Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
654

Konuşan Kardeşler İhtiyatsızlıklarından ve Sohbetin Keyfinden Hiç Onlara Bakmıyorlar

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim Mehmed, Mustafa, İbrahim, Ceylan!
Evvelâ: Dün dördünüzün harâretli sohbetini gördüm, çok sevindim, memnun oldum. Ben de yanınızda bulunuyorum gibi ferâhla dinledim. Birden baktım ki, iki tarafınızda sizi dinleyenler var. Yarım saat devam etti. Merak ettim, kalben dedim. Habbeyi kubbe yapan ve yanlış mânâ veren bir câsus, dinleyenler içinde bulunmak ihtimali var ki, dikkatle kulak veriyor ve konuşan kardeşler ihtiyatsızlıklarından ve sohbetin keyfinden hiç onlara bakmıyorlar, dikkat etmiyorlar diye size cevab gönderdim. Elhamdülillâh bir zararlı konuşma olmadığını bildim. Bu nâzik sırada ihtiyat lâzımdır.
Sâniyen: Hoca Hasan’ın haddimden yüz derece ziyâde bir hüsn‑ü zan ile yazdığı bir mektûbundan bildim ki, aynen Denizli kahramanı merhum Hasan Feyzi sisteminde bir Nur nâşiri olacak. İnşâallâh onun gibi Afyon’da dahi Hasan Feyziler çıkacaklar. Afyon Denizli’den geri kalmayacak, zahmetimizi rahmete çevirecek.
Said Nursî

Sebilürreşâd’ın Lehimizdeki Yazıları Her Hâlde Aleyhimizdeki Kıskançları ve Gizli Düşman Zındıkları Şaşırtmış

Kardeşlerim!
Ben gazeteleri merak etmezdim. Fakat bu sırada hem Ehl‑i Sünnet, hem Sebilürreşâd’ın lehimizdeki yazıları her hâlde aleyhimizdeki kıskançları ve gizli düşman zındıkları şaşırtmış. Bunlar o dostları susturmak için çalışmak ihtimali beni meraklandırdı.
Said Nursî

Sıkıntılı Musîbetlerimi Hiçe İndiren Bir Hakikatli Tesellîdir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Sıkıntılı Musîbetlerimi Hiçe İndiren Bir Hakikatli Tesellîdir

Birinci: Hakkımızda zahmet rahmete dönmesi.
İkinci: Kader adâleti içinde rızâ ve teslîm ferâhı.
Üçüncü: İnâyet‑i hàssanın Nurcular hakkında hususiyetindeki sevinç.
Dördüncü: Geçici olmasından zevâlinde lezzet.
655
Beşinci: Ehemmiyetli sevâblar.
Altıncı: Vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak.
Yedinci: En şiddetli hücumda en az meşakkat ve küçük yaralar.
Sekizinci: Sâir musîbet‑zedelere nisbeten çok derece hafif.
Dokuzuncu: Nur ve îmân hizmetinde şiddetli imtihandan çıkan yüksek ilânatın te'sirâtındaki sürûr.
Dokuz aded manevî sevinçler, öyle teskin edici bir merhem ve tatlı bir ilâçtır ki; ta'rif edilmez, ağır elemlerimizi teskin ediyor.
Said Nursî

Yaptıkları Hücum En Küçük Bir Şâkirdi Sarsmadı

Azîz, Sıddık, Metîn Kardeşlerim!
On aydan beri münâfıkların bir resmî memuru elde edip bütün desîseleriyle yaptıkları hücum en küçük bir şâkirdi sarsmadı. O iftiraları hiç hükmündedir. İsbât ettiğimiz onun yüz yalanına karşı, bir gazetenin sâbık vâlinin tekaüde sevkini bir mektûbumuzda bulup hilâf‑ı vâkidir diye bir tek yanlış bulmuş. Hâlbuki o yanlış o gazeteye aittir. Her ne ise; böylelerden böyle iftiralar, binden bir te'siri bize olmadığı gibi, inşâallâh dâire‑i Nura da zararı olmayacak.
Size söylediğim gibi, memurun iftiranâmesine çok ehemmiyet vermeyiniz, zihninizi bulandırmasın. Eğer müdafaâtımda cevabı bulunmayan kanunî nokta varsa, kısa cevab verirsiniz. Hem deyiniz: Said der ki: Bizi ve Nurları berâet ettiren üç mahkemeyi kızdırmamak, tenkìs etmemek için o garazkârâne iddianâmeye karşı cevab verip ehemmiyet vermeyeceğim. Büyük müdafaâtım; hususan on vecihle kanunsuzluğa, tam ve mükemmel bir cevaptır.”

Ehl‑i Îmânın İttihâdına Pek Çok Lüzum Var

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Evvelâ: Bir inâyettir ki, o adamın müfteriyâne iddianâmesini işitemedim. Yoksa şiddetle konuşacaktım. Reise, seni mahkemeye veriyorum, yani haksızlığınla mahkeme‑i kübrâ’ya ve kanunsuzluğunla dünya mahkemesine. Ve avukatım yok dediğimden maksad, onlara, bizim umumumuzun küllî mes'elede vekilimizdir, benim hususî şahsıma gelen hücuma ancak ben mukàbele edebilirim, demektir. Ahmed Hikmet’e bildiriniz.
656
Sâniyen: Savcının isnâdâtına karşı eski müdafaâtımız kâfîdir.
Sâlisen: Mustafa Osman, Ceylan nasıl telâkki ettiklerini ve hiç bulantı onlara vermediklerini ve dâire‑i Nurda dahi fenâ te'sir etmeyeceğini bana yazdılar. Kahraman Tâhir’i gördüm. O da öyle telâkki etmiş. Husrev ve Feyzileri ve Sabri’yi merak ettim.
Râbian: Zannederim ki, şimdi küfür ve dalâlet, komiteler ve cem'iyetler şeklinde hücum ettikleri içindir ki; kader‑i İlâhî, bunlara bu eşedd‑i zulüm ile bir cem'iyet isnâdıyla bizi tâzib ettiriyor. Demek şimdi ehl‑i îmânın ittihâdına pek çok lüzum var. Biz o hakikati bilmediğimiz için kaderin adâlet tokadını yeriz.
Said Nursî

