Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
497

Lâhika

Sorgu hâkimliğinin son tahkîkat kararnâmesinin arkasında denilmiş ki: Hey'et‑i vekile Mu'cizât‑ı Kur'âniye’yi yani, yalnız Yirmibeşinci Söz Risalesini; üç âyetin medeniyete karşı beyânâtı, şimdiki kanun‑u medeniyete uygun gelmediği bahânesiyle resmen dağılmasının yasak edilmesine ve toplanmasına dört ay evvel bir karar vermiş.” diye yazılı gördüm.
Buna cevaben: Mu'cizât‑ı Kur'âniye şimdi Zülfikàr’dadır ve Zülfikàr’ın dörtyüze yakın sahifesinden yalnız iki sahifesinde otuz sene evvel medeniyetin Kur'ân’a karşı tenkidlerine i'tirâz edilmez bir tarzda cevab verilen ve üç eski risalelerimde bulunan üç âyetin tefsiridir. Biri; tesettür‑ü nisvân hakkındaki âyet, ikincisi; irsiyet hakkında ﴿فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ üçüncüsü; yine irsiyet hakkında ﴿فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ âyetlerindeki hakikatlerin hikmetini, feylesofları ilzam edecek bir sûrette iki sahifeyi yirmi sene evvel ve başka risalelerimde otuz sene evvel yazdığım hâlde, bugün yazılmış gibi tevehhümüyle dörtyüz sahife Zülfikàr yasak edilmesinin yerine o iki sahifeyi Zülfikàr’dan çıkarıp kitabımızı bize iâde etmek kanunen hakkımızdır. Nasıl bir mektûbda zararlı bir‑iki kelime bulunsa; o kelimeler kaldırılır, mütebâkisinin neşrine izin verilir. Bu kabîlden mahkeme‑i âdilenizden bu hakkımızı isteriz.
Bir ay evvel bize verilen kırk sahifelik iddianâmeyi birisi yanıma gelip bana okumaya imkân bulamadığından, bugün onbir Haziran’da yeni olarak iddianâmeyi bana okudular. Ben dinledim. Gördüm ki, size yazdığım iki ay evvel i'tirâznâmem, bir aya yakın evvelde i'tirâznâmemin tetimmesi ve lâhikası, hem Ankara’nın altı makàmâtına, hem makamınıza da verilmiş. İşte bu i'tirâznâme, o iddianâmeyi esâsıyla kesiyor ve reddediyor. Yeniden iddianâmeye karşı i'tirâznâme yazmağa hiç lüzum görmüyorum. Yalnız iki‑üç noktayı makam‑ı iddiaya hatırlatmak nev'inden derim ki:
498
Ben iddianâmeyi nazar‑ı itibara alıp cevab vermediğimin sebebi, bizi berâet ettiren üç âdil mahkemenin haysiyetini kırmamak ve ihanet etmemek içindir. Çünkü o mahkemeler, şimdi iddianâmedeki esâsları tamamıyla inceden inceye tedkikten sonra bize berâet vermişler. Onların berâetini hiçe saymak, adliyenin şerefine ilişmektir.
İkinci Nokta: Makam‑ı iddia cerbezesiyle binler mesâil içinde, bir‑iki mes'eleye, hâtırımıza gelmeyen bazı mânâlar vererek bizi ittiham ediyor. Hâlbuki o mesâiller Nurun büyük mecmualarında var. Mısır Câmiü'l‑Ezher ulemâsı ve Şam‑ı Şerîf büyük âlimleri ve Mekke‑i Mükerreme ve Medine‑i Münevvere’nin müdakkik hocaları ve Haleb ve sâire, hususan Diyânet Riyâsetinin muhakkìk âlimleri onları görüp kemâl‑i takdirle tahsin ve tasdik ettikleri hâlde, hocavâri ve âlimâne bazı ilmî i'tirâzları bu iddianâmede hayretle ve taaccüble gördüm. Haydi bazı yanlışlarım bulunsa bile binler âlimlerin görmedikleri veya ilişmedikleri i'tirâznâmedeki o yanlışlar hakîki olsa da, bir suç olamaz, yalnız ilmî bir hatâ olabilir.
Hem üç mahkeme bütün Risale‑i Nuru ve bizleri berâet ettirdi. Yalnız Eskişehir Mahkemesi bir tesettür‑ü nisvân mes'elesine dair Yirmidördüncü Lem'anın onbeş kelimesini sebeb gösterip bana ve yüzde onbeş arkadaşıma hafifçe bir ceza verdi. Size takdim ettiğim tetimme‑i i'tirâzımda üçyüzelli bin tefsirin hükmüne ittibâ' ile o tefsirim için mahkûmiyetimi, rû‑yi zeminde adâlet varsa o hükmü kabûl etmez diye yazmışım. Makam‑ı iddia bin dereden su getirir gibi yirmi seneden beri yazılan kitab ve mektûbların bazı cümlelerini zekâvetiyle aleyhimize çevirmeğe çalışmış. Hâlbuki bu noktada bizi berâet ettiren üç değil belki beş‑altı mahkeme bu mevhûm suçta bize şerîk oluyorlar. Ben o âdil mahkemelerin haysiyetine ilişmemek lâzım geliyor diye makam‑ı iddiaya hatırlatıyorum.
499
Üçüncüsü: Ölmüş gitmiş, hükûmetten alâkası kesilmiş ve inkılâbdaki bazı kusurâta sebeb olmuş bir reise, sarîhan tenkid ve i'tirâz da olsa kanunen bir suç olamaz. Hâlbuki sarâhat değil, o kendi cerbezesiyle küllî beyânâtımızı ona tatbik etmiş. O mahrem ve herkese bildirmediğimiz mânâları izhâr ve teşhîr edip umumun nazar‑ı dikkatini celbediyor. Eğer onda bir suç varsa, o makam‑ı iddia suçlu olur. Çünkü, halkı teşvik edip o mânâlara nazar‑ı dikkati celbediyor.
Dördüncüsü: Üç mahkeme cem'iyet noktasında bize kat'î berâet verdiği hâlde yine eski nakarât gibi gizli cem'iyet vehmine bin dereden su toplamak gibi emâreler araştırmış. Hâlbuki siyâsî ve vatan ve millete zararlı olan müteaddid cem'iyetler varken, onlara müsâade ve müsâmahakârâne bakmak ile beraber, bizim gibi binlerle şâhidlerin ve emârelerin şehâdetleriyle ve altı vilâyetin ilişmemeleriyle sâbit olan Nur Talebelerinin ders arkadaşlıklarına ve sırf vatan ve millet ve din menfaatine ve saâdet‑i dünyeviye ve uhreviye hesabına ve hariçten ve dâhilden gelen ifsad cereyanlarına karşı mücâhidâne tesânüdlerine gizli cem'iyet nâmını vermek ve yirmi senede yüzbinler Risale‑i Nur şâkirdlerinin emniyeti ihlâle dair hiçbir vukûâtları kaydedilmediği hâlde, Dini âlet ederek emniyeti ihlâle halkı teşvik ediyor.” diye makam‑ı iddia onları ittiham etmesi, değil nev'‑i beşeri, belki zemini de hiddete getirip o ittihamı reddeder. Her ne ise daha fazla söylemeye lüzum görmüyorum. İddianâmeden çok evvel yazılan i'tirâznâme ve tetimmesi ona bir cevabımızdır.
Afyon Ceza Evinde Mevkuf Said Nursî
500
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Afyon Mahkemesine ve Ağır Ceza Reisine beyân ediyorum ki:
Eskiden beri fıtratımda tahakkümü kaldıramadığım için dünyaya karşı alâkamı kesmiştim. Şimdi o kadar mânâsız, lüzumsuz tahakkümler içinde hayat bana gayet ağır gelmiş, yaşayamayacağım. Hapsin haricinde, yüzler resmî adamların tahakkümlerini çekmeğe iktidarım yok. Bu tarz hayattan bıktım. Ben sizden bütün kuvvetimle tecziyemi taleb ediyorum. Şimdi kabir elime geçmiyor. Hapiste kalmak bana lâzımdır. Makam‑ı iddianın asılsız isnâd ettiği suçlar siz de bilirsiniz ki, yok. Beni cezalandırmaz. Fakat beni ma'nen cezalandıracak vazife‑i hakîkiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münâsib ise, sorunuz cevab vereyim.
Evet büyük kusurlarımdan bir tek suçum: Vatan ve millet ve din nâmına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine şimdi bu Afyon hapsinde kanâatim geldi.
Nur şâkirdlerinin hàlis ve sırf uhrevî nurlara ve tercümânına karşı alâkalarına, dünyevî ve siyâsî cem'iyet nâmını verip onları mes'ûl etmeğe çalışanların ne kadar hakikatten ve adâletten uzak düştüklerine karşı üç mahkemenin o cihette berâet vermesiyle beraber deriz ki:
Hayat‑ı ictimâiye-i insaniyenin hususan millet‑i İslâmiye’nin üssü'l‑esâsı: Akrabalar içinde samîmâne muhabbet ve kabile ve tâifeler içinde alâkadarâne irtibat ve İslâmiyet milliyetiyle mü'min kardeşlerine karşı, manevî, muâvenetkârâne bir uhuvvet ve kendi cinsi ve milletine karşı fedâkârâne bir alâka ve hayat‑ı ebediyesini kurtaran Kur'ân hakikatlerine ve nâşirlerine sarsılmaz bir râbıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat‑ı ictimâiyeyi esâsıyla te'min eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimâldeki dehşetli anarşistlik tohumunu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izâle eden ve medeniyet‑i beşeriyeyi ve hayat‑ı ictimâiyeyi bütün bütün bozmağa yol açan kızıl tehlikeyi kabûl etmekle ancak Nur şâkirdlerine medâr‑ı mes'ûliyet cem'iyet nâmını verebilir.
501
Onun için hakîki Nur şâkirdleri çekinmeyerek Kur'ân hakikatlerine karşı kudsî alâkalarını ve uhrevî kardeşlerine karşı sarsılmaz irtibatlarını izhâr ediyorlar. O uhuvvet sebebiyle gelen herbir cezayı memnuniyetle kabûl ettiklerinden, mahkeme‑i âdilenizde hakikat‑i hâli olduğu gibi itiraf ediyorlar. Hile ile dalkavukluk ile ve yalanlarla kendilerini müdafaaya tenezzül etmiyorlar.
MevkufSaid Nursî
502

