460
Afyon Müddeiumumîsi ve Mahkeme Reisi ve Âzâlarına
Denizli’nin adliyesine hukukumu müdafaa için arzettiğim Dokuz Esâsı aynen size de takdim ediyorum.
Yirmi senedir hayat‑ı ictimâiyeyi ve bilhassa böyle resmî ve ince ve siyâsî hayatı terketmişim. O hâllere karşı alınması lâzım gelen vaziyeti bilmiyorum ve düşünmüyorum ve düşünmesi beni cidden incitiyor, fakat mecburiyetle başka mahkemede insafsız bir zâtın intizamsız ve mükerrer ve lüzumsuz pek çok suâllerine verdiğim cevabların hâtimesi ve hülâsası olan bu intizamsız müdafaâtım ve istid'amda belki saded harici ve lüzumsuz tekrârât ve intizamsızlık ve aleyhime dönecek şiddetli tâbirler ve bilmediğim yeni kanunlara muhâlif ifâdeler bulunabilir. Fakat, mâdem hakikat üzere gidiyor, hakikatin hatırı için o kusurlara bakmamak gerektir. O istid'a ve müdafaâtım Dokuz Esâs üzerine gidiyor.
Birincisi
Mâdem, hükûmet‑i cumhûriye, cumhûriyetteki hürriyet‑i vicdân düsturuyla, dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmiyor. Elbette, dindarlara ve takvâcılara da ilişmemek gerektir. Ve mâdem dinsiz bir millet yaşamaz ve Asya din noktasında, Avrupa’ya benzemez ve İslâmiyet, hayat‑ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hıristiyanlığa uymaz ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyânetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın tehâcümâtına karşı, salâbet‑i diniyesini kahramanâne müdafaa eden bu vatandaki milletin bir ihtiyac‑ı fıtrîsi hükmüne geçen diyânet, salâhat ve bilhassa îmân hakikatlerinin öğrenmesi yerlerine hiçbir terakkiyât, hiçbir medeniyet tutamaz. Ve o ihtiyacı onlara unutturamaz. Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risale‑i Nura adâlet ve kanun ve âsâyiş cihetinde ilişemez ve iliştirmemeli.
461
İkinci Esâs
Mâdem, bir şeyi reddetmek başkadır ve onun ile amel etmemek bütün bütün başkadır. Ve her hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur ve mecûsî hâkimiyeti altında Müslümanlar ve hükûmet‑i İslâmiye-i Ömeriyede Yahudîler ve Hıristiyanlar bulunması ve âsâyişe ve idareye ilişmeyenin hürriyet‑i şahsiyesi her hükûmette vardır ve ilişilmez ve hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. Ve mâdem âsâyişe ve idareye ve siyasete ilişmek isteyen herhalde hiç şüphesiz gazetelerle ve dünya hâdisâtı ile alâkadar olacak, tâ kendine yardım eden cereyanları ve vaziyetleri ve hâdisâtı bilsin, tâ yanlış ayağını atmasın. Ve Risale‑i Nur ise; şâkirdlerini o derece men'etmiş ki, benim yakın dostlarım biliyorlar ki; yirmibeş senedir, değil gazeteleri okumak, belki sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terkettirmiş. Şimdi on senedir, kat'iyyen dünya cereyanlarından ve vaziyetlerinden, Alman’ın mağlûbiyeti ve bolşevikin istilâsından başka hiçbir haber almayacak derecede beni hayat‑ı ictimâiyeden çekmiş. Elbette ve elbette, hikmet‑i hükûmet ve kanun‑u siyaset ve düstur‑u adâlet bana ve benim gibi kardeşlerime ilişemez ve ilişen herhalde ya evhâmından, ya garazından veya inâdından ilişir.
Üçüncü Esâs
Sâbık mahkememizde bir müddeiumumînin yanlış bir mânâ ile Beşinci Şuâ’ya dair suâllerinde kanun hesabına değil, belki bir ölmüş şahsın dostluğu taassubu hesabına mânâsız ve lüzumsuz i'tirâzları sebebiyle bu gelecek uzunca tafsilâtı vermeğe mecbur oldum.
Evvelâ: Bu Beşinci Şuâ’yı hükûmetin eline geçmeden evvel biz mahrem tutuyorduk. Hem bütün taharrîlerde bende bulunmadı. Hem maksadı yalnız avâmın îmânlarını, şübhelerden ve müteşâbih hadîsleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. Hem verdiği haberler doğrudur. Hem ehl‑i siyaset ve dünya ile mübâreze etmiyor, yalnız ihbar eder. Hem şahısları ta'yin etmiyor. Küllî bir sûrette, bir hakikat‑i hadîsiyeyi beyân eder. Fakat, o küllî hakikati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni te'lif edilmiş zannıyla i'tirâz ettiler. Hem o risalenin aslı, Dâru'l‑Hikmet’ten daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra, tanzim edildi. Risale‑i Nura girdi. Şöyle ki:
462
Bundan kırk sene evvel ve hürriyetten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın başkumandanı, İslâm ulemâsından dinî bazı suâller sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münâsebetle suâl ettiler.
Ezcümle, bir hadîste: “Âhirzamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında ‘Hâzâ kâfirün’ yazılmış bulunur,” diye hadîs var deyip benden sordular. Dedim: “Bir acîb şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar başına şapka giyer ve giydirir.”
Bu cevaptan sonra bunu sordular: “Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?” Dedim: “Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat, baştaki îmân o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallâh müslüman edecek.”
Sonra dediler: “Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile ‘Süfyân’ olduğu bilinecek.” Ben de cevaben dedim: “Bir darb‑ı mesel var. Çok isrâflı adama eli deliktir denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zâyi' oluyor; deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya mübtelâ olup, onun ile hasta olacak ve kendisi hadsiz isrâfâta girecek, başkalarını da alıştıracak.”
Sonra birisi sordu ki: “O öldüğü zaman İstanbul’da Dikilitaş’ta şeytan dünyaya bağıracak ki; filân öldü.” O vakit ben dedim: “Telgrafla haber verilecek”, fakat bir zaman sonra, radyo çıkmış işittim. Eski cevabım tam değilmiş bildim. Sekiz sene sonra Dâru'l‑Hikmet’te iken dedim: “Şeytan gibi radyo ile dünyaya işittirecek.”
Sonra Sedd‑i Zülkarneyn ve ye'cüc ve me'cüc ve dâbbetü'l‑arz ve deccâl ve nüzûl‑ü İsâ (A.S.) hakkında suâller sormuşlardı. Ben de cevab vermiştim. Hattâ eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar. Bir zaman sonra Mustafa Kemâl iki defa şifre ile Van Vilâyetinin eski vâlisi ve benim dostum Tahsin Bey’in vâsıtasıyla beni – neşredilen Hutuvât‑ı Sitte’ye mükâfâten taltif için – Ankara’ya celb etti, gittim. Şeyh Sinûsî Kürtçe lisânı bilmediğinden, beni onun yerinde üçyüz lira maaşla vilâyât‑ı şarkıye vâiz‑i umumîsi, hem meb'ûs, hem Diyânet Riyâseti dâiresinde Dâru'l‑Hikmet âzâlarıyla beraber, eski vazifem ile memnun etmek ve benim Van’da temelini attığım Medresetü'z‑Zehrâ ve Şark Dâru'l‑Fünûnuma Sultan Reşâd’ın verdiği, ondokuz bin altın lira – ikiyüz meb'ûs içinde yüzaltmışüç meb'ûsun imzasıyla – yüzellibin banknota iblâğ edilerek, kabûl edildiği hâlde; ben Beşinci Şuâ aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve “bu adamla başa çıkılmaz, mukàbele edilmez” diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat‑ı ictimâiyeyi terk edip yalnız îmânı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim. Fakat bazı zâlim ve insafsız memurlar, bana dünyaya bakacak iki‑üç risaleyi yazdırdılar.
463
Sonra bazı zâtlar, âhirzaman hâdisâtını haber veren müteşâbih hadîsleri suâl etmek münâsebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim. Risale‑i Nurun Beşinci Şuâı nâmını aldı. Risale‑i Nurun numaraları, te'lif tertibiyle değil‥ meselâ, Otuzüçüncü Mektûb, Birinci Mektûb’dan daha evvel te'lif edilmiş ve bu Beşinci Şuâ’nın aslı ve Risale‑i Nurun bir kısım eczâları, Risale‑i Nurdan evvel te'lif edilmiş. Her ne ise‥ bu makamda bir müddeiumumînin, Mustafa Kemâl’e dostluğu taassubuyla, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış i'tirâz ve suâlleri beni bu saded harici gibi izâhatı vermeğe mecbur eyledi. Ben onun, adliye kanunu nâmına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misâl olarak beyân ediyorum.
Dedi: “Beşinci Şuâ’da sen hiç kalben nedâmet etmedin mi ki: Onu rakıdan ve şarabdan su tulumbası gibi tâbirlerle tezyif etmişsin?” Ben onun, bütün bütün mânâsız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukâbil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki, ordunun ganîmeti, malları, erzâkları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.
464
Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü, bütün şerefi ve manevî ganîmeti, o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemâate, orduya tevzî' edilir ve menfîler ve tahribât ve kusurlar başa verilir. Çünkü: Bir şeyin vücûdu, bütün şerâitin ve erkânının vücûdu ile olur ki; kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademi ile ve bir rüknün bozulması ile olur, mahvolur, bozulur. O fenâlık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücûdîdir. Başlar sâhib çıkamazlar. Fenâlıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir. Reisler mes'ûl olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki, bir aşîret fütûhât yapsa, “Âferin Hasan Ağa” mağlûb olsa, aşîrete “tuh” diye, aşîret tezyif edilse, bütün bütün hakikatin aksine hüküm edilir.
Aynen öyle de; beni ittiham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatâsıyla, güyâ adliye nâmına hükmetti. Aynen bunun hatâsı gibi: Eski Harb‑i Umumî’den biraz evvel, ben Van’da iken, bazı müttakì zâtlar yanıma geldiler. Dediler ki: “Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirâk et. Biz bu münâfık reislere isyan edeceğiz.”
Ben de dedim: “O fenâlıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsûstur. Ordu onun ile mes'ûl olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki, yüzbin evliyâ var. Ben bu orduya karşı kılınç çekmem. Ve size iştirâk etmem.”
O zâtlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler, neticesiz Bitlis hâdisesi vücûda geldi. Az zaman sonra, Harb‑i Umumî patladı. O ordu, din nâmına iştirâk etti, cihada girdi, o ordudan yüzbin şehîdler evliyâ mertebesine çıkıp beni o da'vâmda tasdik edip kanlarıyla velâyet fermânlarını imzaladılar.
Her ne ise‥ biraz uzun söylemeye mecbur oldum. Çünkü: Hiçbir hissiyatla ve haricî te'sirâtla müteessir olmamak mâhiyetinin kat'î bir hàssası bulunan adâlet hakikati nâmına, cüz'î ve hatâ hissiyat ve tarafgirlik ile bize ve Risale‑i Nura karşı müzeyyifâne hareket eden bir müddeiumumînin acîb vaziyeti beni bu uzun ifâdeye sevketti.
465
Dördüncü Esâs
Eskişehir Mahkemesi, yüzer risaleleri ve mektûbları dört ay tedkikten sonra yalnız yüzyirmi adamdan, onbeş adama altışar ay ceza ve bana da, yüz risaleden yalnız bir‑iki risalede onbeş kelime ile bir sene ceza verebildi. Tarîkatçılık ve cem'iyetçilik ve şapka mes'elelerinde berâet ettirdiler. Biz dahi o cezayı çektik. Ondan sonra Kastamonu’da çok defa taharrîlerde hiçbir ilişiğimi bulmadılar. Ve kaç sene evvel Isparta’da mahrem ve gayr‑ı mahrem Risale‑i Nurun bütün eczâları bilâ‑istisna hükûmetin eline geçti. Üç ay tedkikten sonra umumu sâhiblerine iâde edildi. Birkaç sene sonra, Denizli ve Ankara Mahkemelerinde bütün risaleler iki sene kaldı. Tamamen bize iâde edildi. Mâdem hakikat budur: Beni ve Risale‑i Nurun şâkirdlerini ittiham eden ve o gibi kanun nâmına kanunsuz ve garazla ve hissiyatla bizi muâheze edenler, elbette bizden evvel, hem Eskişehir Mahkemesini, hem Kastamonu hükûmetini ve zâbıtasını, hem Isparta Adliyesini, hem Denizli Mahkemesini, hem Ankara’nın Ağır Ceza Mahkemesini ittiham edip, onları – varsa – suçumuza tam teşrîk ediyorlar. Çünkü; bir suçumuz olsa idi, bu üç‑dört hükûmet yakınında çok zaman tecessüsüyle görmedi veya aldırmadı ve iki mahkeme iki sene inceden inceye bakıp bilmedi veya aldırmadı; bizden ziyâde onlar suçlu olurlar. Hâlbuki; bizde dünyaya karışmak arzusu bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.
Evet, Otuzbir Mart’ta, Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Mustafa Kemâl’in hiddetine karşı, dîvân‑ı riyâsette, şiddetli ve dokunaklı ve serbest müdafaa eden bir adam, onsekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor diye onu ittiham eden elbette bir garazla eder. Biz Denizli müddeiumumîsinden ümîd ettiğimiz gibi, Afyon müddeiumumîsinden de ümîd ederiz ki; bizi böylelerin i'tirâzından ve garazlarından kurtarsın ve hakikat‑i adâleti göstersinler.
Beşinci Esâs
Risale‑i Nur şâkirdlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükûmetin icraatına karışmamak bir düstur‑u esâsîleridir. Çünkü; hàlisâne Hizmet‑i Kur'âniye, onlara herşeye bedel, kâfî geliyor.
466
Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhâfaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek. O hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddî mübârezede şu asrın bir düsturu olan eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâd ile, birinin hatâsıyla onun masûm çok tarafdârlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlûb düşecek. Hem dünya için, dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında Kur'ânın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatleri, bir propaganda‑i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası; muvâfıkı ve muhâlifi, memuru ve âmîsinin o hakikatlerde hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale‑i Nur şâkirdleri, tam bî‑tarafâne kalmak için siyaseti ve maddî mübârezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.
Altıncı Esâs
Bu mes'elede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale‑i Nura hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'ân’a bağlanmış ve Kur'ân dahi Arş‑ı A'zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün. Hem bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtıyla ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç kerâmet‑i gaybiyesi ile ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes'ûl olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak.
