649
Salâbet‑i Îmâniye Derslerini Gören Resmî Memurlar Kalben İnsafa Gelmez ve İnâdlarında Devam Ederlerse
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hakkımda gazete münâsebetiyle şimdi ihtar edildi ki: Rus’un cebbâr bir kumandanı, gösterdiğin izzet‑i îmâniye karşısında hiddetini bırakıp tarziye verdiği hâlde‥ Risale‑i Nurun gayet kuvvetli, şahsımın yüz derece fevkınde hàlisâne salâbet‑i îmâniye derslerini gören resmî memurlar kalben insafa gelmezler ve inâdında devam etseler; elbette Cehennem’den başka hiçbir ceza onları temizlemez. Muvakkat bir ömürde bu azîm hatânın cezası yerleşmez. Çünkü, bir yağ bozulsa, daha yenilmez; süt, yoğurt gibi değil. İnşâallâh Nurlar onların çoğunu bozulmadan kurtarmış.
Sâniyen: Mehmed Feyzi, Bedriye’ye yazsın ki; ben onun mektûbunda bulunan bütünleri duâma dâhil ediyorum, onlar da bana duâ etsinler.
Said Nursî
Nur Risaleleri Başka Derslere Hiç İhtiyaç Bırakmıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Medâr‑ı ibret ve hayret iki esâretimde şahsıma karşı bir muâmeleyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Rusya’da Kosturma’da, doksan esir zâbitlerimizle beraber bir koğuşta idik. Ben o zâbitlerimize ara sıra ders veriyordum. Bir gün Rus kumandanı geldi, gördü, dedi: “Bu Kürd, gönüllü alay kumandanı olup çok askerimizi kesmiş. Şimdi de burada siyâsî ders veriyor. Ben yasak ediyorum, ders vermesin.” İki gün sonra geldi, dedi: “Mâdem dersiniz siyâsî değil, belki dinîdir, ahlâkîdir; dersine devam eyle.” izin verdi.
İkinci esâretimde, bu hapiste iken yirmi sene derslerimi dinlemiş ve benden daha güzel ders veren bir hàs kardeşimin ve zarûrî hizmetimi gören hizmetçilerimin benim yanıma gelmeleri adliye memuru tarafından yasak edildi, tâ benden ders almasınlar. Hâlbuki Nur Risaleleri başka derslere hiç ihtiyaç bırakmıyor ve hiçbir dersimiz kalmamış ve hiçbir sırrımız gizli kalmamış. Her ne ise bu uzun kıssayı kısa kesmeye bir hâl sebeb oldu.
650
Üç Kıymetdâr Mektûbunuzla Hüve Nüktesi'ni Nasıl Bulduğumuzu Arzetmemizi Sevgili Üstadımız Emretmişler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Çok Azîz, Çok Sevgili, Çok Kıymetdâr, Çok Mübârek Üstadımız Efendimiz Hazretleri,
Arz‑ı ta'zîmat ve takdim‑i ihtiramât ile istifsar‑ı hatır edip, sıhhat ve âfiyetinize duâlar ederek dâmenlerinizden, el ve ayaklarınızdan öpüyoruz.
Müşfik Üstadımız Efendimiz! Siz sevgili Üstadımızdan bize gönderilen ve müdafaâtın sonuna ilâve edilen üç kıymetdâr mektûbunuzla “Hüve Nüktesi”ni nasıl bulduğumuzu siz sevgili Üstadımıza arzetmemizi, bir mübârek kardeşimizle siz sevgili Üstadımız emretmişler.
Sevgili Üstadımız Efendimiz! Birinci mektûbunuz, yirmi seneden beri tarassudlar ve nezâretlerle beraber altı vilâyet ve üç mahkemenin bulamayıp berâet verdikleri cem'iyetçilikten sizde hiçbir eser görülmediği hâlde, hiçbir cem'iyette ve hiçbir komitede görülmeyen Nurculardaki hàrika alâka, ehemmiyetli bir taraftan bir suâl ile siz sevgili Üstadımızdan sorulmuş olup‥ şehâdet mertebesini kazanmak için rûhlarını fedâ eden milyonlar İslâm fedâilerinin ahfâdları ve evlâdları, o fedâiliği ecdâdlarından irsiyet aldıkları içindir ki: Siz sevgili Üstadımıza mahkemeleri hayret ettirip susturan: “Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir hakikate başımız dahi fedâ olsun.” diye acîb cümleyi söyletmeye vesile olan talebelerinizde gördüğünüz hakîki, hàlis, sırf rızâ‑yı İlâhî ve müsbet ve uhrevî fedâkârlığın karşısında, menfî cemâat ve komitelerin mağlûb oldukları, hem Nurcuları dağıtmak isteyenlerin inşâallâh muvaffak olamayacakları ve hem Nurun ve îmânın fedâilerini çoğaltmaya sebebiyet verecekleri izâh edilmekle cevab verilmiştir.
651
İkinci mübârek mektûbunuzda: Siz sevgili Üstadımızın Van, Bitlis’te tedrîste bulunduğunuz talebelerinizle birlikte, etraflarında bulunan ehl‑i îmânı titreten Ermeni, Taşnak fedâilerine karşı çıkıp o fedâileri durdurup dağıtmağa mecbur eden siz sevgili Üstadımızdaki ve talebelerinizdeki hàrika kuvvet; küçücük, fânî dünya hayatı ile menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için Ermeni fedâilerinde görülen hàrika fedâkârlığa mukâbil, hayat‑ı bâkiyeye ve İslâm millet‑i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalışan ve ecel birdir i'tikàd eden ve üstadlarına olan şiddet‑i râbıtaları fedâilik derecesine varan talebelerinizin birkaç sene mevhûm ömürlerini milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların selâmetine ve menfaatine müftehirâne fedâ etmelerinden mütevellid olduğu, kırk sene evvel siz sevgili Üstadımızdan sorulan bir suâle cevab olarak bildirilmektedir.
