yüksek bir medeniyette bulunduğunu ve beşeriyetin hakîki ve dâimî saâdeti ancak ve ancak evâmir‑i Kur'âniye’ye ittibâ' ve intisabla mümkün olacağını açık ve kat'î olarak izâh ve isbât eden Risale‑i Nurun kudsiyetini ve yüceliğini ve o mu'cize‑i Kur'ânın bir Nur‑u İlâhî ve bir ihsân‑ı Rabbânî olduğunu îmân ve ilân etmek bir cürüm müdür!‥
686
Fânî beş‑on dakikalık gayr‑ı meşrû zevkler için yazılmış roman ve efsaneler ve İslâmiyetin aleyhinde ve okunması memleket ve milletin selâmeti bakımından gayet tehlikeli, muzır kitapların neşredilmesi ve onların medh ve tavsiye edilmesi bir suç sayılmıyor da, yüz milyonlarla insan onda gitmiş ve hakîki olan saâdete ulaşmış İslâmiyet güneşinin ta'rifçisi ve tavsiyecisi ve hakàik‑ı îmâniyenin müjdecisi olan Risale‑i Nuru okumak ve yazmak medh ü senâsına kàdir olamadığımız yüksek mezâyâsını tavsiye etmemiz mi bir suç sayılıyor.
Acaba kalbinde zerre kadar îmânı olan ve memleket ve milletin selâmetini arzu eden bir insan bunu suç sayabilir mi!‥
Sayın Yargıtay Hâkimleri!
Sizin yüksek huzurunuza arzedilen bu da'vâ doğrudan doğruya îmân ve Kur'ân da'vâsıdır. Milyonlarla insanların ebedî saâdet ve kurtuluşu da'vâsıdır. Bu azîm da'vâ ile başta Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün Enbiyâ Aleyhimüsselâm ve bütün evliyâ ve hadsiz ehl‑i hakikat ve îmânla dâr‑ı bekàya gitmiş bütün ecdâdlarımız ma'nen alâkadardırlar. O milyonlar ehl‑i hakikatin selâm ve sevgilerini, duâ ve şefâatlerini kazanmak fırsatı şimdi elinizdedir. Risale‑i Nur denilen àlî hakikat önünüzdedir. Onun gayesi dünyevî ve fânî ve süflî makamlar mıdır! Yoksa en büyük saâdet ve àlî sevinç ve en yüce bahtiyarlık olan Allah’ın rızâsını kazanmak mıdır! Ve onun bütün sözleri, insanları ahlâksızlığa teşvik ediyor! Yoksa îmânla onları mücehhez kılıp yüksek ahlâk ve fazilete mi kavuşturuyor!
687
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden fışkıran ve bir Nur‑u İlâhî olan Risale‑i Nur önünüzdedir. Mâdem îmânı kazanmak ve îmân ile bu dünyadan dâr‑ı saâdet-i bâkîye gidebilmek insanların her mes'elesinden üstün en büyük da'vâsıdır. Ve mâdem Risale‑i Nur Kur'ânın feyziyle hakàik‑ı îmâniyeyi ders verip, yüz binlerle onu okuyup yazanların kat'î şehâdetiyle ve bir çok Âyât‑ı Kur'âniye ve ehâdîs‑i Muhammediye (A.S.M.) kudsî beyânâtı ve İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı Geylânî (R.A.) misillû birçok ehl‑i velâyetin takdirkârâne tavsiyeleriyle Risale‑i Nur o da'vâyı kat'î kazandırıyor.
Elbette ve elbette sizler yüksek adâlet ve hakikat‑perverliğinizle, her türlü fânî endişelerin fevkınde yüksek hak‑perestliğinizle Risale‑i Nurun o hakkànî ve Kur'ânî çehresini ve hakîki kıymetini takdir ile görüp anlayacaksınız. Ve Risale‑i Nurun talebelerinin de Cenâb‑ı Hakk’ın rızâsından başka bir maksad peşinde koşmadıklarını göreceksiniz.
Sayın Yargıtay Hâkimleri!