Afyon Mahkemesine İddianâmeye Karşı Verilen İ'tirâznâme Tetimmesinin Bir Zeylidir

Evvelâ: Mahkemeye beyân ediyorum ki; bu yeni iddianâme de Denizli ve Eskişehir Mahkemelerimizdeki o eski iddianâmelere ve aleyhimizde sathî ehl‑i vukûfların sathî tahkîkatlarına bina edildiğinden mahkemenizde da'vâ ettim ki: Bu iddianâmenin yüz yanlışını isbât etmezsem, yüz sene cezaya râzıyım. İşte o da'vâmı isbât ettim, yüzden ziyâde yanlışların cetvelini isterseniz takdim edeceğim.
Sâniyen: Ben Denizli Mahkemesinde, kitab ve evraklarımız Ankara’ya gittiği sırada, aleyhimize hüküm verilecek diye telâş ve me'yûsiyetle beraber, arkadaşlarıma yazdım. Ve bazı müdafaâtımın âhirinde bulunan o yazdığım parça şudur: Eğer Risale‑i Nuru tenkid fikriyle tedkik eden adliye memurları, îmânlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni i'dâm ile mahkûm etseler; şâhid olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risale‑i Nurun vazifesi, îmânı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek hizmet‑i îmâniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmağa mükellefiz.”
İşte ey hey'et‑i hâkime; bu hakikate binâen Risale‑i Nurun cerhedilmez kuvvetli hüccetleri elbette mahkemede kalbleri kendine çevirmiş, aleyhimde ne yapsanız ben hakkımı helâl ederim, gücenmem. Bunun içindir ki; eşedd‑i zulüm ile bir eşedd‑i istibdâd tarzında şahsımı hiç ömrümde görmediğim ihanetlerle çürütmekle damarıma dokundurulduğu hâlde tahammül ettim. Hattâ bedduâ da etmedim. Bize karşı bütün ittihamlara ve bütün isnâd edilen suçlara karşı elinizdeki Risale‑i Nurun mecmuaları, benim mukàbele edilmez müdafaanâmem ve cerhedilmez i'tirâznâmemdirler.
503
Medâr‑ı hayrettir ki: Mısır, Şam, Haleb, Medine‑i Münevvere, Mekke‑i Mükerreme allâmeleri ve Diyânet Riyâsetinin müdakkik hocaları o Nur Mecmualarını tedkik edip hiç tenkid etmeyerek takdir ve tahsin ettikleri hâlde, iddianâmeyi aleyhimize toplayan zekâvetli [!] zât: Kur'ânı, yüzkırk sûredir diye, acîb ve pek zâhir bir yanlışı ile ne derece sathî baktığı ve Risale‑i Nur bu ağır şerâit içinde ve benim gurbet ve kimsesizliğim ve perîşaniyetimde ve aleyhimde dehşetli hücumlarla beraber yüzbinler ehl‑i hakikate kendini tasdik ettirdiği hâlde, daha Kur'ânın kaç sûresi var olduğunu bilmeyen o iddiacı zât: Risale‑i Nur Kur'ânın tefsirine ve hadîslerin te'viline çalışmasıyla beraber bir kısmında okuyanlara bir şey öğretme bakımından ilmî bir mâhiyet ve kıymet taşımadığı görülmektedir.” diye tenkidi ne derece kanundan, hakikatten, adâletten ve haktan uzak olduğu anlaşılıyor.
Hem size şekvâ ediyorum ki; kırk sahifeli ve yüzer yanlışı bulunan ve kalblerimizi yaralayan iddianâmeyi tamamıyla bize iki saat dinlettirdiğiniz hâlde, ayn‑ı hakikat bir buçuk sahifeyi ona karşı ısrarımla beraber iki dakika okumaya müsâade etmediğiniz için, ona mukâbil i'tirâznâmemi tamamıyla okumaya, adâlet nâmına sizden istiyorum.
Sâlisen: Herbir hükûmette muhâlifler var. Âsâyişe ilişmemek şartıyla, kanunen onlara ilişilmez. Ben ve benim gibi dünyadan küsmüş ve yalnız kabrine çalışanlar; elbette bin üçyüzelli senede, ecdâdımızın mesleğinde ve Kur'ânımızın dâire‑i terbiyesinde ve her zamanda üçyüzelli milyon mü'minlerin takdis ettiği düsturlarının müsâade ettiği tarzda hayat‑ı bâkiyesine çalışmayı terkedip gizli düşmanlarımızın icbarıyla ve desîseleriyle fânî ve kısacık hayat‑ı dünyeviyesi için, sefîhâne bir medeniyetin ahlâksızcasına belki bir nev'i bolşevizmde olduğu gibi vahşiyâne kanunlara, düsturlara tarafdâr olup onları meslek kabûl etmekliğimiz hiç mümkün müdür! Ve dünyada hiçbir kanun ve zerre mikdar insafı bulunan hiçbir insan bunları onlara kabûl ettirmeğe cebretmez. Yalnız o muhâliflere deriz: Bize ilişmeyiniz, biz de ilişmemişiz.
504
İşte bu hakikate binâendir ki; Ayasofya’yı puthâne ve Meşîhat’i kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun nâmındaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdâr değiliz. Ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz. Ve bu yirmi sene işkenceli esâretimde eşedd‑i zulüm şahsıma edildiği hâlde siyasete karışmadık, idareye ilişmedik, âsâyişi bozmadık. Yüzbinler Nur arkadaşım varken, âsâyişe dokunacak hiçbir vukûâtımız kaydedilmedi. Ben şahsım itibariyle hiç hayatımda görmediğim bu âhir ömrümde ve gurbetimde şiddetli ihanetler ve damarıma dokunduracak haksız muâmeleler sebebiyle, yaşamaktan usandım. Tahakküm altındaki serbestiyetten dahi, nefret ettim. Size bir istid'a yazdım ki; herkese muhâlif olarak ben berâetimi değil, belki tecziyemi taleb ediyorum ve hafif cezayı değil, sizden en ağır cezayı istiyorum. Çünkü, bu emsâlsiz, acîb zulmî muâmeleden kurtulmak için, ya kabre veya hapse girmekten başka çarem yok. Kabir ise, intihar câiz olmadığından ve ecel gizli olmasından şimdilik elime geçmediğinden, beş‑altı ay (Hâşiye) tecrid‑i mutlakta bulunduğum hapse râzı oldum. Fakat, bu istid'ayı masûm arkadaşlarımın hatırları için şimdilik vermedim.
Râbian: Benim bu otuz sene hayatımda ve Yeni Said tâbir ettiğim zamanımda bütün Risale‑i Nurda yazdıklarım ve şahsıma temâs eden hakikatlerinin tasdikiyle ve benimle ciddi görüşen ehl‑i insaf zâtların ve arkadaşların şehâdetleriyle iddia ediyorum ki: Ben nefs‑i emmâremi elimden geldiği kadar hodfürûşluktan, şöhret‑perestlikten, tefâhurdan men'e çalışmışım ve şahsıma ziyâde hüsn‑ü zan eden Nur talebelerinin belki yüz defa hatırlarını kırıp cerhetmişim. Ben mal sâhibi değilim, Kur'ânın mücevherât dükkânının bir bîçâre dellâlıyım dediğimi; hem yakın dostlarım, hem kardeşlerimin tasdikleriyle ve emârelerini görmeleriyle, ben, değil dünyevî makàmâtı ve şân ü şerefi şahsıma kazandırmak, belki manevî büyük makàmât farazâ bana verilse de, fakat hizmetteki ihlâsıma nefsimin hissesi karışmak ihtimaline binâen korkarak o makàmâtı da hizmetime fedâ etmeğe karar verdiğim ve fiilen de öylece hareket ettiğim hâlde, mahkeme‑i àlînizde güyâ en büyük bir siyâsî mes'ele gibi, bana karşı bazı kardeşlerimin Nurdan istifadelerine manevî bir şükrân olarak ben kabûl etmediğim hâlde pederinden çok fazla hürmet etmesini medâr‑ı suâl ve cevab yaptınız. Bir kısmını inkâra sevk ettiniz. Ve bize hayret ile dinlettirdiniz. Acaba kendi râzı olmadığı ve kendini lâyık bulmadığı hâlde başkaların onu medhetmeleriyle o bîçâreye bir suç tevehhüm edilebilir mi?
505
Hâmisen: Kat'iyyen size beyân ediyorum ki; hiçbir cem'iyetçilik ve cem'iyetlerle ve siyâsî cereyanlarla hiçbir alâkası olmayan Nur Talebelerini, cem'iyetçilik ve siyasetçilik ile itham etmek; doğrudan doğruya kırk seneden beri İslâmiyet ve îmân aleyhinde çalışan gizli bir zındıka komitesi ve bu vatanda anarşiliği yetiştiren bir nev'i bolşevizm nâmına bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücâdeledir ki, üç mahkeme cem'iyetçilik cihetinde bütün Nurcuların ve Nur Risalelerinin berâetlerine karar vermişler. Yalnız Eskişehir Mahkemesi, Tesettür‑ü Nisâ hakkında bir küçük risalenin bir tek mes'elesini belki bu gelen cümleyi: Mesmuâtıma göre: Merkez‑i hükûmette, bir kundura boyacısı çarşı içinde bir büyük adamın yarım çıplak karısına sarkıntılık edip o acîb edebsizliği yapması tesettür aleyhinde olanın hayâsız yüzüne şamar vuruyor.” diye eskiden yazılmış cümle sebebiyle, bir sene bana ve yüzyirmi adamdan, onbeş arkadaşıma altışar ay ceza verdiler. Demek, şimdi Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini ittiham etmek, o üç mahkemeyi mahkûm etmek ve itham ve ihanet etmek demektir.
Sâdisen: Risale‑i Nur ile mübâreze edilmez. Onu gören bütün ulemâ‑i İslâm, Kur'ânın gayet hakikatli bir tefsiri, yani, hakikatlerinin kuvvetli hüccetleri ve bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesi ve şimâlden gelen tehlikelere karşı bu millet ve bu vatanın bir kuvvetli seddi olduğunu tasdik ettiklerinden, mahkemeniz bunun talebelerini bundan ürkütmek değil, belki hukuk‑u âmme noktasında terğîb etmek bir vazifeniz biliyoruz ve onu sizden bekliyoruz. Millete, vatana, âsâyişe muzır dinsizlerin ve bazı siyâsî zındıkların kitaplarına ve mecmualarına hürriyet‑i ilmiye serbestiyetiyle ilişilmediği hâlde, masûm ve muhtaç bir gencin îmânını kurtarmak ve sû‑i ahlâktan kurtulmak için Nura talebe olması; elbette değil bir suç, belki hükûmet ve maârif dâiresi teşvik ve takdir edecek bir hâlettir.
506
Son sözüm: Cenâb‑ı Hak, hâkimleri adâlet‑i hakîkiyeye muvaffak etsin. Âmîn deyip, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ’dir.
Said Nursî
507

