518
Hatâ ‑ Savâb Cetveli
Yirmi sahifeden ziyâde arkadaşlara ait olduğundan, yanlışlarını beyân etmedim. Bu yanlışların hepsi yüzden geçer. Mahkemede kırk sahife iddianâme iki saate yakın dinlettirildi. Hem hukukumuza, hem hayat‑ı şahsiyemize, hem hayat‑ı ictimâiyemize ve şerefimize ve Risale‑i Nurun kıymetine çok dokunduğu hâlde gücenmediğimize mukâbil iddianâmeyi yazan zâtın mes'elemizdeki sathîliğine ve dikkatsizliğine ve cerbezeliğine dokunacak bir cihet varsa, onun da gücenmemesini ve mahkemenin de tamamen i'tirâznâmemi okumaklığıma müsâadesini taleb ederiz.
Mahkemede aleyhimizdeki iddianâmede: “Yüz yanlışını isbât etmezsem yüz sene cezaya râzıyım” diye, iddia ettiğime bir hüccet olarak iddianâmenin kırk sahifesinde, şahsıma ait onbeş sahifede seksenbir yanlışını gösteren bu cedveli takdim ediyorum.
Said Nursî
Hatâlar ve Cevabları
Hatâ 1: Dini âlet ederek‥
Cevab: Reddedilmemiş müdafaâtımdaki hüccetler bu yanlışı herkese gösterir.
Hatâ 2: Emniyeti bozabilecek…
Cevab: Yirmi senede bir vukûâtı altı mahkeme göstermemesiyle bu yanlışını isbât eder.
Hatâ 3: Gizli bir cem'iyet kurmak…
Cevab: Üç mahkemenin bu noktada berâet vermesi bu yanlışını isbât eder.
Hatâ 4: Gizli cem'iyete girmek‥
Cevab: Bu defa yirmiüç adamı makam‑ı iddia tahliyesiyle kendi yanlışını kendi gösteriyor.
Hatâ 5: Hiçbir iş ile meşgul olmayan‥
Cevab: Risale‑i Nurun te'lifi ve tashihi ile olan büyük meşgaleyi görmemesi, bu yanlışını herkese gösteriyor.
519
Hatâ 6‑7: Devletin emniyetini ihlâle teşvik edecek hareketlerde bulunduğundan ve gizli cem'iyet kurduğundan‥
Cevab: Eskişehir Mahkemesinin yalnız tesettür ve şapka mes'elesini esâs tutması ve cem'iyet ve emniyeti ihlâle ehemmiyet vermemesi bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 8: Kanunun 163’üncü maddesi…
Cevab: Zâhiren o madde‑i kanunî ile, fakat hakikaten Eskişehir Mahkemesi kanâat‑ı vicdâniye ile hüküm vermesi, Tesettür Risalesi’nin eskiden yazıldığını anlamasıyla, mecburiyetle kanâat‑ı vicdâniyeye müracaat etmesi, bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 9: Dinen mukaddes tanınan şeyleri âlet etmesi…
Cevab: Bu otuz seneki hayatım ve bütün benim ile görüşenler ve mâhiyetimi bilenler, bu hükmü tekzîb ediyorlar.
Hatâ 10: Devletin emniyetini bozacak hareketlere halkı teşvik ve terğîb ederek…
Cevab: Yirmi senede hiçbir Nur Şâkirdi böyle bir vukûâta sebeb olmadığı ve on vilâyetin zâbıtaları kaydetmemeleri, bunun hatâ olduğunu gösteriyor.
Hatâ 11: Gizli cem'iyet kurmak…
Cevab: Üç mahkemenin o noktada berâet vermesi ve yirmi senedir siyaseti terk etmekliğim, bu hatânın ne kadar açık bir iftira olduğunu gösteriyor‥
Hatâ 12: Gizli neşriyatta bulunmak…
Âlem‑i İslâm’ın mühim merkezlerinde ve burada merkez‑i hükûmette ve dâru'l‑fünûnda yazdıkları Nur mecmuaları ellerde gezmesiyle bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 13: Gençlik Rehberi, Nurcular cem'iyeti arasında gizli satılmasına…
Cevab: Cerh edilmeyen müdafaâtta, yedi makàmâta gönderilen i'tirâznâmede kat'î hüccetler ile ki, Nur Talebeleri hiçbir vecihle siyâsî cem'iyet olmazlar. Hem Eskişehir Emniyet Müdürlüğü müsâadesiyle resmen tab'edilen Gençlik Rehberi, değil yalnız Nurcular arasında, herkese alenen satıldığı bu hatâsını isbât eder.
520
Hatâ 14: Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa’nın gizli satılmasına…
Cevab: Doğrudan doğruya Diyânet Riyâseti’ne berây‑ı ma'lûmât bu mecmuaların gönderilmesi, hem alenen İstanbul’da cildlenmesi ve İstanbul’daki mühim zâtlara, hattâ bazı kitapçılara ki; Hindistan’a kadar gönderilmek için gönderilmesi, gizli satılmadığını belki ilânatla teşhîr edilmekle satıldığı bu hatâsını gösteriyor.
Hatâ 15: “Yüzkırk sûre Kur'ân” demesine…
Cevab: Kur'ân yüzondört sûre olduğunu, Kur'ânı okuyan herkes bildiği hâlde, sathîliği ve aceleliği bu acîb yanlışa sevketmiş.
Hatâ 16: Kur'ân‑ı Kerîm’e âdeta bir nazîre…
Cevab: Bin defa hâşâ! Risale‑i Nur Kur'ânın bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesinin bir âyinesi ve O’ndan tereşşuh etmiş bir tefsiri olduğuna bütün Nurcuların ve Risale‑i Nurdaki yazıları görenlerin kanâatleri, bu yanlışı tekzîb ediyor.
Hatâ 17: Risale‑i Nur yüzkırk parçadan ibaret olan‥
Cevab: Müdafaâtımda belki pek çok defalar lüzumu için yüzotuz parça diye tekrarımız bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 18: Risale‑i Nurun te'lifi yirmiüç senede tamamlandığı bildirilen‥
Cevab: İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) işârât‑ı gaybiyeleriyle ve mânâ‑yı işârîsiyle, bir vakit yirmidört senede Risale‑i Nur tamam olacak denilmesi, o yanlışı tashih eder.
Hatâ 19: Üç kitapta toplanan Nur Risalelerinin‥
Cevab: Belki, yalnız Yirmiyedinci Mektûb, lâhikasıyla beraber o üç mecmua kadar büyük olduğu gibi onlardaki Nurun Risaleleri o üç mecmuada ancak beşten birisi olması dikkatsizlikten gelen bu yanlışını gösteriyor.
Hatâ 20: Perakende hâlinde bulunan Nur Risaleleri…
Cevab: Şimdi, Nurları yazan kalemlerin yüzbinler ve güzel, i'tinâ ile tevâfukla yazan yüzler kâtibin aşk‑ı îmânî ve ilmî ile yazdıkları Nur Risalelerine perakende, ehemmiyetsiz parçalar nâmı verilmesi zâhir bir yanlıştır.
Hatâ 21: Bazı kısmında mevzû ve gaye ile hiç ilgisi olmadığı‥
521
Cevab: Eski zamanda mantıkta en derin âlimleri ilzam eden ve şimdiye kadar, müdakkik âlimlerin Risale‑i Nuru o cihette tenkid edememeleri bu hatâyı söyleyene iâde eder.
Hatâ 22‑23: Risale‑i Nurun bir kısmında okuyanlara bir şey öğretme bakımından, ilmî mâhiyet taşımadığı‥
Cevab: Yirmi seneden beri hükûmetin iğfal olunmuş bazı rükünleri ve aldanmış bazı müteassıb hocalar Risale‑i Nurun aleyhinde hücum ettikleri ve herkesi ürküttükleri hâlde, hiçbir esere müyesser olmayan yüzbinler her sınıftan muhtac‑ı ilm-i hakikat ona tâlib olup istifadeleri bu iftirayı pek çirkin gösteriyor.
Hatâ 24: Şimâlden gelecek büyük kızıl tehlikeye karşı bir sed olduğunu iddia ve zannetmektedir.
Cevab: Nurları okuyan bütün zâtlar; değil zan ve tahmin, belki kat'î ve yakìnî bir sûrette, Risale‑i Nurun şimâlden gelen tehlikeye bir sed olduğunu söylemeleri bu hatâyı gösteriyor.
Hatâ 25: Devletin emniyetini ihlâl etmiş‥
Cevab: Üç mahkemede üç müdafaâtımda bu iftiranın asılsız olduğunu isbât ettiğim gibi yirmi senede, bulunduğum beş‑altı vilâyet zâbıtaları, emniyeti ihlâle dair hiçbir emâreyi ne Said’in ve ne de arkadaşlarının hakkında kaydetmemesi bu iftirayı tamamıyla reddeder.
Hatâ 26: Nurcuların zanları hilâfına olarak, Nur Risaleleri yegâne okunacak tefsir değildir.
Cevab: Nur Risalelerinde ve talebelerinin lisânında her vakit söylenen “Bu zamanda en kuvvetli bir tefsir‑i Kur'ânîdir.” cümlesidir. Yoksa hiçbir vakit başka tefsirlere ilişmek hâtırlarına gelmediği, bu acîb hatânın ne kadar çirkin olduğunu gösterir.
Hatâ 27: Nurcular adı verilen talebelerin de yekdiğerleriyle görüşmeleri gizli olduğu‥
Cevab: Isparta Vilâyetinde ve bütün köylerinde, zâbıtanın ve hükûmetin taht‑ı nezâretinde âşikâre sûrette görüşmeleri ve bazı köylerde yüz kalemle yazıları neşretmeleri gizlilik isnâdını kırıyor.
522
Hatâ 28: Teksir makinesiyle çoğaltılması ve alanların bulunduğu yerlere götürülmesi, gizli yapılmaktadır.
Cevab: Bu ifâdede bir dirhem doğruluk varsa, üç dirhem yanlış var. Evet insafsız gizli düşmanlarımız bahâne bulmamak için dörtte bir gizli yapılmıştı. Yoksa şimdi buldukları bahâne ile bizi daha evvelden adliyeye sürüklemeleri ihtimaline binâen bir parça gizli idi. Yoksa herbirisi üçyüz‑dörtyüz sahifeli mecmualardan binbeşyüze yakın mikdarı memleketin her tarafına mümânaatsız gitmesi bu hatâyı tam gösterir.
Hatâ 29: Ve nitekim mektûbların, mürsellerin bulunduğu yerden değil başka yer postahânesinden verilerek gönderilmekte olduğu‥
Cevab: Yirmisekizinci yanlışta zikri geçtiği gibi, onda biri doğru ise dokuzu yanlıştır. Mektûblar, pek nâdir olarak postahâneye mürsellerin bulundukları yerlerden verilmemiştir.
Hatâ 30: Cem'iyet mensûbîninden Ali Savran tarafından gönderildiği‥
Cevab: Makam‑ı iddianın o Ali Savran’ı tahliye etmesi ve sonra da bu mahkemede yine tevkîf etmeyip memleketine gitmesine izin vermesi, cem'iyetçilik olmadığını makam‑ı iddia kendi kalemiyle isbât etmiştir.
Hatâ 31: Yine gizlice bazı vatandaşların mensûb oldukları gizli cem'iyete‥
Cevab: Böyle asılsız bir hatâyı tekrar etmek de büyük bir hatâ olduğu ma'lûmdur.
Hatâ 32: Herkese okunmasının dahi sevâb olduğunu söyleyerek iğfale çalıştıkları‥
Cevab: Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtına mazhar ve şimdiye kadar yüzbinler adama îmân cihetinde te'sirli hizmet eden ve pek çok gençleri ıslah eden Risale‑i Nurla iğfal edilmiş diyen, elbette nefs‑i emmârenin iğfaline kapılmış ki, böyle hatâ ediyor.
