Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Emirdağlı Mustafa’nın Müdafaasıdır

Emirdağlı Mustafa’nın Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Makam‑ı iddianın, Üstadım Bediüzzaman’ın mevhûm suçuna beni iştirâk ettirmesine karşı kısaca derim ki:
İntisabımdan zerre kadar pişman olmayarak Üstadıma ve Risale‑i Nura yaptığım hizmetim, ancak bir deryâ kadar lütûf ve ihsâna karşı bir damla ile mukàbele gibidir. Nasıl ki, gayet kıymetdâr elmas hazinelerine sâhib olmak yolunda küçük cam parçaları tereddüdsüz fedâ edilirse, ebedî hayatımı kurtarmağa vesile olan Risale‑i Nur uğrunda hayatımı fedâ etmeğe her ân hazırım. Uhrevî ve dünyevî hadsiz menfaatleri tahakkuk eden Risale‑i Nurdan, fânî ve ehemmiyetsiz hapislerin ve sıkıntıların hatırı için, kısa ve dağdağalı hayat‑ı dünyeviyeye zarar gelmemek için o menfaat‑i azîmeyi terketmek, Risale‑i Nura ve Üstadıma karşı durgunluk göstermek; o mübârek Üstada, o kudsî allâme‑i zamana ve onun bir tek gayesi olan; îmân ve Kur'ân’a büyük bir ihanet olduğunu biliyorum. Ve onun izin ve emrinden zerre kadar hilâf‑ı hareket etmek istemiyorum.
703
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Zehirli mikroplarını güzel vatanımıza dağıtmak isteyen Bolşevizme karşı kuvvetli bir cebhe alan büyük bir din âlimine fakirliğimle talebe olmaklığım neden çok görülüyor? Şüphesiz bu vaziyet isbât ediyor ki; Nurlardaki zenginlik, dünyevî zenginliğin pek fevkındedir. Benim gibi milyonları aşan Türk gençliğinin îmânlarını kurtarıp vatana nâfi' birer uzuv olmaları için, Üstadımı ve Risale‑i Nuru dâima serbest bırakınız.
Biz Türk gençliğinin Risale‑i Nura ihtiyacımız, kapalı zindânda kalmış bir kimsenin havaya ve zifirî karanlıkta bulunan bir adamın ziyâya ve çöldeki ve susuz kalmış bir insanın suya ve gıdâya ve denizde boğulmak üzere bulunan herhangi bir kimsenin cankurtaran gemisine olan ihtiyacından binler derece daha ziyâdedir.
İşte yukarıda bir kısmını ta'dâd ettiğim mezkûr hakikatlerden dolayı fevkalâde hüsn‑ü zan ve teveccühümüzü kazanan ve kopmaz bir bağla kendimizi ona bağladığımız Bediüzzaman’ı ve Ona hüsn‑ü niyet ile talebe olan çok bîçâreleri böyle hapislerde çürütmek adâletin şerefiyle kàbil‑i te'lif olamaz.
Afyon Ceza Evinde MevkufEmirdağlıMustafa Acet

Halîl Çalışkan’ın Müdafaasıdır

Halîl Çalışkan’ın Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Makam‑ı iddia tarafından bana tebliğ edilen iddianâmede: Üstadım efendime hizmetimi büyük bir suç olarak gösteriyor. Bin dokuzyüz kırkdört yılında teşrîf ederek dört seneden beri kazamızda misâfireten ikamet buyuran ve kendileri kırk seneden beri bütün dünya lezzetini ve istirahatini terk edip sırf îmân ve İslâmiyete ve hususan vatanımızda îmân ve âhiret yolunda Müslümanların saâdet‑i ebediyelerini kurtarmağa çalışan ve bilhassa Müslüman ve Türk olan milletimiz arasında dinimize çok zarar veren, maddî ve manevî zararı pek çok olan bolşevikliğin muzır fikirlerinin millet arasına girmesi ve buna benzer vatan ve millete zararlı olan şeylere Risale‑i Nurun îmânî ve ahlâkî olan dersleriyle sed çeken ve bütün dünya âlimleri tarafından tahsin ve takdire lâyık olan Risale‑i Nura ve Üstadıma müftehirâne üç sene ara sıra hizmetim adâlet huzurunda bir suç mu teşkil ediyor!
704
Ve bu hususta yine suç olarak gösterilen, hizmet için terziliğimi de terk ettiğimi yazıyor ki: Böyle hak ve hakikat ve Kur'ân‑ı Kerîm’in hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nura ve Üstadıma canımı dahi fedâ etsem, büyük bir suç sayılıp vatan hâini olarak tanınırım, sizden soruyorum?‥
Sayın Reis Bey!‥
Risale‑i Nurun bir kısım parçalarını okudum ve yazdım. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki; öteden beri kalbimde yaşayan ilme karşı fevkalâde bir iştiyakla bu risalelerden istifadeye başladım. Bunlarla pek yakından alâkadar olduğum hâlde; içinde, ne halkı hükûmet aleyhine teşvik ve ne de emniyeti bozacak ve gizli bir cem'iyet kurmağa dair hiçbir şey görmediğim gibi, Üstadımdan da gerek mehdiliğe ve müceddidliğe ve gerekse bu hareketlere dair hiçbir şey işitmedim.
Risale‑i Nurun ve Üstadımın ve biz talebelerin yegâne gaye ve hizmetimiz; İslâmiyete, hususan Türk milletine îmân ve ahlâk cihetinde kudsî bir hizmettir. Elbette Risale‑i Nura ve hàdimlerine bu hizmetleri için ilişmemek lâzımdır. Bizim gaye ve maksadımız budur. Başka hiçbir şey değildir.
Ve bu vazifemiz de Rızâ‑yı İlâhî içindir. Zâten böyle bir kudsî vazifeyi dünyaya ve dünya menfaatine âlet ederek yapmayız ve tenezzül etmeyiz. Böyle kalbinde îmân ve âhiret meşgalesinden başka hiçbir dünyevî maksad ve gaye bulunmayan hàlis Nur şâkirdlerine, iddia makamının hiçbir zaman hâtırıma gelmeyen gizli cem'iyet kurmak ithamlarına tahammül edemiyoruz.
İşte muhterem Hey'et‑i Hâkime! Sizin, biz Risale‑i Nur talebelerinin gaye ve maksadlarını ve mâhiyetlerini anladığınıza ve iddia makamının bize isnâd ettiği suçlarla alâkamızın olmadığına kanâat getirdiğinize inanıyoruz. Bu vesile ile yüksek mahkemenizden ve vicdânlarınızdan kitaplarımızın serbest olarak iâdesini ve kendimizin berâetini taleb ederiz.
Afyon Ceza Evinde MevkufEmirdağlı Halîl Çalışkan
705

