540
Son Posta Gazetesine yazdıranların ve ihbar edenlerin ve mahkemeyi mecbur edip bize ceza verdirenlerin iltibasları, sehiv ve yanlışları
1. Yedinci Ricâ’da, Ankara kalesinde dört‑beş ihtiyarlığın ve hilâfet saltanatının vefâtı beni mahzûn eyledi demiştim. Ondört sene evvel Eskişehir Mahkemesi bu kelimeye ilişti. Ben dedim; saltanatın vefâtı değil, belki hilâfet saltanatının vefâtı demişim. Siz bir “nun”u okumadınız. Sonra sustular.
2. Lâtin harfinin kabûlü değil, belki Kur'ân hurûfunun dersinin men'ine yirmi sene evvel bir mahrem risalede i'tirâz etmişim.
3. Otuz‑kırk sene evvel hakàik‑ı Kur'âniyeyi müdafaa için, bütün İslâm müçtehidlerine ve müfessirlerine ittibâen, Kur'ânın irsiyet ve tesettür hakkındaki sarîh âyetlerini tefsirim ve dört‑beş defa hükûmetin tedkikinden geçtikten sonra bize iâde edilen yalnız Tesettür Risalesi bahânesiyle, kanunen değil… belki kanâat‑ı vicdâniye ile bana hafif ceza çektiren ve mürûr‑u zamana uğrayan ve af kanunları gören ve Denizli ve temyiz mahkemelerince berâet kazanan birkaç cümleye yanlış mânâ verip, bize ceza vermesini haklı gören Son Posta Gazetesi düşünsün ki; ne kadar o neşriyatta hatâ var. Efkâr‑ı âmmeyi aldatmamak lâzımdır.
4. Nurun bir şâkirdinin hususî kanâatini umum Nurculara vermesi ve birisinin hususî bir dostuna yazdığı âdi bir mektûbu mevhûm bir gizli cem'iyetin nâşir‑i efkârı telâkki etmesi ve otuz‑kırk senede te'lif edilen yüzotuz risaleyi bu sene yazılmış ve hiç mahkemeleri görmemiş gibi üç‑dört mahrem risalede olan otuz‑kırk kelimeyi yüzotuz Risale‑i Nurdaki bütün yüzbin kelimelere teşmîl edip umumunu mes'ûl etmesi ve yirmiüç seneden beri beni tarassud ve nezâret altında tutan ve dört‑beş mahkemelere sevkeden ve beş‑altı defa Risale‑i Nurun ekseriyet‑i mutlaka eczâlarını müsâdereden sonra iâde eden beş‑altı vilâyetin hükûmetlerini ve adliyelerini ve zâbıtalarını bizim o mevhûm, asılsız suçlarımıza tam teşrîk etmesidir.
541
5. Nurun mahrem parçalarında tesâdüf ihtimali – kanâatimizce – bulunmayan bazı tevâfukât‑ı gaybiye ve tetâbukat‑ı riyâziye ve ebcediye ve çok İşârât‑ı Kur'âniye bil'ittifak hem mânâ, hem riyâzî ve cifrî hesabıyla Risale‑i Nurun makbûliyetine imza basmaları ve İmâm‑ı Ali (R.A.) Celcelûtiye’sinde sarâhate yakın Risale‑i Nurdan haber vermesini ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) yine imza basmasını bizler kat'î bir kanâat ile hakkımızda bir inâyet‑i Rabbâniye ve bir ikram‑ı Sübhânî ve Nurların makbûliyetine bir işâret‑i gaybiye ve Kur'ânın bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nurdaki hakàik‑ı îmâniyenin bir nev'i kerâmâtı biliyoruz. Biz, hususan ben, gayet derece kuvve‑i maneviyeye ve kudsî tesellîye çok muhtaç olduğumuz bir zamanda ihtiyarımızın haricinde bu işârât‑ı gaybiyeyi gördük ve tasdik ettik. Fakat bir zaman gizledik. Sonra şahsımın aleyhinde pek şiddetli propaganda ve eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâd başlamasıyla Nurlara muhtaç ve müştâklar çekinmeğe başlamamak için hàs kardeşlerime gösterdim, onlara çok fâide verdiği için bir derece izhâr ettik.
Yirmiiki sene eşedd‑i zulme hedef olduğumun ve hukuk‑u medeniyeden iskàt edildiğimin tek bir nümûnesi şudur ki; onbir ay tecrid‑i mutlakta hizmetçilerim ve hàs kardeşlerim bana temâs etmemek için şiddetle yasak edilip aleyhimizde müddeiumumî altmış sahife ve mahkeme ellibir sahife iddianâme ve kararnâme yazdıkları hâlde, çok ricâ ettiğimizle beraber yalnız iki günde üç‑dört saatten başka izin vermediler. Ben yeni hurûfu bilmediğimden çok yalvardım ki; benim dilimi bilecek ve bana kararnâmeyi ve iddianâmeyi okuyacak ve benim i'tirâznâmemi yazacak bir talebemin yanıma gelmesine izin veriniz. İzin vermediler. Hattâ dört saat yüz yanlışını isbât ettiğimiz iddianâmeyi ve birkaç ay sonra daha garazkârâne bin dereden su toplamak ve yanlış mânâ vermek ile aleyhimizde pek şiddetli ikinci bir iddianâmeyi bize dinlettirdikleri hâlde; çok yalvardım ki, üç sahifecik mukàbelemi okumaya müsâade ediniz. İzin vermediler.
542
Medâr‑ı hayrettir ki; beni konuştursa idiler, Nurun dünyaya baktığı nâdir bazı cümlelerini lehimde söyleyecektim. Kararnâmede aynı cümleleri, yanlış mânâ vererek aleyhimde yazmışlar; ben de mahkemeye, verdikleri cezaya mukâbil teşekkürnâme yazdım. Benim bedelime siz, Risale‑i Nurun bir kısım mühim fıkralarını neşredip bir cihette Nurcu olduğunuzu isbât ettiniz. Ben de şimdiye kadar bana hilâf‑ı kanun verdikleri azâb ve sıkıntıdan onlara hakkımı helâl ettim.
Acaba garîb, hastalıklı, çok ihtiyar, ziyâde zaîf, tam fakir ve yarım ümmî ve kendini çok bîçâre bilir ve hodfürûşluktan ve tasannu'dan kaçmak isteyen bir adam; vatan ve millete, belki Âlem‑i İslâma ehemmiyetli alâkası bulunan bir vazife‑i îmâniye ve Kur'âniyeyi hakkıyla yapmak için, siyasetle alâkaları bulunmayan bazı zâtların yardımlarını ve ondan kaçmamalarını te'min etmek fikriyle kat'î kanâat getirdiği ve büyük edîbler ve meşhûr âlimlerin kabûl ettikleri bir kaide ile binden ziyâde işârât‑ı gaybiyeden ve yüz hâdisâtın tam tamına tevâfuklarından bir kısmını izhâr etmesi; hiçbir cihetle medâr‑ı i'tirâz ve mes'ûliyet olabilir mi ve dine muhâlif ve kanuna aykırı olur mu diye Son Posta gazetesinden ve bizi suçlu yapandan soruyorum?
6. Bir adam otuz sene evvel اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip efkârında ve hayatında bir düstur yapan ve yirmibeş sene gazeteleri okumayan ve dinlemeyen ve on sene Harb‑i Umumî’yi bilmeyen, merak etmeyen, sormayan ve oniki sene zarfında hükûmetin erkân ve vükelâ ve meb'ûslarının kimler olduğunu bilmeyen ve dünyanın en hoş mertebelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve bu hâlini mahkemelerdeki bütün dostlarını şâhid göstererek da'vâ edip bir cihette isbât eden ve îmânın cüz'î bir hakikatine ve Kur'ânın bir kudsî nüktesine dünya saltanatından ziyâde ehemmiyet verip bütün hayatını öyle hakikatlere sarfeden ve dünya ahvâlini âhiret işlerine tercih edenleri dîvâneler telâkki eden o münzevî adamı; siyaset‑i dünyeviye ile ve gizli entrikalar ile ittiham etmek ne kadar çirkin ve zâlimâne bir yanlış olduğunu, ceza verdirenlerin ve Posta gazetesine ihbar edenlerin vicdânlarına havâle ediyorum.
