Mes'elemizin Te'hirinde Hayır Var
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Sarsılmaz Kardeşlerim!
Evvelâ: اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ sırrınca mes'elemizin te'hirinde hayır var. Kalbim ve Nurların serbestiyeti öyle istiyordu. Siz hem birbirinizi tesellî, hem kuvve‑i maneviyeyi takviye, hem tatlı sohbetle müzâkere‑i ilmiye, hem Nurların yazması ve mütâlaalarıyla bu geçici zahmetin noktasını siler rahmet yapmağa, bu fânî saatleri bâkî saatlere çevirmeğe muvaffak olursunuz‥ inşâallâh.
643
Sâniyen: Mâdem bayramlaşmamız mahkemenin muvakkat hapis menzilinde oldu, ben de bayram tatlısı olarak; Konya kahramanı Zübeyr’in bana getirdiği zemzem ile Nurs Karyesi’nin bence çok mânidâr balını gönderdim. Siz bal matarasına su koyun, karıştırınız. Sonra zemzemi içine bırakınız, kemâl‑i âfiyetle içiniz.
Said Nursî
Nurcularda Öyle Hàrika Bir Alâka Var Ki, Hiçbir Cem'iyette, Hiçbir Komitede Yoktur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehemmiyetli bir taraftan ehemmiyetli ve mânidâr bir suâl edilmiş. Bana sordular ki: “Sizin cem'iyet olmadığınız, üç mahkeme o cihette berâet vermesiyle ve yirmi seneden beri tarassud ve nezâret eden altı vilâyetin o noktadan ilişmemeleriyle tahakkuk ettiği hâlde, Nurcularda öyle hàrika bir alâka var ki, hiçbir cem'iyette, hiçbir komitede yoktur. Bu müşkülü halletmenizi isteriz.” dediler.
Ben de cevaben dedim ki: “Evet, Nurcular cem'iyet‑memiyet, hususan siyâsî ve dünyevî ve menfî ve şahsî ve cemâatî menfaat için teşekkül eden cem'iyet ve komite değiller ve olamazlar. Fakat, bu vatanın eski kahramanları kemâl‑i sevinçle şehâdet mertebesini kazanmak için rûhlarını fedâ eden milyonlar İslâm fedâilerinin ahfâdları, oğulları ve kızları, o fedâilik damarından irsiyet almışlar ki, bu hàrika alâkayı gösterip Denizli Mahkemesinde bu âciz bîçâre kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler:
‘Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir hakikate başımız dahi fedâ olsun!’ diye onlar nâmına söylemiş, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuş. Demek Nurcularda hakîki, hàlis, sırf rızâ‑yı İlâhî için ve müsbet ve uhrevî fedâiler var ki; mason ve komünist ve ifsad ve zındıka ve ilhâd ve taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükûmeti, adliyeyi aldatarak lastikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşâallâh bir halt edemezler. Belki Nurun ve îmânın fedâilerini çoğaltmağa sebebiyet verecekler.”
Said Nursî
644
Kahramanlıkta da Ecdâdımızın Vârisleri Olduğumuzu Göstereceğiz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Dünkü suâle benzer, kırk sene evvel olmuş bir suâl ve cevabı size hikâye edeceğim. O eski zamanda, Eski Said’in talebeleri üstadlarıyla şiddet‑i alâkaları fedâilik derecesine geldiğinden, Van, Bitlis tarafında Ermeni komitesi, Taşnak fedâileri çok fa'âliyette bulunmasıyla Eski Said onlara karşı duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer tüfekleri bulup medresesi bir vakit asker kışlası gibi silâhlar, kitaplarla beraber bulunduğu vakit, bir asker ferîki geldi, gördü dedi: “Bu medrese değil, kışladır.” Bitlis hâdisesi münâsebetiyle evhâma düştü, emretti: “Onun silâhlarını alınız.” Bizden ellerine geçen onbeş mavzerimizi aldılar. Bir‑iki ay sonra Harb‑i Umumî patladı. Ben tüfeklerimi geri aldım. Her ne ise…
Bu hâller münâsebetiyle benden sordular ki: “Dehşetli fedâileri bulunan Ermeni komitesi sizden korkuyorlar ki; Siz Van’da Erek Dağı’na çıktığınız zaman, fedâiler sizden çekinip dağılıyorlar, başka yere gidiyorlar. Acaba sizde ne kuvvet var ki öyle oluyor?”
Ben de cevaben diyordum: “Mâdem fânî dünya hayatı, küçücük ve menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için bu hàrika fedâkârlığı yapan Ermeni fedâileri karşımızda görünürler. Elbette hayat‑ı bâkiyeye ve pek büyük İslâm milliyet‑i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalışan ve ‘Ecel birdir’ i'tikàd eden talebeler, o fedâilerden (Hâşiye) geri kalmazlar. Lüzum olsa o kat'î ecelini ve zâhirî birkaç sene mevhûm ömrünü, milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların selâmetine ve menfaatine tereddüdsüz, müftehirâne fedâ ederler.”
Said Nursî
645
Neden bu tâzib oluyor, hizmetimize fâidesi nedir?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Vefâdâr ve Şefkatli Kardeşlerim!