Mustafa Gül’ün Müdafaasıdır

Mustafa Gül’ün Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Ben gizli bir cem'iyete dâhil değilim. Zâten Üstadım Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de öyle bir cem'iyet kurmamıştır. Bizlere her zaman Kur'ân hakikatlerinden ders vermiş, siyasetle alâkadar olmamızı şiddetle men'etmiştir. Yalnız büyük Üstad Said Nursî Hazretlerinin talebesiyim. Ona ve Risale‑i Nura bütün rûh u canımla bağlıyım. Risale‑i Nur ve Üstadım için bana verilecek her türlü cezaya râzıyım.
Üstadım eserleriyle, benim îmânımı ve âhiret hayatımı kurtarmıştır. Onun gayesi, bütün Müslümanları ve vatandaşlarımızı îmânsızlıktan kurtarıp saâdet‑i ebediyeye nâil etmektir. Bizlerin siyâsî bir maksadla alâkamız olmadığı, bütün mahkemelerde tebeyyün etmiştir.
Hakikat böyle olduğu hâlde, yine haksız ve yersiz olarak mahkemeye sürüklendik. Bundan anlıyoruz ki, bizim tesânüdümüzü kırmak istiyorlar. Bizim tesânüdümüz herhangi bir dünyevî ve siyâsî gaye ve işe mâtuf değildir. Yalnız ve yalnız Üstadımız Hazretlerine çok, hem pek çok hürmetkârız. Risale‑i Nuru okuyanlar fevkalâde bir îmâna ve İslâmiyete ve ahlâk ve kemâlâta sâhib oluyorlar.
Üstadımıza çok fazla muhabbet etmemek elimizden gelmiyor. Öyle bir Üstada ve öyle Risale‑i Nur şâkirdlerine bütün mevcûdiyetimle bağlıyım. Bu bağ, i'dâm edilsem dahi çözülmez ve kırılmaz. Ben ve bütün kardeşlerim masûmuz. Risale‑i Nurun serbest bırakılmasını bütün kuvvetimizle taleb ediyoruz. Yüce Üstadımıza ve masûm Nurcu kardeşlerime kendimle beraber berâet verilmesini taleb ediyorum.
Ispartalı Mustafa Gül
706

Küçük İbrahim’in Müdafaasıdır

Küçük İbrahim’in Müdafaasıdır
Afyon Ağır Ceza Mahkemesine
Sayın Hâkimler!‥
Bize isnâd edilen suç hem yersizdir, hem de dünyaya aittir, siyâsîdir. Hâlbuki; siyaset yapacak insanlar olup olmadığımızı zâten ilk bakışta siz muhterem hâkimler çoktan anlamışsınız. Esâsen bu soğuk ve yabancı isnâd, eğer farazâ yüzde yüz tahakkuk edeceğini yüzlerce salâhiyetli kimseler te'min etseler; benim de aklım şimdikinden yüz defa fazla olsa, Risale‑i Nurun ve Onun çok muhterem müellifinin bende bıraktığı manevî intibâ' ile bütün mevcûdiyetimle bu geçici ve tükenici siyâsî lezzet ve mâceradan kaçıp âhirete îmân ve Cehennem’den kurtulmak yolunda sarfederim.
Gerek Risale‑i Nurun kıymetli müellifine hürmetimiz ve bağlılığımız ve gerekse Risale‑i Nurun okunması, yazılması ve Nur talebeleriyle muhâbere ve münâsebetimiz, Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin ve Yüksek Yargıtayın da tasdiki ile doğrudan doğruya uhrevîdir. Öyle ki: Risale‑i Nurdan aldığımız fikirle, bu nurlu varlıkları hiçbir sûretle dünyevî ve maddî kıymetlere değişmeyiz. Bu bizde bir îmân hâlinde ölünceye kadar yaşayacaktır.
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Mâdemki böyle dehşetli bir isnâd ile burada toplanmış bulunuyoruz. Öyle ise şu ehemmiyetli hakikati beyân etmek, benim için memleket ve vicdân borcu olmuştur.
Yalnız kendi muhîtimde Risale‑i Nurun gösterdiği fevkalâde ıslahat ile bütün halkın gözü önünde şu on seneyi mütecâviz bir zamanda başta kendim olmak üzere birçok kimseler var ki, evlerinin yollarını öğrenmişler. Süflî gidişatları aile saâdetine dönmüş. Şimdi anaları babaları, sebeb olanlara duâ ediyorlar. Vilâyetimiz dâhil ve civarlarında bu kabîlden daha birçoklarının hâllerini dinleyiniz.
Bâhusus Denizli Hapishânesinde, Risale‑i Nur oraya girmesiyle mahpuslar üzerinde öyle bir hüsn‑ü te'sir yapmıştı ki; hâlen bu te'sir dillerde gezmektedir. Kezâ bu Afyon hapishânesine dâhil olduğum zaman kimin ile konuşsam, eski hâlleriyle şimdiki hâllerini zikredip minnet ve şükrânla Nur talebelerine duâ ediyorlar. Bu hakikatler meydândadır
707
Ben insan olayım da, bana ve hemcinsime bu derece ahlâkî ve ictimâî ve uhrevî ıslah edici ve bâhusus kitabımız Kur'ânın mühim bir tefsiri olan Risale‑i Nura ve onun muhterem müellifine ve vatandaşlarına müslümanca muhabbet ve tesellî mektûbu yazmak, bir siyaset mevzûu olacağına hayret ediyorum. İşte bu hayretle diyorum ki; böyle suç olmaz. Olsa olsa Kur'ân ve dolayısıyla Risale‑i Nurun gizli düşmanları adliye ve zâbıtaya evhâm verip bizleri böyle hapislere doldurmağa sebeb oluyorlar.
Elbette yüksek hâkimler bu hakikatleri görecekler ve ellerini vicdânlarına koyup ebedî ve İlâhî çok müjdeleri bulunan adâletli kararlarını verecekler ve vatanın dört köşesinde alâka ile bekleyen Müslüman Türk milletini kendilerine minnetdâr bırakacaklardır.
Afyon Ceza Evinde Mevkufİnebolulu İbrahim Fakazlı
708

