688
Mehmed Feyzi’nin Müdafaasıdır
Mehmed Feyzi’nin Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
İddianâme beni Üstadım Said Nursî’nin hem sır kâtibi, hem kendisiyle hem Risale‑i Nurla şiddetli alâkalı, hem çok hizmet ettiğimi bahisle bu hareketimi medâr‑ı mes'ûliyet saymış. Ben de buna karşı, bütün kuvvetimle bu ithamı kabûl edip iftihar ediyorum. Çünkü fıtratımda ilme karşı gayet kuvvetli bir iştiyak var. Bir delili şudur ki: Denizli hâdisesinde menzilim taharrî edildiği vakit beşyüzseksen aded mütenevvi' kütüb‑ü ilmiye ve Arabiye evimde bulunduğu resmen sâbit olmuştur. Benim fakr‑ı hâlimle ve gençliğimle ve Lisân‑ı Arabî’de noksaniyetimle beraber bu zamanda binde bir şahısta bulunmayan bu mütenevvi' beşyüzseksen cild kitabı bana toplattıran fevkalâde bir talebelik şevki ve hàrika bir aşk‑ı ilmîdir.
İşte bu fıtrî isti'dâd ile dâima hakîki bir Üstad arıyordum. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, uzakta aradığımı pek yakında elime verdi. Evet Üstadım olan Said Nursî’nin bütün hayatının gayesi, şevk‑i ilimde ve ulûm‑u İslâmiyeyi bilmek aşkında geçtiğini bütün hayatı şehâdet ediyor.
689
Hem ben müşâhedâtımla, hem Üstadımın matbu' Tarihçe‑i Hayat’ıyla, hem eski talebelerinden aldığım ma'lûmâtla kat'î bildim ki; bendeki fıtrî aşk‑ı ilmî, Üstadımda hàrika bir sûrette bulunuyor ki, bu zamanda bütün medrese âlimlerinin hilâfına olarak pek hàrika, tek başıyla medrese talebeliğini muhâfaza edip her belâya tahammül etmiş. Hattâ ehl‑i siyaset, Üstadımın bu acîb hâllerini anlamadıkları için hiç alâkası olmayan bir nev'i siyasete temâs ettirmeğe çalışmışlar. Hattâ hapislere sokmuşlar.
Fakat sonra Cenâb‑ı Hak, o aşk‑ı ilmîyi Kur'ânın hakàikına bir anahtar yapmış. Bütün ehl‑i ilmi ve feylesofları hayrette bırakan Risale‑i Nur meydâna çıkmış. Ben de o sırada bütün hayatımda aradığım ve kendi fıtratımda ve fakat pek yüksek bulunan bu Üstadı bir ihsân‑ı İlâhî olarak Kastamonu’da yanımda buldum. Âhir ömrüme kadar da, buna teşekkür ediyorum.
Hem Üstadım eskiden beri izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza için, sadaka ve hediye gibi şeyleri kabûl etmediği gibi talebelerini de men'eder. Kimseye başını eğmez. Hattâ hàrika vaziyetlerinden; harb içinde avcı hattında oturmağa ve sipere girmeğe tenezzül etmeyerek izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza ettiği gibi, üç dehşetli kumandana karşı kahramancasına hocalık ve haysiyet‑i ilmiyeyi muhâfaza için onların hiddetine karşı ehemmiyet vermeyip onları susturdu. Onun için bu Üstadımı, bu millet ve vatanın ve Türk ulemâsının pek büyük şerefini muhâfaza etmek için herşeyini fedâ etmiş bir şahıs bildiğimden, ben de kendime hakîki üstad kabûl ettim. Böyle vatan ve millete hakîki fedâkâr bir Üstad’ın, – farz‑ı muhâl olarak – yüz kusuru da olsa nazar‑ı müsâmaha ile bakıp i'tirâz etmemek gerektir.
Bu memleketin vatan‑perverleri meşrûtiyet devrinde, milliyetçiler ve hamiyet‑perverleri Cumhûriyette; bu Üstad’ın ilme ettiği fevkalâde hizmeti vatan ve millet nâmına takdir ettiklerine bir nümûnesi şudur ki: Câmiü'l‑Ezher sisteminde, Medresetü'z‑Zehrâ nâmında Van Vilâyetinde temeli atılıp eski Harb‑i Umumî münâsebetiyle geri kalan Şark Dâru'l‑Fünûnuna İttihâd ve Terakkî hükûmeti ondokuz bin altın lira verdiği gibi, yirmidört sene evvel Cumhûriyet hükûmeti de Üstadımın dâru'l‑fünûnuna yüzaltmışüç meb'ûsun tasdikiyle yüzelli bin lira tahsîsat verilmesini kabûl etmeleridir.
690
Bu yüksek Üstad’ın tek başıyla Câmiü'l‑Ezher gibi binler hocaların teşebbüsüyle vücûda gelecek bir medrese‑i kübrâyı vücûda getirmeğe yakın muvaffak olması gösteriyor ki; vatan‑perverler ve milliyet‑perverler dahi, medrese ulemâlarıyla beraber bu Üstadımı takdir ve tahsin etmeleri lâzım ve elzemdir.
Biz de böyle bir Üstad elimize geçtiği için her zahmet ve meşakkate tahammüle karar vermişiz. Füyûzât‑ı ilmiyesiyle ve yüzotuza varan âsâr‑ı kudsiyesinin hakàikıyla beni ilim ve îmân yolunda terakkî ettiren bu mümtâz allâme‑i zamana sonsuz bir varlıkla hürmetim vardır. Bu hürmetim ebede kadar inşâallâh gidecektir.
İddia makamının beni suçlandırmak istediği ve aylardan beri tedkîkàt ve taharriyât neticesinde hakikatine vâsıl olamadığı, dini ve dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini ihlâl edecek bir gizli cem'iyetin, ne vücûdu var ve ne de böyle bir cem'iyetle alâkamız vardır. Yegâne alâkamız, hükûmet‑i cumhûriyenin kanunları müvâcehesinde en çetin imtihanlarda, en yüksek ehl‑i vukûf hey'etler tarafından icâb eden hürmeti görmüş ve salâhiyetdâr mahkemelerde berâet kazanmış Risale‑i Nurlardır. Bu ise, vatana ve millete ihanet değil; doğrudan doğruya vatana ve millete nâfi' ilim uğrunda bir çalışmaktır. Bunun haricinde ne bir siyâsî maksad ve ne de başka bir garaz yoktur. Binâenaleyh bu hususta da masûmiyet ve samîmiyetimiz meydânda olmakla, Denizli Mahkemesinde olduğu gibi yüksek mahkeme‑i âdilenizden adâletin tecellîsiyle berâetimi taleb ediyorum.
Afyon Ceza Evinde MevkufKastamonuluMehmed Feyzi Pamukçu
691
Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır
Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Sayın Hâkimler!
Bir din âlimi ile görüşmek, onun din hakikatlerine ait kitaplarını okumak ve yazmak ve din arkadaşlarının imdâdına koşmak üzere dinine ve Kur'ânına ve Peygamberine (A.S.M.) hizmet etmek bir mü'minin vazifesi ve hakkı değil midir?‥ Bizi bu hizmet‑i diniyeden men'eden bir kanun maddesi var mıdır? Bazı cihetlerin zamanımızdaki küfrî ve gayr‑ı ahlâkî cereyanları tenkid etmesi bir suç mu teşkil ediyor?