İki gündür hem başımda, hem a'sâbımda te'sirli bir nezle ağrısı var. Böyle hâllerde bir derece dostlarla görüşmekten tesellî ve ünsiyet almağa ihtiyacım içinde acîb tecrid ve yalnızlık vahşeti beni sıktı. Böyle bir nev'i şekvâ kalbe geldi: “Neden bu tâzib oluyor, hizmetimize fâidesi nedir?”
Birden, bu sabah kalbe ihtar edildi ki: Siz bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa “altın mı, bakır mı?” diye mehenge vurmak ve her cihette sizi insafsızca tecrübe etmek ve “nefislerinizin hisseleri ve desîseleri var mı, yok mu?” üç‑dört eleklerle elenmek; hàlisâne, sırf hak ve hakikat nâmına olan hizmetinize pek çok lüzumu vardı ki; kader‑i İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye müsâade ediyor.
Çünkü, böyle meydân‑ı imtihanda inâdcı ve bahâneci insafsız muârızların karşısında teşhîr edilmesinden herkes anladı ki; hiçbir hile, hiçbir enâniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî, uhrevî ve şahsî menfaat karışmayarak, tam hàlis, hak ve hakikatten geliyor.
Eğer perde altında kalsaydı çok mânâlar verilebilirdi. Daha avâm‑ı ehl-i îmân i'timâd etmezdi. “Belki bizi kandırırlar.” der ve hàvâs kısmı dahi vesvese ederdi. Belki bazı ehl‑i makàmât gibi kendilerini satmak, i'timâd kazanmak için böyle yapıyorlar diye daha tam kanâat etmezlerdi.
646
Şimdi imtihandan sonra, en muannid vesveseli dahi teslîme mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, kârınız bindir. İnşâallâh.
Said Nursî
O Esâret Hâdisesi Aslı Doğrudur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Esâretimdeki hâdisenin gazete ile ilânı, şiddetli yasaklarla ahâliyi her tarafta bizden kaçırmağa çalışmakla beraber teveccüh‑ü âmmeyi ziyâdeleştirmiş. Bize, hususan şahsıma ihanet etmeğe tarafdâr üç resmî adam dün avluda demişler: “Said pencereden göründüğü vakit ahâli toplanıp ona bakıyor, pencerede durmasın. Yoksa koğuşunu değiştiriniz.” diye başgardiyan söyledi. Hiç merak etmeyiniz. Ben her sıkıntıya tahammüle karar vermişim. Duânız bereketiyle inşâallâh sıkıntılar sevinçlere dönecekler.
O esâret hâdisesi aslı doğrudur. Fakat, şâhidim olmadığından tafsîlen beyân etmemiştim. Yalnız bir manga beni i'dâm etmek için geldiğini bilmiyordum, sonra anladım. Ve Rus kumandanı tarziye için Rusça bir şeyler söyledi, ben bilmedim. Demek hazır bulunan ve bu hâdiseyi gazeteye ihbar eden müslüman yüzbaşı anlamış ki, kumandan tekrar tekrar “Affet!” demiş.
Kardeşlerim, ben Nurlarla meşgul oldukça sıkıntılar azalıyor. Demek vazifemiz Nurlarla iştigâldir ve geçici şeylere ehemmiyet vermemek ve sabır ve şükretmektir.
Said Nursî
647
Bediüzzaman’ın Akıllara Hayret Veren Bir Seciyesi
Ehl‑i Sünnet Mecmuasının 15 Teşrîn‑i Evvel 948 tarihli nüshasında neşredilmiştir. Ehl‑i Sünnet gazetesi sâhibi avukat bir zâtın makalesidir.
Ben Birinci Cihan Harbinde Bitlis mevkiinde yaralı olarak esir olurken, Bediüzzaman da o gün esir düşmüştü. O Sibirya’ya gönderilmiş, en büyük esirler kampında idi. Ben Bakü’nün Nargin Adası’nda idim. Günün birinde esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzaman’ın önünden geçen Nikola Nikolaviç’e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldanmıyor. Başkumandanın nazar‑ı dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahâne ile önünden geçiyor. Yine kımıldanmıyor. Üçüncü defasında önünde duruyor, tercümân vâsıtasıyla aralarında şöyle bir muhâvere geçiyor:
— “Beni tanımadılar mı?”
— “Evet tanıdım. Nikola Nikolaviç, Çarın dayısıdır, Kafkas cebhesi başkumandanıdır.”
— “O hâlde ne için hakaret ettiler?”
— “Hayır, affetsinler ben kendilerine hakaret etmiş değilim. Ben mukaddesâtımın emrettiğini yaptım.”
— “Mukaddesât ne emrediyormuş?”
— “Ben müslüman âlimiyim. Kalbimde îmân vardır. Kendisinde îmân olan bir şahıs, îmânı olmayan şahıstan efdaldir. Ben ona kıyâm etseydim, mukaddesâtıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyâm etmedim.”
— “Şu hâlde, bana îmânsız demekle benim şahsımı, hem ordumu, hem de milletimi ve çarı tahkîr etmiş oluyor. Derhâl dîvân‑ı harb kurulunda isticvâb edilsin.”
Bu emir üzerine dîvân‑ı harb kuruluyor, karargâhtaki Türk, Alman ve Avusturya zâbitleri, ayrı ayrı Bediüzzaman’a ricâ ederek başkumandana tarziye vermesi için ısrar ediyorlar. Verdiği cevab bu oluyor:
— “Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur‑u Resûlullâh’a varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben îmânıma muhâlif hareket edemem.”
