294
Sekizinci Mes'elenin Bir Hülâsası
Yedinci’de haşri, çok makàmâttan soracaktık. Fakat, Hàlık’ımızın isimleriyle verdiği cevab o derece kuvvetli yakìn ve kanâat verdi ki; daha başka sorgulara ihtiyaç bırakmadığından orada kısa kestik.
Şimdi bu mes'elede, âhiret îmânının, hem âhiretin saâdetine, hem dünya saâdetine dair te'min ettiği fâideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek. Saâdet‑i uhreviyeye ait kısmı, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın izâhatı daha hiçbir beyâna ihtiyaç bırakmamış; onu O’na havâle ederek ve saâdet‑i dünyeviyeye ait kısmı izâh cihetini Risale‑i Nura bırakıp, yalnız kısa bir hülâsa ile insanın hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiyesine ait yüzer neticelerinden üç‑dört tanesini beyân ederiz.
Birincisi
İnsan, sâir hayvanata muhâlif olarak, hânesiyle alâkadar olduğu misillû dünya ile alâkadardır ve akàribiyle münâsebetdâr olduğu gibi, nev'‑i beşer ile de ciddi ve fıtrî münâsebetdârdır. Ve dünyada muvakkat bekàsını arzuladığı gibi bir dâr‑ı ebedîde bekàsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıdâ ihtiyacını te'min etmeğe çalıştığı gibi dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdâları, akıl ve kalb ve rûh ve insaniyet mideleri için tedârik etmeğe fıtraten mecburdur, çabalıyor. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saâdetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor.
Hattâ Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir zaman – küçüklüğümde – hayâlimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâkî fakat âdi ve meşakkatli bir vücûdu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Âh!” çekti, “Cehennem de olsa bekà isterim!” dedi.
295
İşte mâdem mâhiyet‑i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve‑i hayâliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet câmi' mâhiyet‑i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır. İşte bu hadsiz arzu ve emellere bağlı olduğu hâlde, sermâyesi bir cüz'î cüz'‑ü ihtiyarî ve fakr‑ı mutlak bir insana, âhirete îmân ne derece kuvvetli ve kâfî ve vâfî bir hazine, bir medâr‑ı saâdet ve lezzet, bir medâr‑ı istimdâd, bir merci' ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medâr‑ı tesellî olduğu öyle bir meyve ve fâidedir ki; onu kazanmak yolunda dünya hayatını fedâ etse, yine ucuzdur.
İkinci Meyvesi ve Hayat‑ı Şahsiyeye Bakan Bir Fâidesi
Üçüncü Mes'ele’de izâh edilen ve Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye bulunan çok ehemmiyetli bir neticedir.
Evet, her insanın, her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o i'dâmhâneye girmek keyfiyetidir. Bir tek dostu için, rûhunu fedâ eden o bîçâre insanın; binler, belki milyonlar, milyarlar dostları ebedî bir müfârakat içinde i'dâm olmalarını tevehhüm edip Cehennem azâbından beter bir elem – o düşünmek ucundan – göründüğü vakit, âhirete îmân geldi, gözünü açtırdı ve perdeyi kaldırdı‥ “Bak!” dedi. O, îmânla baktı… Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet‑i rûhâniyeyi – o dostları ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup mesrûrâne bir nurânî âlemde onu da bekliyorlar vaziyetinde müşâhedesiyle – aldı. Risale‑i Nurda, bu netice hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.
Hayat‑ı Şahsiyeye Ait Üçüncü Bir Fâidesi
İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise; yüksek seciyeleri ve cem'iyetli isti'dâdları ve küllî ubûdiyetleri ve geniş vücûdî dâireleri itibariyledir. Hâlbuki o insan, hem ma'dûm, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyâsıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği, insaniyeti gibi seciyeler alır.
296
Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrılıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Ve tam sadâkate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı, akıl cihetiyle en bîçâresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete îmân imdâda yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan, pek geniş bir zamana çevirir ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire‑i vücûd gösterir.
Babasını, dâr‑ı saâdette ve âlem‑i ervâhta dahi pederlik münâsebetiyle ve kardeşini, tâ ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennet’te dahi en güzel bir refîka‑i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. Ve o büyük ve geniş dâire‑i hayatta ve vücûddaki münâsebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz'î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddi sadâkate ve samîmî ihlâsa muvaffak olarak, kemâlâtı ve hasletleri, o nisbette – derecesine göre – yükselmeğe başlar, insaniyeti teâlî eder.
Hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan; bütün hayvanat üstünde, kâinâtın en müntehab ve bahtiyar bir misâfiri ve Sâhib‑i kâinâtın en mahbûb ve makbûl bir abdi olmasıdır. Bu netice dahi Risale‑i Nurda hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesildi.
Dördüncü Bir Fâidesi Ki, İnsanın Hayat‑ı İctimâiyesine Bakıyor
Risale‑i Nurdan Dokuzuncu Şuâ’da beyân edilen o neticenin bir hülâsası şudur:
Nev'‑i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret îmânıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin isti'dâdlarını taşıyabilirler. Yoksa, elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nâzik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zaîf kalbinde ve mukâvemetsiz rûhunda öyle bir te'sir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçâreye âlet‑i azâb ve işkence edeceği zamanda, âhiret îmânının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der:
297
“Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet’in bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyf eder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat Rahmet‑i İlâhiye’ye gitti, yine beni Cennet’te kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim.” diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.
Hem insanın bir rub'unu teşkil eden ihtiyarlar; yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı tesellîyi, ancak ve ancak âhiret îmânında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve bir dağdağa‑i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yûsâne bir zindân ve hayat işkenceli bir azâb olurdu.
Fakat, âhiret îmânı onlara der: “Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek‥ ve parlak bir hayat ve nihâyetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi' ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhâfaza edilmiş; mükâfâtlarını göreceksiniz.” diye, îmân‑ı âhiret onlara öyle bir tesellî ve inşirah verir ki; herbirinin yüz ihtiyarlık birden başlarına toplansa onları me'yûs etmez.
Nev'‑i insanın üçten birisini teşkil eden gençler; hevesâtları galeyânda, hissiyata mağlûb, cür'etkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret îmânını kaybetseler ve Cehennem azâbını tahattur etmezlerse, hayat‑ı ictimâiyede, ehl‑i nâmusun malı ve ırzı ve zaîf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes'ûd hânenin saâdetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört‑beş sene azâb çeker. Canavar bir hayvan hükmüne geçer.
Eğer îmân‑ı âhiret onun imdâdına gelse, çabuk aklını başına alır. “Gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat, Cehennem gibi bir zindânı bulunan bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’in melâikeleri beni görüyorlar ve fenâlıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedâr bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zaîf olacağım.” diye birden, zulmen tecâvüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. Bu mânânın dahi Risale‑i Nurda bürhânlarıyla izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.
298
Hem nev'‑i beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musîbet‑zedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar; eğer îmân‑ı âhiret onların imdâdına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve nâmusunu elinden kurtaramadığı zâlimin mağrûrâne ihaneti ve büyük musîbetlerde boşu boşuna malını, evlâdını kaybetmekle gelen elîm me'yûsiyeti ve bir‑iki dakika veya bir‑iki saat keyif yüzünden beş‑on sene böyle bir hapis azâbını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o bîçârelere dünyayı zindân ve hayatı bir işkenceli azâba çevirir.
Eğer âhirete îmân imdâdlarına yetişse, birden onlar nefes alırlar; sıkıntıları, me'yûsiyetleri ve endişeleri ve intikam hiddetleri, derece‑i îmânına göre kısmen ve bazen tamamen zâil olur.
Hattâ diyebilirim ki; benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebebsiz hapsimizde ve dehşetli musîbetimizde, eğer îmân‑ı âhiret yardım etmese idi, bir gün dayanmak, ölüm kadar te'sir edip bizi hayattan istifâ etmeğe sevkedecekti. Fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musîbetten gelen elemlerini de çektiğim ve gözüm kadar sevdiğim binler Risale‑i Nur Risaleleri ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymetdâr kitaplarımın ziya'ları ve ağlamalarından teessüflerini çektiğim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım hâlde, sizi kasemle te'min ederim ki:
Îmân‑ı bil'âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve tesellî ve metânet; belki mücâhidâne, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfâtı kazanmak için bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi Medrese‑i Yûsufiye ünvânına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum. Arasıra gelen hastalıklar ve ihtiyarlıktan neş'et eden titizlikler olmasa idi, mükemmel ve rahat‑ı kalb ile derslerime daha ziyâde çalışacaktım. Her ne ise, bu makam münâsebetiyle saded harici girdi, kusura bakılmasın.
Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir Cennet’i dahi kendi hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret o hânenin saâdetinde hükmetmezse, o aile efrâdı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azâblar çeker. O Cennet’i, Cehennem’e döner veyâhut muvakkat eğlenceler ve sefâhetlerle aklını tenvîm edip uyutur. Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zevâl ve firâk onu görmesin. Dîvânece, muvakkat ibtal‑i his nev'inden bir çare bulur.
299
Çünkü meselâ vâlide, rûhunu fedâ ettiği evlâdını dâima tehlikelere ma'rûz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan kurtaramayan evlâdlar, dâim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna kıyâsen, bu dağdağalı kararsız hayat‑ı dünyeviyede o mes'ûd zannedilen aile hayatı çok cihetlerle saâdetini kaybeder ve kısacık bir hayattaki münâsebet ve karâbet dahi, hakîki sadâkati ve samîmî ihlâsı ve garazsız bir hizmeti ve muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukùt eder.
Eğer âhirete îmân o hâneye girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki münâsebet ve şefkat ve karâbet ve muhabbet kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr‑ı âhirette saâdet‑i ebediyede dahi o münâsebetlerin devamı ölçüsüyle samîmî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadâkat eder, kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükseklenir. Hakîki insaniyet saâdeti o hânede başlar inkişafa. Bu mânâ dahi hüccetlerle Risale‑i Nurda beyânına binâen kısa kesildi.
Hem herbir şehir kendi ahâlisine geniş bir hânedir. Eğer îmân‑ı âhiret o büyük aile efrâdında hükmetmezse; güzel ahlâkın esâsları olan ihlâs, samîmiyet, fazilet, hamiyet, fedâkârlık, rızâ‑yı İlâhî, sevâb‑ı uhrevî yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu', riyâ, rüşvet, aldatmak gibi hâller meydân alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat‑ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamağa başlarlar.
Buna kıyâsen, memleket dahi bir hânedir ve vatan dahi bir millî ailenin hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret bu geniş hânelerde hükmetse, birden samîmî hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muâvenet ve hilesiz hizmet ve muâşeret ve riyâsız ihsân ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.
Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak!” Kur'ân dersiyle temkin verir.
300
Gençlere der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak!” aklı başlarına getirir.
Zâlime der: “Şiddetli azâb var, tokat yiyeceksin!” adâlete başını eğdirir.
İhtiyarlara der: “Senin elinden çıkmış bütün saâdetlerinden çok yüksek ve dâimî bir uhrevî saâdet ve taze, bâkî bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmağa çalış!” ağlamasını gülmeye çevirir.
Bunlara kıyâsen cüz'î ve küllî herbir tâifede hüsn‑ü te'sirini gösterir, ışıklandırır. Nev'‑i beşerin hayat‑ı ictimâiyesiyle alâkadar olan ictimâiyyûn ve ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın!
İşte îmân‑ı âhiretin binler fâidelerinden işâret ettiğimiz beş‑altı nümûnelerine sâirleri kıyâs edilse kat'î anlaşılır ki; iki cihanın ve iki hayatın medâr‑ı saâdeti yalnız îmândır.
Risale‑i Nurda Yirmisekizinci Söz’de ve başka risalelerinde, haşrin cismâniyeti cihetinde gelen zaîf şübhelere kuvvetli cevablarına iktifâen burada yalnız bir kısa işâretle deriz ki:
Esmâ‑i İlâhiye’nin en cem'iyetli âyinesi cismâniyettedir. Ve hilkat‑i kâinâttaki makàsıd‑ı İlâhiye’nin en zengini ve fa'âl merkezi cismâniyettedir. Ve ihsânat‑ı Rabbâniye’nin en çok çeşitleri ve rengârenkleri cismâniyettedir. Ve beşerin ihtiyacât dilleriyle Hàlık’ına karşı duâlarının ve teşekkürâtının en kesretli tohumları yine cismâniyettedir. Maneviyat ve rûhâniyât âlemlerinin en mütenevvi' çekirdekleri yine cismâniyettedir.
