Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
337

Onbirinci Mes'ele

Meyvenin Onbirinci Mes'elesi’nin başı; bir meyvesi Cennet ve biri saâdet‑i ebediye ve biri rü'yetullâh olan îmân şecere‑i kudsiyesinin hadsiz, küllî ve cüz'î meyvelerinden yüzer nümûneleri Risale‑i Nurda beyân ve hüccetlerle isbât edildiğinden, izâhını Sirâcü'n‑Nur’a havâle edip küllî erkânının değil, belki cüz'î ve cüz'lerin cüz'ü ve hususî meyvelerinden birkaç nümûne beyân edilecek.
Birisi: Bir gün bir duâda, Yâ Rabbî! Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil, Azrâil hürmetlerine ve şefâatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhâfaza eyle!” meâlinde duâyı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrâil nâmını zikrettiğim vakit gayet tatlı ve tesellîdâr ve sevimli bir hâlet hissettim; Elhamdülillâh dedim. Azrâil’i cidden sevmeğe başladım. Melâikeye îmân rüknünün bu cüz'î ferdinin pek çok meyvelerinden yalnız bir cüz'î meyvesine gayet kısa bir işâret ederiz.
Birisi: İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun rûhudur. Onu zâyi' olmaktan ve fenâdan ve başıboşluktan muhâfaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslîmin derin bir sevinç verdiğini kat'î hissettim. Ve insanın amelini yazan melekler hâtırıma geldi; baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var.
Birisi: Her insan kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkîleştirmek için iştiyakla kitabet ve şiir, hattâ sinema ile hıfzına çalışır. Hususan, o fiillerin Cennet’te bâkî meyveleri bulunsa, daha ziyâde merak eder. Kirâmen Kâtibîn insanın omuzlarında durup onları ebedî manzaralarda göstermek ve sâhiblerine dâimî mükâfât kazandırmak, o kadar bana şirin geldi ki, ta'rif edemem.
Sonra, ehl‑i dünyanın, beni hayat‑ı ictimâiyedeki herşeyden tecrid etmek içinde bütün kitaplarımdan ve dostlarımdan ve hizmetçilerimden ve tesellî verici işlerden ayrı düşürmeleriyle beraber gurbet vahşeti beni sıkarken ve boş dünya başıma yıkılırken, melâikeye îmânın pek çok meyvelerinden birisi imdâdıma geldi; kâinâtımı ve dünyamı şenlendirdi, melekler ve rûhânilerle doldurdu, âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl‑i dalâletin dünyaları vahşet ve boşluk ve karanlıkla ağladıklarını gösterdi.
338
Hayâlim bu meyvenin lezzetiyle mesrûr iken, umum Peygamberlere îmânın pek çok meyvelerinden buna benzer bir tek meyvesini aldı, tattı. Birden, bütün geçmiş zamanlardaki Enbiyâlarla yaşamış gibi onlara îmânım ve tasdikim, o zamanları ışıklandırdı ve îmânımı küllî yapıp genişlendirdi ve âhirzaman Peygamberimizin îmâna ait olan da'vâlarına binler imza bastırdı, şeytanları susturdu.
Birden Hikmetü'l‑İstiâze Lem'ası’nda kat'î cevabı bulunan bir suâl kalbime geldi ki:
Bu meyveler gibi hadsiz tatlı semereler ve fâideler ve hasenâtın gayet güzel neticeleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhimîn’in gayet merhametkârâne tevfikleri ve inâyetleri ehl‑i hidayete yardım edip kuvvet verdikleri hâlde, ehl‑i dalâlet neden çok defa galebe eder ve bazen yirmisi, yüz tane ehl‑i hidayeti perîşan eder?” diye, ma'nen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde şeytanın gayet zaîf desîselerine karşı Kur'ânın büyük tahşidâtı ve melâikeleri ve Cenâb‑ı Hakk’ın yardımını ehl‑i îmâna göndermesi hâtıra geldi. Risale‑i Nurun onun hikmetini kat'î hüccetlerle izâhına binâen, o suâlin cevabına gayet kısa bir işâret ederiz:
Evet, bazen serseri ve gizli, muzır bir adamın bir saraya ateş atmaya çalışması yüzünden, yüzer adamın yapması gibi; yüzer adamın muhâfazası ile ve bazen devlete ve pâdişaha ilticâ ile o sarayın vücûdu devam edebilir. Çünkü, onun vücûdu, bütün şerâitin ve erkânın ve esbâbın vücûduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harâb olması bir tek şartın ademiyle vâki ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi; ins ve cin şeytanları az bir fiil ile büyük tahribât ve dehşetli manevî yangınlar yaparlar.