Üçüncü mübârek mektûbunuz: Dokuz aydan beri temâdî eden pek acîb tecridinizle beraber tesellî ve ünsiyet ihtiyacını tevlîd eden hastalığınız içinde neden bu tâzib oluyor‥ diye siz sevgili Üstadımızın kalb‑i mübâreklerine gelen şekvâya bir ihtar olup‥ inâdcı, bahâneci ve insafsız muârızlar karşısında girdiğimiz bu şiddetli imtihanda altun olanlar bakır olanlardan ayrılmak için mehenge vurulmak ve insafsız bir tecrübe ile nefislerin hisseleri olup olmadığı bilinmek için eleklerle elenmek, sırf hak ve hakikat nâmına olan hàlisâne hizmetimize pek çok lüzumu olduğu için kader‑i İlâhî’nin ve inâyet‑i Rabbâniye’nin bu dehşetli tazyîke verdiği müsâade, hiçbir hile, hiçbir enâniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî ve uhrevî menfaat karışmayarak yapılan ve tam hàlis ve hak ve hakikatten gelen ve şimdi en muannid ve vesveseli olanları dahi teslîme mecbur eden ve bir zahmete mukâbil inşâallâh bin kâr bırakan bu hizmetimiz eğer perde altında kalsaydı, çok mânâlar verilmekle beraber avâm‑ı ehl-i îmân ile hàvâs kısmı birer bahâne ile tam kanâat etmeyeceklerinden olduğu bildirilmektedir.
652
Dördüncü mektûb olan “Hüve Nüktesi” ise, ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ ve ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ kelime‑i kudsiyeleriyle maddî cihetinde هُوَ lafzında siz sevgili Üstadımızın bir seyahat‑ı hayâliye-i fikriyelerinde, hava sahifesinin mütâlaalarıyla görülen zarîf bir nükte‑i tevhidde îmân mesleğindeki gayet derecede kolaylık ile meslek‑i dalâletteki nihâyetsiz müşkülât kısa bir işâretle beyân edilmiş.
Kudret‑i İlâhiye’nin bir arşı olan bir avuç toprakta konulan muhtelif tohumların mâhiyetlerinde ve emir ve irâdenin diğer bir arşı olan havanın bir parçasında neşv ü nemâ bulan هُوَ lafzında görülen hàrikalar, esbâba verildikçe, dehşetli müşkülâtın zuhûru ve Vâhid‑i Ehade verildikçe fevkalâde sühûletin vücûdu, hem ehl‑i dalâletin hususan maddiyûn ve tabîiyyûn meslek erbâbına, hem ehl‑i îmâna gayet şirin, gayet güzel, gayet hoş, hem gayet mukni' ve müskit bir şekilde isbât edilerek bir risale kadar kıymeti bulunan hususan tahavvülât‑ı zerrât hakkındaki Otuzuncu Söz’le, Tabiat Risalesi olan Yirmiüçüncü Lem'anın bir nev'i hülâsası olabilir kanâatini bize veren bu kıymetdâr yazılarınızla Risale‑i Nur baştan başa her okuyanı hem tenvir edip yükseltiyor, hem sevgili Üstadımıza nihâyetsiz minnetdârlıklara vesile oluyor.
Husrev
Bütün Bütün Târik‑i Dünya Olarak Üçüncü Bir Saidin Zuhûruna Bir İşâret
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İki‑üç defadır ehemmiyetli bir hâlet‑i rûhiye bana ârız oluyor. Aynı otuz sene evvel İstanbul’da beni Yûşâ Dağı’na çıkarıp İstanbul’un, Dâru'l‑Hikmet’in câzibedâr hayat‑ı ictimâiyesini bıraktırıp, hattâ İstanbul’da bulunan Nurun birinci şâkirdi ve kahramanı olan merhum Abdurrahman’ı dahi zarûrî hizmetimi görmek için de yanıma almağa müsâade etmeyen ve Yeni Said mâhiyetini gösteren acîb inkılâbât‑ı rûhînin bir misli, şimdi mukaddemâtı bende başlamış. Üçüncü bir Said ve bütün bütün târik‑i dünya olarak zuhûruna bir işâret tahmin ediyorum.
653
Demek Nurlar ve kahraman şâkirdleri benim vazifelerimi yapacaklar, daha bana hiç ihtiyaç kalmamış. Zâten Nurun herbir câmi' cüz'ü ve sarsılmayan hàlis şâkirdlerinin herbirisi, benden daha mükemmel ders verir.
Said Nursî
Hüve Nüktesi Gizli Zındık Düşmanlarımızın Bellerini Kırmış
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Evvelâ: Ben bazı emârelerle tahmin ederim ki, neşredilen mecmualarımızdan en ziyâde Rehber’e ehemmiyet veriyorlar. Ben zannederim ki: Hüve Nüktesi gizli zındık düşmanlarımızın bellerini kırmış, onların istinâdgâhı olan tabiat tâğutunu dağıtmış, kesif toprakta bir derece saklayabilirken şeffâf havada – Hüve Nüktesi’nden sonra – hiçbir cihetle o tâğutu saklamak imkânı kalmamış ki, küfr‑ü inâdî ve temerrüd‑ü irtidadî sebebiyle adliyeyi aldatıp aleyhimize sevkediyorlar. İnşâallâh Nurlar adliyeleri lehine çevirip onların bu hücumunu dahi akîm bırakacaklar.