Bunlara kıyâsen, yüzer küllî hakikatler cismâniyette temerküz ettiğinden Hàlık‑ı Hakîm, zemin yüzünde cismâniyeti çoğaltmak ve mezkûr hakikatlere mazhar eylemek için öyle sür'atli ve dehşetli bir fa'âliyetle kafile kafile arkasına mevcûdâta vücûd giydirir, o meşhere gönderir. Sonra onları terhis eder, başkalarını gönderir. Mütemâdiyen kâinât fabrikasını işlettirir. Cismânî mahsulâtı dokuyup, zemini âhirete ve Cennet’e bir fidanlık bahçesi hükmüne getirir.
301
Hattâ insanın cismânî midesini memnun etmek için o midenin hâl diliyle bekàsına dair duâsını kemâl‑i ehemmiyetle dinleyip kabûl ederek fiilen cevab vermek için, hadsiz ve hesabsız ve yüz binler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde gayet san'atlı taamları ve gayet kıymetli ni'metleri cismâniyete ihzar etmek, bedâhetle ve şeksiz gösterir ki; dâr‑ı âhirette Cennet’in en çok ve en mütenevvi' lezzetleri cismânîdir. Ve saâdet‑i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği ni'metleri cismânîdir.
Acaba hiçbir cihet‑i ihtimali ve imkânı var mı ki; bu âdi midenin hâl diliyle bekà duâsını kabûl edip nihâyetsiz mu'cizâtlı maddî taamlar ile onu minnetdâr ederek, her vakit tesâdüfsüz, kasdî olarak fiilen cevab veren bir Kadîr‑i Rahîm, bir Alîm‑i Kerîm, kâinâtın en ehemmiyetli neticesi ve arzın halifesi ve O Hàlık’ın güzîdesi ve perestişkârı olan nev'‑i insanın insaniyet mide‑i kübrâsı ile küllî ve yüksek ve dâima arzu ettiği ve ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismânî lezzetleri, dâr‑ı bekàda verilmesine dair hadsiz umumî duâları kabûl olmasın ve haşr‑i cismânî ile fiilen cevab verilmesin, onu ebedî minnetdâr etmesin?‥ Âdeta sineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Ve âdi bir neferin kemâl‑i ehemmiyetle techizâtına baksın; orduya hiç bakmasın, ehemmiyet vermesin! Bu yüz derece muhâl ve bâtıldır.
Evet, ﴿وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ﴾ âyetinin sarâhat‑i kat'iyyesiyle, insan, en ziyâde ünsiyet ettiği ve dünyada nümûnesini tatmış olduğu cismânî lezzetleri Cennet’e lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisân, göz ve kulak gibi a'zâların ettikleri hàlis şükürler ve hususî ibâdetlerin mükâfâtları, o uzuvlara mahsûs cismânî lezzetler ile verilecektir. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, o derece cismânî lezzetleri sarîh bir sûrette beyân eder ki, başka te'viller ile mânâ‑yı zâhirîyi kabûl etmemek imkân haricindedir.
302
İşte îmân‑ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki; nasıl ki, a'zâ‑yı insanîden midenin hakikati ve ihtiyacâtı, taamların vücûduna kat'î delâlet eder; öyle de; insanın hakikati ve kemâlâtı ve fıtrî ihtiyacâtı ve ebedî arzuları ve îmân‑ı âhiretin mezkûr netice ve fâidelerini isteyen hakikatleri ve isti'dâdları daha kat'î olarak âhirete ve Cennet’e ve cismânî bâkî lezzetlere delâlet ve tahakkuklarına şehâdet ettiği gibi, bu kâinâtın hakikat‑i kemâlâtı ve mânidâr tekvînî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakikatler ile alâkadar bütün hakikatleri, dâr‑ı âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve Cennet ve Cehennem’in açılmasına delâlet ve şehâdet ettiklerini, Risale‑i Nur eczâları ve bilhassa Onuncu ve Yirmisekizinci (iki makamı), Yirmidokuzuncu Söz’ler ve Dokuzuncu Şuâ ve Münâcât risaleleri hüccetlerle, parlak ve şübhe bırakmaz bir tarzda isbât etmişler. Onlara havâle ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Cehennem’e Dair İki Nükte
Cehennem’e dair beyânât‑ı Kur'âniye o kadar vâzıh ve zâhirdir ki, başka izâhata ihtiyaç bırakmamış. Yalnız bir‑iki zaîf şübheyi izâle edecek iki‑üç nükteyi – tafsîlini Risale‑i Nura havâle edip, gayet kısa bir hülâsasını – beyân edeceğiz.
Birinci Nükte
Cehennem fikri, geçmiş îmân meyvelerinin lezzetlerini korkusuyla kaçırmıyor. Çünkü, hadsiz rahmet‑i Rabbâniye o korkan adama der: Bana gel, tevbe kapısıyla gir. Tâ Cehennem’in vücûdu değil korkutmak, belki sana Cennet’in lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarına tecâvüz edilen hadsiz mahlûkatın intikamlarını alsın, sizi keyiflendirsin.
Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan, yine Cehennem’in vücûdu bin derece i'dâm‑ı ebedîden hayırlıdır ve kâfirlere de bir nev'i merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saâdetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ûd olur.
303
Şu hâlde, sen ey mülhid! Dalâletin itibariyle ya i'dâm‑ı ebedî ile ademe düşeceksin veya Cehennem’e gireceksin! Şerr‑i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saâdetleriyle memnun ve bir derece mes'ûd olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber i'dâm olmasından, binler derece Cehennem’den ziyâde senin rûhunu ve kalbini ve mâhiyet‑i insaniyeni yandırır. Çünkü Cehennem olmazsa Cennet de olmaz. Herşey senin küfrün ile ademe düşer.
Eğer sen Cehennem’e girsen, vücûd dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya Cennet’te mes'ûd veya vücûd dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde Cehennem’in vücûduna tarafdâr olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe tarafdâr olmaktır ki; hadsiz dostlarının saâdetlerinin hiç olmasına tarafdârlıktır.
Evet, Cehennem ise, hayr‑ı mahz olan dâire‑i vücûdun Hâkim‑i Zülcelâl’inin hakîmâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcûd ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem‑i bekàya ait hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zîhayatın celâldarâne meskenleridir.
İkinci Nükte
Cehennem’in vücûdu ve şiddetli azâbı, hadsiz rahmete ve hakîki adâlete ve isrâfsız, mîzanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücûdunu isterler. Çünkü, nasıl bin masûmların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukâbil yüzer bîçârelere yüzer merhametsizliktir.
304
Aynen öyle de; Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir‑i mutlak, küfrüyle hem esmâ‑i İlâhiye’nin hukukuna inkâr ile tecâvüz‥ hem o esmâya şehâdet eden mevcûdâtın şehâdetlerini tekzîb ile hukuklarına tecâvüz‥ ve mahlûkatın o esmâya karşı tesbihkârâne yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecâvüz‥ ve kâinâtın gaye‑i hilkati ve bir sebeb‑i vücûdu ve bekàsı olan tezâhür‑ü Rubûbiyet-i İlâhiye’ye karşı ubûdiyetlerle mukàbelelerini ve âyinedârlıklarını tekzîb ile hukukuna bir nev'i tecâvüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki, affa kàbiliyeti kalmaz, ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَايَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪﴾ âyetinin tehdidine müstehak olur.
Onu Cehennem’e atmamak, bir yersiz merhamete mukâbil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz da'vâcılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o da'vâcılar, Cehennem’in vücûdunu istedikleri gibi izzet‑i celâl ve azamet‑i kemâl dahi kat'î isterler.
Evet, nasıl bir serseri âsî ve raiyete tecâvüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: “Beni hapse atamazsın ve yapamazsın!” diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak.
Aynen öyle de; kâfir‑i mutlak, küfrüyle izzet‑i celâline şiddetle dokunuyor. Ve azamet‑i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemâl‑i rubûbiyet’ine tecâvüzüyle ilişiyor. Elbette Cehennem’in pek çok vazifeler için pek çok esbâb‑ı mûcibesi ve vücûdunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennem’i halketmek ve onları içine atmak, o izzet ve celâlin şe'nidir.
Hem mâhiyet‑i küfür dahi Cehennem’i bildirir. Evet, nasıl ki îmânın mâhiyeti eğer tecessüm etse, lezzetleriyle bir Cennet‑i hususiye şekline girebilir ve Cennet’ten bu noktadan gizli haber verir.
305
Aynen öyle de; Risale‑i Nurda deliller ile isbât ve baştaki mes'elelerde dahi işâret edilmiş ki; küfrün ve bilhassa küfr‑ü mutlakın ve nifâkın ve irtidadın öyle karanlıklı ve dehşetli elemleri ve manevî azâbları var‥ eğer tecessüm etse, o mürted adama bir hususî Cehennem olur ve büyük Cehennem’den bu cihette gizli haber verir. Ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakikatçikler âhirette sünbüller vermesi noktasından, bu zehirli çekirdek, o zakkum ağacına işâret eder, “Ben onun bir mâyesiyim.” der. “Ve beni kalbinde taşıyan bedbaht için o zakkum ağacının bir hususî nümûnesi, benim meyvem olur.”
Mâdem küfür hadsiz hukuka bir tecâvüzdür, elbette hadsiz bir cinayettir; öyle ise hadsiz bir azâba müstehak eder. Mâdem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azâbını çekmesini adâlet‑i beşeriye kabûl edip maslahata ve hukuk‑u âmmeye muvâfık görür; elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr‑ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azâb çekmesi, o kanun‑u adâlete muvâfık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki trilyon sekizyüzseksen milyara yakın dakikada azâba müstehak ve ﴿خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا﴾ sırrına mazhar olur. Her ne ise…
Kur'ân‑ı Hakîm’in Cennet ve Cehennem hakkındaki mu'cizâne izâhatı ve Kur'ânın tefsiri ve O’ndan gelen Risale‑i Nurun Cennet ve Cehennem’in vücûdlarına dair hüccetleri, daha başka beyâna ihtiyaç bırakmamışlar.﴿وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ﴾﴿رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا ❋ اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا﴾ gibi pek çok âyetlerin ve başta Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) ve umum Peygamberler ve ehl‑i hakikatin, her vakit duâlarında en ziyâde; اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ ❋ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ ❋ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahy ve şühûda binâen onlarca kat'iyyet kesbeden “Cehennem’den bizi hıfzeyle!” demeleri gösteriyor ki; nev'‑i beşerin en büyük mes'elesi Cehennem’den kurtulmaktır. Ve kâinâtın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennem’dir ki; bir kısım o ehl‑i şühûd ve keşif ve tahkîk onu müşâhede eder. Ve bir kısmı tereşşuhâtını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryâd ederler. “Bizi ondan kurtar!” derler.
306
Evet, bu kâinâtta hayır‑şer, lezzet‑elem, ziyâ‑zulmet, harâret‑bürûdet, güzellik‑çirkinlik, hidayet‑dalâlet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünkü şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziyâ, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, harâretin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikati, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücûd bulur. Cehennemsiz Cennet’in pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyâsen, herşey, bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve bir tek hakikati, sünbül verip çok hakikatler olur.
Mâdem bu karışık mevcûdât dâr‑ı fânîden dâr‑ı bekàya akıp gidiyor; elbette nasıl ki; hayır, lezzet, ışık, güzellik, îmân gibi şeyler Cennet’e akar; öyle de, şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehennem’e yağar ve bu mütemâdiyen çalkanan kâinâtın selleri o iki havuza girer, durur. Kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktelerine havâle ederek kısa kesiyoruz.
