577
Onaltıncı Mektûb
﴿﷽﴾
﴿اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Şu mektûb ﴿فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا﴾ sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış. Çoklar tarafından sarîhan ve ma'nen gelen bir suâle cevaptır. Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Herşeyimi, Cenâb‑ı Hakk’ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi hâlimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla, şahsım için değil, belki dostlarımı ve sözlerimi ehl‑i dünyanın evhâm ve eziyetinden kurtarmak için hakikat‑i hâli hem dostlarıma, hem ehl‑i dünyaya ve ehl‑i hükme beyân etmek için Beş Noktayı beyân ediyorum.
Birinci Nokta
Denilmiş: “Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?”
Elcevab: Dokuz‑on sene (❋) evveldeki Eski Said, bir mikdar siyasete girdi. Belki siyaset vâsıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhûde yoruldu ve gördü ki: O yol meşkûk ve müşkülâtlı ve bana nisbeten fuzûliyâne, hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olmak ihtimali var.
578
Hem siyasete giren, ya muvâfık olur veya muhâlif olur. Eğer muvâfık olsa, mâdem memur ve meb'ûs değilim, o hâlde siyasetçilik bana fuzûlî ve mâlâyanî bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhûde karışayım. Eğer muhâlif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünkü mesâil tavazzuh etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhûde çene çalmak mânâsızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhâlefet etsem, husûlü meşkûk bir maksad için, binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimalden bir‑iki ihtimale binâen günahlara girmek, masûmları günaha atmak, vicdânım kabûl etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet‑i dünyeviye-i siyâsiyeyi terketti. Buna kat'î şâhid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Hâlbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu. Hem beş senedir bütün dikkat ile benim hâlime nezâret ediliyor… Siyasetvâri bir tereşşuh gören söylesin. Hâlbuki benim gibi asabî ve اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ي تَرْكِ الْحِيَلِ düsturuyla, en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervâsız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihâsı ve arzusu olsaydı; tedkîkàta, taharriyâta lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti!
İkinci Nokta
Yeni Said ne için bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb ediyor?
Elcevab: Milyarlar seneden ziyâde olan hayat‑ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını, meşkûk bir‑iki sene hayat‑ı dünyeviyeye lüzumsuz, fuzûlî bir sûrette karışma ile fedâ etmemek için, hem en mühim, en lüzumlu, en sâf ve en hakikatli olan hizmet‑i îmân ve Kur'ân için, şiddetle siyasetten kaçıyor. Çünkü diyor:
Ben ihtiyar oluyorum, bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise, bana en mühim iş, hayat‑ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor. Hayat‑ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vâsıta ve saâdet‑i ebediyenin anahtarı, îmândır; ona çalışmak lâzım geliyor.
579
Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için, şer'an hizmete mükellef olduğumdan hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat‑ı ictimâiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan îmâna hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım hakàik‑ı îmâniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim manevî ilâçları, sâir insanların eline geçmek için o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenâb‑ı Hak bu hizmeti kabûl eder ve eski günahıma keffâret yapar. Bu hizmete karşı şeytan‑ı racîmden başka hiç kimsenin – mü'min olsun kâfir olsun, sıddık olsun, zındık olsun – karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü îmânsızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebâirde birer menhus lezzet‑i şeytaniye bulunabilir. Fakat îmânsızlıkta hiçbir cihet‑i lezzet yok. Elem içinde elemdir; zulmet içinde zulmettir; azâb içinde azâbdır.
İşte böyle hadsiz bir hayat‑ı ebediyeye çalışmayı ve îmân gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak, benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffâret aramağa mecbur bir adamda ne kadar hilâf‑ı akıldır, ne kadar hilâf‑ı hikmettir, ne derece bir dîvâneliktir, dîvâneler de anlayabilirler.
Amma Kur'ân ve îmânın hizmeti, ne için beni men'ediyor? Dersen; ben de derim ki:
Hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu hâlde, siyaset ile âlûde olsa idim, elimdeki o elmaslar, iğfal olunabilen avâm tarafından: “Acaba tarafdâr kazanmak için bir propaganda‑i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O hâlde ben o siyasete temâs etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzîl etmek hükmüne geçer. İşte ey ehl‑i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi hâlimde bırakmıyorsunuz?
580
Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler!
Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim, ben hocayım… Buna delil, dört senedir buradayım; bir tek adama tarîkat verseydim, şübheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: Îmân lâzım, İslâmiyet lâzım, tarîkat zamanı değil.
Eğer derseniz: Sana Said‑i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet‑perverlik fikri var; o işimize gelmiyor.
Ben de derim: Hey efendiler; Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydânda. Şâhid gösteriyorum ki, ben اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ fermân‑ı kat'îsiyle eski zamandan beri, menfî milliyet ve unsuriyet‑perverliğe, Avrupa’nın bir nev'i frenk illeti olduğundan, bir zehr‑i kàtil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa o frenk illetini İslâm içine atmış, tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun, diye düşünür. O frenk illetine karşı, eskiden beri tedâviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temâs edenler biliyorlar.
Mâdem böyledir; hey efendiler! Herbir hâdiseyi bahâne tutup, bana sıkıntı vermeye sebeb nedir acaba? Şarkta bir nefer hatâ etse, garbda bir nefere askerlik münâsebetiyle zahmet ve ceza vermek‥ veya İstanbul’da bir esnâfın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnâflık münâsebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise‑i dünyeviyede bana sıkıntı vermek hangi usûl iledir? Hangi vicdân hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?
Üçüncü Nokta
Hâlimi, istirahatimi düşünen ve her musîbete karşı sabır ile sükûtumu istiğrab eden dostlarımın şöyle bir suâlleri var ki: “Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Hâlbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, ednâ bir tahkîre tahammül edemezdin?”
Elcevab: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız.
Birinci Hikâye
İki sene evvel benim hakkımda bir müdür; sebebsiz, gıyâbımda, tezyifkârâne hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izâle edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:
581
Nefsime dedim: Eğer onun tahkîri ve beyân ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıblarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni, nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyâdan ve riyânın esâsı olan şöhret‑i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musâlaha etmemişim, çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.
Eğer o adamın tahkîratı, benim îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sâhib‑i Kur'ân’a havâle ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.
Eğer sırf beni sövmek, tahkîr etmek, çürütmek nev'inden ise, o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garîb ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misâfir olduğum ve bana nezâret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkîr etmek, sâhibine aittir; o müdafaa eder.
Mâdem hakikat budur, kalbim istirahat etti. ﴿وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ﴾ dedim. O vâkıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'ân onu helâl etmemiş‥ belâsını buldu!
582
İkinci Hikâye
Şu senede, işittim ki bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukû'undan sonra yalnız icmâlen vukû'unu işittiğim hâlde, o vâkıa ile ciddi alâkadar imişim gibi bir muâmele gördüm. Zâten muhâbere etmiyordum; etsem de pek nâdir olarak bir mes'ele‑i îmâniyeyi bir dostuma yazardım. Hattâ dört senede kardeşime bir tek mektûb yazdım. Ve ihtilâttan hem ben kendimi men'ediyordum, hem de ehl‑i dünya beni men'ediyordu. Yalnız bir‑iki ahbab ile haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misâfirler ise, ayda bir‑ikisi, bazı bir‑iki dakika bir mes'ele‑i âhirete dair benimle görüşüyordu. Bu gurbet hâlimde; garîb, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya, benim gibilere muvâfık olmayan bir köyde, herşeyden, herkesten men'edildim. Hattâ dört sene evvel, harâb olmuş bir câmiyi tamir ettirdim. Memleketimde imâmlık ve vâizlik vesikam elimde olduğundan, o câmide dört senedir (Allah kabûl etsin) imâmlık ettiğim hâlde, şu mübârek geçen Ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı kıldım. Cemâatle kılınan namazın yirmibeş sevâbından ve hayrından mahrum kaldım.