Son Sözüm

Hey'et‑i hâkimeye beyân ediyorum ki:
Hem iddianâmeden, hem uzun tecridlerimden anladım ki, bu mes'elede en ziyâde şahsım nazara alınıyor ve şahsımı çürütmek maslahat görülmüş. Güyâ şahsiyetimin idareye, âsâyişe, vatana zararı var. Ve ben de din perdesi altında dünyevî maksadlar güdüyormuşum, bir nev'i siyaset peşinde koşuyormuşum. Buna karşı, size bunu kat'iyyetle beyân ediyorum:
Bu evhâm yüzünden, benim şahsiyetimi çürütmek sûretinde Risale‑i Nura ve bu vatana ve bu millete fedâkâr ve kıymetdâr olan şâkirdlerini incitmeyiniz. Yoksa bu vatana ve bu millete manevî büyük bir zarar, belki bir tehlikeye vesile olur.
Bunu da size kat'iyyen beyân ediyorum: Şahsıma tahkîr ve ihanet ve çürütmek ve işkence, ceza gibi ne gelse; Risale‑i Nura ve şâkirdlerine benim yüzümden zarar gelmemek şartıyla, şimdiki mesleğim itibariyle kabûle karar vermişim. Bunda da âhiretim için bir sevâb var. Ve nefs‑i emmârenin şerrinden kurtulmama bir vesiledir diye bir cihette ağlarken memnun oluyorum. Eğer bu bîçâre masûmlar benimle beraber bu mes'elede hapse girmese idiler, mahkemenizde pek şiddetli konuşacaktım. Siz de gördünüz ki, iddianâmeyi yazan, bin dereden su toplamak gibi yirmi‑otuz senelik hayatımda mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün kitab ve mektûblarımdan cerbezesiyle ve kısmen yanlış mânâ vermesiyle güyâ umum onlar bu sene yazılmış, hiç mahkemeleri görmemiş, af kanunlarına ve mürûr‑u zamana uğramamış gibi onun ile benim şahsiyetimi çürütmek istiyor. Ben kendim, şahsımın çürük olduğunu yüz defa söylediğim ve aleyhimde olanlar her vesile ile yine şahsımı çürüttükleri hâlde, ehl‑i siyaseti evhâmlandıracak derecede teveccüh‑ü âmmeye karşı fâide vermediğinin sebebi: Îmânın kuvvetlenmesi için bu zamanda ve bu zeminde gayet şiddetli bir ihtiyac‑ı kat'î ile ders‑i dinde bazı şahıslar lâzımdır ki, hakikati hiçbir şeye fedâ etmesin, hiçbir şeye âlet etmesin. Nefsine hiçbir hisse vermesin. ki, îmâna dair dersinden istifade edilsin, kanâat‑ı kat'iyye gelsin.
508
Evet, hiçbir zaman, bu zeminde bu zaman kadar böyle bir ihtiyac‑ı şedîd olmamış gibidir. Çünkü tehlike hariçten şiddetle gelmiş. Şahsımın bu ihtiyaca karşı gelmediğini itiraf edip ilân ettiğim hâlde, yine şahsımın meziyetinden değil, belki şiddet‑i ihtiyaçtan ve zâhiren başkalar çok görünmemesinden şahsımı o ihtiyaca bir çare zannediyorlar. Hâlbuki ben de çoktan beri buna taaccüb ve hayret ile bakıyordum ve hiçbir cihetle lâyık olmadığım hâlde, dehşetli kusurlarımla beraber, bu teveccüh‑ü âmmenin hikmetini şimdi bildim. Hikmeti de şudur:
Risale‑i Nurun hakikati ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi, bu zaman ve bu zeminde o şiddetli ihtiyacın yüzünü kendine çevirmiş. Benim şahsımı hizmet itibariyle binden bir hissesi ancak bulunduğu hâlde o hàrika hakikatin ve o hàlis muhlis şahsiyetin bir mümessili zannedip o teveccühü gösteriyorlar. Gerçi bu teveccüh hem bana zarar, hem ağır geliyor. Hem de hakkım olmadığı hâlde hakikat‑i Nuriyenin ve şahsiyet‑i maneviyesinin hesabına sükût edip o manevî zararlara râzı oluyorum. Hattâ İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) gibi bazı evliyânın ilhâm‑ı İlâhî ile bu zamanımızda Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cize‑i maneviyesinin bir âyinesi olan Risale‑i Nurun hakikatine ve hàlis talebelerinin şahs‑ı manevîsine işâret‑i gaybiye ile haber verdikleri, içinde benim ehemmiyetsiz şahsımı o hakikate hizmetim cihetiyle nazara almışlar. Ben hatâ etmişim ki; onların şahsıma ait bir parçacık iltifatlarını bazı yerde te'vil edip Risale‑i Nura çevirmemişim. Bu hatâmın sebebi de zaafiyetim ve yardımcılarımı ürkütecek esbâbın çoğaltılmaması ve sözlerime i'timâdı kazanmak için zâhiren şahsıma bir kısmını kabûl etmiştim.
Size ihtar ediyorum! Fânî ve kabir kapısındaki çürük şahsımı çürütmeğe ihtiyaç yok ve bu kadar ehemmiyet vermeğe de lüzum yok. Fakat Risale‑i Nurla mübâreze edemezsiniz ve etmeyiniz. Onu mağlûb edemezsiniz. Mübârezede millet ve vatana büyük zarar edersiniz. Fakat şâkirdlerini dağıtamazsınız. Çünkü, hakikat‑i Kur'âniyenin muhâfazası yolunda kırk‑elli milyon şehîd veren bu vatandaki geçmiş ecdâdlarımızın ahfâdlarına bu zamanda hakikat‑i Kur'âniyenin muhâfazası ve Âlem‑i İslâmın nazarında eskisi gibi dindarâne kahramanlıkları terk ettirilmeyecek. Zâhiren çekilseler de o hàlis şâkirdler, rûh u canıyla o hakikate bağlıdırlar. Ve o hakikatin bir âyinesi olan Risale‑i Nuru terkedip, o terk ile vatan ve millet ve âsâyişe zarar vermeyeceklerdir.
509
Son sözüm ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْ فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
510