Neden Tam İhlâsla, Tam Bir Tesânüdle, Tam Bir Hizbullâh Olmadınız?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Haccı men'eden, zemzemi döktüren, hakkımızda eşedd‑i zulme müsâadekâr davranan ve Zülfikàr ve Sirâcü'n‑Nur’un müsâderesine ehemmiyet vermeyen ve bizi garazkârâne, kanunsuz, tâzib eden memurları terfî ettirip hânemizden çıkan mazlumâne lisân‑ı hâl ile yüksek ağlamamızı ve sesimizi işitmeyen bir müstebid kabinenin zamanında en rahat yer hapistir. Yalnız mümkün olsa başka hapse naklolsak, tam selâmet olur.
657
Sâniyen: Onlar nasıl zorla en mahrem risaleleri en nâmahreme okuttular öyle de, zorla ısrar edip bizi cem'iyet yapmağa mecbur ediyorlar. Hâlbuki, cem'iyet ve komiteciliğe hiç ihtiyacımızı hissetmiyorduk. Çünkü, ittihâd‑ı ehl-i îmân cemâatindeki uhuvvet‑i İslâmiye; Nurcular’da pek hàlisâne, fedâkârâne inkişaf ettiği gibi ve eski ecdâdlarımızın kemâl‑i aşkla rûhlarını fedâ ettikleri bir hakikate Nur şâkirdleri o milyonlar kahraman ecdâdlarından irsiyet aldıkları kuvvetli bir fedâilik ile o hakikate bağlanmaları, şimdiye kadar resmî veya siyâsî, gizli ve âşikâr cem'iyetler ve komiteciliğe ihtiyaç bırakmıyordu.
Demek şimdi bir ihtiyaç var ki, kader‑i İlâhî onları bize musallat ediyor. Onlar mevhûm bir cem'iyet isnâdıyla zulmederler. Kader ise, neden tam ihlâsla, tam bir tesânüdle, tam bir Hizbullâh olmadınız?” diye bizi onların elleriyle tokatladı, adâlet etti.
Said Nursî

Birbirinizin Kuvve‑i Maneviyenizi Takviye Edersiniz, O Kâfîdir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizi tesellîye muhtaç bilmiyorum. Birbirinizin kuvve‑i maneviyenizi takviye edersiniz, o kâfîdir. Karşımdaki levha dahi bana kâfî geliyor. Bu son hücumda, tam haksız ve kanunsuz, yalnız evhâmdan ve za'fiyetten gelen bir korkutmak olduğu anlaşıldı. Ve ahâlinin ve zâbıtanın vaziyeti, o mânâsız hücuma bir i'tirâz hükmünde idi.
Sâniyen: Benim müdafaâtım yeni isnâdâta dahi kâfî gelir mi? Hem Zübeyr ve avukatlar çalışıyorlar ? Telâşları yok mu? Hiç merak etmesinler. Bize medâr‑ı mes'ûliyet ettiği maddelere göre, bütün uhuvvet‑i îmâniyeyi taşıyanları, hattâ bütün imâmların cemâatlerini ve bütün üstad ve muallimlerin talebelerini dahi mes'ûl etmek lâzım gelir. Demek muhâlifleri çok kuvvet bulmuşlar ki, bütün bu telâşlı ve imkânâtı vukûât yerinde isti'mâl ederek acîb evhâmla bize hücum ettiler.
658
Sâlisen: Benim kendi kanâatim, bahara kadar hapiste kalmak gerektir. Zâten kışta herşey tevakkuf eder. İnşâallâh inâyet‑i İlâhiye yine imdâdımıza yetişir.
Said Nursî

Esefle Mukàbeleye Mecbur Eden Yazılarınız Şefkatinizin Eseri Olduğu Şüphesizdir

Husrev’in bir mektûbudur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Sevgili Üstadımız, Efendimiz!
Garazkâr raporlarıyla hakkımızda Afyon adliyesini pek büyük bir dikkate sevkeden ve sekiz aydan beri şiddetli bir tazyîk altında siz sevgili Üstadımızı yaşatan, biz talebelerinizle birlikte Afyon hapsinde temâdî‑i mevkufiyetimize sebeb olan ve Nurun kàbil‑i inkâr olmayan mu'ciz‑nümâ hakikatlerini hasûdâne nazarla mütâlaa eden ehl‑i vukûf ulemâsına, siz sevgili Üstadımız, hem Risale‑i Nur yirmibeş seneden beri sükût etmiş iken, o muhterem allâmelerin ehl‑i îmânı, hususan hamele‑i Kur'ânı müdafaa ve muhâfaza en büyük vazifeleri iken, Afyon adliyesini aleyhimize teşvik edip tahrîk eden raporlarına karşı siz sevgili Üstadımızı esefle mukàbeleye mecbur eden yazılarınız şefkatinizin eseri olduğu şüphesizdir.
Yirmibeş seneden beri, zaman zaman gizli düşmanlarınıza karşı bir avuç talebenizle mücâdeleye giren siz sevgili Üstadımızı ve Kur'ânın en büyük hakikatlerini muhtevî Risale‑i Nuru müdafaa etmek şöyle dursun, en tehlikeli vakitlerimizde cebhe alan bu âlimlere karşı pek çok suâlleri sormak hakkınız iken, pek cüz'î suâlleriniz, o âlimleri îkazdan başka bir şey olmayacak.
659
Böyle en nâzik zamanlarda muâvenetinize pek çok muhtaç olduğumuz menba'lardan doğan ümîdsizliklerimizi büyük bir izzete tebdil eden ve pek büyük bir ihsân‑ı İlâhî olan inâyet‑i hàssa, bu Afyon hapsinde tekrar kendini gösterdi. Sekiz aydan beri titremeyen zemin, siz sevgili Üstadımıza, Risale‑i Nura hücum zamanlarında, gizli düşmanların hücumu ile gelen zelzeleleri yazarken, bugün yine zemin hiddet edip iki defa şiddetli bir sûrette titremesiyle bizi de şâhid göstermiş, ümîdlerimizi takviye etmiş, imhanıza susayan insafsız düşmanlarınızın en dehşetli savletleri karşısında zâhirî kimsesizliğinize şefkat etmiş, maddeten aczinize merhamet etmiş, imdâdınıza yetişmiş, titreyen zemin ile da'vânızın doğruluğunu tasdik etmiş. İlâhî ve melekûtî bir kudretle mübârek kaleminizden çıkıp yükselen, Zafer bizimdir beşâretlerinizi ihtar ile, bizleri siz sevgili Üstadımıza çok minnetdâr eylemiştir.
El‑Bâkî Hüve'l-Bâkî,çok kusurlu talebenizHusrev