543
Temyiz Mahkemesine, temyiz lâyihası olarak iddianâmeye karşı büyük i'tirâznâmemi takdim ediyorum.
Afyon Ceza Evinde onbir ay tecrid‑i mutlakta azâb çekenSaid Nursî
544
Suç Mevzûu Diye Zikrettikleri Fıkralar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hilâfetten Sonra Ceberût ve Fesâd Olacak
Aşağıda yazılan fıkraların mukaddimesidir
Mahkeme‑i temyizin lehimizde olarak aleyhimizdeki Afyon kararnâmesini haklı ve hakikatli deliller ile bozmasına bir cüz'î yardım etmek fikriyle, kararnâmede olan sehivlerden bir kısmına kısa işâretler için, aşağıda onların mahrem risalelerden suç mevzûu diye zikrettikleri fıkraları aynen kaydedip yanlışlarını göstererek bizi mahkûm edenleri mes'ûl ederiz.
Ezcümle; beni şiddetli ceza ile mahkûm etmek için bütün suçlarımın fihristesi olarak kararın âhirinde yazmışlar ki: “Said Nursî’nin reddettiği maddeler: Biri; Saltanat ve hilâfetin ilgâsı.” Hem hatâ, hem sehivdir. Çünkü, İhtiyar Lem'asında “Hilâfet saltanatının vefâtı beni mahzûn eyledi.” diye yazdığımı onbeş sene evvel Eskişehir Mahkemesine cevab verdim, sustular. Mürûr‑u zamana uğramış, af kanunu ve berâet görmüş ehemmiyetsiz bir hâtırayı suç sayan, kendisi suçlu olur.
Hem bu mevhûm suça bir sened diye, benim bir Lem'ada ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’de (A.S.M.) bir Hadîs‑i Şerîfte: اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا وَفَسَادًا وَجَبَرُوتًا
Yani, Hulefâ‑i Râşidîn’den sonra bir fesâd olacak. İşte bu hadîs üç mu'cize‑i gaybiyeyi gösterdiğini bir eski risalemde yazmıştım. Kararnâme benim bir suçum olarak, Said bir risalede demiş: “Hilâfetten sonra ceberût ve fesâd olacak.” Ey sathî hey'et! Bir işâret‑i gaybiyede bu zamanımızda maddî ve manevî en büyük bir fesâd‑ı beşerîyi ve zemini zîr ü zeber eden bir hâdiseyi haber veren bir hadîsin i'câzını beyân etmeği suç sayan, maddeten ve ma'nen suçludur.
545
Hem suçlarından diye: “Tekye ve zâviyelerin ve medreselerin kapatılması ve lâikliğin kabûlü, İslâmiyet yerine milliyet esâslarının konulması, şapka giyilmesi, tesettürün kaldırılması, lâtin harflerinin hurûf‑u Kur'âniye yerinde cebren kabûlü, Türkçe ezân ve kamet okunması, mekteblerde din derslerinin kaldırılması, kadınlara erkekler derecesinde irsiyet ve hak tanınması ve taaddüd‑ü zevcâtın kaldırılması gibi inkılâb hareketlerini bid'at, dalâlet, ilhâddır diyen, irtica ile suçludur.” diye yazmışlar.
Ey insafsız hey'et! Eğer her asırda üçyüzelli milyonun kudsî ve semâvî rehberi ve bütün saâdetlerinin programı ve dünyevî ve uhrevî hayatın mukaddes hazinesi olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tesettür ve irsiyet ve taaddüd‑ü zevcât ve zikrullâh ve ilm‑i dinin dersi ve neşri ve şeâir‑i diniyenin muhâfazası haklarında gelen ve te'vil kaldırmaz sarîh çok Âyât‑ı Kur'âniye’yi inkâr etmek ve bütün İslâm müçtehidlerini ve umum şeyhülislâmları suçlu yapmak mümkün ise ve mürûr‑u zamanı ve müteaddid mahkemelerin berâetlerini ve af kanunları ve mahremiyet ve mahrem vechini ve hürriyet‑i vicdân ve hürriyet‑i fikri ve fikren ve ilmen muhâlefeti memleketten ve hükûmetlerden kaldırabilirseniz, beni bu şeylerle suçlu yapınız. Yoksa siz hakikat ve hak ve adâlet mahkemesinde dehşetli suçlu olursunuz.
Said Nursî
546
Rû‑yi Zeminde Adâlet Varsa O Kararı Red ve Bu Hükmü Nakz Edecektir
Mahkemenin hayretle – aleyhlerinde iken – aleyhimizde yazdığı bir fıkradır
Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüzelli senede ve her asırda üçyüzelli milyon Müslümanların hayat‑ı ictimâiyesinde en kudsî ve hakikatli bir düstur‑u İlâhî’yi üçyüzelli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüzelli senede geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû‑yi zeminde adâlet varsa o kararı red ve bu hükmü nakz edecektir.
Bu Bîçâre Kardeşinizde Üç Şahsiyet Var
Mahkemenin taaccüb ve takdir ile kararnâmede yazdığı bir fıkra olup, güyâ aleyhimizdedir. Hâlbuki, onları mahkûm eder
Yirmialtıncı Mektûb’da Said Nursî kendisinden bahisle: “Bu bîçâre kardeşinizde üç şahsiyet var ki, birbirinden çok uzaktırlar.
Birincisi: Kur'ân‑ı Hakîm’in hazine‑i àliyesinin dellâllığı cihetindeki muvakkat ve sırf Kur'ân’a ait bir şahsiyetim var. Onda dellâllığın iktiza ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o benim değil, ben sâhibi değilim. O, makamın ve vazifenin iktiza ettiği bir seciyedir. Bende bu nev'iden ne görseniz benim değil, onunla bana bakmayınız; o, makamındır.
İkincisi: Ubûdiyet vaktinde Dergâh‑ı İlâhî’ye müteveccih olduğum vakit, Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânıyla muvakkat bir şahsiyet görünüyor ki, o şahsiyetin bazı âsârı var. O âsâr; mânâ‑yı ubûdiyetin esâsı olan kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh‑ı İlâhî’ye ilticâ etmek noktalarından ileri geliyor ki; o şahsiyet ile kendimi herkesten ziyâde bedbaht, bîçâre, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. O vakit bütün dünya beni medh ü senâ etse, beni inandıramaz ki, ben iyiyim ve sâhib‑i kemâlim.
547
Üçüncüsü: Hakîki şahsiyetim; yani, Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var. Onda Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlar var ki, bazen riyâ ve hubb‑u câha bir arzu bulunuyor. Hem asîl bir hânedândan olmadığımdan, hısset derecesinde iktisada düşkün ve pest ahlâklar görünüyor. Sizi bütün bütün kaçırmamak için bu şahsiyetimin gizli çok fenâlıklarını ve sû‑i hâllerini söylemeyeceğim… Cenâb‑ı Hak merhametkârâne inâyetini benim hakkımda böyle göstermiş ki, en ednâ bir nefer gibi bu şahsımı en àlî ve hàs bir mürşid hükmünde olan esrâr‑ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun.
Nefis cümleden ednâ;
vazife cümleden a'lâ.”
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Beni Zulmen Öldürenlerden İntikamımı Almayınız
Mahkeme dehşetli korkarak kararnâmede aleyhimizde kaydettiği bir cümledir. Hâlbuki, onbeş sene evvel yazılan o şiddetli cümle, sonradan bu gelen cümle ile ta'dil edilmiş.
“Kardeşlerim!‥ Masûmların ve ihtiyarların hatırları için beni zulmen öldürenlerden intikamımı almayınız. Azâb‑ı kabir ve sakar onlara yeter.” fıkrası, onları insafa getirmek lâzımdı.