Hey'et‑i Vekileye Gönderilmiş Bir İstid'adır

Hey'et‑i vekileye gayet ehemmiyetli bir ricâm var.
Risale‑i Nurdan Sirâcü'n‑Nur nâmındaki üçyüz sahifeden ziyâde mecmuanın âhirinde ve aslı çok zaman evvel yazılan ve onbeş sahife kadar olan ve hey'et‑i vekilece o mecmuanın toplanmasına vesile bulunan Beşinci Şuâ herkese, hususan musîbet‑zedelere ve ihtiyarlara ve îmânda şübhelere düşenlere pek çok fâideleri tahakkuk eden Sirâcü'n‑Nur’dan, o zararlı tevehhüm edilen parçayı çıkarıp yasak ederek, mütebâki üçyüz sahifenin neşrine izin verilmesini ve tesellîsinden tam istifade eden bütün musîbet‑zedeler ve ihtiyarlar ve îmân hakikatlerine muhtaçlarla beraber hey'et‑i vekileden ricâ ederiz.
Hem dörtyüz sahifelik Zülfikàr’da otuz sene evvel Avrupa feylesoflarına karşı yazılan irsiyet ve tesettür hakkındaki iki âyetin tefsiri iki sahife, hem otuz sene evvel tab'edilen İşârâtü'l‑İ'câz’da ﴿اَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰوا âyetine dair yazılan, bankaya dair bir satır ve hem otuz sene evvel ben, Dâru'l‑Hikmet’te iken İngiltere’nin Anglikan Kilisesi’nin başpapazının Meşîhat‑i İslâmiye’den sorduğu altı suâl içinde bir satır kadar yazılan yazıların kaldırılarak şimdiki kanun‑u medenîye uygun gelmediği iki sahife bir satır bahânesiyle müsâdere edilen ve Âlem‑i İslâmca çok tahsin ile çok menfaati bilfiil görülen ve üç rükn‑ü îmânîyi hàrika bir tarzda isbât eden o Zülfikàr mecmuamızı iâde etmesini ricâ edip istiyoruz ve hakkımızdır. Bir mektûbda beş kelime sansür edilse bâkî kısmına izin verilmesi gibi, biz de kanunen ehemmiyetli bu hakkımızı isteriz. Ve hakkımızda habbeleri kubbeler yapanların zulmünden kurtarılmamızı, millet ve vatan ve âsâyişe Nurlarla hizmet eden Kur'ân ve îmân‑perverlerle beraber taleb ederiz.
511
Hem onsekiz sene evvel şiddetli bir zulme ma'rûz olduğum hiddetli bir zamanımda yazdığım Hücumât‑ı Sitte’yi onsekiz seneden beri görmediğim gibi, mahrem deyip neşrine izin vermemişim ve hem üç‑dört mahkemenin eline geçmiş, o risaleyi sâhiblerine iâde etmişlerdir.
Said Nursî
512

Diyânet Riyâsetindeki Ehl‑i Vukûfa Bir Teşekkürnâme

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Diyânet Riyâsetindeki ehl‑i vukûfa bir teşekkürnâme ve tedkiklerindeki cüz'î ve cevabı zâhir ve verilmiş tenkidlerine tashihle yardım etmek için üç nokta beyân edeceğim.

Birincisi

Üç cihetle o âlimlere teşekkür ederim. Şahsım itibariyle minnetdârım.
Birincisi: Sirâcü'n‑Nur Mecmuasının Beşinci Şuâ’dan başka onüç parçasını takdirkârâne hülâsa etmeleridir.
İkincisi: Medâr‑ı ittihamımız olan, tarîkatçılık ve cem'iyetçilik ve emniyeti ihlâl bahânelerini reddetmeleridir.
Üçüncüsü: Benim mahkemedeki da'vâmı tasdikleridir. Yani, mahkemeye dedim: Kusur varsa bütün o kusur benimdir. Nur talebeleri hàlis ve masûm olup îmânları için Nurlara çalışmışlar. İşte o ehl‑i vukûf dahi Nurcuları kurtarıyorlar. Bütün kusuru bana veriyorlar. Ben de onlara, Allah sizden râzı olsun derim. Yalnız, merhum Hasan Feyzi ve merhum Hâfız Ali’yi ve o iki mübârek şehîdin sisteminde ve vârislerinden iki‑üç zâtı benim suçuma şerîk etmişler. Fakat bir cihette sehvetmişler. Çünkü o zâtlar, kusurda değil, belki hizmet‑i îmâniyede benden ileri ve benim hatâlarımdan müberrâ olarak zaafiyetime merhameten inâyet‑i İlâhiye tarafından bana yardımcı verilmişler.

İkinci Nokta

O ehl‑i vukûf, Beşinci Şuâ’daki rivâyetlerin bir kısmına zaîf ve bir kısmına mevzu' demişler ve te'villerinin bir kısmına yanlış demişler ki; bu Afyon’da aleyhimizde iddianâme o tarzda yazılmış ve onbeş sahifede seksenbir yanlış yaptığını bir cedvelde isbât etmişiz. Muhterem ehl‑i vukûf o cedveli görsünler. Bir tek nümûnesi şudur:
513
İddiacı demiş: Bütün te'villeri yanlıştır ve o rivâyetler, ya mevzu' veya zaîftir.”
Biz dahi deriz: Te'vil demek, yani bu mânâ bu hadîsten murad olmak mümkündür, muhtemeldir demektir. Mantıkça o mânânın imkânını reddetmek ise, muhâliyetini isbât etmek ile olur. Hâlbuki o mânâ, göz ile göründüğü ve tahakkuk ettiği gibi, hadîsin mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferd olması bilmüşâhede mu'cizâne bir lem'a‑i ihbar-ı gaybîyi, bu asrın gözüne gösterdiğinden, hiçbir cihetle kàbil‑i inkâr ve i'tirâz olamaz. Hem o bütün rivâyetler, mevzu'dur veya zaîftir iddiacının demesi üç vecihle yanlış olduğu, cedvelde isbât edilmiş.
Birisi: Bir milyon hadîsi hıfzına alan İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel ve beşyüzbin hadîsi hıfzeden İmâm‑ı Buhârî’nin cesâret edemedikleri ve o nefyin isbâtı kàbil olmadığı ve bütün hadîs kitaplarını görmediği ve ümmetin ekseriyeti her asırda o rivâyetlerin mânâlarının zuhûrlarını veya o küllînin bir ferdini görmesini bekledikleri ve ümmetçe telâkki‑i bilkabûl derecesine yakınlaşmış ve ayn‑ı hakikat bazı nümûne ve ferdleri meydâna çıkıp görüldüğü hâlde, o rivâyetleri külliyetle inkâr etmek on cihetle hatâdır.
İkinci vecih: Mevzu'dur mânâsı: Bu rivâyet an'aneli, senedli hadîs değil demektir. Yoksa mânâsı yanlıştır demek değildir. Mâdem ümmette, hususan ehl‑i hakikat ve keşf ve bir kısım ehl‑i hadîs ve ehl‑i ictihâd kabûl edip mânâlarının vukû'larını beklemişler. Elbette o rivâyetlerin durûb‑u emsâl gibi umuma bakan hakikatleri vardır.
Üçüncü vecih: Hangi mes'ele veya rivâyet var ki, meşrebleri, mezhebleri muhtelif âlimlerin bir kitabında ona i'tirâz edilmesin. Meselâ; İslâm içinde birkaç deccâl geleceğine dair rivâyetlerden birisi bu Hadîs‑i Şerîf, sarîh bir sûrette Cengiz ve Hülâgu fitnesinden haber verir. لَنْ تَزَالَ الْخِلَافَةُ ف۪ي وُلْدِ عَمّ۪ي صِنْوِ اَبِي الْعَبَّاسِ حَتّٰى يُسَلِّمُوهَا اِلَى الدَّجَّالِ
514
Yani: Uzun zaman Hilâfet‑i Abbâsiye devam edecek, sonra o saltanat deccâl eline geçecek diye, beşyüz seneden sonra İslâm içine bir deccâl gelecek, o hilâfeti bozacak gibi ki; eşhâs‑ı âhirzamandan çok rivâyetler haber verdikleri hâlde, mezhebi ayrı veya fikri müfrit bir kısım ehl‑i ictihâd kabûl etmemişler, mevzu' veya zaîftir demişler. Her ne ise şimdi bu uzun kıssayı kısa kesmeme sebeb Risale‑i Nur ile alâkadar ve Nurlara hücumun aynı zamanında zeminin hiddetini gösteren dört büyük zelzelenin tevâfuku gibi bu cevabı yazdığım aynı saatte burada iki şiddetli zelzele vukû' buldu. Şöyle ki:
Akşamda elime verilen ehl‑i vukûfun raporundaki ameliyât‑ı cerrâhiyenin yaralarından elîm bir te'sir ve temâssızlıktan hazîn bir zahmetle kendim perîşan kalemimle yazmaktan teellüm hissederken, iki zelzelenin tevâfukudur. Evet sekiz ay tecrid ve sıkıntılar içinde en ziyâde güvendiğim ve raporlarıyla imdâdıma yetişmelerini beklediğim Diyânet Riyâseti dâiresinden gelen raporu akşamdan aldım. Bu sabah bildim ki; pek ehemmiyetsiz şeylerle imdâdıma değil, belki iddiacıya yardım ederek: Geçen dört zelzeleler Nurun kerâmetlerindendir, Said demiş.” dediklerini gördüm. Cetvelde yazdığım gibi: Nurlar, sadaka‑i makbûle misillû belâların def'ine bir vesiledir, ne vakit Nurlara hücum edilse, musîbetler fırsat bulup gelirler ve bazen de zemin hiddet eder, diye yazmağa niyet ederken burada iki şiddetli zelzele (Hâşiye) beni o bahsi yazmaktan vazgeçirdi. Onu bırakıp üçüncü noktaya geçiyorum.
515