Beşinci Şuâ

Otuz sene evvel yazılan matbu' Muhâkemât‑ı Bedîiye’de bahsedilen Sedd‑i Zülkarneyn ve Ye'cüc Me'cüc ve sâir Eşrât‑ı Kıyâmet”ten yirmi mes'ele, o Muhâkemât’a bir tetimme olarak onüç sene (Hâşiye) evvel bir kısım müsveddesi yazılmış idi. Azîz bir dostumun hatırı için tebyiz edildi, Beşinci Şuâ oldu.
Otuzbirinci Mektûb’dan Otuzbirinci Lem'anın Beşinci Şuâı’dır.
İhtar: Evvelce mukaddimeden sonra gelen Mes'eleler okunsun, mukaddimedeki maksad anlaşılsın.
﴿
﴿فَقَدْ جَٓاءَ اَشْرَاطُهَا âyetinin bir nüktesi, bu zamanda akîde‑i avâm-ı mü'minîni vikàye ve şübehâttan muhâfaza için yazılmış. Âhirzamanda vukû'a gelecek hâdisâta dair hadîslerin bir kısmı, müteşâbihât‑ı Kur'âniye gibi derin mânâları var. Muhkemât gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir yerinde te'vil ederler. ﴿وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ sırrıyla, vukû'undan sonra te'villeri anlaşılır ve murad ne olduğu bilinir ki, ilimde râsih olanlar ﴿اٰمَنَّا بِه۪ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا deyip o gizli hakikatleri izhâr ederler.
709
Bu Beşinci Şuâ’nın bir Mukaddimesi ve yirmiüç Mes'elesi vardır.

Mukaddime

Mukaddime beş noktadır.

Birinci Nokta

Îmân ve teklif, ihtiyar dâiresinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsâbaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes'eleleri elbette bedîhî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarûrî olmaz. ki, Ebû Bekirler a'lâ‑yı illiyîne çıksınlar ve Ebû Cehiller esfel‑i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir.
Hem dâr‑ı teklifte gözle görünecek olan alâmet‑i kıyâmet ve eşrât‑ı saat, bir kısım müteşâbihât‑ı Kur'âniye gibi kapalı ve te'villi oluyor. Yalnız, güneş’in mağribden çıkması bedâhet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha tevbe ve îmân makbûl olmaz. Çünkü, Ebû Bekirler Ebû Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü dahi ve kendisi İsâ Aleyhisselâm olduğu, nur‑u îmânın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccâl ve Süfyân gibi eşhâs‑ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.
710

İkinci Nokta

Peygambere bildirilen umûr‑u gaybiye: Bir kısmı tafsîl ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur'ânın ve Hadîs‑i Kudsînin muhkemâtı gibi. Ve diğer bir kısmı icmâl ile bildirilir, tafsilât ve tasvirâtı onun ictihâdına havâle edilir. Îmâna girmeyen hâdisât‑ı kevniyeye ve vukûât‑ı istikbâliyeye dair hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) belâğatıyla temsîller sûretinde sırr‑ı teklif hikmetine muvâfık tafsîl ve tasvir eder.
Meselâ: Bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Fermân etti ki: Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennem’in dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür.” Bu garîb haberden beş‑altı dakika sonra birisi geldi dedi: Resûlallâh! Yetmiş yaşında bulunan filân münâfık vefât etti, Cehennem’e gitti.” Peygamberin yüksek belîğâne kelâmının te'vilini gösterdi.
İhtar: Hakàik‑ı îmâniyeye girmeyen cüz'î hâdisât‑ı istikbâliye nazar‑ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.

Üçüncü Nokta

İki Nükte’dir.

Birincisi

Teşbihler ve temsîller sûretinde rivâyet edilen bir kısım hadîsler, mürûr‑u zamanla avâmın nazarında hakikat telâkki edildiğinden vâkıa mutâbık çıkmıyor. Ayn‑ı hakikat olduğu hâlde vâkıa mutâbakatı görünmüyor. Meselâ: Hamele‑i Arş gibi arzın hamelesinden olan Sevr ve Hût nâmında ve misâlinde iki melâike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.
711

İkincisi

Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet‑i İslâmiye’nin veya merkez‑i hilâfetin nokta‑i nazarında vürûd ettiği hâlde, umum ehl‑i dünyaya şâmil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu hâlde, küllî ve âmm telâkki edilmiş. Meselâ rivâyette vardır ki: Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak.” Yani, Zikirhâneler kapanacak ve Türkçe ezân ve kamet okunacak.” demektir.