Risale‑i Nura karşı gizli düşmanlarımızdan bazı zındıkların şeytanetiyle çevrilen plânlar ve hücumlar inşâallâh bozulacaklar, onun şâkirdleri başkalara kıyâs edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur'ân men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi, cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet‑i kat'iyye derecesinde onlara zulmedilse ve Risale‑i Nura hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar.
Elhâsıl: Mâdem biz ehl‑i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize ve îmânî hizmetimize ilişmesinler.
467
Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış ve resmen zapta geçmemiş ve müdafaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir kıssa‑i müdafaayı beyân ediyorum.
Orada benden sordular ki: “Cumhûriyet hakkında fikrin nedir?” Ben de dedim: “Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhûriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe‑i Hayat’ım isbât eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hàlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhûriyetçidirler. Cumhûriyet‑perverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum.”
Sonra dediler: “Sen selef‑i sâlihîne muhâlefet ediyorsun.”
Cevaben diyordum: “Hulefâ‑i Râşidîn; hem halife, hem reis‑i cumhûr idiler. Sıddık‑ı Ekber (R.A.) Aşere‑i Mübeşşere’ye ve Sahâbe‑i Kirâm’a elbette reis‑i cumhûr hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat‑i adâleti ve hürriyet‑i şer'iyeyi taşıyan mânâ‑yı dindar cumhûriyetin reisleri idiler.”
İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri, bende olan bir fikrin aksiyle, beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhûriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki; lâik mânâsı, bî‑taraf kalmak, yani hürriyet‑i vicdân düsturuyla, dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. Yirmibeş senedir hayat‑ı siyâsiye ve ictimâiyeden çekilmişim. Hükûmet‑i cumhûriye ne hâl kesbettiğini bilmiyorum. El‑iyâzü Billâh, eğer dinsizlik hesabına îmânına ve âhiretine çalışanları mes'ûl edecek kanunları yapan ve kabûl eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ‑pervâ ilân ve ihtar ederim ki:
468
Bin canım olsa, îmâna ve âhiretime fedâ etmeğe hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ olarak sizin beni i'dâm ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukâbil derim: Ben Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsiyle i'dâm olmuyorum, belki terhis edilip, Nur ve saâdet âlemine gidiyorum ve sizi, ey gizli düşmanlarımız ve dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İ'dâm‑ı ebedî ile ve dâimî haps‑i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl‑i rahat-ı kalb ile teslîm‑i rûh etmeye hazırım‥ onlara demiştim.
Yedinci Esâs
Afyon Mahkemesi başka yerlerdeki sathî tahkîkata binâen bize bir cem'iyet‑i siyâsiye noktasında bakmış. Buna cevabımız:
Evvelâ: Bütün benim ile arkadaşlık eden zâtların şehâdetiyle ondokuz seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve sormayan ve bu on sene beş aydır Harb‑i Umumî’den, Alman’ın mağlûbiyetinden ve komünistin dehşetinden başka hiçbir haber almayan ve merak etmeyen ve bilmeyen bir adamın elbette siyasetle hiçbir alâkası yoktur ve siyâsî cem'iyetlerle hiçbir münâsebeti olmaz.
Sâniyen: Risale‑i Nurun yüzotuz parçaları meydândadır. İçinde îmânî hakikatlerden başka bir hedef, bir maksad‑ı dünyevî olmadığını anlayan Eskişehir Mahkemesi, – yalnız bir‑iki risaleden başka – ilişmemesi ve Denizli Mahkemesi hiçbirine ilişmemesi ve koca Kastamonu zâbıtasının sekiz sene zarfında dâimî tarassudla beraber iki hizmetçimden ve yalnız üç adamdan başka bahâne ile müttehem hiçbir kimseyi bulmaması kat'î bir hüccettir ki: Risale‑i Nur şâkirdleri hiçbir vecihle siyâsî cem'iyet değiller.
Eğer iddianâmedeki cem'iyetten maksadı, îmânî ve uhrevî bir cemâat ise; ona cevaben deriz ki: Eğer dâru'l‑fünûn talebelerine ve her nev'i esnâfa birer cem'iyet nâmı verilse, bize de o nev'iden bir cem'iyet nâmı verilebilir.
Eğer dinî hissiyatla emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâl edecek bir cemâat nâmı veriyorsanız, buna mukâbil deriz: Yirmi sene zarfında bu fırtınalı hâlde Nur şâkirdleri hiçbir yerde hiçbir vukûâtla emniyet‑i dâhiliyeye ilişmemeleri ve iliştikleri ne hükûmetçe ve ne de mahkemelerce kayd edilmemesi bu ittihamı çürütüyor. Eğer hissiyat‑ı diniyeyi kuvvetlendirmesinden istikbâlde emniyet‑i dâhiliyeye zarar verebilir diye bir cem'iyet nâmı verilmiş ise buna mukâbil deriz:
469
Evvelen: Başta Diyânet Riyâseti, bütün vâizler aynı hizmeti görüyorlar.
Sâniyen: Risale‑i Nur şâkirdlerinin değil emniyete ve âsâyişe zarar vermek, belki bütün kuvvet ve kanâatleriyle milleti anarşilikten muhâfaza ve emniyet ve âsâyişi te'min etmek için çalıştıklarına delil ise, birinci esâsta beyân edilmiş.
Evet, biz bir cemâatiz. Hedefimiz ve programımız; evvelâ kendimizi, sonra milletimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî, berzahî haps‑i münferitten kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhâfaza etmek ve iki hayatımızı imhaya vesile olan zındıkaya karşı Risale‑i Nurun çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhâfazadır.
Sekizinci Esâs
Risalelerde bazı dokunaklı cümleler var diye başka yerlerin nâkıs ve sathî tahkîkatlarına binâen bizi ittiham ediyorlar. Buna mukâbil deriz:
Mâdem maksadımız îmân ve âhirettir, ehl‑i dünya ile mübâreze değil. Ve mâdem o pek cüz'î ve yalnız bir‑iki risaleye mahsûs ilişmek kasdî değil, belki maksadımıza yürürken onlara çarpmışız. Elbette bir garaz‑ı siyâsî mânâsında olamaz. Ve mâdem imkânât başkadır, vukûât başkadır. Hakkımızda âsâyişe zarar yapmış değil “yapabilir” diye ittiham ise; herkes bir adamı öldürebilir diye ittiham gibi mânâsız bir ittihamdır. Ve mâdem yirmi sene müddetinde yirmibinler adamda ve binler nüshalar ve mektûblarda hem Eskişehir, hem Kastamonu, hem Isparta, hem Denizli şiddetli tedkik ve taharrîlerde hakîki bir suç teşkil edecek maddeleri bulamadılar; Eskişehir Mahkemesi bir şey bulamadığından mecburiyetle bir lastikli kanun maddesinden tek bir küçük risale ile bizi mes'ûl ettiği gibi; bütün dinî dersini vereni dahi mes'ûl eder bir tarzda, yüz adamdan onbeş adama altışar ay ceza verebildi. Acaba bizim gibi bir adamın sizden olsa, bir senede yirmi mahrem mektûbları bu tarzda tedkik edilse, onu mes'ûl ve mahcûb edecek yirmi cümle bulunmaz mı? Hâlbuki, bizde yirmi bin adamdan yirmi bin nüsha risale ve mektûblarda hakîki mes'ûl edecek yirmi cümle bulamamalarından gösteriyor ki: Risale‑i Nurun hedefi doğrudan doğruya âhirettir. Dünya ile alışverişi yoktur.
470
Dokuzuncu Esâs
Denizli Mahkemesi’nin insaflı müddeiumumîsinin başka yerlerin insafsız ve sathî zabıtnâmelerine binâen iddianâmede kaydettiği maddeler gibi Afyon Mahkemesi dahi sorguda gördüğümüz vaziyet delâletiyle, aleyhimizde aynı maddeler ve tarihsiz mektûblar, hem yirmi ve onbeş ve on sene zarfındaki muhâberelerden ve kat'î cevabı üçüncü esâsta ve iddiamın ikinci suâlinde bulunan Beşinci Şuâ’da ve yüzotuz risalelerin yalnız dört‑beş risalelerinde ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden geçen ve cezasını çektiren ve af kanunları gören ve Denizli berâetini gören mektûblar ve risalelerde ittihamımıza medâr bazı bahâneler var. Acaba, Otuzbir Mart Hâdisesinde Bâb‑ı Seraskerîde Şeyhülislâm ve ulemâyı dinlemeyen sekiz taburu, bir nutuk ile itâate getiren bir adam sekiz sene zarfında – zabıtnâmelere göre – çalışmış, böyle yirmi‑otuz adamı kandırabilmiş. Meselâ, koca Kastamonu’da beş adamı iğfal edebilmiş denilebilir mi? İşte Kastamonu’da, Denizli hâdisesinde mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün evrak ve kitaplarımı odunlar yığını altından çıkarıp, üç ay tedkikten sonra yalnız Feyzi, Emin, Hilmi, Tevfik ve Sâdık’tan başka kimseyi o koca Kastamonu’da bulmadılar. Bu beş zât ise, Lillâh için bana şahsî hizmet münâsebetiyle ve üç buçuk senede Emirdağı’nda üç kardeş ve üç‑dört adamı bulup göndermişler. Eğer o sathî zabıtnâmeler gibi yapsa idim, beş‑on değil belki beşyüz, belki beşbin ve belki beşyüzbin adamları kandırabilirdim. O zabıtnâmelerde ne kadar yanlışlar bulunduğuna Denizli Mahkemesinde söylediğim gibi, bir‑iki nümûneyi beyân ediyorum:
Zaman‑ı Saâdetten şimdiye kadar cârî bir âdet‑i İslâmiye’ye ittibâen Risale‑i Nurun hususî menba'ları olan yüzer âyât‑ı meşhûreyi büyük bir En'âm gibi Hizb‑i Kur'ânî yaptığımızı, “Dinde tahrifat yapıyor” diye muâheze etmişler.
471
Hem, bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnâmede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesi bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi, bizi ittiham etmek istiyor. Hem Ankara’da hükûmetin riyâsetinde bulunan ma'lûm birisine ettiğim i'tirâzlara ve ağır sözlere karşı o reis mukàbele etmeyip sükût etmesi ve o öldükten sonra, onun yanlışını gösteren bir hakikat‑i hadîsiyeyi kırk sene evvel beyândaki fıtrî ve lüzumlu ve küllî ve mahrem tenkidlerim, makam‑ı iddia, cerbezesiyle ona tam tatbik ile bize medâr‑ı mes'ûliyet yapılmış. Ölmüş ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede!‥ Hükûmetin ve milletin bir hâtırası ve Cenâb‑ı Hakk’ın bir tecellî‑i hâkimiyeti olan adâlet kanunları nerede!
Hem biz hükûmet‑i cumhûriye esâslarından en ziyâde kendimize medâr‑ı istinâd ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz hürriyet‑i vicdân esâsı, bizim aleyhimizde medâr‑ı mes'ûliyet tutulmuş; güyâ biz hürriyet‑i vicdân esâsına muârız gidiyoruz.
Hem bir risalede, medeniyetin seyyiâtını ve kusurlarını tenkid ettiğimden hâtır ve hayâlime gelmeyen bir şeyi zabıtnâmelerde isnâd ediyor: Güyâ ben radyo (Hâşiye) ve tayyare ve şimendiferin kullanılmasını kabûl etmiyorum diye, terakkiyât‑ı hâzıra aleyhinde bulunduğumla mes'ûl ediyor.
İşte bu nümûnelere kıyâsen ne kadar hilâf‑ı adâlet bir muâmele olduğunu, inşâallâh insaflı ve adâletli olan Denizli müddeiumumîsi ve Mahkemesi gibi, Afyon Mahkemesi göstererek, o zabıtnâmelerin evhâmlarına ehemmiyet vermeyecekler.
Hem en garîbi şudur ki; bir yerde demişim: Cenâb‑ı Hakk’ın büyük ni'metleri olan tayyare ve şimendifer ve radyoyu, büyük şükür ile mukàbele lâzım iken; beşer şükür etmedi, tayyarelerle başlarına bombalar yağdı. Ve radyo öyle büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir ki, ona mukâbil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız‑ı Kur'ân olup zemin yüzündeki bütün insanlara Kur'ânı dinlettirsin. Yirminci Söz’de Kur'ânın medeniyet hàrikalarından gaybî haber verdiğini beyân ederken, bir âyetin işâreti olarak, kâfirler şimendiferle Âlem‑i İslâmı mağlûb ederler demişim. İslâmı bu hàrikalara teşvik ettiğim hâlde bir sebeb‑i ittiham olarak şimendifer, tayyare ve radyo gibi terakkiyât‑ı hâzıra aleyhindedir diye sâbık mahkemelerin bazı müddeiumumîleri bizi ittiham etmiş.
472
Hem hiçbir münâsebeti olmadığı hâlde, bir adam Risale‑i Nurun ikinci bir ismi olan Risaletü'n‑Nur tâbirinden, “Kur'ânın nurundan bir Risalettir, yani bir ilhâmdır ve Risaletin, Şerîat vazifesini yapan bir vâristir” demiş. Bir iddianâmede başka yerin verdiği yanlış mânâ ile, güyâ “Risale‑i Nur bir resûldür” diye benim için bir sebeb‑i ittiham tutulmuş.
Hem müdafaâtımda yirmi yerde kat'î bir sûrette hüccetlerle isbât etmişiz ki, bütün dünyaya karşı da olsa dini ve Kur'ânı ve Risale‑i Nuru âlet edemeyiz ve edilmez ve biz onların bir hakikatini dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz. Ve bu da'vânın emâreleri yirmi senede binlerdir. Hâlbuki şimdi Afyon sorgusunun gidişatında ve iddianâmede, başka zabıtnâmelere binâen, güyâ bizim maksadımız ve sa'yimiz dünya entrikalarını çevirmek ve dünya garazlarına koşmak ve dini, hasîs şeylere âlet etmek ve kudsiyetini düşürtmektir diye bizi ittiham ediyor. Mâdem öyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Said Nursî
473
Afyon Mahkemesinin Bizi İttiham Etmesine Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Afyon Mahkemesinin Bizi İttiham Etmesine Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir
Bu i'tirâzımda muhâtabım Afyon müddeîsi ve Mahkemesi değil, belki başka yerlerdeki müddeiumumîlerin ve muhbir ve taharrîcilerin yanlış ve nâkıs zabıtnâmeleriyle burada ve sorgu dâiresindeki acîb vaziyeti aleyhimize çeviren garazkâr ve vehham memurlardır.