İşte başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel, o memurun bana karşı muâmelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim, inşâallâh devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki; eğer ehl‑i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyîk, ayıblı ve kusurlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah‑ı hâl eder; hem ona keffâretü'z‑zünûb olur. Dünya misâfirhânesinin safâsını çok gördüm; azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim.
Eğer îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl‑i dünya beni tazyîk ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil. Onu, Azîz‑i Cebbâr’a havâle ediyorum.
Eğer asılsız ve riyâya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret‑i kâzibeyi kırmak için teveccüh‑ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara rahmet. Çünkü teveccüh‑ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benim ile temâs edenler beni bilirler ki, şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hattâ kıymetdâr mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim.
Eğer beni çürütmek ve efkâr‑ı âmmeden düşürtmek, iskàt ettirmekten muradları; tercümânlık ettiğim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeye ait ise, beyhûdedir. Zîra Kur'ân yıldızlarına perde çekilmez. “Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.”
583
Dördüncü Nokta
Evhâmlı birkaç suâlin cevabıdır.
Birincisi
Ehl‑i dünya bana der: “Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz!‥”
Elcevab: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz.
Şu mes'elenin izâhını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enâniyeti ihsâs eder fikriyle beyân etmek, bana pek nâhoştur. Fakat, mâdem ehl‑i dünya evhâmlı bir sûrette soruyorlar, ben de derim ki:
Küçüklüğümden beri halkların malını kabûl etmemek (velev zekât dahi olsa), hem maaşı kabûl etmemek (yalnız bir‑iki sene Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de dostlarımın icbarıyla kabûl etmeye mecbur oldum ve o parayı da ma'nen millete iâde ettik.) Hem maîşet‑i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur‑u hayatımdır. Ehl‑i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde çok dostlar, bana hediyelerini kabûl ettirmek için çok çalıştılar, kabûl etmedim.
“Öyle ise nasıl idare edersin.” denilse, derim: “Bereket ve ikram‑ı İlâhî ile yaşıyorum.” Nefsim, çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de, fakat Kur'ân hizmetinin kerâmeti olarak erzâk hususunda ikram‑ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ sırrıyla, Cenâb‑ı Hakk’ın bana ettiği ihsânatı yâdedip, bir şükr‑ü manevî nev'inde birkaç nümûnesini söyleyeceğim. Bir şükr‑ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riyâ ve gururu ihsâs ederek o mübârek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne, gizli bereketi izhâr etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.
584
İşte Birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfî geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifâyet (Hâşiye) edecek, bilmiyorum.
İkincisi: Şu mübârek Ramazanda, yalnız iki hâneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnû'um. Mütebâkisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan mübârek bir hânenin ve sâdık bir arkadaşım olan, o hâne sâhibi Abdullâh Çavuş’un ihbarı ve şehâdetiyle, üç ekmek, bir kıyye (kilo demek) pirinç bana kâfî gelmiştir. Hattâ o pirinç, onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.
Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misâfirlerime bir kıyye tereyağı – her gün ekmekle beraber yemek şartıyla – kâfî geldi. Hattâ Süleyman isminde mübârek bir misâfirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi; dedim ona: “Git ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber duâ etmek arzu ediyorum” dedi.
Ben de dedim: “ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ kal.”
Sonra hiç münâsebeti olmadığı hâlde ve bir bahâne yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.”
O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfî‑kalb adama ne diyeceğim? diye düşünmede iken, birdenbire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman müjde! Cenâb‑ı Hak bize rızık verdi.”
O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat‑ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş‥ yirmi‑otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfî geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir Sıddıkım olan müstakîm Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.
Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için, dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisad ve Rahmet‑i İlâhiye bana kâfî geldi.
585
İşte şu nümûneler gibi çok şeyler var ve bereket‑i İlâhiye’nin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medâr olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hàlis dostlarıma ihsândır; veya Hizmet‑i Kur'âniyeye bir ikramdır; veya iktisadın bereketli bir menfaatidir; veyâhut: “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket sûretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet hazîn mır‑mırlarını dikkatle dinlesen, “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.
Kedi bahsi geldi, tavuğu hâtıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fâsıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi; ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: “Böyle olur mu?” dedim. Dediler: “Belki bir ihsân‑ı İlâhî’dir!” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan‑ı Şerîfin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazanda, bu mübârek hâli, bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şübhemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.
İkinci Vehimli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak, belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik‑i dünya gösterip halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?”
Elcevab: Yirmi sene evvelki Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Hürriyetten daha evvel zamanda çoklara ma'lûm, hâl ve vaziyetim ve İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi nâmında o zaman Dîvân‑ı Harb’deki müdafaâtım kat'î gösterir ki, değil kurnazlık belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim. Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârâne bir müracaat edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal ve aldatmaya dâima çalışır. Hâlbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkidlere mukâbil tezellüle tenezzül etmedim. “Tevekkeltü Alallâh” deyip, ehl‑i dünyaya arkamı çevirdim.
586
Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden; aklı varsa pişman olmaz; yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam, hayat‑ı ebediyesini dünyanın bir‑iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına fedâ etmez; fedâ etse, kurnaz olmaz, belki ebleh bir dîvâne olur. Ebleh bir dîvânenin elinden ne gelir ki, onun ile uğraşılsın.
Amma zâhiren târik‑i dünya, bâtınen tâlib‑i dünya şübhesi ise, ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ﴾ sırrınca: Ben nefsimi tebrie etmiyorum, nefsim her fenâlığı ister. Fakat şu fânî dünyada, şu muvakkat misâfirhânede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde az bir lezzet için; ebedî, dâimî hayatını ve saâdet‑i ebediyesini berbat etmek, ehl‑i aklın kârı değil. Ehl‑i aklın ve zîşuûrun kârı olmadığından, nefs‑i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.
Üçüncü Vehimli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan bize muârızsın; biz muârızlarımızı ezeriz!”
Elcevab: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü; ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş; başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil! Çünkü, idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz, el karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız hâlde, “Kalb de bizi sevsin” demeye…
Kalbe karışsanız… Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temennî ediyorum ve arzu ediyorum, fakat irâde edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de; hâl‑i âlemin salâhını temennî ediyorum, duâ ediyorum ve ehl‑i dünyanın ıslahını arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum. Çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum. Çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var.
587
Dördüncü Şübheli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki; fırsat senin eline geçse, arzu ettiğin gibi karışmazsın?”
Elcevab: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber‥ memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde, dünyanıza karışmadığım hâlde; diyar‑ı gurbette ve yalnız, tek başıyla garîb, zaîf, âciz, bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhâbereden kesilmiş, îmân ve âhiret münâsebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl‑i âhireti dost bulan ve başka herkese yabânî ve herkes de ona yabânî nazarıyla bakan bir insan; semeresiz, tehlikeli, dünyanıza karışsa, muzâaf bir dîvâne olmak gerektir…
Beşinci Nokta
Beş küçük mes'eleye dairdir.
Birincisi
Ehl‑i dünya bana diyorlar ki: “Bizim usûl‑ü medeniyetimizi, tarz‑ı hayatımızı ve sûret‑i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muârızsın!”