Dördüncü Nokta

Ecel ve mevt gibi umûr‑u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misillû, dünyanın sekerâtı ve mevti ve nev'‑i beşerin ve cins‑i hayvanın eceli ve vefâtı olan Kıyâmet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı yarı ömür gaflet‑i mutlaka içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet‑i mutlaka içinde havf ve recânın muvâzene‑i maslahatkârâne ve hakîmânesi bozulduğu gibi, aynen öyle de: Dünyanın eceli ve sekerâtı olan Kıyâmet vakti muayyen olsaydı, kurûn‑u ûlâ ve vustâ fikr‑i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Ve kurûn‑u uhrâ, dehşet‑i mutlaka içinde bulunup ne hayat‑ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf ve recâ içinde ihtiyar ile itâatkârâne olan ubûdiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu.
Hem eğer muayyen olsa, bir kısım hakàik‑ı îmâniye bedâhet derecesine girer, herkes ister istemez tasdik eder. İhtiyar ve irâde ile bağlı olan sırr‑ı teklif ve hikmet‑i îmân bozulur.
İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr‑u gaybiye gizli kaldığından, herkes her dakikada hem ecelini, hem bekàsını düşündüğü için; hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyâmet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için; hem dünyanın fânîliğinde hayat‑ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imâret‑i dünyaya çalışabilir.
712
Hem de musîbetlerin vakti muayyen olsaydı, musîbet başına gelen adam, musîbetin intizarında o gelen musîbetin belki on mislinden ziyâde manevî bir musîbet o intizardan çekmemesi için, hikmet ve Rahmet‑i İlâhiye tarafından gizli, perdeli bırakılmış.
Ve ekser hâdisât‑ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaybdan haber vermek yasak edilmiş. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itâatsizlik etmemek içindir ki, medâr‑ı teklif ve hakàik‑ı îmâniyeden başka olan umûr‑u gaybiyeden İzn‑i Rabbânî ile haber verenler dahi, yalnız işâret sûretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebûr’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi, bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki; o kitapların bir kısım tâbileri te'vil edip îmân etmediler.
Fakat i'tikàdat‑ı îmâniyeye giren mes'eleleri tasrîh ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir sûrette tebliğ etmek hikmet‑i teklifin muktezâsı olduğundan, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ve Tercümân‑ı Zîşanı (A.S.M.) umûr‑u uhreviyeden tafsîlen ve hâdisât‑ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler.

Beşinci Nokta

Hem her iki deccâlın, asırlarına ait olan hàrikaları, onların bahsiyle ve münâsebetiyle rivâyet edildiğinden onların şahıslarından sudûr edeceği telâkki ve tevehhüm edilmesinden, o rivâyet müteşâbih olmuş, mânâsı gizlenmiş. Meselâ, tayyare ve şimendiferle gezmesi
713
Hem meselâ, meşhûr olmuş ki; İslâm Deccâlı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, İstanbul’da Dikilitaş’ta bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek ki: O öldü.” Yani pek acîb ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyo ile bağırılacak, haber verilecek.
Hem Deccâlın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garîb hâlleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münâsebetdâr rivâyet edilmesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ; O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret‑i İsâ (A.S.) onu öldürebilir, başka çare olamaz.” rivâyet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semâvî ve ulvî hàlis bir din İsevîlerde zuhûr edecek ve hakikat‑i Kur'âniyeye iktidâ ve ittihâd eden bu İsevî dinidir ki, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü ile o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.
Hem bir kısım râvilerin kàbil‑i hatâ ictihâdlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir, mânâ gizlenir. Vâkıa mutâbakatı görünmez, müteşâbih hükmüne geçer.
Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemâatin ve cem'iyetin şahs‑ı manevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr‑i infiradî gâlib olduğundan, cemâatin sıfât‑ı azîmesi ve büyük harekâtı o cemâatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle; o şahıslar, hàrika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvâfık olmak için yüz derece cisminden ve kuvvetinden büyük bir acûbe cisim ve müdhiş bir heykel ve çok hàrika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edilmiş. Vâkıa mutâbakatı görünmüyor ve o rivâyet müteşâbih olur.
Hem iki deccâlın sıfatları ve hâlleri ayrı ayrı olduğu hâlde, mutlak gelen rivâyetlerde iltibas oluyor, biri, öteki zannedilir. Hem Büyük Mehdi’nin hâlleri sâbık mehdilere işâret eden rivâyetlere mutâbık çıkmıyor, hadîs‑i müteşâbih hükmüne geçer. İmâm‑ı Ali (R.A.) yalnız İslâm Deccâlından bahseder.
714
Mukaddime bitti, mes'elelere başlıyoruz.
Şimdilik o hâdisât‑ı gaybiyenin yüzer misâllerinden mülhidler tarafından avâmın akîdelerini bozmak fikriyle işâa edilen yirmiüç mes'eleleri, tevfik‑i Rabbânî ile gayet muhtasar bir sûrette beyân edilecek. Ve o mes'eleler mülhidlerin tahmini gibi zarar vermemekle beraber, herbiri bir lem'a‑i i'câz-ı Nebevî olduğu görünmekle ve hakîki te'villeri isbât ve izhâr edilmekle akîde‑i avâmı kuvvetlendirmeğe mühim bir sebeb olmasını rahmet‑i Rabbânîden ricâ edip hatîâtımı ve galatâtımı afv u mağfiret altına almasını Rabb‑i Rahîm’imden niyâz ederim.
715

Beşinci Şuâ’ın İkinci Makamı ve Mes'eleleri

﴿

Birinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanın eşhâs‑ı mühimmesinden olan Süfyân’ın eli delinecek.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Sefâhet ve lehviyât için gayet isrâf ile elinde mal durmaz, isrâfâta akar. Darb‑ı meselde deniliyor ki, Filân adamın eli deliktir.” Yani çok müsriftir.
İşte, Süfyân isrâfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tama'ı uyandırarak insanların o zaîf damarlarını tutup kendine musahhar eder.” diye bu hadîs ihtar ediyor. İsrâf eden ona esir olur, onun dâmına düşer.” diye haber verir.

İkinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar; alnında هٰذَا كَافِرٌ yazılmış bulunur.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun te'vili şudur ki: O Süfyân, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile ta'mîm ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için inşâallâh ihtidâ eder, daha herkes yalnız istemeyerek onu giymekle kâfir olmaz.
716

Üçüncü Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan Deccâlın yalancı Cennet ve Cehennemleri bulunur.”﴿اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun bir te'vili şudur ki: Hükûmet dâiresinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishâne ile lise mektebi, Biri hûri ve gılmânın çirkin bir taklidi, diğeri azâb ve zindân sûretine girecek.” diye bir işârettir.

Dördüncü Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanda, Allah Allah diyecek kalmaz.”لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ bunun bir te'vili şu olmak gerektir ki: Allah Allah Allah deyip zikreden tekyeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezân ve kamet gibi şeâirde İsmullâh yerine başka isim konulacak.” demektir. Yoksa, umum insanlar küfr‑ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü; Allah’ı inkâr etmek, kâinâtı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukû'unu akıl kabûl etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar.
Diğer bir te'vili şudur ki: Kıyâmet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin rûhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyâmet kâfirlerin başlarında patlar.

Beşinci Mes'ele

Rivâyette vardır ki: Âhirzamanda Deccâl gibi bir kısım şahıslar, ulûhiyet da'vâ edecekler ve kendilerine secde ettirecekler.”
اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Nasıl ki, pâdişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük pâdişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de; tabîiyyûn ve maddiyûn mezhebinin başına geçen o eşhâs, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nev'i rubûbiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubûdiyetkârâne serfürû ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.
717

Altıncı Mes'ele

Rivâyette var ki: Fitne‑i Âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz.” Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr‑i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azâb‑ı kabirden sonra مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ‥ مِنْ فِتْنَةِ اٰخِرِ الزَّمَانِ vird‑i ümmet olmuş.اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftûn eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya’da hamamlarda kadın‑erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyâl olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâl‑perest erkekler dahi, nefsine mağlûb olup o ateşe sarhoşâne bir sürûr ile düşer, yanar.
İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyâtları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedârlık ile pervâne gibi nefis‑perestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr‑i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.

Yedinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Süfyân büyük bir âlim olacak, ilim ile dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.”وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun bir te'vili şudur ki: Başka pâdişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşîret veya cesâret ve servet gibi vâsıta‑i saltanat olmadığı hâlde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyâsî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshìr eder, etrafında fetvâcı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdâr eder ve din derslerinden tecerrüd eden maârifi rehber edip ta'mîmine şiddetle çalışır, demektir.
718

Sekizinci Mes'ele

Rivâyetler, Deccâlın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şudur ki: İslâmların Deccâlı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl‑i tahkîk İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccâlı Süfyân’dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla görecek. Kâfirlerin Büyük Deccâlı ayrıdır. Yoksa Büyük Deccâlın cebr ve ceberût‑u mutlakına karşı itâat etmeyen şehîd olur ve istemeyerek itâat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.

Dokuzuncu Mes'ele

Rivâyetlerde, vukûât‑ı Süfyâniye ve hâdisât‑ı istikbâliye Şam’ın etrafında ve Arabistan’da tasvir edilmiş.اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Merkez‑i hilâfet eski zamanda Irak’ta ve Şam’da ve Medine’de bulunduğundan, râviler kendi ictihâdlarıyla dâimî öyle kalacak gibi mânâ verip, Merkez‑i Hükûmet-i İslâmiye yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi ictihâdlarıyla tafsîl etmişler.
719

Onuncu Mes'ele

Rivâyetlerde, eşhâs‑ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun te'vili şudur ki: O şahısların temsîl ettikleri manevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya’yı mağlûb eden Japon Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr‑i Muhît’te, diğer ayağı Port Artür Kalesinde olarak gösterildiği gibi, şahs‑ı manevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor.
Amma fevkalâde ve hàrika iktidarları ise ekser icraatları tahribât ve müştehiyât olduğundan fevkalâde bir iktidar görünür, çünkü tahrib kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyât ise, nefisler tarafdâr olduğundan çabuk sirâyet eder.

Onbirinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezâret eder.” اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun iki te'vili var:
Birisi: O zamanda meşrû nikâh azalır veya Rusya’daki gibi kalkar. Bir tek kadına bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara çoban olur.
İkinci Te'vili: O fitne zamanında, harblerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binâen ekser tevellüdât kızlar bulunmasından kinâyedir. Belki hürriyet‑i nisvân ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder; veledi kendi sûretine çekmeğe sebebiyet verdiğinden, emr‑i İlâhî ile kızlar pek çok olur.

Onikinci Mes'ele

Rivâyetlerde var ki: Deccâlın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür.”
720
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun iki te'vili vardır:
Birisi: Büyük Deccâlın kutb‑u şimâlî dâiresinde ve şimâl tarafında zuhûr edeceğine kinâye ve işârettir. Çünkü kutb‑u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendifer ile bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemâdiyen güneş gurûb etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada dâima güneş görünür. Ben Rusya’daki esâretimde bu mevkiye yakın bulunuyordum. Demek büyük Deccâl, şimâlden bu tarafa tecâvüz edeceğini mu'cizâne bir ihbardır.
İkinci Te'vili İse: Hem büyük Deccâlın, hem İslâm Deccâlı’nın üç devre‑i istibdâdları mânâsında üç eyyâm var. Bir günü; bir devre‑i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhâfazaya çalışır.” diye, gayet yüksek bir belâğatla ümmetine haber vermiş.