“Mâdem sizlerle – i'tikàdınızca ve bana edilen muâmeleye nazaran – küllî bir muhâlefetimiz var. Siz, dininizi ve âhiretinizi dünyanız uğrunda fedâ ediyorsunuz. Elbette mâbeynimizde – tahmininizce – bulunan muhâlefet sırrıyla, biz dahi hilâfınıza olarak dünyamızı dinimiz uğrunda ve âhiretimize her vakit fedâ etmeğe hazırız. Sizin zâlimâne ve vahşiyâne hükmünüz altında bir‑iki sene zelîlâne geçecek hayatımızı kudsî bir şehâdeti kazanmak için fedâ etmek bize âb‑ı kevser hükmüne geçer. Fakat Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzine ve işâretine istinâden, sizi titretmek için size kat'î haber veriyorum ki: Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız. Kahhâr bir el ile bu fânî Cennet’inizden ve mahbûbunuz olan dünyadan tardedilip ebedî zulümâta çabuk atılacaksınız. Arkamdan pek çabuk sizin Nemrudlaşmış reisleriniz gebertilecek ve yanıma gönderilecek. Ben de huzur‑u İlâhî’de yakalarını tutup adâlet‑i İlâhiye onları esfel‑i sâfilîne atmakla intikamımı alacağım.
548
Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar, yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz, ilişseniz, intikamım muzâaf bir sûrette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben Rahmet‑i İlâhiye’den ümîd ederim ki, mevtim hayatımdan ziyâde dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacak. Cesâretiniz varsa ilişiniz. Yapacağınız varsa göreceğiniz de var!” deniliyor ve bir âyetle bitiriliyor.
Cebbâr Kumandanların Eski Said’den Korkmalarının Risale‑i Nurun Parlak Bir Kerâmeti Olduğu
Mahkeme aleyhimde yazmış. Hâlbuki onları ifratla ittiham eden bir fıkradır
Ankara’da Mustafa Kemâl’in şiddet ve hiddetle dîvân‑ı riyâsete girip: “Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilâf verdin!” dediğini, Said’in de ona: “Namaz kılmayan hâindir; hâinin hükmü merduttur.” dediğini, sonra Mustafa Kemâl bir nev'i tarziye verip hiddetini geri aldığını ve Mustafa Kemâl’in hissiyatını ve prensiplerini rencîde ettiği hâlde kendisine ilişmemesini ve bu cebbâr kumandanların âdeta Eski Said’den korkmalarının Risale‑i Nurun ilerideki kahraman şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin hàrika bir kuvveti ve Risale‑i Nurun parlak bir kerâmeti olduğu yazılıyor.
Ayasofya’yı Puthâne ve Meşîhati Kızların Lisesi Yapan Bir Kumandanın Keyfî Kanun Nâmındaki Emirlerine Tarafdâr Değiliz ve Amel Etmiyoruz
Aleyhimizde yazılan, fakat mahkemeyi mes'ûl eden bir fıkradır
“Ayasofya’yı puthâne ve Meşîhati kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun nâmındaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdâr değiliz ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz.” denilmektedir.
549
29.8.1948 tarihli dilekçesinde: “Bir fikir kalbime gelmiş, şöyle ki; hükûmet beni tam himâye ve bana yardım etmesi, milletin maslahatına ve vatanın menfaatine çok lüzumlu iken beni sıkması, îmâ eder ki; benim ile mücâdele eden gizli zındıka komitesiyle, şimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kısmı, ehemmiyetli resmî makamları elde ederek karşıma çıkıyorlar. Hükûmet ise, ya bilmiyor‥ ya müsâade ediyor. Kahraman bir milletin ebedî bir medâr‑ı şerefi ve Kur'ân ve cihad hizmetinde dünyada bir pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılınçlarının pek büyük ve antika bir yâdigârı olan Ayasofya Câmii’ni puthâneye ve Meşîhat Dâiresi’ni kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olmasına imkân var mıdır!”
Mahkeme Bütün Bütün Yanlış Mânâ Vererek Devlete ve Hükûmete Çevirip Tecziyeye Sebeb Göstermiş
Mahkemenin Said’i cezalandırmak için en kuvvetli tahmin ettikleri fıkradır. Said’in gizli düşmanlarına karşı Denizli Mahkemesinde isti'mâl ettiği bu sözünü, mahkeme bütün bütün yanlış mânâ vererek devlete ve hükûmete çevirip tecziyeye sebeb göstermiş.
“Bu inkılâbları mevki‑i mer'iyete koyan devletin bir kısım yeni kanunlarına, cebr‑i keyfî-i küfrî; cumhûriyete, istibdâd‑ı mutlak; rejime, irtidad‑ı mutlak ve bolşeviklik ve medeniyete, sefâhet‑i mutlaka” demiş.
Risale‑i Nuru Yazmanın Uhrevî ve Dünyevî Pek Çok Fâideleri
Mahkemenin kararnâmesinde hayret ve takdir ile yazılan bir fıkradır
Risale‑i Nuru yazmanın uhrevî ve dünyevî pek çok fâideleri olduğu, bunların da:
1. Ehl‑i dalâlete karşı ma'nen mücâhede etmek‥
2. Üstad’ına neşr‑i hakikatte yardım etmek‥
3. Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmek‥
4. Kalem ile ilmi tahsil etmek‥
5. Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen tefekkürî ibâdeti yapmak‥
6. Îmân ile kabre girmektir‥
550
Beş türlü de dünyevî fâideleri var:
1. Rızıkta bereket‥
2. Kalbde rahat ve sürûr‥
3. Maîşette sühûlet‥
4. İşlerinde muvaffakıyet‥
5. Talebelik faziletini almakla, bütün Risale‑i Nur Talebelerinin duâlarına hissedar olmak olduğu ve bunların yakında gençlik tarafından idrak olunup üniversitenin bir Nur Mektebi hâline döneceği yazılıyor.
Gizli Münâfıkların Takib Ettikleri İki Plân
Medâr‑ı hayrettir ki; bu samîmî fedâkârlığı suç saymışlar.
Gizli münâfıkların takib ettikleri iki plândan birisi: Benim haysiyetimi kırmak ile, güyâ Nurların kıymeti düşecek.
İkincisi: Nur şâkirdlerine telâş ve fütûr vermekle Nurların intişarına mâni olunacak. Hiç korkmayınız. Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate bizim gibi bazı bîçârelerin başları da fedâ olsun.
Hasan Feyzi’nin Takrizi Bir Mecmuasının Âhirinde Bulunmasıyla O Mecmuanın Müsâderesine Vesile Yapmak İstenilmiş
Pek acîbdir ki; merhum Hasan Feyzi’nin gayet hàlisâne ve ayn‑ı hakikat ve vâkıa mutâbık ve hiç zararı olmayan ve çoklara menfaatli olan takrizini ve medhiyesini bir suç mevzûu diye Nurun bir mecmuasının âhirinde bulunmasıyla o mecmuanın müsâderesine vesile yapmak istenilmiş.
Hasan Feyzi’nin bir mektûbu vardır. Hülâsası:
“Ey Risale‑i Nur!. Senin, hakkın dili ve hakkın ilhâmı olup Onun izni ile yazıldığına şübhe yok.” “Ben kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitaptan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur'ânîyim. Bir lâyemûtun eserinden fışkıran kerâmetli bir Nur’um.” “Sen çok feyizli ve rahmetli bir hak kitapsın. Bazı hàs ve hàlis talebelerini evliyâ ve asfiyâ nişanlarıyla taltif ve tezyîn ediyorsun. Hem mahkemelere senin eczâların bir mücrim, bir maznun sıfatıyla değil, belki bir muallim, bir mürebbî ve bir mürşid olarak girmiştir. Her dîvân‑ı adâlette en büyük dehşet ve savletini, azamet ve izzetini parlak ve şa'şaalı bir sûrette gösterdin. Onları da îmân ve Kur'ân suyuyla yıkadın.”
551
“Ey Risale‑i Nurun bir hàdimi ve tercümânı olan Üstadım! Allah’ın abdi ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) manevî veledi ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) mürîdi olan Üstadım! Beni huzur‑u àli-yi irfanına çıkar. İşte ancak bir kilo kadar olan bir aylık erzâkı ve zahîresi paket hâlinde kağıtta sarılı ve çivide asılı duruyor. O yokluk içinde tükenmez bir varlığa kavuşuyor. Hediye ve behiyeleri almaktan çekiniyor. Zekât ve sadakaları, teberrük ve teberruları alsa idi, bugün bir milyon servet sâhibi olurdu.”