Üçüncü Nokta

Ey müdakkik ve hakikatli ve insaflı ehl‑i vukûf âlimlerimiz! Eskiden beri ehl‑i ilim mâbeyninde bir makbûl âdet‑i müstemirreye binâen yeni te'lif edilen güzel kitapların âhirlerinde başkaların o kitaba medhiyeleri ve takrizleri ve mübâlağâne ve bazen müfritâne senâları yazılıp neşredildiği ve müellif kemâl‑i memnuniyetle o takrizcilere minnetdâr olduğu ve rakìbleri dahi onu hodfürûşlukla ittiham etmedikleri hâlde, Nurun bir kısım hàs ve hàlis şâkirdlerinin ve merhum Hasan Feyzi ve şehîd Hâfız Ali tarzında yazdıkları takrizleriyle aleyhime şiddetli hücum eden pek çok insafsız muârızlara karşı aczime, zaafıma, garîbliğime, kimsesizliğime yardım ve Nurlara muhtaçları teşvik fikriyle olan medhiyelerini bütün bütün reddetmediğimi ve şahsıma ait kısmını Nurlara çevirdiğimi bir hodfürûşluk telâkki etmenizi kemâl‑i dikkatinize ve tahkîkî ilminize ve şefkatkârâne muâvenetinize ve insafınıza yakıştıramadığımdan müteessir oldum. Ve o medhiyeleri yazan sâfî arkadaşlarımın hiç siyaseti düşünmeyerek riyâzî bir hesabla: Mânâ‑yı işârî külliyetinin bir mâsadakı ve cüz'î bir ferdi bu zamanda Risale‑i Nurdur.” demelerine hatâ denilmez. Çünkü, zaman tasdik ediyor. Haydi çok mübâlağa veya hatâ dahi olsa, ilmî bir hatâdır. Herkes kendi kanâatini yazabilir. Acaba, Şerîatta oniki mezheb; hususan Hanefî, Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî Mezheblerinde ve yetmişe yakın ilm‑i kelâm ve usûlü'd‑din dâiresindeki allâmelerin fırkalarında ne kadar ayrı ayrı kanâatler ve fikirler kitaplara yazılmış bilirsiniz. Hâlbuki bu zaman kadar, hiçbir zaman, din âlimlerinin ittifakına ve münâkaşa etmemesine muhtaç olmamış. Şimdilik teferruâttaki ihtilâfı bırakmağa ve medâr‑ı münâkaşa etmemeğe mecburuz.
516

Ehl‑i Vukûfun İnsaflı Hocalarından Üç Suâlim Var:

Birisi: Bir adam, diğer bir adamı sâfî bir niyetle onu medhetmekle mes'ûl olur mu? Hususan o istemediği, elinden geldiği kadar o medihleri ya red veya başkasına çevirdiği ve o hàlis dostunu kaçırmamak için onu tekdir etmeyip, medhini yüz derece haddimden fazladır diye sükût ile mukàbele etmesi hiç hodfürûşluk sayılır ?
İkinci Suâl: Acaba ortalıkta din aleyhinde bu dehşetli hücumlar ve dağ gibi dinî mes'eleler içinde Nur şâkirdlerinden bir hakikat âşıkı, zararsız ve cüz'î bir hatâ‑yı ilmî ve yanlış bir kanâati cihetinde böyle tekdir ve tezyife müstehak olur mu? Siz gibi üstadlardan, medhiye yazan talebe şefkatle hatâsını ihtar beklerken, böyle adliye eliyle tokatlamak câiz olur mu?
Üçüncü Suâl: Bu yirmi senedir hadsiz muârızlara karşı sarsılmayan ve yüzbinler muhtaçların îmânlarını kuvvetlendiren Risale‑i Nura bir‑iki mes'ele için bu tarz tenkidiniz yakışır ? Hem o müdakkik âlimlere bunu hatırlatıyorum ki; raporlarında, Ahmed Feyzi’nin medhiyesinin başında bir mektûbumu görmelerinden, güyâ o medihleri ben kendime yapmışım gibi tenkid ediyorlar. Hâlbuki, o mektûbum benim şahsımın hakkındaki medihlerini kabûl etmemek ve kaldırmak için idi ki, bir kısmını kaldırdım. Bir kısmını da ta'dil edecektim. Fakat acele edip tam yapmadan o mektûbu bir kardeşime göndermiştim. Onlar dahi o mahrem medhiyenin başına koyup hususî bir zâta gönderdikleri zaman hükûmetin eline geçmiş. Acaba böyle hususî takriz ve sırf ilmî ve bir kanâat‑ı vicdâniye ve mahrem arkadaşların mâbeyninde ve sonra tam ta'dil etmek fikriyle bir meşveret tarzında gezmesi, bu şiddetli i'tirâza müstehak olur mu? Hem kırmızı ve siyah cildli iki mecmuacık, arkadaşlara hususî ve tebrik ve teşvik ve taltif için yazılmış bazı hususî mektûblardır. Her nasılsa bir‑iki zât, merak edip zâyi' olmasın diye, bir deftere toplamış. Taharrîde zâbıta eline geçmiş. Acaba böyle mektûblardan ahkâm çıkarmak ve suâl ve cevaba medâr etmek ve siyasete temâs ettirmeğe çalışmağa hiç ihtiyaç var ? Kur'ân’a hücum eden dehşetli ejderhaları görmüyor, bakmıyor, sineklerin ısırmasıyla uğraşıyor gibi olmaz ?
517
Dini ve terbiye‑i Muhammediye’yi zehir diyen Saraçoğlu’nu bırakıp, hakikat‑i Kur'âniyeyi güneş gibi gösteren ve nev'‑i beşerin yaralarına tam tiryâk olduğunu isbât eden Sirâcü'n‑Nur ile münâkaşa ederek, Nurun o mecmuasının âhirine ilhâk edilen bir risalede zaîf hadîslerin te'villeri var diye, o mecmuanın müsâderesine yardım etmek çıkmaz ? Bizler siz gibi zâtlardan yaralarımıza merhem sürmek ve ferâsetinizle yardım bekler ve cüz'î tenkidlerinizden gücenmeyiz.
MevkufSaid Nursî
518

HatâSavâb Cetveli

Yirmi sahifeden ziyâde arkadaşlara ait olduğundan, yanlışlarını beyân etmedim. Bu yanlışların hepsi yüzden geçer. Mahkemede kırk sahife iddianâme iki saate yakın dinlettirildi. Hem hukukumuza, hem hayat‑ı şahsiyemize, hem hayat‑ı ictimâiyemize ve şerefimize ve Risale‑i Nurun kıymetine çok dokunduğu hâlde gücenmediğimize mukâbil iddianâmeyi yazan zâtın mes'elemizdeki sathîliğine ve dikkatsizliğine ve cerbezeliğine dokunacak bir cihet varsa, onun da gücenmemesini ve mahkemenin de tamamen i'tirâznâmemi okumaklığıma müsâadesini taleb ederiz.
Mahkemede aleyhimizdeki iddianâmede: Yüz yanlışını isbât etmezsem yüz sene cezaya râzıyım diye, iddia ettiğime bir hüccet olarak iddianâmenin kırk sahifesinde, şahsıma ait onbeş sahifede seksenbir yanlışını gösteren bu cedveli takdim ediyorum.
Said Nursî