Ey bu Medrese‑i Yûsufiye’de benim ders arkadaşlarım! Bu dehşetli haps‑i ebedîden kurtulmanın kolayı, çaresi, bu dünyevî hapsimizden istifade ederek elimiz mecburiyetle yetişmeyen çok günahlardan kurtulduğumuzla beraber, eski günahlardan tevbe edip farzlarımızı edâ ederek herbir saat bu hapisteki ömrümüzü bir gün ibâdet hükmüne getirmekle o ebedî hapisten necâtımız ve o nurânî Cennet’e girmemiz için en iyi bir fırsattır. Bu fırsatı kaçırırsak, dünyamız ağladığı gibi âhiretimiz dahi ağlayacak, ﴿خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ﴾ tokadını yiyeceğiz.
307
Namaz Tesbihâtına Dair Ehemmiyetli Bir Ders
Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi.
اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’ler ile nev'‑i beşerin beşten birisine, üçyüz milyon insanlara birden Allâhu Ekber dedirmesi; koca küre‑i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allâhu Ekber kelime‑i kudsiyesini semâvâttaki seyyârât arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmibinden ziyâde hacıların Arafat’ta ve Îd’de beraber birden Allâhu Ekber demeleri, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bin üçyüz sene evvel âl ve sahâbeleriyle söylediği ve emrettiği Allâhu Ekber kelâmının bir nev'i aks‑i sadâsı olarak Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ azamet‑i ünvânıyla küllî tecellîsine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukàbeledir, diye tahayyül ve his ve kanâat ettim.
Sonra, acaba bu kelâm‑ı kudsînin bizim mes'elemizle dahi münâsebeti var mı diye tahattur ettim. Birden hâtıra geldi ki, başta bu kelâm olarak sâir bâkiyât‑ı sâlihât ünvânını taşıyan سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ gibi şeâirden çok kelâmlar cüz'î ve küllî mes'elemizi ihtar ve tahakkukuna işâret ederler.
308
Meselâ: اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’in bir vech‑i mânâsı Cenâb‑ı Hakk’ın kudreti ve ilmi herşeyin fevkınde büyüktür; hiçbir şey dâire‑i ilminden çıkamaz. Tasarruf‑u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saâdet‑i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acîb ve tavr‑ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür ki ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin sarâhat‑i kat'iyyesi ile nev'‑i beşerin haşri ve neşri, bir tek nefsin icâdı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibariyledir ki, darb‑ı mesel hükmünde büyük musîbetlere ve büyük maksadlara karşı, herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür” der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta‑i istinâd yapar.
Evet, nasıl ki; Dokuzuncu Söz’de, bu kelime iki arkadaşıyla bütün ibâdâtın fihristesi olan namazın çekirdekleri ve hülâsaları ve içinde ve tesbihâtında tekrar ile namazın mânâsını takviye için سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ üç muazzam hakikatlere ve insanın kâinâtta gördüğü medâr‑ı hayret, medâr‑ı şükrân ve medâr‑ı azamet ve kibriyâ, acîb ve güzel ve büyük, pek çok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş'et eden suâllerine pek kuvvetli cevab verdiği gibi, Onaltıncı Söz’ün âhirinde izâh edilen şu:
Nasıl bir nefer, bayramda bir müşîr ile beraber huzur‑u pâdişaha girer; sâir vakitte, zâbitinin makamı ile onu tanır. Aynen öyle de; her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb‑ı Hakk’ı رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ünvânı ile tanımağa başlar. Ve o kibriyâ mertebeleri kalbine açıldıkça, rûhunu istilâ eden mükerrer ve harâretli hayret suâllerine yine اَللّٰهُ اَكْبَرُ tekrarıyla umumuna cevab verdiği misillû; Onüçüncü Lem'a’nın âhirinde izâhı bulunan ki, şeytanların en ehemmiyetli desîselerini köküyle kesip cevab‑ı kat'î veren yine اَللّٰهُ اَكْبَرُ olduğu gibi; bizim âhiret hakkındaki suâlimize de kısa fakat kuvvetli cevab verdiği misillû, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi dahi haşri ihtar edip ister.
Bize der: “Mânâm âhiretsiz olmaz; çünkü, ezelden ebede kadar her kimden ve her kime karşı bütün hamd ve şükür O’na mahsûstur, ifâde ettiğimden, bütün ni'metlerin başı ve ni'metleri hakîki ni'met yapan ve bütün zîşuûru ademin hadsiz musîbetlerinden kurtaran, yalnız saâdet‑i ebediye olabilir ve benim o küllî mânâma mukàbele eder.”
309
Evet, her mü'min namazlardan sonra, her gün hiç olmazsa yüzelliden ziyâde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ … اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ şer'an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifâde etmesi, ancak ve ancak saâdet‑i ebediyenin ve Cennet’in peşin bir fiatı ve muaccel bir bahâsıdır. Ve dünyanın kısa ve fânî elemlerle âlûde olan ni'metlerine münhasır olmaz ve mahsûs değil ve onlara da, ebedî ni'metlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder.
سُبْحَانَ اللّٰهِ kelime‑i kudsiyesi ise, Cenâb‑ı Hakk’ı şerîkten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhâlif olan bütün kusurâttan takdis ve tenzîh etmek mânâsıyla, saâdet‑i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl‑i saltanatının haşmetine medâr olan dâr‑ı âhireti ve ondaki Cennet’i ihtar edip delâlet ve işâret eder. Yoksa, sâbıkan isbât edildiği gibi, saâdet‑i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedâr olurlar.
İşte bu üç kudsî kelimeler gibi, ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve sâir kelimât‑ı mübâreke, herbiri erkân‑ı îmâniyenin birer çekirdeği ve bu zamanda keşfedilen et hülâsası ve şeker hülâsası gibi, hem erkân‑ı îmâniyenin, hem Kur'ân hakikatlerinin hülâsaları ve bu üçü namazın çekirdekleri oldukları gibi, Kur'ânın dahi çekirdekleri ve parlak bir kısım sûrelerin başlarında pırlanta gibi görünmeleri ve çok sünûhâtı, tesbihâtta başlayan Risale‑i Nurun dahi hakîki mâdenleri ve esâsları ve hakikatlerinin çekirdekleridirler.
310
Ve velâyet‑i Ahmediye ve ubûdiyet‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetinde, öyle bir dâire‑i zikirde, namazdan sonraki tesbihâtta bir tarîkat‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyâde mü'minler beraber, o halka‑i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbihler, سُبْحَانَ اللّٰهِ otuzüç, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ otuzüç, اَللّٰهُ اَكْبَرُ otuzüç defa tekrar ederler.
İşte böyle gayet muhteşem bir halka‑i zikirde, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hem Kur'ânın, hem îmânın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan o üç kelime‑i mübârekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymetdâr ve sevâblı olduğunu elbette anladınız.
Bu risalenin başında Birinci Mes'elesi namaza dair güzel bir ders olduğu gibi, hiç düşünmediğim hâlde, âdeta ihtiyarsız olarak, onun âhiri de namaz tesbihâtına dair ehemmiyetli bir ders oldu.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى اِنْعَامِهِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
311
Dokuzuncu Mes'ele
﴿﷽﴾
﴿اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪… اِلٰى اٰخِرِ الْاٰيَةِ﴾
Bu âyet‑i ecma' ve a'lâ ve ekberin bir küllî ve uzun nüktesini beyân etmeğe, bir dehşetli manevî suâl ve bir azametli ve İlâhî bir ni'metin inkişafından neş'et eden bir hâl sebebiyet verdiler. Şöyle ki; ma'nen rûha geldi:
Neden bir cüz'‑ü hakikat-i îmâniyeyi inkâr eden kâfir olur ve kabûl etmeyen Müslüman olmaz? Hâlbuki, Allah ve âhirete îmân birer güneş gibi o karanlığı izâle etmek lâzım geliyor… Hem neden bir rükün ve hakikat‑i îmâniyeyi inkâr eden mürted olur, küfr‑ü mutlaka düşer ve kabûl etmeyen İslâmiyetten çıkar? Hâlbuki sâir erkân‑ı îmâniyeye îmânı varsa, onu küfr‑ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor?
Elcevab: Îmân, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakikattir ki, tefrik kabûl etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki, kàbil‑i inkısam olmazlar. Çünkü, herbir rükn‑ü îmânî, kendini isbât eden hüccetleriyle sâir erkân‑ı îmâniyeyi isbât eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet‑i a'zam olur. Öyle ise, bütün erkânı, bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr‑i bâtıl, hakikat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakikati ibtal edip inkâr edemez. Belki adem‑i kabûl perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr‑ü inâdî yapabilir. Gitgide küfr‑ü mutlaka düşer, insaniyeti mahvolur; hem maddî, hem manevî Cehennem’e gider.
312
İşte biz bu makamda, gayet muhtasar işâretler ile ve Meyve Risalesi’nde haşrin isbâtında, sâir erkân‑ı îmâniye haşri de isbât ettiklerini kısacık hülâsalarla beyânı gibi, bu makamda dahi mücmel fezleke ve muhtasar hülâsalarla – Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle – bu nükte‑i a'zam altı noktada beyân edilecek.
Birinci Nokta
Îmân‑ı Billâh, kendi hüccetleriyle hem sâir rükünlerini, hem îmân‑ı bil'âhireti isbât eder ki; Meyve Risalesinin Yedinci Mes'elesi’nde güzelce göstermiş. Evet bu hadsiz kâinâtı bir saray, bir şehir, bir memleket gibi bütün levâzımı ile idare eden ve mîzan ve intizam dâiresinde çeviren ve hikmetlerle değiştiren ve zerrâtı ve seyyârâtı ve sinekleri ve yıldızları birer muntazam ordu gibi beraber techiz ve idare eden ve emir ve irâdesi dâiresinde mütemâdiyen bir ulvî manevra içinde ta'lim ve tavzifatla fa'âliyete ve seyir ve cevelâna ve ubûdiyetkârâne bir resm‑i küşâde ve seyahate getiren ezelî ve bâkî bir Saltanat‑ı Rubûbiyet ve ebedî ve dâimî bir Hâkimiyet‑i Ulûhiyet, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ve hiçbir ihtimal var mı ki, o ebedî ve sermedî ve bâkî ve dâimî saltanatın bâkî bir makarrı ve dâimî bir medârı ve sermedî bir mazharı olan dâr‑ı âhiret olmasın? Bin defa hâşâ!
Demek Cenâb‑ı Hakk’ın saltanatı ve rubûbiyeti ve – Yedinci Mes'ele’de beyân edildiği gibi – ekser isimleri ve vücûb‑u vücûdunun hüccetleri, âhirete şehâdet ederler ve isterler. Ve bu kutb‑u îmânî ne kadar kuvvetli bir nokta‑i istinâdı var‥ gör, bil, görür gibi inan.
313
Hem nasıl îmân‑ı Billâh âhiretsiz olmaz; öyle de, Onuncu Söz’de kısa işâretlerle beyân edildiği gibi, hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma'bûdiyetin tezâhürü için bu kâinâtı öyle bir mücessem kitab‑ı samedânî ki, her sahifesi bir kitab kadar ve her satırı bir sahife kadar mânâları ifâde eder ve öyle cismânî bir Kur'ân‑ı sübhânî ki, herbir âyet‑i tekvîniyesi ve herbir kelimesi, hattâ herbir noktası, herbir harfi birer mu'cize hükmündedir. Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla ve mânidâr nakışlarla tezyîn edilmiş bir mescid‑i Rahmânîdir ki; herbir köşesinde bir tâife, bir nev' ibâdet‑i fıtriye ile iştigâl eder bir şekilde halkeden bir Allah, bir Ma'bûd‑u bilhak, o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ders verecek üstadları ve O Kur'ân‑ı samedânînin âyetlerini tefsir edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin‥ ve o mescid‑i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imâmları ta'yin etmesin‥ ve o üstadlara ve müfessirlere ve imâmlara fermânları vermesin!‥ Hâşâ, yüzbin hâşâ!