İhtiyat ve Temkin ve Meşveret Etmek Lâzımdır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: İhtiyat ve temkin ve meşveret etmek lâzımdır.
Sâniyen: Zübeyr bana merhum biraderzâdem Abdurrahman yerine ve Ceylan merhum biraderzâdem Fuâd bedeline verilmiş diye manevî ihtar aldım. Ben de burada işimi onlara bıraktım.
660
Sâlisen: Haber aldım ki, çok çalışan fakat ihtiyatsız Ahmed Feyzi’nin Mâidetü'l‑Kur'ân başında ma'lûm mektûbumu mahkeme hey'eti bahâne ederek ki: Said kendi hakkındaki medihleri ve sâireyi tasdik etmiş.”– benim mahkûmiyetime bir sebeb gösterilmiş. Ben mükerrer dedim ki, herşeyden evvel Ahmed Feyzi onu beyân edip ki o mektûb, kendi hakkındaki mektûbları kabûl etmemek ve sâir bir kısmını ta'dil etmek lâzımken lüzumsuz onları hiddete getiren şeyleri yazmış. Ben onun bin kusurunu görsem, ondan gücenmem, Fakat Nurlara zarar gelmemek için cesurâne ve ihtiyatsız hareketten bir derece çekinmek lâzımdır.
Râbian: Feyzilerin bir kahramanı olan Ahmed Feyzi kardeşimiz de, Tahiri’nin koğuşu olan medresesinde aynen Tahiri gibi davranmalı. Ve gidenlerin yerinde, onların şâkirdlerini Kur'ân ve Nur dersleriyle ve yazılarıyla teşvik etsin. Dün bana gönderdiği yeni talebelerin defterleri benim hazîn hâlimi sevince tebdil etti, Elhamdülillâh dedim.

Hiçbir Cem'iyet ve Komitelerle Bir Alâkamızı Bulamadılar. Yoktur Ki Bulsunlar

Bu defa taarruz pek geniş dâirede Reis‑i Hükûmet ve hazır kabine, plânlı, dehşetli bir evhâm ile bir hücum etti. Benim aldığım bir habere göre ve çok emârelerle gizli münâfıkların yalan jurnalleri ve desîseleriyle bizi hilâfet komitesiyle ve Nakşî tarîkatının gizli cem'iyetiyle tam alâkadar, belki pişdâr gösterip hükûmeti büyük bir telâşa sevkederek, Nurun büyük mecmualarının İstanbul’da cildlenip Âlem‑i İslâma intişarını ve gayet makbûliyetlerini bir delil gösterip, hükûmeti korkutup, kıskanç resmî hocaları ve vehham memurları aleyhimize, insafsızca çevirdiler. Tahminlerince herhalde çok vesikalar, emâreler görülecek. Hem Eski Said damarıyla tahammül etmeyerek ortalığı karıştıracak diye kanâatleri varmış.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, o musîbeti binden bire indirdi. Bütün taharrîlerde hiçbir cem'iyet ve komitelerle bir alâkamızı bulamadılar. Yoktur ki, bulsunlar. Onun için savcı iftiralara, yanlış mânâlara, medâr‑ı mes'ûliyet olmayan cüz'î isnâdlara mecbur olmuş.
661
Mâdem hakikat budur, Nurlar ve biz yüzde doksandokuz derece musîbetten halâs olduk. Öyle ise; değil şekvâ, belki binler şükür etmekle inâyet‑i İlâhiye’nin bu cilvesinin tamamını sabır, şükür, istirhamla beklemeliyiz ve Nur dersleriyle bu medresenin mütemâdiyen çıkan ve giren muhtaç ve müştâklarına tesellî vererek yardım etmeliyiz.
Said Nursî

Siyâsî Müdafaâtı Bırakıp Nurlarla ve Tahiri Gibi, Yeni Talebelerle Meşgul Olmak Elzemdir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Şiddetli bir ihtar ile bildim ki, sen ve Ahmed Feyzi Nurun mesleği olan mübâreze etmemek ve ehl‑i dünya ile uğraşmamak ve siyasete girmemek ve yalnız lüzum‑u kat'î olduğu zaman kısaca müdafaa etmek haricinde, pek ziyâde ve zararlı mübârezekârâne ve siyasetvâri mahkemedeki okuduğunuz parçalar Nurlara çok zarar vermiş. Hattâ bizim cezamıza ve benim sıkıntılarıma sebebiyet vermiş.
Ben senden ve Ahmed Feyzi’den gücenmem. Fakat bana evvelce göstermek lâzımdı. Maddî kazâ‑yı İlâhî olarak o vaziyet size verilmiş. Onun tamiri için benim tarzımda davranmak lâzımdır. Feyzi dahi, bütün kuvvetiyle siyâsî müdafaâtı bırakıp Nurlarla ve Tahiri gibi, yeni talebelerle meşgul olmak elzemdir.
662

“Hatâ‑Savâb Cetveli ve Zeyli” ve “Posta Gazetesine Cevab” Yazılarını Basmaya Çalışmak Lâzım

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bana ve Nurlara ait kırk küsûr sahife ile beraber hatâ‑savâb cetveli ve zeyli”, Posta gazetesine cevabı, her hâlde hem yeni harfle, hem eski harfle basmasına, hem Isparta’da hem İstanbul’da, eğer mümkünse burada dahi çalışmak lâzımdır. Mâdem mahkeme aleyhimizde zannettiği mes'elelerini makine ile teksir ediyorlar. Biz dahi aynı mes'elelerini ve doksan sehvi teksir etmek kanunen hakkımızdır, teksir etmemiz lâzımdır. Sonra da, büyük müdafaâtımla Ahmed Feyzi, Zübeyr, Mustafa Osman, Husrev, Sungur, Ceylan gibi arkadaşların i'tirâznâmeleri de inşâallâh bastırılacak.
Said Nursî

İlm‑i Hakikatte ve Îmâniyede Onbeş Seneye Mukâbil Onbeş Hafta Kâfî Geldiğini Tasdik Ediyorlar