Biz ne siyasetle, ne idare ile asla alâkası olmayan yalnız dindar, sâf halk kitlesiyiz. Bir insana hüsn‑ü zan etmek ve kıymet vermek herkesin şahsî bir kanâatidir. Biz Bediüzzaman’ı zamanımızın en yüksek din âlimi biliyoruz. Din hakikatlerini asla dalkavukluk yapmadan beyân ve ifâde eden bir hakikat adamı biliyoruz. Mücâhid adını vermekliğimiz, memleketimizi tehdid eden ahlâksızlık ve îmânsızlık cereyanlarına karşı Kur'ânın sarsılmaz hakikatlerine dayanarak giriştiği müdafaa ve hizmet‑i diniyesinden dolayıdır. Din ve vicdân hürriyetinin hükümrân olduğu bir memlekette vicdânî kanâatlerimizden mes'ûl olamayız. Bundan dolayı da kimseye hesab vermeğe mecbur değiliz.
Âhirzamanda hadîsin haber verdiği şahısların mes'elesine gelince:
Bu mevzûları biz kendimiz uydurmadık. Bunların aslı dinde mevcûddur. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı hadîslerle Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) ömrünün binbeşyüz seneyi pek geçmeyeceğini söylüyor. O zamana kadar da Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) ve dünyanın hayatında mühim te'sir yapacak büyük tarih hâdiselerini, “Kıyâmet alâmetleri” diye haber veriyor. Bunların şerri üzerine Ümmet‑i İslâmiye’nin nazar‑ı dikkatini celbediyor. Gaflet ve cehâletle bu şerlere dûçâr olanların ebedî şekàvet ve helâket ile karşılaşacaklarını söylüyorlar. Bunlara dair sayısız dinî bürhânlar mevcûddur.
692
Biz ki, Allah’a ve Resûlüne ve Kur'ân’a inanmışız. Şimdi bu îmânın ve Peygamberin sıdkına olan bu i'tikàdın neticesi olarak kendimizi helâk‑i ebedîden kurtarmak için çalışmayalım mı? Etrafımızda olup bitenleri görmeyelim mi?‥ “Acaba bu tehlikeli zaman gelmiş midir? Sakın bu tehlikelere düşen nesil biz olmayalım?” diye bunları mevcûd dinî hakikatlere tatbik cihetlerini göstermeyelim mi?‥
Biz de, önümüzdeki müsbet delilleri ve vücûd‑u İlâhîye bizi sevkeden hakàik‑ı müberhene ve ilmiyeyi görmeyerek, sırf Avrupa dinsizliğini en büyük lâzime‑i medeniyet ve şiâr‑ı irfan add ile dinimizi terketsek, acaba helâk‑i ebedîden bizi kim kurtaracak? Bunu düşünmeyelim mi?‥ Bu zihniyette olan, Kur'ân’dan ve O’nun hakàikından üstün bir şey tanımayan bir insan, sırf fânî cezalar korkusuyla kendini ebedî helâke atar mı?‥ Yâhut fânî bazı kıymetlere değer verir mi? Allah ve Resûlüne ve dinine hizmet vazifesinden vazgeçer mi?‥
İşte bizi Bediüzzaman’a bağlayan hakîki âmiller bunlardır. Başka bir menba'‑ı dinî var mı ki, biz rûhumuzun bu ezelî ihtiyaçlarını onunla teskin edelim.
Sayın Savcı, bize kütübhâneleri dolduran binlerce Arapça ve bugünün rûhuna tercümân olamayan kitapları tavsiye ediyor. Sayın Savcı ve onun gibi düşünenler, Risale‑i Nur nâmı altındaki külliyat‑ı ilmiyeyi ve hazine‑i hürriyeti ve hakikat‑i àliyeyi beğenmeyebilirler, tenkid de edebilirler. Bu kendilerinin bileceği bir iştir. Bizim şu veya bu esere rağbet etmemize ve ona kıymet vermemize karışamazlar.
Biz Risale‑i Nuru seviyoruz. Ve onu hakîki ve riyâsız bir din kitabı ve Kur'ân tefsiri biliyoruz. Kıymet ölçüleri ve hükümleri vicdânî bir takdir mes'elesidir. Buna kimse müdâhale edemez. Evet biz Risale‑i Nur müellifinin velâyetine ve dâima ayn‑ı hakikat dersi verdiğine kàiliz. Kendisinin kabûl etmemesi bizim bu kanâatimizi sarsmıyor. Ancak bizim kabûl ettiğimiz, kerâmet‑i kevniyesinden dolayı değil, Nurların dersinde hàrikulâde ve ekmel tezâhürlerine şâhid olduğumuz ve bütün cihan‑ı irfana meydân okuyan kerâmet‑i ilmiyesinden dolayıdır.
693
Tahsil hayatı üç aydan başka mevcûd olmadığı hâlde, bu kadar feyz‑i ilim neşreden‥ ve ilminin hàrikalarıyla en müntehâ mesâil‑i ilmiye ve àliyede en yüksek mütefekkirleri dahi hayrette bırakacak bir mantık ulviyeti ibraz eden‥ ve hayatının yarısından sonra öğrendiği bir lisânda bu kadar câzibedâr bir tarz‑ı beyân ve sürükleyici bir harâret izhâr eden‥ ve gayet feyyâz bir aşk ve heyecan terennüm eden‥ ve bir deryâ‑yı îmân ve bir hazine‑i tevhid ve bir ummân‑ı hikmet hâlinde coşan bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir misiniz?
Fânî zevâhirin âlâyişine ednâ bir meyl ve iltifat göstermeyen‥ ve en küçük bir menfaat ve lezzete tenezzül etmeyen‥ levs‑i fânînin ayağına dolaşan bütün yaltaklanmalarına asla kıymet vermeyen‥ kimseden bir şey beklemeyen ve dilenmeyen‥ ve kendisine arzedilenleri kabûl etmeyen‥ iffet ve ismetin en àlî örneklerini yaşatarak sabûrâne mütehammilâne her nev'i mahrumiyetlere göğüs germek sûretiyle kendini hakikate ve envâr‑ı Kur'âniyeye ve Maârif‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) izhârına vakfeden‥ ve memleket ve milletin ızdırâbatı karşısında pür‑rahm ü şefkat ağlayan‥ kendine yapılan bunca ihanetlere rağmen etrafındakilerin saâdetleri için hizmetinden asla vazgeçmeyen‥ ihtiyarlığına ve bîkesliğine bakmayarak insanları gayyâ‑yı cehl ve gird‑bâd-ı inkârdan kurtarmağa, hasbî ve İlâhî bir cehd ile çalışan ve savaşan bir fazilet ve Nur âbidesini Üstad addetmekliğimizi çok mu görüyorsunuz?‥
Kendisinin bu arzedilen kerâmet‑i ilmiyesiyle beraber, sırf ahlâk ölçülerinin kaybolduğu böyle bir devirde gösterdiği bu misilsiz ferâğat ve istiğnâ ve şâheser‑i ismet ve istikamet dolayısıyla yine bir enmûzec‑i kemâl ve mihrab‑ı fazilet olarak tanınmağa ve iktidâ edilmeğe şâyândır.
694
İşte biz Bediüzzaman’a ve eserlerine bu gözle bakıyoruz. Acaba mümâileyhe sırf îmânımızdan neş'et eden bu bağlılığımız ve Kur'ânın ve beyânât‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) küfr ve sû‑i ahlâk hakkındaki şiddetli tevbih ve tezyiflerine bu îmânımız dolayısıyla iştirâkimiz, bizi levs‑i fânî addedilen siyasetçi mi yaptı? Yoksa yirmibeş seneden beri din hakikatlerini öğrenemeyen ve helâk‑i mutlaka giden soyumuzun bir kısım evlâdlarına; onları helâk‑i ebedîden kurtarmak için, Allah ve Resûlünden, hakikat ve Kur'ân’dan haber vermek, onların temiz rûhlarını, masûm vicdânlarını ıslah etmeğe hiç ifsad denilir mi?
Sayın Hâkimler!