Sâniyen: Bu sırada, hem Ehl‑i Sünnet gazetesi, hem buranın gazetesi, hem Zübeyr’in harâretli mukàbelesi, Nurlarla iştigâlleri güzel bir ilânat hükmüne geçtiler. Benim bedelime, benim hoşuma giden bize dair bahislerine bakınız, bana bildiriniz.
Said Nursî
654
Konuşan Kardeşler İhtiyatsızlıklarından ve Sohbetin Keyfinden Hiç Onlara Bakmıyorlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim Mehmed, Mustafa, İbrahim, Ceylan!
Evvelâ: Dün dördünüzün harâretli sohbetini gördüm, çok sevindim, memnun oldum. Ben de yanınızda bulunuyorum gibi ferâhla dinledim. Birden baktım ki, iki tarafınızda sizi dinleyenler var. Yarım saat devam etti. Merak ettim, kalben dedim. Habbeyi kubbe yapan ve yanlış mânâ veren bir câsus, dinleyenler içinde bulunmak ihtimali var ki, dikkatle kulak veriyor ve konuşan kardeşler ihtiyatsızlıklarından ve sohbetin keyfinden hiç onlara bakmıyorlar, dikkat etmiyorlar diye size cevab gönderdim. Elhamdülillâh bir zararlı konuşma olmadığını bildim. Bu nâzik sırada ihtiyat lâzımdır.
Sâniyen: Hoca Hasan’ın haddimden yüz derece ziyâde bir hüsn‑ü zan ile yazdığı bir mektûbundan bildim ki, aynen Denizli kahramanı merhum Hasan Feyzi sisteminde bir Nur nâşiri olacak. İnşâallâh onun gibi Afyon’da dahi Hasan Feyziler çıkacaklar. Afyon Denizli’den geri kalmayacak, zahmetimizi rahmete çevirecek.
Said Nursî
Sebilürreşâd’ın Lehimizdeki Yazıları Her Hâlde Aleyhimizdeki Kıskançları ve Gizli Düşman Zındıkları Şaşırtmış
Kardeşlerim!
Ben gazeteleri merak etmezdim. Fakat bu sırada hem Ehl‑i Sünnet, hem Sebilürreşâd’ın lehimizdeki yazıları her hâlde aleyhimizdeki kıskançları ve gizli düşman zındıkları şaşırtmış. Bunlar o dostları susturmak için çalışmak ihtimali beni meraklandırdı.
Said Nursî
Sıkıntılı Musîbetlerimi Hiçe İndiren Bir Hakikatli Tesellîdir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Sıkıntılı Musîbetlerimi Hiçe İndiren Bir Hakikatli Tesellîdir
Birinci: Hakkımızda zahmet rahmete dönmesi.
İkinci: Kader adâleti içinde rızâ ve teslîm ferâhı.
Üçüncü: İnâyet‑i hàssanın Nurcular hakkında hususiyetindeki sevinç.
Dördüncü: Geçici olmasından zevâlinde lezzet.
655
Beşinci: Ehemmiyetli sevâblar.
Altıncı: Vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak.
Yedinci: En şiddetli hücumda en az meşakkat ve küçük yaralar.
Sekizinci: Sâir musîbet‑zedelere nisbeten çok derece hafif.
Dokuzuncu: Nur ve îmân hizmetinde şiddetli imtihandan çıkan yüksek ilânatın te'sirâtındaki sürûr.
Dokuz aded manevî sevinçler, öyle teskin edici bir merhem ve tatlı bir ilâçtır ki; ta'rif edilmez, ağır elemlerimizi teskin ediyor.
Said Nursî
Yaptıkları Hücum En Küçük Bir Şâkirdi Sarsmadı
Azîz, Sıddık, Metîn Kardeşlerim!
On aydan beri münâfıkların bir resmî memuru elde edip bütün desîseleriyle yaptıkları hücum en küçük bir şâkirdi sarsmadı. O iftiraları hiç hükmündedir. İsbât ettiğimiz onun yüz yalanına karşı, bir gazetenin sâbık vâlinin tekaüde sevkini bir mektûbumuzda bulup hilâf‑ı vâkidir diye bir tek yanlış bulmuş. Hâlbuki o yanlış o gazeteye aittir. Her ne ise; böylelerden böyle iftiralar, binden bir te'siri bize olmadığı gibi, inşâallâh dâire‑i Nura da zararı olmayacak.
Size söylediğim gibi, memurun iftiranâmesine çok ehemmiyet vermeyiniz, zihninizi bulandırmasın. Eğer müdafaâtımda cevabı bulunmayan kanunî nokta varsa, kısa cevab verirsiniz. Hem deyiniz: “Said der ki: Bizi ve Nurları berâet ettiren üç mahkemeyi kızdırmamak, tenkìs etmemek için o garazkârâne iddianâmeye karşı cevab verip ehemmiyet vermeyeceğim. Büyük müdafaâtım; hususan on vecihle kanunsuzluğa, tam ve mükemmel bir cevaptır.”
Ehl‑i Îmânın İttihâdına Pek Çok Lüzum Var
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Evvelâ: Bir inâyettir ki, o adamın müfteriyâne iddianâmesini işitemedim. Yoksa şiddetle konuşacaktım. Reise, seni mahkemeye veriyorum, yani haksızlığınla mahkeme‑i kübrâ’ya ve kanunsuzluğunla dünya mahkemesine. Ve avukatım yok dediğimden maksad, onlara, bizim umumumuzun küllî mes'elede vekilimizdir, benim hususî şahsıma gelen hücuma ancak ben mukàbele edebilirim, demektir. Ahmed Hikmet’e bildiriniz.