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İki saat zarfında iki acîb ve latîf, zâhiren küçük, hakikaten ehemmiyetli iki hâdiseyi size yazmak ihtarı aldım.
Birincisi: Nurun iki namzed talebesine Rehberden Leyle‑i Kadir’de ihtar edilen mes'eleyi okudum. Âhirinde, Beş‑on senede medrese hocalarının tahsil derecelerini, Nur Şâkirdleri on haftada kazanır.” dediğim aynı dakikada kalbe geldi ki: Eski Said’in, onbeş yaşında iken medrese usûlünce onbeş senede okunan ilmi, onbeş haftada okumaya inâyet‑i İlâhiye ile muvaffak olması gibi, rahmet‑i Rabbâniye ile Risale‑i Nur dahi, ilm‑i hakikatte ve îmâniyede onbeş seneye mukâbil bu medresesiz zamanda onbeş hafta kâfî geldiğini, bu onbeş senede belki onbeşbin adam kendi tecrübeleriyle tasdik ediyorlar.
İkincisi: Aynı saatte, ağır penceremiz âdeta sebebsiz, kablarım ve şişelerim ve yemeklerim üzerine düştü. Biz tahmin ettik ki, hem camlar, hem bütün şişe ve bardaklarım kırıldılar ve içlerindeki taamlar zâyi' oldular. Hâlbuki, hàrika olarak hiçbir kırık ve zâyiât olmadı. Yalnız bana hediye gelen pişirdiğim et döküldü. Fakat Nurun namzed yeni talebelerine kısmet olduğu, benim de hediye kabûl etmemek olan kaidemi muhâfaza ve birinci hâdiseye hàrikalığıyla tasdik edip imza bastı.
Said Nursî
663

Bütün Bütün Kanunsuz Olarak Bizim Temyiz Evrak ve Lâyihalarımız Daha Temyize Gönderilmemiş

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Bütün bütün kanunsuz olarak bizim temyiz evrak ve lâyihalarımız daha temyize gönderilmemiş. Bizim üç muktedir avukatlarımız, mümkün olduğu kadar pek çabuk evrakımızın mahkeme‑i temyize gönderilmesine herhalde bir çare bulsunlar. Yoksa onbir ay bahânelerle tevkîfimizi uzatmak ve beni mahkemede konuşturmamak ve onbir ay tecrid‑i mutlakta soğuk sıkıntılarla tâzib etmekle hakikat‑i adâletin kabûl etmediği bir garazı ihsâs ettiğinden, bizim mahkememizi başka bir vilâyetin mahkemesine nakletmek için hem avukatlarımız, hem sizler bütün kuvvetinizle çalışmak elzem ve lâzımdır.
Said Nursî

Eski Zamanda İki Hiss‑i Kable'l-Vukû'umda Bir İltibas Olmuş

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Hàlis, Sebatkâr, Fedâkâr Kardeşlerim!
Evvelâ: Sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا hiç yanımda bulunmadığının sebebi, eski zamanda iki hiss‑i kable'l-vukû'umda bir iltibas olmuş.
Birincisi: Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile yalnız vatanımızda dehşetli bir hâdiseyi ve zâlimlerin musîbetini hissettim. Hâlbuki büyük dâirede, zemin yüzünde, haber verdiğimiz gibi oniki sene sonra aynen o sırr‑ı azîm görüldü. Benim istihrâcımı gerçi zâhiren bir parça tağyîr etti. Fakat hakikat cihetinde pek doğru ve ayn‑ı hakikat meydâna çıktı. Bunun için o risaleyi yanımda bulundurmuyorum ve başkalarına vermiyorum.
İkincisi: Kırk sene evvel tekrarla derdim: Bir nur göreceğiz. Büyük müjdeler verdim. O nuru büyük dâire‑i vataniyede zannederdim. Hâlbuki o nur, Risale‑i Nur idi. Nur Şâkirdleri’nin dâiresini, umum vatan ve memleket siyâsî dâiresi yerinde tahmin edip sehiv etmiştim.
664

Bu Bayramda Bu Bayrağı Takmak Hakkımdır

Müdür bey!
Size teşekkür ederim ki, kurtuluş bayramının bayrağını koğuşuma taktırdınız. Harekât‑ı milliyede İstanbul’da, İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvât‑ı Sitte eserimi tab' ve neşr ile belki bir fırka asker kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki, Mustafa Kemâl şifre ile iki defa beni Ankara’ya taltif için istedi. Hattâ demişti: Bu kahraman hoca bize lâzımdır.” Demek, benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır.
Said Nursî

Nur Şâkirdlerinin, Hàlis ve Sırf Uhrevî Alâkalarına Siyâsî Cem'iyet Nâmını Vermek

1948 senesinde açılan Afyon Mahkemesinde, birinci defa hüküm verilip nihâyet umum Nur Risalelerinin iâdesiyle neticelenen ve başlangıçta i'dâm plânlarıyla propagandalar yapılan bir mahkemede Risale‑i Nur Talebelerinin müdafaâtıdır.
Nur Şâkirdlerinin, hàlis ve sırf uhrevî, nurlara ve tercümânına karşı alâkalarına dünyevî ve siyâsî cem'iyet nâmını verip onları mes'ûl etmeğe çalışanların ne kadar hakikatten ve adâletten uzak düştüklerine karşı, üç mahkemenin o cihette berâet vermesiyle beraber, deriz ki:
Hayat‑ı ictimâiye-i insaniyenin, hususan millet‑i İslâmiye’nin üssü'l‑esâsı; akrabalar içinde samîmâne muhabbet ve kabile ve tâifeler içinde alâkadarâne irtibat ve İslâmiyet milliyeti ile mü'min kardeşlerine karşı manevî muâvenetkârâne bir uhuvvet ve kendi cinsi ve milletine karşı fedâkârâne bir alâka ve hayat‑ı ebediyesini kurtaran Kur'ân hakikatlerine ve nâşirlerine sarsılmaz bir râbıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat‑ı ictimâiyeyi esâsıyla te'min eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimâldeki dehşetli anarşistlik tohumu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izâle eden ve medeniyet‑i beşeriyeyi ve hayat‑ı ictimâiyeyi bütün bütün bozmağa yol açan kızıl tehlikeyi kabûl etmekle ancak Nur Şâkirdlerine medâr‑ı mes'ûliyet cem'iyet nâmını verebilir.
665
Onun için Nur Şâkirdleri çekinmeyerek Kur'ân hakikatlerine karşı alâkalarını ve uhrevî kardeşlerine karşı sarsılmaz irtibatlarını izhâr ediyorlar. O uhuvvet sebebi ile gelen herbir cezayı memnuniyetle kabûl ettiklerini ve hakikat‑i hâli olduğu gibi mahkeme‑i âdilenize itiraf ediyorlar. Hile ile, dalkavukluk ile, yalanlarla kendilerini müdafaa etmeğe tenezzül etmiyorlar.
Mevkuf Said Nursî