339
Evet bütün fenâlıklar ve günahlar ve şerlerin mâyesi ve esâsları ademdir; tahribdir. Sûreten vücûdun altında, adem ve bozmak saklıdır.
İşte cinnî ve insî şeytanlar ve şerîrler bu noktaya istinâden gayet zaîf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl‑i hak ve hakikati Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhına ilticâya ve kaçmaya her vakit mecbur ettiğinden, Kur'ân, onları himâye için büyük tahşidât yapar. Doksandokuz esmâ‑i İlâhiye’yi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebat etmelerine çok şiddetli emirler verir.
Bu cevaptan, birden pek büyük bir hakikatin ucu ve azametli, dehşetli bir mes'elenin esâsı göründü. Şöyle ki:
Nasıl ki, Cennet bütün vücûd âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyâne sünbüllendiriyor; öyle de, Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için o adem mahsulâtlarını kavuruyor ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sâir vazifeleri içinde, âlem‑i vücûd kâinâtını âlem‑i adem pisliklerinden temizlettiriyor. Bu dehşetli mes'elenin şimdilik kapısını açmayacağız, inşâallâh sonra izâh edilecek.
Hem meleklere îmân meyvesinden bir cüz'ü ve Münker ve Nekir’e ait bir nümûnesi şudur:
Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim.” diye mezarıma hayâlen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps‑i münferitte bir tecrid‑i mutlak içindeki tevahhuş ve me'yûsiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekir tâifesinden iki mübârek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münâzaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandılar, harâretlendiler; âlem‑i ervâha pencereler açıldı. Ben de, şimdi hayâlen ve istikbâlde hakikaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.
340
Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefât edip, kabirde Münker ve Nekir’in: Men Rabbüke Senin Rabbin kimdir?” diye suâllerine karşı, kendini medresede zannedip nahiv ilmi ile cevab vererek: Men mübtedâdır, Rabbüke onun haberidir; müşkül bir mes'eleyi benden sorunuz, bu kolaydır.” diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır rûhları, hem o vâkıayı müşâhede eden orada bulunan bir keşfe'l‑kubûr velîsini güldürdü ve Rahmet‑i İlâhiye’yi tebessüme getirdi. Azâbdan kurtulduğu gibi Risale‑i Nurun bir şehîd kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi’ni kemâl‑i aşkla yazarken ve okurken vefât edip kabirde melâike‑i suâle mahkemedeki gibi Meyve hakikatleri ile cevab verdiği misillû; ben de ve Risale‑i Nur şâkirdleri de, o suâllere karşı Risale‑i Nurun parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbâlde hakikaten ve şimdi ma'nen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler inşâallâh.
Hem meleklere îmânın saâdet‑i dünyeviyeye medâr cüz'î bir nümûnesi şudur ki:
İlmihâlden îmân dersini alan bir masûm çocuğun, yanında ağlayan ve masûm bir kardeşinin vefâtı için vâveylâ eden diğer bir çocuğa: Ağlama şükreyle, senin kardeşin meleklerle beraber Cennet’e gitti. Orada gezer, bizden daha iyi keyfedecek, melekler gibi uçacak, her yeri seyredebilir.” deyip, feryâd edenin ağlamasını tebessüme ve sevince çevirmesidir.
Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi, bu hazîn kışta ve elîm bir vaziyetimde gayet elîm iki vefât haberini aldım. Biri, hem àlî mekteblerde birinciliği kazanan, hem Risale‑i Nurun hakikatlerini neşreden, biraderzâdem merhum Fuâd İkincisi, hacca gidip sekerât içinde tavâf ederken, tavâf içinde vefât eden âlime, Hanım nâmındaki merhume hemşirem Bu iki akrabamın ölümleri, İhtiyar Risalesinde yazılan merhum Abdurrahman’ın vefâtı gibi beni ağlatırken; îmânın nuruyla o masûm Fuâd, o sâliha Hanım insanlar yerinde meleklere, hûrilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlike ve günahlarından kurtulduklarını ma'nen, kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onları, hem Fuâd’ın pederi kardeşim Abdülmecîd’i, hem kendimi tebrik ederek Erhamürrâhimîn’e teşekkür ettim. Bu iki merhumeye rahmet duâsı niyetiyle buraya yazıldı, kaydedildi.
341
Risale‑i Nurdaki bütün mîzanlar ve muvâzeneler, îmânın saâdet‑i dünyeviyeye ve uhreviyeye medâr meyvelerini beyân ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saâdet‑i hayatiye ve lezzet‑i ömür cihetiyle her mü'minin îmânı ona bir saâdet‑i ebediyeyi kazandıracak, belki sünbül verecek ve o sûrette inkişaf edecek diye haber verirler.
Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beş meyvesi, meyve‑i Mi'râc olarak Otuzbirinci Söz’ün âhirinde ve beş meyvesi Yirmidördüncü Sözün Beşinci Dalı’nda nümûne olarak yazılmış. Erkân‑ı îmâniyenin herbirinin ayrı ayrı pek çok, belki hadsiz meyveleri olduğu gibi, mecmûunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca Cennet ve biri de saâdet‑i ebediye ve biri de belki en tatlısı da Rü'yet‑i İlâhiye’dir diye, başta demiştik. Ve Otuzikinci Söz’ün âhirindeki muvâzenede, îmânın saâdet‑i dâreyne medâr bir kısım semereleri güzel izâh edilmiş.
Îmân‑ı bilkader rüknünün kıymetdâr meyveleri bu dünyada bulunduğuna bir delil, umum lisânında مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ darb‑ı mesel olmuştur. Yani, Kadere îmân eden gamlardan kurtulur.” Risale‑i Kader’in âhirinde güzel bir temsîl ile, iki adamın şâhâne bir sarayın bahçesine girmesiyle, bir küllî meyvesi beyân edilmiş Hattâ ben kendi hayatımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki; kadere îmân olmazsa hayat‑ı dünyeviye saâdeti mahvolur. Elîm musîbetlerde, ne vakit kadere îmân cihetine bakardım; musîbet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve kadere îmân etmeyen nasıl yaşayabilir diye hayret ederdim.
342
Melâikeye îmân rüknünün küllî meyvelerinden birisine, Yirmiikinci Sözün İkinci Makamı’nda şöyle işâret edilmiş ki; Azrâil Aleyhisselâm Cenâb‑ı Hakk’a münâcât edip demiş: Kabz‑ı ervâh vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler?‥” Ona cevaben denilmiş: Senin vazifene hastalıkları ve musîbetleri perde yapacağım; ibâdımın şekvâları onlara gitsin, sana gelmesin.”
Aynen bu perdeler gibi Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesi de bir perdedir. haksız şekvâlar Cenâb‑ı Hakk’a gitmesin. Çünkü; ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp i'tirâz eder, şekvâya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahîm‑i Mutlak’a gitmemek hikmetiyle Azrâil Aleyhisselâm perde olmuş.