Hem cemâl‑i rahmetini ve hüsn‑ü şefkatini ve kemâl‑i rubûbiyet’ini zîşuûrlara göstermek ve onları şükre ve hamde sevketmek için bu kâinâtı öyle bir ziyâfetgâh ve bir teşhîrgâh ve öyle bir seyrangâh ki; hadsiz çeşit çeşit, lezîz ni'metler ve gayet antika, hadsiz hàrika san'atlar içinde dizilmiş bir tarzda halkeden bir Sâni'‑i Rahîm ve Kerîm, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki; o ziyâfetgâhtaki zîşuûr mahlûklar ile konuşmasın ve onlara o ni'metlere mukâbil elçileri vâsıtasıyla vazife‑i teşekküriyeyi ve tezâhür‑ü rahmetine ve sevdirmesine karşı vazife‑i ubûdiyeti bildirmesin!‥ Hâşâ, binler hâşâ!
314
Hem hiç mümkün müdür?‥ Bir Sâni' san'atını sever, beğendirmek ister; hattâ ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delâletiyle, takdir ve tahsinler ile karşılanmak arzu eder ve herbir san'atıyla kendini hem tanıttırmak, hem sevdirmek, hem bir çeşit manevî cemâlini göstermek ister bir tarzda bu kâinâtı antika san'atlarla süslendirdiği hâlde, kâinâttaki zîhayatın kumandanları olan insanlara, onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin; güzel san'atları takdirsiz ve fevkalâde hüsn‑ü esmâsı tahsinsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi mukàbelesiz kalsın!‥ Hâşâ, yüzbin hâşâ!
Hem bütün zîhayatın ihtiyacât‑ı fıtriyeleri için duâlarına ve hâl dili ile edilen bütün ilticâlara ve arzulara, vakti vaktine, kasd ve ihtiyar ve irâdeyi gösterir bir tarzda hadsiz in'âmlarıyla ve nihâyetsiz ihsânatıyla fiilen ve hâlen sarîh bir sûrette konuşan bir Mütekellim‑i Alîm; hiç mümkün müdür, hiç akıl kabûl eder mi; en cüz'î bir zîhayat ile fiilen ve hâlen konuşsun ve tam derdine derman yetiştiren ihsânıyla derdini dinlesin ve ihtiyacını görsün ve bilsin ve bütün kâinâtın en müntehab neticesi ve arzın halifesi ve ekser mahlûkat‑ı arziyenin kumandanları olan insanların manevî reisleri ile görüşmesin!‥ Onlar ile, belki her zîhayat ile fiilen ve hâlen konuştuğu gibi, onlar ile kavlen ve kelâmen konuşmasın ve onlara fermânları ve suhuf ve kitapları göndermesin!‥ Hâşâ, hadsiz hâşâ!
Demek, îmân‑ı Billâh, kat'iyyetiyle ve hadsiz hüccetleriyle وَبِكُتُبِهِ وَرُسُلِهِyani Peygamberlere ve mukaddes kitaplara îmânı isbât eder.
315
Hem hiçbir cihet‑i imkânı var mı ve hiç akıl kabûl eder mi ki; bütün masnûâtıyla kendini tanıttırana ve sevdirene ve teşekkürâtı fiilen ve hâlen isteyene mukâbil; kâinâtı velveleye veren hakikat‑i Kur'âniye ile Zülcelâl O San'atkârı ekmel bir tarzda tanıyıp ve tanıttırıp ve sevip ve sevdirip ve teşekkür edip ve ettirip ve سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’ler ile küre‑i arzı semâvâta işittirecek derecede konuşturup ve kara ve denizleri cezbeye getirecek bir vaziyetle, bin üçyüz sene zarfında nev'‑i beşerin kemiyeten beşten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp O Hàlık’ın bütün tezâhürat‑ı rubûbiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyetle mukàbele eden ve bütün makàsıd‑ı İlâhiye’sine karşı Kur'ânın sûreleriyle kâinâta, asırlara bağıran, ders veren, dellâllık eden ve nev'‑i insanın şerefini ve kıymetini ve vazifesini gösteren ve bin mu'cizâtıyla tasdik edilen Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, en müntehab mahlûku ve en mükemmel elçisi ve en büyük resûlü olmasın!‥ Hâşâ ve kellâ! Yüzbin defa hâşâ!‥
Demek اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikati, bütün hüccetleriyle اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hakikatini isbât eder.
Hem hiç imkân var mı ki; bu kâinâtın Sâni'i, mahlûkatını yüzbin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın!‥ Hâşâ!
Hem hiç akıl kabûl eder mi ki; kâinâttaki makàsıd‑ı İlâhiye’sini bir fermân ile bildirmesin! Ve muammâsını açacak ve mahlûkat ne yerden geliyorlar ve ne yere gidecekler ve ne için böyle kafile kafile arkasında buraya gelip bir parça durup geçiyorlar, diye üç dehşetli suâl‑i umumîye hakîki cevab verecek Kur'ân gibi bir kitabı göndermesin!‥ Hâşâ!
Hem hiç mümkün müdür ki; onüç asrı ışıklandıran ve her saatte yüz milyon lisânlarda kemâl‑i hürmetle gezen ve milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetiyle yazılan ve nev'‑i beşerin keyfiyeten kısm‑ı a'zamını kanunlarıyla idare eden ve nefislerini ve rûhlarını ve kalblerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve ta'lim eden ve Risale‑i Nurda kırk vech‑i i'câzı isbât edilen ve kırk tâife ve tabaka‑i nâsa ve her tabakaya karşı bir nev'i i'câzını gösterdiği kerâmetli ve hàrikalı Ondokuzuncu Mektûb’da beyân olunan ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu'cizâtıyla O’nun bir mu'cizesi olarak hak Kelâmullâh olduğu kat'î isbât edilen Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hiçbir cihette imkânı var mı ki, O Mütekellim‑i Ezelî ve O Sâni'‑i Sermedî’nin kelâmı ve fermânı olmasın! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!
316
Demek îmân‑ı Billâh, bütün hüccetleriyle, Kur'ânın Kelâmullâh olduğunu isbât ediyor.
Hem hiç mümkün müdür ki; zeminin yüzünü mütemâdiyen zîhayatlarla doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve ibâdet ve tesbihât ettirmek için bu dünyamızı zîşuûrlarla şenlendiren bir Sultan‑ı Zülcelâl, semâvâtı ve yıldızları boş ve hàlî bıraksın; onlara münâsib ahâliyi yaratıp, o semâvî saraylarda iskân etmesin ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, memursuz, elçisiz, yâversiz, nâzırsız, seyircisiz, âbidsiz, raiyetsiz bıraksın!‥ Hâşâ, melekler sayısınca hâşâ!
Hem hiçbir cihette imkânı var mı ki; bu kâinâtı öyle bir kitab tarzında yazar ki, herbir ağacın bütün tarihçe‑i hayatını bütün çekirdeklerinde kaydeden ve herbir otun ve çiçeğin bütün vazife‑i hayatiyesini bütün tohumlarında yazan ve herbir zîşuûrun bütün sergüzeşte‑i hayatiyesini hardal gibi küçük kuvve‑i hâfızasında gayet mükemmel yazdıran ve bütün mülkünde ve devâir‑i saltanatında her ameli ve her hâdiseyi müteaddid fotoğraflarla alarak muhâfaza eden ve rubûbiyetin en ehemmiyetli bir esâsı olan adâlet ve hikmet ve rahmetinin tecellîleri ve tahakkukları için koca Cennet ve Cehennem’i ve sırat ve mîzan‑ı ekberi yaratan bir Hâkim‑i Hakîm ve bir Alîm‑i Rahîm, insanların kâinâtı alâkadar eden amellerini yazdırmasın ve mücâzât ve mükâfât için fiillerini kaydettirmesin ve seyyiât ve hasenâtlarını kaderin levhalarında yazmasın!‥ Hâşâ, kaderin levh‑i mahfûz’unda yazılan harfleri adedince hâşâ!
317
Demek îmân‑ı Billâh hakikati, hüccetleriyle hem melâikeye îmân, hem kadere îmân hakikatlerini dahi kat'î isbât eder. Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, îmânın rükünleri birbirini isbât ederler.
İkinci Nokta
Başta Kur'ân, bütün semâvî kitaplar ve suhuflar ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak, bütün Peygamberler (Aleyhimüsselâm), bütün da'vâları beş‑altı esâs üzerine dönüyorlar. Mütemâdiyen o esâsları ders vermeye ve isbât etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehâdet eden bütün hüccetler ve deliller, o esâslara bakıyorlar. Onların hakkâniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esâslar ise, îmân‑ı Billâh ve îmân‑ı bil'âhiret ve sâir rükünlere îmândır.
Demek îmânın altı rüknü birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Herbirisi umumunu isbât eder, ister, iktiza eder. O altı, öyle bir küll ve küllîdir ki, tecezzî kabûl etmez ve inkısamı imkân haricindedir. Nasıl ki, kökü göklerde tûbâ ağacı gibi‥ herbir dalı, herbir meyvesi, herbir yaprağı; o koca ağacın küllî, tükenmez hayatına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir o hayatı inkâr edemeyen, bir tek muttasıl yaprağın hayatını inkâr edemez. Eğer etse, o ağaç, dalları ve meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri tekzîb edecek, susturacak. Öyle de îmân, altı rükünleriyle aynı vaziyettedir.
318
Bu makamın başında, Altı Nokta ve herbir nokta dahi Beş Nükte olarak altı erkân‑ı îmâniyeyi, otuzaltı nüktede beyân etmek niyet edilmişti. Ve baştaki dehşetli suâle izâhat ile cevab vermek murad etmiştim. Fakat bazı ârızalar meydân vermediler. Tahmin ederim ki, birinci nokta kâfî bir mikyâs olmasından, daha, zekîlere ziyâde izâha ihtiyaç kalmadı. Ve tam anlaşıldı ki; bir Müslüman bir hakikat‑i îmâniyeyi inkâr etse, küfr‑ü mutlaka düşer.
Çünkü, başka dinlerin icmâllerine mukâbil İslâmiyette tam izâhat verilmiş, rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan, tasdik etmeyen bir Müslüman, Allah’ı da (sıfâtıyla) daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir Müslümanın îmânı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor. Âdeta akıl kabûlde mecbur oluyor.
Üçüncü Nokta
Bir zaman “Elhamdülillâh” dedim, onun hadsiz geniş mânâsına mukâbil gelecek bir ni'met aradım. Birden bu cümle hâtıra geldi: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الْا۪يمَانِ بِاللّٰهِ وَعَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَعَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ وَعَلٰى صِفَاتِهِ وَاَسْمَائِهِ حَمْدًا بِعَدَدِ تَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ Ben de baktım, tam mutâbıktır. Şöyle ki: …………………
319
Onuncu Mes'eleEmirdağ Çiçeği
Kur'ân’da olan tekrârâta gelen i'tirâzlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Gerçi bu mes'ele, perîşan vaziyetimden müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nev'‑i i'câzı kat'î bildim. Maatteessüf ifâdeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur'ân’a ait olmak cihetiyle hem ibâdet‑i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın.
Eğer münâsib ise, “Onuncu Mes'ele” yapınız; değilse, sizin tebrik mektûblarınıza mukâbil bir mektûb kabûl ediniz. Hem bunu gayet hasta ve perîşan ve gıdâsız, bir‑iki gün Ramazanda mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddid hüccetleri dercederek yazdım. Kusura bakılmasın. (Hâşiye)
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ramazan‑ı Şerîfte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı okurken Risalei'n‑Nura işâretleri Birinci Şuâ’da beyân olunan otuzüç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risalei'n‑Nura ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre‑i Nur’dan âyetü'n‑nur, on parmakla Risalei'n‑Nura baktığı gibi, arkasındaki âyet‑i zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor ve ziyâde hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o küllînin tam bir ferdi Risalei'n‑Nur ve şâkirdleridir diye hissettim.
320
Evet, Kur'ânın hitâbı; evvelâ Mütekellim‑i Ezelî’nin rubûbiyet‑i âmmesinin geniş makamından‥ hem nev'‑i beşer, belki kâinât nâmına muhâtab olan Zât’ın geniş makamından‥ hem umum nev'‑i beşer ve benî Âdem’in bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından‥ hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebedin ve Hàlık‑ı Kâinâtın rubûbiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânîn‑i İlâhiye’nin gayet yüksek ve ihâtalı beyânâtının geniş makamından aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i'câz ve şümûl gösterir ki; ders‑i Kur'ân’ın muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder.
Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye‑i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efrâdı olarak her asra ve her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِم۪ينَ … اَلظَّالِم۪ينَ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun’un başlarına gelen azâblarla baktırıyor. Ve mazlum ehl‑i îmâna, İbrahim (A.S.) ve Mûsa (A.S.) gibi Enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.
321
Evet, nazar‑ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan‥ ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar; canlı birer sahife‑i ibret ve baştan başa rûhlu, hayatdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket‑i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi; kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i'câz ile dersini veren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, aynı i'câz ile; nazar‑ı dalâlette câmid, perîşan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı bir kitab‑ı Samedânî, bir şehr‑i Rahmânî, bir meşher‑i sun'-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırarak birer vazifedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev'‑i beşere ve cin ve meleğe hakîki ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevâb bulunması‥ ve bütün cin ve ins toplansa O’nun mislini getirememesi‥ ve bütün benî Âdem’le ve kâinâtla tam yerinde konuşması‥ ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması‥ ve çok tekrarla ve kesretli tekrârâtıyla usandırmaması‥ ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi‥ ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekerâtta olanların kulağında mâ‑i zemzem misillû hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır. Ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır.
Ve Tercümânın ümmiyet mertebesini tam riâyet etmek sırrıyla; hiçbir tekellüf ve hiçbir tasannu' ve hiçbir gösterişe meydân vermeden selâset‑i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan gelmesini ve en kesretli olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini tenezzülât‑ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahifeleri açıp o âdiyât altındaki hàrikulâde mu'cizât‑ı kudretini ve mânidâr sutûr‑u hikmetini ders vermekle lütf‑u irşadda güzel bir i'câz gösterir.
322
Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet ve zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla; güzel, tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtab tabakalarına tefhim etmekte ve cüz'î ve âdi bir hâdisede en cüz'î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar‑ı merhametinde ve dâire‑i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla, te'sis‑i İslâmiyet’te ve tedvîn‑i Şerîat’ta sahâbelerin cüz'î hâdiselerini dahi nazar‑ı ehemmiyete almasında; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve Şerîatın te'sisinde o cüz'î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev'‑i i'câz gösterir.
Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle; yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevab olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz'iyât ve külliyatı tek bir Zât’ın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbât edecek ve kâinâtı ve arz ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev'‑i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına gadab‑ı İlâhî ve hiddet‑i Rabbâniye’yi gösterecek hadsiz hàrika ve nihâyetsiz dehşetli ve geniş bir inkılâbın te'sisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ‑yı hâle gayet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.
323
Meselâ, bir tek âyet iken yüzondört defa tekrar edilen ﴿﷽﴾ cümlesi, Risalei'n‑Nurun Ondördüncü Lem'asında beyân edildiği gibi; arşı ferş ile bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziyâ gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.
Hem meselâ; Sûre‑i ﴿طٰسٓمٓ﴾ ’de sekiz defa tekrar edilen şu ﴿اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ﴾ âyeti, o sûrede hikâye edilen Peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azâblarını, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına ve rubûbiyet‑i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek İzzet‑i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet‑i İlâhiye dahi Enbiyânın necâtlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve i'câzlı, îcâzlı bir ulvî belâğattır.
Hem meselâ, Sûre‑i Rahmân’da tekrar edilen ﴿فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾âyeti ile Sûre‑i Mürselât’ta ﴿وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ﴾ âyeti, cin ve nev'‑i beşerin, kâinâtı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat‑i âlemin neticelerini bozan ve haşmet‑i saltanat-ı İlâhiye’ye karşı inkâr ve istihfafla mukàbele eden küfür ve küfranlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkatın hukuklarına tecâvüzlerini asırlara ve arz ve semâvâta tehdidkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakikatlerle alâkadar ve binler mes'ele kuvvetinde olan bir ders‑i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celâlli bir i'câz ve cemâlli bir îcâz‑ı belâğattır.
324
Hem meselâ, Kur'ânın hakîki ve tam bir nev'i münâcâtı ve Kur'ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan “Cevşenü'l‑Kebîr” nâmındaki münâcât‑ı Peygamberî’de yüz defa سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا ، اَجِرْنَا ، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ cümlesi, tekrarında tevhid gibi kâinâtça en büyük hakikat ve mahlûkatın rubûbiyete karşı tesbih ve tahmîd ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli vazifesi ve şekàvet‑i ebediyeden kurtulmak gibi nev'‑i insanın en dehşetli mes'elesi ve ubûdiyet ve acz‑i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır.
İşte tekrârât‑ı Kur'âniye bu gibi metîn esâslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza‑yı makam ve ihtiyac‑ı ifhâm ve belâğat‑ı beyân cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifâde eder; değil usanç, belki kuvvet ve şevk ve halâvet verir. Risalei'n‑Nurda, tekrârât‑ı Kur'âniye ne kadar yerinde ve münâsib ve belâğatça makbûl olduğu, hüccetleriyle beyân edilmiş.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Mekke’de, birinci safta muhâtab ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i'câzlı, mukni', kanâat verici bir icmâl ve tesbit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde' ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede‥ belki bazen bir harfte ve takdim‑te'hir, ta'rif‑tenkîr ve hazf‑zikir gibi hey'etlerde öyle kuvvetli isbât eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.
325
Risalei'n‑Nur ve bilhassa Kur'ânın kırk vech‑i i'câzını icmâlen isbât eden Yirmibeşinci Söz – zeyilleriyle beraber – ve nazmındaki vech‑i i'câzı hàrika bir tarzda beyân ve isbât eden Arabî Risalei'n‑Nurdan İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i'câz‑ı îcâzî vardır.
Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtab ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl‑i kitab olduğundan, muktezâ‑yı belâğat ve irşad ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslûb ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşe'leri ve sebebleri olan cüz'iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslûbla beyânât içinde, Kur'ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz'î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise‑i şer'iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile te'min eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.
326
Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾﴿اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ﴾ gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmibeşinci Söz’ün İkinci Şu'lesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mu'cize‑i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbât etmiş.
Evet, Kur'ân, o teferruât‑ı şer'iye ve kavânîn‑i ictimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur'ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd‑ı irşadiye-i Kur'âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak mu'cizâne bir cezâlet izhâr eder.
Bazen iki kelimede, meselâ; رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.
327
Meselâ: ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ﴾ âyetinden sonra ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ﴾ âyetinin akabinde ﴿وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ﴾ der. “Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz'î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşadkâr bir mükâlemeye döner.
Bir Suâl: “Bazen ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz'î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke‑i tevhidi veya küllî bir düsturu beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hile ile alması içinde ﴿وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ﴾ diye gayet yüksek bir düsturun zikri belâğatça münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?”
Elcevab: Herbiri birer küçük Kur'ân olan ekser uzun sûrelerde ve mutavassıtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnız iki‑üç maksad değil, belki Kur'ân, mâhiyeti hem bir kitab‑ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitab‑ı şerîat ve hikmet ve irşad gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ederek Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin herşeye ihâtasını ve haşmetli tecelliyâtını ifâde etmek cihetiyle, kâinât kitab‑ı kebîrinin bir nev'i kırâati olan Kur'ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahifede çok maksadları takiben mârifetullâhtan ve tevhidin mertebelerinden ve îmân hakikatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda meselâ, zâhirce zaîf bir münâsebetle başka bir ders açar ve o zaîf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihak ederler. O makama gayet mutâbık olur, mertebe‑i belâğatı yükselir.
328
İkinci Bir Suâl: “Kur'ân’da sarîhan ve zımnen ve işâreten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler defa isbât edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?”
Elcevab: Dâire‑i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine ait inkılâblarda ve emânet‑i kübrâyı ve hilâfet‑i arziyeyi omuzuna alan nev'‑i beşerin şekàvet ve saâdet‑i ebediyeye medâr olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli mes'elelerinden, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inâdları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılâbları tasdik ettirmek ve o inkılâblar azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zarûrî mes'eleleri teslîm ettirmek için Kur'ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine isrâf değil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur'ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez. Meselâ: ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ…﴾﴿خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا﴾âyeti, gösterdiği müjde‑i saâdet-i ebediye hakikati; bîçâre beşere her dakika kendini gösteren hakikat‑i mevtin, “Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını i'dâm‑ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır” dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine isrâf olmaz, kıymetten düşmez.
İşte bu çeşit hadsiz kıymetdâr mes'eleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâbları te'sis etmekte iknâa ve inandırmaya ve isbâta çalışan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işâreten binler defa o mes'elelere nazar‑ı dikkati celbetmek; değil isrâf‥ belki ekmek, ilâç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet‑i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.
329
Hem meselâ: ﴿اِنَّ الْكَافِر۪ينَ﴾﴿ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ﴾ve ﴿اَلظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾gibi tehdid âyetlerini Kur'ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; Risalei'n‑Nurda kat'î isbât edildiği gibi; beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor; ve ﴿اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقًا وَهِيَ تَفُورُ ❋ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ âyetinin sarâhatiyle o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.
İşte böyle bir cinayet‑i âmmeye ve hadsiz bir tecâvüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzünün dehşetine karşı, Sultan‑ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihâyetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermânında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine isrâf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemâl‑i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.
Evet her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere herbirisine bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’ı bir lamba yaptığı gibi‥ öyle de; o kesretli, geçici perdeleri ve tazelenen seyyâr kâinâtları karanlıklandırmamak ve âyine‑i hayatında in'ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şâhid olabilen o misâfir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Pâdişah‑ı Ezelî’nin şiddetli ve inâdları kıran tehdidlerini, her vakit Kur'ânı okumakla tahattur edip, nefsin tuğyanından kurtulmağa çalışmak hikmetiyle Kur'ân gayet mânidâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidât‑ı Kur'âniye’yi hakikatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Ve onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azâbı ayn‑ı adâlettir, diye gösterir.
330
Hem meselâ; Asâ‑yı Mûsa gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan kıssa‑i Mûsa’nın (A.S.) ve sâir Enbiyânın kıssalarını çok tekrarında, risalet‑i Ahmediye’nin hakkâniyetine bütün Enbiyânın nübüvvetlerini hüccet gösterip onların umumunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez, hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur'ânı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân‑ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil isrâf, belki muktezâ‑yı belâğattır ve hâdise‑i Muhammediye, bütün benî Âdem’in en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli mes'elesi olduğunu ders vermektir.
Evet, Kur'ân’da Zât‑ı Ahmediye’ye en büyük makam vermek ve dört erkân‑ı îmâniyeyi içine almakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ rüknüne denk tutulan ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾ ve Risalet‑i Muhammediye kâinâtın en büyük hakikati ve Zât‑ı Ahmediye bütün mahlûkatın en eşrefi ve Hakikat‑i Muhammediye tâbir edilen küllî şahsiyet‑i maneviyesi ve makam‑ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hàrika makama liyâkatine dair pek çok hüccetleri ve emâreleri, kat'î bir sûrette Risalei'n‑Nurda isbât edilmiş. Binden birisi şudur ki:
اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ düsturuyla; bütün ümmetinin, bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli O’nun defter‑i hasenâtına girmesi ve bütün kâinâtın hakikatlerini, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cin, ins, melek ve zîhayatı, belki kâinâtı, semâvât ve arzı minnetdâr eylemesi ve isti'dâd lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyac‑ı fıtrî diliyle hayvanatın duâları, gözümüz önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle milyonlar, belki rûhânilerle beraber milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ‑yı ümmeti her gün O Zât’a salât ve selâm ünvânı ile rahmet duâları ve manevî kazançlarını en evvel O Zât’a bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur'ânın üçyüzbin hurûfunun, herbirisinde on sevâbdan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden – yalnız kırâat‑ı Kur'ân cihetiyle – defter‑i a'mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, O Zât’ın şahsiyet‑i maneviyesi olan Hakikat‑i Muhammediye istikbâlde bir şecere‑i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü'l‑Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur'ânında o azîm ehemmiyeti vermiş ve Fermânında O’na tebaiyeti ve Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' ile şefâatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mes'ele‑i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere‑i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet‑i beşeriyetini ve bidâyetteki vaziyet‑i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.