648
Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor. İsticvâb bitiyor. Rus çarını ve Rus ordusunu tahkîr maddesinden i'dâm kararını veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya kemâl‑i şetâretle: “Müsâade ediniz, onbeş dakika vazifemi îfâ edeyim.” diye abdest alıp iki rekât namaz kılarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine hitâben:
— “Beni affediniz! Sizin beni tahkîr için bu hareketi yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanunî muâmele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi îmânınızdan alıyorsunuz ve mukaddesâtın emirlerini îfâ ediyorsunuz. Hükmünüz ibtal edilmiş, dinî salâhatinizden (sâlihliğinizden) dolayı şâyân‑ı takdirsiniz; sizi rahatsız ettim; tekrar tekrar ricâ ediyorum beni affediniz.”
Bütün Müslümanlar için şâyân‑ı misâl olan bu salâbet‑i diniye ve yüksek seciyeyi, arkadaşlarından bir yüzbaşı, müşâhedesine müsteniden anlatıyordu. Bunu duydukça, ihtiyarsız olarak gözlerim yaşla doldu.
Abdurrahîm
Gazetenin bu fıkrasının yazılmasını Üstadımız emretmedikleri hâlde, hem çok merak‑âver‥ hem çok ibret, hem çok heyecan verici olmasından buraya yazılmıştır.
Husrev
Hem Benim İştahım Kesildiği, Hem Hediye Bana Dokunduğu İçin
Kardeşlerim!
Hem benim iştahım kesildiği, hem hediye bana dokunduğu için benim hisseme düşen üç parça yağ ve bir sepet üzüm ve bir kese elma ve iki paket çay ve şekeri size gönderdim. Ben sizlere teberrük verecektim. Fakat sordum, sizinki de var. Hem ben onların fiatıyla yoğurt, yumurta, ekmek gibi şeyleri alacağım, tâ Medresetü'z‑Zehrâ benden gücenmesin, “Teberrükümü yemedi.” Hem muhtaca, hem bir parça ucuz, hem lâyıklara satınız ki; iki cihetle Medresetü'z‑Zehrâ ve şûbelerinin hediyeleri tam mübârek, hem bana, hem alanlara ilâçlı bir teberrük olsun. Husrev nezâretçi ve Ceylan, Hıfzı satıcı olsun.
Said Nursî
649
Salâbet‑i Îmâniye Derslerini Gören Resmî Memurlar Kalben İnsafa Gelmez ve İnâdlarında Devam Ederlerse
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hakkımda gazete münâsebetiyle şimdi ihtar edildi ki: Rus’un cebbâr bir kumandanı, gösterdiğin izzet‑i îmâniye karşısında hiddetini bırakıp tarziye verdiği hâlde‥ Risale‑i Nurun gayet kuvvetli, şahsımın yüz derece fevkınde hàlisâne salâbet‑i îmâniye derslerini gören resmî memurlar kalben insafa gelmezler ve inâdında devam etseler; elbette Cehennem’den başka hiçbir ceza onları temizlemez. Muvakkat bir ömürde bu azîm hatânın cezası yerleşmez. Çünkü, bir yağ bozulsa, daha yenilmez; süt, yoğurt gibi değil. İnşâallâh Nurlar onların çoğunu bozulmadan kurtarmış.
Sâniyen: Mehmed Feyzi, Bedriye’ye yazsın ki; ben onun mektûbunda bulunan bütünleri duâma dâhil ediyorum, onlar da bana duâ etsinler.
Said Nursî
Nur Risaleleri Başka Derslere Hiç İhtiyaç Bırakmıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Medâr‑ı ibret ve hayret iki esâretimde şahsıma karşı bir muâmeleyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Rusya’da Kosturma’da, doksan esir zâbitlerimizle beraber bir koğuşta idik. Ben o zâbitlerimize ara sıra ders veriyordum. Bir gün Rus kumandanı geldi, gördü, dedi: “Bu Kürd, gönüllü alay kumandanı olup çok askerimizi kesmiş. Şimdi de burada siyâsî ders veriyor. Ben yasak ediyorum, ders vermesin.” İki gün sonra geldi, dedi: “Mâdem dersiniz siyâsî değil, belki dinîdir, ahlâkîdir; dersine devam eyle.” izin verdi.
İkinci esâretimde, bu hapiste iken yirmi sene derslerimi dinlemiş ve benden daha güzel ders veren bir hàs kardeşimin ve zarûrî hizmetimi gören hizmetçilerimin benim yanıma gelmeleri adliye memuru tarafından yasak edildi, tâ benden ders almasınlar. Hâlbuki Nur Risaleleri başka derslere hiç ihtiyaç bırakmıyor ve hiçbir dersimiz kalmamış ve hiçbir sırrımız gizli kalmamış. Her ne ise bu uzun kıssayı kısa kesmeye bir hâl sebeb oldu.
650
Üç Kıymetdâr Mektûbunuzla Hüve Nüktesi'ni Nasıl Bulduğumuzu Arzetmemizi Sevgili Üstadımız Emretmişler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Çok Azîz, Çok Sevgili, Çok Kıymetdâr, Çok Mübârek Üstadımız Efendimiz Hazretleri,
Arz‑ı ta'zîmat ve takdim‑i ihtiramât ile istifsar‑ı hatır edip, sıhhat ve âfiyetinize duâlar ederek dâmenlerinizden, el ve ayaklarınızdan öpüyoruz.