Tenkid Edemiyorlar. Cüz'î Bahânelere Mecbur Oluyorlar
Risale‑i Nur tesmiyesinin dokuz sebebleri içinde yalnız birisine ilişmişler. Nur isimli hàs şâkirdlerinden göremiyoruz demişler. Hâşiyede cevab verildiği gibi, şimdi de Nuri Benli ve Küreli saatçi Nuri, Nur hizmetinde mümtâzdırlar. Demek tenkid edemiyorlar. Cüz'î bahânelere mecbur oluyorlar.
Yirmialtıncı Söz Risalesinde otuzüç aded Sözlerin, otuzüç aded Mektûbların, otuzbir aded Lem'aların ve onüç aded Şuâların mecmûuna Risale‑i Nur denilmesinin sırrı şudur ki; bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rast gelmiş. Ezcümle, karyem Nurs’tur, merhum vâlidemin ismi Nuriye’dir, Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir, Kàdirî üstadlarımdan Nureddin, Kur'ân üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyâde alâkadar Nur isimli bulunanlarıdır. (Ne garîbdir ki, mühim Nur şâkirdleri arasında Nuri isimli kimseye rastlanmamaktadır.) (Hâşiye) Hem kitaplarımı en ziyâde izâh ve tenvir eden Nur temsîlleridir. Hem hakàik‑ı İlâhiye’de müşkülâtımın ekserîsini halleden Esmâ‑i Hüsnâ’dan Nur ism‑i nurânîsidir. Hem Kur'ân’a şiddet‑i şevk ve inhisar‑ı hizmetim için hususî imâmım Osman‑ı Zinnûreyn’dir. (R.A.)
552
Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli Şimdi Yazılmış Gibi Suç Sayıp Müsâdere Etmek Adâletten Çok Uzaktır
Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli, hem yirmi sene evvel, hem şiddetli ve zâlimâne bir tecâvüze karşı, hem gayet mahrem, hem mahkemeleri görmüş, hem hiddet zamanında yazılmış, hem İkinci Harb‑i Umumî zamanı, o hiddeti haklı göstermişken; şimdi yazılmış gibi suç sayıp müsâdere etmek, adâletten çok uzaktır.
Hücumât‑ı Sitte’nin Zeyli başlıklı yazı: “İstikbâlde gelecek nefret ve tahkîrden sakınmak için şu mahrem zeyl yazılmıştır. Yani; ‘Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zaman, yüzümüze tükürükleri gelmemek veyâhut silmek için yazılmıştır. Avrupa’nın insaniyet‑perver maskesi altındaki vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın ve bu vicdânsız gaddârları bize musallat eden o zâlimlerin görmeyen gözlerine sokulsun. Bu asırda yüz bin cihette yaşasın Cehennem dedirten mimsiz medeniyet‑perestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhâldir.” yazısıyla başlıyor.
“Bu yakınlarda ehl‑i ilhâdın perde altında tecâvüzleri gayet çirkin bir sûret aldığından çok bîçâre ehl‑i îmâna ettikleri zâlimâne ve dinsizcesine tecâvüz nev'inden, hususî ve gayr‑ı resmî, kendim tamir ettiğim bir ma'bedimde bana ve hususî bir‑iki kardeşimle hususî ibâdetime ve gizli ezân ve kametimize müdâhale edildi. Ne için Arabî kamet ediyorsunuz ve gizli ezân okuyorsunuz denildi. Sükûtta sabrım tükendi, kàbil‑i hitâb olmayan öyle vicdânsız alçaklara değil, belki milletin mukadderâtıyla keyfî istibdâd ile oynayan bir kısım fir'avun‑meşreb gizli komitenin başlarına derim ki: Ey ehl‑i bid'a ve ilhâd! Altı suâlime cevab isterim.
553
Birincisi: Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların ve vahşî canavar çete reislerinin dahi bir usûlü var, bir düstur ile hükmeder. Siz hangi usûl ile bu acîb tecâvüzü yapıyorsunuz. Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabûl ediyorsunuz? Böyle hususî ibâdette kanun olmaz. …”
Dünyada En Büyük Ahmak Odur ki; Dinsiz Serserilerden Terakkîyi ve Saâdet‑i Hayatiyeyi Beklesin
Medâr‑ı teessüftür ki; hem eski, hem mahrem, hem hakikatli olan İşârât‑ı Seb'ada bir‑iki cümleye ilişip müsâderesine ve bize suç yapmağa çalışmışlar. Hâlbuki o hakikat o kadar kuvvetlidir ki, bütün beşeriyete ve dünyaya ilân edilecek bir maslahat‑ı hayat-ı ictimâiyedir.
Dünyada en büyük ahmak odur ki; dinsiz serserilerden terakkîyi ve saâdet‑i hayatiyeyi beklesin. Böyle ahmaklardan mühim bir mevkiyi işgal eden birisi demiş ki: “Biz Allah‥ Allah‥ diye diye geri kaldık. Avrupa top tüfek diye diye ileri gitti.”
“Cevabü'l‑ahmaki es-sükût” kaidesince böylelere karşı cevab, sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gâfiller de bulunduğundan deriz ki: Ey bîçâreler! Bu dünya bir misâfirhânedir. Mâdem ölüm var, kabre girilecek. Bu hayat gidiyor, bâkî bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse, bin defa Allah‥ Allah‥ demek lâzım gelir.
Harb Belâsı Bizim Hizmet‑i Kur'âniyemize Mühim Bir Zarardır
Mûcib‑i hayrettir ki; Onaltıncı Lem'ada bizim lehimizde olan bir cümleyi aleyhimize çevirip o kıymetdâr menfaatli risalenin müsâderesine meyil göstermişler.
Onaltıncı Lem'adan: Harb belâsı bizim Hizmet‑i Kur'âniyemize mühim bir zarardır. Kàdir‑i Külli Şey bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv‑i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyâdâr güneşi gösterdiği gibi, bu zulümâtlı ve rahmetsiz bulutları izâle edip hakàik‑ı Şerîatı güneş gibi gösterir. O’nun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine îmân versin, o vakit kendi kendine iş düzelir.
554
“Mâdemki sizin elinizdeki nurdur. Nurdan zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyat tavsiye ediyorsunuz?” Bu suâle karşı muhtasar cevabım şudur:
“Baştaki başların bir kısmı sarhoştur okumaz, okusa da anlamaz, yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemek için aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzımdır. Onun için kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, ihtiyat etsinler, nâ‑ehillerin ellerine hakikatleri vermesinler.” denilmektedir.
Tesettür, Kur'ânın Emri ve Eski Yazılmış ve Cezayı Çektirmişken Yine Suç Yapmaları
Tesettür, Kur'ânın emri ve çok kuvvetli cevabı verilmiş ve eski yazılmış ve cezayı çektirmişken yine suç yapmaları ve İhtiyar Lem'asından gayet kıymetli ve herkese menfaatli ve Rehber’de yazılmış bir hakikatin yalnız başını yazıp bir suç mevzûu diye müsâderesine yürümek gösteriyor ki; medâr‑ı tenkid bir şey bulamıyorlar.
Yirmidördüncü Lem'ada tesettür hakkında, tesettür Kur'ânın emri olduğunu izâhtan sonra: “Mesmuâtıma göre merkez‑i hükûmette çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.” denilmektedir.
Yirmialtıncı Lem'a, ihtiyarlar hakkında; “Ankara’nın eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale tahaccür etmiş hâdisât‑ı tarihiye sûretinde bana göründü. Benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, şânlı Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı, hilâfet saltanatının vefâtı bana gayet hazîn geldi. Firkatli bir hâlet içinde geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın tepelerine baktım. Mâzi, tesellî yerine dehşet verdi; istikbâl, benim ve emsâlimin ve nesl‑i âtînin büyük ve karanlık bir kabri sûretinde göründü. Hazır günüme baktım. Ölümle bir hareket‑i mezbûhânenin ızdırâbını çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü.” denilmektedir.