En yüksek ahlâk ve faziletiyle ve en yüce şefkat ve merhametiyle insanları koyu fikir karanlığından ve dâimî haps‑i ebedîden kurtarmağa çalışan ve en şiddetli sıkıntı ve işkencelere göğüs gererek Cenâb‑ı Hak tarafından tavzif edildiği hakàik‑ı Kur'âniyeyi neşretmek kudsî vazifesiyle zamanın en yüce mertebe‑i kemâline erişen azîz ve àlî Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri bütün bütün hak ve adâlete aykırı olarak zindânlara atılıyor. Pek ihtiyar ve hasta ve kimsesiz, en yüksek îmân ve ubûdiyetle ve hàrika zekâ ve ilim ile mücehhez ve insanların îmânını kurtarmaktan başka bir gayesi bulunmayan yetmişbeş yaşındaki bu mübârek ve hakîki insaniyet‑perver Üstad’ın Afyon zindânlarında şiddetli soğuk ve dehşetli sıkıntılar içindeki vaziyet‑i elîmânesi ciğerleri deliyor ve kalbleri sızlatıyor. Hakikatlere âşık ve meftûn olan yüksek adâletinize ve hakîki insaniyet‑perverliğinize güvenerek adâletin şefkat ve merhametinin tecellîsini bekliyoruz.
Mustafa Sungur
688

Mehmed Feyzi’nin Müdafaasıdır

Mehmed Feyzi’nin Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
İddianâme beni Üstadım Said Nursî’nin hem sır kâtibi, hem kendisiyle hem Risale‑i Nurla şiddetli alâkalı, hem çok hizmet ettiğimi bahisle bu hareketimi medâr‑ı mes'ûliyet saymış. Ben de buna karşı, bütün kuvvetimle bu ithamı kabûl edip iftihar ediyorum. Çünkü fıtratımda ilme karşı gayet kuvvetli bir iştiyak var. Bir delili şudur ki: Denizli hâdisesinde menzilim taharrî edildiği vakit beşyüzseksen aded mütenevvi' kütüb‑ü ilmiye ve Arabiye evimde bulunduğu resmen sâbit olmuştur. Benim fakr‑ı hâlimle ve gençliğimle ve Lisân‑ı Arabî’de noksaniyetimle beraber bu zamanda binde bir şahısta bulunmayan bu mütenevvi' beşyüzseksen cild kitabı bana toplattıran fevkalâde bir talebelik şevki ve hàrika bir aşk‑ı ilmîdir.
İşte bu fıtrî isti'dâd ile dâima hakîki bir Üstad arıyordum. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, uzakta aradığımı pek yakında elime verdi. Evet Üstadım olan Said Nursî’nin bütün hayatının gayesi, şevk‑i ilimde ve ulûm‑u İslâmiyeyi bilmek aşkında geçtiğini bütün hayatı şehâdet ediyor.
689
Hem ben müşâhedâtımla, hem Üstadımın matbu' Tarihçe‑i Hayat’ıyla, hem eski talebelerinden aldığım ma'lûmâtla kat'î bildim ki; bendeki fıtrî aşk‑ı ilmî, Üstadımda hàrika bir sûrette bulunuyor ki, bu zamanda bütün medrese âlimlerinin hilâfına olarak pek hàrika, tek başıyla medrese talebeliğini muhâfaza edip her belâya tahammül etmiş. Hattâ ehl‑i siyaset, Üstadımın bu acîb hâllerini anlamadıkları için hiç alâkası olmayan bir nev'i siyasete temâs ettirmeğe çalışmışlar. Hattâ hapislere sokmuşlar.
Fakat sonra Cenâb‑ı Hak, o aşk‑ı ilmîyi Kur'ânın hakàikına bir anahtar yapmış. Bütün ehl‑i ilmi ve feylesofları hayrette bırakan Risale‑i Nur meydâna çıkmış. Ben de o sırada bütün hayatımda aradığım ve kendi fıtratımda ve fakat pek yüksek bulunan bu Üstadı bir ihsân‑ı İlâhî olarak Kastamonu’da yanımda buldum. Âhir ömrüme kadar da, buna teşekkür ediyorum.
Hem Üstadım eskiden beri izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza için, sadaka ve hediye gibi şeyleri kabûl etmediği gibi talebelerini de men'eder. Kimseye başını eğmez. Hattâ hàrika vaziyetlerinden; harb içinde avcı hattında oturmağa ve sipere girmeğe tenezzül etmeyerek izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza ettiği gibi, üç dehşetli kumandana karşı kahramancasına hocalık ve haysiyet‑i ilmiyeyi muhâfaza için onların hiddetine karşı ehemmiyet vermeyip onları susturdu. Onun için bu Üstadımı, bu millet ve vatanın ve Türk ulemâsının pek büyük şerefini muhâfaza etmek için herşeyini fedâ etmiş bir şahıs bildiğimden, ben de kendime hakîki üstad kabûl ettim. Böyle vatan ve millete hakîki fedâkâr bir Üstad’ın, farz‑ı muhâl olarak yüz kusuru da olsa nazar‑ı müsâmaha ile bakıp i'tirâz etmemek gerektir.