656
Sâniyen: Savcının isnâdâtına karşı eski müdafaâtımız kâfîdir.
Sâlisen: Mustafa Osman, Ceylan nasıl telâkki ettiklerini ve hiç bulantı onlara vermediklerini ve dâire‑i Nurda dahi fenâ te'sir etmeyeceğini bana yazdılar. Kahraman Tâhir’i gördüm. O da öyle telâkki etmiş. Husrev ve Feyzileri ve Sabri’yi merak ettim.
Râbian: Zannederim ki, şimdi küfür ve dalâlet, komiteler ve cem'iyetler şeklinde hücum ettikleri içindir ki; kader‑i İlâhî, bunlara bu eşedd‑i zulüm ile bir cem'iyet isnâdıyla bizi tâzib ettiriyor. Demek şimdi ehl‑i îmânın ittihâdına pek çok lüzum var. Biz o hakikati bilmediğimiz için kaderin adâlet tokadını yeriz.
Said Nursî
Neden Tam İhlâsla, Tam Bir Tesânüdle, Tam Bir Hizbullâh Olmadınız?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Haccı men'eden, zemzemi döktüren, hakkımızda eşedd‑i zulme müsâadekâr davranan ve Zülfikàr ve Sirâcü'n‑Nur’un müsâderesine ehemmiyet vermeyen ve bizi garazkârâne, kanunsuz, tâzib eden memurları terfî ettirip hânemizden çıkan mazlumâne lisân‑ı hâl ile yüksek ağlamamızı ve sesimizi işitmeyen bir müstebid kabinenin zamanında en rahat yer hapistir. Yalnız mümkün olsa başka hapse naklolsak, tam selâmet olur.
657
Sâniyen: Onlar nasıl zorla en mahrem risaleleri en nâmahreme okuttular‥ öyle de, zorla ısrar edip bizi cem'iyet yapmağa mecbur ediyorlar. Hâlbuki, cem'iyet ve komiteciliğe hiç ihtiyacımızı hissetmiyorduk. Çünkü, ittihâd‑ı ehl-i îmân cemâatindeki uhuvvet‑i İslâmiye; Nurcular’da pek hàlisâne, fedâkârâne inkişaf ettiği gibi ve eski ecdâdlarımızın kemâl‑i aşkla rûhlarını fedâ ettikleri bir hakikate Nur şâkirdleri o milyonlar kahraman ecdâdlarından irsiyet aldıkları kuvvetli bir fedâilik ile o hakikate bağlanmaları, şimdiye kadar resmî veya siyâsî, gizli ve âşikâr cem'iyetler ve komiteciliğe ihtiyaç bırakmıyordu.
Demek şimdi bir ihtiyaç var ki, kader‑i İlâhî onları bize musallat ediyor. Onlar mevhûm bir cem'iyet isnâdıyla zulmederler. Kader ise, “neden tam ihlâsla, tam bir tesânüdle, tam bir Hizbullâh olmadınız?” diye bizi onların elleriyle tokatladı, adâlet etti.
Said Nursî
Birbirinizin Kuvve‑i Maneviyenizi Takviye Edersiniz, O Kâfîdir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizi tesellîye muhtaç bilmiyorum. Birbirinizin kuvve‑i maneviyenizi takviye edersiniz, o kâfîdir. Karşımdaki levha dahi bana kâfî geliyor. Bu son hücumda, tam haksız ve kanunsuz, yalnız evhâmdan ve za'fiyetten gelen bir korkutmak olduğu anlaşıldı. Ve ahâlinin ve zâbıtanın vaziyeti, o mânâsız hücuma bir i'tirâz hükmünde idi.
Sâniyen: Benim müdafaâtım yeni isnâdâta dahi kâfî gelir mi? Hem Zübeyr ve avukatlar çalışıyorlar mı? Telâşları yok mu? Hiç merak etmesinler. Bize medâr‑ı mes'ûliyet ettiği maddelere göre, bütün uhuvvet‑i îmâniyeyi taşıyanları, hattâ bütün imâmların cemâatlerini ve bütün üstad ve muallimlerin talebelerini dahi mes'ûl etmek lâzım gelir. Demek muhâlifleri çok kuvvet bulmuşlar ki, bütün bu telâşlı ve imkânâtı vukûât yerinde isti'mâl ederek acîb evhâmla bize hücum ettiler.
658
Sâlisen: Benim kendi kanâatim, tâ bahara kadar hapiste kalmak gerektir. Zâten kışta herşey tevakkuf eder. İnşâallâh inâyet‑i İlâhiye yine imdâdımıza yetişir.
Said Nursî
Esefle Mukàbeleye Mecbur Eden Yazılarınız Şefkatinizin Eseri Olduğu Şüphesizdir
Husrev’in bir mektûbudur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Sevgili Üstadımız, Efendimiz!
Garazkâr raporlarıyla hakkımızda Afyon adliyesini pek büyük bir dikkate sevkeden ve sekiz aydan beri şiddetli bir tazyîk altında siz sevgili Üstadımızı yaşatan, biz talebelerinizle birlikte Afyon hapsinde temâdî‑i mevkufiyetimize sebeb olan ve Nurun kàbil‑i inkâr olmayan mu'ciz‑nümâ hakikatlerini hasûdâne nazarla mütâlaa eden ehl‑i vukûf ulemâsına, siz sevgili Üstadımız, hem Risale‑i Nur yirmibeş seneden beri sükût etmiş iken, o muhterem allâmelerin ehl‑i îmânı, hususan hamele‑i Kur'ânı müdafaa ve muhâfaza en büyük vazifeleri iken, Afyon adliyesini aleyhimize teşvik edip tahrîk eden raporlarına karşı siz sevgili Üstadımızı esefle mukàbeleye mecbur eden yazılarınız şefkatinizin eseri olduğu şüphesizdir.