Aynen bunun gibi; bütün meleklerin, belki bütün esbâb‑ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet‑i Rubûbiyetin perdeleridir. güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret‑i İlâhiye’nin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihâtası muhâfaza edilsin, i'tirâza hedef olmasın ve hasîs ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeyler ile kudretin mübâşereti nazar‑ı zâhirîde görünmesin. Yoksa, hiçbir sebebin hakîki te'siri ve icâda hiç kàbiliyeti olmadığını, herşeyde tevhid sikkeleri kat'î gösterdiğini Risale‑i Nur, hadsiz delilleriyle isbât etmiş.
Halketmek, icâd etmek O’na mahsûstur. Esbâb, yalnız bir perdedir. Melâike gibi zîşuûr olanların, yalnız cüz'‑i ihtiyarıyla cüz'î, icâdsız, kesb denilen bir nev'i hizmet‑i fıtriye ve amelî bir nev'i ubûdiyetten başka ellerinde yoktur.
Evet, izzet ve azamet isterler ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i kudret ola, aklın nazarında.
Tevhid ve ehadiyet isterler ki; esbâb ellerini çeksinler, te'sir‑i hakîkiden.
343
İşte, nasıl ki melekler ve umûr‑u hayriyede ve vücûdiyede istihdam edilen zâhirî sebebler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret‑i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhâfaza edip takdis ve tesbih‑i İlâhîde birer vesiledirler.
Aynen öyle de; cinnî ve insî şeytanlar ve muzır maddelerin umûr‑u şerriyede ve ademiyede isti'mâlleri dahi, yine kudret‑i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız i'tirâzlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmak ile takdis ve tesbihât‑ı Rabbâniyeye ve kâinâttaki bütün kusurâttan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahribden ve vazife yapmamaktan ki birer ademdirler ve vücûdu olmayan ademî fiillerden geliyor.
Bu şeytânî ve şerli perdeler, o kusurâta merci' olup i'tirâz ve şekvâları bil'istihkak kendilerine alarak Cenâb‑ı Hakk’ın takdisine vesile oluyorlar. Zâten şerli ve ademî ve tahribci işlerde kuvvet ve iktidar lâzım değil az bir fiil ve cüz'î bir kuvvet, belki vazifesini yapmamak ile bazen büyük ademler ve bozmaklar oluyor. O şerîr fâiller muktedir zannedilirler. Hâlbuki, ademden başka hiç te'sirleri ve cüz'î bir kesbden hariç bir kuvvetleri yoktur. Fakat, o şerler ademden geldiklerinden, o şerîrler hakîki fâildirler. Bil'istihkak, eğer zîşuûr ise cezayı çekerler. Demek seyyiâtta o fenâlar fâildirler.
Fakat, haseneler ve hayırlarda ve amel‑i sâlihte vücûd olmasından, o iyiler hakîki fâil ve müessir değiller. Belki kàbildirler; feyz‑i İlâhî’yi kabûl ederler ve mükâfâtları dahi sırf bir fazl‑ı İlâhîdir diye, Kur'ân‑ı Hakîm ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ fermân eder.
344
Elhâsıl: Vücûd kâinâtları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücûd âlemleri Elhamdülillâh, Elhamdülillâh ve bütün adem âlemleri Sübhânallâh, Sübhânallâh derken ve ihâtalı bir kanun‑u mübâreze ile melekler şeytanlarla ve hayırlar şerlerle, kalbin etrafındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken; birden meleklere îmânın bir meyvesi tecellî eder, mes'eleyi halledip karanlık kâinâtı ışıklandırır. ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin envârından bir nurunu bize gösterir ve bu meyve ne kadar tatlı olduğunu tattırır.