Ben de derim: Hey Efendiler! Ne hak ile bana usûl‑ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Hâlbuki siz, beni hukuk‑u medeniyetten iskàt etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde, muhâbereden ve ihtilâttan memnû' bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfîyi şehirlerde, dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz hâlde, sebebsiz beni tecrid edip – bir‑iki tane müstesnâ – hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz… Demek beni efrâd‑ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz… Nasıl kanun‑u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindân ettiniz, zindânda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız ben de âhiret kapısını çaldım; Rahmet‑i İlâhiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı ona nasıl teklif edilir!‥ Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iâde edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini isteyebilirsiniz!‥
İkinci Mes'ele
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Bize ahkâm‑ı diniyeyi ve hakàik‑ı İslâmiyeyi ta'lim edecek resmî bir dâiremiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat‑ı diniye yapıyorsun? Sen mâdem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.”
588
Elcevab: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz! Îmân ve Kur'ân nasıl inhisar altına alınabilir! Siz dünyanızın usûlünü, kanununu, inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakàik‑ı îmâniye ve esâsât‑ı Kur'âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukâbilinde dünya muâmelâtı sûretine sokulmaz; belki bir mevhibe‑i İlâhiye olan o esrâr, hàlis bir niyet ile; ve dünyadan ve huzûzât‑ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir.
Hem de sizin o resmî dâireniz dahi, memlekette iken beni vâiz kabûl etti, ta'yin etti. Ben o vâizliği kabûl ettim, fakat maaşını terkettim. Elimde vesikam var. Vâizlik ve imâmlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim; çünkü benim nefyim haksız olmuştur. Hem menfîler mâdem iâde edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkîdir.
Sâniyen: Yazdığım hakàik‑ı îmâniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitâb etmişim. Herkesi dâvet etmiyorum. Belki rûhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar o edviye‑i Kur'âniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız medâr‑ı maîşetim için, yeni hurûf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tab'ettirdim. Bunu da bana karşı insafsız eski vâli, o risaleyi tedkik edip, tenkid edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.
Üçüncü Mes'ele
Benim bazı dostlarım, ehl‑i dünya bana şübheli baktıkları için, ehl‑i dünyaya hoş görünmek için, benden zâhiren teberrî ediyorlar, belki tenkid ediyorlar. Hâlbuki kurnaz ehl‑i dünya, bunların teberrîsini ve bana karşı ictinâblarını, o ehl‑i dünyaya sadâkate değil belki bir nev'i riyâya, vicdânsızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fenâ nazarla bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur'ân’a hizmetkârlığımdan teberrî edip kaçmayınız. Çünkü, inşâallâh benden size zarar gelmez. Eğer farazâ musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberrî ile kurtulamazsınız. O hâl ile, musîbete ve tokada daha ziyâde istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki, evhâma düşüyorsunuz?
589
Dördüncü Mes'ele
Şu nefiy zamanımda görüyorum ki; hodfürûş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana; tarafgirâne, rakìbâne bir nazarla bakıyorlar. Güyâ ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım.
Hey efendiler! Ben îmânın cereyanındayım. Karşımda îmânsızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukâbilinde iş görenler, belki kendini bir derece mâzûr görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet nâmına, bana karşı tarafgirâne, rakìbâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek, gayet fenâ bir hatâdır. Çünkü; sâbıkan isbât edildiği gibi, siyaset‑i dünya ile hiç alâkadar değilim; yalnız bütün vaktimi ve hayatımı, hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeye hasr ve vakfetmişim. Mâdem böyledir, bana eziyet verip rakìbâne ilişen adam düşünsün ki, o muâmelesi, zındıka ve îmânsızlık nâmına îmâna ilişmek hükmüne geçer.
Beşinci Mes'ele
Dünya mâdem fânîdir.
Hem mâdem ömür kısadır.
Hem mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.
Hem mâdem hayat‑ı ebediye burada kazanılacaktır.
Hem mâdem dünya sâhibsiz değil.
Hem mâdem şu misâfirhâne‑i dünyanın gayet hakîm ve kerîm bir müdebbiri var.
Hem mâdem ne iyilik ve ne fenâlık, cezasız kalmayacaktır.
Hem mâdem ﴿لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا﴾ sırrınca: Teklif‑i mâlâyutak yoktur.
Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.
Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyar odur ki; dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayat‑ı ebediyesini hayat‑ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyanî şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misâfir telâkki edip misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saâdet‑i ebediyeye girsin. (Hâşiye)
590
Onaltıncı Mektûb’un Zeyli
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Said Ellibin Nefer Kuvvetindedir, Onun İçin Serbest Bırakmıyoruz
Ehl‑i dünya, sebebsiz, benim gibi âciz, garîb bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıtlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir‑iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: “Said ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”
Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl‑i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız hâlde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi hükmediyorsunuz. Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir nefer, elli defa benden ziyâde işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup, bana “çıkmayacaksın” diyebilir.
Eğer korkunuz, mesleğimden ve Kur'ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve‑i maneviye-i îmâniyeden ise, ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur'ân‑ı Hakîm’in kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dâhil olduğu hâlde, bütün Avrupa’ya meydân okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr‑ı îmâniye ile, onların fünûn‑u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; inşâallâh mağlûb edemezler!‥
Mâdem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhûdedir.
Takdir‑i Hudâ kuvve‑i bâzû ile dönmez
Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.
591
Benim hakkımda, müstesnâ bir sûrette, pek ziyâde ehl‑i dünya tevehhüm edip, âdeta korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyâsî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medâr olmayan şeyhlik, büyüklük, hânedân, aşîret sâhibi, nüfûzlu, etbâ'ı çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvâliyle alâkadar olmak, hattâ siyasete girmek, hattâ muhâlif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler. Hattâ hapiste ve hariçteki, yani kendilerince kàbil‑i afv olmayanların dahi aflarını müzâkere ettikleri sırada, beni âdeta herşeyden men'ettiler. Fenâ ve fânî bir adamın, güzel ve bâkî şöyle bir sözü var:
Zulmün; topu var, güllesi var, kal'ası varsa;
Hakkın da; bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Ben de derim:
Ehl‑i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa;
Kur'ânın feyziyle, hàdiminde de:
.
Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır,
Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.
Neden Vesika İçin Müracaat Etmiyorsun? İstid'a Vermiyorsun?
Çok dostlarla beraber bana nezâret eden bir kumandan, mükerreren suâl ettiler:
“Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstid'a vermiyorsun?”
Elcevab: Beş‑altı sebeb için müracaat etmiyorum ve edemiyorum.
Birincisi: Ben ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadım ki onların mahkûmu olayım, onlara müracaat edeyim. Ben, kader‑i İlâhî’nin mahkûmuyum; ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.
İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misâfirhâne olduğunu yakìnen îmân edip bildim. Onun için, hakîki vatan değil, her yer birdir. Mâdem vatanımda bâkî kalmayacağım, beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek, bir şeye yaramıyor. Mâdem her yer misâfirhânedir; eğer misâfirhâne sâhibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır.
Üçüncüsü: Müracaat kanun dâiresinde olur. Hâlbuki bu altı senedir bana karşı muâmele, keyfî ve fevkalkanundur. Menfîler Kanunuyla bana muâmele edilmedi. Hukuk‑u medeniyetten ve belki hukuk‑u dünyeviyeden iskàt edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkanun muâmele edenlere, kanun nâmına müracaat mânâsız olur.
592
Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim nâmıma, Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre Karyesinde, tebdil‑i hava için birkaç gün kalmağa dair müracaat etti; müsâade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevab‑ı red verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur.
Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak da'vâ etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır; hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb etmek istemem vesselâm!