Hatâ 33: Bundan, başka gizli maksad görünmüyorsa bu gizliliğe mahal görünmezdi.
Cevab: Kırk seneden beri bana sû‑i kasda çalışan gizli düşmanlarımın desîseleriyle şahsıma karşı eşedd‑i zulmü yapanlardan çekinmek için gizlenmiştir.
Hatâ 34‑35: Dinî hissiyatı âlet ederek, devletin emniyetini bozmağa halkı teşvik eden hareketlerinin‥
523
Cevab: Hiç aslı olmayan uzak bir imkânı vukûât yerinde sarf ederek bu kadar tekrar etmek yalnız garazkârâne bir iftiradır.
Hatâ 36: Kanunî ve zarûrî olarak takib edilmesine, münâfıklık, zındıklık, dinsizlik ve zulüm olarak tavsif eden‥
Cevab: Bizi kanunsuz hapislere sokmak ve gizli düşmanlarımızın desîseleriyle bizi perîşan etmek sırasında o gizli düşmanlarımıza münâfıklık, zındıklık, dinsizlik söylediğimizi, iğfallerine kapılmış memurlara atfetmesi hatâdır.
Hatâ 37‑38: Kimseyle görüşmediğini ileri sürdüğü hâlde, gizli olarak vilâyet ve kaza ve köylerden gelenleri kabûl edip görüşmüş.
Cevab: Bu yazıda bir doğru varsa, yirmisi yanlış. Çünkü, yirmi ve otuz ziyaretçiden ancak bir tanesini kabûl ettiğimi mahallî zâbıtası ve ahâli bildiği hâlde böyle küllî ve dâimî bir sûrette isnâd etmek iftiradır.
Hatâ 39: Sûreten bu inziva hâli, yakınları olan talebeleri tarafından bir çok kerâmetlerin mevcûdiyetinin kabûlüne ve bütün Nurculara inandırılmasına yol açmış.
Cevab: Bu inziva, böyle kanunsuz belâlara düşmemek ve tasannu' ve hodfürûşluktan kurtulmak için olduğu ve Nur Şâkirdlerinin bu inzivayı beğenmedikleri hâlde bundan kendimi kerâmet sâhibi göstermek ve dostları da onunla onu kerâmetli bilmek mânâsız bir iftiradır.
Hatâ 40: Kerâmetleri ve velîliği hakkındaki söylenenleri ve yazıları red ve cerhetmiyor‥
Cevab: Bu pek zâhir bir hatâdır. Yüz yerde kardeşlerime yazmışım ki; şahsımda hiçbir ehemmiyet yok. Bana karşı hüsn‑ü zannınız yanlıştır. Sizin ihlâsınız var. Ben belki ihlâsa muvaffak olamıyorum. Hizmette de size yetişemiyorum dediğim ve hiçbir defa nefsimi medhetmediğim hâlde bu isnâd büyük bir iftiradır.
Hatâ 41: Ve bu yolda öğünmesine bir sebeb olmuştur.
Cevab: İddianâmeyi yazan, sathîlik ve garazla baktığı için, Risale‑i Nurun senâsını benim şahsımın senâsı zannetmiş, bu hatâya düşmüş. Ve çok yerlerde böyle hatâya düşüyor.
524
Hatâ 42: Said tefâhura düşkündür.
Cevab: Bu otuz senelik yeni hayatım ve bütün beni tanıyanlar onun bu iftirasını tekzîb eder.
Hatâ 43: Bunu eserlerinin muhtelif yerlerinde görmek mümkündür.
Cevab: İddiacının bu dediği tefâhur benim şahsıma değil, bütün o tefâhuru hâtırına getiren senâlar, Risale‑i Nura aittir. Risale‑i Nur da Kur'ânın tefsiridir.
Hatâ 44: Sirâcü'n‑Nur kitabında, eserin dört buçuk saat zarfında yazıldığı kaydedilmiştir.
Cevab: Bu yazısında iki hatâsı var. Birisi: Sirâcü'n‑Nur dört buçuk saatte te'lif edilmiş değil, onun içinde onbeş‑yirmi sahifeden ibaret Hastalık Risalesine aittir. Orada imzaları bulunan iki kâtibin arzularıyla bir tahdîs‑i ni'met olarak yazılmıştır. Bunda hiçbir kimsenin hâtırına tefâhur gelmez, ancak bir şükürdür.
Hatâ 45: İlminin vüs'atini ve karîhasının genişliğini ve zekâsının feyzini ve yüksekliğini anlatmak istemiştir.
Cevab: Elli‑altmış senelik hayat‑ı ilmiyesi böyle temeddühlere ihtiyaç bırakmadığı gibi âhir ömründe şahsını temeddühten bütün bütün çekindiği, yalnız hakàik‑ı îmâniyenin beyânında yanlış etmediği ve sırf Kur'ânın feyzinden iktibas ettiğine dair beyânâtı, böyle hodfürûşâne bir sûrete çevirmek büyük bir iftiradır. Hattâ o yanlış, doğru da olsa meşhûr Abdülvehhab‑ı Şa'rânî ve Muhyiddin‑i Arabî gibi pek çok ehl‑i hakikat ulemâ, tahdîs‑i ni'met nev'inde bu tarz‑ı ihsânat-ı İlâhiye’yi çok defa kitaplarında zikretmişler.
Hatâ 46‑47: Kendi kerâmetine o kadar inanmıştır ki, İlâhî ve tabîi olan bir çok hâdiseleri kendisinin ve Risale‑i Nurun kerâmetidir, der.
Cevab: Bu hatâsında birkaç vecihle yanlışı var. İlâhî ve tabîi olarak iki kısma ayırmak ve tabiata da bir hisse‑i icâd vermek, dinde bir yanlış olduğu gibi; Risale‑i Nura ve Şâkirdlerine gelen zulmün aynı zamanında zelzele gibi müteaddid hâdiselerin tevâfukları‥ Risale‑i Nurun makbûliyetine ve bir sadaka‑i makbûle hükmüne geçtiğine bir işâret‑i gaybiyedir demesini tefâhur zannetmek, iftira olduğunu herkes bilir.
525
Hatâ 48: Risale‑i Nurun tokadı olarak vasıflandırmaktadır.
Cevab: Bunu müdafaâtımda pek zâhir bir hatâ olduğunu isbât ettiğimiz gibi Risale‑i Nurun tokadıdır, denilmemiş, belki Risale‑i Nur sadaka‑i makbûle gibi belâların def'ine vesile olmasından o gizlendiği ve müsâdere edildiği zamanda bazı belâlar fırsat bulup başımıza gelir denilmiş. Bu ise, adâlet‑i İlâhiye’nin bir tokadıdır.
Hatâ 49: Muhtelif yerlerde olan zelzeleler ve seylâblar, Risale‑i Nurun şiddetli birer tokadı olarak vukû' bulmuştur.
Cevab: Cevabı mükerrer verilmiş bir hatâyı tekrar etmek, garazkârâne bir yanlıştır.
Hatâ 50‑51: Bu seylâb ve zelzelelerden Risale‑i Nurun ve binnetice kendisinin kerâmetiyle kurtulmuşlardır. Ve masûmlar ve çocuklar o belâlardan zarar görmüşler. Said bunu izâh etmemiş ve edememiştir.
Cevab: Risale‑i Nurun mükerrer yerlerinde yazılmış ki, zâlimlere gelen musîbetlerde masûmların telef olan malları sadaka ve vefât edenler de şehîd hükmünde olduğunu beyân, bu yanlışını ve sathîliğini gösterir.
Hatâ 52: Hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu inkâr yoluna sapmak gibi, bir tezâda düşmüştür.
Cevab: Risale‑i Nurdan Kader Risalesi olan Yirmialtıncı Söz’ün sırr‑ı kaderi emsâlsiz bir sûrette beyânı ve îmânın erkânlarını Risale‑i Nurun hàrika bir tarzda isbâtı meydânda iken böyle bir iftira, garazkârlıktan başka bir şey değildir.
Hatâ 53: Nur Şâkirdlerinin bazıları ona bir mehdilik de tevcîh etmişlerdir.
Cevab: İ'tirâznâmemde kat'î hüccetlerle onun bu hatâsı reddedilmiş. Hem hiçbir vakit, değil böyle büyük makamları belki küçük medih ve hüsn‑ü zan ile nefs‑i emmâresine bir benlik vermemek için reddettiği mahkemelerde de görülmüştür.
526
Hatâ 54: Müceddidlik ve büyük makamlar veren şâkirdlerinin hitâbelerine, enâniyet ve tefâhura olan meyli icâbı i'tirâz etmeyerek bu teveccühleri kabûl ettiği göz önündedir.
Cevab: Bu hatâsında kaç vecihle iftira var olduğu i'tirâznâmemde ve bu cetvelde kaç yerde isbât edilmiştir.
Hatâ 55: “Hazret‑i Ali’nin (R.A.) ilm‑i hakikat itibariyle şâkirdi olduğumdan, manevî evlâdı olabilirim” demesiyle kendine atfedilen makamlara liyâkatini kabûl etmiş görülmektedir.
Cevab: Bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kasidesinde İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) çok cihetlerle Risale‑i Nura sarâhat derecesine yakın işârâtı içinde; Bediüzzaman ismini Risale‑i Nura vermesinden bana emâneten verilen o ismi, Risale‑i Nura iâde ettiğimi yazmışım. Bununla beraber ben de manevî Âl‑i Beyt’ten sayılabilirim demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin: وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ duâsında, “Seyyid olmayan fakat ehl‑i takvâ bulunanlar, o duâda dâhildirler.” dediklerinden, o umumî duâda benim de bir hissem bulunması için ricâkârâne bir te'vildir. Yoksa, o hatâkârâne mânâ hiç hâtırıma gelmemiş.
Hatâ 56: Ahmed Feyzi’nin risaleciğinin başında Said’in iki buçuk sahifelik yazısı ile ﴿يَٓا اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ﴾ âyet‑i kerîmesinden ebced hesabıyla “Kürdî” kelimesi çıkarılmış.
Cevab: Burada benim iki sahifecik yazıma, Ahmed Feyzi’nin hakkımda mübâlağakârâne medihlerini kabûl ettiğim mânâsı verilmiş, hatâ etmiş. Çünkü, benim o mektûbum Ahmed Feyzi’nin dikkatini ve ilmini takdir ile beraber hakkımdaki haddimden ziyâde hüsn‑ü zanlarını cerh ve ta'dil için yazılmıştır. Hem âyetin mânâ‑yı işârî tabakasından riyâzî ve ebcedî bir tevâfukla üstadına karşı bir mânâ çıkarıp, hürmetine bir makbûliyet alâmeti olarak yazmış. Böyle şeylere yanlış denilmez ki, medâr‑ı mes'ûliyet olsun. Olsa olsa ilmî bir hatâdır. Siyasete temâsı yoktur.
527
Yine Ahmed Feyzi’nin Risale‑i Nurun müsellem faziletinin bir parçasını kendi üstadına isnâd etmesi ve bu zamanın bir hidayet vâsıtası olduğunu demesini, medâr‑ı mes'ûliyet görüyor. Hâlbuki, herkes sevdiği bir adam hakkında mübâlağakârâne ve ifratkârâne medih ve senâ etmekte, örfen, âdeten, ilmen dahi hatâ olmadığı hâlde, hiç münâsebeti olmayan bir sözdür.
Hatâ 57: Böyle acîb da'vâlarla belki bir zaman peygamberliğini da'vâ ile hezeyan hâli başlamış oluyor.
Cevab: Bunun bu iftira ve isnâd ve hatâsından El‑iyâzü Billâh derim. Böyle hiç kimsenin hâtırına gelmeyen ve bizi bilen hiç kimseyi kandırmayan isnâdları, elbette kanun, siyaset ve idarenin haricinde bunda dehşetli bir mânâ hükmediyor ki; şeytanın da kimseyi inandıramadığı iftirayı ediyor.