555
Çok Takdir Etmeleri Lâzım İken Tenkid Etmişler
Onlar bunu çok takdir etmeleri lâzım iken tenkid etmişler, suç mevzûu yapmışlar.
“Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de aldığım maaştan çoğunu sarfetmiştim. Az bir kısmını hacca gitmek için sakladım. O cüz'î para iktisad ve kanâat bereketiyle bana kâfî geldi. Yüz suyumu döktürmedi. O mübârek paradan biraz daha var.” deniliyor.
Yirmiikinci Lem'a mahrem işâretli ve en hàs ve hàlis ve sâdık kardeşlerime mahsûstur, kayıtlıdır. “Birinci İşâret: Sen ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki onlar her fırsatta senin âhiretine karışıyorlar? Bu suâle cevab verecek Isparta Vilâyetinin hükûmeti ve bu vilâyetin milletidir.”
Küçük Masûmlar Tâifesi Bir Hiss‑i Kable'l-Vukû' ile Risale-i Nurla saâdet bulacaklar
Şefkat‑i îmâniyeden gelen bu masûmâne ve hàlisâne ve hayretkârâne ümîd ve arzu ve temennîyi bir suç tevehhüm edenler, elbette kendileri suçludurlar.
Said imzalı bir mektûbda; “Yedi yaşından on yaşına kadar masûm çocuklar, faytonla gezdiğim vakit, beni görünce koşuşup ellerime sarılmalarının hikmeti nedir?” diye hayret ediyordum. Birden ihtar edildi ki; “küçük masûmlar tâifesi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurla saâdet bulacaklarını ve tehlike‑i maneviyelerden kurtulacaklarını hissettiklerini anladım.” denmektedir.
Bu Fıkra Başta Lehimde ve Âhirde Bir Arzu ve Bir Temennî İken Suç Saymak İnsaftan Hariçtir
Bu fıkra başta lehimde ve âhirde bir arzu ve bir temennî iken suç saymak insaftan hariçtir.
Bir kısım âyetler ve hadîslerin müttefikan bu asırda bir hakikat‑i nurâniyeye işâret ettikleri ve âhirzamanda gelecek bir müceddid‑i ekberi gösterdikleri ve o gelecek zâtın ve cem'iyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi îmânı kurtarmak olduğu ve Şerîatı ihyâ ve hilâfeti tatbik gibi çok geniş dâirede hükmeden bu iki vazifesini nazara almamalarının zararsız olduğu fakat Nurun muârızlarının, hususan siyâsî tâifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabileceği, onun için kendisinin müdakkik kardeşimizin risaleciğinin bir kısmını ve bazı cümlelerini kaldırıp ta'dil ederek göndereceği yazılıyor.
556
Said Nursî imzalı bir mektûbda: Dâru'l‑Fünûna inkılâb eden harbiye nezâretinin kapısındaki ﴿اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا﴾﴿وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا﴾ hatt‑ı Kur'ânînin üzeri mermer taşlarla kapatılmışken, meydâna çıkarılması, şimdi yeniden hatt‑ı Kur'ânîye bir nümûne‑i müsâade ve Risale‑i Nurun takib ettiği maksadına bir vesile ve üniversitenin bir Nur Medresesi olmasına işâret olarak gösterilmektedir.
Tekbiratü'l‑Hüccac Mektûbumdaki Hakikat ve İzâhıma Karşı Tenkidlerine Tam Cevaptır
Tekbiratü'l‑Hüccac mektûbumda hakikat ve izâhıma karşı tenkidlerine, Husrev’in âhirdeki hâşiyesi tam cevaptır.
Said en‑Nursî imzalı “Tekbiratü'l‑Hüccac fî Arafat” başlıklı mektûbda; “Nurun ehemmiyetli bir kısım şâkirdleri pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl‑i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrâne kabûl etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezâddır. Hallini isteriz.” diye sormaları sebebiyle onlara cevab olmak üzere, bundan sonra gelecek Mehdi‑i Resûl’ün temsîl ettiği kudsî cemâatin şahs‑ı manevîsinin üç vazifesi olduğu, bunların; îmânı kurtarmak, Hilâfet‑i Muhammediye (A.S.M.) ünvânıyla Şeâir‑i İslâmiyeyi ihyâ etmek ve inkılâbât‑ı zamaniye ile çok ahkâm‑ı Kur'âniyenin ve Şerîat‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunlarının bir derece ta'tîle uğramasıyla o zât bu vazife‑i uzmâyı yapmağa çalışır. Nur şâkirdleri birinci vazifeyi tamamıyla Risale‑i Nurda gördüklerinden ikinci, üçüncü vazifeleri de, buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini haklı olarak bir nev'i mehdi telâkki ediyorlar. Bir kısmı, o şahs‑ı manevînin bir mümessili olan bîçâre tercümânını zannettiklerinden bazen o ismi ona da veriyorlar. Hattâ evliyânın bir kısmı, kerâmet‑i gaybiyelerinde Risale‑i Nuru aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu; bu, tahkîkatla, te'vil ile anlaşılır diyorlar. İki noktada bir iltibas var; te'vil lâzımdır.
557
Birincisi: Âhirde iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller. Fakat Hilâfet‑i Muhammediye (A.S.M.) ve İttihâd‑ı İslâm avâmda ve ehl‑i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nev'i mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle âhirzamanın büyük mehdisi ünvânını almamışlar.
İkincisi: Âhirzamanın o büyük şahsı, Âl‑i Beyt’ten olacak. Gerçi ma'nen ben Hazret‑i Ali’nin (R.A.) bir veled‑i manevîsi hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl‑i Muhammed (A.S.M.) bir mânâda hakîki Nur şâkirdlerine şâmil olmasından ben de Âl‑i Beyt’ten sayılabilirim. Fakat Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet, şahsî makamları arzu etmek, şân ve şeref kazanmak olmaz. Nurda ihlâsı bozmamak için uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim diye yarı muvâfakat şeklinde bir cevab verilmekte (Hâşiye) ve bu mehdilik teklifi açık ve kesin olarak reddedilmemektedir.
Zemin Hiddet Eder Dediğimden Üç Dakika Sonra Zelzele Olması Medâr‑ı Tenkid Olamaz
Bu fıkradaki hâdiseler vâkıa mutâbık ve acîb bir tarzda: Beni mahzûn etmeyiniz, zemin hiddet eder dediğimden üç dakika sonra zelzele olmasını, hayret ve taaccüble tahsin etmek şefkatin iktizası olduğu hâlde, medâr‑ı tenkid olamaz.
558
“Dört saat ifâdesi alınıp sıkıntı çekmesinden on saat sonra, âdeta aynı zamanda iki milyon lira zarar veren maârif yangını gösterdi ki; Risale‑i Nur belâların def'ine bir vesiledir ki, Nurlara hücum edildi, belâ yol buldu, geldi.” denilmektedir.
Yüzkırkbir numaralı mektûbda: Dört buçuk saat ifâdesi alındıktan sonra, Ankara’da maârif dâiresinin ve otomobil garajının, İzmir’de bir fabrikanın, Adana’da büyük bir binanın yanmasından bahisle bunun bir tesâdüf olmadığı isbâta kalkışıldıktan sonra, “Beni Risalelerimden mahrum etmeyiniz. Yoksa hem bana, hem bu vatana yazık olur, zemin zelzele ile hiddet eder, dediğinden üç dakika sonra üç sâniye devam eden zelzele, zeminin hiddeti ve ateş ile maârif dâiresini sarması, mahkemece dört defa isbât edilen çok defa zelzelenin Risale‑i Nura ve şâkirdlerine taarruzları zamanına gelmesi tesâdüf olamaz. Risale‑i Nurun bu memlekette belânın def'ine vesile olduğu çok hâdiselerle tahakkuk etmiştir.” denilmektedir.