Bu memleketin vatan‑perverleri meşrûtiyet devrinde, milliyetçiler ve hamiyet‑perverleri Cumhûriyette; bu Üstad’ın ilme ettiği fevkalâde hizmeti vatan ve millet nâmına takdir ettiklerine bir nümûnesi şudur ki: Câmiü'l‑Ezher sisteminde, Medresetü'z‑Zehrâ nâmında Van Vilâyetinde temeli atılıp eski Harb‑i Umumî münâsebetiyle geri kalan Şark Dâru'l‑Fünûnuna İttihâd ve Terakkî hükûmeti ondokuz bin altın lira verdiği gibi, yirmidört sene evvel Cumhûriyet hükûmeti de Üstadımın dâru'l‑fünûnuna yüzaltmışüç meb'ûsun tasdikiyle yüzelli bin lira tahsîsat verilmesini kabûl etmeleridir.
690
Bu yüksek Üstad’ın tek başıyla Câmiü'l‑Ezher gibi binler hocaların teşebbüsüyle vücûda gelecek bir medrese‑i kübrâyı vücûda getirmeğe yakın muvaffak olması gösteriyor ki; vatan‑perverler ve milliyet‑perverler dahi, medrese ulemâlarıyla beraber bu Üstadımı takdir ve tahsin etmeleri lâzım ve elzemdir.
Biz de böyle bir Üstad elimize geçtiği için her zahmet ve meşakkate tahammüle karar vermişiz. Füyûzât‑ı ilmiyesiyle ve yüzotuza varan âsâr‑ı kudsiyesinin hakàikıyla beni ilim ve îmân yolunda terakkî ettiren bu mümtâz allâme‑i zamana sonsuz bir varlıkla hürmetim vardır. Bu hürmetim ebede kadar inşâallâh gidecektir.
İddia makamının beni suçlandırmak istediği ve aylardan beri tedkîkàt ve taharriyât neticesinde hakikatine vâsıl olamadığı, dini ve dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini ihlâl edecek bir gizli cem'iyetin, ne vücûdu var ve ne de böyle bir cem'iyetle alâkamız vardır. Yegâne alâkamız, hükûmet‑i cumhûriyenin kanunları müvâcehesinde en çetin imtihanlarda, en yüksek ehl‑i vukûf hey'etler tarafından icâb eden hürmeti görmüş ve salâhiyetdâr mahkemelerde berâet kazanmış Risale‑i Nurlardır. Bu ise, vatana ve millete ihanet değil; doğrudan doğruya vatana ve millete nâfi' ilim uğrunda bir çalışmaktır. Bunun haricinde ne bir siyâsî maksad ve ne de başka bir garaz yoktur. Binâenaleyh bu hususta da masûmiyet ve samîmiyetimiz meydânda olmakla, Denizli Mahkemesinde olduğu gibi yüksek mahkeme‑i âdilenizden adâletin tecellîsiyle berâetimi taleb ediyorum.
Afyon Ceza Evinde MevkufKastamonuluMehmed Feyzi Pamukçu
691

Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır

Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Sayın Hâkimler!
Bir din âlimi ile görüşmek, onun din hakikatlerine ait kitaplarını okumak ve yazmak ve din arkadaşlarının imdâdına koşmak üzere dinine ve Kur'ânına ve Peygamberine (A.S.M.) hizmet etmek bir mü'minin vazifesi ve hakkı değil midir?‥ Bizi bu hizmet‑i diniyeden men'eden bir kanun maddesi var mıdır? Bazı cihetlerin zamanımızdaki küfrî ve gayr‑ı ahlâkî cereyanları tenkid etmesi bir suç mu teşkil ediyor?
Biz ne siyasetle, ne idare ile asla alâkası olmayan yalnız dindar, sâf halk kitlesiyiz. Bir insana hüsn‑ü zan etmek ve kıymet vermek herkesin şahsî bir kanâatidir. Biz Bediüzzaman’ı zamanımızın en yüksek din âlimi biliyoruz. Din hakikatlerini asla dalkavukluk yapmadan beyân ve ifâde eden bir hakikat adamı biliyoruz. Mücâhid adını vermekliğimiz, memleketimizi tehdid eden ahlâksızlık ve îmânsızlık cereyanlarına karşı Kur'ânın sarsılmaz hakikatlerine dayanarak giriştiği müdafaa ve hizmet‑i diniyesinden dolayıdır. Din ve vicdân hürriyetinin hükümrân olduğu bir memlekette vicdânî kanâatlerimizden mes'ûl olamayız. Bundan dolayı da kimseye hesab vermeğe mecbur değiliz.