Müşfik Üstadımız Efendimiz! Siz sevgili Üstadımızdan bize gönderilen ve müdafaâtın sonuna ilâve edilen üç kıymetdâr mektûbunuzla “Hüve Nüktesi”ni nasıl bulduğumuzu siz sevgili Üstadımıza arzetmemizi, bir mübârek kardeşimizle siz sevgili Üstadımız emretmişler.
Sevgili Üstadımız Efendimiz! Birinci mektûbunuz, yirmi seneden beri tarassudlar ve nezâretlerle beraber altı vilâyet ve üç mahkemenin bulamayıp berâet verdikleri cem'iyetçilikten sizde hiçbir eser görülmediği hâlde, hiçbir cem'iyette ve hiçbir komitede görülmeyen Nurculardaki hàrika alâka, ehemmiyetli bir taraftan bir suâl ile siz sevgili Üstadımızdan sorulmuş olup‥ şehâdet mertebesini kazanmak için rûhlarını fedâ eden milyonlar İslâm fedâilerinin ahfâdları ve evlâdları, o fedâiliği ecdâdlarından irsiyet aldıkları içindir ki: Siz sevgili Üstadımıza mahkemeleri hayret ettirip susturan: “Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir hakikate başımız dahi fedâ olsun.” diye acîb cümleyi söyletmeye vesile olan talebelerinizde gördüğünüz hakîki, hàlis, sırf rızâ‑yı İlâhî ve müsbet ve uhrevî fedâkârlığın karşısında, menfî cemâat ve komitelerin mağlûb oldukları, hem Nurcuları dağıtmak isteyenlerin inşâallâh muvaffak olamayacakları ve hem Nurun ve îmânın fedâilerini çoğaltmaya sebebiyet verecekleri izâh edilmekle cevab verilmiştir.
651
İkinci mübârek mektûbunuzda: Siz sevgili Üstadımızın Van, Bitlis’te tedrîste bulunduğunuz talebelerinizle birlikte, etraflarında bulunan ehl‑i îmânı titreten Ermeni, Taşnak fedâilerine karşı çıkıp o fedâileri durdurup dağıtmağa mecbur eden siz sevgili Üstadımızdaki ve talebelerinizdeki hàrika kuvvet; küçücük, fânî dünya hayatı ile menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için Ermeni fedâilerinde görülen hàrika fedâkârlığa mukâbil, hayat‑ı bâkiyeye ve İslâm millet‑i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalışan ve ecel birdir i'tikàd eden ve üstadlarına olan şiddet‑i râbıtaları fedâilik derecesine varan talebelerinizin birkaç sene mevhûm ömürlerini milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların selâmetine ve menfaatine müftehirâne fedâ etmelerinden mütevellid olduğu, kırk sene evvel siz sevgili Üstadımızdan sorulan bir suâle cevab olarak bildirilmektedir.
Üçüncü mübârek mektûbunuz: Dokuz aydan beri temâdî eden pek acîb tecridinizle beraber tesellî ve ünsiyet ihtiyacını tevlîd eden hastalığınız içinde neden bu tâzib oluyor‥ diye siz sevgili Üstadımızın kalb‑i mübâreklerine gelen şekvâya bir ihtar olup‥ inâdcı, bahâneci ve insafsız muârızlar karşısında girdiğimiz bu şiddetli imtihanda altun olanlar bakır olanlardan ayrılmak için mehenge vurulmak ve insafsız bir tecrübe ile nefislerin hisseleri olup olmadığı bilinmek için eleklerle elenmek, sırf hak ve hakikat nâmına olan hàlisâne hizmetimize pek çok lüzumu olduğu için kader‑i İlâhî’nin ve inâyet‑i Rabbâniye’nin bu dehşetli tazyîke verdiği müsâade, hiçbir hile, hiçbir enâniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî ve uhrevî menfaat karışmayarak yapılan ve tam hàlis ve hak ve hakikatten gelen ve şimdi en muannid ve vesveseli olanları dahi teslîme mecbur eden ve bir zahmete mukâbil inşâallâh bin kâr bırakan bu hizmetimiz eğer perde altında kalsaydı, çok mânâlar verilmekle beraber avâm‑ı ehl-i îmân ile hàvâs kısmı birer bahâne ile tam kanâat etmeyeceklerinden olduğu bildirilmektedir.
652
Dördüncü mektûb olan “Hüve Nüktesi” ise, ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ ve ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ kelime‑i kudsiyeleriyle maddî cihetinde هُوَ lafzında siz sevgili Üstadımızın bir seyahat‑ı hayâliye-i fikriyelerinde, hava sahifesinin mütâlaalarıyla görülen zarîf bir nükte‑i tevhidde îmân mesleğindeki gayet derecede kolaylık ile meslek‑i dalâletteki nihâyetsiz müşkülât kısa bir işâretle beyân edilmiş.