Evvelen: Asl u faslı olmayan ve hâtırıma gelmeyen bir siyâsî cem'iyet nâmını masûm ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risale‑i Nur talebelerine takıp ve o dâire içine giren ve îmân ve âhiretinden başka bir maksadları bulunmayan bîçâreleri, o cem'iyetin nâşiri veya fa'âl bir rüknü veya mensûbu veya Risale‑i Nuru okumuş ve okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp mahkemeye vermek ne kadar adâletin mâhiyetinden uzak olduğunun kat'î bir hücceti şudur ki:
Kur'ân aleyhinde yazılan, doktor Duzi’nin ve sâir zındıkların o muzır eserlerini okuyanlar, hürriyet‑i fikir ve hürriyet‑i ilmiye düsturuyla suçlu sayılmadığı hâlde; hakikat‑i Kur'âniyeyi ve îmâniyeyi öğrenmeğe gayet muhtaç ve müştâk olanlara, güneş gibi bildiren Risale‑i Nuru okumak ve yazmak bir suç sayılmış. Ve hem, yüz risale içinde yanlış mânâ verilmemek için mahkemelerin teşhîrlerinden evvel mahrem tuttuğumuz iki‑üç risalede yalnız birkaç cümlelerini bahâne gösterip ittiham etmiş. Hâlbuki; o risalelerden biri müstesnâ Eskişehir Mahkemesi tedkik etmiş, icâbına bakmış, yalnız bir tek Tesettür Risalesi’nin bir‑iki mes'elesine ilişmiş ve müstesnâsının hem istid'amda ve hem i'tirâznâmemde gayet kat'î cevabı verildiği ve “Elimizde nur var, siyaset topuzu yok.” diye Eskişehir Mahkemesinde yirmi vecihle kat'î isbât edildiği ve Denizli Mahkemesi bilâ‑istisna bütün risaleleri tedkik etmiş hiçbirisine ilişmediği hâlde, o insafsız müddeîler, o iki‑üç risalenin üç‑dört cümlelerini bütün Risale‑i Nura teşmîl edip, hattâ dörtyüz sahifeli Zülfikàr’ı iki sahife için müsâdere eder gibi, Risale‑i Nuru okuyan ve yazanı suçlu ve beni de hükûmet ile mübâreze eder diye ittiham etmişler.
474
Ben ve bana yakın ve benim ile görüşen dostlarımı işhâd ve kasemle te'min ederim ki: Bu on seneden ziyâdedir ki, iki reis ve bir meb'ûstan ve Kastamonu Vâlisinden başka, hükûmetin erkânını, vükelâsını, kumandanlarını, memurlarını, meb'ûslarını kimler olduğunu kat'î bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemişim. Yalnız bir sene evvel bir‑iki zât benim ile alâkadarlık göstermelerinden, beş‑altı erkânını bildim. Acaba hiç imkânı var mı ki; bir adam mübâreze ettiği adamları tanımasın ve bilmeyi merak etmesin ve dost mu, düşman mı diye karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin? Bu hâllerden anlaşılıyor ki, bil'iltizam herhalde beni perîşan etmek için gayet asılsız bahâneleri icâd ederler.
Mâdem keyfiyet böyledir‥ ben de buradaki mahkemeye değil, belki o insafsızlara derim: Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem ve hiç ehemmiyeti yok. Çünkü; ben, kabir kapısında, yetmişbeş yaşındayım. Böyle mazlum ve masûm bir‑iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek, benim için büyük saâdettir. Risale‑i Nurun binler hüccetleriyle kat'î îmânım var ki; ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer zâhirî i'dâm da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin anahtarı olur. Fakat, siz ey gizli düşmanlar ve zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki; siz i'dâm‑ı ebedî ile ve ebedî haps‑i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz. Hattâ size acıyoruz. Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikatinin, elbette hayattan ziyâde bir istediği var. Ve onun i'dâmından kurtulmak çaresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac‑ı zarûrîsi ve kat'îsidir. Acaba, bu çareyi kendine bulan Risale‑i Nur şâkirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale‑i Nuru âdi bahâneler ile ittiham edenler ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, dîvâneler de anlar.
475
Bu insafsızları aldatan ve hiç münâsebeti olmayan bir siyâsî cem'iyet vehmini veren üç maddedir.
Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları, bir cem'iyet vehmini vermiş.
İkincisi: Risale‑i Nurun bazı şâkirdleri – her yerde bulunan ve cumhûriyet kanunları müsâade eden ve ilişmeyen – Cemâat‑i İslâmiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden bir cem'iyet zannedilmiş. Hâlbuki o mahdûd üç‑dört şâkirdin niyetleri cem'iyet‑memiyet değil, belki sırf hizmet‑i îmâniyede hàlis bir kardeşlik ve uhrevî bir tesânüddür.
Üçüncüsü: O insafsızlar kendilerini dalâlet ve dünya‑perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazı kanunlarını kendilerine müsâid bulduklarından fikren diyorlar ki: “Herhalde Said ve arkadaşları bizlere ve hükûmetin, bizim medenîce nâmeşrû hevesâtımıza müsâid kanunlarına muhâliftirler. Öyle ise, muhâlif bir cem'iyet‑i siyâsiyedirler.” Ben de derim:
Hey bedbahtlar! Eğer dünya ebedî olsaydı ve insan içinde dâimî kalsa idi ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsaydı, belki bu iftiranızda bir mânâ bulunabilirdi. Hem eğer, ben siyaset ile işe girseydim, yüz risalelerde on cümle değil, belki bin cümleyi siyasetvâri, mübârezekârâne bulacaktınız. Hem farz‑ı muhâl olarak; eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksadlarına ve keyiflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye‥ – ki; şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseyi kabûl ettiremez. – Haydi böyle de olsa: Mâdem bu yirmi senede hiçbir vukûâtımız gösterilmiyor. Hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz ve herbir hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur. Elbette adliye kanunu ile bizleri mes'ûl etmezsiniz. Son sözüm: ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾ ’dir.
Said Nursî
476
Denizli berâetimizden sonra üç sene münzevî ve siyasetten alâkasız olduğum hâlde Afyon hapsini netice veren bu yeni hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyân ediyorum.
Birincisi: Üç mahkeme ve üç ehl‑i vukûfun ve Ankara’nın yedi makàmâtında ve adliyelerin elinde iki sene Risale‑i Nur tedkikten geçtiği hâlde, ittifak ile hiçbiri muhâlif kalmadan hem umum risalelerin berâetine, hem Said ile beraber yetmişbeş arkadaşı birlikte berâet ettirildiği ve bir gün bile ceza verilmediği hâlde, yeniden evrak‑ı muzırra gibi o risalelere el uzatmak, ne derece kanunsuzdur, zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Berâetten sonra üç buçuk sene Emirdağı’nda münzevî, garîb, kapısını hem dışarıdan kilit, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı zarûrî bir iş olmadan yanına kabûl etmeyen ve yirmi seneden beri devam eden te'lifini de bırakıp, daha te'lif etmeyen bir adama dünya siyaseti için kapısının kilidini kırarak gelip, Arabî evrâdından ve başındaki levha‑i îmâniyeden başka taharrîciler bir şey bulamadıkları hâlde, bu eziyetin verilmesi ne derece hilâf‑ı kanun olduğunu zerre kadar insafı bulunan anlar.
Üçüncüsü: Mahkemede dediği gibi: Yetmiş şâhidin tasdiki ile, yedi sene Harb‑i Umumî’yi bilmeyen ve merak etmeyen ve sormayan ki, şimdi on senedir aynı hâlde bulunan ve yirmibeş seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyasetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmiiki sene işkenceli sıkıntılar çektiği hâlde ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyasete karışmamak için bir defa istirahati için hükûmete müracaat etmeyen bir adama, dehşetli bir siyâsî gibi ve siyâsî entrikacısı gibi onun menzilini ve inzivagâhını basıp hasta hâlinde emsâlsiz bir sıkıntı vermek, hiçbir kanuna muvâfık gelir mi? Zerre kadar vicdânı bulunan bu hâle acıyacak!‥
477
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesinde altı ay tedkikten sonra, sebebi de cem'iyetçilik, tarîkatçılık olduğu ve o evhâm bahânesiyle büyük reisin ona şahsî garazı ile onun aleyhinde bazı adliyecileri teşvik ettiği hâlde, cem'iyetçilik ve tarîkatçılık ve Risale‑i Nur cihetinde berâet ettirip, yalnız Risale‑i Nurun bir küçük parçası olan Tesettür Risalesi’ni bahâne ederek kanun ile değil de, yalnız kanâat‑ı vicdâniye ile yüz şâkird içinde beş‑on şâkirde altışar ay ceza verdiler ki; tedkik zamanına kadar dört buçuk ay mevkuf, yani bir buçuk ay hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi yine dokuz ay cem'iyetçilik ve tarîkatçılık gibi birkaç bahâne ile yirmi senelik bütün mektûbat ve te'lifâtlarını inceden inceye tedkik ile beraber, Ankara’nın Ağır Ceza Mahkemesine beş sandık kitapları gönderdikleri ve iki sene o kitaplar ve mektûblar, Ankara ve Denizli Mahkemelerinde tedkikten geçtikleri hâlde, o mahkemeler ittifakla cem'iyetçilik, tarîkatçılık (Hâşiye) vesâir bahâneler cihetinde berâet kararı verip o kitab ve mektûbları aynen sâhiblerine iâde ve Said’i arkadaşlarıyla beraber berâet ettirdikleri hâlde, bir siyâsî cem'iyetçi nazarıyla ve entrikacı bir adam tarzında Onu ittiham etmek ve adliye memurlarını onun aleyhinde tarîkat noktasında sevketmek, ne kadar kanunsuz olduğunu insaniyeti sukùt etmeyen bilir.
Beşincisi: Benim ve Risale‑i Nurun mesleğinin esâsı ve otuz seneden beri bir düstur‑u hayatım olan Şefkat itibariyle; bir masûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere, değil ilişmek; belki bedduâ ile de mukàbele edemiyorum. Hattâ en şiddetli bir garaz ile bana zulmeden bazı fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde değil maddî, belki bedduâ ile de mukàbeleden beni o şefkat men'ediyor. Çünkü; o zâlim gaddârın, ya peder ve vâlidesi gibi ihtiyar bîçârelere veya evlâdı gibi masûmlara maddî zarar gelmemek için, o dört‑beş masûmların hatırına binâen o zâlim gaddâra ilişmiyorum. Bazen de hakkımı helâl ediyorum.
478
İşte bu sırr‑ı şefkat içindir ki; idare ve âsâyişe kat'iyyen ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma o derece tavsiye etmişim ki, üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki: “Bu Nur şâkirdleri manevî bir zâbıtadır; idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar.” dedikleri ve bu hakikate binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdikleri ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiçbir vukûât kaydetmemeleri ile te'yid ettikleri hâlde, o bîçâre adamın ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulamamakla beraber, yüz cinayeti bulunan bir adam gibi hattâ gayet kıymetdâr ve antika ve mu'cizeli Kur'ânını ve başındaki levhalarını evrak‑ı muzırra gibi toplamak, acaba hangi kanun müsâade eder. Böyle âsâyişe hüsn‑ü ahlâk ile hizmet eden dindar binler zâtları, evhâm yüzünden idare ve âsâyiş aleyhine zorla sevk etmek, hangi maslahat icâbıdır.
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle dünyanın muvakkat şân ve şerefinin ve enâniyetli hodfürûşluğunun, şöhret‑perestliğinin ne kadar fâidesiz ve mânâsız olduğunu hadsiz şükür olsun ki, Kur'ânın feyziyle anlamış bir adamın o zamandan beri, bütün kuvvetiyle nefs‑i emmâresiyle mücâdele edip, mahviyet etmek, benliğini bırakmak, tasannu' ve riyâkârlık yapmamak için, elden geldiği kadar çalıştığına, ona hizmet eden veya arkadaşlık edenler, kat'î bildikleri ve şehâdet ettikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn‑ü zan ve teveccüh‑ü nâs ve şahsını medh ü senâdan ve kendini manevî makam sâhibi olduğunu bilmekten herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığı ve hem hàs kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn‑ü zanlarını reddedip, o hàlis kardeşlerinin hatırını kırması ve yazdığı cevabî mektûblarında onun hakkındaki medihlerini ve ziyâde hüsn‑ü zanlarını kabûl etmemesi ve kendini faziletten mahrum gösterip bütün fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nura ve dolayısıyla Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'î isbât ediyor ki, şahsını beğendirmeğe çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde, onun rızâsı olmadan bazı dostları uzak bir yerden onun hakkında ziyâde hüsn‑ü zan edip medhetmeleri, bir makam vermeleri ve Kütahya havâlisinde tanımadığı bir vâizin bazı sözleriyle ve Kütahya’ya hiç mektûb göndermediğim ve benim imzamı taklid ile yazılan ve medâr‑ı mes'ûliyet tevehhüm edilen bir mektûb ile ve kimin yazısı bilinmeyen dokunaklı bir kitab Balıkesir’de bulunmasıyla acaba hangi kanun ile medâr‑ı mes'ûliyet olur ki, o bîçâre hasta ve çok ihtiyar ve garîbin münzevî odasına büyük bir cinayet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî memurlarını sokmak, hem evrâdından ve levhalarından başka bir bahâne bulamamak; acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir siyaset bu taarruza müsâade eder mi!
479
Yedincisi: Bu sırada dâhilde o kadar dâhilî, haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek yani, mahdûd birkaç arkadaşına bedel çok diplomatları, kendisine tarafdâr kazanmak için zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlâsına zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşlarına yazıp ki: “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız!” dediği ve iki cereyan bu çekinmesinden ona zarar verdikleri; eskisi evhâmından, yenisi de: “Bize yardım etmiyor” diye ona çok sıkıntı verdikleri hâlde, ehl‑i dünyanın dünyalarına hiç karışmayıp kendi âhireti ile meşgul olan ve memleketinde Nurs Karyesi’nde öz kardeşine yirmiiki sene zarfında bir tek mektûb yazmayan ve o vilâyetlerdeki dostlarına yirmi senede on mektûb yazmayan bir bîçâreye, onun âhiret meşguliyetine bu kadar ilişmeğe hangi kanun müsâade ediyor!