Altıncı Sebeb: Bana karşı ehl‑i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil; çünkü onlar da bilirler ki, siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka hesabına, benim dine merbûtiyetimden beni tâzib ediyorlar. Öyle ise, onlara müracaat etmek; dinden pişmanlık göstermek ve meslek‑i zındıkayı okşamak demektir.
Hem ben onlara müracaat ve dehàlet ettikçe, âdil olan kader‑i İlâhî, beni, onların zâlim eliyle tâzib edecektir. Çünkü; onlar diyânete merbûtiyetimden beni sıkıyorlar. Kader ise, benim diyânette ve ihlâsta noksaniyetim var, ara sıra ehl‑i dünyaya riyâkârlıklarımdan için beni sıkıyor. Öyle ise, şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl‑i dünyaya müracaat etsem, kader der: “Ey riyâkâr! Bu müracaatın cezasını çek!” Eğer müracaat etmezsem, ehl‑i dünya der: “Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”
Yedinci Sebeb: Ma'lûmdur ki, bir memurun vazifesi, hey'et‑i ictimâiyeye muzır eşhâsa meydân vermemek ve nâfi'lere yardım etmektir. Hâlbuki beni nezâret altına alan memur, kabir kapısına gelen, misâfir bir ihtiyar adama لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’daki îmânın latîf bir zevkini izâh ettiğim vakit, – bir cürm‑ü meşhûd hâlinde beni yakalamak gibi – çok zaman yanıma gelmediği hâlde, o vakit güyâ bir kabahat işliyorum gibi yanıma geldi. İhlâs ile dinleyen o bîçâreyi de mahrum bıraktı; beni de hiddete getirdi. Hâlbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat‑ı ictimâiyeye zehir verecek sûrette bulundukları vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı.
593
Hem ma'lûmdur ki: Zindânda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezârete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Hâlbuki bir senedir, hem âmir, hem nezârete memur hükûmet‑i milliyece iki mühim zât kaç defa odamın yanından geçtikleri hâlde, kat'a ve asla ne benim ile görüştüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel zannettim ki, adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki, evhâmlarından‥ güyâ ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar.
İşte şu adamlar gibi eczâsı ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci' tanıyıp müracaat etmek, kâr‑ı akıl değil; beyhûde bir zillettir.
Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti: مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ ❋ وَجَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِل۪ي
Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl‑i dünya ile konuşmayı mânâsız görüyor. “Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme‑i Kübrâ’da onlarla muhâkeme olacağız!” der, sükût eder.
Adem‑i müracaatımın sebeblerinden,
Sekizincisi: “Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adâvet olduğu” kaidesince, âdil olan kader‑i İlâhî, lâyık olmadıkları hâlde meylettiğim şu ehl‑i dünyanın zâlim eliyle beni tâzib ediyor. Ben de bu azâba müstehakım deyip sükût ediyordum. Çünkü, Harb‑i Umumî’de gönüllü alay kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım, ordu kumandanı ve Enver Paşa takdirâtı altında kıymetdâr talebelerimi, dostlarımı fedâ ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esâretten geldikten sonra, “Hutuvât‑ı Sitte” gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebebsiz esâret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esâretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada, bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler.
594
Hâlbuki Ruslar, beni Kürd Gönüllü Kumandanı sûretinde, Kazakları ve esirleri kesen gaddâr adam nazarıyla bana baktıkları hâlde, beni dersten men'etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zâbitlerin kısm‑ı ekserîsine ders veriyordum. Bir defa Rus kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyâsî ders zannetti, bir defa beni men'etti; sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı câmi yaptık. Ben imâmlık yapıyordum. Hiç müdâhale etmediler; ihtilâttan men'etmediler; beni muhâbereden kesmediler.
Hâlbuki bu dostlarım güyâ vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat‑i îmâniyelerine uğraştığım adamlar hiçbir sebeb yok iken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken, üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esâret altına aldılar, ihtilâttan men'ettiler; vesikam olduğu hâlde, dersten, hattâ odamda hususî dersimi de men'ettiler, muhâbereye sed çektiler. Hattâ vesikam olduğu hâlde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imâmlık ettiğim mescidimden beni men'ettiler. Şimdi dahi cemâat sevâbından beni mahrum etmek için, dâimî cemâatim ve âhiret kardeşlerim, mahsûs üç adama dahi imâmet etmemi kabûl etmiyorlar.
Hem istemediğim hâlde, birisi bana iyi dese, bana nezâret eden memur kıskanarak kızıyor, “nüfûzunu kırayım” diye vicdânsızcasına tedbirler yapıyor, âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.
İşte böyle vaziyette bir adam, Cenâb‑ı Hak’tan başka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona şekvâ edilmez. Gel sen söyle, bu hâle ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki; bu dostlarım içinde çok münâfıklar var. Münâfık kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar…
Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum! Îmânınızın kurtulmasına ve saâdet‑i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim; hàlis, Lillâh için olmamış ki aksü'l‑amel oluyor. Siz ona mukâbil, her fırsatta beni incitiyorsunuz!‥ Elbette mahkeme‑i kübrâ’da sizinle görüşeceğiz!‥ ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾ derim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
595
Hapis Musîbetine Düşenlere Kuvvetli Bir Tesellî
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hapis musîbetine düşenlere, merhametkârâne sadâkatle hariçten gelen erzâklarına nezâret ve yardım edenlere, kuvvetli bir tesellîyi Üç Nokta’da beyân edeceğim:
Birinci Nokta
Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibâdet kazandırabilir ve fânî saatleri, meyveleri cihetiyle ma'nen bâkî saatlere çevirebilir ve beş‑on sene ceza, milyonlar sene haps‑i ebedîden kurtulmağa vesile olabilir. İşte ehl‑i îmân için bu pek büyük ve çok kıymetdâr kazancın şartı: Farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zâten hapis çok günahlara mânidir, meydân vermiyor.
İkinci Nokta
Zevâl‑i lezzet elem olduğu gibi, zevâl‑i elem dahi lezzettir. Evet herkes geçmiş lezzetli, safâlı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem‑i manevîsini hissedip “Eyvâh!” der ve geçmiş musîbetli elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir manevî lezzet hisseder ki, “Elhamdülillâh şükür, o belâ sevâbını bıraktı gitti” der, ferâhla teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, zevâliyle rûhta bir manevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bil'akis elem bırakır.
Mâdem hakikat budur ve mâdem geçmiş musîbet saatleri elemleriyle beraber ma'dûm ve yok olmuş ve gelecek belâ günleri şimdi ma'dûm ve yoktur. Ve yoktan elem yok ve ma'dûmdan elem gelmez. Meselâ, birkaç gün evvel aç ve susuz olmasından, bir‑iki gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün onlar niyetiyle mütemâdiyen ekmek yese ve su içse ne derece dîvâneliktir. Aynen öyle de; geçmiş ve gelecek elemli saatleri – ki hiç ve ma'dûm ve yok olmuşlar – şimdi onları düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah’tan şekvâ etmek gibi “Of!‥ Of!‥” demek, dîvâneliktir. Eğer sağa sola, yani geçmiş ve geleceğe karşı sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve o güne karşı tutsa, tam kâfî gelir, sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekvâ olmasın, ben bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de birkaç gün zarfında hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musîbetimde, hususan Nurun hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yûsiyet ve kalbî ve rûhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet‑i İlâhiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan, hapsimden râzı oldum. Çünkü, benim gibi kabir kapısında bir bîçâreye gafletle geçebilir bir saati, on saat ibâdet saatleri yapmak büyük bir kârdır diye şükreyledim.