Hatâlar ve Cevabları

Hatâ 1: Dini âlet ederek
Cevab: Reddedilmemiş müdafaâtımdaki hüccetler bu yanlışı herkese gösterir.
Hatâ 2: Emniyeti bozabilecek
Cevab: Yirmi senede bir vukûâtı altı mahkeme göstermemesiyle bu yanlışını isbât eder.
Hatâ 3: Gizli bir cem'iyet kurmak
Cevab: Üç mahkemenin bu noktada berâet vermesi bu yanlışını isbât eder.
Hatâ 4: Gizli cem'iyete girmek
Cevab: Bu defa yirmiüç adamı makam‑ı iddia tahliyesiyle kendi yanlışını kendi gösteriyor.
Hatâ 5: Hiçbir ile meşgul olmayan
Cevab: Risale‑i Nurun te'lifi ve tashihi ile olan büyük meşgaleyi görmemesi, bu yanlışını herkese gösteriyor.
519
Hatâ 6‑7: Devletin emniyetini ihlâle teşvik edecek hareketlerde bulunduğundan ve gizli cem'iyet kurduğundan
Cevab: Eskişehir Mahkemesinin yalnız tesettür ve şapka mes'elesini esâs tutması ve cem'iyet ve emniyeti ihlâle ehemmiyet vermemesi bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 8: Kanunun 163’üncü maddesi
Cevab: Zâhiren o madde‑i kanunî ile, fakat hakikaten Eskişehir Mahkemesi kanâat‑ı vicdâniye ile hüküm vermesi, Tesettür Risalesi’nin eskiden yazıldığını anlamasıyla, mecburiyetle kanâat‑ı vicdâniyeye müracaat etmesi, bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 9: Dinen mukaddes tanınan şeyleri âlet etmesi
Cevab: Bu otuz seneki hayatım ve bütün benim ile görüşenler ve mâhiyetimi bilenler, bu hükmü tekzîb ediyorlar.
Hatâ 10: Devletin emniyetini bozacak hareketlere halkı teşvik ve terğîb ederek
Cevab: Yirmi senede hiçbir Nur Şâkirdi böyle bir vukûâta sebeb olmadığı ve on vilâyetin zâbıtaları kaydetmemeleri, bunun hatâ olduğunu gösteriyor.
Hatâ 11: Gizli cem'iyet kurmak
Cevab: Üç mahkemenin o noktada berâet vermesi ve yirmi senedir siyaseti terk etmekliğim, bu hatânın ne kadar açık bir iftira olduğunu gösteriyor
Hatâ 12: Gizli neşriyatta bulunmak
Âlem‑i İslâm’ın mühim merkezlerinde ve burada merkez‑i hükûmette ve dâru'l‑fünûnda yazdıkları Nur mecmuaları ellerde gezmesiyle bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 13: Gençlik Rehberi, Nurcular cem'iyeti arasında gizli satılmasına
Cevab: Cerh edilmeyen müdafaâtta, yedi makàmâta gönderilen i'tirâznâmede kat'î hüccetler ile ki, Nur Talebeleri hiçbir vecihle siyâsî cem'iyet olmazlar. Hem Eskişehir Emniyet Müdürlüğü müsâadesiyle resmen tab'edilen Gençlik Rehberi, değil yalnız Nurcular arasında, herkese alenen satıldığı bu hatâsını isbât eder.
520
Hatâ 14: Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa’nın gizli satılmasına
Cevab: Doğrudan doğruya Diyânet Riyâseti’ne berây‑ı ma'lûmât bu mecmuaların gönderilmesi, hem alenen İstanbul’da cildlenmesi ve İstanbul’daki mühim zâtlara, hattâ bazı kitapçılara ki; Hindistan’a kadar gönderilmek için gönderilmesi, gizli satılmadığını belki ilânatla teşhîr edilmekle satıldığı bu hatâsını gösteriyor.
Hatâ 15: Yüzkırk sûre Kur'ân demesine
Cevab: Kur'ân yüzondört sûre olduğunu, Kur'ânı okuyan herkes bildiği hâlde, sathîliği ve aceleliği bu acîb yanlışa sevketmiş.
Hatâ 16: Kur'ân‑ı Kerîm’e âdeta bir nazîre
Cevab: Bin defa hâşâ! Risale‑i Nur Kur'ânın bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesinin bir âyinesi ve O’ndan tereşşuh etmiş bir tefsiri olduğuna bütün Nurcuların ve Risale‑i Nurdaki yazıları görenlerin kanâatleri, bu yanlışı tekzîb ediyor.
Hatâ 17: Risale‑i Nur yüzkırk parçadan ibaret olan
Cevab: Müdafaâtımda belki pek çok defalar lüzumu için yüzotuz parça diye tekrarımız bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 18: Risale‑i Nurun te'lifi yirmiüç senede tamamlandığı bildirilen
Cevab: İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) işârât‑ı gaybiyeleriyle ve mânâ‑yı işârîsiyle, bir vakit yirmidört senede Risale‑i Nur tamam olacak denilmesi, o yanlışı tashih eder.
Hatâ 19: Üç kitapta toplanan Nur Risalelerinin
Cevab: Belki, yalnız Yirmiyedinci Mektûb, lâhikasıyla beraber o üç mecmua kadar büyük olduğu gibi onlardaki Nurun Risaleleri o üç mecmuada ancak beşten birisi olması dikkatsizlikten gelen bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 20: Perakende hâlinde bulunan Nur Risaleleri
Cevab: Şimdi, Nurları yazan kalemlerin yüzbinler ve güzel, i'tinâ ile tevâfukla yazan yüzler kâtibin aşk‑ı îmânî ve ilmî ile yazdıkları Nur Risalelerine perakende, ehemmiyetsiz parçalar nâmı verilmesi zâhir bir yanlıştır.
Hatâ 21: Bazı kısmında mevzû ve gaye ile hiç ilgisi olmadığı
521
Cevab: Eski zamanda mantıkta en derin âlimleri ilzam eden ve şimdiye kadar, müdakkik âlimlerin Risale‑i Nuru o cihette tenkid edememeleri bu hatâyı söyleyene iâde eder.
Hatâ 22‑23: Risale‑i Nurun bir kısmında okuyanlara bir şey öğretme bakımından, ilmî mâhiyet taşımadığı
Cevab: Yirmi seneden beri hükûmetin iğfal olunmuş bazı rükünleri ve aldanmış bazı müteassıb hocalar Risale‑i Nurun aleyhinde hücum ettikleri ve herkesi ürküttükleri hâlde, hiçbir esere müyesser olmayan yüzbinler her sınıftan muhtac‑ı ilm-i hakikat ona tâlib olup istifadeleri bu iftirayı pek çirkin gösteriyor.
Hatâ 24: Şimâlden gelecek büyük kızıl tehlikeye karşı bir sed olduğunu iddia ve zannetmektedir.
Cevab: Nurları okuyan bütün zâtlar; değil zan ve tahmin, belki kat'î ve yakìnî bir sûrette, Risale‑i Nurun şimâlden gelen tehlikeye bir sed olduğunu söylemeleri bu hatâyı gösteriyor.
Hatâ 25: Devletin emniyetini ihlâl etmiş
Cevab: Üç mahkemede üç müdafaâtımda bu iftiranın asılsız olduğunu isbât ettiğim gibi yirmi senede, bulunduğum beş‑altı vilâyet zâbıtaları, emniyeti ihlâle dair hiçbir emâreyi ne Said’in ve ne de arkadaşlarının hakkında kaydetmemesi bu iftirayı tamamıyla reddeder.
Hatâ 26: Nurcuların zanları hilâfına olarak, Nur Risaleleri yegâne okunacak tefsir değildir.
Cevab: Nur Risalelerinde ve talebelerinin lisânında her vakit söylenen Bu zamanda en kuvvetli bir tefsir‑i Kur'ânîdir.” cümlesidir. Yoksa hiçbir vakit başka tefsirlere ilişmek hâtırlarına gelmediği, bu acîb hatânın ne kadar çirkin olduğunu gösterir.
Hatâ 27: Nurcular adı verilen talebelerin de yekdiğerleriyle görüşmeleri gizli olduğu
Cevab: Isparta Vilâyetinde ve bütün köylerinde, zâbıtanın ve hükûmetin taht‑ı nezâretinde âşikâre sûrette görüşmeleri ve bazı köylerde yüz kalemle yazıları neşretmeleri gizlilik isnâdını kırıyor.
522
Hatâ 28: Teksir makinesiyle çoğaltılması ve alanların bulunduğu yerlere götürülmesi, gizli yapılmaktadır.