Vatana ve millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme medâr‑ı mes'ûliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanın hayat‑ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te'mine yirmi seneden beri çalışan ve bu milletin hakîki bir nokta‑i istinâdı olan Âlem‑i İslâm’ın uhuvvetini ve bu millete dostluğunu iâdeye ve o dostluğu takviyesine te'sirli bir sûrette çabalayan ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsı tenkid niyetiyle Dâhiliye vekilinin emriyle üç ay tedkikten sonra, tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip “Kıymetdâr eser…” diye diyânet kütübhânesine konulan Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa gibi ve – Kabr‑i Peygamberî (Aleyhissalâtü Vesselâm) üzerinde alâmet‑i makbûliyet olarak Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını hacılar gördükleri hâlde – Nur eczâlarını evrak‑ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermek; acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdân, hiçbir insaf buna müsâade eder mi!
480
Sekizincisi: Yirmiiki sene sıkıntılı sebebsiz bir nefiyden sonra tam serbestiyet verildiği hâlde, binler akraba ve ahbabı bulunan doğduğu memleketine gitmeyerek, gurbeti, kimsesizliği tercih ederek‥ tâ ki, dünyaya ve hayat‑ı ictimâiyeye ve siyasete temâs etmesin. Ve çok sevâblı olan câmideki cemâatin hayrını bırakıp odasında yalnız namazını kılıp oturmasını tercih eden, yani halkın hürmetinden çekinmek olan bir hâlet‑i rûhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehâdetiyle ve binler Türk kıymetdâr zâtların tasdikiyle, dindar, müttakì bir Türk’ü, lâkayd çok Kürdlere tercih eden, hattâ mahkemede Hâfız Ali gibi kuvvetli îmânı bulunan bir Türk kardeşini, yüz Kürd’e değiştirmediğini isbât eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zarûret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle, bütün âsârıyla İslâmiyetin uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve Türk milleti Kur'ânın bayraktarı ve senâ‑yı Kur'âniyeye mazhar olduğu için, o milleti çok seven ve hayatını onlar içinde geçiren bir adam hakkında, sâbık vâli resmî lisân ile ihanet için propaganda yapmak ve dostlarını ürkütmek için: “O Kürd’dür, siz Türk’sünüz, o Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz” deyip herkesi ürkütüp ondan çekindirmeğe çalışması ve yirmi senede ve iki mahkemede, tarz‑ı kıyafeti değiştirilmeğe mecbur edilmeyen ve şapka yarı askerin başından kalkmasıyla beraber, münzevî bir adamın zorla başına şapka giydirmeğe cebretmeyi hangi maslahat, hangi kanun buna müsâade eder!
481
Dokuzuncusu: Çok mühimdir, (Hâşiye) kuvvetlidir… fakat siyasete temâs ettiği için sükût ediyorum.
Onuncusu: Bu da, hiçbir kanun müsâade etmediği ve hiçbir maslahat bulunmadığı ve yalnız mânâsız evhâmdan bir habbeyi kubbeler yapmaktan ve hiçbir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Bu da, mesleğimizce bakamadığımız siyasete temâs etmemek için sükût ediyoruz. Böylece on vecihle kanunsuz muâmelelere karşı yalnız ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Said Nursî
482
Afyon Hükûmet ve Mahkemesine ve Zâbıtasına Daha Birkaç Nokta Ma'ruzâtım Var
Birincisi: Ekser Enbiyânın şarkta ve Asya’da zuhûrları ve ağleb‑i hükemânın garbda ve Avrupa’da gelmeleri, kader‑i ezeliyenin bir işâretidir ki; Asya’da din hâkimdir. Felsefe ikinci derecededir. Bu remz‑i kadere binâen, Asya’da hüküm süren dindar olmazsa da din lehine çalışanlara ilişmemeli, belki teşvik etmelidir.
İkincisi: Kur'ân‑ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve kuvve‑i müfekkiresidir. Eğer – El‑iyâzü Billâh – Kur'ân küre‑i arzın başından çıksa, arz dîvâne olacak, akıldan boş kalan kafasını bir seyyâreye çarpması, bir kıyâmet kopmasına sebeb olması akıldan uzak değildir. Evet, Kur'ân arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullâhtır. Câzibe‑i umumiyeden ziyâde, zemini muhâfaza ediyor.
İşte bu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hakîki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale‑i Nur; bu asırda bu vatanda bu millete, yirmi seneden beri te'sirini göstermiş büyük bir ni'met‑i İlâhiye ve sönmez bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ondan ürkütüp vazgeçirmek değil, belki himâye etmek ve okunmasına teşvik etmek gerektir.
Üçüncüsü: Ehl‑i îmândan bütün gelenler, mâziye gidenlere mağfiret duâlarıyla ve hasenâtlarını onların rûhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binâen Denizli Mahkemesinde demiştim:
Mahkeme‑i kübrâ’da, milyarlar ehl‑i îmân olan da'vâcılar tarafından Kur'ân hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini, mahkûm ve perîşan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki: “Serbestiyet kanunuyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cem'iyetlerine müsâmahakârâne bakıp ilişmediğiniz hâlde, vatanı ve milleti anarşistlikten ve dinsizlik ve ahlâksızlıktan ve vatandaşlarını ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden kurtarmağa çalışan Risale‑i Nur ve talebelerini, hapisler ve tazyîklerle perîşan etmek istediniz!” diye sizlerden sorulsa ne cevab vereceksiniz? Biz de, sizlerden soruyoruz! Onlara demiştim. O zaman o insaflı, adâletli zâtlar bizi berâet ettirdiler, adliyenin adâletini gösterdiler.
483
Dördüncüsü: Ben bekliyordum ki: Ya Ankara veya Afyon beni sorguda – pek büyük mes'eleler için, Nurların o mes'elelere hizmeti cihetinde – bir meşveret dâiresine alıp bir suâl ve cevab beklerdim. Evet, üçyüz elli milyon Müslümanların eski kardeşliğini ve muhabbetini ve hüsn‑ü zannını ve manevî yardımlarını bu memleketteki millete kazandıracak çareleri bulmak ki, en kuvvetli çare ve vesile Risale‑i Nur olduğuna bir emâresi şudur:
Bu sene Mekke‑i Mükerreme’de gayet büyük bir âlim hem Hind lisânına, hem Arab lisânına Nurun büyük mecmualarını tercüme edip Hindistan’a ve Arabistan’a göndererek “En kuvvetli nokta‑i istinâdımız olan vahdet ve uhuvvet‑i İslâmiye’yi te'mine çalıştığı gibi, Türk milletinin dâima dinde ve îmânda ileri olduğunu Nur Risaleleri ile gösteriyor.” demişler.
Hem beklerdim ki; “vatanımızda anarşiliğe inkılâb eden komünist tehlikesine karşı Nurların hizmeti ne derecededir ve bu mübârek vatan bu dehşetli seyelândan nasıl muhâfaza edilecek?” gibi dağ misillû mes'elelerin sorulmasının lüzumu varken, sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan ve hiçbir medâr‑ı mes'ûliyet olmayan cüz'î ve şahsî ve garazkârların iftiralarıyla habbe, kubbeler yapılmış mes'eleler için bu ağır şerâit altında hiç ömrümde çekmediğim bir perîşaniyetime sebebiyet verildi. Bize üç mahkemenin sorduğu ve berâet verdiği aynı mes'elelerden ve âdi ve şahsî bir‑iki mes'ele için mânâsız suâller edildi.
Beşincisi: Risale‑i Nurla mübâreze edilmez, o mağlûb olmaz. Yirmi senedir en muannid feylesofları susturuyor. Îmân hakikatlerini güneş gibi gösteriyor. Bu memlekette hükmeden, onun kuvvetinden istifade etmek gerektir.
Altıncısı: Benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurlarıyla beni çürütmek ve ihanetlerle nazar‑ı âmmeden düşürmek; Risale‑i Nura zarar vermez, belki bir cihette kuvvet verir. Çünkü; benim bir fânî dilime bedel Risale‑i Nurun yüzbin nüshalarının bâkî dilleri susmaz, konuşur. Ve hàlis talebeleri, binler kuvvetli lisânlar ile o kudsî ve küllî vazife‑i Nuriyeyi şimdiye kadar olduğu gibi, inşâallâh kıyâmete kadar devam ettirecekler.
484
Yedincisi: Sâbık mahkemelerde da'vâ ettiğim ve hüccetlerini gösterdiğimiz gibi; bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhâmlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve gayr‑ı resmî muârızlarımız, ya gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddâr bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve hakikat‑i Kur'ân’a karşı mürtedâne mücâdele eden bir dessâs zındıktır ki; bize hücum etmek için istibdâd‑ı mutlaka cumhûriyet nâmını vermekle, irtidad‑ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet‑i mutlak’a medeniyet nâmını takmakla, cebr‑i keyfî-i küfrîye kanun nâmını vermekle; hem bizi perîşan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle mânâsız meşgul eylediler. Onları Kahhâr‑ı Zülcelâl’in kahrına havâle edip, kendimizi onların şerrinden muhâfaza için ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ kalesine ilticâ ederiz.
Sekizincisi: Geçen sene Ruslar, çoklukla hacıları hacca gönderip, onlar ile propaganda yapıp ki, Ruslar başka milletlerden ziyâde Kur'ân’a hürmetkâr diye, Âlem‑i İslâmı din noktasında bu vatandaki dindar millet aleyhine çevirmeğe çalıştığı aynı zamanda Risale‑i Nurun büyük mecmuaları hem Mekke‑i Mükerreme’de, hem Medine‑i Münevvere’de, hem Şam‑ı Şerîf’te, hem Mısır’da, hem Haleb’de âlimlerin takdirleri altında kısmen intişarlarıyla, o komünist propagandasını kırdığı gibi, Âlem‑i İslâma gösterdi ki:
Türk milleti ve kardeşleri eskisi gibi dinine ve Kur'ânına sâhibdir ve sâir Ehl‑i İslâm’ın dindar büyük bir kardeşi ve Kur'ân hizmetinde kahraman kumandanıdır diye o ehemmiyetli, kudsî merkezlerde o Nur mecmuaları bu hakikati gösterdiler. Acaba Nurun bu kıymetdâr hizmet‑i milliyesi bu tarz işkencelerle mukàbele görse, zemini hiddete getirmez mi?
485
Dokuzuncusu: Denizli müdafaâtında izâhı ve isbâtı bulunan bir mes'elenin kısacık bir hülâsasıdır.
Bir dehşetli kumandan dehâ ve zekâvetiyle ordunun müsbet hasenelerini kendine alıp ve kendinin menfî seyyielerini o orduya vererek, o efrâd adedince haseneleri, gâzilikleri bire indirdiği ve seyyiesini o ordu efrâdına isnâd ederek onların adedince seyyieler hükmüne getirdiğinden dehşetli bir zulüm ve hilâf‑ı hakikat olmasından, ben kırk sene evvel beyân ettiğim bir hadîsin o şahsa vurduğu tokada binâen, sâbık mahkemelerimizde bana hücum eden bir müddeiumumîye dedim:
“Gerçi onu hadîslerin ihbarıyla kırıyorum, fakat ordunun şerefini muhâfaza ve büyük hatâlardan vikàye ederim. Sen ise bir tek dostun için Kur'ânın bayraktarı ve Âlem‑i İslâmın kahraman bir kumandanı olan ordunun şerefini kırıyorsun ve hasenelerini hiçe indiriyorsun” dedim. İnşâallâh, o müddeî insafa geldi, hatâdan kurtuldu.
Onuncusu: Adliyede; adâlet hakikati ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ‑tefrik muhâfazaya, sırf hak nâmına çalışmak vazifesi hükmettiğine binâendir ki: İmâm‑ı Ali (R.A.) hilâfeti zamanında bir Yahudî ile beraber mahkemede oturup, muhâkeme olmuşlar. Hem bir adliye reisi bir memuru, kanunca bir hırsızın elini kestiği vakit o memurun o zâlim hırsıza hiddet ettiğini gördü. O dakikada o memuru azleyledi. Hem çok teessüf ederek dedi: “Şimdiye kadar adâlet nâmına böyle hissiyatını karıştıranlar pek çok zulmetmişler.” Evet, “Hükm‑ü kanunu icra etmekte o mahkûma acımasa da hiddet edemez, etse zâlim olur. Hattâ, kısâs cezası da olsa hiddetle katl etse, bir nev'i kàtil olur.” diye o hâkim‑i âdil demiş.
486
İşte mâdem mahkemede böyle hàlis ve garazsız bir hakikat hükmediyor. Üç mahkeme bizlere berâet verdiği ve bu milletin yüzde – bilseler belki – doksanı, Nur talebelerinin zararsız olarak millete ve vatana menfaatli olduklarına pek çok emârelerle şehâdet ettikleri hâlde, burada o masûm ve tesellîye ve adâletin iltifatına çok muhtaç Nur Talebelerine karşı ihanetler ve gayet soğuk hiddetli muâmeleler yapılıyor. Biz her musîbete ve ihanetlere karşı sabra ve tahammüle karar verdiğimizden sükût edip Allah’a havâle ederek: “Belki bunda da bir hayır var” dedik. Fakat evhâm yüzünden ve garazkârların jurnalleriyle bu bîçâre masûmlara böyle muâmeleler, belâların gelmesine bir vesile olacağından korktum, bunu yazmağa mecbur oldum. Zâten bu mes'elede bir kusur varsa benimdir. Bu bîçâreler, sırf îmânları ve âhiretleri için bana rızâ‑yı İlâhî dâiresinde yardım etmişler. Pek çok takdire müstehak iken böyle muâmeleler, hattâ kışı dahi hiddete getirdi.
Hem medâr‑ı hayrettir ki, bu defa da yine bir cem'iyet vehmini tekrar ileri sürüyorlar. Hâlbuki üç mahkeme bu ciheti tedkik edip berâet vermekle beraber mâbeynimizde böyle medâr‑ı ittiham olacak hiçbir cem'iyet, hiçbir emâre mahkemeler, zâbıtalar, ehl‑i vukûflar bulmamışlar… Yalnız bir muallimin talebeleri ve dâru'l‑fünûn şâkirdleri ve Kur'ân dersini veren hâfızın hıfza çalışanları gibi, Risale‑i Nur talebelerinde bir uhrevî kardeşlik var. Bunlara cem'iyet nâmını veren ve onunla ittiham eden, bütün esnâf ve mekteblilere ve vâizlere, siyâsî cem'iyet nazarıyla bakmak gerektir. Bunun için ben böyle asılsız ve mânâsız ittihamlarla buraya hapse gelenleri müdafaa etmeğe lüzum görmüyorum.