596
Üçüncü Nokta
Şefkatkârâne hizmetiyle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve manevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmek, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı yemek kadar o gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde ve hariçte bîçâre mahpuslara çalışanlara bir sadaka hükmünde defter‑i hasenâtına yazılır. Hususan musîbet‑zede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya garîb olsa, o sadaka‑i maneviyenin sevâbını çok ziyâdeleştirir. İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki, o hizmeti Lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadâkat ve şefkat ve sevinçle ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.
597
Gençlik Rehberinin Küçük Bir Hâşiyesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurdaki hakîki tesellîye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yiyip taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var.
Evet, gençlik damarı akıldan ziyâde hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder; bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker ve bir saat sefâhet keyfiyle – bir nâmus mes'elesinde – binler gün hem hapsin, hem düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün saâdeti mahvolur.
Bunlara kıyâsen bîçâre gençlerin çok vartaları var ki; en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar.
Ve bilhassa şimâlde koca bir devlet, gençlik hevesâtını elde ederek bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü âkıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl‑i nâmusun güzel kızlarını ve karılarını ibaha eder, belki hamamlarında erkek‑kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyâtı teşvik eder. Hem, serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki, bütün beşer bu musîbete karşı titriyor.
İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanâne davranıp iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı Risale‑i Nurun Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kılınçlarıyla mukàbele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçâre genç, hem dünya istikbâlini ve mes'ûd hayatını, hem âhiretteki saâdetini ve hayat‑ı bâkiyesini azâblara, elemlere çevirip mahveder ve sû‑i isti'mâl ve sefâhetle hastahânelere ve hissiyat taşkınlıklarıyla hapishânelere düşer. Eyvâhlar, eseflerle ihtiyarlığında çok ağlayacak.
598
Eğer terbiye‑i Kur'âniye ve Nurun hakikatleriyle kendini muhâfaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes'ûd bir Müslüman ve sâir zîhayatlara, hayvanlara bir nev'i sultan olur.
Evet, bir genç hapiste yirmidört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namazına sarfetse ve ekser günahlardan hapis mâni olduğu gibi o musîbete sebebiyet veren hatâdan dahi tevbe edip sâir zararlı, elemli günahlardan çekilse; hem hayatına, hem istikbâline, hem vatanına, hem milletine, hem akrabasına büyük fâidesi olması gibi, o on‑onbeş senelik fânî gençlikle ebedî, parlak, bâkî bir gençliği kazanacağını, başta Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, bütün kütüb ve suhuf‑u semâviye kat'î haber verip müjde ediyor.
Evet, o şirin güzel gençlik ni'metine istikametle, tâatle şükretse; hem ziyâdeleşir, hem bâkîleşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.
Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise, farz namazını kılmak şartıyla herbir saati bir gün ibâdet hükmünde olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehâne‑i uzlet olup eski zamanda mağaralara girerek ibâdet eden münzevî sâlihlerden sayılabilirler.
Eğer fakir veya ihtiyar veya hasta ve îmân hakikatlerine müştâk ise, farzını yapmak ve tevbe etmek şartıyla herbir saatleri dahi yirmişer saat ibâdet olup hapis ona bir istirahathâne ve merhametkârâne ona bakan dostlar için bir muhabbethâne, bir terbiyehâne, bir dershâne hükmüne geçer. O hapiste durmakla, haricindeki müşevveş, her tarafta günahların hücumlarına ma'rûz serbestiyetten daha ziyâde hoşlanabilir; hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman bir kàtil, bir müntakìm olarak değil; belki tevbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar.
599
Hattâ Denizli hapsindeki zâtların az bir zamanda Nurlardan fevkalâde hüsn‑ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı alâkadar zâtlar demişler ki: “Terbiye için onbeş sene hapse atmaktansa, onbeş hafta Risale‑i Nur dersini alsalar, daha ziyâde onları ıslah eder.”
Mâdem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir ve mâdem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkasından gelenler oraya girip kayboluyorlar ve mâdem bu hayat‑ı dünyeviye gayet sür'atle gidiyor ve mâdem ölüm, ehl‑i îmân hakkında i'dâm‑ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiğini, hakikat‑i Kur'âniye ile Risale‑i Nur güneş gibi göstermiş ve ehl‑i dalâlet ve sefâhet hakkında göz ile göründüğü gibi bir i'dâm‑ı ebedîdir, bütün mahbûbâtından ve mevcûdâttan bir firâk‑ı lâyezâlîdir.
Elbette ve elbette hiçbir şübhe kalmaz ki, en bahtiyar odur ki; sabır içinde şükredip hapis müddetinden tam istifade ederek, Nurlar dersini alarak, istikamet dâiresinde îmânına ve Kur'ân’a hizmete çalışır.
Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben yetmiş yaşımda binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakìn bildim ki:
Hakîki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saâdet, yalnız îmândadır ve îmân hakikatleri dâiresinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur, hayatın lezzetini kaçırır.
Ey hapis musîbetine düşen bîçâreler! Mâdem dünyanız ağlıyor ve tatlı hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat‑ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın. Hapisten istifade ediniz. Nasıl bazen ağır şerâit altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir; öyle de sizin ağır şerâit altında herbir saat ibâdet zahmeti, çok saatler olup o zahmetleri rahmetlere çevirir.
600
Sizi Tâziye Değil, Belki Tebrik Ediyorum
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Mâdem kader‑i İlâhî bizi bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’ye bir hikmet için sevketti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı ve mâdem şimdiye kadar kat'î tecrübelerle ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrına inâyet‑i İlâhiye bizi mazhar etmiş ve mâdem Medrese‑i Yûsufiye’deki yeni kardeşlerimiz herkesten ziyâde Nurlardaki tesellîye muhtaçtırlar ve adliyeciler, memurlardan ziyâde Nur kaidelerine ve sâir kudsî kanunlarına ihtiyaçları var ve mâdem Nur nüshaları pek kesretle hariçteki vazifenizi görüyorlar ve fütûhâtları tevakkuf etmiyor ve mâdem burada herbir fânî saat, bâkî ibâdet saatleri hükmüne geçer.
Elbette biz bu hâdiseden – mezkûr noktalar için – kemâl‑i sabır ve metânet içinde mesrûrâne şükür etmemiz lâzımdır. Denizli hapsinde tesellî için yazdığımız bütün o küçük mektûbları size de aynen tekrar ederim. İnşâallâh o hakikatli fıkralar sizi de mütesellî ederler.
Risale‑i Nurun Hakîki Sâhibleri Olan Müftüler, Vâizler, İmâmlar, Hocalardan Manevî Kahramanlar Meydâna Çıktı
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hadsiz şükür ederim ki: Risale‑i Nurun hakîki sâhibleri olan müftüler, vâizler, imâmlar, hocalardan manevî kahramanlar meydâna çıktılar. Şimdiye kadar Nurun fedâkârları; gençler, mektebliler, muallimler idi. Bin Bârekallâh Edhem, İbrahimler, Ali Osmanlar ehl‑i medresenin yüzlerini ak ettiler, çekingenliklerini cesârete çevirdiler.
Sâniyen: Hàlisâne fa'âliyetlerinden ve heyecanlarından neş'et eden bu hâdiseden teessüf etmesinler. Çünkü, Denizli hapsi, netice itibariyle, ihtiyatsız hareket edenleri tebrik ettirdi. Zahmet pek az, fâide‑i maneviye pek çok oldu. İnşâallâh bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye, ikinciden geri kalmayacak.