Âhirzamanda hadîsin haber verdiği şahısların mes'elesine gelince:
Bu mevzûları biz kendimiz uydurmadık. Bunların aslı dinde mevcûddur. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı hadîslerle Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) ömrünün binbeşyüz seneyi pek geçmeyeceğini söylüyor. O zamana kadar da Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) ve dünyanın hayatında mühim te'sir yapacak büyük tarih hâdiselerini, Kıyâmet alâmetleri diye haber veriyor. Bunların şerri üzerine Ümmet‑i İslâmiye’nin nazar‑ı dikkatini celbediyor. Gaflet ve cehâletle bu şerlere dûçâr olanların ebedî şekàvet ve helâket ile karşılaşacaklarını söylüyorlar. Bunlara dair sayısız dinî bürhânlar mevcûddur.
692
Biz ki, Allah’a ve Resûlüne ve Kur'ân’a inanmışız. Şimdi bu îmânın ve Peygamberin sıdkına olan bu i'tikàdın neticesi olarak kendimizi helâk‑i ebedîden kurtarmak için çalışmayalım ? Etrafımızda olup bitenleri görmeyelim mi? Acaba bu tehlikeli zaman gelmiş midir? Sakın bu tehlikelere düşen nesil biz olmayalım?” diye bunları mevcûd dinî hakikatlere tatbik cihetlerini göstermeyelim mi?‥
Biz de, önümüzdeki müsbet delilleri ve vücûd‑u İlâhîye bizi sevkeden hakàik‑ı müberhene ve ilmiyeyi görmeyerek, sırf Avrupa dinsizliğini en büyük lâzime‑i medeniyet ve şiâr‑ı irfan add ile dinimizi terketsek, acaba helâk‑i ebedîden bizi kim kurtaracak? Bunu düşünmeyelim mi? Bu zihniyette olan, Kur'ân’dan ve O’nun hakàikından üstün bir şey tanımayan bir insan, sırf fânî cezalar korkusuyla kendini ebedî helâke atar ?‥ Yâhut fânî bazı kıymetlere değer verir mi? Allah ve Resûlüne ve dinine hizmet vazifesinden vazgeçer mi?‥
İşte bizi Bediüzzaman’a bağlayan hakîki âmiller bunlardır. Başka bir menba'‑ı dinî var ki, biz rûhumuzun bu ezelî ihtiyaçlarını onunla teskin edelim.
Sayın Savcı, bize kütübhâneleri dolduran binlerce Arapça ve bugünün rûhuna tercümân olamayan kitapları tavsiye ediyor. Sayın Savcı ve onun gibi düşünenler, Risale‑i Nur nâmı altındaki külliyat‑ı ilmiyeyi ve hazine‑i hürriyeti ve hakikat‑i àliyeyi beğenmeyebilirler, tenkid de edebilirler. Bu kendilerinin bileceği bir iştir. Bizim şu veya bu esere rağbet etmemize ve ona kıymet vermemize karışamazlar.
Biz Risale‑i Nuru seviyoruz. Ve onu hakîki ve riyâsız bir din kitabı ve Kur'ân tefsiri biliyoruz. Kıymet ölçüleri ve hükümleri vicdânî bir takdir mes'elesidir. Buna kimse müdâhale edemez. Evet biz Risale‑i Nur müellifinin velâyetine ve dâima ayn‑ı hakikat dersi verdiğine kàiliz. Kendisinin kabûl etmemesi bizim bu kanâatimizi sarsmıyor. Ancak bizim kabûl ettiğimiz, kerâmet‑i kevniyesinden dolayı değil, Nurların dersinde hàrikulâde ve ekmel tezâhürlerine şâhid olduğumuz ve bütün cihan‑ı irfana meydân okuyan kerâmet‑i ilmiyesinden dolayıdır.
693
Tahsil hayatı üç aydan başka mevcûd olmadığı hâlde, bu kadar feyz‑i ilim neşreden ve ilminin hàrikalarıyla en müntehâ mesâil‑i ilmiye ve àliyede en yüksek mütefekkirleri dahi hayrette bırakacak bir mantık ulviyeti ibraz eden ve hayatının yarısından sonra öğrendiği bir lisânda bu kadar câzibedâr bir tarz‑ı beyân ve sürükleyici bir harâret izhâr eden ve gayet feyyâz bir aşk ve heyecan terennüm eden ve bir deryâ‑yı îmân ve bir hazine‑i tevhid ve bir ummân‑ı hikmet hâlinde coşan bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir misiniz?