Kudret‑i İlâhiye’nin bir arşı olan bir avuç toprakta konulan muhtelif tohumların mâhiyetlerinde ve emir ve irâdenin diğer bir arşı olan havanın bir parçasında neşv ü nemâ bulan هُوَ lafzında görülen hàrikalar, esbâba verildikçe, dehşetli müşkülâtın zuhûru ve Vâhid‑i Ehade verildikçe fevkalâde sühûletin vücûdu, hem ehl‑i dalâletin hususan maddiyûn ve tabîiyyûn meslek erbâbına, hem ehl‑i îmâna gayet şirin, gayet güzel, gayet hoş, hem gayet mukni' ve müskit bir şekilde isbât edilerek bir risale kadar kıymeti bulunan hususan tahavvülât‑ı zerrât hakkındaki Otuzuncu Söz’le, Tabiat Risalesi olan Yirmiüçüncü Lem'anın bir nev'i hülâsası olabilir kanâatini bize veren bu kıymetdâr yazılarınızla Risale‑i Nur baştan başa her okuyanı hem tenvir edip yükseltiyor, hem sevgili Üstadımıza nihâyetsiz minnetdârlıklara vesile oluyor.
Husrev
Bütün Bütün Târik‑i Dünya Olarak Üçüncü Bir Saidin Zuhûruna Bir İşâret
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İki‑üç defadır ehemmiyetli bir hâlet‑i rûhiye bana ârız oluyor. Aynı otuz sene evvel İstanbul’da beni Yûşâ Dağı’na çıkarıp İstanbul’un, Dâru'l‑Hikmet’in câzibedâr hayat‑ı ictimâiyesini bıraktırıp, hattâ İstanbul’da bulunan Nurun birinci şâkirdi ve kahramanı olan merhum Abdurrahman’ı dahi zarûrî hizmetimi görmek için de yanıma almağa müsâade etmeyen ve Yeni Said mâhiyetini gösteren acîb inkılâbât‑ı rûhînin bir misli, şimdi mukaddemâtı bende başlamış. Üçüncü bir Said ve bütün bütün târik‑i dünya olarak zuhûruna bir işâret tahmin ediyorum.
653
Demek Nurlar ve kahraman şâkirdleri benim vazifelerimi yapacaklar, daha bana hiç ihtiyaç kalmamış. Zâten Nurun herbir câmi' cüz'ü ve sarsılmayan hàlis şâkirdlerinin herbirisi, benden daha mükemmel ders verir.
Said Nursî
Hüve Nüktesi Gizli Zındık Düşmanlarımızın Bellerini Kırmış
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Evvelâ: Ben bazı emârelerle tahmin ederim ki, neşredilen mecmualarımızdan en ziyâde Rehber’e ehemmiyet veriyorlar. Ben zannederim ki: Hüve Nüktesi gizli zındık düşmanlarımızın bellerini kırmış, onların istinâdgâhı olan tabiat tâğutunu dağıtmış, kesif toprakta bir derece saklayabilirken şeffâf havada – Hüve Nüktesi’nden sonra – hiçbir cihetle o tâğutu saklamak imkânı kalmamış ki, küfr‑ü inâdî ve temerrüd‑ü irtidadî sebebiyle adliyeyi aldatıp aleyhimize sevkediyorlar. İnşâallâh Nurlar adliyeleri lehine çevirip onların bu hücumunu dahi akîm bırakacaklar.
Sâniyen: Bu sırada, hem Ehl‑i Sünnet gazetesi, hem buranın gazetesi, hem Zübeyr’in harâretli mukàbelesi, Nurlarla iştigâlleri güzel bir ilânat hükmüne geçtiler. Benim bedelime, benim hoşuma giden bize dair bahislerine bakınız, bana bildiriniz.
Said Nursî
654
Konuşan Kardeşler İhtiyatsızlıklarından ve Sohbetin Keyfinden Hiç Onlara Bakmıyorlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim Mehmed, Mustafa, İbrahim, Ceylan!
Evvelâ: Dün dördünüzün harâretli sohbetini gördüm, çok sevindim, memnun oldum. Ben de yanınızda bulunuyorum gibi ferâhla dinledim. Birden baktım ki, iki tarafınızda sizi dinleyenler var. Yarım saat devam etti. Merak ettim, kalben dedim. Habbeyi kubbe yapan ve yanlış mânâ veren bir câsus, dinleyenler içinde bulunmak ihtimali var ki, dikkatle kulak veriyor ve konuşan kardeşler ihtiyatsızlıklarından ve sohbetin keyfinden hiç onlara bakmıyorlar, dikkat etmiyorlar diye size cevab gönderdim. Elhamdülillâh bir zararlı konuşma olmadığını bildim. Bu nâzik sırada ihtiyat lâzımdır.
Sâniyen: Hoca Hasan’ın haddimden yüz derece ziyâde bir hüsn‑ü zan ile yazdığı bir mektûbundan bildim ki, aynen Denizli kahramanı merhum Hasan Feyzi sisteminde bir Nur nâşiri olacak. İnşâallâh onun gibi Afyon’da dahi Hasan Feyziler çıkacaklar. Afyon Denizli’den geri kalmayacak, zahmetimizi rahmete çevirecek.
Said Nursî
Sebilürreşâd’ın Lehimizdeki Yazıları Her Hâlde Aleyhimizdeki Kıskançları ve Gizli Düşman Zındıkları Şaşırtmış
Kardeşlerim!
Ben gazeteleri merak etmezdim. Fakat bu sırada hem Ehl‑i Sünnet, hem Sebilürreşâd’ın lehimizdeki yazıları her hâlde aleyhimizdeki kıskançları ve gizli düşman zındıkları şaşırtmış. Bunlar o dostları susturmak için çalışmak ihtimali beni meraklandırdı.