Husrev’in Müdafaasıdır

Husrev’in Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Makam‑ı iddia, iddianâmesinde biri küllî, diğeri hususî olarak iki cihetle beni itham ediyorlar. Küllî ithamı, Risale‑i Nura hizmetim ve Üstadımın mevhûm suçuna iştirâkimdir.
Hususî itham ise: Gayet cüz'î ve ehemmiyetsiz ve hakikatte hiçbir suç teşkil etmeyen inziva ile geçen hayatıma ve hususat‑ı şahsiyeme ait hâllerdir.
İddia makamının Risale‑i Nura hizmetimden dolayı Üstadımın mevhûm suçuna beni iştirâk ettirmesine mukâbil derim ki:
Ben Üstadımın gittiği meslekte ve Risale‑i Nurla Âlem‑i İslâm’a hususan bu vatana ve bu millete ettiği kudsî hizmetinde kendisine isnâd edilen mevhûm suçuna rûh u canımla iştirâk ediyorum. Ve beni bu hizmet‑i îmâniyede muvaffak eden Cenâb‑ı Hakk’a âhir ömrüme kadar şükredeceğim.
666
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Nurlara hizmetimde gördüğümüz muvaffakıyetin kat'î bir delili şudur:
Benim Kur'ân hattım pek noksan iken, hàrika bir tarzda ihtiyar ve iktidarımın pek fevkınde, gayet emsâlsiz ve gayet mükemmel bir sûrette üç Kur'ânı yazmaklığımdır. Birisi, elinizdedir.
İkinci delili: Bu vatana ve bu millete ve dine ve hüsn‑ü ahlâka yirmi seneden beri pek büyük menfaatleri tahakkuk eden bu Nur eserlerinden altıyüze yakın nüshalarını yazmaklığımda muvaffakıyetimdir. Hattâ, bir ay gibi kısa bir zamanda ondört risaleyi yazmağa muvaffak olduğumu arkadaşlarım biliyorlar.
Makam‑ı iddianın, Üstadımın kudsî hizmetinde benim için suç tevehhüm ettiği noktaları ayrıca müdafaa etmeği zâid buluyorum. Üstadımın yazdığı i'tirâznâme ve tetimmesini bütün kuvvetimle tasdik edip; onları kendi i'tirâznâmem olarak yüksek mahkemenize takdim ediyorum.
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Hâlen mahkemenizde bulunan ve îmân ve Kur'ân hakikatleri olan mübârek ve kudsî ve Nurlu eserleriyle, hiçbir maksad‑ı dünyevî ve hiçbir maksad‑ı siyâsî takib etmeyen Üstadımın bu vatana ve millete ettiği kudsî hizmetlerini ben ve arkadaşlarımız tasdik ettiğimiz gibi, İttihâd‑Terakkî hükûmetindeki vatan‑perverler dahi tasdik etmişler. O zaman Üstadımın Van’daki Medresetü'z‑Zehrâ nâmındaki dâru'l‑fünûnuna ondokuzbin altın lira vermişler. Ve milliyet‑perverler dahi, Üstadımızın vatan‑perverâne ve milliyet‑perverâne hizmet‑i ilmiyesini hayranlıkla tasdik etmişler. Üstadımın o Şark Dâru'l‑Fünûnuna, o zamanda, banknotun kıymetli vaktinde yüzellibin lira tahsîsatı, ikiyüz meb'ûstan yüzaltmışüç meb'ûsun imzasıyla kabûl etmişler.
İddia makamının suç diye vasıflandırdığı bu kudsî, mübârek Üstadımın, bütün hayatı müddetince en muannid ve kıskanç muârızlarını ve mahkemelerde en ziyâde mahkûmiyeti için çalışanları şiddetli ve dokunaklı sözlerine karşı iliştirmeyip teslîme mecbur eden ve bu millet ve bu vatanın saâdetinin temel taşlarını te'mine mâtuf olan kudsî hizmetinde ve bütün makàsıd‑ı ilmiyesinde, yirmi seneden beri ettiğim kâtiblikle ve Risale‑i Nura ettiğim hizmetimle iftihar ettiğimi yüksek mahkemenize arz ediyorum.
Mevkuf Husrev Altınbaşak
667