Biz asla siyasetçi değiliz. Biz siyaseti, bizim gibi siyaset ehli olmayana binbir çeşit vebâller, tehlikeler ve mes'ûliyetler taşıyan bir meslek biliriz. Fânî zevâhire de zâten kıymet vermeyiz. Dünyaya ancak rızâ‑yı İlâhîye bizi götüren hayırlı vechesiyle bakıyoruz. Bu itibarla siyaset peşinde koşmağı ve devlet mefhûmu ile mübâreze ithamını şiddetle reddediyoruz. Eğer böyle bir kasd olaydı, yirmibeş seneden beri ednâ bir tezâhür olurdu.
Evet bizim menfî bir cebhemiz, ahlâksızlığa ve îmânsızlığa müteveccih bir takbih tarafımız var. Bu sırf îmândan ve Kur'ânın bu mevzûlar üzerindeki şiddet‑i beyân ve azamet‑i tevbihine – bizzarûre – iştirâkimizden ileri geliyor.
Eğer bu esbâb‑ı mûcibe, samîmiyetin ve ihlâsın, hakikat ve safvetin bu tarz‑ı beyânı size kanâat vermediyse; bize ne şekil isterseniz ceza veriniz. Lâkin unutmayınız ki; bugün altıyüz milyon insanın mensûbiyetini taşıdığı Hazret‑i İsâ (A.S.), zamanının idarecileri tarafından sırf insanlığın saâdeti için kalbi çarptığı ve emânet‑i tebliği hâmil bulunduğu sebeblerle âdi bir hırsız gibi i'dâma mahkûm edilmişti.
695
Biz hür söylediğimizden dolayı ma'rûz kalacağımız bu mahkûmiyeti iftiharla karşılayacağız. Ve sâdece ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ nidâsıyla dergâh‑ı Kàdiü'l-Hâcât’a el açacağız.
Afyon Ceza Evinde MevkufOrtaklar BucağındanAhmed Feyzi Kul
Ceylan’ın Müdafaasıdır
Ceylan’ın Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Makam‑ı iddianın habbeyi kubbe yaparak, iftiharla kabûl ettiğim Üstadıma ve Risale‑i Nura hizmetimle beni büyük bir diplomat ve entrikacı bir adam tarzında gösterip Nurlara gelen mevhûm suçta bana büyük bir hisse vermesine mukâbil derim ki:
Dinî ve îmânî ve ahlâkî eserlerini okumakla, o uğurda hayatımı tereddüdsüz fedâ eder derecesinde istifade ettiğim Üstadım Bediüzzaman’la yakından alâkadarım. Fakat bu alâka, makam‑ı iddianın dediği gibi vatana ve millete mazarratlı ve halkı devlet aleyhine teşvik etmek değil, belki hiçbir beşerin kendisini kurtaramayacağı kabrin i'dâm‑ı ebedîsinden kendimi ve benim gibi bu tehlikeli zamanda îmânını kurtarmağa, ahlâkını düzeltmeğe ve vatana ve millete birer uzv‑u nâfi' olmağa muhtaç olan din kardeşlerimin îmânlarını kurtarmak yolundaki kopmaz ve kopmayacak bir alâkadır.
Kendisinin yakınlarındanım. Dört sene kadar arasıra hizmetini müftehirâne yapmışım. Bu müddet zarfında kendisinin serâpâ faziletinden başka hiçbir şeyine şâhid değilim. Onun ağzından bir defa olsun, mehdiliğine ve müceddidliğine dair bir kelime duymadım. Tevâzu'un kemâlinde olduğuna yüzbinleri aşan Nur nüshaları ve onları okumakla îmânlarını kurtaran yüzbinler hàlis Nur şâkirdleri şâhiddir.
696
O mübârek Üstadım, kendisini bizim gibi Nur talebesi olarak görür. Ve öyle iddia eder.
Bunu elinizde bulunan birçok mektûblarında, hususan Asâ‑yı Mûsa Mecmuasının içindeki İhlâs Risalesi’nde kolaylıkla görmek mümkündür. Kendisi “Bâkî ve güneş gibi ve elmas misillû hakikatler, fânî şahıslar üzerine bina edilmez ve fânî şahıslar o kıymetdâr hakikatlere sâhib çıkamazlar.” diye Risale ve mektûblarında tekrarla zikrettiği hâlde, o zâtın tefâhuruna hükmetmek ve Mehdilik ve müceddidlik da'vâ ettiğini iddia etmek, hiçbir akl‑ı selîmin kârı değildir.
Zîra bütün risale ve mektûbları, insaf ve dikkatle okursanız; bu muhterem Allâme‑i zamanın asırlardan beri emsâline tesâdüf edilmez bir din âlimi ve benzerine rastlanmayacak bir îmân kurtarıcısı, bolşevizmin kızıl kıvılcımlarının saçaklarımızı sarmak istediği bir zamanda vatana ve millete bir ordudan daha çok menfaat ve bereketi bulunan bir vatan‑perver olduğuna siz de kanâat‑ı kat'iyye peydâ edersiniz. İşte böyle bir esere ve o eseri te'lif eden muhterem Üstada daha evvelden şâkird olamadığıma müteessifim.
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
İşte hadsiz menfaatlerini kendimde tecrübe ettiğim Risale‑i Nurdan, benim gibi vatan evlâdlarının istifadeleri için, resmî bir izinle; Eskişehir’de, Gençlik Rehberi’ni kudsî bir hizmet‑i milliye fikriyle tab' ettirdim. “Benim gibi bir bîçârenin, Kur'ânın hakîki ve cerhedilmez bir tefsiri olan Risale‑i Nura ve dolayısıyla îmâna hizmeti tebrik ve takdir ile mukàbele görmesi lâzım ve teşvike pek muhtaç iken; böyle ağır muâmele görmekliğimiz hakikat‑i adâlete ne kadar muhâliftir.” sizlerden soruyoruz.
697
Ve mahkeme‑i âdilenizden, rûhumuzun gıdâsı ve sebeb‑i necâtımız ve ebedî saâdetimizin anahtarı olan Nur Risalelerinin serbestiyetine karar vermenizi taleb eder, eğer yukarıda bir kısmını zikr ve ta'dâd ettiğim vaziyetler nazarınızda bir cürüm teşkil ediyorsa, vereceğiniz en ağır cezanızı kemâl‑i rızâ-yı kalb ile kabûl edeceğimi arz ederim.
Afyon Ceza Evinde MevkufEmirdağlı Ceylan Çalışkan
Mustafa Osman’ın Müdafaasıdır
Mustafa Osman’ın Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Gizli cem'iyet kurmak ve dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini bozabilecek hareketlerde bulunmaktan zanlı Bediüzzaman Said Nursî’nin, rejim aleyhindeki mevhûm fa'âliyetine iştirâk ettiğim iddia edilerek suç konusu olarak gösterilen mes'elelere karşı derim ki:
1 – Evet, ben de birçok Nur talebeleri gibi hakîki Türklüğe ve İslâmiyete yaraşan ve tarihî bir şeref ve faziletimiz olan terbiye‑i medeniye-i diniyeyi ve millî bir şiâr olan ahlâk‑ı Kur'âniyeyi öğrenerek vatan ve millete fâideli bir uzuv olmak ve yabancı ideolojilerin te'sirâtından korunarak din ve îmânımı muhâfaza ve öğrenmek kasdıyla Nur Risalelerini tedârik ederek okumaya başladım.