Yalnız, hem bu memleketi, hem Âlem‑i İslâmı çok alâkadar eden ve maddî ve manevî bu vatana ve bu millete pek çok bereket ve menfaati tahakkuk eden Risale‑i Nuru üç defa müdafaa ettiğimiz gibi tekrar aynı hakikat ile müdafaamı men'edecek hiçbir sebeb yok ve hiçbir kanun ve hiçbir siyaset yasak etmez ve edemez.
487
Evet biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki; her asırda üçyüz elli milyon dâhil mensûbları var. Ve her gün beş defa namazla o mukaddes cem'iyetin prensiplerine kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ kudsî programıyla birbirinin yardımına – duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla – koşuyorlar. İşte biz bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız. Ve hususî vazifemiz de, Kur'ânın îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî ve berzahî haps‑i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle ve bizim medâr‑ı ittihamımız olan cem'iyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cem'iyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz. Ve dört mahkeme inceden inceye tedkikten sonra, o cihette bize berâet vermişler.
Said Nursî
488
Ankara’nın Altı Makàmâtına ve Afyon Ağır Ceza Mahkemesine Verilen Müdafaanın İ'tirâznâme Tetimmesi ve Lâyihasıdır
Afyon Mahkemesine beyân ediyorum ki: Artık yeter, sabır ve tahammülüm kalmadı. Yirmiiki sene sebebsiz bir nefy içinde dâimî tarassudlarla, hem tecrid‑i mutlak ve haps‑i münferid tarzında beni sıkmakla beraber altı mahkeme iki‑üç mes'eleden başka Risale‑i Nurun yüz kitabında medâr‑ı mes'ûliyet bulmadığı hâlde evhâm yüzünden ve imkânâtı vukûât yerinde isti'mâl etmek cihetiyle kanunsuz bizi üç defa hapse sokup yüzbinler lira Nur şâkirdlerine zarar vermek, dünyada emsâli hiç vukû' bulmamış bir gadirdir ki; istikbâl ve nesl‑i âtî – pek şiddetli olarak – bunun o zâlim müsebbiblerini lânetle yâd edecekleri gibi, mahkeme‑i kübrâ’da dahi Cehennem’in esfel‑i sâfilînine atmakla o zâlimleri mahkûm edeceklerine kat'î kanâatimizle şimdiye kadar bir derece tesellî bulup sükût ederek tahammül ediyorduk. Yoksa hakkımızı tam müdafaa edebilirdik.
İşte onbeş sene zarfında altı mahkeme, yirmi sene Nur Risalelerini ve mektûblarımızı tedkik edip, beşi bize her cihetle berâet vermek mânâsıyla ilişmediler. Yalnız Eskişehir Mahkemesi tek bir mes'ele olan tesettür‑ü nisâ hakkındaki bir küçük risalenin beş‑on kelimesini bahâne ederek lastikli bir kanun ile hafif bir ceza verdiği zaman mahkeme‑i temyizden sonra lâyiha‑i tashihimde kanunsuzluğun yalnız tek bir nümûnesi olarak resmen Ankara’ya yazdım ki:
Bin üçyüzelli senede, üçyüzelli milyonun kudsî bir düsturuyla dâimî ve kuvvetli bir âdet‑i İslâmiye’yi ders veren ve emreden tesettür âyetini, eskide bir zındığın Kur'ânın bu âyetine i'tirâzına ve medeniyetin tenkidine karşı müdafaa için üçyüzelli bin tefsirin icmâına ve hükümlerine ittibâ' ederek o âyeti tefsir edip bin üçyüzelli senede geçen ecdâdımızın mesleğine iktidâ eden bir adama, o tefsiri için verilen ceza ve mahkûmiyeti, dünyada adâlet varsa elbette o hükmü nakz edecek ve bu acîb lekeyi bu hükûmet‑i İslâmiye’deki adliyeden silecek diye lâyiha‑i tashihimde yazdım, oranın müddeiumumîsine gösterdim. Ondan dehşet aldı, dedi: “Aman buna lüzum kalmadı. Cezanız az, hem pek az kaldı. Bunu vermeğe lüzum kalmadı.”
489
İşte bu nümûne gibi size ve Ankara makàmâtına takdim edilen i'tirâznâme ve müdafaanâmemde böyle acîb çok nümûneleri elbette anlamışsınız. Ben Afyon Mahkemesinden taleb ve ümîd ederim ki; bu milletin ve bu vatanın menfaatine bir ordu kadar hizmeti ve bereketi bulunan Risale‑i Nurun tam serbestiyetine karar vermenizi, hakikat‑i adâlet nâmına sizden bekliyoruz. Yoksa münâsebetimle hapse giren beş‑on adam arkadaşımın gitmesiyle beraber size haber veriyorum ki; beni en büyük cezaya çarpacak bir suç işleyip bu çeşit hayattan vedâ edeceğime mecbur eden bir fikir kalbime gelmiş. Şöyle ki:
Hükûmet beni tam himâye ve bana yardım etmek, milletin maslahatına ve vatanın menfaatine çok lüzumu varken, beni sıkması îmâ eder ki; kırk seneden beri, benim ile mücâdele eden gizli zındıka komitesiyle şimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kısmı, ehemmiyetli birer resmî makam elde ederek karşıma çıkıyorlar. Hükûmet ise, ya bilmiyor veya müsâade ediyor diye çok emâreler bana endişe veriyor…
Reis Bey! Müsâadenizle çok hayret ettiğim bir şeyi soracağım. Neden hiç siyasete karışmadığım hâlde, ehl‑i siyaset beni bütün hukuk‑u medeniyeden ve hukuk‑u hürriyetten, belki hukuk‑u hayattan iskàt ediyorlar? Hattâ, yüz cinayeti bulunan gibi, beni üç buçuk ay tecrid‑i mutlak içinde hayatıma sû‑i kasd edenler; onbir defa zehirleyen gizli düşmanlarımın şerrinden beni muhâfazaya çalışan çok dikkatli kardeşlerimin ve sâdık hizmetçilerimin de benim ile temâslarını yasak etmişler ve ihtiyarlık ve gurbet ve hastalık içinde, yalnızlığımdan dâimî ünsiyet ettiğim mübârek ve zararsız kitaplarımın mütâlaasından dahi beni mahrum etmişler?!
Müddeiumuma çok ricâ ettim ki, bana bir kitabımı ver. Va'dettiği hâlde vermedi. Yalnız olarak büyük, kilitli, soğuk bir koğuşta meşgalesiz durmağa mecbur edip alâkadar memurları ve hademeleri bana karşı dostluk ve tesellî vermek yerinde âdeta adâvetkârâne bakmağa teşvik ediyorlar. Bir küçük nümûnesi şudur:
490
Müdüre, müddeiumuma, mahkeme reisine bir istid'a yazdım. Bir kardeşime gönderdim, tâ bilmediğim yeni hurûfla yazsın ve yazıldı, onlara verildi. Güyâ büyük bir suç işlemişim diye benim pencerelerimi mıhladılar. Ve duman beni sıkıyordu, bir pencereyi bırakmadım ki mıhlanmasın. Şimdi onu da mıhladılar. Hem hapis usûlü tecrid onbeş gün kadar olduğu hâlde, beni üç buçuk ay tecrid‑i mutlakta hiçbir arkadaşımla temâs ettirmediler.
Hem üç aydan beri benim aleyhimde kırk sahifelik bir iddianâme yazılıp bana gösterildi. Yeni hurûfu bilmediğimden, hem rahatsız ve hattım çok noksan olmasından çok ricâ ettim ki, “Bana biri iddianâmeyi okuyacak ve dilimi bilen talebelerimden benim i'tirâznâmemi yazacak iki adama izin veriniz.” dedim; izin vermediler. Dediler: “Avukat gelsin, okusun.” Sonra onu da bırakmadılar. Yalnız bir kardeşe dediler ki: “Eski hurûfa çevir, ona ver.” Hâlbuki, o kırk sahifeyi yazmak altı‑yedi günde ancak olur. Bir saatte bana okumak işini, altı‑yedi güne kadar uzatmak, tâ benimle kimse temâs etmesin fikri ise, pek dehşetli bir istibdâd ile benim bütün hukuk‑u müdafaamı iskàt etmektir. Dünyada, yüz cinayeti bulunan ve asılacak bir adam dahi böyle muâmele göremez. Ben hakikaten bu emsâlsiz işkencenin hiçbir sebebini bilmediğimden çok azâb çekiyorum. Ben haber aldım ki, mahkeme reisi vicdânlı ve merhametlidir. Bu kanâate binâen, ilk ve son bir tecrübe olarak makamınıza bu istirhamnâme ve şekvâyı yazdım.
Tecrid‑i mutlakta hasta ve perîşanSaid Nursî
İddianâmede benim hakkımda dört esâs var.
Birinci Esâs: Güyâ bende tefâhur ve hodfürûşluk var ve kendimi müceddid biliyorum.
Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdilik isnâdını hiç kabûl etmediğime bütün kardeşlerim şehâdet ederler. Hattâ Denizli’deki ehl‑i vukûf: “Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şâkirdleri kabûl edecek.” dediklerine mukâbil; Said, i'tirâznâmesinde demiş ki: “Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak.” diye onları reddetmiş.
491
İkinci Esâs: Neşriyatı gizlemesi.
Gizli düşmanlar yanlış mânâ verdirmesin. Yoksa siyasete ve dünya âsâyişine temâs cihetiyle değildir. Hem eski harf ile teksir makinesini bir bahâne bulmasınlar. Mustafa Kemâl’e karşı Nurun tokadı ise (Hâşiye) altı mahkeme ve Ankara makàmâtı bilmiş, ilişmemişler ve bize berâet verdiler ve Beşinci Şuâ ile beraber bütün kitaplarımızı iâde ettiler. Hem onun fenâlığını göstermek, ordunun kıymetini muhâfaza etmek içindir. Bir şahsı sevmemesi, orduyu muhabbetkârâne senâ içindir.
Üçüncüsü: “Emniyeti ihlâle teşvik ediyor” demesine mukâbil; yirmi sene zarfında, yüz bin adam Nurcuların, yüz bin nüsha Nur Risalelerinin altı mahkemede ve on vilâyette emniyeti ihlâle ve âsâyişi bozmağa dair, on vilâyetin zâbıtaları ve altı mahkeme hiçbir maddeyi kaydetmemesi ve bulmaması, bu acîb ittihamı çürütüyor.
Bu yeni iddianâmede üç mahkemenin bize berâet verdikleri aynı noktalara ait ve cevabları mükerreren verilmiş, ehemmiyetsiz birkaç mes'eleye cevab vermek mânâsızdır. O mes'elelerle bizi ittiham etmek, ondan bize berâet veren Ankara Ağır Ceza ve Denizli ve Eskişehir Mahkemelerini ittiham etmek hükmünde olmasından cevabını onlara bırakıyorum ve ondan başka da iki‑üç mes'ele var.
492
Birisi: İki sene Denizli ve Ankara Ağır Ceza Mahkemelerinde inceden inceye tedkikten sonra, bize berâet verip o kitabı bize iâde ettikleri hâlde, o Beşinci Şuâ’ın bir‑iki mes'elesini, ölmüş gitmiş bir kumandana tatbik edip, bize suç gösteriyor. Biz dahi deriz: Ölmüş gitmiş, hükûmetten alâkası kesilmiş bir şahıs aleyhinde tatbik edilebilen küllî bir haklı tenkidi hiçbir kanun suç saymaz.
Hem küllî bir te'vil mânâsından makam‑ı iddia cerbezesiyle o kumandana bir hisse çıkarıp ona tatbik etmiş. Böyle yüzde bir adam ancak fehmeden bir mânâ mahrem ve gizli bir risalede bulunmasını hiçbir kanun suç sayamaz.
Hem o risale hàrika bir tarzda müteşâbih hadîslerin te'villerini beyân etmiş. O beyân otuz‑kırk sene evvel olduğu ve üç mahkemeye ve mahkemenize ve Ankara’nın altı makàmâtına üç sene zarfında iki defa takdim edilip tenkid görmeyen müdafaa ve i'tirâznâmemde kat'î cevab verildiği hâlde, o hadîsin hakikatini beyân sadedinde bir kusurlu şahsa mutâbık çıkmasını hiçbir kanun suç sayamaz.
Hem o şahsı tenkid, o içinde bulunduğu ve kusurlara sebeb olduğu bir inkılâbın hasenâtı yalnız onun değil, belki ordunun ve hükûmetindir. Onun da yalnız bir hissesi var. Onun kusurları için onu tenkid etmek, elbette bir suç olmadığı gibi inkılâba hücum ediyor denilemez.
Hem bu kahraman milletin ebedî bir medâr‑ı şerefi ve Kur'ân ve cihad hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılınçlarının pek büyük ve antika bir yâdigârı olan Ayasofya Câmii’ni puthâneye ve Meşîhat Dâiresi’ni kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olması imkânı var mı?
493
İddianâmede sebeb‑i ittiham İkinci Mes'ele:
Üç mahkemede ondan berâet kazandığımız ve kırk sene evvel bir hadîsin hàrika te'vilini beyân ederken, cin ve insin şeyhülislâmı Zenbilli Ali Efendi’nin “Şapkayı şaka ile dahi başa koymağa hiçbir cevâz yok.” demesiyle beraber bütün şeyhülislâmlar ve bütün ulemâ‑i İslâm cevâzına müsâade etmedikleri hâlde, avâm‑ı ehl-i îmân onu giymeğe mecbur olduğu zaman, o büyük allâmelerin adem‑i müsâadeleri ile, onlar tehlikede… (Yani: Ya dinini bırakmak, ya isyan etmek vaziyetinde iken) kırk sene evvel Beşinci Şuâ’ın bir fıkrası: “Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek! Fakat baştaki îmân o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallâh müslüman edecek.” demesiyle avâm‑ı ehl-i îmânı hem isyan ve ihtilâlden, hem ihtiyarıyla îmânını ve dinini bırakmaktan kurtardığı‥ ve hiçbir kanun münzevîlere böyle şeyleri teklif etmediği‥ ve yirmi senede altı hükûmet beni onu giymeğe mecbur etmediği ve bütün memurlar dâirelerinde ve kadınlar ve çocuklar ve câmidekiler ve ekser köylüler onu giymeğe mecbur olmadıkları ve şimdi resmen askerin başından kalktığı ve örme ve bere çok vilâyetlerde yasak olmadığı hâlde; hem benim, hem kardeşlerimin bir sebeb‑i ittihamımız gösterilmiş. Acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir maslahat, hiçbir usûl bu pek mânâsız ittihamı bir suç sayabilir mi?