Onüçüncü Mes'ele

Kat'î ve sahîh rivâyette var ki: İsâ Aleyhisselâm büyük Deccâlı öldürür.”وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun da iki vechi var:
Bir Vechi Şudur Ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidrâcî hàrikalarıyla kendini muhâfaza eden ve herkesi teshîr eden o dehşetli Deccâlı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hàrika ve mu'cizâtlı ve umumun makbûlü bir zât olabilir ki: O Zât, en ziyâde alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’dır.
721
İkinci Vechi Şudur Ki: Şahs‑ı İsâ Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktûl olan şahs‑ı Deccâlın, teşkil ettiği dehşetli maddiyûnluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs‑ı manevîsini öldürecek ve inkâr‑ı ulûhiyet olan fikr‑i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî rûhânileridir ki; o rûhâniler din‑i İsevî’nin hakikatini Hakikat‑i İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma'nen öldürecek. Hattâ, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm gelir, Hazret‑i Mehdi’ye namazda iktidâ eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat‑i Kur'âniyenin metbûiyetine ve hâkimiyetine işâret eder.

Ondördüncü Mes'ele

Rivâyette var ki: Deccâlın mühim kuvveti Yahudîdir. Yahudîler severek tâbi olurlar.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ diyebiliriz ki, bu rivâyetin bir parça te'vili Rusya’da çıkmış. Çünkü, her hükûmetin zulmünü gören Yahudîler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, Komünist Komitesinin te'sisinde mühim bir rol ile Yahudî milletinden olan Troçki nâmında dehşetli bir adamı, Rusya’nın başkumandanlığına ve terbiye‑gerdeleri olan meşhûr Lenin’den sonra Rus Hükûmetinin başına geçirerek Rusya’nın başını patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar. Büyük Deccâlın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve sâir hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar.

Onbeşinci Mes'ele

Ye'cüc ve me'cüc hâdisâtı’nın icmâli Kur'ân’da olduğu gibi, rivâyette bir kısım tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'ânın muhkemâtından olan icmâli gibi muhkem değil, belki bir derece müteşâbih sayılır. Onlar te'vil isterler. Belki râvilerin ictihâdları karışmasıyla tâbir isterler.
722
Evet, لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şudur ki: Kur'ânın lisân‑ı semâvîsinde Ye'cüc ve Me'cüc nâmı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin‑i Maçin’den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa’yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr ü zeber edeceklerine işâret ve kinâyedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efrâdı onlardandır.
Evet, ihtilâl‑i Fransavîde hürriyet‑perverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesâtı tahrib ettiğinden aşıladığı fikir, bilâhare bolşevikliğe inkılâb etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukaddesât‑ı ahlâkıye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan; elbette, ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb‑i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddâr canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez.
Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o şerâite muvâfık insanlar ise: Çin‑i Maçin’de kırk günlük bir mesâfede yapılan ve acâib‑i seb'a-i âlemden birisi bulunan Sedd‑i Çinî’nin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabileleridir ki, Kur'ânın mücmel haberini tefsir eden Zât‑ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) mu'cizâne ve muhakkìkâne haber vermiş.
723

Onaltıncı Mes'ele

Rivâyette var ki: İsâ Aleyhisselâm Deccâlı öldürdüğü münâsebetiyle Deccâlın fevkalâde büyük ve minâreden daha yüksek bir azamet‑i heykelde ve Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu…” gösterir.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şu olmak gerektir ki: İsâ Aleyhisselâm’ı nur‑u îmân ile tanıyan ve tâbi olan cemâat‑i rûhâniye-i mücâhidînin kemiyeti, Deccâlın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işâret ve kinâyedir.

Onyedinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Deccâl çıktığı gün bütün dünya işitir ve kırk günde dünyayı gezer ve hàrikulâde bir eşeği vardır.”اَللّٰهُ اَعْلَمُbu rivâyetler tamamen sahîh olmak şartıyla te'villeri şudur: Bu rivâyetler mu'cizâne haber verir ki, Deccâl zamanında vâsıta‑i muhâbere ve seyahat o derece terakkî edecek ki, bir hâdise bir günde umum dünyada işitilecek. Radyo ile bağırır, şark‑garb işitir ve umum ceridelerinde okunacak. Ve bir adam kırk günde dünyayı devredecek ve yedi kıt'asını ve yetmiş hükûmetini görecek ve gezecek.” diye, zuhûrundan on asır evvel telgraf, telefon, radyo, şimendifer, tayyareden mu'cizâne haber verir.
Hem Deccâl, deccâllık haysiyetiyle değil, belki gayet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Ve gezmesi de her yeri istilâ etmek için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Ve bindiği merkebi ve himarı ise; ya şimendiferdir ki, bir kulağı ve bir başı Cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı Cennet gibi güzelce tezyîn ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyâfetli başına gönderir. Veyâhut onun eşeği, merkebi; dehşetli bir otomobildir veya tayyaredir veyâhut (sükût lâzım!)
724

Onsekizinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var.” Yani ﴿ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ اَلْفَ سَنَةٍ âyetinin sırrıyla bin sene hâkimâne ve mükemmel yaşayacak. Eğer istikamette gitmezse, ona yarım gün var. Yani ancak beşyüz sene kadar hâkimiyeti ve gâlibiyeti muhâfaza eder.
اَللّٰهُ اَعْلَمُ bu rivâyet kıyâmetten haber vermek değil, belki İslâmiyetin gâlibâne hâkimiyetinden ve hilâfetin saltanatından bahseder ki, ayn‑ı hakikat ve bir mu'cize‑i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış. Çünkü Hilâfet‑i Abbâsiyenin âhirinde, onun ehl‑i siyaseti istikameti kaybettiği için, beşyüz sene kadar yaşamış. Fakat ümmetin hey'et‑i mecmuası ise, istikameti kaybetmediğinden, Hilâfet‑i Osmaniye imdâda gelip binüçyüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiş. Sonra Osmanlı siyâsiyyûnları dahi istikameti muhâfaza edemediğinden, o da ancak (hilâfetle) beşyüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mu'cizâne ihbarını, Hilâfet‑i Osmaniye kendi vefâtıyla tasdik etmiş. Bu hadîsi başka risalelerde dahi bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.