Cevab: Bu ifâdede bir dirhem doğruluk varsa, üç dirhem yanlış var. Evet insafsız gizli düşmanlarımız bahâne bulmamak için dörtte bir gizli yapılmıştı. Yoksa şimdi buldukları bahâne ile bizi daha evvelden adliyeye sürüklemeleri ihtimaline binâen bir parça gizli idi. Yoksa herbirisi üçyüz‑dörtyüz sahifeli mecmualardan binbeşyüze yakın mikdarı memleketin her tarafına mümânaatsız gitmesi bu hatâyı tam gösterir.
Hatâ 29: Ve nitekim mektûbların, mürsellerin bulunduğu yerden değil başka yer postahânesinden verilerek gönderilmekte olduğu
Cevab: Yirmisekizinci yanlışta zikri geçtiği gibi, onda biri doğru ise dokuzu yanlıştır. Mektûblar, pek nâdir olarak postahâneye mürsellerin bulundukları yerlerden verilmemiştir.
Hatâ 30: Cem'iyet mensûbîninden Ali Savran tarafından gönderildiği
Cevab: Makam‑ı iddianın o Ali Savran’ı tahliye etmesi ve sonra da bu mahkemede yine tevkîf etmeyip memleketine gitmesine izin vermesi, cem'iyetçilik olmadığını makam‑ı iddia kendi kalemiyle isbât etmiştir.
Hatâ 31: Yine gizlice bazı vatandaşların mensûb oldukları gizli cem'iyete
Cevab: Böyle asılsız bir hatâyı tekrar etmek de büyük bir hatâ olduğu ma'lûmdur.
Hatâ 32: Herkese okunmasının dahi sevâb olduğunu söyleyerek iğfale çalıştıkları
Cevab: Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtına mazhar ve şimdiye kadar yüzbinler adama îmân cihetinde te'sirli hizmet eden ve pek çok gençleri ıslah eden Risale‑i Nurla iğfal edilmiş diyen, elbette nefs‑i emmârenin iğfaline kapılmış ki, böyle hatâ ediyor.
Hatâ 33: Bundan, başka gizli maksad görünmüyorsa bu gizliliğe mahal görünmezdi.
Cevab: Kırk seneden beri bana sû‑i kasda çalışan gizli düşmanlarımın desîseleriyle şahsıma karşı eşedd‑i zulmü yapanlardan çekinmek için gizlenmiştir.
Hatâ 34‑35: Dinî hissiyatı âlet ederek, devletin emniyetini bozmağa halkı teşvik eden hareketlerinin
523
Cevab: Hiç aslı olmayan uzak bir imkânı vukûât yerinde sarf ederek bu kadar tekrar etmek yalnız garazkârâne bir iftiradır.
Hatâ 36: Kanunî ve zarûrî olarak takib edilmesine, münâfıklık, zındıklık, dinsizlik ve zulüm olarak tavsif eden
Cevab: Bizi kanunsuz hapislere sokmak ve gizli düşmanlarımızın desîseleriyle bizi perîşan etmek sırasında o gizli düşmanlarımıza münâfıklık, zındıklık, dinsizlik söylediğimizi, iğfallerine kapılmış memurlara atfetmesi hatâdır.
Hatâ 37‑38: Kimseyle görüşmediğini ileri sürdüğü hâlde, gizli olarak vilâyet ve kaza ve köylerden gelenleri kabûl edip görüşmüş.
Cevab: Bu yazıda bir doğru varsa, yirmisi yanlış. Çünkü, yirmi ve otuz ziyaretçiden ancak bir tanesini kabûl ettiğimi mahallî zâbıtası ve ahâli bildiği hâlde böyle küllî ve dâimî bir sûrette isnâd etmek iftiradır.
Hatâ 39: Sûreten bu inziva hâli, yakınları olan talebeleri tarafından bir çok kerâmetlerin mevcûdiyetinin kabûlüne ve bütün Nurculara inandırılmasına yol açmış.
Cevab: Bu inziva, böyle kanunsuz belâlara düşmemek ve tasannu' ve hodfürûşluktan kurtulmak için olduğu ve Nur Şâkirdlerinin bu inzivayı beğenmedikleri hâlde bundan kendimi kerâmet sâhibi göstermek ve dostları da onunla onu kerâmetli bilmek mânâsız bir iftiradır.
Hatâ 40: Kerâmetleri ve velîliği hakkındaki söylenenleri ve yazıları red ve cerhetmiyor
Cevab: Bu pek zâhir bir hatâdır. Yüz yerde kardeşlerime yazmışım ki; şahsımda hiçbir ehemmiyet yok. Bana karşı hüsn‑ü zannınız yanlıştır. Sizin ihlâsınız var. Ben belki ihlâsa muvaffak olamıyorum. Hizmette de size yetişemiyorum dediğim ve hiçbir defa nefsimi medhetmediğim hâlde bu isnâd büyük bir iftiradır.
Hatâ 41: Ve bu yolda öğünmesine bir sebeb olmuştur.
Cevab: İddianâmeyi yazan, sathîlik ve garazla baktığı için, Risale‑i Nurun senâsını benim şahsımın senâsı zannetmiş, bu hatâya düşmüş. Ve çok yerlerde böyle hatâya düşüyor.
524
Hatâ 42: Said tefâhura düşkündür.
Cevab: Bu otuz senelik yeni hayatım ve bütün beni tanıyanlar onun bu iftirasını tekzîb eder.
Hatâ 43: Bunu eserlerinin muhtelif yerlerinde görmek mümkündür.
Cevab: İddiacının bu dediği tefâhur benim şahsıma değil, bütün o tefâhuru hâtırına getiren senâlar, Risale‑i Nura aittir. Risale‑i Nur da Kur'ânın tefsiridir.
Hatâ 44: Sirâcü'n‑Nur kitabında, eserin dört buçuk saat zarfında yazıldığı kaydedilmiştir.
Cevab: Bu yazısında iki hatâsı var. Birisi: Sirâcü'n‑Nur dört buçuk saatte te'lif edilmiş değil, onun içinde onbeş‑yirmi sahifeden ibaret Hastalık Risalesine aittir. Orada imzaları bulunan iki kâtibin arzularıyla bir tahdîs‑i ni'met olarak yazılmıştır. Bunda hiçbir kimsenin hâtırına tefâhur gelmez, ancak bir şükürdür.
Hatâ 45: İlminin vüs'atini ve karîhasının genişliğini ve zekâsının feyzini ve yüksekliğini anlatmak istemiştir.
Cevab: Elli‑altmış senelik hayat‑ı ilmiyesi böyle temeddühlere ihtiyaç bırakmadığı gibi âhir ömründe şahsını temeddühten bütün bütün çekindiği, yalnız hakàik‑ı îmâniyenin beyânında yanlış etmediği ve sırf Kur'ânın feyzinden iktibas ettiğine dair beyânâtı, böyle hodfürûşâne bir sûrete çevirmek büyük bir iftiradır. Hattâ o yanlış, doğru da olsa meşhûr Abdülvehhab‑ı Şa'rânî ve Muhyiddin‑i Arabî gibi pek çok ehl‑i hakikat ulemâ, tahdîs‑i ni'met nev'inde bu tarz‑ı ihsânat-ı İlâhiye’yi çok defa kitaplarında zikretmişler.
Hatâ 46‑47: Kendi kerâmetine o kadar inanmıştır ki, İlâhî ve tabîi olan bir çok hâdiseleri kendisinin ve Risale‑i Nurun kerâmetidir, der.
Cevab: Bu hatâsında birkaç vecihle yanlışı var. İlâhî ve tabîi olarak iki kısma ayırmak ve tabiata da bir hisse‑i icâd vermek, dinde bir yanlış olduğu gibi; Risale‑i Nura ve Şâkirdlerine gelen zulmün aynı zamanında zelzele gibi müteaddid hâdiselerin tevâfukları Risale‑i Nurun makbûliyetine ve bir sadaka‑i makbûle hükmüne geçtiğine bir işâret‑i gaybiyedir demesini tefâhur zannetmek, iftira olduğunu herkes bilir.
525
Hatâ 48: Risale‑i Nurun tokadı olarak vasıflandırmaktadır.
Cevab: Bunu müdafaâtımda pek zâhir bir hatâ olduğunu isbât ettiğimiz gibi Risale‑i Nurun tokadıdır, denilmemiş, belki Risale‑i Nur sadaka‑i makbûle gibi belâların def'ine vesile olmasından o gizlendiği ve müsâdere edildiği zamanda bazı belâlar fırsat bulup başımıza gelir denilmiş. Bu ise, adâlet‑i İlâhiye’nin bir tokadıdır.
Hatâ 49: Muhtelif yerlerde olan zelzeleler ve seylâblar, Risale‑i Nurun şiddetli birer tokadı olarak vukû' bulmuştur.
Cevab: Cevabı mükerrer verilmiş bir hatâyı tekrar etmek, garazkârâne bir yanlıştır.
Hatâ 50‑51: Bu seylâb ve zelzelelerden Risale‑i Nurun ve binnetice kendisinin kerâmetiyle kurtulmuşlardır. Ve masûmlar ve çocuklar o belâlardan zarar görmüşler. Said bunu izâh etmemiş ve edememiştir.