Tahiri’nin Müdafaasıdır

Tahiri’nin Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Afyon C. Savcılığınca tarafıma tebliğ edilen, dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini bozacak hareketlere halkı teşvik maddesinden Üstadım Bediüzzaman Said Nursî ve diğer arkadaşlarıyla birlikte suçlu gösterilmekle mahkemeye veriliyorum.
Ben, gerek Isparta Sulh Mahkemesinde ve gerekse Afyon Sorgu dâiresinde sorulan suâllere doğru olarak cevab vermişim. Bizi berâet ettiren Denizli Mahkemesi, bütün kitaplarımızı bize iâde etmiş, Üstadım Bediüzzaman’ın Risalelerini okuyup yazmakta ve kendisine talebe olan kardeşlerimle mektûblaşmakta bize ceza vermemişti. Hâlbuki, altı sene evvel Üstadımın müsâadeleri olmadığı hâlde, mârifetimle eski yazı ile İstanbul’da matbaada tab'edilen beşyüz aded Bediüzzaman’ın Yedinci Şuâ kitabını, Denizli Mahkemesi tamamen sandığıyla, 20.7.1945 tarihli kararıyla yed’ime teslîm etmiş. O zaman müştâk olan Nur Talebelerine tab' bedeli mukâbilinde tevzî' edilmişti.
İşte, bu àlî mahkemenin temyizin yüksek tasdikiyle kat'iyyet kesbeden hükmüne istinâden, iki sene evvel İstanbul’dan teksir makinesi ve kağıt alarak Isparta’ya getirdim.
668
Elinizde olan üç mecmuadan ikisini kardeşim Husrev Altınbaşak yazdı. Birisini de ben yazdım. Evvelâ Zülfikàr Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Ahmediye Mecmuasını bastık. Bunu kısmen sattık. Hâsıl olan parasından Asâ‑yı Mûsa Mecmuasının kağıdını da satın aldım, getirdim. Sonra Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını bastık, bunu da sattık. Sonra Sirâcü'n‑Nur Mecmuasının kağıdını alıp bastık. Bu müddet bir sene devam etti.
Sonra, otuz kadar mecmua Eğirdir’e götürülürken yolda tutularak Eğirdir adliyesine teslîm edilmiş. Çok geçmeden Isparta adliyesi mârifetiyle Husrev Altınbaşak’ın evi taharrî olunup hem teksir makinesi, hem mecmualar müsâdere edilerek bir sene evvel mahkemeye verilmiştik. Neticede yasak olmayan dinî eserler olmasından Husrev Altınbaşak’la bana ve diğer bir arkadaşımıza ruhsatsız kitab tab'ettiğimizden bir ay ceza verildi. Biz de temyiz ettik. Henüz temyizden gelmeden Afyon hapishânesine getirildim.
İşte yüksek mahkemenizde dinime ve dindaşlarıma olan şu hasbî hizmetim, hususan mahkemenin iâde ettiği ve meâli Hadîs‑i Şerîf muhteviyâtı olan Beşinci Şuâ mes'eleleriyle, Afyon C. Savcısı, Hükûmetin emniyetini ihlâl ediyorlar.” diye hem beni, hem Risalenin müellifini, hem Husrev Altınbaşak’la kırkaltı talebe kardeşlerimi, bu eserleri yazmışlar, okumuşlar diyerek cezalandırmak istiyor.
Bu vatanda öz bir vatandaş olmakla, huzurunuzda hakikatten ayrılmayarak derim ki: Bu eserlerle ahlâkımızı dinen terbiye edip yükselten ve kendisine Müceddid dediğimiz hâlde bizi reddedip kıran ve büyük bir hürmetle Üstad kabûl ettiğimiz Said Nursî’nin senelerden beri talebesiyim. Kendisinde ve eserlerinde ve talebelerinde hükûmetin emniyetini ihlâle teşebbüs edecek hiçbir fiil olmadığına yakìnen ve kat'iyyen şâhidim.
Hususan ittiham sebebinin birisi de: Isparta Mahkemesi yakìnen hakikate muttali' olmasıyla, o cihetten bize ceza vermedikleri kitab bedelleridir ki; bizim kitab bedelleriyle idare‑i maîşetimizi te'mine hiçbir cihetle ihtiyacımız olmamakla beraber, bu satılan mecmuaların bedellerinin teksir makinesine ve kağıdının ve mürekkebinin karşılığına verilmiş olduğunu yüksek mahkemenize arzeder ve sırf Allah rızâsı için, hüsn‑ü niyetle yaptığımız bu hizmetin bir suç olmasına imkân olmamakla, yüksek mahkemenizden ve àlî vicdânlarınızdan Risale‑i Nur eserlerinin iâdesini taleb ederim.
Mevkuf Tahiri
669