601
Sâlisen: Meşakkat derecesinde sevâbın ziyâdeleşmesi cihetinde, bu şiddetli hâle şükretmeliyiz. Vazifemiz olan hizmet‑i îmâniyeyi ihlâsla yapmağa çalışmalı; vazife‑i İlâhiye olan muvaffakıyet ve hayırlı neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız. خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip bu çilehânedeki sıkıntılara sabır içinde şükretmeliyiz. Amelimizin makbûliyetine bir alâmet ve kudsî mücâhedemizin imtihanında tam bir şehâdetnâme almamıza bir emâredir bilmeliyiz.
Başta Müdür Olarak Hapsin Hey'et‑i İdaresine Sûreten Ehemmiyetsiz, Fakat Bence Çok Ehemmiyetli Bir Ma'ruzâtım Var
Yirmiiki sene tecrid‑i mutlak içinde geçen hayatım ve yetmişbeş yaşında vücûdumun aşılara tahammülü yoktur. Hattâ çok zaman evvel beni aşıladılar, yirmi sene onun eseri olarak cerahat yapıyordu. Müzmin bir zehir hükmüne geçti. Emirdağı’nda iki doktor ve arkadaşlarım bunu biliyorlar. Hem dört sene evvel, Denizli’de beni de umum mahkûmlar içinde aşıladılar. Hiçbirisine zarar olmadığı hâlde, beni yirmi gün hasta eyledi. Hıfz‑ı İlâhî ile, benim için tehlikeli olan hastahâneye gitmeye mecbur edilmedim. Kat'iyyen vücûdum aşıya gelmez. Hem mazeretim kuvvetlidir; hem yetmişbeş yaşında gayet zaîf olduğumdan on yaşında bir çocuğa edilen aşıya ancak tahammül ederim. Hem mâdem dâima tecrid‑i mutlak içindeyim, benim başkalarla temâsım yok; hem bir ay evvel iki doktoru vâli Emirdağı’na gönderdi, beni tam muayene ettiler. Hiçbir sârî hastalık bulunmadığı, yalnız gayet za'fiyetten ve tecrid ve ihtiyarlıktan ve kulunç hastalığından başka bir şey bulamadılar. Elbette bu hâl, beni kanunca aşılamağa mecbur etmez.
Hem büyük bir ricâm var, beni hastahâneye sevketmeyiniz. Bütün hayatımda, hususan bu yirmiiki sene tecrid‑i mutlak ömrümde tahammül edemediğim bir vaziyete, yani tanımadığım hastabakıcıların hükmü altına mecbur etmeyiniz. Gerçi bu sıralarda kabre girmeyi hoş görmeğe başlamıştım. Fakat insaniyetlerini gördüğüm bu hapsin hey'et‑i idaresinin hatırları ve mahpusların tesellîleri için şimdilik hapsi kabre tercih ettim.
602
Benim Şahsıma Edilen Eziyet ve İhanetlerden Müteessir Olmayınız
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Benim şahsıma edilen eziyet ve ihanetlerden müteessir olmayınız. Çünkü, Risale‑i Nurda bir kusur bulamıyorlar, onun bedeline benim ehemmiyetsiz ve çok kusurlu şahsımla uğraşıyorlar. Ben bundan memnunum. Risale‑i Nurun selâmetine ve şerefine binler şahsî elemler, belâlar, tahkîrler görsem; yine müftehirâne şükretmek, Nurdan aldığım dersin muktezâsıdır ve onun için bana bu cihette acımayınız.
Sâniyen: Pek geniş ve şiddetli ve merhametsiz bu taarruz ve hücum, şimdilik yirmiden bire indi. Binler hàslar yerinde birkaç zât ve yüzbinler alâkadarlar bedeline mahdûd birkaç yeni kardeşleri topladılar. Demek inâyet‑i İlâhiye ile pek hafif bir sûrete çevrilmiş.
Sâlisen: İnâyet‑i Rabbâniye ile iki sene aleyhimizde plân çeviren sâbık vâli def'oldu ve aleyhimizde pek ziyâde evhâmlandırılan Dâhiliye Vekili’nin, hemşehriliği ve nesilce cedleri ziyâde dindarlık cihetiyle bu dehşetli hücumu pek çok hafifleştirdiğine kuvvetli bir ihtimal var. Onun için me'yûs olmayınız ve telâş etmeyiniz.
Râbian: Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat'î kanâat verecek bir tarzda, Risale‑i Nurun ağlamasıyla ya zemin titrer veya hava ağlar. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemede dahi isbât ettiğimiz gibi; tahminimce bu kış emsâlsiz bir tarzda yaz gibi – bidâyette – gülmesi, Risale‑i Nurun perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevâfuku ve her tarafta taharrî ve müsâdere endişesiyle tevakkufla ağlamasına, birdenbire kış dehşetli hiddeti ve ağlamasıyla tetâbuku, kuvvetli bir emâredir ki, hakikat‑i Kur'âniyenin bu asırda parlak bir mu'cize‑i kübrâsıdır, zemin ve kâinât onun ile alâkadar…
Said Nursî
603
Böyle Az Zahmetle Çok Kâr Kazananlar Tebrike Lâyıktırlar
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün birden hâtıra geldi ki; mes'ele‑i Nuriye münâsebetiyle bu medreseye kader‑i İlâhî ve kısmetin sevkiyle gelenleri tâziye yerine tebrik eyle. Çünkü ekseriyetin herbiri yirmi, otuz belki yüz, belki bin masûm kardeşlerimize bedel gelip onları bir derece zahmetten kurtarıyor.
Hem Nurla îmâna hizmetiniz devam etmekle beraber, herbiri az zamanda çok hizmet etmiş‥ bazıları on senede yüz senelik iş görmüş gibidir.
Hem bu yeni Medrese‑i Yûsufiye’nin imtihanında bulunup onun geniş ve küllî kıymetdâr neticelerine bilfiil hissedar olmak için bu zahmetli mücâhedeye giriyorlar. Ve kolayca görmelerine müştâk oldukları hàlis, sâdık kardeşlerini görüp tatlı bir ders alıp veriyorlar.
Hem mâdem dünyanın istirahat zamanları devam etmiyor, boşuboşuna gidiyor; elbette böyle az zahmetle çok kâr kazananlar tebrike lâyıktırlar.
Kardeşlerim, bu geniş hücum, Risale‑i Nurun fütûhâtına karşıdır. Fakat anladılar ki; Nurlara iliştikçe daha ziyâde parlar, ders dâiresi genişlenip ehemmiyet kesbeder ve mağlûb olmaz. Yalnız سِرًّا تَنَوَّرَتْ perdesi altına girer. Onun için plânı değiştirdiler, zâhiren Nurlara ilişmiyorlar.
Biz mâdem inâyet altındayız, elbette kemâl‑i sabır içinde şükretmeliyiz.
Garîb ve Latîf İki Hâlimi Beyân Etmek Lâzım Geldi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Garîb ve latîf iki hâlimi beyân etmek lâzım geldi.
Birincisi: Benim tecrid‑i mutlakta sizin gibi canımdan ziyâde sevdiğim kardeşlerimle serbest görüşemediğimde bir inâyet‑i İlâhiye ve bir maslahat bulunduğu kalbime ihtar edildi. Çünkü elli lirayı sarfedip görüşmek için Emirdağı’na gelerek elli dakika, bazı on dakika, bazı hiç görüşmeden giden çok âhiret kardeşlerimiz, birer bahâne ile kendilerini bu Medrese‑i Yûsufiye’ye atacaklardı. Benim dar vaktim ve inzivadan gelen hâlet‑i rûhiyem bıraksa, o fedâkâr dostlara tam sohbet etmeğe Hizmet‑i Nuriye müsâade etmezdi.