Yüzkırkyedi numaralı mektûbda: Bu defa bize hücumların aynı zamanında kış çok hiddet etti, şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığı gösterdi ki; hücumların durmasıyla ve Nurcuların ferâhlanmasıyla Zemherir günlerinin Nevrûz günleri gibi gülmeye başlaması… Ve maârif dâiresinin yanması küllî bir tokattır.
“Ne ile yaşıyorsun?” Dediler. Dedim ki: “İktisad bereketiyle”
Tebrik ve âferin ile mukàbele edilecek bir hâle i'tirâz nazarıyla bakılmaz.
Bu defa bana mahkemede sordukları çok mânâsız suâller içinde “Ne ile yaşıyorsun?” dediler. Dedim ki: “İktisad bereketiyle. Bir vakit Isparta’da bir Ramazanda bir ekmek, bir kilo torba yoğurdu, bir kilo pirinç ile yaşayan bir adam, maîşet için dünyaya tenezzül etmez ve hediyeyi de kabûl etmeğe mecbur olmaz.” dedim.
Zübeyr’in Parlak Medhiyesi İnşâallâh Onları Takdir ve Tahsine Sevketmiş
Zübeyr’in mahkemede okuduğu müdafaası gibi, parlak medhiyesi inşâallâh onları takdir ve tahsine sevketmiş ki, taaccüble kararnâmede yazmışlar.
Zübeyr Gündüzalp’ın daktilo ile yazdığı “Gençliğimiz, hak ve hakikati öğreten ma'lûmât ve en yüksek ahlâk istiyor.” adlı bir formasında, onuncu sahifede: Risale‑i Nur yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu fikir karanlığından kurtarmak için müellifinin kendi ihtiyarıyla değil, Büyük Yaratıcımızın ihtarıyla yazılmış bir şâheserdir.
559
Onikinci sahifede: Risale‑i Nura hizmet eden birisine denilse: Risale‑i Nur yerine şu kitapları kopya et de, Ford’un servetini sana vereyim. O, Risale‑i Nur satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan şöyle cevab verir: “Dünya servet ve saltanatının hepsini verseniz kabûl etmem.”
Onbeşinci sahifede: “Dürüst fikirli yazarlara bağlılığımızın derecesi yüz ise, Bediüzzaman gibi dünya ve âhiretimize rehberlik eden büyük bir şahsiyete bir kentrilyondur, sonsuzdur.”
Onikinci sahifede: “Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi, asrın ictimâî ve rûhî ve dinî hastalıklarını teşhîs etmiş ve müzminleşmiş ictimâî illetleri tedâvi edecek şekilde Kur'ân‑ı Hakîm’in hakikatlerini İlâhî bir emirle, bu zamanda yaşayan bütün insanlara arz etmiştir.”
Kırkdördüncü sahifede: “Bediüzzaman, bu risaleleri bir sene okuyan bu zamanın mühim bir âlimi olabilir demiştir. Evet, öyledir.”
Ellidördüncü sahifede: “Risale‑i Nur okuyan hâkimlerin isabetsiz karar verdikleri görülmüyor.” denilmektedir.
Tam Lehimde ve Ayn‑ı Hakikat İken Kararnâmede Suç Mevzûları İçine Konulmamalı İdi
Bu gelen parça tam lehimde ve ayn‑ı hakikat iken kararnâmede suç mevzûları içine konulmamalı idi.
Ahmed Feyzi’nin eserinin bir kısmını ta'dil ettiğini fakat bir kısmının da aceleye geldiğinden ta'dil edemeden gönderdiğini, “Dine ve terbiye‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) zehir diyen Saraçoğlu’nu bırakıp, hakikat‑i Kur'âniyeyi güneş gibi gösteren Sirâcü'n‑Nur ile münâkaşa etmek, onun müsâderesine yardım etmek demek olduğunu beyân ediyoruz.” denmektedir.
560
Mahkemeye tarihsiz ibraz ettiği bir müdafaasında neticeten: Kendisinin ve şâkirdlerinin siyasetle iştigâl etmediklerini, tecâvüz olarak gösterilen yazıların mahrem olduklarını, vicdân ve tefekkür hürriyeti mevcûd olduğunu, bunların bazı kanunları tenkid mâhiyetinde de görünse suç teşkil etmeyeceğini, ele alınan birçok risalelerin eskiden yazılmış olduğunu, bilirkişi tedkîkàtından geçerek zararsız bulunduklarının tesbit olunduğunu evvelce de Eskişehir Mahkemesinde bunlardan dolayı mahkûmiyet kararı verildiği gibi, Denizli Mahkemesinde de berâet ettiklerini, artık bir daha aynı suçtan dolayı mahkeme edilmelerinin doğru olmadığını, kendisinin ve gerekse Nur şâkirdlerinin şimdiye kadar âsâyişi bozacak hareketlerde bulunmadıklarını, Beşinci Şuâ’da isim tasrîh etmemesine ve maksadının sâdece ihbardan ibaret olmasına göre bunların da bir suç teşkil etmeyeceğini ileri sürerek savunmuştur.
Bu nümûnelere daha kıyâs edilsin…
Said Nursî
561
Temyiz Mahkemesi Riyâsetine
Afyon Mahkemesinden hakkımızda sâdır olan haksız hükmün temyizen bozulması üzerine yapılan duruşmamızda beni yine konuşturmadılar. Hakkımızda üçüncü bir şiddetli iddianâmeyi bize dinlettirdiler. Hem yanıma kimseyi bırakmadılar ki, gelsin yazıyla bana yardım etsin. Yazım noksan olmakla beraber hasta hâlimle beraber yazdığım bu şekvâmı bu zamanda hakkımda iki defa tam adâlet eden makamınıza bir lâyiha‑i temyizim olarak takdim ediyorum.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Haşirdeki mahkeme‑i kübrâ’ya bir arzuhâldir. Ve Dergâh‑ı İlâhiye’ye bir şekvâdır. Ve bu zamanda mahkeme‑i temyiz ve istikbâldeki nesl‑i âtî ve dâru'l‑fünûnların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler. İşte bu yirmiüç senede yüzer işkenceli musîbetlerden on tanesini âdil Hâkim‑i Zülcelâl’in dergâh‑ı adâletine müştekiyâne takdim ediyorum.
Birincisi
Ben kusurlarımla beraber bu milletin saâdetine ve îmânının kurtulmasına hayatımı vakfettim. Ve milyonlarla kahraman başların fedâ oldukları bir hakikate, yani Kur'ân hakikatine benim başım dahi fedâ olsun diye bütün kuvvetimle Risale‑i Nurla çalıştım. Bütün zâlimâne tâziblere karşı tevfik‑i İlâhî ile dayandım. Geri çekilmedim.
Ezcümle; bu Afyon hapsimde ve mahkememde başıma gelen çok gaddârâne muâmelelerden birisi: Üç defa ve her defasında iki saate yakın aleyhimizde garazkârâne ve müfteriyâne ittihamnâmelerini, bana ve adâletten tesellî bekleyen masûm Nur talebelerine cebren dinlettirdikleri hâlde, çok ricâ ettim, beş‑on dakika bana müsâade ediniz ki, hukukumuzu müdafaa edeyim. Bir‑iki dakikadan fazla izin vermediler.