Hatâ 58: İhtiyar Risalesinde “Yedinci Ricâ” gibi bazı risaleleri halkı devletin aleyhine teşvik edecek harekette ve mâhiyette görülüp, Eskişehir Mahkemesinde mahkûmiyetine karar verilmiş.
Cevab: Bu da zâhir bir hatâdır. Yedinci Ricâ ve İhtiyarlar Risalesi, değil sebeb‑i mahkûmiyet ve emniyeti ihlâl etmek, belki çok cihetlerle beni zulümden kurtardığı gibi Eskişehir’deki kanâat‑ı vicdâniye ile verilen hafif ceza da Tesettür Risalesi’nin bir mes'elesi içindir. Makam‑ı iddianın dikkatsizliği ve sathîliği ile böyle yanlışlar oluyor.
Hatâ 59: Husrev Altınbaş, Türk harfleri kanununa aykırı olarak Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr gibi mecmuaları Arab harfleriyle yazmış.
Cevab: Şimdiye kadar Kur'ân harfleri ve hattı, Türk milletinin hatt‑ı kadîmi olduğu hâlde; lâtin harflerini, Türk harfleri deyip Kur'ân harfleriyle Asâ‑yı Mûsa’yı yazan Husrev’i mes'ûl etmek birkaç vecihte yanlış olduğunu ehl‑i insaf anlar‥
528
Hatâ 60‑61-62-63: İstinâd ettiği hadîsler zaîf ve hattâ mevzu' olmakla beraber, te'villeri yanlış ve aslı yoktur.
Cevab: Bütün ümmet bin seneden beri telâkki‑i bilkabûl ettiği ve Âlem‑i İslâm içinde az bir kısım ulemânın başka te'villerle bir derece zaafiyetine hükmettiklerine mukâbil, Cumhûr‑u Muhaddisîn ve Ümmet‑i Muhammediye (A.S.M.) kabûl ettiği; âhirzamanda gelen bazı hâdiseler hakkındaki muhtelif rivâyetleri te'vil, yani mümkün bir ihtimal mânâsıyla bu zamanda vukû'a gelen ve gözle görülen hâdiselere tam mutâbık çıkmasını beyâna, dünyada hiçbir ehl‑i ilim yanlış diyemez. Farazâ o hadîslerden birisi mevzu' da olsa; mevzu'un mânâsı hadîs değil, demektir. Yoksa mânâsı yanlıştır, demek değildir ki; darb‑ı mesel nev'inde ümmet o rivâyeti kabûl etmiş. Bu nev'i te'vilâta yanlış diyenler, kaç cihette yanlış olduğu gibi, ümmetin telâkkisine ihanet ve hadîsleri inkârdır. Ve “Süfyâna dair hiçbir hadîs yoktur, varsa mevzu'dur.” diyen müddeî hiç hadîs kitaplarını okumadığı, belki Kur'ânın sûrelerinin ne kadar olduğunu bilmediği hâlde, biri bir milyon, diğeri beşyüzbin hadîsi hıfzına alan İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel ve İmâm‑ı Buhârî gibi müçtehidlerin, böyle küllî ve umumî bir tarzda cesâret edemedikleri hâlde, o müddeî, küllî bir sûrette ve umumî bir tarzda; “Süfyân hakkında hiçbir hadîs yoktur, varsa mevzu'dur.” demesiyle haddinden binler defa tecâvüz edip büyük bir hatâyı irtikâb etmiş. Farz‑ı muhâl olarak hadîs de olmasa Ümmet‑i İslâmiye’de bir hakikat‑i ictimâiye ve müteaddid defalar eseri görülmüş vâki ve hak bir hâdise‑i istikbâliyedir.
Hatâ 64: İrsiyette kadın ve erkeğin müsâvâtı aleyhinde olduğu gibi medenî kanunları kabûl etmediğinden inkılâb aleyhindedir.
529
Cevab: Otuz sene evvel medenî kanunlara istinâd edip Kur'ânın bir‑iki âyetini tenkid eden ve Doktor Duzi’nin kitabını ifsad için neşreden bir‑iki münâfığa karşı bazı âyetlerin cerhedilmez bir tarzda tefsirini şimdi yazılmış gibi telâkki edip medâr‑ı mes'ûliyet etmek Kur'ânın o âyetlerini inkâr etmek hükmünde bir hatâdır.
Hatâ 65: Süfyân ve bir İslâm deccâlı, Mustafa Kemâl olduğu Beşinci Şuâ’da anlaşılıyor.
Cevab: Beşinci Şuâ, küllî bir sûrette çok zaman evvel müteşâbih bir hadîsin bir te'vilini beyân etmesi ve i'tirâznâmemde kat'î cevabı verilmesi; bu zâhir yanlışı ve medâr‑ı mes'ûliyet olması büyük hatâ olduğunu gösteriyor. Eğer mes'ûliyet varsa bu ince, küllî mânâyı böyle cüz'î bir şahsa tatbik edip mahkemede teşhîr eden kimse mes'ûl ve suçlu olur.
Hatâ 66: Şapka, fes gibidir. Îmân ile hiç alâkası yoktur. Îmân ise tamamen vicdânî ve kalbî olduğunu Said bilmekten âcizdir.
Cevab: İslâm ulemâsı ve müçtehidleri ve Şeyhülislâmlar, hususan İmâm‑ı A'zam, îmânı zedeleyen çok alâmetleri ve harekâtları kaydettikleri hâlde hususan şapka ve zünnârın (Kütüb‑ü kelâmiyede dahi) ulemânın, îmânın muktezâsına münâfî olduğunun ittifaklarına karşı böyle sözleri yazan ne kadar hatâ ve yanlış olduğunu dîvâneler de anlar. Şapka hakkında i'tirâznâmemdeki beyânât ve Risale‑i Nurdaki îmân‑ı tahkîkînin hàrika hüccetleri, Said’in idrakinde âcizdir demesini yüzüne çarpar.
Hatâ 67‑68: Şapkanın küfür alâmeti ve devam‑ı ısrarı da dinsizlik olması üzerinde çok durmaktadır. Şapkanın giyilmemesi için propagandaya ve kendi tâbirlerince mücâdele ve mücâhedeye giriştikleri görülmektedir.
Cevab: İ'tirâznâmemde dört‑beş yerinde gayet kat'î bir sûrette bu yanlışın ne kadar mânâsız olduğunu gösterir.
Hatâ 69: Nur Talebelerinin şapka giymeyerek bere giydikleri müşâhede edilmiştir.
530
Cevab: Nur Talebelerinin umumu değil, ehl‑i takvâ olanlar, hususan hayat‑ı ictimâiye ile alâkası az olanlar lüzumsuz, mânâsız, secdeye mâni olan şapkayı giymediklerini medâr‑ı mes'ûliyet zanneden, kendisi hakikat ve adâlet ve maslahat‑ı millet nazarında mes'ûldür.
Hatâ 70: Şapkanın küfür alâmeti olması ve sayılması bir îmân hâline geldiği gibi‥
Cevab: Kırk sene evvel İstanbul ulemâsına verdiğim cevabı, mahkemede beyân ettiğim gibi bütün ulemâ‑i İslâm’ın isti'mâl ettiği bir tâbiri, yalnız bana isnâd etmek ve bunu da, bir îmân hâline geldiği ile tâbir etmek, hem İslâmiyete, hem ehl‑i ilme, hem bana karşı bir ittiham değil, dîvânecesine bir ihanettir. Ona iâde ediyorum.
Hatâ 71: Medreselerin ve tekyelerin kapanmasından, ezân ve kamette اَللّٰهُ اَكْبَرُ denilmemesinden, bunlar âhirzaman alâmetlerinden sayıldığından, inkılâb hareketlerine karşı bir kışkırtmak istediği anlaşılmıştır.
Cevab: Kırk sene evvel bir‑iki hadîsin te'vilini beyân ettiğimi ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsının yeni icâdlarının fetvâsına karşı onbeş sene evvel yazdığım bir risaleyi reddetmeyip bana ilişmedikleri hâlde, bu mes'eleyi şimdi medâr‑ı bahsetmek adliye kanunuyla hiçbir münâsebeti yok. Makam‑ı iddia eski nakarâtı tekrar edip, bin dereden su toplamak nev'inde isnâd etmesi; hem yanlış, hem hatâ, hem de idareye bir zararı muhtemeldir.
Hatâ 72: “Beşinci Şuâ’ın mes'elelerini herkese göstermek câiz değildir, mahremdir.” ihtarını yapmayı unutmamıştır.
Cevab: Her bahâne ile bizi perîşan etmek isteyen gizli düşmanlarımızın şerlerinden tahaffuz ve müddeî gibi sathîce mânâlar verilmemek için (Bu mahremdir, herkese gösterilmesin) denilmesini bir suç sayıp ve suçunu ikrar ediyor mânâsına çevirmek zâhir bir yanlıştır‥
531
Hatâ 73: Ahmed Feyzi “Bediüzzamanü'l‑Kürdî” kelimesini bulmak için iki kere Muhammed (A.S.M.) kelimesinin tevâfukunu göstermiş. Acaba Said el‑Kürdî, Peygamberimiz Muhammed Mustafa’ya (A.S.M.) benzetilmek mi istenilmiştir.
Cevab: Ahmed Feyzi’nin; Risale‑i Nur, Kur'ânın bir tefsiri olmasından ve her vakit nübüvvetin Şerîatını tatbik eden ve veraset‑i Nübüvvet ve اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ hadîsine istinâden bîçâre Said’i o irsiyette, o Kur'ân hizmetinde, değil bir benzemek belki sünnete ittibâ' etmek mânâsındaki ilmî ve ebcedî istihrâcını medâr‑ı mes'ûliyet gören, hem تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ رَسُولِ اللّٰهِ mânâsını anlamayan elbette üç cihette yanlış etmiş. Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) güneşinden tereşşuh eden bir zerrecik nuruna mazhariyetini büyük bir saâdet telâkki eden Said’in elbette yüzbin derece kendi haddinden tecâvüz edip O’na kendini benzetmeğe çalıştığını söyleyen dîvânedir. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a ittibâ'ı ve sünnetine iktidâ mânâsını anlamamış.
Hatâ 74: İslâm tarihinde hiçbir din âliminin Kur'ân‑ı Kerîm’i ve hadîsleri böyle şahsî fikirlere ve maksadlara âlet ettiği görülmemiş ve işitilmemiştir.
Cevab: Bunun, bu yanlışında beş vecihle hatâ var. Hem kitapları, ulemâyı, tefsirleri görmediğine ve mânâ‑yı sarîhî ile, mânâ‑yı işârî ve mânâ‑yı küllî ile hususî ferdlerin farkını anlamayan bir cehâlettir. Necmeddin‑i Kübrâ ile Muhyiddin‑i Arabî gibi binler ulemâların küllî hâdiselerine, hattâ nefsin cüz'î ahvâline dair âyâtın mânâ‑yı sarîhi değil, işârî mânâlarını beyân sadedinde çok yazıları var olduğu ma'lûmdur. Hem âyâtın mânâ‑yı işârî-i küllîsinde her asırda efrâdı bulunduğu gibi, bir ferdi bu zamanda ve bu asırda Risale‑i Nur ve bazı şâkirdleri de bulunduğuna eskiden beri ulemâ mâbeyninde makbûl bir riyâzî düsturu olan ebced ve cifir hesabıyla bir tevâfuk göstermek, elbette hiçbir cihetle âyâtı şahsî fikirlere âlet ediyor denilmez. Ve böyle diyen büyük bir hatâ eder. Ve dekàik‑ı ilmiyeye ihanet eder.