Üçüncü Medâr‑ı İttiham: Emirdağı’nda emniyeti ihlâle teşviktir. Buna karşı i'tirâz ise:
Evvelâ: Buradaki mahkemeye, hem Ankara’nın altı makàmâtına bu mahkemenin ma'lûmât ve müsâadesiyle verilen ve cerhedilmeyen i'tirâznâmedir. Onu aynen şimdi iddianâmeye karşı i'tirâz olarak izhâr ediyorum.
Sâniyen: Emirdağı’nda, orada bütün benim ile konuşan zâtların şehâdetleriyle ve ahâlinin ve zâbıtanın tasdikiyle berâetimden sonra bütün kuvvetimle inzivamda dünya siyasetine karışmaktan çekinmişim. Hattâ te'lifi ve muhâbereyi de bırakmıştım. Yalnız tekrârât‑ı Kur'âniye ve meleklere dair iki nükteden başka te'lif etmedim. Ve haftada bir mektûb bir yere Nurlara teşvik için yazardım. Hattâ müftü olan öz kardeşime ve yirmi sene yanımda talebelik eden ve beni çok merak eden ve bayram tebrikleri yazan o biraderime üç senede üç‑dört mektûb yazdım. Memleketimdeki biraderime yirmi senede hiç yazmadığım hâlde iddianâmede beni emniyeti ihlâl suçu ile ittiham edip ve cerbeze ile eski nakarâtı tazeleyerek “inkılâba karşı geliyor” demiş. Buna karşı deriz:
494
Yirmi sene zarfında yirmi bin Nur nüshalarını merak ve kabûl ile okuyan yirmi bin, belki yüz bin adamdan altı mahkeme ve alâkadar on vilâyetin zâbıtaları emniyeti ihlâle dair hiçbir maddeyi kaydetmemesi gösteriyor ki; hakkımızda binler ihtimalden ancak bir tek ihtimal ile bir imkâna, kat'î vukûât nazarıyla bakıyor. Hâlbuki iki‑üç ihtimalden bir ihtimal olsa eseri görülmezse hiçbir suç olmaz. Hem binler ihtimalden bir ihtimal değil, belki her adam, hem aleyhime hücum eden müddeî çok adamları öldürebilir. Anarşist ve komünist hesabına emniyeti, âsâyişi bozabilir, emniyeti ihlâl edebilir. Demek böyle pek acîb ve ifratkârâne, imkânâtı vukûât yerinde isti'mâl etmek adliyeye ve kanuna karşı ihanettir.
Hem her hükûmette muhâlifler bulunur. Yalnız fikren muhâlefet bir suç olmaz. Hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. Ve bilhassa vatan ve millete zararsız çok hizmeti ve fâidesi bulunan ve sonra hayat‑ı ictimâiyeye karışmayan ve tecrid‑i mutlakta yaşattırılan ve eserleri Âlem‑i İslâmın en mühim merkezlerinde kemâl‑i takdir ve tahsin ile karşılanan (Hâşiye) bir adam hakkında bu pek acîb ve asılsız ittihamları yapanlar, anarşilik, belki komünistlik hesabına bilmeyerek isti'mâl ediliyor diye endişe ediyoruz.
Bazı emârelerle bildim ki, gizli düşmanlarımız Nurun kıymetini düşürmek fikriyle, siyaset mânâsını hatırlatan mehdilik da'vâsını tevehhüm ile güyâ Nurlar buna bir âlettir diye çok asılsız bahâneleri araştırıyorlar. Belki benim şahsıma karşı bu işkenceler, bu evhâmlarından ileri geliyor. Ben o gizli zâlim düşmanlara ve onları aleyhimizde dinleyenlere deriz:
495
Hâşâ! Sümme hâşâ!‥ Hiçbir vakit böyle haddimden tecâvüz edip îmân hakikatlerini şahsiyetime bir makam‑ı şân ü şeref kazandırmağa âlet etmediğime bu yetmişbeş, hususan otuz senelik hayatım ve yüzotuz Nur Risaleleri ve benim ile tam arkadaşlık eden binler zâtlar şehâdet ederler.
Evet, Nur şâkirdleri biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini göstermişim ki; şahsıma değil bir makam, şân ü şeref ve şöhret vermek ve uhrevî ve manevî bir mertebe kazandırmak, belki bütün kanâat ve kuvvetimle ehl‑i îmâna bir hizmet‑i îmâniye yapmak için, değil yalnız dünya hayatımı ve fânî makàmâtını, belki – lüzum olsa – âhiret hayatımı ve herkesin aradığı uhrevî bâkî mertebeleri fedâ etmeği; hattâ Cehennem’den bazı bîçâreleri kurtarmağa vesile olmak için – lüzum olsa – Cennet’i bırakıp Cehennem’e girmeği kabûl ettiğimi hakîki kardeşlerim bildikleri gibi, mahkemelerde dahi bir cihette isbât ettiğim hâlde, beni bu ittihamla Nur ve îmân hizmetime bir ihlâssızlık isnâd etmekle ve Nurların kıymetlerini tenzîl etmekle milleti onun büyük hakikatlerinden mahrum etmektir.
Acaba, bu bedbahtlar dünyayı ebedî ve herkesi kendileri gibi dini ve îmânı dünyaya âlet ediyor tevehhümüyle dünyadaki ehl‑i dalâlete meydân okuyan ve hizmet‑i îmâniye yolunda hem dünyevî hem – lüzum olsa – uhrevî hayatlarını fedâ eden ve mahkemelerde da'vâ ettiği gibi, bir tek hakikat‑i îmâniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen ve siyasetten ve siyâsî mânâsını işmâm eden maddî ve manevî mertebelerden ihlâs sırrı ile bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsâlsiz işkencelere tahammül edip siyasete – meslek itibariyle – tenezzül etmeyen ve kendini nefsi itibariyle talebelerinden çok aşağı bilen ve onlardan dâima himmet ve duâ bekleyen ve kendi nefsini çok bîçâre ve ehemmiyetsiz i'tikàd eden bir adam hakkında bazı hàlis kardeşleri, Risale‑i Nurdan aldıkları fevkalâde kuvve‑i îmâniyeye mukâbil onun tercümânı olan o bîçâreye – tercümânlık münâsebetiyle – Nurların bazı faziletlerini hususî mektûblarında ona isnâd etmeleri ve hiçbir siyaset hâtırlarına gelmeyerek âdete binâen, insanlar sevdiği âdi bir adama da: “Sultanımsın, velîni'metimsin.” demeleri nev'inden yüksek makam vermeleri ve haddinden bin derece ziyâde hüsn‑ü zan etmeleri ve eskiden beri üstad ve talebeler mâbeyninde cârî ve i'tirâz edilmeyen makbûl bir âdet ile teşekkür mânâsında pek fazla medh ü senâ etmeleri ve eskiden beri makbûl kitapların âhirlerinde mübâlağa ile medhiyeler ve takrizler yazılmasına binâen, hiçbir cihetle suç sayılabilir mi?
496
Gerçi mübâlağa itibariyle hakikate bir cihette muhâliftir; fakat kimsesiz, garîb ve düşmanları pek çok ve onun yardımcılarını kaçıracak çok esbâb varken, insafsız çok mu'terizlere karşı sırf yardımcılarının kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübâlağalı medhedenlerin şevklerini kırmamak için onların bir kısım medihlerini Nurlara çevirip bütün bütün reddetmediği hâlde onun bu yaşta ve kabir kapısındaki hizmet‑i îmâniyesini dünya cihetine çevirmeğe çalışan bazı resmî memurların ne derece haktan, kanundan, insaftan uzak düştükleri anlaşılır. Son sözüm: لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ’dur.
Said Nursî
497
Lâhika
Sorgu hâkimliğinin son tahkîkat kararnâmesinin arkasında denilmiş ki: “Hey'et‑i vekile Mu'cizât‑ı Kur'âniye’yi yani, yalnız Yirmibeşinci Söz Risalesini; üç âyetin medeniyete karşı beyânâtı, şimdiki kanun‑u medeniyete uygun gelmediği bahânesiyle resmen dağılmasının yasak edilmesine ve toplanmasına dört ay evvel bir karar vermiş.” diye yazılı gördüm.
Buna cevaben: Mu'cizât‑ı Kur'âniye şimdi Zülfikàr’dadır ve Zülfikàr’ın dörtyüze yakın sahifesinden yalnız iki sahifesinde otuz sene evvel medeniyetin Kur'ân’a karşı tenkidlerine i'tirâz edilmez bir tarzda cevab verilen ve üç eski risalelerimde bulunan üç âyetin tefsiridir. Biri; tesettür‑ü nisvân hakkındaki âyet, ikincisi; irsiyet hakkında ﴿فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ﴾ üçüncüsü; yine irsiyet hakkında ﴿فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ﴾ âyetlerindeki hakikatlerin hikmetini, feylesofları ilzam edecek bir sûrette iki sahifeyi yirmi sene evvel ve başka risalelerimde otuz sene evvel yazdığım hâlde, bugün yazılmış gibi tevehhümüyle dörtyüz sahife Zülfikàr yasak edilmesinin yerine o iki sahifeyi Zülfikàr’dan çıkarıp kitabımızı bize iâde etmek kanunen hakkımızdır. Nasıl bir mektûbda zararlı bir‑iki kelime bulunsa; o kelimeler kaldırılır, mütebâkisinin neşrine izin verilir. Bu kabîlden mahkeme‑i âdilenizden bu hakkımızı isteriz.
Bir ay evvel bize verilen kırk sahifelik iddianâmeyi birisi yanıma gelip bana okumaya imkân bulamadığından, bugün onbir Haziran’da yeni olarak iddianâmeyi bana okudular. Ben dinledim. Gördüm ki, size yazdığım iki ay evvel i'tirâznâmem, bir aya yakın evvelde i'tirâznâmemin tetimmesi ve lâhikası, hem Ankara’nın altı makàmâtına, hem makamınıza da verilmiş. İşte bu i'tirâznâme, o iddianâmeyi esâsıyla kesiyor ve reddediyor. Yeniden iddianâmeye karşı i'tirâznâme yazmağa hiç lüzum görmüyorum. Yalnız iki‑üç noktayı makam‑ı iddiaya hatırlatmak nev'inden derim ki:
498
Ben iddianâmeyi nazar‑ı itibara alıp cevab vermediğimin sebebi, bizi berâet ettiren üç âdil mahkemenin haysiyetini kırmamak ve ihanet etmemek içindir. Çünkü o mahkemeler, şimdi iddianâmedeki esâsları tamamıyla inceden inceye tedkikten sonra bize berâet vermişler. Onların berâetini hiçe saymak, adliyenin şerefine ilişmektir.
İkinci Nokta: Makam‑ı iddia cerbezesiyle binler mesâil içinde, bir‑iki mes'eleye, hâtırımıza gelmeyen bazı mânâlar vererek bizi ittiham ediyor. Hâlbuki o mesâiller Nurun büyük mecmualarında var. Mısır Câmiü'l‑Ezher ulemâsı ve Şam‑ı Şerîf büyük âlimleri ve Mekke‑i Mükerreme ve Medine‑i Münevvere’nin müdakkik hocaları ve Haleb ve sâire, hususan Diyânet Riyâsetinin muhakkìk âlimleri onları görüp kemâl‑i takdirle tahsin ve tasdik ettikleri hâlde, hocavâri ve âlimâne bazı ilmî i'tirâzları bu iddianâmede hayretle ve taaccüble gördüm. Haydi bazı yanlışlarım bulunsa bile binler âlimlerin görmedikleri veya ilişmedikleri i'tirâznâmedeki o yanlışlar hakîki olsa da, bir suç olamaz, yalnız ilmî bir hatâ olabilir.
Hem üç mahkeme bütün Risale‑i Nuru ve bizleri berâet ettirdi. Yalnız Eskişehir Mahkemesi bir tesettür‑ü nisvân mes'elesine dair Yirmidördüncü Lem'anın onbeş kelimesini sebeb gösterip bana ve yüzde onbeş arkadaşıma hafifçe bir ceza verdi. Size takdim ettiğim tetimme‑i i'tirâzımda üçyüzelli bin tefsirin hükmüne ittibâ' ile o tefsirim için mahkûmiyetimi, rû‑yi zeminde adâlet varsa o hükmü kabûl etmez diye yazmışım. Makam‑ı iddia bin dereden su getirir gibi yirmi seneden beri yazılan kitab ve mektûbların bazı cümlelerini zekâvetiyle aleyhimize çevirmeğe çalışmış. Hâlbuki bu noktada bizi berâet ettiren üç değil belki beş‑altı mahkeme bu mevhûm suçta bize şerîk oluyorlar. Ben o âdil mahkemelerin haysiyetine ilişmemek lâzım geliyor diye makam‑ı iddiaya hatırlatıyorum.
499
Üçüncüsü: Ölmüş gitmiş, hükûmetten alâkası kesilmiş ve inkılâbdaki bazı kusurâta sebeb olmuş bir reise, sarîhan tenkid ve i'tirâz da olsa kanunen bir suç olamaz. Hâlbuki sarâhat değil, o kendi cerbezesiyle küllî beyânâtımızı ona tatbik etmiş. O mahrem ve herkese bildirmediğimiz mânâları izhâr ve teşhîr edip umumun nazar‑ı dikkatini celbediyor. Eğer onda bir suç varsa, o makam‑ı iddia suçlu olur. Çünkü, halkı teşvik edip o mânâlara nazar‑ı dikkati celbediyor.