Zübeyr’in Müdafaasıdır

Zübeyr’in Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Hâkimliğine
Gizli cem'iyet kurmak ve devletin emniyetini bozmak suçuyla müttehem bulunmaktayım. Aşağıda arzedeceğim vechile böyle bir suçu işlemediğime kat'î kanâatiniz geleceği için bu ittihamı daha şimdiden reddediyorum. Evet Risale‑i Nur Talebesi olduğumu memnuniyetle ve ilân edercesine söyleyebilirim. İnkâr etmek, Risale‑i Nurun bana verdiği fazilet dersleriyle zıt olduğu için, bu cürmü işlemem. Risale‑i Nurun okuyucusu olan bir kimse, okuduğunu gizleyemez. Bil'akis iftiharla bilâ‑pervâ söylemekten çekinmez. Zîra çekingenliği icâb ettirecek hiçbir cümlesi veya kelimesi yoktur.
Risale‑i Nurun kıymetini kırk‑elli sahifelik bir formada belirtmeğe çalışmıştım. Medhettim diyemem; çünkü: Kâinâtın güneşi ve aklı olan ve bin üçyüz küsûr seneden beri beşeriyeti tenvir ve irşad eden Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nurun, değil bütün külliyatını, belki bir cüz'ünü bile senâ etmeğe muktedir değilim.
Yukarıda arzettiğim gibi, kıymetini belirtmeğe çalıştığım eserlerde gizli cem'iyete dair mevzûlar tesbit edilmiş ise, zararlı eserleri tanıtmağa çalışmış suçuyla cezalandırınız. Fakat hàrikulâde ve fevkalâde bir şekilde te'lif edilmiş olduğu ilmî şahsiyetler tarafından tasdik edilen ve bozulan bir cem'iyeti ıslah etmek kudretini hâiz olan ve yirminci asırdaki insanlara rehber olup dalâletten ve materyalizmin, maddiyûnluğun ve tabiat‑perestliğin sürüklediği sefâhet ve koyu fikir karanlığından kurtaran ve beşeriyete ebedî saâdet ve selâmet çığırlarını Kur'ân‑ı Hakîm’in feyziyle açan ve Nuruyla âşikâr bir şekilde gösteren Risale‑i Nur külliyatında isnâd edilen suça dair bahisler mevcûd değil ise, cezalandırılmaklığımın adâlet esâslarına zıt olacağını, mahkemenizin de kabûl edeceği kanâatindeyim.
670
Sorgu hâkimliğinde: Sen Risale‑i Nurun talebesi imişsin?” denildi.
Bediüzzaman Said Nursî gibi bir dâhînin şâkirdi olmak liyâkatini kendimde göremiyorum. Eğer kabûl buyururlarsa iftiharla Evet Risale‑i Nur Şâkirdiyim derim.
Risale‑i Nurun emsâlsiz müellifi Üstadım Bediüzzaman Said Nursî, müteaddid defalar gizli düşmanları tarafından iftira edilerek mahkemeye verilmiş ve hepsinde de berâet etmiştir. Risale‑i Nur Külliyatı profesör ve İslâm âlimlerinden müteşekkil bir hey'et tarafından satırı satırına tedkik edilerek bu eserlerin fevkalâde bir vukûfiyetle te'lif edildiği ve Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki bir tefsiri olduğunu bildiren raporlar verilmiştir. Hakikat böyle iken, yine neden mahkemeye veriliyor? Bu husustaki kat'î kanâatimi şu şekilde arzediyorum:
Risale‑i Nuru okuyan kimseler, bilhassa idrakli gençler, kuvvetli bir îmâna sâhib oluyorlar. Sarsılmaz ve fedâkâr bir dindar, bir vatan‑perver oluyorlar. Yıpranmaz bir îmânın bulunduğu bir yere, menfî bir ideolojinin aşıladığı ahlâksızlık ve sefâhet giremez. Bu sarsılmaz îmâna sâhib olanlar çoğaldıkça masonluğun ve komünizmin dâiresi asla genişleyemiyor. Komünistlerin dayandığı materyalist (maddiyûn) felsefenin hak ve hakikat ile hiçbir ilgisi olmadığını, nazariyelerinin tamamen asılsız olduğunu Risale‑i Nur Kur'ân‑ı Kerîm’in âyetleri ile ve gayet kuvvetli bürhân ve hüccetlerle aklen, fikren ve mantıken isbât ediyor. O çürük fikir karanlıklarına düşenleri tenvir edip kurtarıyor. Yalnız gözünün görebildiği yere inanan maddecilere dahi Allah’ın varlığını inkâr ve i'tirâz kàbil olmayan kuvvetli delillerle isbât ediyor.
671
Bilhassa Lise ve Üniversite tahsil gençliğine bu hàrika eserler orijinal ve çekici üslûbu ve yüksek edebî san'atıyla kendini okutturuyor.
İşte bunun içindir ki; komünist ve masonlar, kendi zehirli fikirlerinin yayılmasına Risale‑i Nurun kuvvetli bir mâni teşkil ettiğini biliyorlar. Kur'ânın hakîki bir tefsiri olmakla kuvvetli bir îmân kaynağı olan Risale‑i Nuru ortadan kaldırmak veya okutmamak için çeşitli desîseler ve iftiralara baş vuruyorlar. Şimdiye kadar isnâd ettikleri yalanlardan hiçbir emâre bulunmadığı hâlde, taarruzlarına devam ediyorlar.
Bunlardan anlaşılıyor ki, bizi korkutmak ve Risale‑i Nurdan uzaklaştırmak ve diğer taraftan kendi zehirli neşriyatlarını önümüze sürmek; bu sûretle millet ve gençliğimizde îmânın yok olmasını ve ahlâk sukùtunu te'min ederek, hükûmetin kendi kendine çökmesine muvaffak olmak istiyorlar. Ve vatan ve milletimizi yabancı bir devlete devretmek emelini taşıyorlar.
Mahkeme hey'etinin huzurunda bilâ‑pervâ onlara söylüyorum: Onlar iyi bilsinler ve titresinler ki, gürültüye pabuç bırakmıyoruz. Zîra Risale‑i Nur eserlerinde hak ve hakikati görmüş, öğrenmiş ve inanmışız. Türk gençliği uyumuyor. Bu kahraman İslâm Türk milleti başka bir devletin boyunduruğu altına giremez. Fedâkâr müslüman gençliği, sâhib olduğu tahkîkî îmân kuvvetiyle vatanını sattırmaz. Dindar, cengâver Türk milleti ve îmânlı, cesur Türk gençliği korkmaz. Onun içindir ki; bizi insanlık seviye ve seciyesinde en yüksek mertebelere çıkaran ve her sahadaki terakkiyâtımızı sağlayan ve biz gençlere din, vatan ve millet aşkını aşılayarak uğrunda bütün mevcûdiyetimizi fedâ ettirecek hakîki bir din‑perver olarak bizleri yetiştiren Risale‑i Nur eserlerini okuyoruz ve okuyacağız.
Evvelce de arz ettiğim vechile, Risale‑i Nurdan pek az okuduğum hâlde, pek fazla istifade ettim. Vatan ve millet ve bütün insanlıkça gayet azîm fâideleri te'min edecek olan bu çok nâfi' eser külliyatını eğer servetim olsa idi neşrettirmek için hepsini sarfederdim. Zîra dinimin, vatan ve milletimin ebedî saâdet ve selâmeti uğrunda bütün mevcûdiyetimi fedâ etmeğe hazırım.
672
Hem Risale‑i Nura sâfdilâne inanmamışım. Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye ve Hazret‑i Ali (R.A.) ve Abdülkadir‑i Geylânî (R.A.) Hazretleri, Risale‑i Nurun te'lif edilip bu asırdaki insanları irşad edeceğini gaybî bir sûrette bildiriyorlar. Bununla beraber, Risale‑i Nurdan okuduğum kitaplar, bu eser külliyatının hak ve hakikati öğreten ve beşeriyeti ıslah eden eserler olduğu kanâatini vermiştir.