İkinci bir küllî meyvesine, Yirmidördüncü ve elif”ler kerâmetini gösteren Yirmidokuzuncu Söz’ler işâret edip parlak bir sûrette meleklerin vücûdunu ve vazifesini isbât etmişler. Evet kâinâtın her tarafında, cüz'î ve küllî herşeyde, her nev'ide, kendini tanıttırmak ve sevdirmek içinde merhametkârâne bir haşmet‑i Rubûbiyet, elbette o haşmete, o merhamete, o tanıttırmaya, o sevdirmeye karşı şükür ve takdis içinde bir geniş ve ihâtalı ve şuûrkârâne bir ubûdiyetle mukàbele etmesi lâzım ve kat'îdir. Ve şuûrsuz cemâdât ve erkân‑ı azîme-i kâinât hesabına o vazifeyi, ancak hadsiz melekler görebilir ve o Saltanat‑ı Rubûbiyet’in; her tarafta Serâ’da, Süreyyâ’da, zeminin temelinde, dışında hakîmâne ve haşmetkârâne icraatını onlar temsîl edebilirler.
345
Meselâ, felsefenin rûhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat‑i arziye ve vaziyet‑i fıtriyesini, bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda Sevr ve Hût nâmlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezâretlerinde ve Cennet’ten getirilen ve fânî küre‑i arzın bâkî bir temel taşı olmak, yani ileride bâkî Cennet’e bir kısmını devretmeğe bir işâret için Sahret nâmında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip Sevr ve Hût meleklerine bir nokta‑i istinâd edilmiş diye Benî‑İsrail’in eski Peygamberlerinden rivâyet var ve İbn‑i Abbâs’tan dahi mervîdir. Maatteessüf bu kudsî mânâ, mürûr‑u zamanla bu teşbih, avâmın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın haricinde bir sûret almış.
Mâdem melekler havada gezdikleri gibi toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler; elbette onların ve küre‑i arzın, üstünde duracak cismânî taş ve balığa ve öküze ihtiyaçları yoktur.
Hem meselâ küre‑i arz, küre‑i arzın nev'ileri adedince başlar ve o nev'ilerin ferdleri sayısınca diller ve o ferdlerin a'zâ ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihâtlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuûrsuz ubûdiyet‑i fıtriyeyi bilerek, şuûrdârâne temsîl edip Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdim etmek için kırkbin başlı ve her başı kırkbin dil ile ve herbir dil ile kırkbin tesbihât yapan bir melek‑i müekkeli bulunacak ki, ayn‑ı hakikat olarak muhbir‑i sâdık haber vermiş.
Ve hilkat‑i kâinâtın en ehemmiyetli neticesi olan insanlarla münâsebât‑ı Rabbâniyeyi tebliğ ve izhâr eden Cebrâil Aleyhisselâm ve zîhayat âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhis etmekteki Hàlıka mahsûs olan icraat‑ı İlâhiye’yi, yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne nezâret eden İsrâfil Aleyhisselâm ve Azrâil Aleyhisselâm ve hayat dâiresinde rahmetin en cem'iyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânat‑ı Rahmâniye’ye nezâretle beraber şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâil Aleyhisselâm gibi meleklerin pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve rûhların bekàları, saltanat ve haşmet‑i Rubûbiyet’in muktezâsıdır. Onların ve herbirinin mahsûs tâifelerinin vücûdları, kâinâtta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücûdu derecesinde kat'îdir ve şüphesizdir Melâikeye ait başka maddeler bunlara kıyâs edilsin.