Dördüncüsü: Üç mahkeme cem'iyet noktasında bize kat'î berâet verdiği hâlde yine eski nakarât gibi gizli cem'iyet vehmine bin dereden su toplamak gibi emâreler araştırmış. Hâlbuki siyâsî ve vatan ve millete zararlı olan müteaddid cem'iyetler varken, onlara müsâade ve müsâmahakârâne bakmak ile beraber, bizim gibi binlerle şâhidlerin ve emârelerin şehâdetleriyle ve altı vilâyetin ilişmemeleriyle sâbit olan Nur Talebelerinin ders arkadaşlıklarına ve sırf vatan ve millet ve din menfaatine ve saâdet‑i dünyeviye ve uhreviye hesabına ve hariçten ve dâhilden gelen ifsad cereyanlarına karşı mücâhidâne tesânüdlerine gizli cem'iyet nâmını vermek ve yirmi senede yüzbinler Risale‑i Nur şâkirdlerinin emniyeti ihlâle dair hiçbir vukûâtları kaydedilmediği hâlde, “Dini âlet ederek emniyeti ihlâle halkı teşvik ediyor.” diye makam‑ı iddia onları ittiham etmesi, değil nev'‑i beşeri, belki zemini de hiddete getirip o ittihamı reddeder. Her ne ise‥ daha fazla söylemeye lüzum görmüyorum. İddianâmeden çok evvel yazılan i'tirâznâme ve tetimmesi ona bir cevabımızdır.
Afyon Ceza Evinde Mevkuf Said Nursî
500
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Afyon Mahkemesine ve Ağır Ceza Reisine beyân ediyorum ki:
Eskiden beri fıtratımda tahakkümü kaldıramadığım için dünyaya karşı alâkamı kesmiştim. Şimdi o kadar mânâsız, lüzumsuz tahakkümler içinde hayat bana gayet ağır gelmiş, yaşayamayacağım. Hapsin haricinde, yüzler resmî adamların tahakkümlerini çekmeğe iktidarım yok. Bu tarz hayattan bıktım. Ben sizden bütün kuvvetimle tecziyemi taleb ediyorum. Şimdi kabir elime geçmiyor. Hapiste kalmak bana lâzımdır. Makam‑ı iddianın asılsız isnâd ettiği suçlar siz de bilirsiniz ki, yok. Beni cezalandırmaz. Fakat beni ma'nen cezalandıracak vazife‑i hakîkiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münâsib ise, sorunuz cevab vereyim.
Evet büyük kusurlarımdan bir tek suçum: Vatan ve millet ve din nâmına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi – dünyaya bakmadığım için – yapmadığımdan hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine şimdi bu Afyon hapsinde kanâatim geldi.
Nur şâkirdlerinin hàlis ve sırf uhrevî nurlara ve tercümânına karşı alâkalarına, dünyevî ve siyâsî cem'iyet nâmını verip onları mes'ûl etmeğe çalışanların ne kadar hakikatten ve adâletten uzak düştüklerine karşı üç mahkemenin o cihette berâet vermesiyle beraber deriz ki:
Hayat‑ı ictimâiye-i insaniyenin hususan millet‑i İslâmiye’nin üssü'l‑esâsı: Akrabalar içinde samîmâne muhabbet ve kabile ve tâifeler içinde alâkadarâne irtibat ve İslâmiyet milliyetiyle mü'min kardeşlerine karşı, manevî, muâvenetkârâne bir uhuvvet ve kendi cinsi ve milletine karşı fedâkârâne bir alâka ve hayat‑ı ebediyesini kurtaran Kur'ân hakikatlerine ve nâşirlerine sarsılmaz bir râbıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat‑ı ictimâiyeyi esâsıyla te'min eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimâldeki dehşetli anarşistlik tohumunu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izâle eden ve medeniyet‑i beşeriyeyi ve hayat‑ı ictimâiyeyi bütün bütün bozmağa yol açan kızıl tehlikeyi kabûl etmekle ancak Nur şâkirdlerine medâr‑ı mes'ûliyet cem'iyet nâmını verebilir.
501
Onun için hakîki Nur şâkirdleri çekinmeyerek Kur'ân hakikatlerine karşı kudsî alâkalarını ve uhrevî kardeşlerine karşı sarsılmaz irtibatlarını izhâr ediyorlar. O uhuvvet sebebiyle gelen herbir cezayı memnuniyetle kabûl ettiklerinden, mahkeme‑i âdilenizde hakikat‑i hâli olduğu gibi itiraf ediyorlar. Hile ile dalkavukluk ile ve yalanlarla kendilerini müdafaaya tenezzül etmiyorlar.
MevkufSaid Nursî
502
Afyon Mahkemesine İddianâmeye Karşı Verilen İ'tirâznâme Tetimmesinin Bir Zeylidir
Evvelâ: Mahkemeye beyân ediyorum ki; bu yeni iddianâme de Denizli ve Eskişehir Mahkemelerimizdeki o eski iddianâmelere ve aleyhimizde sathî ehl‑i vukûfların sathî tahkîkatlarına bina edildiğinden mahkemenizde da'vâ ettim ki: Bu iddianâmenin yüz yanlışını isbât etmezsem, yüz sene cezaya râzıyım. İşte o da'vâmı isbât ettim, yüzden ziyâde yanlışların cetvelini isterseniz takdim edeceğim.
Sâniyen: Ben Denizli Mahkemesinde, kitab ve evraklarımız Ankara’ya gittiği sırada, aleyhimize hüküm verilecek diye telâş ve me'yûsiyetle beraber, arkadaşlarıma yazdım. Ve bazı müdafaâtımın âhirinde bulunan o yazdığım parça şudur: “Eğer Risale‑i Nuru tenkid fikriyle tedkik eden adliye memurları, îmânlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni i'dâm ile mahkûm etseler; şâhid olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risale‑i Nurun vazifesi, îmânı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek hizmet‑i îmâniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmağa mükellefiz.”
İşte ey hey'et‑i hâkime; bu hakikate binâen Risale‑i Nurun cerhedilmez kuvvetli hüccetleri elbette mahkemede kalbleri kendine çevirmiş, aleyhimde ne yapsanız ben hakkımı helâl ederim, gücenmem. Bunun içindir ki; eşedd‑i zulüm ile bir eşedd‑i istibdâd tarzında şahsımı hiç ömrümde görmediğim ihanetlerle çürütmekle damarıma dokundurulduğu hâlde tahammül ettim. Hattâ bedduâ da etmedim. Bize karşı bütün ittihamlara ve bütün isnâd edilen suçlara karşı elinizdeki Risale‑i Nurun mecmuaları, benim mukàbele edilmez müdafaanâmem ve cerhedilmez i'tirâznâmemdirler.
503
Medâr‑ı hayrettir ki: Mısır, Şam, Haleb, Medine‑i Münevvere, Mekke‑i Mükerreme allâmeleri ve Diyânet Riyâsetinin müdakkik hocaları o Nur Mecmualarını tedkik edip hiç tenkid etmeyerek takdir ve tahsin ettikleri hâlde, iddianâmeyi aleyhimize toplayan zekâvetli [!] zât: Kur'ânı, yüzkırk sûredir diye, acîb ve pek zâhir bir yanlışı ile ne derece sathî baktığı ve Risale‑i Nur bu ağır şerâit içinde ve benim gurbet ve kimsesizliğim ve perîşaniyetimde ve aleyhimde dehşetli hücumlarla beraber yüzbinler ehl‑i hakikate kendini tasdik ettirdiği hâlde, daha Kur'ânın kaç sûresi var olduğunu bilmeyen o iddiacı zât: “Risale‑i Nur Kur'ânın tefsirine ve hadîslerin te'viline çalışmasıyla beraber bir kısmında okuyanlara bir şey öğretme bakımından ilmî bir mâhiyet ve kıymet taşımadığı görülmektedir.” diye tenkidi ne derece kanundan, hakikatten, adâletten ve haktan uzak olduğu anlaşılıyor.
Hem size şekvâ ediyorum ki; kırk sahifeli ve yüzer yanlışı bulunan ve kalblerimizi yaralayan iddianâmeyi tamamıyla bize iki saat dinlettirdiğiniz hâlde, ayn‑ı hakikat bir buçuk sahifeyi ona karşı – ısrarımla beraber – iki dakika okumaya müsâade etmediğiniz için, ona mukâbil i'tirâznâmemi tamamıyla okumaya, adâlet nâmına sizden istiyorum.
Sâlisen: Herbir hükûmette muhâlifler var. Âsâyişe ilişmemek şartıyla, kanunen onlara ilişilmez. Ben ve benim gibi dünyadan küsmüş ve yalnız kabrine çalışanlar; elbette bin üçyüzelli senede, ecdâdımızın mesleğinde ve Kur'ânımızın dâire‑i terbiyesinde ve her zamanda üçyüzelli milyon mü'minlerin takdis ettiği düsturlarının müsâade ettiği tarzda hayat‑ı bâkiyesine çalışmayı terkedip gizli düşmanlarımızın icbarıyla ve desîseleriyle fânî ve kısacık hayat‑ı dünyeviyesi için, sefîhâne bir medeniyetin ahlâksızcasına belki bir nev'i bolşevizmde olduğu gibi vahşiyâne kanunlara, düsturlara tarafdâr olup onları meslek kabûl etmekliğimiz hiç mümkün müdür! Ve dünyada hiçbir kanun ve zerre mikdar insafı bulunan hiçbir insan bunları onlara kabûl ettirmeğe cebretmez. Yalnız o muhâliflere deriz: Bize ilişmeyiniz, biz de ilişmemişiz.
504
İşte bu hakikate binâendir ki; Ayasofya’yı puthâne ve Meşîhat’i kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun nâmındaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdâr değiliz. Ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz. Ve bu yirmi sene işkenceli esâretimde eşedd‑i zulüm şahsıma edildiği hâlde siyasete karışmadık, idareye ilişmedik, âsâyişi bozmadık. Yüzbinler Nur arkadaşım varken, âsâyişe dokunacak hiçbir vukûâtımız kaydedilmedi. Ben şahsım itibariyle hiç hayatımda görmediğim bu âhir ömrümde ve gurbetimde şiddetli ihanetler ve damarıma dokunduracak haksız muâmeleler sebebiyle, yaşamaktan usandım. Tahakküm altındaki serbestiyetten dahi, nefret ettim. Size bir istid'a yazdım ki; herkese muhâlif olarak ben berâetimi değil, belki tecziyemi taleb ediyorum ve hafif cezayı değil, sizden en ağır cezayı istiyorum. Çünkü, bu emsâlsiz, acîb zulmî muâmeleden kurtulmak için, ya kabre veya hapse girmekten başka çarem yok. Kabir ise, intihar câiz olmadığından ve ecel gizli olmasından şimdilik elime geçmediğinden, beş‑altı ay (Hâşiye) tecrid‑i mutlakta bulunduğum hapse râzı oldum. Fakat, bu istid'ayı masûm arkadaşlarımın hatırları için şimdilik vermedim.
Râbian: Benim bu otuz sene hayatımda ve Yeni Said tâbir ettiğim zamanımda bütün Risale‑i Nurda yazdıklarım ve şahsıma temâs eden hakikatlerinin tasdikiyle ve benimle ciddi görüşen ehl‑i insaf zâtların ve arkadaşların şehâdetleriyle iddia ediyorum ki: Ben nefs‑i emmâremi elimden geldiği kadar hodfürûşluktan, şöhret‑perestlikten, tefâhurdan men'e çalışmışım ve şahsıma ziyâde hüsn‑ü zan eden Nur talebelerinin belki yüz defa hatırlarını kırıp cerhetmişim. “Ben mal sâhibi değilim, Kur'ânın mücevherât dükkânının bir bîçâre dellâlıyım” dediğimi; hem yakın dostlarım, hem kardeşlerimin tasdikleriyle ve emârelerini görmeleriyle, ben, değil dünyevî makàmâtı ve şân ü şerefi şahsıma kazandırmak, belki manevî büyük makàmât farazâ bana verilse de, fakat hizmetteki ihlâsıma nefsimin hissesi karışmak ihtimaline binâen korkarak o makàmâtı da hizmetime fedâ etmeğe karar verdiğim ve fiilen de öylece hareket ettiğim hâlde, mahkeme‑i àlînizde güyâ en büyük bir siyâsî mes'ele gibi, bana karşı bazı kardeşlerimin Nurdan istifadelerine manevî bir şükrân olarak ben kabûl etmediğim hâlde pederinden çok fazla hürmet etmesini medâr‑ı suâl ve cevab yaptınız. Bir kısmını inkâra sevk ettiniz. Ve bize hayret ile dinlettirdiniz. Acaba kendi râzı olmadığı ve kendini lâyık bulmadığı hâlde başkaların onu medhetmeleriyle o bîçâreye bir suç tevehhüm edilebilir mi?
505
Hâmisen: Kat'iyyen size beyân ediyorum ki; hiçbir cem'iyetçilik ve cem'iyetlerle ve siyâsî cereyanlarla hiçbir alâkası olmayan Nur Talebelerini, cem'iyetçilik ve siyasetçilik ile itham etmek; doğrudan doğruya kırk seneden beri İslâmiyet ve îmân aleyhinde çalışan gizli bir zındıka komitesi ve bu vatanda anarşiliği yetiştiren bir nev'i bolşevizm nâmına bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücâdeledir ki, üç mahkeme cem'iyetçilik cihetinde bütün Nurcuların ve Nur Risalelerinin berâetlerine karar vermişler. Yalnız Eskişehir Mahkemesi, Tesettür‑ü Nisâ hakkında bir küçük risalenin bir tek mes'elesini belki bu gelen cümleyi: “Mesmuâtıma göre: Merkez‑i hükûmette, bir kundura boyacısı çarşı içinde bir büyük adamın yarım çıplak karısına sarkıntılık edip o acîb edebsizliği yapması tesettür aleyhinde olanın hayâsız yüzüne şamar vuruyor.” diye eskiden yazılmış cümle sebebiyle, bir sene bana ve yüzyirmi adamdan, onbeş arkadaşıma altışar ay ceza verdiler. Demek, şimdi Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini ittiham etmek, o üç mahkemeyi mahkûm etmek ve itham ve ihanet etmek demektir.
Sâdisen: Risale‑i Nur ile mübâreze edilmez. Onu gören bütün ulemâ‑i İslâm, Kur'ânın gayet hakikatli bir tefsiri, yani, hakikatlerinin kuvvetli hüccetleri ve bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesi ve şimâlden gelen tehlikelere karşı bu millet ve bu vatanın bir kuvvetli seddi olduğunu tasdik ettiklerinden, mahkemeniz bunun talebelerini bundan ürkütmek değil, belki hukuk‑u âmme noktasında terğîb etmek bir vazifeniz biliyoruz ve onu sizden bekliyoruz. Millete, vatana, âsâyişe muzır dinsizlerin ve bazı siyâsî zındıkların kitaplarına ve mecmualarına hürriyet‑i ilmiye serbestiyetiyle ilişilmediği hâlde, masûm ve muhtaç bir gencin îmânını kurtarmak ve sû‑i ahlâktan kurtulmak için Nura talebe olması; elbette değil bir suç, belki hükûmet ve maârif dâiresi teşvik ve takdir edecek bir hâlettir.