562
Ben yirmi ay tecrid‑i mutlakta durdurulduğum hâlde yalnız üç‑dört saat bir‑iki arkadaşıma izin verildi. Müdafaâtımın yazısında az bir parça yardımları oldu. Sonra onlar da men'edildi. Pek gaddârâne muâmeleler içinde cezalandırdılar. Müddeînin bin dereden su toplamak nev'inden ve yanlış mânâ vermekle ve iftiralar ve yalan isnâdlarla garazkârâne ve onbeş sahifesinde seksenbir hatâsını isbât ettiğim aleyhimizdeki ithamnâmelerini dinlemeğe bizi mecbur ettiler. Beni konuşturmadılar. Eğer konuştursalardı diyecektim:
Hem dininizi inkâr, hem ecdâdınızı dalâletle tahkîr eden ve Peygamberinizi (A.S.M.) ve Kur'ânınızın kanunlarını reddedip kabûl etmeyen; yahudî ve nasrânî ve mecûsîlere, hususan şimdi bolşevizm perdesi altındaki anarşist ve mürted ve münâfıklara hürriyet‑i vicdân, hürriyet‑i fikir bahânesiyle ilişmediğiniz hâlde ve İngiliz gibi Hıristiyanlıkta müteassıb, cebbâr bir hükûmetin dâire‑i mülkünde ve hâkimiyetinde, milyonlarla Müslümanlar her vakit Kur'ân dersiyle İngiliz’in bütün bâtıl akîdelerini ve küfrî düsturlarını reddettikleri hâlde onlara mahkemeleriyle ilişmediği ve her hükûmette bulunan muhâlifler alenen fikirlerinin neşrinde, o hükûmetlerin mahkemeleri ilişmediği hâlde, benim kırk senelik hayatımı ve yüzotuz kitabımı ve en mahrem risale ve mektûblarımı, hem Isparta hükûmeti, hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara Ceza Mahkemesi, hem Diyânet Riyâseti, hem iki defa belki üç defa mahkeme‑i temyiz tam tedkik ettikleri ve onların ellerinde iki‑üç sene Risale‑i Nurun mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün nüshaları kaldığı ve bir küçük cezayı icâb edecek bir tek maddeyi göstermedikleri, hem bu derece zaafiyetim ve mazlumiyetim ve mağlûbiyetim ve ağır şerâit ile beraber ikiyüz bin hakîki ve fedâkâr şâkirdlere vatan ve millet ve âsâyiş menfaatinde en kuvvetli ve sağlam ve hakikatli bir rehber olarak kendini gösteren Risale‑i Nurun elinizdeki mecmuaları ve dörtyüz sahife müdafaâtımız masûmiyetimizi isbât ettikleri hâlde, hangi kanun ile, hangi vicdân ile, hangi maslahat ile, hangi suç ile bizi ağır ceza ve pek ağır ihanetler ve tecridlerle mahkûm ediyorsunuz? Elbette mahkeme‑i kübrâ-yı haşirde sizden sorulacak.
563
İkincisi
Beni cezalandırmağa gösterdikleri bir sebeb: Benim tesettür, irsiyet, zikrullâh, taaddüd‑ü zevcât hakkında Kur'ânın gayet sarîh âyetlerine, medeniyetin i'tirâzlarına karşı onları susturacak tefsirimdir.
Onbeş sene evvel Eskişehir Mahkemesine ve Ankara’ya mahkeme‑i temyize ve tashihe yazdığım – ve aleyhimdeki kararnâmede yazdıkları – bu gelen fıkrayı: Hem haşirde mahkeme‑i kübrâ’ya bir şekvâ, hem istikbâlde münevver ehl‑i maârif hey'etine bir îkaz, hem iki defa berâetimizde insaf ve adâletle feryâdımızı dinleyen mahkeme‑i temyize El‑Hüccetü'z-Zehrâ ile beraber bir nev'i lâyiha‑i temyiz, hem beni konuşturmayan ve seksen hatâsını isbât ettiğimiz garazkârâne ittihamnâme ile beni iki sene ağır ceza ve tecrid‑i mutlak ve iki sene başka yere nefy ve göz nezâreti hapsiyle mahkûm eden hey'ete aynen o fıkrayı tekrar ediyorum.
İşte ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüzelli senede ve her asırda üçyüzelli milyon Müslümanların hayat‑ı ictimâiyesinde kudsî ve hakîki bir düstur‑u İlâhî’yi, üçyüzelli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüz senede geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû‑yi zeminde adâlet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir diye bağırıyorum. Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin! Acaba bu zamanın bazı ilcaâtının iktizasıyla muvakkaten kabûl edilen bir kısım ecnebî kanunlarını fikren ve ilmen kabûl etmeyen ve siyaseti bırakan ve hayat‑ı ictimâiyeden çekilen bir adamı, o âyâtın tefsirleriyle suçlu yapmakla, İslâmiyeti inkâr ve dindar ve kahraman bir milyar ecdâdımıza ihanet ve milyonlarla tefsirleri itham çıkmaz mı?
564
Üçüncüsü
Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebeb; emniyeti ihlâl ve âsâyişi bozmaktır. Pek uzak bir ihtimal ve yüzde belki binde bir imkân ile hattâ uzak imkânâtı vukûât yerinde koyup, bazı mahrem risale ve hususî mektûblardan Risale‑i Nurun yüzbin kelime ve cümlelerinden kırk‑elli kelimesine yanlış mânâ vererek bir sened gösterip bizi ittiham ve cezalandırmak istiyorlar.
Ben de bu otuz‑kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nurun binler hàs şâkirdlerini işhâd ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngilizlerin başkumandanı, İslâm içinde ihtilâf atıp hattâ Şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek İ'tilâfçı, İttihâdçı fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunanın galebesine ve harekât‑ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde Hutuvât‑ı Sitte eserimi Eşref Edîb’in gayretiyle tab' ve neşretmek ile o kumandanın dehşetli plânını kıran‥ ve onun i'dâm tehdidine karşı geri çekilmeyen‥ ve Ankara reisleri o hizmeti için Onu çağırdıkları hâlde Ankara’ya kaçmayan‥ ve esârette Rus’un başkumandanının i'dâm kararına ehemmiyet vermeyen‥ ve Otuzbir Mart Hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itâate getiren‥ ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de, mahkemedeki paşaların: “Sen de mürtecisin, Şerîat istemişsin” diye suâllerine karşı, i'dâma beş para kıymet vermeyip, cevaben: “Eğer meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise, bütün cin ve ins şâhid olsun ki; ben mürteciyim ve Şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeğe hazırım” diyen‥ ve o büyük zâbitleri hayretle takdire sevkedip, i'dâmını beklerken berâetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken, onlara teşekkür etmeyerek: “Zâlimler için yaşasın Cehennem!” diye yolda bağıran‥ ve Ankara’da dîvân‑ı riyâsette – Afyon Kararnâmesinin yazdığı gibi – Mustafa Kemâl hiddetle Ona dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki; bize yüksek fikirler beyân edesin. Sen geldin namaza dair şeyler yazdın içimize ihtilâf verdin.” Ona karşı:
565
“Îmândan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” diye kırk‑elli meb'ûsun huzurunda söyleyen‥ ve o dehşetli kumandan ona bir nev'i tarziye verip hiddetini geri aldıran‥ ve altı vilâyet zâbıtasınca ve hükûmetçe âsâyişin ihlâline dair bir tek maddesi kaydedilmeyen‥ ve yüzbinlerle Nur şâkirdlerinin hiçbir vukûâtı görünmeyen‥ (yalnız bir küçük talebenin, haklı bir müdafaada küçük bir vukûâtından başka) hiçbir şâkirdinden bir cinayet işitilmeyen‥ ve hangi hapse girmiş ise o mahpusları ıslah eden‥ ve Risale‑i Nurdan yüzbinler nüsha memlekette intişar etmekle beraber, menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmiüç senelik hayatının ve üç hükûmet ve mahkemelerin berâetler vermelerinin ve Nurun kıymetini bilen yüzbin şâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehâdetiyle isbât eden‥ ve münzevî, mücerred, garîb, ihtiyar, fakir ve kendini kabir kapısında gören‥ ve bütün kuvvet ve kanâatiyle fânî şeyleri bırakıp, eski kusurâtına bir keffâret ve hayat‑ı bâkiyesine bir medâr arayan‥ ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen‥ ve şiddet‑i şefkatinden masûmlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendisine zulüm ve tâzib edenlere bedduâ etmeyen bir adam hakkında: “Bu ihtiyar münzevî âsâyişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır ve muhâbereleri dünya içindir, öyle ise suçludur” diyenler ve Onu pek ağır şerâit altında mahkûm edenler; elbette yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme‑i kübrâ’da hesabını verecekler!