331
İşte Kur'ânın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekrârâtında kuvvetli ve geniş bir mu'cize‑i maneviye bulunmasına fıtrat‑ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyûnluk tâunuyla maraz‑ı kalbe ve vicdân hastalığına mübtelâ ola!‥ قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ ❋ وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ kaidesine dâhil olur.
332
Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir
Birincisi
Bundan oniki sene evvel (❋) işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân’a karşı sû‑i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur'ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.
Fakat, Risalei'n‑Nurun cerhedilmez hüccetleri kat'î isbât etmiş ki; Kur'ân’ın hakîki tercümesi kàbil değil ve lisân‑ı nahvî olan Lisân‑ı Arabî yerinde Kur'ânın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevâb veren kelimât‑ı Kur'âniye’nin mu'cizâne ve cem'iyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei'n‑Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakàne ve dîvânecesine çalışmaları hikmetiyle bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalar ile görüşemediğim için hakikat‑i hâli bilemiyorum.
İkinci Hâşiye
Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka‑i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl‑i neş'e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.
Birden Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl‑i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdâd ve tesellîsi için Zât‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdâr oldum. Şöyle ki:
333
Ol nazar‑ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk‑ı bekà ve hubb‑u mehâsin ve muhabbet‑i vücûd ve şefkat‑i cinsiye ve alâka‑i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehennem’e ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei'n‑Nurda isbât edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.
Birinci kısım: Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ; nasıl ki bir usta, hàrika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân‑ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinedir, Ustasını tebriklerle alkışlar.
İkinci kısım hikmetleri ise: Zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab‑ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve‑i hâfızalarında ve elvâh‑ı misâliyede ve âlem‑i gaybın defterlerinde dâire‑i vücûdda bırakıp, sonra âlem‑i şehâdeti terkeder, âlem‑i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.
334
Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, i'dâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb‑ı mesel ders verip, der: “Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”
Elhâsıl: Nasıl ki; îmân, ölüm vaktinde insanı i'dâm‑ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi i'dâmdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr‑ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat‑ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar; veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
Duânıza çok muhtaç ve size çok müştâk Kardeşiniz Said Nursî
335
Onuncu Mes'ele Münâsebetiyle Husrev’in Üstad’ına Yazdığı Mektûb
Çok Sevgili Üstadım Efendim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun, iki aylık iftirak üzüntülerini ve muhâberesizlik ızdırâblarını hafifleştiren ve kalblerimize taze hayat bahşeden ve rûhlarımıza yeni, sâfî bir nesîm ihdâ eden Kur'ânın celâlli ve izzetli, rahmetli ve şefkatli âyetlerindeki tekrârâtın mehâsinini ta'dâd eden, hikmet‑i tekrarının lüzum ve ehemmiyetini izâh eden ve Risale‑i Nurun bir hàrika müdafaası olan “Denizli Meyvesinin Onuncu Mes'elesi” nâmını alan “Emirdağ Çiçeği”ni aldık. Elhak takdir ve tahsine çok lâyık olan bu çiçeği kokladıkça rûhumuzdaki iştiyak yükseldi. Dokuz aylık hapis sıkıntısına mukâbil, Meyvenin Dokuz Mes'elesi nasıl berâetimize büyük bir vesile olmakla güzelliğini göstermiş ise, Onuncu Mes'elesi olan çiçeği de Kur'ânın îcâzlı i'câzındaki hàrikaları göstermekle o nisbette güzelliğini göstermektedir.
Evet sevgili Üstadım, gülün çiçeğindeki fevkalâde letâfet ve güzellik, ağacındaki dikenleri nazara hiç göstermediği gibi; bu nurânî çiçek de bize dokuz aylık hapis sıkıntısını unutturacak bir şekilde o sıkıntılarımızı da hiçe indirmiştir.
Mütâlaasına doyulmayacak şekilde kaleme alınan ve akılları hayrete sevkeden bu nurânî çiçek, muhtevî olduğu çok güzelliklerinden bilhassa, Kur'ânın tercümesi sûretiyle nazar‑ı beşerde âdileştirilmek ihanetine mukâbil, o tekrârâtın kıymetini tam göstermekle Kur'ânın cihan‑değer ulviyetini meydâna koymuştur.
336
Sâliklerinin her asırda fevkalâde bir metânetle sarılmaları ile ve emir ve nehyine tamamen inkıyad etmeleriyle, güyâ yeni nâzil olmuş gibi tazeliği isbât edilmiş olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, bütün asırlarda, zâlimlerine karşı şiddetli ve dehşetli ve tekrarlı tehdidleri ve mazlumlarına karşı şefkatli ve rahmetli mükerrer taltifleri, hususuyla bu asrımıza bakan tehdidâtı içinde zâlimlerine misli görülmemiş bir hâlette, sanki feze'‑i ekberden bir nümûneyi andıran semâvî bir Cehennem’le altı‑yedi seneden beri mütemâdiyen feryâd u figân ettirmesi ve kezâ mazlumlarının bu asırdaki küllî ferdleri başında Risale‑i Nur talebelerinin bulunması ve hakikaten bu talebeleri de ümem‑i sâlifenin Enbiyâlarına verilen necâtlar gibi pek büyük umumî ve hususî necâtlara mazhar etmesi ve muârızları olan dinsizlerin cehennemî azâbla tokatlanmalarını göstermesi, hem iki güzel ve latîf hâşiyelerle hâtime verilmek sûretiyle çiçeğin tamam edilmesi, bu fakir talebeniz Husrev’i o kadar büyük bir sürûrla sonsuz bir şükre sevketti ki; bu güzel çiçeğin verdiği sevinç ve sürûru müddet‑i ömrümde hissetmediğimi sevgili Üstadıma arzettiğim gibi, kardeşlerime de kerrâtla söylemişim.
Cenâb‑ı Hak, zaîf ve tahammülsüz omuzlarına pek azametli bâr‑ı sakîl tahmil edilen siz sevgili Üstadımızdan ebediyen râzı olsun ve yüklerinizi tahfif etmekle yüzlerinizi ebede kadar güldürsün, âmîn!
Evet sevgili Üstadım, biz Allah’tan, Kur'ân’dan, Habîb‑i Zîşan’dan ve Risale‑i Nurdan ve Kur'ân dellâlı siz sevgili Üstadımızdan ebediyen râzıyız. Ve intisabımızdan hiçbir cihetle pişmanlığımız yok. Hem kalbimizde zerre kadar kötülük etmek için niyet yok. Biz ancak Allah’ı ve rızâsını istiyoruz. Gün geçtikçe, rızâsı içinde Cenâb‑ı Hakk’a vuslat iştiyaklarını kalbimizde teksif ediyoruz. Bilâ‑istisna bize fenâlık edenleri Cenâb‑ı Hakk’a terketmekle affetmek ve bil'akis bize zulmeden o zâlimler de dâhil olduğu hâlde, herkese iyilik etmek, Risale‑i Nur talebelerinin kalblerine yerleşen bir şiâr‑ı İslâm olduğunu, biz istemeyerek ilân eden Hazret‑i Allah’a hadsiz hududsuz şükürler ediyoruz.
Çok kusurlu talebeniz Husrev
337
Onbirinci Mes'ele
Meyvenin Onbirinci Mes'elesi’nin başı; bir meyvesi Cennet ve biri saâdet‑i ebediye ve biri rü'yetullâh olan îmân şecere‑i kudsiyesinin hadsiz, küllî ve cüz'î meyvelerinden yüzer nümûneleri Risale‑i Nurda beyân ve hüccetlerle isbât edildiğinden, izâhını Sirâcü'n‑Nur’a havâle edip küllî erkânının değil, belki cüz'î ve cüz'lerin cüz'ü ve hususî meyvelerinden birkaç nümûne beyân edilecek.
Birisi: Bir gün bir duâda, “Yâ Rabbî! Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil, Azrâil hürmetlerine ve şefâatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhâfaza eyle!” meâlinde duâyı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrâil nâmını zikrettiğim vakit gayet tatlı ve tesellîdâr ve sevimli bir hâlet hissettim; Elhamdülillâh dedim. Azrâil’i cidden sevmeğe başladım. Melâikeye îmân rüknünün bu cüz'î ferdinin pek çok meyvelerinden yalnız bir cüz'î meyvesine gayet kısa bir işâret ederiz.
Birisi: İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun rûhudur. Onu zâyi' olmaktan ve fenâdan ve başıboşluktan muhâfaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslîmin derin bir sevinç verdiğini kat'î hissettim. Ve insanın amelini yazan melekler hâtırıma geldi; baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var.
Birisi: Her insan kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkîleştirmek için iştiyakla kitabet ve şiir, hattâ sinema ile hıfzına çalışır. Hususan, o fiillerin Cennet’te bâkî meyveleri bulunsa, daha ziyâde merak eder. “Kirâmen Kâtibîn” insanın omuzlarında durup onları ebedî manzaralarda göstermek ve sâhiblerine dâimî mükâfât kazandırmak, o kadar bana şirin geldi ki, ta'rif edemem.
Sonra, ehl‑i dünyanın, beni hayat‑ı ictimâiyedeki herşeyden tecrid etmek içinde bütün kitaplarımdan ve dostlarımdan ve hizmetçilerimden ve tesellî verici işlerden ayrı düşürmeleriyle beraber gurbet vahşeti beni sıkarken ve boş dünya başıma yıkılırken, melâikeye îmânın pek çok meyvelerinden birisi imdâdıma geldi; kâinâtımı ve dünyamı şenlendirdi, melekler ve rûhânilerle doldurdu, âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl‑i dalâletin dünyaları vahşet ve boşluk ve karanlıkla ağladıklarını gösterdi.
338
Hayâlim bu meyvenin lezzetiyle mesrûr iken, umum Peygamberlere îmânın pek çok meyvelerinden buna benzer bir tek meyvesini aldı, tattı. Birden, bütün geçmiş zamanlardaki Enbiyâlarla yaşamış gibi onlara îmânım ve tasdikim, o zamanları ışıklandırdı ve îmânımı küllî yapıp genişlendirdi ve âhirzaman Peygamberimizin îmâna ait olan da'vâlarına binler imza bastırdı, şeytanları susturdu.
Birden Hikmetü'l‑İstiâze Lem'ası’nda kat'î cevabı bulunan bir suâl kalbime geldi ki:
“Bu meyveler gibi hadsiz tatlı semereler ve fâideler ve hasenâtın gayet güzel neticeleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhimîn’in gayet merhametkârâne tevfikleri ve inâyetleri ehl‑i hidayete yardım edip kuvvet verdikleri hâlde, ehl‑i dalâlet neden çok defa galebe eder ve bazen yirmisi, yüz tane ehl‑i hidayeti perîşan eder?” diye, ma'nen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde şeytanın gayet zaîf desîselerine karşı Kur'ânın büyük tahşidâtı ve melâikeleri ve Cenâb‑ı Hakk’ın yardımını ehl‑i îmâna göndermesi hâtıra geldi. Risale‑i Nurun onun hikmetini kat'î hüccetlerle izâhına binâen, o suâlin cevabına gayet kısa bir işâret ederiz:
Evet, bazen serseri ve gizli, muzır bir adamın bir saraya ateş atmaya çalışması yüzünden, yüzer adamın yapması gibi; yüzer adamın muhâfazası ile ve bazen devlete ve pâdişaha ilticâ ile o sarayın vücûdu devam edebilir. Çünkü, onun vücûdu, bütün şerâitin ve erkânın ve esbâbın vücûduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harâb olması bir tek şartın ademiyle vâki ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi; ins ve cin şeytanları az bir fiil ile büyük tahribât ve dehşetli manevî yangınlar yaparlar.
339
Evet bütün fenâlıklar ve günahlar ve şerlerin mâyesi ve esâsları ademdir; tahribdir. Sûreten vücûdun altında, adem ve bozmak saklıdır.