Rûhumda büyük bir boşluk hissederek, okuyacak kitab ararken, Risale‑i Nuru okuduğum zaman elimde olmayarak ondan ayrılamadım. Kalbimdeki o büyük ihtiyacı, Risale‑i Nur eserlerinin karşıladığını hissettim. İlmî ve îmânî şübhelerden kurtaran aklî ve îmânî isbâtları onda buldum. Böylelikle vesveselerin verdiği sıkıntılardan kurtuldum. Bu hakikatlerden anladım ki; Risale‑i Nur, bu asrın insanları olan bizler için yazdırılmıştır.
Ahlâk, edeb ve terbiye gibi en yüksek meziyetlere sâhib olabilmek için, kuvvetli bir îmâna sâhib olmak lâzımdır. Îmân hakikatleri, Risale‑i Nurda gayet kuvvetli deliller ve açık misâller ile anlatıldığı için, okudukça îmânım kuvvetlenmiştir. Bu sâyede dalâlete düşmekten, en yüksek medeniyet esâslarını câmi' hak ve hakikat olan dinimden dönüp kızıl ejderin hapı olmak felâketinden kurtuldum.
Bunun içindir ki: Okuyucularını bir çok maddî ve manevî felâketlerden kurtaran ve bir üniversite me'zunundan ziyâde bir ilme sâhib eden; İslâmiyet, vatan ve millet sevgisini aşılayan; Allah’a itâati, çalışkanlık ve merhameti öğreten Risale‑i Nurdan kıymetini anlayan hiçbir ferd ne bahâsına olursa olsun, ayrılmaz. Bu riyâsız, hàs hürmet ve ta'zîm; hiçbir kimsenin kalbinden çıkartılamaz.
Risale‑i Nur, iddia makamınca muzır eserler diye tavsif ediliyor. Bu vicdânsızlığı ve yalanı, şiddetle protesto ediyorum. Ve benim de teşvikatta bulunduğum iddia ediliyor. Evet, bu doğrudur. Fakat, diğer iftirayı işiten bütün münevverlerin kalbleri sızlamış ve hattâ ağlamış, dişleri gıcırdamıştır. Yirminci asır pozitif fikirlerin hükümrân olduğu bir zamandır. Delilsiz, isbâtsız şeylere inanılmıyor ve inanmıyoruz. Muzır eserler olduğunun isbâtını isteriz.
İftiraları yapan gizli düşmanların maksadlarından birisi de, Risale‑i Nur okuyucularının Kur'ân’a hizmet uğrunda Müslümanlık bağları ile birbirlerine görülmemiş bir şekilde sarılmış olarak tezâhür eden ve bunlardan başka bir maksada mâtuf olmayan, sâdece hürmet, şefkat ve sevgisinin ifâdesi olan tesânüdünü kırmak ise, aldanıyorlar. Beyhûde hiç uğraşmasınlar. Risale‑i Nuru okuyanların en gerisi, en âmîsi olan ben, onlara şöyle cevab veriyorum:
673
Birimiz şarkta, birimiz garbda, birimiz cenûbda, birimiz şimâlde, birimiz âhirette, birimiz dünyada olsak; biz yine birbirimizle beraberiz. Kâinâtın kuvveti toplansa bizi yüksek Üstad Said Nursî’den ve Risale‑i Nurdan ve bizi bizden ayıramazlar.”
Zîra, biz Kur'ân’a hizmet ediyoruz ve edeceğiz, âhiret hakikatine inandığımız için, manevî olan bu sevgi ve tesânüdümüzü elbette hiçbir kuvvet sökemeyecektir. Çünkü; bütün Müslümanlar saâdet‑i ebediye makarrında toplanacaklardır.
Vatan ve milletimizin selâmeti nâmına mühim bir hakikati müsâadenizle arzediyorum: Komünistlerin gizli plânlarından birisi de, halkı hükûmet aleyhine teşviktir.
Bediüzzaman Said Nursî’yi hapse sokturmak ve eserlerini zararlı gibi göstermek için hükûmet erkânına uydurma ihbarlar yapılmakla beraber, hiçbir ferdin inanmadığı menfî propagandalar yapılıyor.
Bediüzzaman Said Nursî’nin bu asırda nâdir bir İslâm dâhîsi ve herbir cihette eşsiz bir şahsiyet olduğuna, bu millet senelerden beri o kadar inanmış ki; hakîki olan bu kanâati hiçbir propaganda çürütemiyor ve çürütemez.
Büyük bir Üstad’ın eserlerinden müstefîd olmayı lütûf buyuran Cenâb‑ı Hakk’a hamd ve senâlar ederim Îmân, İslâmiyet dersi alarak büyük fâidelere nâiliyetime sebeb olan bir Üstada, bütün rûh u canımla medyûnum. Senelerden beri sıkıntılar içerisinde eser yazarak gençliğimizi komünizm yemi olmakla ebedî haps‑i münferidliğe mahkûm edilmekten kurtaran bir müstakîm Üstad için senelerce dünya hapsinde kalmağa hazırım.
674
Yirmi seneden beri milyonlarla insana; din, îmân, İslâmiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhâfaza eden Kur'ân tefsiri Risale‑i Nur uğrunda i'dâm edileceksem, sehpaya Allah Allah Resûlallâh sadâları ile koşarak gideceğim. Komünizme kapılıp dininden çıkan, ebedî felâketlere yuvarlanan ve vatan hâini olarak kurşuna dizdirecek cürümlerden gençlerimizi koruyan Risale‑i Nur uğrunda kurşunla öldürüleceksem, o kurşunlara çekinmeden göğsümü gereceğim. Üstadım Bediüzzaman için hançerlerle parçalanırsam etrafa sıçrayacak kanlarımın Risale‑i Nur!‥ Risale‑i Nur!‥” yazmasını Rabbimden niyâz ediyorum.
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Risale‑i Nur tahsili, hakikaten hàrika ve orijinaldir, emsâlsizdir. Herhangi bir tahsilde maddî menfaat ve bir mevki gaye edinilerek o tahsile devam edilir. Dersler ekseriyetle maddiyât ve şöhrete erişebilmek için, belki de zoraki okunur. Risale‑i Nurun organize edilmemiş serbest bir üniversiteye benzeyen tahsiline eserleri okumak sûretiyle devam edenler ise, Kur'ân ve îmâna hizmet etmekten başka herhangi dünyevî bir maksad taşımıyorlar.
Böyle olduğu hâlde; ilmî, îmânî ve ciddi eserler olan Risale‑i Nur, o kadar büyük bir şevk ve aşkla ve o kadar sonsuz bir hazla okunuyor ki: Sâdık okuyucularını defalarca okumak gibi kuvvetli bir arzuya sâhib ediyor. Risale‑i Nuru yazıp okuyanlar, mahkeme kapılarında hayatları tehlikeye düştüğü hâlde, bu hàrika eserleri okuduklarını itiraf ve okuyacaklarını ilân ediyorlar. İ'dâm kararı verileceğini bilseler dahi, bu sebatlarını izhâr etmekten çekinmiyorlar. İşte Risale‑i Nurun bir çok hàrikalarından şu hususiyeti, sizlere şu kanâati veriyor: İtiraf edenler acaba canlarını yolda buldular!”
Demek Risale‑i Nurda ve Bediüzzaman’da, öyle yüksek bir hakikat var ki, ve bunlarda zararlı bir şey yokmuş ki, inkâr etmediler.
Tahsildeki talebeler otorite ve disiplinle idare edilerek okutturulur. Bediüzzaman ise: Hiçbir kimseyi Risale‑i Nura mecbur etmemiş. Fakat yüzbinlerle okuyucunun çoğu onu görmeden, ona sarsılmaz ve kopmaz bir bağla talebe olarak Risale‑i Nurdan derslerini alıyorlar.