Said Nursî
Sıkıntılı Musîbetlerimi Hiçe İndiren Bir Hakikatli Tesellîdir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Sıkıntılı Musîbetlerimi Hiçe İndiren Bir Hakikatli Tesellîdir
Birinci: Hakkımızda zahmet rahmete dönmesi.
İkinci: Kader adâleti içinde rızâ ve teslîm ferâhı.
Üçüncü: İnâyet‑i hàssanın Nurcular hakkında hususiyetindeki sevinç.
Dördüncü: Geçici olmasından zevâlinde lezzet.
655
Beşinci: Ehemmiyetli sevâblar.
Altıncı: Vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak.
Yedinci: En şiddetli hücumda en az meşakkat ve küçük yaralar.
Sekizinci: Sâir musîbet‑zedelere nisbeten çok derece hafif.
Dokuzuncu: Nur ve îmân hizmetinde şiddetli imtihandan çıkan yüksek ilânatın te'sirâtındaki sürûr.
Dokuz aded manevî sevinçler, öyle teskin edici bir merhem ve tatlı bir ilâçtır ki; ta'rif edilmez, ağır elemlerimizi teskin ediyor.
Said Nursî
Yaptıkları Hücum En Küçük Bir Şâkirdi Sarsmadı
Azîz, Sıddık, Metîn Kardeşlerim!
On aydan beri münâfıkların bir resmî memuru elde edip bütün desîseleriyle yaptıkları hücum en küçük bir şâkirdi sarsmadı. O iftiraları hiç hükmündedir. İsbât ettiğimiz onun yüz yalanına karşı, bir gazetenin sâbık vâlinin tekaüde sevkini bir mektûbumuzda bulup hilâf‑ı vâkidir diye bir tek yanlış bulmuş. Hâlbuki o yanlış o gazeteye aittir. Her ne ise; böylelerden böyle iftiralar, binden bir te'siri bize olmadığı gibi, inşâallâh dâire‑i Nura da zararı olmayacak.
Size söylediğim gibi, memurun iftiranâmesine çok ehemmiyet vermeyiniz, zihninizi bulandırmasın. Eğer müdafaâtımda cevabı bulunmayan kanunî nokta varsa, kısa cevab verirsiniz. Hem deyiniz: “Said der ki: Bizi ve Nurları berâet ettiren üç mahkemeyi kızdırmamak, tenkìs etmemek için o garazkârâne iddianâmeye karşı cevab verip ehemmiyet vermeyeceğim. Büyük müdafaâtım; hususan on vecihle kanunsuzluğa, tam ve mükemmel bir cevaptır.”
Ehl‑i Îmânın İttihâdına Pek Çok Lüzum Var
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Evvelâ: Bir inâyettir ki, o adamın müfteriyâne iddianâmesini işitemedim. Yoksa şiddetle konuşacaktım. Reise, seni mahkemeye veriyorum, yani haksızlığınla mahkeme‑i kübrâ’ya ve kanunsuzluğunla dünya mahkemesine. Ve avukatım yok dediğimden maksad, onlara, bizim umumumuzun küllî mes'elede vekilimizdir, benim hususî şahsıma gelen hücuma ancak ben mukàbele edebilirim, demektir. Ahmed Hikmet’e bildiriniz.
656
Sâniyen: Savcının isnâdâtına karşı eski müdafaâtımız kâfîdir.
Sâlisen: Mustafa Osman, Ceylan nasıl telâkki ettiklerini ve hiç bulantı onlara vermediklerini ve dâire‑i Nurda dahi fenâ te'sir etmeyeceğini bana yazdılar. Kahraman Tâhir’i gördüm. O da öyle telâkki etmiş. Husrev ve Feyzileri ve Sabri’yi merak ettim.
Râbian: Zannederim ki, şimdi küfür ve dalâlet, komiteler ve cem'iyetler şeklinde hücum ettikleri içindir ki; kader‑i İlâhî, bunlara bu eşedd‑i zulüm ile bir cem'iyet isnâdıyla bizi tâzib ettiriyor. Demek şimdi ehl‑i îmânın ittihâdına pek çok lüzum var. Biz o hakikati bilmediğimiz için kaderin adâlet tokadını yeriz.
Said Nursî
Neden Tam İhlâsla, Tam Bir Tesânüdle, Tam Bir Hizbullâh Olmadınız?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Haccı men'eden, zemzemi döktüren, hakkımızda eşedd‑i zulme müsâadekâr davranan ve Zülfikàr ve Sirâcü'n‑Nur’un müsâderesine ehemmiyet vermeyen ve bizi garazkârâne, kanunsuz, tâzib eden memurları terfî ettirip hânemizden çıkan mazlumâne lisân‑ı hâl ile yüksek ağlamamızı ve sesimizi işitmeyen bir müstebid kabinenin zamanında en rahat yer hapistir. Yalnız mümkün olsa başka hapse naklolsak, tam selâmet olur.