İşte cinnî ve insî şeytanlar ve şerîrler bu noktaya istinâden gayet zaîf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl‑i hak ve hakikati Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhına ilticâya ve kaçmaya her vakit mecbur ettiğinden, Kur'ân, onları himâye için büyük tahşidât yapar. Doksandokuz esmâ‑i İlâhiye’yi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebat etmelerine çok şiddetli emirler verir.
Bu cevaptan, birden pek büyük bir hakikatin ucu ve azametli, dehşetli bir mes'elenin esâsı göründü. Şöyle ki:
Nasıl ki, Cennet bütün vücûd âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyâne sünbüllendiriyor; öyle de, Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için o adem mahsulâtlarını kavuruyor ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sâir vazifeleri içinde, âlem‑i vücûd kâinâtını âlem‑i adem pisliklerinden temizlettiriyor. Bu dehşetli mes'elenin şimdilik kapısını açmayacağız, inşâallâh sonra izâh edilecek.
Hem meleklere îmân meyvesinden bir cüz'ü ve Münker ve Nekir’e ait bir nümûnesi şudur:
“Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim.” diye mezarıma hayâlen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps‑i münferitte bir tecrid‑i mutlak içindeki tevahhuş ve me'yûsiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekir tâifesinden iki mübârek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münâzaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandılar, harâretlendiler; âlem‑i ervâha pencereler açıldı. Ben de, şimdi hayâlen ve istikbâlde hakikaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.
340
Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefât edip, kabirde Münker ve Nekir’in: “Men Rabbüke” “Senin Rabbin kimdir?” diye suâllerine karşı, kendini medresede zannedip nahiv ilmi ile cevab vererek: “Men mübtedâdır, Rabbüke onun haberidir; müşkül bir mes'eleyi benden sorunuz, bu kolaydır.” diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır rûhları, hem o vâkıayı müşâhede eden orada bulunan bir keşfe'l‑kubûr velîsini güldürdü ve Rahmet‑i İlâhiye’yi tebessüme getirdi. Azâbdan kurtulduğu gibi‥ Risale‑i Nurun bir şehîd kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi’ni kemâl‑i aşkla yazarken ve okurken vefât edip kabirde melâike‑i suâle mahkemedeki gibi Meyve hakikatleri ile cevab verdiği misillû; ben de ve Risale‑i Nur şâkirdleri de, o suâllere karşı Risale‑i Nurun parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbâlde hakikaten ve şimdi ma'nen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler inşâallâh.
Hem meleklere îmânın saâdet‑i dünyeviyeye medâr cüz'î bir nümûnesi şudur ki:
İlmihâlden îmân dersini alan bir masûm çocuğun, yanında ağlayan ve masûm bir kardeşinin vefâtı için vâveylâ eden diğer bir çocuğa: “Ağlama şükreyle, senin kardeşin meleklerle beraber Cennet’e gitti. Orada gezer, bizden daha iyi keyfedecek, melekler gibi uçacak, her yeri seyredebilir.” deyip, feryâd edenin ağlamasını tebessüme ve sevince çevirmesidir.
Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi, bu hazîn kışta ve elîm bir vaziyetimde gayet elîm iki vefât haberini aldım. Biri, hem àlî mekteblerde birinciliği kazanan, hem Risale‑i Nurun hakikatlerini neşreden, biraderzâdem merhum Fuâd… İkincisi, hacca gidip sekerât içinde tavâf ederken, tavâf içinde vefât eden âlime, Hanım nâmındaki merhume hemşirem… Bu iki akrabamın ölümleri, “İhtiyar Risalesi”nde yazılan merhum Abdurrahman’ın vefâtı gibi beni ağlatırken; îmânın nuruyla o masûm Fuâd, o sâliha Hanım insanlar yerinde meleklere, hûrilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlike ve günahlarından kurtulduklarını ma'nen, kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onları, hem Fuâd’ın pederi kardeşim Abdülmecîd’i, hem kendimi tebrik ederek Erhamürrâhimîn’e teşekkür ettim. Bu iki merhumeye rahmet duâsı niyetiyle buraya yazıldı, kaydedildi.
341
Risale‑i Nurdaki bütün mîzanlar ve muvâzeneler, îmânın saâdet‑i dünyeviyeye ve uhreviyeye medâr meyvelerini beyân ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saâdet‑i hayatiye ve lezzet‑i ömür cihetiyle her mü'minin îmânı ona bir saâdet‑i ebediyeyi kazandıracak, belki sünbül verecek ve o sûrette inkişaf edecek diye haber verirler.
Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beş meyvesi, meyve‑i Mi'râc olarak Otuzbirinci Söz’ün âhirinde ve beş meyvesi Yirmidördüncü Sözün Beşinci Dalı’nda nümûne olarak yazılmış. Erkân‑ı îmâniyenin herbirinin ayrı ayrı pek çok, belki hadsiz meyveleri olduğu gibi, mecmûunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca Cennet ve biri de saâdet‑i ebediye ve biri de belki en tatlısı da Rü'yet‑i İlâhiye’dir diye, başta demiştik. Ve Otuzikinci Söz’ün âhirindeki muvâzenede, îmânın saâdet‑i dâreyne medâr bir kısım semereleri güzel izâh edilmiş.
Îmân‑ı bilkader rüknünün kıymetdâr meyveleri bu dünyada bulunduğuna bir delil, umum lisânında مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ darb‑ı mesel olmuştur. Yani, “Kadere îmân eden gamlardan kurtulur.” Risale‑i Kader’in âhirinde güzel bir temsîl ile, iki adamın şâhâne bir sarayın bahçesine girmesiyle, bir küllî meyvesi beyân edilmiş‥ Hattâ ben kendi hayatımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki; kadere îmân olmazsa hayat‑ı dünyeviye saâdeti mahvolur. Elîm musîbetlerde, ne vakit kadere îmân cihetine bakardım; musîbet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve kadere îmân etmeyen nasıl yaşayabilir diye hayret ederdim.
342
Melâikeye îmân rüknünün küllî meyvelerinden birisine, Yirmiikinci Sözün İkinci Makamı’nda şöyle işâret edilmiş ki; Azrâil Aleyhisselâm Cenâb‑ı Hakk’a münâcât edip demiş: “Kabz‑ı ervâh vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler?‥” Ona cevaben denilmiş: “Senin vazifene hastalıkları ve musîbetleri perde yapacağım; tâ ibâdımın şekvâları onlara gitsin, sana gelmesin.”
Aynen bu perdeler gibi Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvâlar Cenâb‑ı Hakk’a gitmesin. Çünkü; ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp i'tirâz eder, şekvâya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahîm‑i Mutlak’a gitmemek hikmetiyle Azrâil Aleyhisselâm perde olmuş.
Aynen bunun gibi; bütün meleklerin, belki bütün esbâb‑ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet‑i Rubûbiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret‑i İlâhiye’nin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihâtası muhâfaza edilsin, i'tirâza hedef olmasın ve hasîs ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeyler ile kudretin mübâşereti – nazar‑ı zâhirîde – görünmesin. Yoksa, hiçbir sebebin hakîki te'siri ve icâda hiç kàbiliyeti olmadığını, herşeyde tevhid sikkeleri kat'î gösterdiğini Risale‑i Nur, hadsiz delilleriyle isbât etmiş.
Halketmek, icâd etmek O’na mahsûstur. Esbâb, yalnız bir perdedir. Melâike gibi zîşuûr olanların, yalnız cüz'‑i ihtiyarıyla cüz'î, icâdsız, kesb denilen bir nev'i hizmet‑i fıtriye ve amelî bir nev'i ubûdiyetten başka ellerinde yoktur.
Evet, izzet ve azamet isterler ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i kudret ola, aklın nazarında.
Tevhid ve ehadiyet isterler ki; esbâb ellerini çeksinler, te'sir‑i hakîkiden.
343
İşte, nasıl ki melekler ve umûr‑u hayriyede ve vücûdiyede istihdam edilen zâhirî sebebler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret‑i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhâfaza edip takdis ve tesbih‑i İlâhîde birer vesiledirler.
Aynen öyle de; cinnî ve insî şeytanlar ve muzır maddelerin umûr‑u şerriyede ve ademiyede isti'mâlleri dahi, yine kudret‑i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız i'tirâzlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmak ile takdis ve tesbihât‑ı Rabbâniyeye ve kâinâttaki bütün kusurâttan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahribden ve vazife yapmamaktan – ki birer ademdirler – ve vücûdu olmayan ademî fiillerden geliyor.
Bu şeytânî ve şerli perdeler, o kusurâta merci' olup i'tirâz ve şekvâları bil'istihkak kendilerine alarak Cenâb‑ı Hakk’ın takdisine vesile oluyorlar. Zâten şerli ve ademî ve tahribci işlerde kuvvet ve iktidar lâzım değil‥ az bir fiil ve cüz'î bir kuvvet, belki vazifesini yapmamak ile bazen büyük ademler ve bozmaklar oluyor. O şerîr fâiller muktedir zannedilirler. Hâlbuki, ademden başka hiç te'sirleri ve cüz'î bir kesbden hariç bir kuvvetleri yoktur. Fakat, o şerler ademden geldiklerinden, o şerîrler hakîki fâildirler. Bil'istihkak, eğer zîşuûr ise cezayı çekerler. Demek seyyiâtta o fenâlar fâildirler.
Fakat, haseneler ve hayırlarda ve amel‑i sâlihte vücûd olmasından, o iyiler hakîki fâil ve müessir değiller. Belki kàbildirler; feyz‑i İlâhî’yi kabûl ederler ve mükâfâtları dahi sırf bir fazl‑ı İlâhîdir diye, Kur'ân‑ı Hakîm ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾ fermân eder.
344
Elhâsıl: Vücûd kâinâtları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücûd âlemleri “Elhamdülillâh, Elhamdülillâh” ve bütün adem âlemleri “Sübhânallâh, Sübhânallâh” derken ve ihâtalı bir kanun‑u mübâreze ile melekler şeytanlarla ve hayırlar şerlerle, tâ kalbin etrafındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken; birden meleklere îmânın bir meyvesi tecellî eder, mes'eleyi halledip karanlık kâinâtı ışıklandırır. ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetinin envârından bir nurunu bize gösterir ve bu meyve ne kadar tatlı olduğunu tattırır.
İkinci bir küllî meyvesine, Yirmidördüncü ve “elif”ler kerâmetini gösteren Yirmidokuzuncu Söz’ler işâret edip parlak bir sûrette meleklerin vücûdunu ve vazifesini isbât etmişler. Evet kâinâtın her tarafında, cüz'î ve küllî herşeyde, her nev'ide, kendini tanıttırmak ve sevdirmek içinde merhametkârâne bir haşmet‑i Rubûbiyet, elbette o haşmete, o merhamete, o tanıttırmaya, o sevdirmeye karşı şükür ve takdis içinde bir geniş ve ihâtalı ve şuûrkârâne bir ubûdiyetle mukàbele etmesi lâzım ve kat'îdir. Ve şuûrsuz cemâdât ve erkân‑ı azîme-i kâinât hesabına o vazifeyi, ancak hadsiz melekler görebilir ve o Saltanat‑ı Rubûbiyet’in; her tarafta‥ Serâ’da, Süreyyâ’da, zeminin temelinde, dışında hakîmâne ve haşmetkârâne icraatını onlar temsîl edebilirler.
345
Meselâ, felsefenin rûhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat‑i arziye ve vaziyet‑i fıtriyesini, bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda “Sevr” ve “Hût” nâmlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezâretlerinde ve Cennet’ten getirilen ve fânî küre‑i arzın bâkî bir temel taşı olmak, yani ileride bâkî Cennet’e bir kısmını devretmeğe bir işâret için Sahret nâmında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip Sevr ve Hût meleklerine bir nokta‑i istinâd edilmiş diye Benî‑İsrail’in eski Peygamberlerinden rivâyet var ve İbn‑i Abbâs’tan dahi mervîdir. Maatteessüf bu kudsî mânâ, mürûr‑u zamanla bu teşbih, avâmın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın haricinde bir sûret almış.
Mâdem melekler havada gezdikleri gibi toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler; elbette onların ve küre‑i arzın, üstünde duracak cismânî taş ve balığa ve öküze ihtiyaçları yoktur.