604
İkincisi: Bir zaman meşhûr bir allâmeyi, harbin müteaddid cebhesinde cihada gidenler görmüşler, ona demişler… O da demiş: “Bana sevâb kazandırmak ve derslerimden ehl‑i îmâna istifade ettirmek için benim şeklimde bazı evliyâlar benim yerimde işler görmüşler.” Aynen bunun gibi, Denizli’de câmilerde beni gördükleri hattâ resmen ihbar edilmiş ve müdür ve gardiyana aksetmiş. Bazıları telâş ederek, “Kim ona hapishâne kapısını açıyor?” demişler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor.
Hâlbuki benim çok kusurlu, ehemmiyetsiz şahsiyetime pek cüz'î bir hàrika isnâdına bedel, Risale‑i Nurun hàrikalarını isbât edip gösteren Sikke‑i Gaybî Mecmuası yüz derece, belki bin derece ziyâde Nurlara i'timâd kazandırır ve makbûliyetine imza basar. Hususan Nurun kahraman talebeleri, hakikaten hàrika hâlleri ve kalemleriyle imza basıyorlar.
Said Nursî
Bir Harfin ve Bazen Bir Noktanın Yanlışıyla Bir Mes'ele Değişir, Mânâ Bozulur
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Beni merak etmeyiniz, ben sizinle beraber bir binada bulunduğumdan bahtiyarım, memnun ve mesrûrum.
Şimdi vazifemiz: Bir müdafaa nüshası Isparta’ya gitsin. Mümkün ise, hem yeni hurûfla, hem makine ile eski hurûf yirmi nüsha çıksın. Hattâ oranın müddeiumumuna gösterilsin. Hem bir nüsha avukatımıza bizzat verilsin ve ayrı bir nüsha da müdüre verip tâ onu da da'vâ vekilimize o versin. Hem Ankara makàmâtına yeni harfle beraber eski harfle, Denizli’de olduğu gibi, gönderilecek. Mümkün ise, beş nüsha makàmâta hazırlansın. Çünkü müsâdere edilen Nurlar, eski harfle o makàmâta, hususan Diyânet Riyâseti hey'etine gönderilmiş, sonra buraya gelmiş.
605
Hem vekilimiz Ahmed Bey’e haber veriniz ki, müdafaayı makine ile yazdığı vakit sıhhatine pek çok dikkat etsin. Çünkü, ifâdelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazen bir noktanın yanlışıyla bir mes'ele değişir, mânâ bozulur. Hem buraya gelen iki makine, size müsâade verilmezse geri gitsinler.
Hem telâş edip sıkılmayınız, me'yûs olmayınız, ﴿اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا﴾ sırrıyla, inâyet‑i İlâhiye inşâallâh çabuk imdâdımıza yetişir.
Nurlarla Ya Okumak Veya Okutmak Veya Yazmak Sûretindeki Meşguliyet
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Risale‑i Nur benim bedelime sizlerle görüşür, derse müştâk yeni kardeşlerimize güzelce ders verir. Nurlarla ya okumak veya okutmak veya yazmak sûretindeki meşguliyet; tecrübelerle kalbe ferâh, rûha rahat, rızka bereket, vücûda sıhhat veriyor.
Şimdi Husrev gibi Nur kahramanı size ihsân edildi. İnşâallâh bu Medrese‑i Yûsufiye dahi, Medresetü'z‑Zehrâ’nın bir mübârek dershânesi olacak. Ben şimdiye kadar Husrev’i ehl‑i dünyaya göstermiyordum, gizlerdim. Fakat neşredilen mecmualar, onu ehl‑i siyasete tamamıyla gösterdi, gizli bir şey kalmadı. Onun için ben onun iki‑üç hizmetini hàs kardeşlerime izhâr ettim. Hem ben, hem o, daha gizlemek değil, lüzum ise aynı hakikat beyân edilecek.
Fakat şimdilik karşımızda hakikati dinleyecekler içinde dehşetli ve tezâhür etmiş iki muannid; hem zındık, hem komünist hesabına – biri Emirdağı’nda ma'lûm olmuş, biri de burada – gayet dessâsâne, aleyhimizde iftiralarla memurları ürkütmeğe çalışıyorlar. Onun için biz şimdilik çok ihtiyat edip telâş etmemek ve inâyet‑i İlâhiye’nin imdâdımıza gelmesini tevekkül ile beklemek lâzımdır.
Üç Günden Fazla Bir Mü'min Diğer Bir Mü'mine Küsmemek İslâmiyet Emrediyor
Ey Hapis Arkadaşlarım ve Din Kardeşlerim!
Size, hem dünya azâbından, hem âhiret azâbından kurtaracak bir hakikati beyân etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ, birisi birisinin kardeşini veya akrabasını öldürmüş. Bir dakika o hiddet yüzünden milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azâbını çeker. Ve maktûlün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azâbını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var:
606
O da, Kur'ânın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musâlaha etmektir. Evet hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktûl; her hâlde ecel geldiğinden, daha dünyada kalmayacaktı. O kàtil ise, o kazâ‑yı İlâhiye’ye vâsıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da dâima korku ve intikam azâbını çekerler. Onun içindir ki; “Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek” İslâmiyet emrediyor.
Eğer o katl bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münâfık o fitneye vesile olmuş ise, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musîbet büyük olur, devam eder.
Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktûle her vakit duâ etse, o hâlde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kazâ ve kader‑i İlâhiye’ye teslîm olup düşmanını affeder. Ve bilhassa mâdem Risale‑i Nur dersini dinlemişler, elbette mâbeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmağa, hem maslahat ve istirahat‑i şahsiye ve umumiye iktiza ediyorlar.
Nasıl ki, Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar Nurlar dersiyle birbirine kardeş oldular ve bizim berâetimize bir sebeb olup hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında Mâşâallâh, Bârekallâh dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs ettiler.
Ben burada gördüm ki, bir tek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulm olur. Mert, vicdânlı bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hatâ veya menfaatle yüzer zararı ehl‑i îmâna vermez. Eğer hatâ etse, verse; çabuk tevbe etmek lâzımdır.
607
Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını Kabr-i Peygamberî (A.S.M.) Üzerinde Görmüş
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben hem Risale‑i Nuru, hem sizleri, hem kendimi, Husrev ve Hıfzı ve Bartınlı Seyyid’in kıymetdâr müjdeleriyle hem tebrik, hem tebşîr ediyorum. Evet bu sene Hacca gidenler, Mekke‑i Mükerreme’de Nurun kuvvetli mecmualarını büyük âlimlerin hem Arapça, hem Hintçe tercüme ve neşre çalışmaları gibi; Medine‑i Münevvere’de dahi o derece makbûl olmuş ki, Ravza‑i Mutahhara’nın Makber‑i Saâdet’i üstünde konulmuş. Hacı Seyyid, kendi gözüyle Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını Kabr‑i Peygamberî (A.S.M.) üzerinde görmüş. Demek makbûl‑ü Nebevî olmuş ve rızâ‑yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm dâiresine girmiş. Hem niyet ettiğimiz ve buradan giden hacılara dediğimiz gibi, Nurlar bizim bedelimize o mübârek makamları ziyaret etmişler. Hadsiz şükür olsun.
Nurun kahramanları bu mecmuaları tashihli olarak neşretmeleriyle, pek çok fâidelerinden birisi de; beni tashih vazifesinden ve merakından kurtardığı gibi, kalemle yazılan sâir nüshalara tam bir me'haz olmak cihetinde yüzer tashihçi hükmüne geçtiler. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn o mecmuaların herbir harfine mukâbil onların defter‑i hasenâtlarına bin hasene yazdırsın. Âmîn, âmîn, âmîn.