346
Evet küre‑i arzda dörtyüzbin nev'ileri zîhayattan halkeden, hattâ en âdi ve müteaffin maddelerden zîrûhları çoklukla yaratan ve her tarafı onlarla şenlendiren ve mu'cizât‑ı san'atına karşı, onlara dilleriyle Mâşâallâh, Bârekallâh, Sübhânallâh dedirten ve ihsânat‑ı rahmetine mukâbil Elhamdülillâh, Ve'ş‑Şükrülillâh, Allâhu Ekber o hayvancıklara söylettiren bir Kadîr‑i Zülcelâl-i ve'l-Cemâl, elbette, bilâ‑şek velâ-şübhe, koca semâvâta münâsib, isyansız ve dâima ubûdiyette olan sekeneleri ve rûhânileri yaratmış, semâvâtı şenlendirmiş, boş bırakmamış ve hayvanatın tâifelerinden pek çok ziyâde ayrı ayrı nev'ileri meleklerden icâd etmiş ki, bir kısmı küçücük olarak yağmur ve kar katrelerine binip san'at ve Rahmet‑i İlâhiye’yi kendi dilleriyle alkışlıyorlar; bir kısmı, birer seyyâr yıldızlara binip fezâ‑yı kâinâtta seyahat içinde azamet ve izzet ve haşmet‑i Rubûbiyet’e karşı tekbir ve tehlil ile ubûdiyetlerini âleme ilân ediyorlar.
Evet, zaman‑ı Âdem’den beri bütün semâvî kitaplar ve dinler meleklerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine ittifakları ve bütün asırlarda melekler ile konuşmalar ve muhâvereler, kesret‑i tevâtür ile insanlar içinde vukû' bulduğunu nakil ve rivâyetleri ise, görmediğimiz Amerika insanlarının vücûdları gibi meleklerin vücûdlarını ve bizimle alâkadar olduklarını kat'î isbât eder.
347
İşte şimdi gel, îmân nuruyla bu küllî ikinci meyveye bak ve tat; nasıl kâinâtı baştan başa şenlendirip, güzelleştirip bir mescid‑i ekbere ve büyük bir ibâdethâneye çeviriyor. Ve fen ve felsefenin soğuk, hayatsız, zulmetli, dehşetli göstermelerine mukâbil; hayatlı, şuûrlu, ışıklı, ünsiyetli, tatlı bir kâinât göstererek bâkî hayatın bir cilve‑i lezzetini ehl‑i îmâna, derecesine göre dünyada dahi tattırır.
Tetimme
Nasıl ki, vahdet ve ehadiyet sırrıyla kâinâtın her tarafında aynı kudret, aynı isim, aynı hikmet, aynı san'at bulunmasıyla Hàlık’ın vahdet ve tasarrufu ve icâd ve rubûbiyeti ve hallâkıyet ve kudsiyeti, cüz'î‑küllî herbir masnû'un hâl dili ile ilân ediliyor. Aynen öyle de; her tarafta melekleri halkedip her mahlûkun lisân‑ı hâl ile şuûrsuz yaptıkları tesbihâtı, meleklerin ubûdiyetkârâne dilleriyle yaptırıyor.
Meleklerin hiçbir cihette hilâf‑ı emir hareketleri yoktur. Hàlis bir ubûdiyetten başka hiçbir icâd ve emirsiz hiçbir müdâhale, hattâ izinsiz şefâatleri dahi olmaz. Tam, ﴿عِبَادٌ مُكْرَمُونَve ﴿يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ sırrına mazhardırlar.
348

Hâtime

Gayet ehemmiyetli bir nükte‑i i'câziyeye dair, birden ihtiyarsız, mağribden sonra kalbe ihtar edilen ve Sûre‑i ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ’ın zâhir bir mu'cize‑i gaybiyesini gösteren uzun bir hakikate kısa bir işârettir.
﴿
﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ❋ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ ❋ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ ❋ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ ❋ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ
İşte yalnız mânâ‑yı işârî cihetinde bu sûre‑i azîme-i hàrika: Kâinâtta adem âlemleri hesabına çalışan şerîrlerden ve insî ve cinnî şeytanlardan kendinizi muhâfaza ediniz.” Peygamberimize ve ümmetine emrederek, her asra baktığı gibi mânâ‑yı işârîsiyle bu acîb asrımıza daha ziyâde, belki zâhir bir tarzda bakar; Kur'ânın hizmetkârlarını istiâzeye dâvet eder. Bu mu'cize‑i gaybiye, beş işâretle kısaca beyân edilecek. Şöyle ki:
Bu sûrenin herbir âyetinin mânâları çoktur. Yalnız mânâ‑yı işârî ile beş cümlesinde dört defa شَرِّ kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münâsebet‑i maneviye ile beraber dört tarzda bu asrın emsâlsiz dört dehşetli ve fırtınalı maddî ve manevî şerlerine ve inkılâblarına ve mübârezelerine aynı tarih ile parmak basmak ve ma'nen Bunlardan çekininiz!” emretmek, elbette Kur'ânın i'câzına yakışır bir irşad‑ı gaybîdir.