Yirmibeş seneden beri, zaman zaman gizli düşmanlarınıza karşı bir avuç talebenizle mücâdeleye giren siz sevgili Üstadımızı ve Kur'ânın en büyük hakikatlerini muhtevî Risale‑i Nuru müdafaa etmek şöyle dursun, en tehlikeli vakitlerimizde cebhe alan bu âlimlere karşı pek çok suâlleri sormak hakkınız iken, pek cüz'î suâlleriniz, o âlimleri îkazdan başka bir şey olmayacak.
659
Böyle en nâzik zamanlarda muâvenetinize pek çok muhtaç olduğumuz menba'lardan doğan ümîdsizliklerimizi büyük bir izzete tebdil eden ve pek büyük bir ihsân‑ı İlâhî olan inâyet‑i hàssa, bu Afyon hapsinde tekrar kendini gösterdi. Sekiz aydan beri titremeyen zemin, siz sevgili Üstadımıza, Risale‑i Nura hücum zamanlarında, gizli düşmanların hücumu ile gelen zelzeleleri yazarken, bugün yine zemin hiddet edip iki defa şiddetli bir sûrette titremesiyle bizi de şâhid göstermiş, ümîdlerimizi takviye etmiş, imhanıza susayan insafsız düşmanlarınızın en dehşetli savletleri karşısında zâhirî kimsesizliğinize şefkat etmiş, maddeten aczinize merhamet etmiş, imdâdınıza yetişmiş, titreyen zemin ile da'vânızın doğruluğunu tasdik etmiş. İlâhî ve melekûtî bir kudretle mübârek kaleminizden çıkıp yükselen, “Zafer bizimdir” beşâretlerinizi ihtar ile, bizleri siz sevgili Üstadımıza çok minnetdâr eylemiştir.
El‑Bâkî Hüve'l-Bâkî,çok kusurlu talebenizHusrev
İhtiyat ve Temkin ve Meşveret Etmek Lâzımdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: İhtiyat ve temkin ve meşveret etmek lâzımdır.
Sâniyen: Zübeyr bana merhum biraderzâdem Abdurrahman yerine ve Ceylan merhum biraderzâdem Fuâd bedeline verilmiş diye manevî ihtar aldım. Ben de burada işimi onlara bıraktım.
660
Sâlisen: Haber aldım ki, çok çalışan fakat ihtiyatsız Ahmed Feyzi’nin Mâidetü'l‑Kur'ân başında ma'lûm mektûbumu mahkeme hey'eti bahâne ederek – ki: “Said kendi hakkındaki medihleri ve sâireyi tasdik etmiş.”– benim mahkûmiyetime bir sebeb gösterilmiş. Ben mükerrer dedim ki, herşeyden evvel Ahmed Feyzi onu beyân edip – ki o mektûb, kendi hakkındaki mektûbları kabûl etmemek ve sâir bir kısmını ta'dil etmek lâzımken – lüzumsuz onları hiddete getiren şeyleri yazmış. Ben onun bin kusurunu görsem, ondan gücenmem, Fakat Nurlara zarar gelmemek için cesurâne ve ihtiyatsız hareketten bir derece çekinmek lâzımdır.
Râbian: Feyzilerin bir kahramanı olan Ahmed Feyzi kardeşimiz de, Tahiri’nin koğuşu olan medresesinde aynen Tahiri gibi davranmalı. Ve gidenlerin yerinde, onların şâkirdlerini Kur'ân ve Nur dersleriyle ve yazılarıyla teşvik etsin. Dün bana gönderdiği yeni talebelerin defterleri benim hazîn hâlimi sevince tebdil etti, Elhamdülillâh dedim.
Hiçbir Cem'iyet ve Komitelerle Bir Alâkamızı Bulamadılar. Yoktur Ki Bulsunlar
Bu defa taarruz pek geniş dâirede… Reis‑i Hükûmet ve hazır kabine, plânlı, dehşetli bir evhâm ile bir hücum etti. Benim aldığım bir habere göre ve çok emârelerle gizli münâfıkların yalan jurnalleri ve desîseleriyle bizi hilâfet komitesiyle ve Nakşî tarîkatının gizli cem'iyetiyle tam alâkadar, belki pişdâr gösterip hükûmeti büyük bir telâşa sevkederek, Nurun büyük mecmualarının İstanbul’da cildlenip Âlem‑i İslâma intişarını ve gayet makbûliyetlerini bir delil gösterip, hükûmeti korkutup, kıskanç resmî hocaları ve vehham memurları aleyhimize, insafsızca çevirdiler. Tahminlerince herhalde çok vesikalar, emâreler görülecek. Hem Eski Said damarıyla tahammül etmeyerek ortalığı karıştıracak diye kanâatleri varmış.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, o musîbeti binden bire indirdi. Bütün taharrîlerde hiçbir cem'iyet ve komitelerle bir alâkamızı bulamadılar. Yoktur ki, bulsunlar. Onun için savcı iftiralara, yanlış mânâlara, medâr‑ı mes'ûliyet olmayan cüz'î isnâdlara mecbur olmuş.