Ecdâdımızın, tarihlere şân salıp nâm veren ahlâk ve şerefini pâyimal eden sefâhet ve rezâletin ve ahlâk‑ı seyyienin cem'iyet hayatını zehirlediği ve kötü ahlâk sâhiblerini dahi iğrendirecek derecede sokaklara kadar sardığı ve efkâr‑ı âmmeyi telâşa düşürdüğü ve her sınıf ailenin ocağı başında dedikodu mevzûu olduğu ve efkâr‑ı âmmenin bir dili mâhiyetindeki gazete ve mecmuaların ahlâk zâbıtası haberleri şeklinde ve muhtelif mevzûlardaki tenkidlerine sebeb olan bu elîm ahvâlin pek sür'atle genişlediği ve âdeta umumîleşmek isti'dâdını gösterdiği bir devrede; düştüğüm ahlâksızlık uçurumundan dinî, ahlâkî, ictimâî, edebî dersleriyle, her müslim okuyucusunu kurtardığı gibi beni de kurtaran Risale‑i Nur külliyatını okumak ve benim bu eserleri okuduğumu bilen ve işiten vatandaşlarımın tehzîb‑i ahlâk etmek için benden musırrâne istemeleri üzerine onlara Risale vermek ve dolayısıyla serserileşmiş ve serserileşmek ve vatan ve millete muzır bir hâle gelmek isti'dâdını gösteren ferdleri bu Risalelerle, bu nurların müessir telkinâtlarıyla kurtarıp beşeriyete fâideli birer insan olmalarına hàdim ve vesile olan ve memleketimizde de sirâyeti ve salgını görülen ve bütün dünyayı titreten kızıl vebâ komünizm tehlikesine karşı dinî ve müessir telkinâtı bakımından manevî bir mücâhid olan Bediüzzaman takdir ve tebcile lâyık, kudsî ve manevî mücâhedesinin nurlu ve müessir silâhı olan ve yirmi senede yirmibin ve belki çok fazla adamı vatan ve millete fâideli bir hâle sokmağa vesile olan Nur Risalelerini okutmak ne derece şahsım için bir suç mevzûu ve müellif‑i muhteremi için sebeb‑i itham olabilir? Vicdânınıza soruyorum.
698
2 – Savcılık makamının, “mevzu'dur” diye gayr‑ı ilmî iddia ettiği hadîsin hadîs kitaplarında sahîh olduğu; hadîs âlimlerinin kabûlüyle ve Hürriyetten evvel Meşrûtiyet devri ulemâsına Japonya’nın ve İngiltere Anglikan Kilisesinin sorduğu suâller münâsebetiyle, o devrin allâmeleri olan İstanbul âlimleri, Bediüzzaman olan müellif‑i muhtereme sorarak, şimdi ismi Beşinci Şuâ olan eserde görülmekte olan o zamanki bu hadîsin te'vilen cevablarını o ehemmiyetli âlimlerin kabûl edip i'tirâz edememeleriyle sahîh olduğu kat'î sâbittir.
Hem yalnız Risale‑i Nurun bu kısmı değil; bütün hakikatleri ve dersleri hiçbir hakîki İslâm Âliminin i'tirâz edemeyeceği kadar kuvvetli hakikatlerdir ki; Diyânet Riyâseti başta olarak bütün memleketteki hakîki âlimler kabûl ve ta'zîme, tâ devr‑i Meşrûtiyetten beri mecbur kalmışlar. O hakikatleri ve o kuvvetli bürhânları ismi âlim olan ve hakikat ilminden bîbehre bir‑iki ferdin i'tirâz ve iddiası çürütemez. Hem gayet gülünç olur.
699
Maddî ve manevî menâfi'i zâhir olan ve vatanın her tarafında ve her sınıf halk tabakasında hayat‑ı bâkiyelerini i'dâmdan kurtarmak için takdir ile okunan ve onunla îmânlarını kurtardıklarından müellif‑i muhteremine ebedî minnetdâr kalan binlerle vatandaşın fâidelendiği Kur'ân ve îmân hakikatlerine meftûn olarak müellifine bir şükrân borcu olarak bir mektûb yazmak ve sebeb‑i itham olan hadîsin inkâr edilmeyen hakikatlerine istinâd ederek bazı ef'âl ve âsâra nazar edip hadîsin mazharı olan bu memlekette zuhûr etmiş gibi bakmak ve böyle bir zanna düşerek ve birçok İslâm âlimlerinin ihbarâtına dayanarak bazı hatâların tamiri cihetine gidilmesini bir fütûhât‑ı Kur'âniye kabûl edip izhâr‑ı şâdümânî eylemek ve bu görüş ve nokta‑i nazarını eserleriyle tefeyyüz ettiği bir Üstada mahremâne arzetmek; vatan ve milletin anarşiliğe ve dolayısıyla bütün dünyayı titreten kızıl tehlikenin kucağına düşmemesini temennî etmek rejime bir hıyânet midir? İnkılâba dil uzatmak mıdır?
Ve o takdire ve tebcile çok elyak ilim adamını aynı iftiralardan birkaç mahkeme teberrî ettirdiği hâlde, aynı mevzûlarla zan altına alıp kimsesiz ve çok ihtiyar ve münzevî olduğu hâlde tevkîf ve tecrid ederek taht‑ı muhâkemeye alıp bizim de bu ilmî nokta‑i nazarımızı ve îmânımızı kurtarmak için çalışmalarımızı bir suç telâkki edip onun güyâ devletin emniyetini ihlâl suçuna delil ve bürhân göstermek hangi vicdânın âdilâne kararıdır? Mahkemenizden soruyorum, vicdânınıza bırakıyorum.
3 – “Bediüzzaman’ın resimlerini mukaddes bir şey imiş gibi taşımak ve mektûbatını toplamak ve mektûblaşmak.” diye olan sebeb‑i ittihama gelince:
Hayat‑ı maneviye ve bâkiyemi i'dâmdan kurtarmağa ve maddî hayatın lezzet ve saâdetini tattırmağa ve benim gibi binlerle ferdlerin îmânlarının kurtulmasına eserleriyle vesile olan bir âlim‑i küll ve bir müellif‑i muhteremin, değil basit bir resmini taşımak; altın ve mücevherâtla süsleyerek taşımak ve ona tebrik ve mektûb göndermek ve onu sevenlerle tanışmak beşeriyetin her ferdi gibi benim de bir hakkımdır. Bu hukukumun bir suç konusu olacağını zannetmiyor ve son söz olarak diyorum ki;
700
Vatan ve millete ve insanlık câmiasına hizmet edebilmek için, [ Hekim kimdir? Başına gelen.] fehvâsınca iki vilâyetin ve birçok kazaların zâbıtasının dahi şehâdet edebileceği şekilde; serserilikten, şahıslarını bu Nur Risaleleriyle kurtarıp başkalarını da kurtarmağa vesile olan Nur şâkirdlerinin uzun senelerden beri bu vatan ve millete, bu vatandaki idareye yaptıkları vatanî hizmet binlerle kişilik zâbıta kuvvetinin hizmetinden hakikatte daha mühim iken ve takdire ve iltifata daha lâyık iken sû‑i tefsire uğratılarak âdeta bir ecnebî rejimi hesabına kasden hareket eder gibi bizleri tevkîf ve muhâkemelere verip işimizi, gücümüzü ayaklar altında bırakmak ve bîçâre evlâd ve iyâlimizi perîşan edip ağlatmak hangi demokrasi kanunlarıyla, hangi yemînli ve yümünlü âdil hâkimlerin vicdânî ve âdilâne kararlarıyla kàbil‑i te'liftir? Mahkemenizden ve vicdânınızdan soruyorum.
Ve büyük ve âdil Türk milleti ve onun àlî meclisi nâmına icra‑yı adâlet eden muhterem mahkemenizden, pek çok fevâidi ve menâfi'i meydânda olup inkâr edemediğimiz bu eserlerin serbestiyetini ve bizim de berâetimizi taleb ediyorum.