532
Hatâ 75: Ehl‑i Sünnete göre, İmâm‑ı Mahfî ve İmâm‑ı Muntazır akîdesi bâtıldır.
Cevab: Mehdi hakkında Şiîlerin, “Oniki İmâmdan birisi, hayatta iken gizlenmiş, âhirzamanda çıkacak” demelerine mukâbil Ehl‑i Sünnetin bir kısmı İmâm‑ı Muntazır akîdesi bâtıldır demişler. Az bir kısım Hanefî ulemâsı da لَا مَهْدِيَّ اِلَّا ع۪يسٰى demişler. Bunda hem Denizli’deki ehl‑i vukûfun bir kısmı, hem makam‑ı iddia yanlış mânâ vermişler. Her asırda mehdi mânâsına ümmetin fıtrî bir ihtiyacına binâen beklemişler. Ve birkaç vecihte rivâyetlerin delâletiyle birkaç mehdi belki her asırda bir nev'i mehdi, Sâdât‑ı Ehl-i Beyt’ten geleceği ümmetçe kabûl edilmiş. Buna hatâ diyen birkaç cihette yanlış eder.
Hatâ 76: Bir kitapta Mehdi’ye dair hadîslerin kâffesi zaîftir denilmiş.
Cevab: Hangi mes'ele var ki, bazı kitaplarda ona ilişilmesin. Hattâ İbn‑i Cevzî gibi büyük bir muhaddis bazı sahîh ehâdîsi mevzu' dediğini, ulemâlar taaccüble nakletmişler. Hem, her zaîf veya mevzu' hadîsin mânâsı yanlıştır demek, değildir. Belki an'aneli sened ile hadîsiyeti kat'î değildir demektir. Yoksa mânâsı hak ve hakikat olabilir.
533
Hatâ 77: Bunların zaîf ve muzdarib olduğunda ittifak vardır. İmâm‑ı Şâfiî değil mevzu'u, mürseli de kabûl etmediği hâlde, Said Şâfiî iken bunları kavl etmesinin hikmeti anlaşılamamıştır.
Cevab: İttifak olmadığına bin seneden beri ehl‑i hadîs ve ümmetçe bu hakikatin devamı kat'î bir delildir. Bu da hatâ içinde bir hatâdır. Hem İmâm‑ı Şâfiî mürsel ve zaîf hadîsleri ahkâm‑ı şer'iyede hüküm çıkarmak için hüccet tutmuyor. Yoksa (hâşâ) ümmetçe kabûl edilen hakikatli hadîsleri ahkâmda değil, fezâil‑i a'mâlde ve hâdisât‑ı İslâmiyede hüccetlerini ve delâletlerini kabûl etmiştir.
Hatâ 78: İlm‑i gayb Allah’a mahsûstur. Hiçbir velî tasarrufât yapamaz ve gaybı bilemez. Hattâ Peygamber de bilmez. Hâlbuki, bir risalede işârât‑ı hadîsiye ile hilâfetin mebde' ve müntehâsını göstermiş.
Cevab: Evet, herkes bizzat gaybı bilmez. Fakat i'lâm ve ilhâm‑ı İlâhî ile bilinebilir ki, bütün mu'cizât ve kerâmât ona dayanır. Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin işârât‑ı gaybiyesinin Risale‑i Nura işârâtına dair bir risalenin âhirinde اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً Hadîs‑i Şerîfinin işârâtında birkaç lem'a‑i i'câziyeyi tam vâkıa mutâbık güzel bir tarzda ve görenlerin takdirine mazhar olmuş bir beyânı çürük görmek ve i'tirâz etmek bir cehâlet, bir hatâ eseridir.
534
Hatâ 79‑80: Gizli cem'iyet kurduğu ve din perdesi altında emniyeti bozmak maksadıyla kitab ve mektûbların vâsıtalarla gönderilmiş olması.
Cevab: Üç mahkeme gizli cem'iyet noktasında berâet vermesi ve beş‑on vilâyetin zâbıtaları hiç ilişmemesi ve i'tirâznâmemde reddine dair yüz hüccet gösterilmesiyle beraber böyle onbeş sahifede onbeş defa tekrarı on vecihte hatâdır.
Hatâ 81: Beşinci Şuâ’nın te'villeri yanlıştır.
Cevab: Bunun ve sâir bütün tenkid ve i'tirâzlarının cevabları i'tirâznâmemin âhirinde kat'î bir sûrette zikredilmesinden kısa kesiyoruz.
535
Hatâ ‑ Savâb Cetvelinin Zeylidir
Hatâ 82: Gizli cem'iyeti var. Ve Emirdağı’nda onunla meşgul olmuş.
Cevab: Bu ittihamı hiçbir cihetle isbât edilemeyeceğine ve iftira olduğuna kat'î delili; şiddetli tarassud ve tam bir inziva ve dünya hâdisâtına hiç kulak vermeyecek derecede bir tecerrüd ve ihtiyarlık ve zaafiyet ve hastalık içinde bulunmasıdır. Haftada yalnız bir tek mektûb, bir tek yere göndermekten başka hiç muhâbere etmeyen ve te'lifi dahi bırakan ve serbestiyet verildiği hâlde, hadsiz dostları ve onu dinleyecek hemşehrileri bulunan memleketine gitmeyen ve hizmeti için bir‑iki terzi çırağından başka kimseyi istemeyen ve ziyaret için gelenlerden kırktan birisini birkaç dakikadan ziyâde yanında durdurmayan bir garîb ve kabir kapısında ve berâet etmiş ve otuz seneden beri siyaseti terketmiş bir bîçâre hakkında, bu gizli cem'iyet isnâdının ittihamı öyle büyük ve insafsızca ve zâlimâne bir hatâdır ki, ona temâs edenlerden zerre kadar aklı bulunan, bu yalandır ve asılsızdır, der.
Hatâ 83‑84-85: İddiacı demiş: Said’in gizli düşmanı yok. Ve onu zehirleyen yok. Ve zındık nâmını verdiği ve kırk seneden beri Said onların ehl‑i îmân hakkındaki ifsadâtına karşı Kur'ânın hakikatleri ile mukàbele ettiği bir komite yoktur. Belki Onu tazyîk eden bir kısım memurlara zındık ve münâfık diyor.
Cevab: İddiacının bu ittihamı, hem kaç vecihle hatâ ve yalan, hem bîçâre ve aldanmış ve vazife itibariyle Said’i hapis veya tâzib etmiş, bir kısım müslüman ve ehl‑i îmân memurlara, o münâfık ve zındık tâbirini vermek büyük bir cinayettir. Ve bu dindar milleti bir tahkîr ve ittihamdır ki, Said mükerrer demiş. O vazife‑perver Müslümanlar Nurlara zarar vermeyen ve istifade eden adliye memurları beni i'dâmla mahkûm etseler, hakkımı onlara helâl ederim deyip, mümkün olduğu kadar musâlahakârâne onların vazifelerine dokunacak harekâttan çekinen bir münzevî ve garîb adam hakkında bu ittiham büyük bir günah ve bir iftiradır. Hâlbuki Said’i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hattâ sarîh küfrü bir adamdan görse de, yine te'vile çalışır. Onu tekfir etmez. Her vakit hüsn‑ü zan ile hareket ettiği hâlde Ona bu ittihamı yapan elbette kendisi o ittiham ile tam müttehemdir.
536
Cevab: Hem gizli düşmanı ve ifsad komitesi yok demesi öyle bir yalandır ki, komünist ve mason ve taşnak gibi çok komiteler lisân‑ı hâl ile; bu iftiradır, biz meydândayız derler. Ve otuz seneden beri emsâlsiz bir tarzda Said’in başına gelen elîm hâdiseler, hususan bu on ay tecrid‑i mutlak ve Said’in herşeyi bırakıp bütün kuvvetiyle Kur'ân için o mütecâviz din düşmanlarına karşı yüz Nur Risaleleriyle gâlibâne çalışması, o yalan da'vâyı yüz hüccetle tekzîb eder. Hem iddiacının “Onu zehirleyen olmamış.” demesi, öyle bir hatâdır ki, o dâima Said ile bulunmak ve sergüzeşte‑i hayatına tamamen muttali' olmakla ancak o menfî hükmünü isbât ve yirmi sene koltuğum altında işleyen ve görenler hayret eden ve aşılamakla olan zehir çıbanı ve yanımda bulunan dostların görerek şehâdetleriyle hem Kastamonu’da, hem Denizli hapsinde, hem Emirdağı’ndaki tesemmümlerimi inkâr etmekle o hatâsını tamir edebilir.
Hatâ 86: İddiacı der: Zelzele gibi bazı hâdiseler, Nurlara hücum zamanında gelmeleri Nurun kerâmetidir ki, zemin hiddet eder. İşte Said’in bu fiili zemine vermesi dine muhâliftir.
Cevab: Kur'ân’da ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ âyetinde: “Cehennem ehl‑i küfre öyle hiddet eder ki, parçalanmak derecesine gelir” mânâsında olduğu tarzında, teşbih sûretinde Nurlara hücum hatâsıyla zemin hiddet eder ve hava ağlar ve kış kızar. Yani; emr‑i İlâhî ile o mahlûklar vazifeleri içinde kuvvet ve kudret‑i Rabbâniyenin tecellîsine mazhar olup gadab‑ı İlâhîyi gösterirler. Beşeri îkaz için titrer, ağlar demektir.
537
Hatâ 87: Hem tefâhura meylini gösterir, kendini müceddid bilir.
Cevab: İddiacının: Tefâhura meyli var, kendini makam sâhibi bilir, demesine cevab:
Evvelen: Ben Âl‑i Beyt’ten sayılabilirim demekten maksadım: وَعَلٰى اٰلِهِ duâsında dâhil olmak için, bir ricâdır.
Sâniyen: Nefs‑i emmâremi tebrie etmem. Her fenâlığa meyli olabilir. Fakat o nefsin kırk sene belâsını çeken ve otuzbeş seneden beri onun şerlerinden ve heveslerinden çekilmeğe çalışan ve a'mâlde bütün kuvvetini ihlâsta gören ve o hâlini yakın dostları müşâhede eden ve Nurun eczâları ve onun müstenkifâne ve müstağniyâne halkın hürmetinden ve medihlerinden çekilmesi, onun mahviyetkârâne meşrebine şehâdet eden bir adamı bu ittiham ile mes'ûl etmek, pek insafsızca bir hatâdır.
Hem Said: “Nurlar bir sadaka‑i makbûle gibi belâların def'ine bir vesiledir” deyip muhtaçları Nurlara teşvik için bazı fevkalâde ihsânat‑ı İlâhiye’yi bir nev'i kerâmet‑i Nuriye ve bir lem'a‑i mu'cize-i Kur'âniye’yi, hakikatlerinin bir tefsiri olan Nurlara in'ikâs etmiş demesinin ve izhâr etmesinin sebebi ise:
Bu millet ve vatana tam bir hizmet‑i îmâniye yapmak için, o ikramât‑ı İlâhiye’yi bazen yazar, tâ Nurlara i'timâd ve hüccetlerine kanâat gelsin. Yoksa bu kadar insafsız muârızlara ve evhâmlı memurlara karşı; zaîf, fakir ve garîb bîçâre bu kudsî hizmet‑i milliye ve vataniyeyi yapamazdı. Bin dereden su toplayan ve habbeyi kubbeler yapan iddiacı gibiler mâni olurdu. Nurların makbûliyetine imza basan ve şehâdet eden bine yakın işâret‑i gaybiye ve emârât ve vâkıâtı, Sikke‑i Gaybiye Mecmuası delilleriyle isbât etmiş. Bin ince ipler toplansa koca bir halat olur.