349
Meselâ, başta ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ cümlesi, bin üçyüz elliiki veya dört (1352‑1354) tarihine hesab‑ı ebcedî ve cifrî ile tevâfuk edip nev'‑i beşerde en geniş hırs ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukû'a gelmeye hazırlanan ikinci harb‑i umumîye işâret eder ve Ümmet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) ma'nen der: Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize ilticâ ediniz.” Ve bir mânâ‑yı remziyle, Kur'ânın hizmetkârlarından olan Risale‑i Nur şâkirdlerine hususî bir iltifat ile onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı tarihiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imha plânının akîm bırakılmasına remzen haber verir; ma'nen İstiâze ediniz!” emreder gibi bir remz verir.
Hem meselâ ﴿مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ cümlesi şedde sayılmaz bin üçyüz altmış bir (1361) ederek bu emsâlsiz harbin merhametsiz ve zâlimâne tahribâtına Rûmî ve Hicrî tarihiyle parmak bastığı gibi; aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur'ânın hizmetine çalışan Nur şâkirdlerinin geniş bir imha plânından ve elîm ve dehşetli bir belâdan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına tevâfukla, bir mânâ‑yı remzî ile onlara da bakar. Halk’ın şerrinden kendinizi koruyunuz.” gizli bir îmâ ile der.
Hem meselâ ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِcümlesi şeddeler sayılmaz bin üçyüz yirmisekiz (1328); eğer şeddedeki lâm sayılsa, bin üçyüz ellisekiz (1358) adediyle bu umumî harbleri yapan ecnebî gaddârların, hırs ve hased ile bizdeki hürriyet inkılâbının Kur'ân lehindeki neticelerini bozmak fikri ile tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî’nin patlamasıyla maddî ve manevî şerlerini, siyâsî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbâz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderât‑ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyâtını vahşiyâne mahveden şerlerin vücûda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederek ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ ’in tam mânâsına tetâbuk eder.
350
Hem meselâ ﴿وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ cümlesi şedde ve tenvin sayılmaz yine bin üçyüz kırkyedi (1347) edip, aynı tarihte, ecnebî muâhedelerin icbarıyla bu vatanda ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin tahakkümüyle bu dindar millette ehemmiyetli tahavvüller vücûda gelmesine ve aynı tarihte, devletlerde İkinci Harb‑i Umumî’yi ihzar eden dehşetli hasedler ve rekabetlerin çarpışmaları tarihine bu mânâ‑yı işârî ile tam tamına tevâfuku ve ma'nen tetâbuku, elbette bu kudsî sûrenin bir lem'a‑i i'câz-ı gaybîsidir.
Bir İhtar:Herbir âyetin müteaddid mânâları vardır. Hem herbir mânâ küllîdir, her asırda efrâdı bulunur. Bahsimizde bu asrımıza bakan yalnız mânâ‑yı işârî tabakasıdır. Hem o küllî mânâda, asrımız bir ferddir. Fakat hususiyet kesbetmiş ki, ona tarihiyle bakar. Ben dört senedir, bu harbin ne safahâtını ve ne de neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, bu kudsî sûrenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe işâreti var diye daha onun kapısını çalmadım. Yoksa bu hazinede daha çok esrâr var olduğunu Risale‑i Nurun eczâlarında, hususan Rumûzât‑ı Semâniye Risaleleri’nde beyân ve isbât edildiğinden onlara havâle edip kısa kesiyorum.