Afyon Ceza Evinde MevkufSafranbolulu Mustafa Osman
Hıfzı Bayram’ın Müdafaasıdır
Hıfzı Bayram’ın Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini ihlâle teşebbüsten sanık İslâm Âlimi Bediüzzaman’ın, millet ve memlekete çok fâideli Hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyeyi ders veren eserlerinden okumaklığımı; din ve îmân cihetinde çok istifade ederek ahlâk‑ı Kur'âniyeyi tahsilime âmil olan bu derslerden bazı tanıdıklara da – talebi üzerine – millî bir şiârımız olan ders‑i îmâniye ve terbiye‑i diniye ve ahlâkıyeyi tahsillerine sebeb olmak hayrına nâiliyet arzusuyla vermekliğimi ve te'min etmekliğimi ve bazı tanıdıkların dostâne veya ilmî mâhiyetindeki mektûbları adresime göndermelerini bahâne ederek mümâileyhe suç ortağı göstermektedir. Sebeb‑i ithamı olan bu mes'elelere i'tirâz ederim ki:
701
1 – Üzerinden muhâkeme geçen, berâet ettirilip müellifine iâde edilen ve bütün İslâm ve memleket ulemâsının takdir ve tasvîbine mazhar olan Risale‑i Nuru, iddia makamının üzerinde durduğu şekilde bir fikr‑i mefsedetle okumadığım gibi, her Risalesini de baştan başa Kur'ânın bir mühim tefsiri olup insanları ahlâken yükseltmeğe, fazilet sâhibi kılmaya, milletleri uçuruma yuvarlanmaktan kurtarmaya vesile olan İslâmî dersi ve dinî terbiyeyi müessir bir sûrette ders verip millet ve memlekete, hattâ beşeriyete ma'nen en büyük yardım ve iyilikleri yapan bir eser olarak gördüğümden din ve îmânımı muhâfaza ve taallüm maksadıyla okumayı ve bazı kimselere vermeyi veya te'min edivermeyi bir suç zannetmiyorum. Çünkü, hiçbir yerde Nur talebelerinin vatan ve millete ve idareye zararlı bir hâdiseye katıldıkları görülmemiş ve zâbıtaca kaydedilmemiştir.
Ve aynı zamanda, “okunup ve okutulmasında gizlilik var.” diye ileri sürülecek bir gizli cem'iyet şübhesi uyanması ise, çok yersizdir. Çünkü, Nur talebelerinin gerek ilmî ve gerekse siyâsî, gizli veya meydânda hiçbir cem'iyet ile alâkaları yoktur.
Hattâ, aynı isnâdlarla birkaç sene evvel Bediüzzaman’la beraber çok kimseler Denizli Ağır Ceza Mahkemesine verilip muhâkeme edildikleri ve çok inceden inceye tahkîk ve ta'mik edildiği vakit bütün risaleler dâhil olduğu hâlde hep beraber berâet etmişlerdir. Müellifi ve eserleri berâet eden bir te'lifâtı okumayı ve okutmayı, devlet emniyetini ihlâl ve rejime hıyânet gibi çok ağır bir cürme delil ve sebeb‑i itham olarak göstermek, ne derece icâb‑ı adâlettir bilmiyorum; vicdânlarınıza havâle ediyorum!‥
702
2 – Hem Bayezid’den bilmediğim bir kimse tarafından ben mevkuf iken gönderilen bir risale de, sebeb‑i ithamım arasındadır. Bu risaleyi görmedim. İçindekilerden bîhaberim. Eğer Risale‑i Nur ise kabûl ediyorum. Sizler sorun cevab vereyim. Yalnız iddianâmede savcının mehdilikten bahsettiğini öğrendim. Hâlbuki Üstadım bu gibi isnâdlardan müberrâdır. Böyle bir şeyi lisânından duymadığımız gibi eserlerinde de görmedik. Ve talebelerini, her fırsatta şahsına hürmet ve ta'zîmden ve makam vermekten men'etmiş ve ta'zîmkârâne mektûb yazanları dahi takbih etmiştir. Bizler kendisini hubb‑u câhtan müberrâ, zamanın en yüksek bir âlimi ve bir ilm‑i tahkîk hocası olarak biliyoruz.
Mevkuf Hıfzı Bayram
Emirdağlı Mustafa’nın Müdafaasıdır
Emirdağlı Mustafa’nın Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Makam‑ı iddianın, Üstadım Bediüzzaman’ın mevhûm suçuna beni iştirâk ettirmesine karşı kısaca derim ki:
İntisabımdan zerre kadar pişman olmayarak Üstadıma ve Risale‑i Nura yaptığım hizmetim, ancak bir deryâ kadar lütûf ve ihsâna karşı bir damla ile mukàbele gibidir. Nasıl ki, gayet kıymetdâr elmas hazinelerine sâhib olmak yolunda küçük cam parçaları tereddüdsüz fedâ edilirse, ebedî hayatımı kurtarmağa vesile olan Risale‑i Nur uğrunda hayatımı fedâ etmeğe her ân hazırım. Uhrevî ve dünyevî hadsiz menfaatleri tahakkuk eden Risale‑i Nurdan, fânî ve ehemmiyetsiz hapislerin ve sıkıntıların hatırı için, kısa ve dağdağalı hayat‑ı dünyeviyeye zarar gelmemek için o menfaat‑i azîmeyi terketmek, Risale‑i Nura ve Üstadıma karşı durgunluk göstermek; o mübârek Üstada, o kudsî allâme‑i zamana ve onun bir tek gayesi olan; îmân ve Kur'ân’a büyük bir ihanet olduğunu biliyorum. Ve onun izin ve emrinden zerre kadar hilâf‑ı hareket etmek istemiyorum.
703
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Zehirli mikroplarını güzel vatanımıza dağıtmak isteyen Bolşevizme karşı kuvvetli bir cebhe alan büyük bir din âlimine fakirliğimle talebe olmaklığım neden çok görülüyor? Şüphesiz bu vaziyet isbât ediyor ki; Nurlardaki zenginlik, dünyevî zenginliğin pek fevkındedir. Benim gibi milyonları aşan Türk gençliğinin îmânlarını kurtarıp vatana nâfi' birer uzuv olmaları için, Üstadımı ve Risale‑i Nuru dâima serbest bırakınız.
Biz Türk gençliğinin Risale‑i Nura ihtiyacımız, kapalı zindânda kalmış bir kimsenin havaya ve zifirî karanlıkta bulunan bir adamın ziyâya ve çöldeki aç ve susuz kalmış bir insanın suya ve gıdâya ve denizde boğulmak üzere bulunan herhangi bir kimsenin cankurtaran gemisine olan ihtiyacından binler derece daha ziyâdedir.
İşte yukarıda bir kısmını ta'dâd ettiğim mezkûr hakikatlerden dolayı fevkalâde hüsn‑ü zan ve teveccühümüzü kazanan ve kopmaz bir bağla kendimizi ona bağladığımız Bediüzzaman’ı ve Ona hüsn‑ü niyet ile talebe olan çok bîçâreleri böyle hapislerde çürütmek adâletin şerefiyle kàbil‑i te'lif olamaz.
Afyon Ceza Evinde MevkufEmirdağlıMustafa Acet
Halîl Çalışkan’ın Müdafaasıdır
Halîl Çalışkan’ın Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Makam‑ı iddia tarafından bana tebliğ edilen iddianâmede: Üstadım efendime hizmetimi büyük bir suç olarak gösteriyor. Bin dokuzyüz kırkdört yılında teşrîf ederek dört seneden beri kazamızda misâfireten ikamet buyuran ve kendileri kırk seneden beri bütün dünya lezzetini ve istirahatini terk edip sırf îmân ve İslâmiyete ve hususan vatanımızda îmân ve âhiret yolunda Müslümanların saâdet‑i ebediyelerini kurtarmağa çalışan ve bilhassa Müslüman ve Türk olan milletimiz arasında dinimize çok zarar veren, maddî ve manevî zararı pek çok olan bolşevikliğin muzır fikirlerinin millet arasına girmesi ve buna benzer vatan ve millete zararlı olan şeylere Risale‑i Nurun îmânî ve ahlâkî olan dersleriyle sed çeken ve bütün dünya âlimleri tarafından tahsin ve takdire lâyık olan Risale‑i Nura ve Üstadıma müftehirâne üç sene ara sıra hizmetim adâlet huzurunda bir suç mu teşkil ediyor!