538
Hatâ 88: İddiacı der: “Nur, tefsir değil, hem bazen akîdeye muhâlif gider‥”
Cevab: Tefsir iki kısımdır. Biri; ibaresini izâh eder, biri de; hakikatlerini isbât eder. Nurlar bu ikinci kısım tefsirlerin en kuvvetlisi ve en kıymetdârı olduğuna ehl‑i dirayet ve dikkat yüzbinler şâhidler var. Ve Mısır, Şam ve Haremeyn‑i Şerîfeyn’in muhakkìk âlimlerinin ve İstanbul ve sâir yerlerin müdakkik hocalarının Nurları tasdik edip ilişmemeleri ve Said’in müddet‑i hayatında mantıkî ve gâlibâne mücâdele‑i ilmiyesi, iddiacının bu isnâd ve ittihamını tekzîb ve reddeder.
Hatâ 89:
Cevab: İddiacı: Eski zamanda Ehl‑i Sünnete karşı Hasan Sabbah, Bâtıniyyûn mezhebiyle ve Şeyhü'l‑Cebel bir Gulat‑ı Şîa tarîkiyle meydâna çıkıp siyâsî sarsıntı vermeleri gibi; Said’i onlara benzetmesi ve ittiham etmesi pek acîb bir yanlıştır. Evet Sünnete muhâlif hareket etmemek ve siyasete karışmamak için yirmi üç sene işkenceli esâreti, hapsi, ihanetleri kabûl eden ve siyasete girmemek için bütün dünyevî rütbelerinden yüzünü çeviren bîçâre Said’i onlara benzetmek öyle soğuk bir hatâdır ki; bugünlerde harâretli ümîdlerimizi kıran o iddianın aynı zamanında gelen kar ve soğuktan daha bâriddir. Hem iddiacı, güyâ dünyada ebedî kalınacak ve herkes her cihetle dünya maksadlarına çalışıyor i'tikàdında bulunur gibi, diyor: Said inkılâb aleyhinde ve emniyeti ihlâl fikriyle mukaddesâtı âlet yapıp halkı fesâda teşvik ediyor diye ittihamı, öyle bir yanlıştır ki; Nurun bütün kudsî hakikatlerinin ve talebelerinin uhrevî alâkaları, onu reddederler. O iddiacı bilsin ki; bir tek hakikat‑i îmâniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyiz. Ve bir tek nükte‑i Kur'âniyenin bir paşalık rütbesinden daha ziyâde yanımızda ehemmiyeti var.
539
Hatâ 90:
Cevab: İddiacı, bin dereden su toplamak gibi, Nur Şâkirdlerinin birbirlerine karşı muhabbetkârâne ve hususî hissiyatlarını ve Nurlardan istifadelerini, samîmâne ve bazen müfritâne gösteren mektûblarını bir esâs yaparak cerbezesiyle onlardan medâr‑ı ittiham çıkarıp bizi irtica ile ittiham etmeğe çalışması, öyle bir hatâdır ki; kabrinde onun çok azâbını çekecek. Meselâ: Uzak bir köyde Muallim Mustafa Sungur’un bir mektûbunu hem Ona, hem bize medâr‑ı irtica yapıyor. Acaba o genç muallim, Nurlarla hakîki ve îmânlı bir muallim ve masûm çocuklara hüsn‑ü ahlâk sâhibi bir terbiye edici vaziyetine girmesine şükür ve hamd mânâsında; “Ben eski sefâhet ve dalâletimden kurtuldum.” demesiyle bir irtica olur mu? İrtidattan çekinmek ve dalâletten sakınmak ile bir fesâd, bir irtica değil; belki dersini dinleyecek masûmlar adedince bir ıslah, bir manevî terakkîdir.
540
Son Posta Gazetesine yazdıranların ve ihbar edenlerin ve mahkemeyi mecbur edip bize ceza verdirenlerin iltibasları, sehiv ve yanlışları
1. Yedinci Ricâ’da, Ankara kalesinde dört‑beş ihtiyarlığın ve hilâfet saltanatının vefâtı beni mahzûn eyledi demiştim. Ondört sene evvel Eskişehir Mahkemesi bu kelimeye ilişti. Ben dedim; saltanatın vefâtı değil, belki hilâfet saltanatının vefâtı demişim. Siz bir “nun”u okumadınız. Sonra sustular.
2. Lâtin harfinin kabûlü değil, belki Kur'ân hurûfunun dersinin men'ine yirmi sene evvel bir mahrem risalede i'tirâz etmişim.
3. Otuz‑kırk sene evvel hakàik‑ı Kur'âniyeyi müdafaa için, bütün İslâm müçtehidlerine ve müfessirlerine ittibâen, Kur'ânın irsiyet ve tesettür hakkındaki sarîh âyetlerini tefsirim ve dört‑beş defa hükûmetin tedkikinden geçtikten sonra bize iâde edilen yalnız Tesettür Risalesi bahânesiyle, kanunen değil… belki kanâat‑ı vicdâniye ile bana hafif ceza çektiren ve mürûr‑u zamana uğrayan ve af kanunları gören ve Denizli ve temyiz mahkemelerince berâet kazanan birkaç cümleye yanlış mânâ verip, bize ceza vermesini haklı gören Son Posta Gazetesi düşünsün ki; ne kadar o neşriyatta hatâ var. Efkâr‑ı âmmeyi aldatmamak lâzımdır.
4. Nurun bir şâkirdinin hususî kanâatini umum Nurculara vermesi ve birisinin hususî bir dostuna yazdığı âdi bir mektûbu mevhûm bir gizli cem'iyetin nâşir‑i efkârı telâkki etmesi ve otuz‑kırk senede te'lif edilen yüzotuz risaleyi bu sene yazılmış ve hiç mahkemeleri görmemiş gibi üç‑dört mahrem risalede olan otuz‑kırk kelimeyi yüzotuz Risale‑i Nurdaki bütün yüzbin kelimelere teşmîl edip umumunu mes'ûl etmesi ve yirmiüç seneden beri beni tarassud ve nezâret altında tutan ve dört‑beş mahkemelere sevkeden ve beş‑altı defa Risale‑i Nurun ekseriyet‑i mutlaka eczâlarını müsâdereden sonra iâde eden beş‑altı vilâyetin hükûmetlerini ve adliyelerini ve zâbıtalarını bizim o mevhûm, asılsız suçlarımıza tam teşrîk etmesidir.
541
5. Nurun mahrem parçalarında tesâdüf ihtimali – kanâatimizce – bulunmayan bazı tevâfukât‑ı gaybiye ve tetâbukat‑ı riyâziye ve ebcediye ve çok İşârât‑ı Kur'âniye bil'ittifak hem mânâ, hem riyâzî ve cifrî hesabıyla Risale‑i Nurun makbûliyetine imza basmaları ve İmâm‑ı Ali (R.A.) Celcelûtiye’sinde sarâhate yakın Risale‑i Nurdan haber vermesini ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) yine imza basmasını bizler kat'î bir kanâat ile hakkımızda bir inâyet‑i Rabbâniye ve bir ikram‑ı Sübhânî ve Nurların makbûliyetine bir işâret‑i gaybiye ve Kur'ânın bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nurdaki hakàik‑ı îmâniyenin bir nev'i kerâmâtı biliyoruz. Biz, hususan ben, gayet derece kuvve‑i maneviyeye ve kudsî tesellîye çok muhtaç olduğumuz bir zamanda ihtiyarımızın haricinde bu işârât‑ı gaybiyeyi gördük ve tasdik ettik. Fakat bir zaman gizledik. Sonra şahsımın aleyhinde pek şiddetli propaganda ve eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâd başlamasıyla Nurlara muhtaç ve müştâklar çekinmeğe başlamamak için hàs kardeşlerime gösterdim, onlara çok fâide verdiği için bir derece izhâr ettik.
Yirmiiki sene eşedd‑i zulme hedef olduğumun ve hukuk‑u medeniyeden iskàt edildiğimin tek bir nümûnesi şudur ki; onbir ay tecrid‑i mutlakta hizmetçilerim ve hàs kardeşlerim bana temâs etmemek için şiddetle yasak edilip aleyhimizde müddeiumumî altmış sahife ve mahkeme ellibir sahife iddianâme ve kararnâme yazdıkları hâlde, çok ricâ ettiğimizle beraber yalnız iki günde üç‑dört saatten başka izin vermediler. Ben yeni hurûfu bilmediğimden çok yalvardım ki; benim dilimi bilecek ve bana kararnâmeyi ve iddianâmeyi okuyacak ve benim i'tirâznâmemi yazacak bir talebemin yanıma gelmesine izin veriniz. İzin vermediler. Hattâ dört saat yüz yanlışını isbât ettiğimiz iddianâmeyi ve birkaç ay sonra daha garazkârâne bin dereden su toplamak ve yanlış mânâ vermek ile aleyhimizde pek şiddetli ikinci bir iddianâmeyi bize dinlettirdikleri hâlde; çok yalvardım ki, üç sahifecik mukàbelemi okumaya müsâade ediniz. İzin vermediler.
542
Medâr‑ı hayrettir ki; beni konuştursa idiler, Nurun dünyaya baktığı nâdir bazı cümlelerini lehimde söyleyecektim. Kararnâmede aynı cümleleri, yanlış mânâ vererek aleyhimde yazmışlar; ben de mahkemeye, verdikleri cezaya mukâbil teşekkürnâme yazdım. Benim bedelime siz, Risale‑i Nurun bir kısım mühim fıkralarını neşredip bir cihette Nurcu olduğunuzu isbât ettiniz. Ben de şimdiye kadar bana hilâf‑ı kanun verdikleri azâb ve sıkıntıdan onlara hakkımı helâl ettim.
Acaba garîb, hastalıklı, çok ihtiyar, ziyâde zaîf, tam fakir ve yarım ümmî ve kendini çok bîçâre bilir ve hodfürûşluktan ve tasannu'dan kaçmak isteyen bir adam; vatan ve millete, belki Âlem‑i İslâma ehemmiyetli alâkası bulunan bir vazife‑i îmâniye ve Kur'âniyeyi hakkıyla yapmak için, siyasetle alâkaları bulunmayan bazı zâtların yardımlarını ve ondan kaçmamalarını te'min etmek fikriyle kat'î kanâat getirdiği ve büyük edîbler ve meşhûr âlimlerin kabûl ettikleri bir kaide ile binden ziyâde işârât‑ı gaybiyeden ve yüz hâdisâtın tam tamına tevâfuklarından bir kısmını izhâr etmesi; hiçbir cihetle medâr‑ı i'tirâz ve mes'ûliyet olabilir mi ve dine muhâlif ve kanuna aykırı olur mu diye Son Posta gazetesinden ve bizi suçlu yapandan soruyorum?
6. Bir adam otuz sene evvel اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip efkârında ve hayatında bir düstur yapan ve yirmibeş sene gazeteleri okumayan ve dinlemeyen ve on sene Harb‑i Umumî’yi bilmeyen, merak etmeyen, sormayan ve oniki sene zarfında hükûmetin erkân ve vükelâ ve meb'ûslarının kimler olduğunu bilmeyen ve dünyanın en hoş mertebelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve bu hâlini mahkemelerdeki bütün dostlarını şâhid göstererek da'vâ edip bir cihette isbât eden ve îmânın cüz'î bir hakikatine ve Kur'ânın bir kudsî nüktesine dünya saltanatından ziyâde ehemmiyet verip bütün hayatını öyle hakikatlere sarfeden ve dünya ahvâlini âhiret işlerine tercih edenleri dîvâneler telâkki eden o münzevî adamı; siyaset‑i dünyeviye ile ve gizli entrikalar ile ittiham etmek ne kadar çirkin ve zâlimâne bir yanlış olduğunu, ceza verdirenlerin ve Posta gazetesine ihbar edenlerin vicdânlarına havâle ediyorum.
543
Temyiz Mahkemesine, temyiz lâyihası olarak iddianâmeye karşı büyük i'tirâznâmemi takdim ediyorum.