Cevab: Risale‑i Nurun mükerrer yerlerinde yazılmış ki, zâlimlere gelen musîbetlerde masûmların telef olan malları sadaka ve vefât edenler de şehîd hükmünde olduğunu beyân, bu yanlışını ve sathîliğini gösterir.
Hatâ 52: Hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu inkâr yoluna sapmak gibi, bir tezâda düşmüştür.
Cevab: Risale‑i Nurdan Kader Risalesi olan Yirmialtıncı Söz’ün sırr‑ı kaderi emsâlsiz bir sûrette beyânı ve îmânın erkânlarını Risale‑i Nurun hàrika bir tarzda isbâtı meydânda iken böyle bir iftira, garazkârlıktan başka bir şey değildir.
Hatâ 53: Nur Şâkirdlerinin bazıları ona bir mehdilik de tevcîh etmişlerdir.
Cevab: İ'tirâznâmemde kat'î hüccetlerle onun bu hatâsı reddedilmiş. Hem hiçbir vakit, değil böyle büyük makamları belki küçük medih ve hüsn‑ü zan ile nefs‑i emmâresine bir benlik vermemek için reddettiği mahkemelerde de görülmüştür.
526
Hatâ 54: Müceddidlik ve büyük makamlar veren şâkirdlerinin hitâbelerine, enâniyet ve tefâhura olan meyli icâbı i'tirâz etmeyerek bu teveccühleri kabûl ettiği göz önündedir.
Cevab: Bu hatâsında kaç vecihle iftira var olduğu i'tirâznâmemde ve bu cetvelde kaç yerde isbât edilmiştir.
Hatâ 55: Hazret‑i Ali’nin (R.A.) ilm‑i hakikat itibariyle şâkirdi olduğumdan, manevî evlâdı olabilirim demesiyle kendine atfedilen makamlara liyâkatini kabûl etmiş görülmektedir.
Cevab: Bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kasidesinde İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) çok cihetlerle Risale‑i Nura sarâhat derecesine yakın işârâtı içinde; Bediüzzaman ismini Risale‑i Nura vermesinden bana emâneten verilen o ismi, Risale‑i Nura iâde ettiğimi yazmışım. Bununla beraber ben de manevî Âl‑i Beyt’ten sayılabilirim demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin: وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ duâsında, Seyyid olmayan fakat ehl‑i takvâ bulunanlar, o duâda dâhildirler.” dediklerinden, o umumî duâda benim de bir hissem bulunması için ricâkârâne bir te'vildir. Yoksa, o hatâkârâne mânâ hiç hâtırıma gelmemiş.
Hatâ 56: Ahmed Feyzi’nin risaleciğinin başında Said’in iki buçuk sahifelik yazısı ile ﴿يَٓا اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ âyet‑i kerîmesinden ebced hesabıyla Kürdî kelimesi çıkarılmış.
Cevab: Burada benim iki sahifecik yazıma, Ahmed Feyzi’nin hakkımda mübâlağakârâne medihlerini kabûl ettiğim mânâsı verilmiş, hatâ etmiş. Çünkü, benim o mektûbum Ahmed Feyzi’nin dikkatini ve ilmini takdir ile beraber hakkımdaki haddimden ziyâde hüsn‑ü zanlarını cerh ve ta'dil için yazılmıştır. Hem âyetin mânâ‑yı işârî tabakasından riyâzî ve ebcedî bir tevâfukla üstadına karşı bir mânâ çıkarıp, hürmetine bir makbûliyet alâmeti olarak yazmış. Böyle şeylere yanlış denilmez ki, medâr‑ı mes'ûliyet olsun. Olsa olsa ilmî bir hatâdır. Siyasete temâsı yoktur.
527
Yine Ahmed Feyzi’nin Risale‑i Nurun müsellem faziletinin bir parçasını kendi üstadına isnâd etmesi ve bu zamanın bir hidayet vâsıtası olduğunu demesini, medâr‑ı mes'ûliyet görüyor. Hâlbuki, herkes sevdiği bir adam hakkında mübâlağakârâne ve ifratkârâne medih ve senâ etmekte, örfen, âdeten, ilmen dahi hatâ olmadığı hâlde, hiç münâsebeti olmayan bir sözdür.
Hatâ 57: Böyle acîb da'vâlarla belki bir zaman peygamberliğini da'vâ ile hezeyan hâli başlamış oluyor.
Cevab: Bunun bu iftira ve isnâd ve hatâsından El‑iyâzü Billâh derim. Böyle hiç kimsenin hâtırına gelmeyen ve bizi bilen hiç kimseyi kandırmayan isnâdları, elbette kanun, siyaset ve idarenin haricinde bunda dehşetli bir mânâ hükmediyor ki; şeytanın da kimseyi inandıramadığı iftirayı ediyor.
Hatâ 58: İhtiyar Risalesinde Yedinci Ricâ gibi bazı risaleleri halkı devletin aleyhine teşvik edecek harekette ve mâhiyette görülüp, Eskişehir Mahkemesinde mahkûmiyetine karar verilmiş.
Cevab: Bu da zâhir bir hatâdır. Yedinci Ricâ ve İhtiyarlar Risalesi, değil sebeb‑i mahkûmiyet ve emniyeti ihlâl etmek, belki çok cihetlerle beni zulümden kurtardığı gibi Eskişehir’deki kanâat‑ı vicdâniye ile verilen hafif ceza da Tesettür Risalesi’nin bir mes'elesi içindir. Makam‑ı iddianın dikkatsizliği ve sathîliği ile böyle yanlışlar oluyor.
Hatâ 59: Husrev Altınbaş, Türk harfleri kanununa aykırı olarak Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr gibi mecmuaları Arab harfleriyle yazmış.
Cevab: Şimdiye kadar Kur'ân harfleri ve hattı, Türk milletinin hatt‑ı kadîmi olduğu hâlde; lâtin harflerini, Türk harfleri deyip Kur'ân harfleriyle Asâ‑yı Mûsa’yı yazan Husrev’i mes'ûl etmek birkaç vecihte yanlış olduğunu ehl‑i insaf anlar
528
Hatâ 60‑61-62-63: İstinâd ettiği hadîsler zaîf ve hattâ mevzu' olmakla beraber, te'villeri yanlış ve aslı yoktur.
Cevab: Bütün ümmet bin seneden beri telâkki‑i bilkabûl ettiği ve Âlem‑i İslâm içinde az bir kısım ulemânın başka te'villerle bir derece zaafiyetine hükmettiklerine mukâbil, Cumhûr‑u Muhaddisîn ve Ümmet‑i Muhammediye (A.S.M.) kabûl ettiği; âhirzamanda gelen bazı hâdiseler hakkındaki muhtelif rivâyetleri te'vil, yani mümkün bir ihtimal mânâsıyla bu zamanda vukû'a gelen ve gözle görülen hâdiselere tam mutâbık çıkmasını beyâna, dünyada hiçbir ehl‑i ilim yanlış diyemez. Farazâ o hadîslerden birisi mevzu' da olsa; mevzu'un mânâsı hadîs değil, demektir. Yoksa mânâsı yanlıştır, demek değildir ki; darb‑ı mesel nev'inde ümmet o rivâyeti kabûl etmiş. Bu nev'i te'vilâta yanlış diyenler, kaç cihette yanlış olduğu gibi, ümmetin telâkkisine ihanet ve hadîsleri inkârdır. Ve Süfyâna dair hiçbir hadîs yoktur, varsa mevzu'dur.” diyen müddeî hiç hadîs kitaplarını okumadığı, belki Kur'ânın sûrelerinin ne kadar olduğunu bilmediği hâlde, biri bir milyon, diğeri beşyüzbin hadîsi hıfzına alan İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel ve İmâm‑ı Buhârî gibi müçtehidlerin, böyle küllî ve umumî bir tarzda cesâret edemedikleri hâlde, o müddeî, küllî bir sûrette ve umumî bir tarzda; Süfyân hakkında hiçbir hadîs yoktur, varsa mevzu'dur.” demesiyle haddinden binler defa tecâvüz edip büyük bir hatâyı irtikâb etmiş. Farz‑ı muhâl olarak hadîs de olmasa Ümmet‑i İslâmiye’de bir hakikat‑i ictimâiye ve müteaddid defalar eseri görülmüş vâki ve hak bir hâdise‑i istikbâliyedir.
Hatâ 64: İrsiyette kadın ve erkeğin müsâvâtı aleyhinde olduğu gibi medenî kanunları kabûl etmediğinden inkılâb aleyhindedir.