Müjdeli ve Tâbiri Çıkmış Latîf Bir Rüya
Bana hizmet eden Ali geldi, dedi: “Ben rüyada gördüm ki, sen Husrev’le beraber Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elini öptün.” Birden bir mektûb aldım ki, Husrev’in hattıyla yazılan Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını kabr‑i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm üzerinde hacılar görmüşler. Demek benim bedelime Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın manevî elini, Husrev kaleminin vâsıtasıyla öpmüş ve rızâ‑yı Nebeviyeye mazhar olmuş.
608
Sûreten görüşmediğimizden merak etmeyiniz. Bizler ma'nen her zaman görüşüyoruz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hapis Arkadaşlarım!
Evvelâ: Sûreten görüşmediğimizden merak etmeyiniz. Bizler ma'nen her zaman görüşüyoruz. Benim ehemmiyetsiz şahsıma bedel Nurdan elinize geçen hangi risaleyi okusanız veya dinleseniz benim âdi şahsım yerine Kur'ânın bir hàdimi haysiyetiyle beni o risale içerisinde görüp sohbet edersiniz. Zâten ben de sizinle bütün duâlarımda ve yazılarınızda ve alâkanızda hayâlimde görüşüyorum ve bir dâirede beraber bulunmamızdan her vakit görüşüyoruz gibidir.
Sâniyen: Bu yeni Medrese‑i Yûsufiye’deki Risale‑i Nurun yeni talebelerine deriz: Kuvvetli hüccetlerle hattâ ehl‑i vukûfu da teslîme mecbur eden İşârât‑ı Kur'âniye ile “Nurun sâdık şâkirdleri îmân ile kabre girecekler.”
“Hem şirket‑i maneviye-i Nuriyenin feyziyle herbir şâkird derecesine göre umum kardeşlerinin manevî kazançlarına ve duâlarına hissedar olur. Güyâ âdeta binler dil ile istiğfar eder, ibâdet eder.”
Bu iki fâide ve netice, bu acîb zamanda bütün zahmetleri, sıkıntıları hiçe indirir; pek çok ucuz olarak o iki kıymetdâr kârları sâdık müşterilerine verir.
Said Nursî
Afyon Müdafaanâmesinin Hem Bize, Hem Bu Nurlara, Hem Bu Memlekete, Hem Âlem‑i İslâma Alâkadar Ehemmiyetli Hakikatleri Var
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Afyon müdafaanâmesinin hem bize, hem bu Nurlara, hem bu memlekete, hem Âlem‑i İslâma alâkadar ehemmiyetli hakikatleri var.
Her hâlde bunu yeni hurûfla beş‑on nüsha çıkarmak lâzımdır, tâ Ankara makàmâtına gönderilsin. Bizi tahliye ve tecziye etseler de hiç ehemmiyeti yok. Şimdi vazifemiz; o müdafaâttaki hakikatleri hem hükûmete, hem adliyelere, hem millete bildirmektir. Belki de kader‑i İlâhî bizi bu dershâneye sevketmesinin bir hikmeti de budur.
Mümkün olduğu kadar çabuk makine ile çıksın. Bizi bugün tahliye etseler, biz yine onu bu makàmâta vermeğe mecburuz. Sizi aldatıp te'hir edilmesin, artık yeter! Aynı mes'ele için onbeş senede üç defa bu eşedd‑i zulüm ve bahâneler ve emsâlsiz işkencelere karşı son müdafaamız olsun.
609
Mâdem kanunen kendimizi müdafaa etmek için sâbık mahkemelerde makineyi bize vermişler, burada o hakkımızı bizden hiçbir kanunla men'edemezler. Eğer resmen çare bulmadınız ise, hariçten bizim avukat herşeyden evvel bunun – makine ile – beş nüshasını çıkarsın, hem sıhhatine çok dikkat edilsin.
Said Nursî
Bu Hapsi Bir Mübârek Dershâneye Çeviriniz
Azîz Yeni Kardeşlerim ve Eski Mahpuslar!
Benim kat'î kanâatim gelmiş ki, buraya girmemizin inâyet‑i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani sizi, Nurlar tesellîleriyle ve îmânın hakikatleriyle sizi bu hapis musîbetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızı fâidesizlikten bâd‑i hevâ zâyi' olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir tesellî size vermektir.
Mâdem hakikat budur, elbette siz dahi Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi birbirinize karşı kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki, bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecâvüz etmemek için dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadâkatle hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz, güyâ canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız.
İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevî büyük bir kahramanlık ile hey'et‑i idareye deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver verilse, hem emir de verilse; biz bu bîçâre ve bizim gibi musîbet‑zede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskide yüz düşmanlık ve adâvetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza Kur'ânın ve îmânın ve uhuvvet‑i İslâmiye’nin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik.” diyerek bu hapsi bir mübârek dershâneye çeviriniz.
Nur talebelerinin Medrese‑i Yûsufiyede ictimâ'larının Bir Hikmeti
610
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehl‑i dünya bir siyasette ve bir san'atta ve bir vazifede, ya bir hayat‑ı ictimâiyeye ait bir hizmette ve hususî bir nev'i ticârette bulunan herbir tâifenin bir nev'i kongrede toplanması ve müzâkeresi gibi; îmân‑ı tahkîkî hizmet‑i kudsiyesinde bulunan Nur talebeleri dahi kader‑i İlâhiye’nin emriyle ve inâyet‑i Rabbâniye’nin tensibi ve sevkiyle bu Medrese‑i Yûsufiye kongresine gelmesinde inşâallâh pek çok kıymetdâr manevî fâide ve ehemmiyetli neticeler ihsân edilecek ve Nurun erkânları herbiri bir elif gibi tek başına bir yerde bir kıymeti varsa, bir elif üç elifle omuz omuza gelip hâlen görüşse bin yüzonbir olması gibi, bu ictimâ'da kıymeti ve inşâallâh kudsî hizmeti ve sevâbı bin olur‥ o elif elfün olur.
Şimdi Vaziyetimiz Şaka Kaldırmıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün benim pencerelerimi mıhlamalarının sebebi, mahpuslarla murâfaa ve selâmlaşmamaktır. Zâhirde başka bahâne gösterdiler. Hiç merak etmeyiniz. Bil'akis benim ehemmiyetsiz şahsım ile meşgul olup Nurlara ve talebelerine çok sıkıntı vermediklerinden, beni cidden ve kalben onların şahsî ihanetler ve işkencelerle tâzib etmeleri, Nurların ve sizlerin bedeline olduğu ve bir derece Nurlara ilişmemeleri cihetinde memnunum ve sabır içinde şükrederim, merak etmiyorum. Siz dahi hiç müteessir olmayınız. Gizli düşmanlarımız memurların nazar‑ı dikkatini şahsıma çevirmesinden, Nurların ve talebelerinin selâmet ve maslahatları noktasında bir inâyet ve bir hayır var diye kanâatim var.
Bazı kardeşlerimiz hiddet edip dokunaklı konuşmasınlar, hem ihtiyatla hareket etsinler ve telâş etmesinler, hem herkese bu mes'eleden bahis açmasınlar. Çünkü, sâfdil kardeşlerimiz ve ihtiyata daha alışmayan yeni kardeşlerimizin sözlerinden mânâ çıkaran câsuslar bulunur. Habbeyi kubbe yapar, ihbar edebilir. Şimdi vaziyetimiz şaka kaldırmıyor.