Afyon Ceza Evinde onbir ay tecrid‑i mutlakta azâb çekenSaid Nursî
544
Suç Mevzûu Diye Zikrettikleri Fıkralar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hilâfetten Sonra Ceberût ve Fesâd Olacak
Aşağıda yazılan fıkraların mukaddimesidir
Mahkeme‑i temyizin lehimizde olarak aleyhimizdeki Afyon kararnâmesini haklı ve hakikatli deliller ile bozmasına bir cüz'î yardım etmek fikriyle, kararnâmede olan sehivlerden bir kısmına kısa işâretler için, aşağıda onların mahrem risalelerden suç mevzûu diye zikrettikleri fıkraları aynen kaydedip yanlışlarını göstererek bizi mahkûm edenleri mes'ûl ederiz.
Ezcümle; beni şiddetli ceza ile mahkûm etmek için bütün suçlarımın fihristesi olarak kararın âhirinde yazmışlar ki: “Said Nursî’nin reddettiği maddeler: Biri; Saltanat ve hilâfetin ilgâsı.” Hem hatâ, hem sehivdir. Çünkü, İhtiyar Lem'asında “Hilâfet saltanatının vefâtı beni mahzûn eyledi.” diye yazdığımı onbeş sene evvel Eskişehir Mahkemesine cevab verdim, sustular. Mürûr‑u zamana uğramış, af kanunu ve berâet görmüş ehemmiyetsiz bir hâtırayı suç sayan, kendisi suçlu olur.
Hem bu mevhûm suça bir sened diye, benim bir Lem'ada ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’de (A.S.M.) bir Hadîs‑i Şerîfte: اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا وَفَسَادًا وَجَبَرُوتًا
Yani, Hulefâ‑i Râşidîn’den sonra bir fesâd olacak. İşte bu hadîs üç mu'cize‑i gaybiyeyi gösterdiğini bir eski risalemde yazmıştım. Kararnâme benim bir suçum olarak, Said bir risalede demiş: “Hilâfetten sonra ceberût ve fesâd olacak.” Ey sathî hey'et! Bir işâret‑i gaybiyede bu zamanımızda maddî ve manevî en büyük bir fesâd‑ı beşerîyi ve zemini zîr ü zeber eden bir hâdiseyi haber veren bir hadîsin i'câzını beyân etmeği suç sayan, maddeten ve ma'nen suçludur.
545
Hem suçlarından diye: “Tekye ve zâviyelerin ve medreselerin kapatılması ve lâikliğin kabûlü, İslâmiyet yerine milliyet esâslarının konulması, şapka giyilmesi, tesettürün kaldırılması, lâtin harflerinin hurûf‑u Kur'âniye yerinde cebren kabûlü, Türkçe ezân ve kamet okunması, mekteblerde din derslerinin kaldırılması, kadınlara erkekler derecesinde irsiyet ve hak tanınması ve taaddüd‑ü zevcâtın kaldırılması gibi inkılâb hareketlerini bid'at, dalâlet, ilhâddır diyen, irtica ile suçludur.” diye yazmışlar.
Ey insafsız hey'et! Eğer her asırda üçyüzelli milyonun kudsî ve semâvî rehberi ve bütün saâdetlerinin programı ve dünyevî ve uhrevî hayatın mukaddes hazinesi olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tesettür ve irsiyet ve taaddüd‑ü zevcât ve zikrullâh ve ilm‑i dinin dersi ve neşri ve şeâir‑i diniyenin muhâfazası haklarında gelen ve te'vil kaldırmaz sarîh çok Âyât‑ı Kur'âniye’yi inkâr etmek ve bütün İslâm müçtehidlerini ve umum şeyhülislâmları suçlu yapmak mümkün ise ve mürûr‑u zamanı ve müteaddid mahkemelerin berâetlerini ve af kanunları ve mahremiyet ve mahrem vechini ve hürriyet‑i vicdân ve hürriyet‑i fikri ve fikren ve ilmen muhâlefeti memleketten ve hükûmetlerden kaldırabilirseniz, beni bu şeylerle suçlu yapınız. Yoksa siz hakikat ve hak ve adâlet mahkemesinde dehşetli suçlu olursunuz.
Said Nursî
546
Rû‑yi Zeminde Adâlet Varsa O Kararı Red ve Bu Hükmü Nakz Edecektir
Mahkemenin hayretle – aleyhlerinde iken – aleyhimizde yazdığı bir fıkradır
Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüzelli senede ve her asırda üçyüzelli milyon Müslümanların hayat‑ı ictimâiyesinde en kudsî ve hakikatli bir düstur‑u İlâhî’yi üçyüzelli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüzelli senede geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû‑yi zeminde adâlet varsa o kararı red ve bu hükmü nakz edecektir.
Bu Bîçâre Kardeşinizde Üç Şahsiyet Var
Mahkemenin taaccüb ve takdir ile kararnâmede yazdığı bir fıkra olup, güyâ aleyhimizdedir. Hâlbuki, onları mahkûm eder
Yirmialtıncı Mektûb’da Said Nursî kendisinden bahisle: “Bu bîçâre kardeşinizde üç şahsiyet var ki, birbirinden çok uzaktırlar.
Birincisi: Kur'ân‑ı Hakîm’in hazine‑i àliyesinin dellâllığı cihetindeki muvakkat ve sırf Kur'ân’a ait bir şahsiyetim var. Onda dellâllığın iktiza ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o benim değil, ben sâhibi değilim. O, makamın ve vazifenin iktiza ettiği bir seciyedir. Bende bu nev'iden ne görseniz benim değil, onunla bana bakmayınız; o, makamındır.
İkincisi: Ubûdiyet vaktinde Dergâh‑ı İlâhî’ye müteveccih olduğum vakit, Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânıyla muvakkat bir şahsiyet görünüyor ki, o şahsiyetin bazı âsârı var. O âsâr; mânâ‑yı ubûdiyetin esâsı olan kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh‑ı İlâhî’ye ilticâ etmek noktalarından ileri geliyor ki; o şahsiyet ile kendimi herkesten ziyâde bedbaht, bîçâre, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. O vakit bütün dünya beni medh ü senâ etse, beni inandıramaz ki, ben iyiyim ve sâhib‑i kemâlim.
547
Üçüncüsü: Hakîki şahsiyetim; yani, Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var. Onda Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlar var ki, bazen riyâ ve hubb‑u câha bir arzu bulunuyor. Hem asîl bir hânedândan olmadığımdan, hısset derecesinde iktisada düşkün ve pest ahlâklar görünüyor. Sizi bütün bütün kaçırmamak için bu şahsiyetimin gizli çok fenâlıklarını ve sû‑i hâllerini söylemeyeceğim… Cenâb‑ı Hak merhametkârâne inâyetini benim hakkımda böyle göstermiş ki, en ednâ bir nefer gibi bu şahsımı en àlî ve hàs bir mürşid hükmünde olan esrâr‑ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun.
Nefis cümleden ednâ;
vazife cümleden a'lâ.”
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Beni Zulmen Öldürenlerden İntikamımı Almayınız
Mahkeme dehşetli korkarak kararnâmede aleyhimizde kaydettiği bir cümledir. Hâlbuki, onbeş sene evvel yazılan o şiddetli cümle, sonradan bu gelen cümle ile ta'dil edilmiş.
“Kardeşlerim!‥ Masûmların ve ihtiyarların hatırları için beni zulmen öldürenlerden intikamımı almayınız. Azâb‑ı kabir ve sakar onlara yeter.” fıkrası, onları insafa getirmek lâzımdı.
“Mâdem sizlerle – i'tikàdınızca ve bana edilen muâmeleye nazaran – küllî bir muhâlefetimiz var. Siz, dininizi ve âhiretinizi dünyanız uğrunda fedâ ediyorsunuz. Elbette mâbeynimizde – tahmininizce – bulunan muhâlefet sırrıyla, biz dahi hilâfınıza olarak dünyamızı dinimiz uğrunda ve âhiretimize her vakit fedâ etmeğe hazırız. Sizin zâlimâne ve vahşiyâne hükmünüz altında bir‑iki sene zelîlâne geçecek hayatımızı kudsî bir şehâdeti kazanmak için fedâ etmek bize âb‑ı kevser hükmüne geçer. Fakat Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzine ve işâretine istinâden, sizi titretmek için size kat'î haber veriyorum ki: Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız. Kahhâr bir el ile bu fânî Cennet’inizden ve mahbûbunuz olan dünyadan tardedilip ebedî zulümâta çabuk atılacaksınız. Arkamdan pek çabuk sizin Nemrudlaşmış reisleriniz gebertilecek ve yanıma gönderilecek. Ben de huzur‑u İlâhî’de yakalarını tutup adâlet‑i İlâhiye onları esfel‑i sâfilîne atmakla intikamımı alacağım.
548
Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar, yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz, ilişseniz, intikamım muzâaf bir sûrette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben Rahmet‑i İlâhiye’den ümîd ederim ki, mevtim hayatımdan ziyâde dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacak. Cesâretiniz varsa ilişiniz. Yapacağınız varsa göreceğiniz de var!” deniliyor ve bir âyetle bitiriliyor.
Cebbâr Kumandanların Eski Said’den Korkmalarının Risale‑i Nurun Parlak Bir Kerâmeti Olduğu
Mahkeme aleyhimde yazmış. Hâlbuki onları ifratla ittiham eden bir fıkradır
Ankara’da Mustafa Kemâl’in şiddet ve hiddetle dîvân‑ı riyâsete girip: “Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilâf verdin!” dediğini, Said’in de ona: “Namaz kılmayan hâindir; hâinin hükmü merduttur.” dediğini, sonra Mustafa Kemâl bir nev'i tarziye verip hiddetini geri aldığını ve Mustafa Kemâl’in hissiyatını ve prensiplerini rencîde ettiği hâlde kendisine ilişmemesini ve bu cebbâr kumandanların âdeta Eski Said’den korkmalarının Risale‑i Nurun ilerideki kahraman şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin hàrika bir kuvveti ve Risale‑i Nurun parlak bir kerâmeti olduğu yazılıyor.
Ayasofya’yı Puthâne ve Meşîhati Kızların Lisesi Yapan Bir Kumandanın Keyfî Kanun Nâmındaki Emirlerine Tarafdâr Değiliz ve Amel Etmiyoruz
Aleyhimizde yazılan, fakat mahkemeyi mes'ûl eden bir fıkradır
“Ayasofya’yı puthâne ve Meşîhati kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun nâmındaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdâr değiliz ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz.” denilmektedir.
549
29.8.1948 tarihli dilekçesinde: “Bir fikir kalbime gelmiş, şöyle ki; hükûmet beni tam himâye ve bana yardım etmesi, milletin maslahatına ve vatanın menfaatine çok lüzumlu iken beni sıkması, îmâ eder ki; benim ile mücâdele eden gizli zındıka komitesiyle, şimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kısmı, ehemmiyetli resmî makamları elde ederek karşıma çıkıyorlar. Hükûmet ise, ya bilmiyor‥ ya müsâade ediyor. Kahraman bir milletin ebedî bir medâr‑ı şerefi ve Kur'ân ve cihad hizmetinde dünyada bir pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılınçlarının pek büyük ve antika bir yâdigârı olan Ayasofya Câmii’ni puthâneye ve Meşîhat Dâiresi’ni kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olmasına imkân var mıdır!”
Mahkeme Bütün Bütün Yanlış Mânâ Vererek Devlete ve Hükûmete Çevirip Tecziyeye Sebeb Göstermiş
Mahkemenin Said’i cezalandırmak için en kuvvetli tahmin ettikleri fıkradır. Said’in gizli düşmanlarına karşı Denizli Mahkemesinde isti'mâl ettiği bu sözünü, mahkeme bütün bütün yanlış mânâ vererek devlete ve hükûmete çevirip tecziyeye sebeb göstermiş.