657
Sâniyen: Onlar nasıl zorla en mahrem risaleleri en nâmahreme okuttular‥ öyle de, zorla ısrar edip bizi cem'iyet yapmağa mecbur ediyorlar. Hâlbuki, cem'iyet ve komiteciliğe hiç ihtiyacımızı hissetmiyorduk. Çünkü, ittihâd‑ı ehl-i îmân cemâatindeki uhuvvet‑i İslâmiye; Nurcular’da pek hàlisâne, fedâkârâne inkişaf ettiği gibi ve eski ecdâdlarımızın kemâl‑i aşkla rûhlarını fedâ ettikleri bir hakikate Nur şâkirdleri o milyonlar kahraman ecdâdlarından irsiyet aldıkları kuvvetli bir fedâilik ile o hakikate bağlanmaları, şimdiye kadar resmî veya siyâsî, gizli ve âşikâr cem'iyetler ve komiteciliğe ihtiyaç bırakmıyordu.
Demek şimdi bir ihtiyaç var ki, kader‑i İlâhî onları bize musallat ediyor. Onlar mevhûm bir cem'iyet isnâdıyla zulmederler. Kader ise, “neden tam ihlâsla, tam bir tesânüdle, tam bir Hizbullâh olmadınız?” diye bizi onların elleriyle tokatladı, adâlet etti.
Said Nursî
Birbirinizin Kuvve‑i Maneviyenizi Takviye Edersiniz, O Kâfîdir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizi tesellîye muhtaç bilmiyorum. Birbirinizin kuvve‑i maneviyenizi takviye edersiniz, o kâfîdir. Karşımdaki levha dahi bana kâfî geliyor. Bu son hücumda, tam haksız ve kanunsuz, yalnız evhâmdan ve za'fiyetten gelen bir korkutmak olduğu anlaşıldı. Ve ahâlinin ve zâbıtanın vaziyeti, o mânâsız hücuma bir i'tirâz hükmünde idi.
Sâniyen: Benim müdafaâtım yeni isnâdâta dahi kâfî gelir mi? Hem Zübeyr ve avukatlar çalışıyorlar mı? Telâşları yok mu? Hiç merak etmesinler. Bize medâr‑ı mes'ûliyet ettiği maddelere göre, bütün uhuvvet‑i îmâniyeyi taşıyanları, hattâ bütün imâmların cemâatlerini ve bütün üstad ve muallimlerin talebelerini dahi mes'ûl etmek lâzım gelir. Demek muhâlifleri çok kuvvet bulmuşlar ki, bütün bu telâşlı ve imkânâtı vukûât yerinde isti'mâl ederek acîb evhâmla bize hücum ettiler.
658
Sâlisen: Benim kendi kanâatim, tâ bahara kadar hapiste kalmak gerektir. Zâten kışta herşey tevakkuf eder. İnşâallâh inâyet‑i İlâhiye yine imdâdımıza yetişir.
Said Nursî
Esefle Mukàbeleye Mecbur Eden Yazılarınız Şefkatinizin Eseri Olduğu Şüphesizdir
Husrev’in bir mektûbudur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Sevgili Üstadımız, Efendimiz!
Garazkâr raporlarıyla hakkımızda Afyon adliyesini pek büyük bir dikkate sevkeden ve sekiz aydan beri şiddetli bir tazyîk altında siz sevgili Üstadımızı yaşatan, biz talebelerinizle birlikte Afyon hapsinde temâdî‑i mevkufiyetimize sebeb olan ve Nurun kàbil‑i inkâr olmayan mu'ciz‑nümâ hakikatlerini hasûdâne nazarla mütâlaa eden ehl‑i vukûf ulemâsına, siz sevgili Üstadımız, hem Risale‑i Nur yirmibeş seneden beri sükût etmiş iken, o muhterem allâmelerin ehl‑i îmânı, hususan hamele‑i Kur'ânı müdafaa ve muhâfaza en büyük vazifeleri iken, Afyon adliyesini aleyhimize teşvik edip tahrîk eden raporlarına karşı siz sevgili Üstadımızı esefle mukàbeleye mecbur eden yazılarınız şefkatinizin eseri olduğu şüphesizdir.
Yirmibeş seneden beri, zaman zaman gizli düşmanlarınıza karşı bir avuç talebenizle mücâdeleye giren siz sevgili Üstadımızı ve Kur'ânın en büyük hakikatlerini muhtevî Risale‑i Nuru müdafaa etmek şöyle dursun, en tehlikeli vakitlerimizde cebhe alan bu âlimlere karşı pek çok suâlleri sormak hakkınız iken, pek cüz'î suâlleriniz, o âlimleri îkazdan başka bir şey olmayacak.
659
Böyle en nâzik zamanlarda muâvenetinize pek çok muhtaç olduğumuz menba'lardan doğan ümîdsizliklerimizi büyük bir izzete tebdil eden ve pek büyük bir ihsân‑ı İlâhî olan inâyet‑i hàssa, bu Afyon hapsinde tekrar kendini gösterdi. Sekiz aydan beri titremeyen zemin, siz sevgili Üstadımıza, Risale‑i Nura hücum zamanlarında, gizli düşmanların hücumu ile gelen zelzeleleri yazarken, bugün yine zemin hiddet edip iki defa şiddetli bir sûrette titremesiyle bizi de şâhid göstermiş, ümîdlerimizi takviye etmiş, imhanıza susayan insafsız düşmanlarınızın en dehşetli savletleri karşısında zâhirî kimsesizliğinize şefkat etmiş, maddeten aczinize merhamet etmiş, imdâdınıza yetişmiş, titreyen zemin ile da'vânızın doğruluğunu tasdik etmiş. İlâhî ve melekûtî bir kudretle mübârek kaleminizden çıkıp yükselen, “Zafer bizimdir” beşâretlerinizi ihtar ile, bizleri siz sevgili Üstadımıza çok minnetdâr eylemiştir.