Ondokuzuncu Mes'ele

Rivâyetlerde, âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl‑i Beyt-i Nebevî’den Hazret‑i Mehdi’nin (Radıyallahu Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. Hattâ bir kısım ehl‑i ilim ve ehl‑i velâyet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bu ayrı ayrı rivâyetlerin bir te'vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyânet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dâirelerde icraatları olduğu gibi, herbir asır me'yûsiyet vaktinde, kuvve‑i maneviyesini te'yid edecek bir nev'i Mehdi’ye veyâhut Mehdi’nin onların imdâdına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; Rahmet‑i İlâhiye ile her devirde belki her asırda bir nev'i Mehdi, Âl‑i Beyt’ten çıkmış, Ceddinin Şerîatını muhâfaza ve sünnetini ihyâ etmiş.
725
Meselâ: Siyaset âleminde Mehdi‑i Abbâsî ve diyânet âleminde Gavs‑ı A'zam ve Şah‑ı Nakşibend ve Aktâb‑ı Erbaa ve Oniki İmâm gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zâtlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivâyetlerde medâr‑ı nazar-ı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan rivâyetler ihtilâf ederek, bir kısım ehl‑i hakikat demiş: Eskide çıkmış.” Her ne ise Bu mes'ele Risale‑i Nurda beyân edildiğinden, onu ona havâle ile burada bu kadar deriz ki:
Dünyada mütesânid hiçbir hânedân ve mütevâfık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cem'iyet ve cemâat yoktur ki, Âl‑i Beyt’in hânedânına ve kabilesine ve cem'iyetine ve cemâatine yetişebilsin.
Evet yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler manevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat‑i Kur'âniyenin mayası ile ve îmânın nuruyla ve İslâmiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl‑i Beyt, elbette âhirzamanda Şerîat‑ı Muhammediye’yi ve hakikat‑i Furkàniyeyi ve sünnet‑i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihyâ ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan Büyük Mehdinin kemâl‑i adâletini ve hakkâniyetini dünyaya göstermeleri gayet ma'kul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarûrî ve hayat‑ı ictimâiye-i insaniyedeki düsturların muktezâsıdır

Yirminci Mes'ele

Güneşin, mağribden çıkması ve zeminden dâbbetü'l‑arzın zuhûrudur.
726
Amma güneşin mağribden tulû'u ise, bedâhet derecesinde bir alâmet‑i kıyâmettir. Ve bedâheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise‑i semâviye olduğundan tefsiri ve mânâsı zâhirdir, te'vile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki:اَللّٰهُ اَعْلَمُ o tulû'un sebeb‑i zâhirîsi: Küre‑i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur'ân onun başından çıkmasıyla zemin dîvâne olup, İzn‑i İlâhî ile başını başka seyyâreye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp garbdan şarka olan seyahatini irâde‑i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garbdan tulû'a başlar. Evet, arzı şems ile, ferşi arş ile kuvvetli bağlayan Hablullâhi'l‑metîn olan Kur'ânın kuvve‑i câzibesi kopsa; küre‑i arzın ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş garbdan çıkar. Hem müsâdeme neticesinde emr‑i İlâhî ile kıyâmet kopar diye bir te'vili vardır.
Amma Dâbbetü'l‑Arz”: Kur'ân’da, gayet mücmel bir işâret ve lisân‑ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsîli ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'î bir kanâatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim:لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Nasıl ki, kavm‑i Fir'avun’a çekirge âfâtı ve bit belâsı ve Kâbe tahribine çalışan Kavm‑i Ebrehe’ye Ebâbil kuşları musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyân’ın ve Deccâlların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc’ün anarşistliği ile fesâda ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. اَللّٰهُ اَعْلَمُ o dâbbe bir nev'idir. Çünkü, gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir tâife‑i hayvaniye olacak. Belki, ﴿اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُ âyetinin işâretiyle, o hayvan, dâbbetü'l‑arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler îmân bereketiyle ve sefâhet ve sû‑i isti'mâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet, îmân hususunda o hayvanı konuşturmuş.
727
﴿رَبَّنَٓا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
728

Sâbık Yirmi Aded Mes'elelere Bir Tetimme Olarak Üç Küçük Mes'eledir

Birinci Mes'ele

Rivâyetlerde Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’a Mesih nâmı verildiği gibi her iki deccâla dahi Mesih nâmı verilmiş ve bütün rivâyetlerde مِنْ فِتْنَةِ الْمَس۪يحِ الدَّجَّالِ‥ مِنْ فِتْنَةِ الْمَس۪يحِ الدَّجَّالِ denilmiş. Bunun hikmeti ve te'vili nedir?
Elcevab: Allâhu a'lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki, emr‑i İlâhî ile İsâ Aleyhisselâm, Şerîat‑ı Mûseviye’de bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarab gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de; büyük Deccâl, şeytanın iğvâsı ve hükmüyle Şerîat‑ı İseviye’nin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat‑ı ictimâiyelerini idare eden râbıtaları bozarak anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc’e zemin hazır eder.
Ve İslâm Deccâlı olan Süfyân dahi; Şerîat‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desîseleriyle kaldırmağa çalışarak hayat‑ı beşeriyenin maddî ve manevî râbıtalarını bozarak serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nurânî zincirleri çözer, hevesât‑ı müteaffine bataklığında birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn‑ı istibdâd bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydân açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdâddan başka zabt altına alınamaz.
729