704
Ve bu hususta yine suç olarak gösterilen, hizmet için terziliğimi de terk ettiğimi yazıyor ki: Böyle hak ve hakikat ve Kur'ân‑ı Kerîm’in hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nura ve Üstadıma canımı dahi fedâ etsem, büyük bir suç sayılıp vatan hâini olarak mı tanınırım, sizden soruyorum?‥
Sayın Reis Bey!‥
Risale‑i Nurun bir kısım parçalarını okudum ve yazdım. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki; öteden beri kalbimde yaşayan ilme karşı fevkalâde bir iştiyakla bu risalelerden istifadeye başladım. Bunlarla pek yakından alâkadar olduğum hâlde; içinde, ne halkı hükûmet aleyhine teşvik ve ne de emniyeti bozacak ve gizli bir cem'iyet kurmağa dair hiçbir şey görmediğim gibi, Üstadımdan da gerek mehdiliğe ve müceddidliğe ve gerekse bu hareketlere dair hiçbir şey işitmedim.
Risale‑i Nurun ve Üstadımın ve biz talebelerin yegâne gaye ve hizmetimiz; İslâmiyete, hususan Türk milletine îmân ve ahlâk cihetinde kudsî bir hizmettir. Elbette Risale‑i Nura ve hàdimlerine bu hizmetleri için ilişmemek lâzımdır. Bizim gaye ve maksadımız budur. Başka hiçbir şey değildir.
Ve bu vazifemiz de Rızâ‑yı İlâhî içindir. Zâten böyle bir kudsî vazifeyi dünyaya ve dünya menfaatine âlet ederek yapmayız ve tenezzül etmeyiz. Böyle kalbinde îmân ve âhiret meşgalesinden başka hiçbir dünyevî maksad ve gaye bulunmayan hàlis Nur şâkirdlerine, iddia makamının hiçbir zaman hâtırıma gelmeyen gizli cem'iyet kurmak ithamlarına tahammül edemiyoruz.
İşte muhterem Hey'et‑i Hâkime! Sizin, biz Risale‑i Nur talebelerinin gaye ve maksadlarını ve mâhiyetlerini anladığınıza ve iddia makamının bize isnâd ettiği suçlarla alâkamızın olmadığına kanâat getirdiğinize inanıyoruz. Bu vesile ile yüksek mahkemenizden ve vicdânlarınızdan kitaplarımızın serbest olarak iâdesini ve kendimizin berâetini taleb ederiz.
Afyon Ceza Evinde MevkufEmirdağlı Halîl Çalışkan
705
Mustafa Gül’ün Müdafaasıdır
Mustafa Gül’ün Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Ben gizli bir cem'iyete dâhil değilim. Zâten Üstadım Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de öyle bir cem'iyet kurmamıştır. Bizlere her zaman Kur'ân hakikatlerinden ders vermiş, siyasetle alâkadar olmamızı şiddetle men'etmiştir. Yalnız büyük Üstad Said Nursî Hazretlerinin talebesiyim. Ona ve Risale‑i Nura bütün rûh u canımla bağlıyım. Risale‑i Nur ve Üstadım için bana verilecek her türlü cezaya râzıyım.
Üstadım eserleriyle, benim îmânımı ve âhiret hayatımı kurtarmıştır. Onun gayesi, bütün Müslümanları ve vatandaşlarımızı îmânsızlıktan kurtarıp saâdet‑i ebediyeye nâil etmektir. Bizlerin siyâsî bir maksadla alâkamız olmadığı, bütün mahkemelerde tebeyyün etmiştir.
Hakikat böyle olduğu hâlde, yine haksız ve yersiz olarak mahkemeye sürüklendik. Bundan anlıyoruz ki, bizim tesânüdümüzü kırmak istiyorlar. Bizim tesânüdümüz herhangi bir dünyevî ve siyâsî gaye ve işe mâtuf değildir. Yalnız ve yalnız Üstadımız Hazretlerine çok, hem pek çok hürmetkârız. Risale‑i Nuru okuyanlar fevkalâde bir îmâna ve İslâmiyete ve ahlâk ve kemâlâta sâhib oluyorlar.
Üstadımıza çok fazla muhabbet etmemek elimizden gelmiyor. Öyle bir Üstada ve öyle Risale‑i Nur şâkirdlerine bütün mevcûdiyetimle bağlıyım. Bu bağ, i'dâm edilsem dahi çözülmez ve kırılmaz. Ben ve bütün kardeşlerim masûmuz. Risale‑i Nurun serbest bırakılmasını bütün kuvvetimizle taleb ediyoruz. Yüce Üstadımıza ve masûm Nurcu kardeşlerime kendimle beraber berâet verilmesini taleb ediyorum.
Ispartalı Mustafa Gül
706
Küçük İbrahim’in Müdafaasıdır
Küçük İbrahim’in Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Sayın Hâkimler!‥
Bize isnâd edilen suç hem yersizdir, hem de dünyaya aittir, siyâsîdir. Hâlbuki; siyaset yapacak insanlar olup olmadığımızı zâten ilk bakışta siz muhterem hâkimler çoktan anlamışsınız. Esâsen bu soğuk ve yabancı isnâd, eğer farazâ yüzde yüz tahakkuk edeceğini yüzlerce salâhiyetli kimseler te'min etseler; benim de aklım şimdikinden yüz defa fazla olsa, Risale‑i Nurun ve Onun çok muhterem müellifinin bende bıraktığı manevî intibâ' ile bütün mevcûdiyetimle bu geçici ve tükenici siyâsî lezzet ve mâceradan kaçıp âhirete îmân ve Cehennem’den kurtulmak yolunda sarfederim.
Gerek Risale‑i Nurun kıymetli müellifine hürmetimiz ve bağlılığımız ve gerekse Risale‑i Nurun okunması, yazılması ve Nur talebeleriyle muhâbere ve münâsebetimiz, – Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin ve Yüksek Yargıtayın da tasdiki ile – doğrudan doğruya uhrevîdir. Öyle ki: Risale‑i Nurdan aldığımız fikirle, bu nurlu varlıkları hiçbir sûretle dünyevî ve maddî kıymetlere değişmeyiz. Bu bizde bir îmân hâlinde ölünceye kadar yaşayacaktır.
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Mâdemki böyle dehşetli bir isnâd ile burada toplanmış bulunuyoruz. Öyle ise şu ehemmiyetli hakikati beyân etmek, benim için memleket ve vicdân borcu olmuştur.
Yalnız kendi muhîtimde Risale‑i Nurun gösterdiği fevkalâde ıslahat ile bütün halkın gözü önünde şu on seneyi mütecâviz bir zamanda başta kendim olmak üzere birçok kimseler var ki, evlerinin yollarını öğrenmişler. Süflî gidişatları aile saâdetine dönmüş. Şimdi anaları babaları, sebeb olanlara duâ ediyorlar. Vilâyetimiz dâhil ve civarlarında bu kabîlden daha birçoklarının hâllerini dinleyiniz.