Hem meselâ küre‑i arz, küre‑i arzın nev'ileri adedince başlar ve o nev'ilerin ferdleri sayısınca diller ve o ferdlerin a'zâ ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihâtlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuûrsuz ubûdiyet‑i fıtriyeyi bilerek, şuûrdârâne temsîl edip Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdim etmek için kırkbin başlı ve her başı kırkbin dil ile ve herbir dil ile kırkbin tesbihât yapan bir melek‑i müekkeli bulunacak ki, ayn‑ı hakikat olarak muhbir‑i sâdık haber vermiş.
Ve hilkat‑i kâinâtın en ehemmiyetli neticesi olan insanlarla münâsebât‑ı Rabbâniyeyi tebliğ ve izhâr eden Cebrâil Aleyhisselâm ve zîhayat âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhis etmekteki Hàlıka mahsûs olan icraat‑ı İlâhiye’yi, yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne nezâret eden İsrâfil Aleyhisselâm ve Azrâil Aleyhisselâm ve hayat dâiresinde rahmetin en cem'iyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânat‑ı Rahmâniye’ye nezâretle beraber şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâil Aleyhisselâm gibi meleklerin pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve rûhların bekàları, saltanat ve haşmet‑i Rubûbiyet’in muktezâsıdır. Onların ve herbirinin mahsûs tâifelerinin vücûdları, kâinâtta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücûdu derecesinde kat'îdir ve şüphesizdir… Melâikeye ait başka maddeler bunlara kıyâs edilsin.
346
Evet küre‑i arzda dörtyüzbin nev'ileri zîhayattan halkeden, hattâ en âdi ve müteaffin maddelerden zîrûhları çoklukla yaratan ve her tarafı onlarla şenlendiren ve mu'cizât‑ı san'atına karşı, onlara dilleriyle “Mâşâallâh, Bârekallâh, Sübhânallâh” dedirten ve ihsânat‑ı rahmetine mukâbil “Elhamdülillâh, Ve'ş‑Şükrülillâh, Allâhu Ekber” o hayvancıklara söylettiren bir Kadîr‑i Zülcelâl-i ve'l-Cemâl, elbette, bilâ‑şek velâ-şübhe, koca semâvâta münâsib, isyansız ve dâima ubûdiyette olan sekeneleri ve rûhânileri yaratmış, semâvâtı şenlendirmiş, boş bırakmamış ve hayvanatın tâifelerinden pek çok ziyâde ayrı ayrı nev'ileri meleklerden icâd etmiş ki, bir kısmı küçücük olarak yağmur ve kar katrelerine binip san'at ve Rahmet‑i İlâhiye’yi kendi dilleriyle alkışlıyorlar; bir kısmı, birer seyyâr yıldızlara binip fezâ‑yı kâinâtta seyahat içinde azamet ve izzet ve haşmet‑i Rubûbiyet’e karşı tekbir ve tehlil ile ubûdiyetlerini âleme ilân ediyorlar.
Evet, zaman‑ı Âdem’den beri bütün semâvî kitaplar ve dinler meleklerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine ittifakları ve bütün asırlarda melekler ile konuşmalar ve muhâvereler, kesret‑i tevâtür ile insanlar içinde vukû' bulduğunu nakil ve rivâyetleri ise, görmediğimiz Amerika insanlarının vücûdları gibi meleklerin vücûdlarını ve bizimle alâkadar olduklarını kat'î isbât eder.
347
İşte şimdi gel, îmân nuruyla bu küllî ikinci meyveye bak ve tat; nasıl kâinâtı baştan başa şenlendirip, güzelleştirip bir mescid‑i ekbere ve büyük bir ibâdethâneye çeviriyor. Ve fen ve felsefenin soğuk, hayatsız, zulmetli, dehşetli göstermelerine mukâbil; hayatlı, şuûrlu, ışıklı, ünsiyetli, tatlı bir kâinât göstererek bâkî hayatın bir cilve‑i lezzetini ehl‑i îmâna, derecesine göre dünyada dahi tattırır.
Tetimme
Nasıl ki, vahdet ve ehadiyet sırrıyla kâinâtın her tarafında aynı kudret, aynı isim, aynı hikmet, aynı san'at bulunmasıyla Hàlık’ın vahdet ve tasarrufu ve icâd ve rubûbiyeti ve hallâkıyet ve kudsiyeti, cüz'î‑küllî herbir masnû'un hâl dili ile ilân ediliyor. Aynen öyle de; her tarafta melekleri halkedip her mahlûkun lisân‑ı hâl ile şuûrsuz yaptıkları tesbihâtı, meleklerin ubûdiyetkârâne dilleriyle yaptırıyor.
Meleklerin hiçbir cihette hilâf‑ı emir hareketleri yoktur. Hàlis bir ubûdiyetten başka hiçbir icâd ve emirsiz hiçbir müdâhale, hattâ izinsiz şefâatleri dahi olmaz. Tam, ﴿عِبَادٌ مُكْرَمُونَ﴾ve ﴿يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ﴾ sırrına mazhardırlar.
348
Hâtime
Gayet ehemmiyetli bir nükte‑i i'câziyeye dair, birden ihtiyarsız, mağribden sonra kalbe ihtar edilen ve Sûre‑i ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ﴾ ’ın zâhir bir mu'cize‑i gaybiyesini gösteren uzun bir hakikate kısa bir işârettir.
﴿﷽﴾
﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ❋ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ ❋ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ ❋ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ ❋ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ﴾
İşte yalnız mânâ‑yı işârî cihetinde bu sûre‑i azîme-i hàrika: “Kâinâtta adem âlemleri hesabına çalışan şerîrlerden ve insî ve cinnî şeytanlardan kendinizi muhâfaza ediniz.” Peygamberimize ve ümmetine emrederek, her asra baktığı gibi mânâ‑yı işârîsiyle bu acîb asrımıza daha ziyâde, belki zâhir bir tarzda bakar; Kur'ânın hizmetkârlarını istiâzeye dâvet eder. Bu mu'cize‑i gaybiye, beş işâretle kısaca beyân edilecek. Şöyle ki:
Bu sûrenin herbir âyetinin mânâları çoktur. Yalnız mânâ‑yı işârî ile beş cümlesinde dört defa شَرِّ kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münâsebet‑i maneviye ile beraber dört tarzda bu asrın emsâlsiz dört dehşetli ve fırtınalı maddî ve manevî şerlerine ve inkılâblarına ve mübârezelerine aynı tarih ile parmak basmak ve ma'nen “Bunlardan çekininiz!” emretmek, elbette Kur'ânın i'câzına yakışır bir irşad‑ı gaybîdir.
349
Meselâ, başta ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ﴾ cümlesi, bin üçyüz elliiki veya dört (1352‑1354) tarihine hesab‑ı ebcedî ve cifrî ile tevâfuk edip nev'‑i beşerde en geniş hırs ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukû'a gelmeye hazırlanan ikinci harb‑i umumîye işâret eder ve Ümmet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) ma'nen der: “Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize ilticâ ediniz.” Ve bir mânâ‑yı remziyle, Kur'ânın hizmetkârlarından olan Risale‑i Nur şâkirdlerine hususî bir iltifat ile onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı tarihiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imha plânının akîm bırakılmasına remzen haber verir; ma'nen “İstiâze ediniz!” emreder gibi bir remz verir.
Hem meselâ ﴿مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ﴾ cümlesi – şedde sayılmaz – bin üçyüz altmış bir (1361) ederek bu emsâlsiz harbin merhametsiz ve zâlimâne tahribâtına Rûmî ve Hicrî tarihiyle parmak bastığı gibi; aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur'ânın hizmetine çalışan Nur şâkirdlerinin geniş bir imha plânından ve elîm ve dehşetli bir belâdan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına tevâfukla, bir mânâ‑yı remzî ile onlara da bakar. “Halk’ın şerrinden kendinizi koruyunuz.” gizli bir îmâ ile der.
Hem meselâ ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ﴾cümlesi – şeddeler sayılmaz – bin üçyüz yirmisekiz (1328); eğer şeddedeki lâm sayılsa, bin üçyüz ellisekiz (1358) adediyle bu umumî harbleri yapan ecnebî gaddârların, hırs ve hased ile bizdeki hürriyet inkılâbının Kur'ân lehindeki neticelerini bozmak fikri ile tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî’nin patlamasıyla maddî ve manevî şerlerini, siyâsî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbâz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderât‑ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyâtını vahşiyâne mahveden şerlerin vücûda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederek ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ﴾ ’in tam mânâsına tetâbuk eder.
350
Hem meselâ ﴿وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ﴾ cümlesi – şedde ve tenvin sayılmaz – yine bin üçyüz kırkyedi (1347) edip, aynı tarihte, ecnebî muâhedelerin icbarıyla bu vatanda ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin tahakkümüyle bu dindar millette ehemmiyetli tahavvüller vücûda gelmesine ve aynı tarihte, devletlerde İkinci Harb‑i Umumî’yi ihzar eden dehşetli hasedler ve rekabetlerin çarpışmaları tarihine bu mânâ‑yı işârî ile tam tamına tevâfuku ve ma'nen tetâbuku, elbette bu kudsî sûrenin bir lem'a‑i i'câz-ı gaybîsidir.
Bir İhtar:Herbir âyetin müteaddid mânâları vardır. Hem herbir mânâ küllîdir, her asırda efrâdı bulunur. Bahsimizde bu asrımıza bakan yalnız mânâ‑yı işârî tabakasıdır. Hem o küllî mânâda, asrımız bir ferddir. Fakat hususiyet kesbetmiş ki, ona tarihiyle bakar. Ben dört senedir, bu harbin ne safahâtını ve ne de neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, bu kudsî sûrenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe işâreti var diye daha onun kapısını çalmadım. Yoksa bu hazinede daha çok esrâr var olduğunu Risale‑i Nurun eczâlarında, hususan Rumûzât‑ı Semâniye Risaleleri’nde beyân ve isbât edildiğinden onlara havâle edip kısa kesiyorum.
Hâtıra Gelebilen Bir Suâlin Cevabıdır:
Bu lem'a‑i i'câziyede, baştaki ﴿مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ﴾ ’da, hem مِنْ , hem شَرِّ kelimeleri hesaba girmesi ve âhirde ﴿وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ﴾ yalnız شَرِّ kelimesi girmesi وَمِنْ girmemesi ve ﴿وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ﴾ ikisi de hesab edilmemesi gayet ince ve latîf bir münâsebete îmâ ve remz içindir. Çünkü, halklarda şerden başka hayırlar da var. Hem bütün şer herkese gelmez. Buna remzen, ba'ziyeti ifâde eden مِنْ ve شَرِّ girmişler. Hâsid hased ettiği zaman bütün şerdir. Ba'ziyete lüzum yoktur. Ve ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ﴾ remziyle, kendi menfaatleri için küre‑i arza ateş atan üfleyicilerin ve sihirbâz o diplomatların tahribâta ait bütün işleri ayn‑ı şerdir diye, daha شَرِّ kelimesine lüzum kalmadı.
351
Bu Sûreye Ait Bir Nükte‑i İ'câziyenin Hâşiyesidir
Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesi ile bu asrımızın dört büyük şerli inkılâblarına ve fırtınalarına mânâ‑yı işârî ile bakar; aynen öyle de, dört defa tekraren مِنْ شَرِّ – şedde sayılmaz – kelimesiyle Âlem‑i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin ve Abbâsî Devleti’nin inkırâz zamanının asrına dört defa mânâ‑yı işârî ile ve makam‑ı cifrî ile bakar ve parmak basar.
Evet – şeddesiz – شَرِّ beşyüz (500) eder; مِنْ doksan (90) ’dır. İstikbâle bakan çok âyetler, hem bu asrımıza hem o asırlara işâret etmeleri cihetinde istikbâlden haber veren İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. ﴿غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ﴾ kelimeleri bu zamana değil, belki غَاسِقٍ bin yüzaltmışbir (1161) ve ﴿اِذَا وَقَبَ﴾ sekizyüz on (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî şerlere işâret eder. Eğer beraber olsa, Milâdî bin dokuzyüz yetmişbir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.
352