Fânî zevâhirin âlâyişine ednâ bir meyl ve iltifat göstermeyen ve en küçük bir menfaat ve lezzete tenezzül etmeyen levs‑i fânînin ayağına dolaşan bütün yaltaklanmalarına asla kıymet vermeyen kimseden bir şey beklemeyen ve dilenmeyen ve kendisine arzedilenleri kabûl etmeyen iffet ve ismetin en àlî örneklerini yaşatarak sabûrâne mütehammilâne her nev'i mahrumiyetlere göğüs germek sûretiyle kendini hakikate ve envâr‑ı Kur'âniyeye ve Maârif‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) izhârına vakfeden ve memleket ve milletin ızdırâbatı karşısında pür‑rahm ü şefkat ağlayan kendine yapılan bunca ihanetlere rağmen etrafındakilerin saâdetleri için hizmetinden asla vazgeçmeyen ihtiyarlığına ve bîkesliğine bakmayarak insanları gayyâ‑yı cehl ve gird‑bâd-ı inkârdan kurtarmağa, hasbî ve İlâhî bir cehd ile çalışan ve savaşan bir fazilet ve Nur âbidesini Üstad addetmekliğimizi çok mu görüyorsunuz?‥
Kendisinin bu arzedilen kerâmet‑i ilmiyesiyle beraber, sırf ahlâk ölçülerinin kaybolduğu böyle bir devirde gösterdiği bu misilsiz ferâğat ve istiğnâ ve şâheser‑i ismet ve istikamet dolayısıyla yine bir enmûzec‑i kemâl ve mihrab‑ı fazilet olarak tanınmağa ve iktidâ edilmeğe şâyândır.
694
İşte biz Bediüzzaman’a ve eserlerine bu gözle bakıyoruz. Acaba mümâileyhe sırf îmânımızdan neş'et eden bu bağlılığımız ve Kur'ânın ve beyânât‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) küfr ve sû‑i ahlâk hakkındaki şiddetli tevbih ve tezyiflerine bu îmânımız dolayısıyla iştirâkimiz, bizi levs‑i fânî addedilen siyasetçi mi yaptı? Yoksa yirmibeş seneden beri din hakikatlerini öğrenemeyen ve helâk‑i mutlaka giden soyumuzun bir kısım evlâdlarına; onları helâk‑i ebedîden kurtarmak için, Allah ve Resûlünden, hakikat ve Kur'ân’dan haber vermek, onların temiz rûhlarını, masûm vicdânlarını ıslah etmeğe hiç ifsad denilir mi?
Sayın Hâkimler!
Biz asla siyasetçi değiliz. Biz siyaseti, bizim gibi siyaset ehli olmayana binbir çeşit vebâller, tehlikeler ve mes'ûliyetler taşıyan bir meslek biliriz. Fânî zevâhire de zâten kıymet vermeyiz. Dünyaya ancak rızâ‑yı İlâhîye bizi götüren hayırlı vechesiyle bakıyoruz. Bu itibarla siyaset peşinde koşmağı ve devlet mefhûmu ile mübâreze ithamını şiddetle reddediyoruz. Eğer böyle bir kasd olaydı, yirmibeş seneden beri ednâ bir tezâhür olurdu.
Evet bizim menfî bir cebhemiz, ahlâksızlığa ve îmânsızlığa müteveccih bir takbih tarafımız var. Bu sırf îmândan ve Kur'ânın bu mevzûlar üzerindeki şiddet‑i beyân ve azamet‑i tevbihine bizzarûre iştirâkimizden ileri geliyor.
Eğer bu esbâb‑ı mûcibe, samîmiyetin ve ihlâsın, hakikat ve safvetin bu tarz‑ı beyânı size kanâat vermediyse; bize ne şekil isterseniz ceza veriniz. Lâkin unutmayınız ki; bugün altıyüz milyon insanın mensûbiyetini taşıdığı Hazret‑i İsâ (A.S.), zamanının idarecileri tarafından sırf insanlığın saâdeti için kalbi çarptığı ve emânet‑i tebliği hâmil bulunduğu sebeblerle âdi bir hırsız gibi i'dâma mahkûm edilmişti.
695
Biz hür söylediğimizden dolayı ma'rûz kalacağımız bu mahkûmiyeti iftiharla karşılayacağız. Ve sâdece ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ nidâsıyla dergâh‑ı Kàdiü'l-Hâcât’a el açacağız.