“Bu inkılâbları mevki‑i mer'iyete koyan devletin bir kısım yeni kanunlarına, cebr‑i keyfî-i küfrî; cumhûriyete, istibdâd‑ı mutlak; rejime, irtidad‑ı mutlak ve bolşeviklik ve medeniyete, sefâhet‑i mutlaka” demiş.
Risale‑i Nuru Yazmanın Uhrevî ve Dünyevî Pek Çok Fâideleri
Mahkemenin kararnâmesinde hayret ve takdir ile yazılan bir fıkradır
Risale‑i Nuru yazmanın uhrevî ve dünyevî pek çok fâideleri olduğu, bunların da:
1. Ehl‑i dalâlete karşı ma'nen mücâhede etmek‥
2. Üstad’ına neşr‑i hakikatte yardım etmek‥
3. Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmek‥
4. Kalem ile ilmi tahsil etmek‥
5. Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen tefekkürî ibâdeti yapmak‥
6. Îmân ile kabre girmektir‥
550
Beş türlü de dünyevî fâideleri var:
1. Rızıkta bereket‥
2. Kalbde rahat ve sürûr‥
3. Maîşette sühûlet‥
4. İşlerinde muvaffakıyet‥
5. Talebelik faziletini almakla, bütün Risale‑i Nur Talebelerinin duâlarına hissedar olmak olduğu ve bunların yakında gençlik tarafından idrak olunup üniversitenin bir Nur Mektebi hâline döneceği yazılıyor.
Gizli Münâfıkların Takib Ettikleri İki Plân
Medâr‑ı hayrettir ki; bu samîmî fedâkârlığı suç saymışlar.
Gizli münâfıkların takib ettikleri iki plândan birisi: Benim haysiyetimi kırmak ile, güyâ Nurların kıymeti düşecek.
İkincisi: Nur şâkirdlerine telâş ve fütûr vermekle Nurların intişarına mâni olunacak. Hiç korkmayınız. Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate bizim gibi bazı bîçârelerin başları da fedâ olsun.
Hasan Feyzi’nin Takrizi Bir Mecmuasının Âhirinde Bulunmasıyla O Mecmuanın Müsâderesine Vesile Yapmak İstenilmiş
Pek acîbdir ki; merhum Hasan Feyzi’nin gayet hàlisâne ve ayn‑ı hakikat ve vâkıa mutâbık ve hiç zararı olmayan ve çoklara menfaatli olan takrizini ve medhiyesini bir suç mevzûu diye Nurun bir mecmuasının âhirinde bulunmasıyla o mecmuanın müsâderesine vesile yapmak istenilmiş.
Hasan Feyzi’nin bir mektûbu vardır. Hülâsası:
“Ey Risale‑i Nur!. Senin, hakkın dili ve hakkın ilhâmı olup Onun izni ile yazıldığına şübhe yok.” “Ben kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitaptan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur'ânîyim. Bir lâyemûtun eserinden fışkıran kerâmetli bir Nur’um.” “Sen çok feyizli ve rahmetli bir hak kitapsın. Bazı hàs ve hàlis talebelerini evliyâ ve asfiyâ nişanlarıyla taltif ve tezyîn ediyorsun. Hem mahkemelere senin eczâların bir mücrim, bir maznun sıfatıyla değil, belki bir muallim, bir mürebbî ve bir mürşid olarak girmiştir. Her dîvân‑ı adâlette en büyük dehşet ve savletini, azamet ve izzetini parlak ve şa'şaalı bir sûrette gösterdin. Onları da îmân ve Kur'ân suyuyla yıkadın.”
551
“Ey Risale‑i Nurun bir hàdimi ve tercümânı olan Üstadım! Allah’ın abdi ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) manevî veledi ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) mürîdi olan Üstadım! Beni huzur‑u àli-yi irfanına çıkar. İşte ancak bir kilo kadar olan bir aylık erzâkı ve zahîresi paket hâlinde kağıtta sarılı ve çivide asılı duruyor. O yokluk içinde tükenmez bir varlığa kavuşuyor. Hediye ve behiyeleri almaktan çekiniyor. Zekât ve sadakaları, teberrük ve teberruları alsa idi, bugün bir milyon servet sâhibi olurdu.”
Tenkid Edemiyorlar. Cüz'î Bahânelere Mecbur Oluyorlar
Risale‑i Nur tesmiyesinin dokuz sebebleri içinde yalnız birisine ilişmişler. Nur isimli hàs şâkirdlerinden göremiyoruz demişler. Hâşiyede cevab verildiği gibi, şimdi de Nuri Benli ve Küreli saatçi Nuri, Nur hizmetinde mümtâzdırlar. Demek tenkid edemiyorlar. Cüz'î bahânelere mecbur oluyorlar.
Yirmialtıncı Söz Risalesinde otuzüç aded Sözlerin, otuzüç aded Mektûbların, otuzbir aded Lem'aların ve onüç aded Şuâların mecmûuna Risale‑i Nur denilmesinin sırrı şudur ki; bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rast gelmiş. Ezcümle, karyem Nurs’tur, merhum vâlidemin ismi Nuriye’dir, Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir, Kàdirî üstadlarımdan Nureddin, Kur'ân üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyâde alâkadar Nur isimli bulunanlarıdır. (Ne garîbdir ki, mühim Nur şâkirdleri arasında Nuri isimli kimseye rastlanmamaktadır.) (Hâşiye) Hem kitaplarımı en ziyâde izâh ve tenvir eden Nur temsîlleridir. Hem hakàik‑ı İlâhiye’de müşkülâtımın ekserîsini halleden Esmâ‑i Hüsnâ’dan Nur ism‑i nurânîsidir. Hem Kur'ân’a şiddet‑i şevk ve inhisar‑ı hizmetim için hususî imâmım Osman‑ı Zinnûreyn’dir. (R.A.)
552
Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli Şimdi Yazılmış Gibi Suç Sayıp Müsâdere Etmek Adâletten Çok Uzaktır
Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli, hem yirmi sene evvel, hem şiddetli ve zâlimâne bir tecâvüze karşı, hem gayet mahrem, hem mahkemeleri görmüş, hem hiddet zamanında yazılmış, hem İkinci Harb‑i Umumî zamanı, o hiddeti haklı göstermişken; şimdi yazılmış gibi suç sayıp müsâdere etmek, adâletten çok uzaktır.
Hücumât‑ı Sitte’nin Zeyli başlıklı yazı: “İstikbâlde gelecek nefret ve tahkîrden sakınmak için şu mahrem zeyl yazılmıştır. Yani; ‘Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zaman, yüzümüze tükürükleri gelmemek veyâhut silmek için yazılmıştır. Avrupa’nın insaniyet‑perver maskesi altındaki vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın ve bu vicdânsız gaddârları bize musallat eden o zâlimlerin görmeyen gözlerine sokulsun. Bu asırda yüz bin cihette yaşasın Cehennem dedirten mimsiz medeniyet‑perestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhâldir.” yazısıyla başlıyor.
“Bu yakınlarda ehl‑i ilhâdın perde altında tecâvüzleri gayet çirkin bir sûret aldığından çok bîçâre ehl‑i îmâna ettikleri zâlimâne ve dinsizcesine tecâvüz nev'inden, hususî ve gayr‑ı resmî, kendim tamir ettiğim bir ma'bedimde bana ve hususî bir‑iki kardeşimle hususî ibâdetime ve gizli ezân ve kametimize müdâhale edildi. Ne için Arabî kamet ediyorsunuz ve gizli ezân okuyorsunuz denildi. Sükûtta sabrım tükendi, kàbil‑i hitâb olmayan öyle vicdânsız alçaklara değil, belki milletin mukadderâtıyla keyfî istibdâd ile oynayan bir kısım fir'avun‑meşreb gizli komitenin başlarına derim ki: Ey ehl‑i bid'a ve ilhâd! Altı suâlime cevab isterim.
553
Birincisi: Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların ve vahşî canavar çete reislerinin dahi bir usûlü var, bir düstur ile hükmeder. Siz hangi usûl ile bu acîb tecâvüzü yapıyorsunuz. Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabûl ediyorsunuz? Böyle hususî ibâdette kanun olmaz. …”
Dünyada En Büyük Ahmak Odur ki; Dinsiz Serserilerden Terakkîyi ve Saâdet‑i Hayatiyeyi Beklesin
Medâr‑ı teessüftür ki; hem eski, hem mahrem, hem hakikatli olan İşârât‑ı Seb'ada bir‑iki cümleye ilişip müsâderesine ve bize suç yapmağa çalışmışlar. Hâlbuki o hakikat o kadar kuvvetlidir ki, bütün beşeriyete ve dünyaya ilân edilecek bir maslahat‑ı hayat-ı ictimâiyedir.
Dünyada en büyük ahmak odur ki; dinsiz serserilerden terakkîyi ve saâdet‑i hayatiyeyi beklesin. Böyle ahmaklardan mühim bir mevkiyi işgal eden birisi demiş ki: “Biz Allah‥ Allah‥ diye diye geri kaldık. Avrupa top tüfek diye diye ileri gitti.”
“Cevabü'l‑ahmaki es-sükût” kaidesince böylelere karşı cevab, sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gâfiller de bulunduğundan deriz ki: Ey bîçâreler! Bu dünya bir misâfirhânedir. Mâdem ölüm var, kabre girilecek. Bu hayat gidiyor, bâkî bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse, bin defa Allah‥ Allah‥ demek lâzım gelir.
Harb Belâsı Bizim Hizmet‑i Kur'âniyemize Mühim Bir Zarardır
Mûcib‑i hayrettir ki; Onaltıncı Lem'ada bizim lehimizde olan bir cümleyi aleyhimize çevirip o kıymetdâr menfaatli risalenin müsâderesine meyil göstermişler.
Onaltıncı Lem'adan: Harb belâsı bizim Hizmet‑i Kur'âniyemize mühim bir zarardır. Kàdir‑i Külli Şey bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv‑i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyâdâr güneşi gösterdiği gibi, bu zulümâtlı ve rahmetsiz bulutları izâle edip hakàik‑ı Şerîatı güneş gibi gösterir. O’nun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine îmân versin, o vakit kendi kendine iş düzelir.
554
“Mâdemki sizin elinizdeki nurdur. Nurdan zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyat tavsiye ediyorsunuz?” Bu suâle karşı muhtasar cevabım şudur:
“Baştaki başların bir kısmı sarhoştur okumaz, okusa da anlamaz, yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemek için aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzımdır. Onun için kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, ihtiyat etsinler, nâ‑ehillerin ellerine hakikatleri vermesinler.” denilmektedir.
Tesettür, Kur'ânın Emri ve Eski Yazılmış ve Cezayı Çektirmişken Yine Suç Yapmaları
Tesettür, Kur'ânın emri ve çok kuvvetli cevabı verilmiş ve eski yazılmış ve cezayı çektirmişken yine suç yapmaları ve İhtiyar Lem'asından gayet kıymetli ve herkese menfaatli ve Rehber’de yazılmış bir hakikatin yalnız başını yazıp bir suç mevzûu diye müsâderesine yürümek gösteriyor ki; medâr‑ı tenkid bir şey bulamıyorlar.
Yirmidördüncü Lem'ada tesettür hakkında, tesettür Kur'ânın emri olduğunu izâhtan sonra: “Mesmuâtıma göre merkez‑i hükûmette çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.” denilmektedir.
Yirmialtıncı Lem'a, ihtiyarlar hakkında; “Ankara’nın eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale tahaccür etmiş hâdisât‑ı tarihiye sûretinde bana göründü. Benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, şânlı Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı, hilâfet saltanatının vefâtı bana gayet hazîn geldi. Firkatli bir hâlet içinde geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın tepelerine baktım. Mâzi, tesellî yerine dehşet verdi; istikbâl, benim ve emsâlimin ve nesl‑i âtînin büyük ve karanlık bir kabri sûretinde göründü. Hazır günüme baktım. Ölümle bir hareket‑i mezbûhânenin ızdırâbını çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü.” denilmektedir.