İkinci Mes'ele

Rivâyetlerde, her iki Deccâlın hàrikulâde icraatlarından ve pek fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht bir kısım insanlar, onlara bir nev'i Ulûhiyet isnâd eder diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir?
Elcevab: ﴿اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ icraatları büyük ve hàrikulâde olması ise: Ekser tahribât ve hevesâta sevkiyât olduğundan, kolayca hàrikulâde öyle işler yaparlar ki, bir rivâyette, Bir günleri bir senedir.” Yani; bir senede yaptıkları işleri üçyüz senede yapılmaz denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görülmesi ise, dört cihet ve sebebi var:
Birincisi
İstidrâc eseri olarak, müstebidâne olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve fa'âl milletin kuvvetiyle vukû'a gelen terakkiyât ve iyilikler haksız olarak onlara isnâd edilmesiyle binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeğe sebeb olur.
Hâlbuki, hakikaten ve kaideten, bir cemâatin hareketiyle vücûda gelen müsbet mehâsin ve şeref ve ganîmet o cemâate taksim edilir ve efrâdına verilir. Ve seyyiât ve tahribât ve zâyiât ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ: Bir tabur bir kaleyi fethetse, ganîmet ve şeref süngülerine aittir. Ve menfî tedbirler ile zâyiâtlar olsa, kumandanlarına aittir.
İşte hak ve hakikatin bu düstur‑u esâsiyesine bütün bütün muhâlif olarak müsbet terakkiyât ve hasenât o müdhiş başlara ve menfî icraat ve seyyiât bîçâre milletlerine verilmesiyle; nefret‑i âmmeye lâyık olan o şahıslar istidrâc cihetiyle ehl‑i gaflet tarafından bir muhabbet‑i umumiyeye mazhar olurlar.
730
İkinci Cihet ve Sebeb
Her iki Deccâl, a'zamî bir istibdâd ve a'zamî bir zulüm ve a'zamî bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, a'zamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acîb bir istibdâd ki: kanunlar perdesinde herkesin vicdânına ve mukaddesâtına, hattâ elbisesine müdâhale ederler. Zannederim asr‑ı âhirde İslâm ve Türk hürriyet‑perverleri, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile bu dehşetli istibdâdı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hatâ bir cebhede hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harâb ve yüzer masûmları tecziye ve tehcir ile perîşan eder.
Üçüncü Cihet ve Sebeb
Her iki Deccâl, Yahudînin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muâvenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccâlı masonların komitelerini aldatıp müzâheretlerini kazandıklarından dehşetli bir iktidar zannedilir.
Hem bazı ehl‑i velâyetin istihrâcâtıyla anlaşılıyor ki, İslâm devletinin başına geçecek olan Süfyânî Deccâl ise; gayet muktedir ve dâhî ve fa'âl ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şân ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrâzam ve gayet cesur ve iktidarlı ve metîn ve cevvâl ve şöhret‑perestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshìr eder. Onların fevkalâde ve dâhiyâne icraatlarını, riyâsızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnâd ve o vâsıta ile koca ordunun ve hükûmetin teceddüd ve inkılâb ve Harb‑i Umumî inkılâbından gelen şiddet‑i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyâtı şahsına isnâd ettirerek şahsında pek acîb ve hàrika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından işâa ettirir.
731
Dördüncü Cihet ve Sebeb
Büyük Deccâlın, ispirtizma nev'inden teshîr edici hàssaları bulunur. İslâm Deccâlının dahi, bir gözünde teshîr edici manyetizma bulunur. Hattâ rivâyetlerde, Deccâlın bir gözü kördür.” diye nazar‑ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccâlın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü, öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadîste kaydetmekle, onlar kâfir‑i mutlak bulunduğundan yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü var ve âkıbeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işâret eder.
Ben bir manevî âlemde İslâm Deccâlını gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshîrci bir manyetizma gözümle müşâhede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr‑ı mutlaktan çıkan bir cür'et ve cesâretle mukaddesâta hücum eder. Avâm‑ı nâs hakikat‑i hâli bilmediklerinden hàrikulâde iktidar ve cesâret zannederler.
Hem şânlı ve kahraman bir millet, mağlûbiyeti hengâmında, böyle istidrâclı ve şânlı ve tâli'li ve muvaffakıyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan gizli ve dehşetli olan mâhiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister.
Fakat kahraman ve mücâhid ordunun ve dindar milletin, rûhundaki nur‑u îmân ve Kur'ân ışığıyla hakikat‑i hâli göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribâtını tamire çalışacağı rivâyetlerden anlaşılır.

Üçüncü Küçük Mes'ele

Medâr‑ı ibret üç hâdisedir.
Birinci Hâdise
Bir zaman, Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Hazret‑i Ömer Radıyallahu Anh’a Yahudî çocukları içinde birisini gösterdi, İşte sûreti!” dedi. Hazret‑i Ömer (Radıyallahu Anh), Öyle ise ben bunu öldüreceğim.” dedi. Fermân etti: Eğer bu Süfyân ve İslâm Deccâlı olsa, sen öldüremezsin; eğer o olmazsa, onun sûretiyle öldürülmez.”
732
Bu rivâyet işâret eder ki; onun sûreti, hâkimiyeti zamanında çok şeylerde görüneceği gibi, kendisi Yahudîler içinde tevellüd edecek. Garîbdir ki, onun sûretindeki bir çocuğu katledecek derecede ona hiddet ve adâvet eden Hazret‑i Ömer (Radıyallahu Anh) o Süfyân’ın en çok beğendiği ve takdir ettiği ve çok defa ondan senâkârâne bahsedeceği bir memdûhu Hazret‑i Ömer’le çıkmış.
İkinci Hâdise
O İslâm Deccâlı, Sûre‑i ﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ mânâsını merak edip soruyor diye çoklar nakletmişler. Garîbdir ki, bu sûrenin akîbinde olan ﴿اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ Sûresi’nde ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına cifir ile ve mânâsıyla işâret ettiği gibi, ehl‑i salâta ve câmilere tâğiyâne tecâvüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidrâclı adam, küçük bir sûreyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.