506
Son sözüm: Cenâb‑ı Hak, hâkimleri adâlet‑i hakîkiyeye muvaffak etsin. Âmîn deyip, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ ’dir.
Said Nursî
507
Son Sözüm
Hey'et‑i hâkimeye beyân ediyorum ki:
Hem iddianâmeden, hem uzun tecridlerimden anladım ki, bu mes'elede en ziyâde şahsım nazara alınıyor ve şahsımı çürütmek maslahat görülmüş. Güyâ şahsiyetimin idareye, âsâyişe, vatana zararı var. Ve ben de din perdesi altında dünyevî maksadlar güdüyormuşum, bir nev'i siyaset peşinde koşuyormuşum. Buna karşı, size bunu kat'iyyetle beyân ediyorum:
Bu evhâm yüzünden, benim şahsiyetimi çürütmek sûretinde Risale‑i Nura ve bu vatana ve bu millete fedâkâr ve kıymetdâr olan şâkirdlerini incitmeyiniz. Yoksa bu vatana ve bu millete manevî büyük bir zarar, belki bir tehlikeye vesile olur.
Bunu da size kat'iyyen beyân ediyorum: Şahsıma tahkîr ve ihanet ve çürütmek ve işkence, ceza gibi ne gelse; – Risale‑i Nura ve şâkirdlerine benim yüzümden zarar gelmemek şartıyla, şimdiki mesleğim itibariyle – kabûle karar vermişim. Bunda da âhiretim için bir sevâb var. Ve nefs‑i emmârenin şerrinden kurtulmama bir vesiledir diye bir cihette ağlarken memnun oluyorum. Eğer bu bîçâre masûmlar benimle beraber bu mes'elede hapse girmese idiler, mahkemenizde pek şiddetli konuşacaktım. Siz de gördünüz ki, iddianâmeyi yazan, bin dereden su toplamak gibi yirmi‑otuz senelik hayatımda – mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün kitab ve mektûblarımdan – cerbezesiyle ve kısmen yanlış mânâ vermesiyle güyâ umum onlar bu sene yazılmış, hiç mahkemeleri görmemiş, af kanunlarına ve mürûr‑u zamana uğramamış gibi onun ile benim şahsiyetimi çürütmek istiyor. Ben kendim, şahsımın çürük olduğunu yüz defa söylediğim ve aleyhimde olanlar her vesile ile yine şahsımı çürüttükleri hâlde, ehl‑i siyaseti evhâmlandıracak derecede teveccüh‑ü âmmeye karşı fâide vermediğinin sebebi: Îmânın kuvvetlenmesi için bu zamanda ve bu zeminde gayet şiddetli bir ihtiyac‑ı kat'î ile ders‑i dinde bazı şahıslar lâzımdır ki, hakikati hiçbir şeye fedâ etmesin, hiçbir şeye âlet etmesin. Nefsine hiçbir hisse vermesin. Tâ ki, îmâna dair dersinden istifade edilsin, kanâat‑ı kat'iyye gelsin.
508
Evet, hiçbir zaman, bu zeminde bu zaman kadar böyle bir ihtiyac‑ı şedîd olmamış gibidir. Çünkü tehlike hariçten şiddetle gelmiş. Şahsımın bu ihtiyaca karşı gelmediğini itiraf edip ilân ettiğim hâlde, yine şahsımın meziyetinden değil, belki şiddet‑i ihtiyaçtan ve zâhiren başkalar çok görünmemesinden şahsımı o ihtiyaca bir çare zannediyorlar. Hâlbuki ben de çoktan beri buna taaccüb ve hayret ile bakıyordum ve hiçbir cihetle lâyık olmadığım hâlde, dehşetli kusurlarımla beraber, bu teveccüh‑ü âmmenin hikmetini şimdi bildim. Hikmeti de şudur:
Risale‑i Nurun hakikati ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi, bu zaman ve bu zeminde o şiddetli ihtiyacın yüzünü kendine çevirmiş. Benim şahsımı – hizmet itibariyle binden bir hissesi ancak bulunduğu hâlde – o hàrika hakikatin ve o hàlis muhlis şahsiyetin bir mümessili zannedip o teveccühü gösteriyorlar. Gerçi bu teveccüh hem bana zarar, hem ağır geliyor. Hem de hakkım olmadığı hâlde hakikat‑i Nuriyenin ve şahsiyet‑i maneviyesinin hesabına sükût edip o manevî zararlara râzı oluyorum. Hattâ İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) gibi bazı evliyânın ilhâm‑ı İlâhî ile bu zamanımızda Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cize‑i maneviyesinin bir âyinesi olan Risale‑i Nurun hakikatine ve hàlis talebelerinin şahs‑ı manevîsine işâret‑i gaybiye ile haber verdikleri, içinde benim ehemmiyetsiz şahsımı o hakikate hizmetim cihetiyle nazara almışlar. Ben hatâ etmişim ki; onların şahsıma ait bir parçacık iltifatlarını bazı yerde te'vil edip Risale‑i Nura çevirmemişim. Bu hatâmın sebebi de zaafiyetim ve yardımcılarımı ürkütecek esbâbın çoğaltılmaması ve sözlerime i'timâdı kazanmak için zâhiren şahsıma bir kısmını kabûl etmiştim.
Size ihtar ediyorum! Fânî ve kabir kapısındaki çürük şahsımı çürütmeğe ihtiyaç yok ve bu kadar ehemmiyet vermeğe de lüzum yok. Fakat Risale‑i Nurla mübâreze edemezsiniz ve etmeyiniz. Onu mağlûb edemezsiniz. Mübârezede millet ve vatana büyük zarar edersiniz. Fakat şâkirdlerini dağıtamazsınız. Çünkü, hakikat‑i Kur'âniyenin muhâfazası yolunda kırk‑elli milyon şehîd veren bu vatandaki geçmiş ecdâdlarımızın ahfâdlarına bu zamanda hakikat‑i Kur'âniyenin muhâfazası ve Âlem‑i İslâmın nazarında eskisi gibi dindarâne kahramanlıkları terk ettirilmeyecek. Zâhiren çekilseler de o hàlis şâkirdler, rûh u canıyla o hakikate bağlıdırlar. Ve o hakikatin bir âyinesi olan Risale‑i Nuru terkedip, o terk ile vatan ve millet ve âsâyişe zarar vermeyeceklerdir.
509
Son sözüm ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْ فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
510
Hey'et‑i Vekileye Gönderilmiş Bir İstid'adır
Hey'et‑i vekileye gayet ehemmiyetli bir ricâm var.
Risale‑i Nurdan Sirâcü'n‑Nur nâmındaki üçyüz sahifeden ziyâde mecmuanın âhirinde ve aslı çok zaman evvel yazılan ve onbeş sahife kadar olan ve hey'et‑i vekilece o mecmuanın toplanmasına vesile bulunan Beşinci Şuâ herkese, hususan musîbet‑zedelere ve ihtiyarlara ve îmânda şübhelere düşenlere pek çok fâideleri tahakkuk eden Sirâcü'n‑Nur’dan, o zararlı tevehhüm edilen parçayı çıkarıp yasak ederek, mütebâki üçyüz sahifenin neşrine izin verilmesini ve tesellîsinden tam istifade eden bütün musîbet‑zedeler ve ihtiyarlar ve îmân hakikatlerine muhtaçlarla beraber hey'et‑i vekileden ricâ ederiz.
Hem dörtyüz sahifelik Zülfikàr’da otuz sene evvel Avrupa feylesoflarına karşı yazılan irsiyet ve tesettür hakkındaki iki âyetin tefsiri iki sahife, hem otuz sene evvel tab'edilen İşârâtü'l‑İ'câz’da ﴿اَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰوا﴾ âyetine dair yazılan, bankaya dair bir satır ve hem otuz sene evvel ben, Dâru'l‑Hikmet’te iken İngiltere’nin Anglikan Kilisesi’nin başpapazının Meşîhat‑i İslâmiye’den sorduğu altı suâl içinde bir satır kadar yazılan yazıların kaldırılarak şimdiki kanun‑u medenîye uygun gelmediği – iki sahife bir satır – bahânesiyle müsâdere edilen ve Âlem‑i İslâmca çok tahsin ile çok menfaati bilfiil görülen ve üç rükn‑ü îmânîyi hàrika bir tarzda isbât eden o Zülfikàr mecmuamızı iâde etmesini ricâ edip istiyoruz ve hakkımızdır. Bir mektûbda beş kelime sansür edilse bâkî kısmına izin verilmesi gibi, biz de kanunen ehemmiyetli bu hakkımızı isteriz. Ve hakkımızda habbeleri kubbeler yapanların zulmünden kurtarılmamızı, millet ve vatan ve âsâyişe Nurlarla hizmet eden Kur'ân ve îmân‑perverlerle beraber taleb ederiz.
511
Hem onsekiz sene evvel şiddetli bir zulme ma'rûz olduğum hiddetli bir zamanımda yazdığım Hücumât‑ı Sitte’yi onsekiz seneden beri görmediğim gibi, mahrem deyip neşrine izin vermemişim ve hem üç‑dört mahkemenin eline geçmiş, o risaleyi sâhiblerine iâde etmişlerdir.
Said Nursî
512
Diyânet Riyâsetindeki Ehl‑i Vukûfa Bir Teşekkürnâme
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Diyânet Riyâsetindeki ehl‑i vukûfa bir teşekkürnâme ve tedkiklerindeki cüz'î ve cevabı zâhir ve verilmiş tenkidlerine tashihle yardım etmek için üç noktayı beyân edeceğim.
Birincisi
Üç cihetle o âlimlere teşekkür ederim. Şahsım itibariyle minnetdârım.
Birincisi: Sirâcü'n‑Nur Mecmuasının Beşinci Şuâ’dan başka onüç parçasını takdirkârâne hülâsa etmeleridir.
İkincisi: Medâr‑ı ittihamımız olan, tarîkatçılık ve cem'iyetçilik ve emniyeti ihlâl bahânelerini reddetmeleridir.
Üçüncüsü: Benim mahkemedeki da'vâmı tasdikleridir. Yani, mahkemeye dedim: Kusur varsa bütün o kusur benimdir. Nur talebeleri hàlis ve masûm olup îmânları için Nurlara çalışmışlar. İşte o ehl‑i vukûf dahi Nurcuları kurtarıyorlar. Bütün kusuru bana veriyorlar. Ben de onlara, Allah sizden râzı olsun derim. Yalnız, merhum Hasan Feyzi ve merhum Hâfız Ali’yi ve o iki mübârek şehîdin sisteminde ve vârislerinden iki‑üç zâtı benim suçuma şerîk etmişler. Fakat bir cihette sehvetmişler. Çünkü o zâtlar, kusurda değil, belki hizmet‑i îmâniyede benden ileri ve benim hatâlarımdan müberrâ olarak zaafiyetime merhameten inâyet‑i İlâhiye tarafından bana yardımcı verilmişler.
İkinci Nokta
O ehl‑i vukûf, Beşinci Şuâ’daki rivâyetlerin bir kısmına zaîf ve bir kısmına mevzu' demişler ve te'villerinin bir kısmına yanlış demişler ki; bu Afyon’da aleyhimizde iddianâme o tarzda yazılmış ve onbeş sahifede seksenbir yanlış yaptığını bir cedvelde isbât etmişiz. Muhterem ehl‑i vukûf o cedveli görsünler. Bir tek nümûnesi şudur:
513
İddiacı demiş: “Bütün te'villeri yanlıştır ve o rivâyetler, ya mevzu' veya zaîftir.”
Biz dahi deriz: Te'vil demek, yani bu mânâ bu hadîsten murad olmak mümkündür, muhtemeldir demektir. Mantıkça o mânânın imkânını reddetmek ise, muhâliyetini isbât etmek ile olur. Hâlbuki o mânâ, göz ile göründüğü ve tahakkuk ettiği gibi, hadîsin mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferd olması bilmüşâhede mu'cizâne bir lem'a‑i ihbar-ı gaybîyi, bu asrın gözüne gösterdiğinden, hiçbir cihetle kàbil‑i inkâr ve i'tirâz olamaz. Hem o “bütün rivâyetler, mevzu'dur veya zaîftir” iddiacının demesi üç vecihle yanlış olduğu, cedvelde isbât edilmiş.
Birisi: Bir milyon hadîsi hıfzına alan İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel ve beşyüzbin hadîsi hıfzeden İmâm‑ı Buhârî’nin cesâret edemedikleri ve o nefyin isbâtı kàbil olmadığı ve bütün hadîs kitaplarını görmediği ve ümmetin ekseriyeti her asırda o rivâyetlerin mânâlarının zuhûrlarını veya o küllînin bir ferdini görmesini bekledikleri ve ümmetçe telâkki‑i bilkabûl derecesine yakınlaşmış ve ayn‑ı hakikat bazı nümûne ve ferdleri meydâna çıkıp görüldüğü hâlde, o rivâyetleri külliyetle inkâr etmek on cihetle hatâdır.
İkinci vecih: Mevzu'dur mânâsı: Bu rivâyet an'aneli, senedli hadîs değil demektir. Yoksa mânâsı yanlıştır demek değildir. Mâdem ümmette, hususan ehl‑i hakikat ve keşf ve bir kısım ehl‑i hadîs ve ehl‑i ictihâd kabûl edip mânâlarının vukû'larını beklemişler. Elbette o rivâyetlerin durûb‑u emsâl gibi umuma bakan hakikatleri vardır.
Üçüncü vecih: Hangi mes'ele veya rivâyet var ki, meşrebleri, mezhebleri muhtelif âlimlerin bir kitabında ona i'tirâz edilmesin. Meselâ; İslâm içinde birkaç deccâl geleceğine dair rivâyetlerden birisi bu Hadîs‑i Şerîf, sarîh bir sûrette Cengiz ve Hülâgu fitnesinden haber verir. لَنْ تَزَالَ الْخِلَافَةُ ف۪ي وُلْدِ عَمّ۪ي صِنْوِ اَبِي الْعَبَّاسِ حَتّٰى يُسَلِّمُوهَا اِلَى الدَّجَّالِ
514