Bâhusus Denizli Hapishânesinde, Risale‑i Nur oraya girmesiyle mahpuslar üzerinde öyle bir hüsn‑ü te'sir yapmıştı ki; hâlen bu te'sir dillerde gezmektedir. Kezâ bu Afyon hapishânesine dâhil olduğum zaman kimin ile konuşsam, eski hâlleriyle şimdiki hâllerini zikredip minnet ve şükrânla Nur talebelerine duâ ediyorlar. Bu hakikatler meydândadır…
707
Ben insan olayım da, bana ve hemcinsime bu derece ahlâkî ve ictimâî ve uhrevî ıslah edici ve bâhusus kitabımız Kur'ânın mühim bir tefsiri olan Risale‑i Nura ve onun muhterem müellifine ve vatandaşlarına müslümanca muhabbet ve tesellî mektûbu yazmak, bir siyaset mevzûu olacağına hayret ediyorum. İşte bu hayretle diyorum ki; böyle suç olmaz. Olsa olsa Kur'ân ve dolayısıyla Risale‑i Nurun gizli düşmanları adliye ve zâbıtaya evhâm verip bizleri böyle hapislere doldurmağa sebeb oluyorlar.
Elbette yüksek hâkimler bu hakikatleri görecekler ve ellerini vicdânlarına koyup ebedî ve İlâhî çok müjdeleri bulunan adâletli kararlarını verecekler ve vatanın dört köşesinde alâka ile bekleyen Müslüman Türk milletini kendilerine minnetdâr bırakacaklardır.
Afyon Ceza Evinde Mevkufİnebolulu İbrahim Fakazlı
708
Beşinci Şuâ
Otuz sene evvel yazılan matbu' Muhâkemât‑ı Bedîiye’de bahsedilen “Sedd‑i Zülkarneyn” ve “Ye'cüc Me'cüc” ve sâir “Eşrât‑ı Kıyâmet”ten yirmi mes'ele, o Muhâkemât’a bir tetimme olarak onüç sene (Hâşiye) evvel – bir kısım müsveddesi – yazılmış idi. Azîz bir dostumun hatırı için tebyiz edildi, Beşinci Şuâ oldu.
Otuzbirinci Mektûb’dan Otuzbirinci Lem'anın Beşinci Şuâı’dır.
İhtar: Evvelce mukaddimeden sonra gelen Mes'eleler okunsun, tâ mukaddimedeki maksad anlaşılsın.
﴿﷽﴾
﴿فَقَدْ جَٓاءَ اَشْرَاطُهَا﴾ âyetinin bir nüktesi, bu zamanda akîde‑i avâm-ı mü'minîni vikàye ve şübehâttan muhâfaza için yazılmış. Âhirzamanda vukû'a gelecek hâdisâta dair hadîslerin bir kısmı, müteşâbihât‑ı Kur'âniye gibi derin mânâları var. Muhkemât gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir yerinde te'vil ederler. ﴿وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ﴾ sırrıyla, vukû'undan sonra te'villeri anlaşılır ve murad ne olduğu bilinir ki, ilimde râsih olanlar ﴿اٰمَنَّا بِه۪ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا﴾ deyip o gizli hakikatleri izhâr ederler.
709
Bu Beşinci Şuâ’nın bir Mukaddimesi ve yirmiüç Mes'elesi vardır.
Mukaddime
Mukaddime beş noktadır.
Birinci Nokta
Îmân ve teklif, ihtiyar dâiresinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsâbaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes'eleleri elbette bedîhî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarûrî olmaz. Tâ ki, Ebû Bekirler a'lâ‑yı illiyîne çıksınlar ve Ebû Cehiller esfel‑i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir.
Hem dâr‑ı teklifte gözle görünecek olan alâmet‑i kıyâmet ve eşrât‑ı saat, bir kısım müteşâbihât‑ı Kur'âniye gibi kapalı ve te'villi oluyor. Yalnız, güneş’in mağribden çıkması bedâhet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha tevbe ve îmân makbûl olmaz. Çünkü, Ebû Bekirler Ebû Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü dahi ve kendisi İsâ Aleyhisselâm olduğu, nur‑u îmânın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccâl ve Süfyân gibi eşhâs‑ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.
710
İkinci Nokta
Peygambere bildirilen umûr‑u gaybiye: Bir kısmı tafsîl ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur'ânın ve Hadîs‑i Kudsînin muhkemâtı gibi. Ve diğer bir kısmı icmâl ile bildirilir, tafsilât ve tasvirâtı onun ictihâdına havâle edilir. Îmâna girmeyen hâdisât‑ı kevniyeye ve vukûât‑ı istikbâliyeye dair hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) belâğatıyla – temsîller sûretinde – sırr‑ı teklif hikmetine muvâfık tafsîl ve tasvir eder.
Meselâ: Bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Fermân etti ki: “Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennem’in dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür.” Bu garîb haberden beş‑altı dakika sonra birisi geldi dedi: “Yâ Resûlallâh! Yetmiş yaşında bulunan filân münâfık vefât etti, Cehennem’e gitti.” Peygamberin yüksek belîğâne kelâmının te'vilini gösterdi.
İhtar: Hakàik‑ı îmâniyeye girmeyen cüz'î hâdisât‑ı istikbâliye nazar‑ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.
Üçüncü Nokta
İki Nükte’dir.
Birincisi
Teşbihler ve temsîller sûretinde rivâyet edilen bir kısım hadîsler, mürûr‑u zamanla avâmın nazarında hakikat telâkki edildiğinden vâkıa mutâbık çıkmıyor. Ayn‑ı hakikat olduğu hâlde vâkıa mutâbakatı görünmüyor. Meselâ: Hamele‑i Arş gibi arzın hamelesinden olan “Sevr” ve “Hût” nâmında ve misâlinde iki melâike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.
711
İkincisi
Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet‑i İslâmiye’nin veya merkez‑i hilâfetin nokta‑i nazarında vürûd ettiği hâlde, umum ehl‑i dünyaya şâmil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu hâlde, küllî ve âmm telâkki edilmiş. Meselâ rivâyette vardır ki: “Bir zaman gelecek, Allah‥ Allah‥ diyen kalmayacak.” Yani, “Zikirhâneler kapanacak ve Türkçe ezân ve kamet okunacak.” demektir.
Dördüncü Nokta
Ecel ve mevt gibi umûr‑u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misillû, dünyanın sekerâtı ve mevti ve nev'‑i beşerin ve cins‑i hayvanın eceli ve vefâtı olan Kıyâmet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı – yarı ömür gaflet‑i mutlaka içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet‑i mutlaka içinde – havf ve recânın muvâzene‑i maslahatkârâne ve hakîmânesi bozulduğu gibi, aynen öyle de: Dünyanın eceli ve sekerâtı olan Kıyâmet vakti muayyen olsaydı, kurûn‑u ûlâ ve vustâ fikr‑i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Ve kurûn‑u uhrâ, dehşet‑i mutlaka içinde bulunup ne hayat‑ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf ve recâ içinde ihtiyar ile itâatkârâne olan ubûdiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu.
Hem eğer muayyen olsa, bir kısım hakàik‑ı îmâniye bedâhet derecesine girer, herkes ister istemez tasdik eder. İhtiyar ve irâde ile bağlı olan sırr‑ı teklif ve hikmet‑i îmân bozulur.
İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr‑u gaybiye gizli kaldığından, herkes her dakikada hem ecelini, hem bekàsını düşündüğü için; hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyâmet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için; hem dünyanın fânîliğinde hayat‑ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imâret‑i dünyaya çalışabilir.
712
Hem de musîbetlerin vakti muayyen olsaydı, musîbet başına gelen adam, musîbetin intizarında o gelen musîbetin belki on mislinden ziyâde manevî bir musîbet – o intizardan – çekmemesi için, hikmet ve Rahmet‑i İlâhiye tarafından gizli, perdeli bırakılmış.