555
Çok Takdir Etmeleri Lâzım İken Tenkid Etmişler
Onlar bunu çok takdir etmeleri lâzım iken tenkid etmişler, suç mevzûu yapmışlar.
“Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de aldığım maaştan çoğunu sarfetmiştim. Az bir kısmını hacca gitmek için sakladım. O cüz'î para iktisad ve kanâat bereketiyle bana kâfî geldi. Yüz suyumu döktürmedi. O mübârek paradan biraz daha var.” deniliyor.
Yirmiikinci Lem'a mahrem işâretli ve en hàs ve hàlis ve sâdık kardeşlerime mahsûstur, kayıtlıdır. “Birinci İşâret: Sen ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki onlar her fırsatta senin âhiretine karışıyorlar? Bu suâle cevab verecek Isparta Vilâyetinin hükûmeti ve bu vilâyetin milletidir.”
Küçük Masûmlar Tâifesi Bir Hiss‑i Kable'l-Vukû' ile Risale-i Nurla saâdet bulacaklar
Şefkat‑i îmâniyeden gelen bu masûmâne ve hàlisâne ve hayretkârâne ümîd ve arzu ve temennîyi bir suç tevehhüm edenler, elbette kendileri suçludurlar.
Said imzalı bir mektûbda; “Yedi yaşından on yaşına kadar masûm çocuklar, faytonla gezdiğim vakit, beni görünce koşuşup ellerime sarılmalarının hikmeti nedir?” diye hayret ediyordum. Birden ihtar edildi ki; “küçük masûmlar tâifesi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurla saâdet bulacaklarını ve tehlike‑i maneviyelerden kurtulacaklarını hissettiklerini anladım.” denmektedir.
Bu Fıkra Başta Lehimde ve Âhirde Bir Arzu ve Bir Temennî İken Suç Saymak İnsaftan Hariçtir
Bu fıkra başta lehimde ve âhirde bir arzu ve bir temennî iken suç saymak insaftan hariçtir.
Bir kısım âyetler ve hadîslerin müttefikan bu asırda bir hakikat‑i nurâniyeye işâret ettikleri ve âhirzamanda gelecek bir müceddid‑i ekberi gösterdikleri ve o gelecek zâtın ve cem'iyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi îmânı kurtarmak olduğu ve Şerîatı ihyâ ve hilâfeti tatbik gibi çok geniş dâirede hükmeden bu iki vazifesini nazara almamalarının zararsız olduğu fakat Nurun muârızlarının, hususan siyâsî tâifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabileceği, onun için kendisinin müdakkik kardeşimizin risaleciğinin bir kısmını ve bazı cümlelerini kaldırıp ta'dil ederek göndereceği yazılıyor.
556
Said Nursî imzalı bir mektûbda: Dâru'l‑Fünûna inkılâb eden harbiye nezâretinin kapısındaki ﴿اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا﴾﴿وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا﴾ hatt‑ı Kur'ânînin üzeri mermer taşlarla kapatılmışken, meydâna çıkarılması, şimdi yeniden hatt‑ı Kur'ânîye bir nümûne‑i müsâade ve Risale‑i Nurun takib ettiği maksadına bir vesile ve üniversitenin bir Nur Medresesi olmasına işâret olarak gösterilmektedir.
Tekbiratü'l‑Hüccac Mektûbumdaki Hakikat ve İzâhıma Karşı Tenkidlerine Tam Cevaptır
Tekbiratü'l‑Hüccac mektûbumda hakikat ve izâhıma karşı tenkidlerine, Husrev’in âhirdeki hâşiyesi tam cevaptır.
Said en‑Nursî imzalı “Tekbiratü'l‑Hüccac fî Arafat” başlıklı mektûbda; “Nurun ehemmiyetli bir kısım şâkirdleri pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl‑i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrâne kabûl etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezâddır. Hallini isteriz.” diye sormaları sebebiyle onlara cevab olmak üzere, bundan sonra gelecek Mehdi‑i Resûl’ün temsîl ettiği kudsî cemâatin şahs‑ı manevîsinin üç vazifesi olduğu, bunların; îmânı kurtarmak, Hilâfet‑i Muhammediye (A.S.M.) ünvânıyla Şeâir‑i İslâmiyeyi ihyâ etmek ve inkılâbât‑ı zamaniye ile çok ahkâm‑ı Kur'âniyenin ve Şerîat‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunlarının bir derece ta'tîle uğramasıyla o zât bu vazife‑i uzmâyı yapmağa çalışır. Nur şâkirdleri birinci vazifeyi tamamıyla Risale‑i Nurda gördüklerinden ikinci, üçüncü vazifeleri de, buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini haklı olarak bir nev'i mehdi telâkki ediyorlar. Bir kısmı, o şahs‑ı manevînin bir mümessili olan bîçâre tercümânını zannettiklerinden bazen o ismi ona da veriyorlar. Hattâ evliyânın bir kısmı, kerâmet‑i gaybiyelerinde Risale‑i Nuru aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu; bu, tahkîkatla, te'vil ile anlaşılır diyorlar. İki noktada bir iltibas var; te'vil lâzımdır.
557
Birincisi: Âhirde iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller. Fakat Hilâfet‑i Muhammediye (A.S.M.) ve İttihâd‑ı İslâm avâmda ve ehl‑i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nev'i mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle âhirzamanın büyük mehdisi ünvânını almamışlar.
İkincisi: Âhirzamanın o büyük şahsı, Âl‑i Beyt’ten olacak. Gerçi ma'nen ben Hazret‑i Ali’nin (R.A.) bir veled‑i manevîsi hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl‑i Muhammed (A.S.M.) bir mânâda hakîki Nur şâkirdlerine şâmil olmasından ben de Âl‑i Beyt’ten sayılabilirim. Fakat Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet, şahsî makamları arzu etmek, şân ve şeref kazanmak olmaz. Nurda ihlâsı bozmamak için uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim diye yarı muvâfakat şeklinde bir cevab verilmekte (Hâşiye) ve bu mehdilik teklifi açık ve kesin olarak reddedilmemektedir.
Zemin Hiddet Eder Dediğimden Üç Dakika Sonra Zelzele Olması Medâr‑ı Tenkid Olamaz
Bu fıkradaki hâdiseler vâkıa mutâbık ve acîb bir tarzda: Beni mahzûn etmeyiniz, zemin hiddet eder dediğimden üç dakika sonra zelzele olmasını, hayret ve taaccüble tahsin etmek şefkatin iktizası olduğu hâlde, medâr‑ı tenkid olamaz.
558
“Dört saat ifâdesi alınıp sıkıntı çekmesinden on saat sonra, âdeta aynı zamanda iki milyon lira zarar veren maârif yangını gösterdi ki; Risale‑i Nur belâların def'ine bir vesiledir ki, Nurlara hücum edildi, belâ yol buldu, geldi.” denilmektedir.
Yüzkırkbir numaralı mektûbda: Dört buçuk saat ifâdesi alındıktan sonra, Ankara’da maârif dâiresinin ve otomobil garajının, İzmir’de bir fabrikanın, Adana’da büyük bir binanın yanmasından bahisle bunun bir tesâdüf olmadığı isbâta kalkışıldıktan sonra, “Beni Risalelerimden mahrum etmeyiniz. Yoksa hem bana, hem bu vatana yazık olur, zemin zelzele ile hiddet eder, dediğinden üç dakika sonra üç sâniye devam eden zelzele, zeminin hiddeti ve ateş ile maârif dâiresini sarması, mahkemece dört defa isbât edilen çok defa zelzelenin Risale‑i Nura ve şâkirdlerine taarruzları zamanına gelmesi tesâdüf olamaz. Risale‑i Nurun bu memlekette belânın def'ine vesile olduğu çok hâdiselerle tahakkuk etmiştir.” denilmektedir.
Yüzkırkyedi numaralı mektûbda: Bu defa bize hücumların aynı zamanında kış çok hiddet etti, şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığı gösterdi ki; hücumların durmasıyla ve Nurcuların ferâhlanmasıyla Zemherir günlerinin Nevrûz günleri gibi gülmeye başlaması… Ve maârif dâiresinin yanması küllî bir tokattır.
“Ne ile yaşıyorsun?” Dediler. Dedim ki: “İktisad bereketiyle”
Tebrik ve âferin ile mukàbele edilecek bir hâle i'tirâz nazarıyla bakılmaz.
Bu defa bana mahkemede sordukları çok mânâsız suâller içinde “Ne ile yaşıyorsun?” dediler. Dedim ki: “İktisad bereketiyle. Bir vakit Isparta’da bir Ramazanda bir ekmek, bir kilo torba yoğurdu, bir kilo pirinç ile yaşayan bir adam, maîşet için dünyaya tenezzül etmez ve hediyeyi de kabûl etmeğe mecbur olmaz.” dedim.
Zübeyr’in Parlak Medhiyesi İnşâallâh Onları Takdir ve Tahsine Sevketmiş
Zübeyr’in mahkemede okuduğu müdafaası gibi, parlak medhiyesi inşâallâh onları takdir ve tahsine sevketmiş ki, taaccüble kararnâmede yazmışlar.
Zübeyr Gündüzalp’ın daktilo ile yazdığı “Gençliğimiz, hak ve hakikati öğreten ma'lûmât ve en yüksek ahlâk istiyor.” adlı bir formasında, onuncu sahifede: Risale‑i Nur yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu fikir karanlığından kurtarmak için müellifinin kendi ihtiyarıyla değil, Büyük Yaratıcımızın ihtarıyla yazılmış bir şâheserdir.
559
Onikinci sahifede: Risale‑i Nura hizmet eden birisine denilse: Risale‑i Nur yerine şu kitapları kopya et de, Ford’un servetini sana vereyim. O, Risale‑i Nur satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan şöyle cevab verir: “Dünya servet ve saltanatının hepsini verseniz kabûl etmem.”
Onbeşinci sahifede: “Dürüst fikirli yazarlara bağlılığımızın derecesi yüz ise, Bediüzzaman gibi dünya ve âhiretimize rehberlik eden büyük bir şahsiyete bir kentrilyondur, sonsuzdur.”
Onikinci sahifede: “Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi, asrın ictimâî ve rûhî ve dinî hastalıklarını teşhîs etmiş ve müzminleşmiş ictimâî illetleri tedâvi edecek şekilde Kur'ân‑ı Hakîm’in hakikatlerini İlâhî bir emirle, bu zamanda yaşayan bütün insanlara arz etmiştir.”
Kırkdördüncü sahifede: “Bediüzzaman, bu risaleleri bir sene okuyan bu zamanın mühim bir âlimi olabilir demiştir. Evet, öyledir.”
Ellidördüncü sahifede: “Risale‑i Nur okuyan hâkimlerin isabetsiz karar verdikleri görülmüyor.” denilmektedir.
Tam Lehimde ve Ayn‑ı Hakikat İken Kararnâmede Suç Mevzûları İçine Konulmamalı İdi
Bu gelen parça tam lehimde ve ayn‑ı hakikat iken kararnâmede suç mevzûları içine konulmamalı idi.
Ahmed Feyzi’nin eserinin bir kısmını ta'dil ettiğini fakat bir kısmının da aceleye geldiğinden ta'dil edemeden gönderdiğini, “Dine ve terbiye‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) zehir diyen Saraçoğlu’nu bırakıp, hakikat‑i Kur'âniyeyi güneş gibi gösteren Sirâcü'n‑Nur ile münâkaşa etmek, onun müsâderesine yardım etmek demek olduğunu beyân ediyoruz.” denmektedir.