Afyon Ceza Evinde MevkufOrtaklar BucağındanAhmed Feyzi Kul

Ceylan’ın Müdafaasıdır

Ceylan’ın Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Makam‑ı iddianın habbeyi kubbe yaparak, iftiharla kabûl ettiğim Üstadıma ve Risale‑i Nura hizmetimle beni büyük bir diplomat ve entrikacı bir adam tarzında gösterip Nurlara gelen mevhûm suçta bana büyük bir hisse vermesine mukâbil derim ki:
Dinî ve îmânî ve ahlâkî eserlerini okumakla, o uğurda hayatımı tereddüdsüz fedâ eder derecesinde istifade ettiğim Üstadım Bediüzzaman’la yakından alâkadarım. Fakat bu alâka, makam‑ı iddianın dediği gibi vatana ve millete mazarratlı ve halkı devlet aleyhine teşvik etmek değil, belki hiçbir beşerin kendisini kurtaramayacağı kabrin i'dâm‑ı ebedîsinden kendimi ve benim gibi bu tehlikeli zamanda îmânını kurtarmağa, ahlâkını düzeltmeğe ve vatana ve millete birer uzv‑u nâfi' olmağa muhtaç olan din kardeşlerimin îmânlarını kurtarmak yolundaki kopmaz ve kopmayacak bir alâkadır.
Kendisinin yakınlarındanım. Dört sene kadar arasıra hizmetini müftehirâne yapmışım. Bu müddet zarfında kendisinin serâpâ faziletinden başka hiçbir şeyine şâhid değilim. Onun ağzından bir defa olsun, mehdiliğine ve müceddidliğine dair bir kelime duymadım. Tevâzu'un kemâlinde olduğuna yüzbinleri aşan Nur nüshaları ve onları okumakla îmânlarını kurtaran yüzbinler hàlis Nur şâkirdleri şâhiddir.
696
O mübârek Üstadım, kendisini bizim gibi Nur talebesi olarak görür. Ve öyle iddia eder.
Bunu elinizde bulunan birçok mektûblarında, hususan Asâ‑yı Mûsa Mecmuasının içindeki İhlâs Risalesi’nde kolaylıkla görmek mümkündür. Kendisi Bâkî ve güneş gibi ve elmas misillû hakikatler, fânî şahıslar üzerine bina edilmez ve fânî şahıslar o kıymetdâr hakikatlere sâhib çıkamazlar.” diye Risale ve mektûblarında tekrarla zikrettiği hâlde, o zâtın tefâhuruna hükmetmek ve Mehdilik ve müceddidlik da'vâ ettiğini iddia etmek, hiçbir akl‑ı selîmin kârı değildir.
Zîra bütün risale ve mektûbları, insaf ve dikkatle okursanız; bu muhterem Allâme‑i zamanın asırlardan beri emsâline tesâdüf edilmez bir din âlimi ve benzerine rastlanmayacak bir îmân kurtarıcısı, bolşevizmin kızıl kıvılcımlarının saçaklarımızı sarmak istediği bir zamanda vatana ve millete bir ordudan daha çok menfaat ve bereketi bulunan bir vatan‑perver olduğuna siz de kanâat‑ı kat'iyye peydâ edersiniz. İşte böyle bir esere ve o eseri te'lif eden muhterem Üstada daha evvelden şâkird olamadığıma müteessifim.
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
İşte hadsiz menfaatlerini kendimde tecrübe ettiğim Risale‑i Nurdan, benim gibi vatan evlâdlarının istifadeleri için, resmî bir izinle; Eskişehir’de, Gençlik Rehberi’ni kudsî bir hizmet‑i milliye fikriyle tab' ettirdim. Benim gibi bir bîçârenin, Kur'ânın hakîki ve cerhedilmez bir tefsiri olan Risale‑i Nura ve dolayısıyla îmâna hizmeti tebrik ve takdir ile mukàbele görmesi lâzım ve teşvike pek muhtaç iken; böyle ağır muâmele görmekliğimiz hakikat‑i adâlete ne kadar muhâliftir.” sizlerden soruyoruz.
697
Ve mahkeme‑i âdilenizden, rûhumuzun gıdâsı ve sebeb‑i necâtımız ve ebedî saâdetimizin anahtarı olan Nur Risalelerinin serbestiyetine karar vermenizi taleb eder, eğer yukarıda bir kısmını zikr ve ta'dâd ettiğim vaziyetler nazarınızda bir cürüm teşkil ediyorsa, vereceğiniz en ağır cezanızı kemâl‑i rızâ-yı kalb ile kabûl edeceğimi arz ederim.