661
Mâdem hakikat budur, Nurlar ve biz yüzde doksandokuz derece musîbetten halâs olduk. Öyle ise; değil şekvâ, belki binler şükür etmekle inâyet‑i İlâhiye’nin bu cilvesinin tamamını sabır, şükür, istirhamla beklemeliyiz ve Nur dersleriyle bu medresenin mütemâdiyen çıkan ve giren muhtaç ve müştâklarına tesellî vererek yardım etmeliyiz.
Said Nursî
Siyâsî Müdafaâtı Bırakıp Nurlarla ve Tahiri Gibi, Yeni Talebelerle Meşgul Olmak Elzemdir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Şiddetli bir ihtar ile bildim ki, sen ve Ahmed Feyzi Nurun mesleği olan mübâreze etmemek ve ehl‑i dünya ile uğraşmamak ve siyasete girmemek ve yalnız lüzum‑u kat'î olduğu zaman kısaca müdafaa etmek haricinde, pek ziyâde ve zararlı mübârezekârâne ve siyasetvâri mahkemedeki okuduğunuz parçalar Nurlara çok zarar vermiş. Hattâ bizim cezamıza ve benim sıkıntılarıma sebebiyet vermiş.
Ben senden ve Ahmed Feyzi’den gücenmem. Fakat bana evvelce göstermek lâzımdı. Maddî kazâ‑yı İlâhî olarak o vaziyet size verilmiş. Onun tamiri için benim tarzımda davranmak lâzımdır. Feyzi dahi, bütün kuvvetiyle siyâsî müdafaâtı bırakıp Nurlarla ve Tahiri gibi, yeni talebelerle meşgul olmak elzemdir.
662
“Hatâ‑Savâb Cetveli ve Zeyli” ve “Posta Gazetesine Cevab” Yazılarını Basmaya Çalışmak Lâzım
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bana ve Nurlara ait kırk küsûr sahife ile beraber “hatâ‑savâb cetveli ve zeyli”, Posta gazetesine cevabı, her hâlde hem yeni harfle, hem eski harfle basmasına, hem Isparta’da hem İstanbul’da, eğer mümkünse burada dahi çalışmak lâzımdır. Mâdem mahkeme aleyhimizde zannettiği mes'elelerini makine ile teksir ediyorlar. Biz dahi aynı mes'elelerini ve doksan sehvi teksir etmek kanunen hakkımızdır, teksir etmemiz lâzımdır. Sonra da, büyük müdafaâtımla Ahmed Feyzi, Zübeyr, Mustafa Osman, Husrev, Sungur, Ceylan gibi arkadaşların i'tirâznâmeleri de inşâallâh bastırılacak.
Said Nursî
İlm‑i Hakikatte ve Îmâniyede Onbeş Seneye Mukâbil Onbeş Hafta Kâfî Geldiğini Tasdik Ediyorlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İki saat zarfında iki acîb ve latîf, zâhiren küçük, hakikaten ehemmiyetli iki hâdiseyi size yazmak ihtarı aldım.
Birincisi: Nurun iki namzed talebesine Rehberden Leyle‑i Kadir’de ihtar edilen mes'eleyi okudum. Âhirinde, “Beş‑on senede medrese hocalarının tahsil derecelerini, Nur Şâkirdleri on haftada kazanır.” dediğim aynı dakikada kalbe geldi ki: Eski Said’in, onbeş yaşında iken medrese usûlünce onbeş senede okunan ilmi, onbeş haftada okumaya inâyet‑i İlâhiye ile muvaffak olması gibi, rahmet‑i Rabbâniye ile Risale‑i Nur dahi, ilm‑i hakikatte ve îmâniyede onbeş seneye mukâbil – bu medresesiz zamanda – onbeş hafta kâfî geldiğini, bu onbeş senede belki onbeşbin adam kendi tecrübeleriyle tasdik ediyorlar.
İkincisi: Aynı saatte, ağır penceremiz âdeta sebebsiz, kablarım ve şişelerim ve yemeklerim üzerine düştü. Biz tahmin ettik ki, hem camlar, hem bütün şişe ve bardaklarım kırıldılar ve içlerindeki taamlar zâyi' oldular. Hâlbuki, hàrika olarak hiçbir kırık ve zâyiât olmadı. Yalnız bana hediye gelen pişirdiğim et döküldü. Fakat Nurun namzed yeni talebelerine kısmet olduğu, benim de hediye kabûl etmemek olan kaidemi muhâfaza ve birinci hâdiseye hàrikalığıyla tasdik edip imza bastı.
Said Nursî
663
Bütün Bütün Kanunsuz Olarak Bizim Temyiz Evrak ve Lâyihalarımız Daha Temyize Gönderilmemiş
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Bütün bütün kanunsuz olarak bizim temyiz evrak ve lâyihalarımız daha temyize gönderilmemiş. Bizim üç muktedir avukatlarımız, mümkün olduğu kadar pek çabuk evrakımızın mahkeme‑i temyize gönderilmesine herhalde bir çare bulsunlar. Yoksa onbir ay bahânelerle tevkîfimizi uzatmak ve beni mahkemede konuşturmamak ve onbir ay tecrid‑i mutlakta soğuk sıkıntılarla tâzib etmekle hakikat‑i adâletin kabûl etmediği bir garazı ihsâs ettiğinden, bizim mahkememizi başka bir vilâyetin mahkemesine nakletmek için hem avukatlarımız, hem sizler bütün kuvvetinizle çalışmak elzem ve lâzımdır.
Said Nursî
Eski Zamanda İki Hiss‑i Kable'l-Vukû'umda Bir İltibas Olmuş
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Hàlis, Sebatkâr, Fedâkâr Kardeşlerim!