El‑Bâkî Hüve'l-Bâkî,çok kusurlu talebenizHusrev
İhtiyat ve Temkin ve Meşveret Etmek Lâzımdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: İhtiyat ve temkin ve meşveret etmek lâzımdır.
Sâniyen: Zübeyr bana merhum biraderzâdem Abdurrahman yerine ve Ceylan merhum biraderzâdem Fuâd bedeline verilmiş diye manevî ihtar aldım. Ben de burada işimi onlara bıraktım.
660
Sâlisen: Haber aldım ki, çok çalışan fakat ihtiyatsız Ahmed Feyzi’nin Mâidetü'l‑Kur'ân başında ma'lûm mektûbumu mahkeme hey'eti bahâne ederek – ki: “Said kendi hakkındaki medihleri ve sâireyi tasdik etmiş.”– benim mahkûmiyetime bir sebeb gösterilmiş. Ben mükerrer dedim ki, herşeyden evvel Ahmed Feyzi onu beyân edip – ki o mektûb, kendi hakkındaki mektûbları kabûl etmemek ve sâir bir kısmını ta'dil etmek lâzımken – lüzumsuz onları hiddete getiren şeyleri yazmış. Ben onun bin kusurunu görsem, ondan gücenmem, Fakat Nurlara zarar gelmemek için cesurâne ve ihtiyatsız hareketten bir derece çekinmek lâzımdır.
Râbian: Feyzilerin bir kahramanı olan Ahmed Feyzi kardeşimiz de, Tahiri’nin koğuşu olan medresesinde aynen Tahiri gibi davranmalı. Ve gidenlerin yerinde, onların şâkirdlerini Kur'ân ve Nur dersleriyle ve yazılarıyla teşvik etsin. Dün bana gönderdiği yeni talebelerin defterleri benim hazîn hâlimi sevince tebdil etti, Elhamdülillâh dedim.
Hiçbir Cem'iyet ve Komitelerle Bir Alâkamızı Bulamadılar. Yoktur Ki Bulsunlar
Bu defa taarruz pek geniş dâirede… Reis‑i Hükûmet ve hazır kabine, plânlı, dehşetli bir evhâm ile bir hücum etti. Benim aldığım bir habere göre ve çok emârelerle gizli münâfıkların yalan jurnalleri ve desîseleriyle bizi hilâfet komitesiyle ve Nakşî tarîkatının gizli cem'iyetiyle tam alâkadar, belki pişdâr gösterip hükûmeti büyük bir telâşa sevkederek, Nurun büyük mecmualarının İstanbul’da cildlenip Âlem‑i İslâma intişarını ve gayet makbûliyetlerini bir delil gösterip, hükûmeti korkutup, kıskanç resmî hocaları ve vehham memurları aleyhimize, insafsızca çevirdiler. Tahminlerince herhalde çok vesikalar, emâreler görülecek. Hem Eski Said damarıyla tahammül etmeyerek ortalığı karıştıracak diye kanâatleri varmış.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, o musîbeti binden bire indirdi. Bütün taharrîlerde hiçbir cem'iyet ve komitelerle bir alâkamızı bulamadılar. Yoktur ki, bulsunlar. Onun için savcı iftiralara, yanlış mânâlara, medâr‑ı mes'ûliyet olmayan cüz'î isnâdlara mecbur olmuş.
661
Mâdem hakikat budur, Nurlar ve biz yüzde doksandokuz derece musîbetten halâs olduk. Öyle ise; değil şekvâ, belki binler şükür etmekle inâyet‑i İlâhiye’nin bu cilvesinin tamamını sabır, şükür, istirhamla beklemeliyiz ve Nur dersleriyle bu medresenin mütemâdiyen çıkan ve giren muhtaç ve müştâklarına tesellî vererek yardım etmeliyiz.
Said Nursî
Siyâsî Müdafaâtı Bırakıp Nurlarla ve Tahiri Gibi, Yeni Talebelerle Meşgul Olmak Elzemdir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Şiddetli bir ihtar ile bildim ki, sen ve Ahmed Feyzi Nurun mesleği olan mübâreze etmemek ve ehl‑i dünya ile uğraşmamak ve siyasete girmemek ve yalnız lüzum‑u kat'î olduğu zaman kısaca müdafaa etmek haricinde, pek ziyâde ve zararlı mübârezekârâne ve siyasetvâri mahkemedeki okuduğunuz parçalar Nurlara çok zarar vermiş. Hattâ bizim cezamıza ve benim sıkıntılarıma sebebiyet vermiş.
Ben senden ve Ahmed Feyzi’den gücenmem. Fakat bana evvelce göstermek lâzımdı. Maddî kazâ‑yı İlâhî olarak o vaziyet size verilmiş. Onun tamiri için benim tarzımda davranmak lâzımdır. Feyzi dahi, bütün kuvvetiyle siyâsî müdafaâtı bırakıp Nurlarla ve Tahiri gibi, yeni talebelerle meşgul olmak elzemdir.
662