Afyon Ceza Evinde MevkufEmirdağlı Ceylan Çalışkan

Mustafa Osman’ın Müdafaasıdır

Mustafa Osman’ın Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Gizli cem'iyet kurmak ve dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini bozabilecek hareketlerde bulunmaktan zanlı Bediüzzaman Said Nursî’nin, rejim aleyhindeki mevhûm fa'âliyetine iştirâk ettiğim iddia edilerek suç konusu olarak gösterilen mes'elelere karşı derim ki:
1 Evet, ben de birçok Nur talebeleri gibi hakîki Türklüğe ve İslâmiyete yaraşan ve tarihî bir şeref ve faziletimiz olan terbiye‑i medeniye-i diniyeyi ve millî bir şiâr olan ahlâk‑ı Kur'âniyeyi öğrenerek vatan ve millete fâideli bir uzuv olmak ve yabancı ideolojilerin te'sirâtından korunarak din ve îmânımı muhâfaza ve öğrenmek kasdıyla Nur Risalelerini tedârik ederek okumaya başladım.
Ecdâdımızın, tarihlere şân salıp nâm veren ahlâk ve şerefini pâyimal eden sefâhet ve rezâletin ve ahlâk‑ı seyyienin cem'iyet hayatını zehirlediği ve kötü ahlâk sâhiblerini dahi iğrendirecek derecede sokaklara kadar sardığı ve efkâr‑ı âmmeyi telâşa düşürdüğü ve her sınıf ailenin ocağı başında dedikodu mevzûu olduğu ve efkâr‑ı âmmenin bir dili mâhiyetindeki gazete ve mecmuaların ahlâk zâbıtası haberleri şeklinde ve muhtelif mevzûlardaki tenkidlerine sebeb olan bu elîm ahvâlin pek sür'atle genişlediği ve âdeta umumîleşmek isti'dâdını gösterdiği bir devrede; düştüğüm ahlâksızlık uçurumundan dinî, ahlâkî, ictimâî, edebî dersleriyle, her müslim okuyucusunu kurtardığı gibi beni de kurtaran Risale‑i Nur külliyatını okumak ve benim bu eserleri okuduğumu bilen ve işiten vatandaşlarımın tehzîb‑i ahlâk etmek için benden musırrâne istemeleri üzerine onlara Risale vermek ve dolayısıyla serserileşmiş ve serserileşmek ve vatan ve millete muzır bir hâle gelmek isti'dâdını gösteren ferdleri bu Risalelerle, bu nurların müessir telkinâtlarıyla kurtarıp beşeriyete fâideli birer insan olmalarına hàdim ve vesile olan ve memleketimizde de sirâyeti ve salgını görülen ve bütün dünyayı titreten kızıl vebâ komünizm tehlikesine karşı dinî ve müessir telkinâtı bakımından manevî bir mücâhid olan Bediüzzaman takdir ve tebcile lâyık, kudsî ve manevî mücâhedesinin nurlu ve müessir silâhı olan ve yirmi senede yirmibin ve belki çok fazla adamı vatan ve millete fâideli bir hâle sokmağa vesile olan Nur Risalelerini okutmak ne derece şahsım için bir suç mevzûu ve müellif‑i muhteremi için sebeb‑i itham olabilir? Vicdânınıza soruyorum.
698
2 Savcılık makamının, mevzu'dur diye gayr‑ı ilmî iddia ettiği hadîsin hadîs kitaplarında sahîh olduğu; hadîs âlimlerinin kabûlüyle ve Hürriyetten evvel Meşrûtiyet devri ulemâsına Japonya’nın ve İngiltere Anglikan Kilisesinin sorduğu suâller münâsebetiyle, o devrin allâmeleri olan İstanbul âlimleri, Bediüzzaman olan müellif‑i muhtereme sorarak, şimdi ismi Beşinci Şuâ olan eserde görülmekte olan o zamanki bu hadîsin te'vilen cevablarını o ehemmiyetli âlimlerin kabûl edip i'tirâz edememeleriyle sahîh olduğu kat'î sâbittir.