Evvelâ: Sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا﴾ hiç yanımda bulunmadığının sebebi, eski zamanda iki hiss‑i kable'l-vukû'umda bir iltibas olmuş.
Birincisi: Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile yalnız vatanımızda dehşetli bir hâdiseyi ve zâlimlerin musîbetini hissettim. Hâlbuki büyük dâirede, zemin yüzünde, haber verdiğimiz gibi oniki sene sonra aynen o sırr‑ı azîm görüldü. Benim istihrâcımı gerçi zâhiren bir parça tağyîr etti. Fakat hakikat cihetinde pek doğru ve ayn‑ı hakikat meydâna çıktı. Bunun için o risaleyi yanımda bulundurmuyorum ve başkalarına vermiyorum.
İkincisi: Kırk sene evvel tekrarla derdim: Bir nur göreceğiz. Büyük müjdeler verdim. O nuru büyük dâire‑i vataniyede zannederdim. Hâlbuki o nur, Risale‑i Nur idi. Nur Şâkirdleri’nin dâiresini, umum vatan ve memleket siyâsî dâiresi yerinde tahmin edip sehiv etmiştim.
664
Bu Bayramda Bu Bayrağı Takmak Hakkımdır
Müdür bey!
Size teşekkür ederim ki, kurtuluş bayramının bayrağını koğuşuma taktırdınız. Harekât‑ı milliyede İstanbul’da, İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvât‑ı Sitte eserimi tab' ve neşr ile belki bir fırka asker kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki, Mustafa Kemâl şifre ile iki defa beni Ankara’ya taltif için istedi. Hattâ demişti: “Bu kahraman hoca bize lâzımdır.” Demek, benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır.
Said Nursî
Nur Şâkirdlerinin, Hàlis ve Sırf Uhrevî Alâkalarına Siyâsî Cem'iyet Nâmını Vermek
1948 senesinde açılan Afyon Mahkemesinde, birinci defa hüküm verilip nihâyet umum Nur Risalelerinin iâdesiyle neticelenen ve başlangıçta i'dâm plânlarıyla propagandalar yapılan bir mahkemede Risale‑i Nur Talebelerinin müdafaâtıdır.
Nur Şâkirdlerinin, hàlis ve sırf uhrevî, nurlara ve tercümânına karşı alâkalarına dünyevî ve siyâsî cem'iyet nâmını verip onları mes'ûl etmeğe çalışanların ne kadar hakikatten ve adâletten uzak düştüklerine karşı, üç mahkemenin o cihette berâet vermesiyle beraber, deriz ki:
Hayat‑ı ictimâiye-i insaniyenin, hususan millet‑i İslâmiye’nin üssü'l‑esâsı; akrabalar içinde samîmâne muhabbet ve kabile ve tâifeler içinde alâkadarâne irtibat ve İslâmiyet milliyeti ile mü'min kardeşlerine karşı manevî muâvenetkârâne bir uhuvvet ve kendi cinsi ve milletine karşı fedâkârâne bir alâka ve hayat‑ı ebediyesini kurtaran Kur'ân hakikatlerine ve nâşirlerine sarsılmaz bir râbıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat‑ı ictimâiyeyi esâsıyla te'min eden bu râbıtaları inkâr etmekle‥ ve şimâldeki dehşetli anarşistlik tohumu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izâle eden ve medeniyet‑i beşeriyeyi ve hayat‑ı ictimâiyeyi bütün bütün bozmağa yol açan kızıl tehlikeyi kabûl etmekle ancak Nur Şâkirdlerine medâr‑ı mes'ûliyet cem'iyet nâmını verebilir.
665
Onun için Nur Şâkirdleri çekinmeyerek Kur'ân hakikatlerine karşı alâkalarını ve uhrevî kardeşlerine karşı sarsılmaz irtibatlarını izhâr ediyorlar. O uhuvvet sebebi ile gelen herbir cezayı memnuniyetle kabûl ettiklerini ve hakikat‑i hâli olduğu gibi mahkeme‑i âdilenize itiraf ediyorlar. Hile ile, dalkavukluk ile, yalanlarla kendilerini müdafaa etmeğe tenezzül etmiyorlar.
Mevkuf Said Nursî
Husrev’in Müdafaasıdır
Husrev’in Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Makam‑ı iddia, iddianâmesinde biri küllî, diğeri hususî olarak iki cihetle beni itham ediyorlar. Küllî ithamı, Risale‑i Nura hizmetim ve Üstadımın mevhûm suçuna iştirâkimdir.
Hususî itham ise: Gayet cüz'î ve ehemmiyetsiz ve hakikatte hiçbir suç teşkil etmeyen inziva ile geçen hayatıma ve hususat‑ı şahsiyeme ait hâllerdir.
İddia makamının Risale‑i Nura hizmetimden dolayı Üstadımın mevhûm suçuna beni iştirâk ettirmesine mukâbil derim ki:
Ben Üstadımın gittiği meslekte ve Risale‑i Nurla Âlem‑i İslâm’a hususan bu vatana ve bu millete ettiği kudsî hizmetinde kendisine isnâd edilen mevhûm suçuna rûh u canımla iştirâk ediyorum. Ve beni bu hizmet‑i îmâniyede muvaffak eden Cenâb‑ı Hakk’a âhir ömrüme kadar şükredeceğim.
666
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Nurlara hizmetimde gördüğümüz muvaffakıyetin kat'î bir delili şudur:
Benim Kur'ân hattım pek noksan iken, hàrika bir tarzda ihtiyar ve iktidarımın pek fevkınde, gayet emsâlsiz ve gayet mükemmel bir sûrette üç Kur'ânı yazmaklığımdır. Birisi, elinizdedir.