Ve ekser hâdisât‑ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaybdan haber vermek yasak edilmiş. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itâatsizlik etmemek içindir ki, medâr‑ı teklif ve hakàik‑ı îmâniyeden başka olan umûr‑u gaybiyeden İzn‑i Rabbânî ile haber verenler dahi, yalnız işâret sûretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebûr’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi, bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki; o kitapların bir kısım tâbileri te'vil edip îmân etmediler.
Fakat i'tikàdat‑ı îmâniyeye giren mes'eleleri tasrîh ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir sûrette tebliğ etmek hikmet‑i teklifin muktezâsı olduğundan, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ve Tercümân‑ı Zîşanı (A.S.M.) umûr‑u uhreviyeden tafsîlen ve hâdisât‑ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler.
Beşinci Nokta
Hem her iki deccâlın, asırlarına ait olan hàrikaları, onların bahsiyle ve münâsebetiyle rivâyet edildiğinden onların şahıslarından sudûr edeceği telâkki ve tevehhüm edilmesinden, o rivâyet müteşâbih olmuş, mânâsı gizlenmiş. Meselâ, tayyare ve şimendiferle gezmesi…
713
Hem meselâ, meşhûr olmuş ki; İslâm Deccâlı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, İstanbul’da Dikilitaş’ta bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek ki: “O öldü.” Yani pek acîb ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyo ile bağırılacak, haber verilecek.
Hem Deccâlın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garîb hâlleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münâsebetdâr rivâyet edilmesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ; “O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret‑i İsâ (A.S.) onu öldürebilir, başka çare olamaz.” rivâyet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semâvî ve ulvî hàlis bir din İsevîlerde zuhûr edecek ve hakikat‑i Kur'âniyeye iktidâ ve ittihâd eden bu İsevî dinidir ki, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü ile o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.
Hem bir kısım râvilerin kàbil‑i hatâ ictihâdlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir, mânâ gizlenir. Vâkıa mutâbakatı görünmez, müteşâbih hükmüne geçer.
Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemâatin ve cem'iyetin şahs‑ı manevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr‑i infiradî gâlib olduğundan, cemâatin sıfât‑ı azîmesi ve büyük harekâtı o cemâatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle; o şahıslar, hàrika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvâfık olmak için yüz derece cisminden ve kuvvetinden büyük bir acûbe cisim ve müdhiş bir heykel ve çok hàrika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edilmiş. Vâkıa mutâbakatı görünmüyor ve o rivâyet müteşâbih olur.
Hem iki deccâlın sıfatları ve hâlleri ayrı ayrı olduğu hâlde, mutlak gelen rivâyetlerde iltibas oluyor, biri, öteki zannedilir. Hem Büyük Mehdi’nin hâlleri sâbık mehdilere işâret eden rivâyetlere mutâbık çıkmıyor, hadîs‑i müteşâbih hükmüne geçer. İmâm‑ı Ali (R.A.) yalnız İslâm Deccâlından bahseder.
714
Mukaddime bitti, mes'elelere başlıyoruz.
Şimdilik o hâdisât‑ı gaybiyenin yüzer misâllerinden – mülhidler tarafından avâmın akîdelerini bozmak fikriyle işâa edilen – yirmiüç mes'eleleri, tevfik‑i Rabbânî ile gayet muhtasar bir sûrette beyân edilecek. Ve o mes'eleler mülhidlerin tahmini gibi zarar vermemekle beraber, herbiri bir lem'a‑i i'câz-ı Nebevî olduğu görünmekle ve hakîki te'villeri isbât ve izhâr edilmekle akîde‑i avâmı kuvvetlendirmeğe mühim bir sebeb olmasını rahmet‑i Rabbânîden ricâ edip hatîâtımı ve galatâtımı afv u mağfiret altına almasını Rabb‑i Rahîm’imden niyâz ederim.
715
Beşinci Şuâ’ın İkinci Makamı ve Mes'eleleri
﴿﷽﴾
Birinci Mes'ele
Rivâyette var ki: “Âhirzamanın eşhâs‑ı mühimmesinden olan Süfyân’ın eli delinecek.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Sefâhet ve lehviyât için gayet isrâf ile elinde mal durmaz, isrâfâta akar. Darb‑ı meselde deniliyor ki, “Filân adamın eli deliktir.” Yani çok müsriftir.
İşte, “Süfyân isrâfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tama'ı uyandırarak insanların o zaîf damarlarını tutup kendine musahhar eder.” diye bu hadîs ihtar ediyor. “İsrâf eden ona esir olur, onun dâmına düşer.” diye haber verir.
İkinci Mes'ele
Rivâyette var ki: “Âhirzamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar; alnında هٰذَا كَافِرٌ yazılmış bulunur.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun te'vili şudur ki: O Süfyân, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile ta'mîm ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için inşâallâh ihtidâ eder, daha herkes – yalnız istemeyerek – onu giymekle kâfir olmaz.
716
Üçüncü Mes'ele
Rivâyette var ki: “Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan Deccâlın yalancı Cennet ve Cehennemleri bulunur.”﴿اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ﴾ bunun bir te'vili şudur ki: Hükûmet dâiresinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishâne ile lise mektebi, “Biri hûri ve gılmânın çirkin bir taklidi, diğeri azâb ve zindân sûretine girecek.” diye bir işârettir.
Dördüncü Mes'ele
Rivâyette var ki: “Âhirzamanda, Allah‥ Allah‥ diyecek kalmaz.”لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ bunun bir te'vili şu olmak gerektir ki: “Allah‥ Allah‥ Allah‥ deyip zikreden tekyeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezân ve kamet gibi şeâirde İsmullâh yerine başka isim konulacak.” demektir. Yoksa, umum insanlar küfr‑ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü; Allah’ı inkâr etmek, kâinâtı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukû'unu akıl kabûl etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar.
Diğer bir te'vili şudur ki: Kıyâmet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin rûhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyâmet kâfirlerin başlarında patlar.
Beşinci Mes'ele
Rivâyette vardır ki: “Âhirzamanda Deccâl gibi bir kısım şahıslar, ulûhiyet da'vâ edecekler ve kendilerine secde ettirecekler.”
اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Nasıl ki, pâdişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük pâdişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de; tabîiyyûn ve maddiyûn mezhebinin başına geçen o eşhâs, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nev'i rubûbiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubûdiyetkârâne serfürû ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.
717
Altıncı Mes'ele
Rivâyette var ki: “Fitne‑i Âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz.” Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr‑i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azâb‑ı kabirden sonra مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ‥ مِنْ فِتْنَةِ اٰخِرِ الزَّمَانِ vird‑i ümmet olmuş.اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftûn eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya’da hamamlarda kadın‑erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyâl olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâl‑perest erkekler dahi, nefsine mağlûb olup o ateşe sarhoşâne bir sürûr ile düşer, yanar.
İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyâtları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedârlık ile pervâne gibi nefis‑perestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr‑i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.
Yedinci Mes'ele
Rivâyette var ki: “Süfyân büyük bir âlim olacak, ilim ile dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.”وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun bir te'vili şudur ki: Başka pâdişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşîret veya cesâret ve servet gibi vâsıta‑i saltanat olmadığı hâlde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyâsî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshìr eder, etrafında fetvâcı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdâr eder ve din derslerinden tecerrüd eden maârifi rehber edip ta'mîmine şiddetle çalışır, demektir.
718
Sekizinci Mes'ele
Rivâyetler, Deccâlın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şudur ki: İslâmların Deccâlı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl‑i tahkîk İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccâlı Süfyân’dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccâlı ayrıdır. Yoksa Büyük Deccâlın cebr ve ceberût‑u mutlakına karşı itâat etmeyen şehîd olur ve istemeyerek itâat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.