Hem yalnız Risale‑i Nurun bu kısmı değil; bütün hakikatleri ve dersleri hiçbir hakîki İslâm Âliminin i'tirâz edemeyeceği kadar kuvvetli hakikatlerdir ki; Diyânet Riyâseti başta olarak bütün memleketteki hakîki âlimler kabûl ve ta'zîme, devr‑i Meşrûtiyetten beri mecbur kalmışlar. O hakikatleri ve o kuvvetli bürhânları ismi âlim olan ve hakikat ilminden bîbehre bir‑iki ferdin i'tirâz ve iddiası çürütemez. Hem gayet gülünç olur.
699
Maddî ve manevî menâfi'i zâhir olan ve vatanın her tarafında ve her sınıf halk tabakasında hayat‑ı bâkiyelerini i'dâmdan kurtarmak için takdir ile okunan ve onunla îmânlarını kurtardıklarından müellif‑i muhteremine ebedî minnetdâr kalan binlerle vatandaşın fâidelendiği Kur'ân ve îmân hakikatlerine meftûn olarak müellifine bir şükrân borcu olarak bir mektûb yazmak ve sebeb‑i itham olan hadîsin inkâr edilmeyen hakikatlerine istinâd ederek bazı ef'âl ve âsâra nazar edip hadîsin mazharı olan bu memlekette zuhûr etmiş gibi bakmak ve böyle bir zanna düşerek ve birçok İslâm âlimlerinin ihbarâtına dayanarak bazı hatâların tamiri cihetine gidilmesini bir fütûhât‑ı Kur'âniye kabûl edip izhâr‑ı şâdümânî eylemek ve bu görüş ve nokta‑i nazarını eserleriyle tefeyyüz ettiği bir Üstada mahremâne arzetmek; vatan ve milletin anarşiliğe ve dolayısıyla bütün dünyayı titreten kızıl tehlikenin kucağına düşmemesini temennî etmek rejime bir hıyânet midir? İnkılâba dil uzatmak mıdır?
Ve o takdire ve tebcile çok elyak ilim adamını aynı iftiralardan birkaç mahkeme teberrî ettirdiği hâlde, aynı mevzûlarla zan altına alıp kimsesiz ve çok ihtiyar ve münzevî olduğu hâlde tevkîf ve tecrid ederek taht‑ı muhâkemeye alıp bizim de bu ilmî nokta‑i nazarımızı ve îmânımızı kurtarmak için çalışmalarımızı bir suç telâkki edip onun güyâ devletin emniyetini ihlâl suçuna delil ve bürhân göstermek hangi vicdânın âdilâne kararıdır? Mahkemenizden soruyorum, vicdânınıza bırakıyorum.
3 Bediüzzaman’ın resimlerini mukaddes bir şey imiş gibi taşımak ve mektûbatını toplamak ve mektûblaşmak.” diye olan sebeb‑i ittihama gelince:
Hayat‑ı maneviye ve bâkiyemi i'dâmdan kurtarmağa ve maddî hayatın lezzet ve saâdetini tattırmağa ve benim gibi binlerle ferdlerin îmânlarının kurtulmasına eserleriyle vesile olan bir âlim‑i küll ve bir müellif‑i muhteremin, değil basit bir resmini taşımak; altın ve mücevherâtla süsleyerek taşımak ve ona tebrik ve mektûb göndermek ve onu sevenlerle tanışmak beşeriyetin her ferdi gibi benim de bir hakkımdır. Bu hukukumun bir suç konusu olacağını zannetmiyor ve son söz olarak diyorum ki;
700
Vatan ve millete ve insanlık câmiasına hizmet edebilmek için, [ Hekim kimdir? Başına gelen.] fehvâsınca iki vilâyetin ve birçok kazaların zâbıtasının dahi şehâdet edebileceği şekilde; serserilikten, şahıslarını bu Nur Risaleleriyle kurtarıp başkalarını da kurtarmağa vesile olan Nur şâkirdlerinin uzun senelerden beri bu vatan ve millete, bu vatandaki idareye yaptıkları vatanî hizmet binlerle kişilik zâbıta kuvvetinin hizmetinden hakikatte daha mühim iken ve takdire ve iltifata daha lâyık iken sû‑i tefsire uğratılarak âdeta bir ecnebî rejimi hesabına kasden hareket eder gibi bizleri tevkîf ve muhâkemelere verip işimizi, gücümüzü ayaklar altında bırakmak ve bîçâre evlâd ve iyâlimizi perîşan edip ağlatmak hangi demokrasi kanunlarıyla, hangi yemînli ve yümünlü âdil hâkimlerin vicdânî ve âdilâne kararlarıyla kàbil‑i te'liftir? Mahkemenizden ve vicdânınızdan soruyorum.
Tahiri’nin Müdafaasıdır — Şuâlar | risaleinur.site