İkinci delili: Bu vatana ve bu millete ve dine ve hüsn‑ü ahlâka yirmi seneden beri pek büyük menfaatleri tahakkuk eden bu Nur eserlerinden altıyüze yakın nüshalarını yazmaklığımda muvaffakıyetimdir. Hattâ, bir ay gibi kısa bir zamanda ondört risaleyi yazmağa muvaffak olduğumu arkadaşlarım biliyorlar.
Makam‑ı iddianın, Üstadımın kudsî hizmetinde benim için suç tevehhüm ettiği noktaları ayrıca müdafaa etmeği zâid buluyorum. Üstadımın yazdığı i'tirâznâme ve tetimmesini bütün kuvvetimle tasdik edip; onları kendi i'tirâznâmem olarak yüksek mahkemenize takdim ediyorum.
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Hâlen mahkemenizde bulunan ve îmân ve Kur'ân hakikatleri olan mübârek ve kudsî ve Nurlu eserleriyle, hiçbir maksad‑ı dünyevî ve hiçbir maksad‑ı siyâsî takib etmeyen Üstadımın bu vatana ve millete ettiği kudsî hizmetlerini ben ve arkadaşlarımız tasdik ettiğimiz gibi, İttihâd‑Terakkî hükûmetindeki vatan‑perverler dahi tasdik etmişler. O zaman Üstadımın Van’daki “Medresetü'z‑Zehrâ” nâmındaki dâru'l‑fünûnuna ondokuzbin altın lira vermişler. Ve milliyet‑perverler dahi, Üstadımızın vatan‑perverâne ve milliyet‑perverâne hizmet‑i ilmiyesini hayranlıkla tasdik etmişler. Üstadımın o Şark Dâru'l‑Fünûnuna, o zamanda, – banknotun kıymetli vaktinde – yüzellibin lira tahsîsatı, ikiyüz meb'ûstan yüzaltmışüç meb'ûsun imzasıyla kabûl etmişler.
İddia makamının suç diye vasıflandırdığı bu kudsî, mübârek Üstadımın, bütün hayatı müddetince en muannid ve kıskanç muârızlarını ve mahkemelerde en ziyâde mahkûmiyeti için çalışanları şiddetli ve dokunaklı sözlerine karşı iliştirmeyip teslîme mecbur eden ve bu millet ve bu vatanın saâdetinin temel taşlarını te'mine mâtuf olan kudsî hizmetinde ve bütün makàsıd‑ı ilmiyesinde, yirmi seneden beri ettiğim kâtiblikle ve Risale‑i Nura ettiğim hizmetimle iftihar ettiğimi yüksek mahkemenize arz ediyorum.
Mevkuf Husrev Altınbaşak
667
Tahiri’nin Müdafaasıdır
Tahiri’nin Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Afyon C. Savcılığınca tarafıma tebliğ edilen, dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini bozacak hareketlere halkı teşvik maddesinden Üstadım Bediüzzaman Said Nursî ve diğer arkadaşlarıyla birlikte suçlu gösterilmekle mahkemeye veriliyorum.
Ben, gerek Isparta Sulh Mahkemesinde ve gerekse Afyon Sorgu dâiresinde sorulan suâllere doğru olarak cevab vermişim. Bizi berâet ettiren Denizli Mahkemesi, bütün kitaplarımızı bize iâde etmiş, Üstadım Bediüzzaman’ın Risalelerini okuyup yazmakta ve kendisine talebe olan kardeşlerimle mektûblaşmakta bize ceza vermemişti. Hâlbuki, altı sene evvel Üstadımın müsâadeleri olmadığı hâlde, mârifetimle eski yazı ile İstanbul’da – matbaada – tab'edilen beşyüz aded Bediüzzaman’ın Yedinci Şuâ kitabını, Denizli Mahkemesi tamamen sandığıyla, 20.7.1945 tarihli kararıyla yed’ime teslîm etmiş. O zaman müştâk olan Nur Talebelerine tab' bedeli mukâbilinde tevzî' edilmişti.
İşte, bu àlî mahkemenin temyizin yüksek tasdikiyle kat'iyyet kesbeden hükmüne istinâden, iki sene evvel İstanbul’dan teksir makinesi ve kağıt alarak Isparta’ya getirdim.
668
Elinizde olan üç mecmuadan ikisini kardeşim Husrev Altınbaşak yazdı. Birisini de ben yazdım. Evvelâ Zülfikàr Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Ahmediye Mecmuasını bastık. Bunu kısmen sattık. Hâsıl olan parasından Asâ‑yı Mûsa Mecmuasının kağıdını da satın aldım, getirdim. Sonra Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını bastık, bunu da sattık. Sonra Sirâcü'n‑Nur Mecmuasının kağıdını alıp bastık. Bu müddet bir sene devam etti.
Sonra, otuz kadar mecmua Eğirdir’e götürülürken yolda tutularak Eğirdir adliyesine teslîm edilmiş. Çok geçmeden Isparta adliyesi mârifetiyle Husrev Altınbaşak’ın evi taharrî olunup hem teksir makinesi, hem mecmualar müsâdere edilerek bir sene evvel mahkemeye verilmiştik. Neticede yasak olmayan dinî eserler olmasından Husrev Altınbaşak’la bana ve diğer bir arkadaşımıza ruhsatsız kitab tab'ettiğimizden bir ay ceza verildi. Biz de temyiz ettik. Henüz temyizden gelmeden Afyon hapishânesine getirildim.