Acaba bir nutuk ile, isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve kırk sene evvel bir makalesiyle binler adamı kendine tarafdâr yapan ve mezkûr üç dehşetli kumandanlara karşı korkmayan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde, “başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse, zındıkaya ve dalâlete teslîm‑i silâh edip vatan ve millet ve İslâmiyete hıyânet etmem, hakikat‑i Kur'ân’a fedâ olan bu başımı zâlimlere eğmem” diyen ve Emirdağı’nda beş‑on âhiret kardeşi ve üç‑dört hizmetçilerden başka kimse ile alâkadar olmayan bir adam hakkında, ittihamnâmede: “Bu Said Emirdağı’nda gizli çalışmış, âsâyişe zarar vermek fikriyle orada bir kısım halkları zehirlemiş, yirmi adam da etrafta Onu medhedip hususî mektûblar yazdıkları gösteriyor ki, O adam inkılâb ve hükûmet aleyhinde gizli bir siyaset çeviriyor.” diyerek emsâlsiz bir adâvet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid‑i mutlak ile ve mahkemede konuşturmamakla tâzib edenler ne derece haktan ve adâletten ve insaftan uzak düştüklerini vicdânlarına havâle ediyorum!‥
566
Hiç mümkün müdür ki, böyle haddinden yüz derece ziyâde teveccüh‑ü âmmeye mazhar ve bir nutuk ile binler adamı itâate getiren ve bir makaleyle binlerle insanları İttihâd‑ı Muhammediye Cem'iyetine iltihak ettiren ve Ayasofya Câmii’nde elli bin adama takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam, üç sene Emirdağı’nda çalışsın, yalnız beş‑on adamı kandırsın ve âhiret işini bırakıp siyaset entrikaları ile uğraşsın. Yakın olduğu kabrine nurlar yerine lüzumsuz zulmetler doldursun. Hiç kàbil midir? Elbette şeytan dahi bunu kimseye kabûl ettiremez.
Dördüncüsü
Şapka giymediğimi mahkûmiyetime ehemmiyetli bir sebeb göstermeleridir. Beni konuşturmadılar. Yoksa beni cezalandırmağa çalışanlara diyecektim ki:
Üç ay Kastamonu’da polisler ve komiser karakolunda misâfir kaldım. Hiçbir vakit bana demediler: “Şapkayı başına koy.” Ve üç mahkemede şapkayı başıma koymadığım ve başımı mahkemede açmadığım hâlde bana ilişmedikleri ve yirmiüç sene bazı dinsiz zâlimlerin o bahâne ile bana gayr‑ı resmî çok sıkıntılı ve ağır bir nev'i ceza çektirdikleri ve çocuklar ve kadınlar ve ekserî köylüler ve dâirelerde memurlar ve bere giyenler şapka giymeğe mecbur olmadıkları ve hiçbir maddî maslahat giymesinde bulunmadığı hâlde, benim gibi bir münzevî, bütün müçtehidlerin ve umum Şeyhülislâmların yasak ettikleri bir serpuşu giymediğim bahânesiyle ve uydurmalar ilâvesiyle yirmi sene cezasını çektiğim ve libâsa ait, mânâsız bir âdetle tekrar beni cezalandırmağa çalışan ve çarşıda, Ramazanda, gündüzde rakı içip namaz kılmayanları hürriyet‑i şahsiye var diye, kendine kıyâs edip ilişmediği hâlde, bu derece şiddet ve tekrarla ve ısrarla beni kıyafetim için suçlandırmağa çalışan; elbette ölümün i'dâm‑ı ebedîsini ve kabrin dâimî haps‑i münferidini gördükten sonra mahkeme‑i kübrâ’da ondan bu hatâsı sorulacak.
567
Beşincisi
Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin tahsinkârâne işâretine mazhariyeti; ve İmâm‑ı Ali (Kerremallâhu Vechehu) ve Gavs‑ı A'zam (Kuddise Sırruhu) gibi evliyânın takdirlerini; ve yüzbin ehl‑i îmânın tasdiklerini; ve yirmi senede millete, vatana zararsız pek çok menfaatli bir mertebeyi kazandıran Risale‑i Nuru, sinek kanadı gibi bahânelerle, bazı risalelerinin müsâderesine hattâ dörtyüz sahife ve yüzbin adamın îmânlarını kurtaran ve kuvvetlendiren Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye Mecmuasını, eskiden yazılmış ve mürûr‑u zaman ve af kanunları görmüş iki âyetin tam haklı tefsirine dair iki sahifeyi bahâne ederek, o pek çok menfaatli ve kıymetdâr mecmuanın müsâderesine sebeb oldukları gibi, şimdi de Nurun kıymetdâr risalelerini, herbirisinde bin kelime içinde bir‑iki kelimeye yanlış mânâ vermekle, o bin menfaatli risalenin müsâderesine çalışıldığını, bu üçüncü iddianâmeyi işiten ve neşrettiğimiz kararnâmeyi gören tasdik eder. Biz dahi: لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Altıncısı
Nurun şâkirdlerinden bazılarının Nurlardan fevkalâde îmân hüccetlerini ve sarsılmaz, aynelyakìn ulûm‑u îmâniyeyi görüp istifade ettiklerinden, bu bîçâre tercümânına bir nev'i teşvik ve tebrik ve takdir ve teşekkür nev'inde, ziyâde hüsn‑ü zan ile müfritâne medhetmeleri ile beni suçlu gösterene derim:
568
Ben âciz, zaîf, gurbette, menfî, yarım ümmî, aleyhimde propaganda ile halkı benden ürkütmek hâleti içinde Kur'ânın ilâçlarından ve îmânî ve kudsî hakikatlerinden dertlerime tam derman olarak kendime bulduğum zaman, bu millete ve bu vatan evlâdlarına dahi tam bir ilâç olacağına kanâat getirdiğim için o kıymetdâr hakikatleri kaleme aldım. Hattım pek noksan olmasından yardımcılara pek çok muhtaç iken, inâyet‑i İlâhiye bana sâdık, hàs, metîn yardımcıları verdi.
Elbette ben onların hüsn‑ü zanlarını ve samîmâne medihlerini bütün bütün reddetmek ve hatırlarını tekdir ile kırmak, o hazine‑i Kur'âniye’den alınan Nurlara bir ihanet ve adâvet hükmüne geçer. Ve o elmas kalemli ve kahraman kalbli muâvinleri kaçıracak diye onların âdi, müflis şahsıma karşı medh ü senâlarını, asıl mal sâhibi ve bir manevî mu'cize‑i Kur'âniye olan Risale‑i Nura ve hàs şâkirdlerinin şahsiyet‑i maneviyesine çeviriyordum. Benim haddimden yüz derece ziyâde hisse veriyorsunuz diye bir cihette hatırlarını kırıyordum. Acaba hiçbir kanun, müstenkif ve râzı olmayan bir adamı başkaların onu medhetmesiyle suçlu yapar mı ki, kanun nâmına hareket eden resmî memur beni suçlu yapıyor?
Hem neşrettiğimiz aleyhimizde yazılan kararnâmenin ellidördüncü sahifesinde “Âhirzamanın o büyük şahsı neslen Âl‑i Beyt’ten olacak. Biz Nur şâkirdleri, ancak manevî Âl‑i Beyt’ten sayılabiliriz. Hem Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek, şân ü şeref kazanmak olmaz. Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim.” denmektedir diye kararnâmede yazdıkları…
Ve yine kararnâmede yirmiikinci ve üçüncü sahifesinde “kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh‑ı İlâhî’ye ilticâ etmek ki; o şahsiyetle kendimi herkesten ziyâde bîçâre, âciz, kusurlu görüyorum. O hâlde, bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sâhib‑i kemâlim. Sizi bütün bütün kaçırmamak için üçüncü hakîki şahsiyetimin gizli çok fenâlıklarını ve sû‑i hâllerini söylemeyeceğim. Cenâb‑ı Hak inâyetiyle en ednâ bir nefer gibi, bu şahsımı esrâr‑ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun. Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a'lâ.” fıkrasını, kararnâme yazdığı hâlde, beni başka zâtların medhiyle ve Risale‑i Nur mânâsıyla büyük bir hidayet edici vasfını vermekle beni suçlu yapanlar, elbette bu hatânın cezasını dehşetli çekmeğe müstehak olurlar.
569