Hâtıra Gelebilen Bir Suâlin Cevabıdır:
Bu lem'a‑i i'câziyede, baştaki ﴿مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ ’da, hem مِنْ , hem شَرِّ kelimeleri hesaba girmesi ve âhirde ﴿وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ yalnız شَرِّ kelimesi girmesi وَمِنْ girmemesi ve ﴿وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ ikisi de hesab edilmemesi gayet ince ve latîf bir münâsebete îmâ ve remz içindir. Çünkü, halklarda şerden başka hayırlar da var. Hem bütün şer herkese gelmez. Buna remzen, ba'ziyeti ifâde eden مِنْ ve شَرِّ girmişler. Hâsid hased ettiği zaman bütün şerdir. Ba'ziyete lüzum yoktur. Ve ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ remziyle, kendi menfaatleri için küre‑i arza ateş atan üfleyicilerin ve sihirbâz o diplomatların tahribâta ait bütün işleri ayn‑ı şerdir diye, daha شَرِّ kelimesine lüzum kalmadı.
351

Bu Sûreye Ait Bir Nükte‑i İ'câziyenin Hâşiyesidir

Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesi ile bu asrımızın dört büyük şerli inkılâblarına ve fırtınalarına mânâ‑yı işârî ile bakar; aynen öyle de, dört defa tekraren مِنْ شَرِّ şedde sayılmaz kelimesiyle Âlem‑i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin ve Abbâsî Devleti’nin inkırâz zamanının asrına dört defa mânâ‑yı işârî ile ve makam‑ı cifrî ile bakar ve parmak basar.
Evet şeddesiz شَرِّ beşyüz (500) eder; مِنْ doksan (90) ’dır. İstikbâle bakan çok âyetler, hem bu asrımıza hem o asırlara işâret etmeleri cihetinde istikbâlden haber veren İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. ﴿غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ kelimeleri bu zamana değil, belki غَاسِقٍ bin yüzaltmışbir (1161) ve ﴿اِذَا وَقَبَ sekizyüz on (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî şerlere işâret eder. Eğer beraber olsa, Milâdî bin dokuzyüz yetmişbir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.
352

Onbirinci Mes'elenin Hâşiyesinin Bir Lâhikasıdır

﴿
Âyete'l‑Kürsî’nin tetimmesi olan ﴿لَٓا اِكْرَاهَ فِي (الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ) مِنَ الْغَىِّ bin üçyüz elli (1350); ﴿فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ bin dokuzyüz yirmidokuz (1929) veya (1928); ﴿وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ dokuzyüz kırkaltı (946) Risaletü'n‑Nur ismine muvâfık; ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى bin üçyüz kırkyedi (1347); ﴿لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ❋ اَللّٰهُ (وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا) eğer beraber olsa bin oniki (1012); eğer beraber olmazsa dokuzyüz kırkbeş (945) bir şedde sayılmaz ; ﴿يُخْرِجُهُمْ مِنَ (الظُّلُمَاتِ) اِلَى النُّورِ bin üçyüz yetmişiki (1372) şeddesiz ; ﴿وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا اَوْلِيَٓاءُهُمُ (الطَّاغُوتُ ( bin dörtyüz onyedi (1417); ﴿(يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى) الظُّلُمَاتِ bin üçyüz otuzsekiz (1338) şedde sayılmaz ; ﴿اُولٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ bin ikiyüz doksanbeş (1295) şedde sayılır eder. Risaletü'n‑Nurun hem iki kere ismine hem sûret‑i mücâhedesine, hem tahakkukuna ve te'lif ve tekemmül zamanına tam tamına tevâfukuyla beraber ehl‑i küfrün bin ikiyüz doksanüç (1293) harbiyle Âlem‑i İslâm’ın nurunu söndürmeye çalışması tarihine ve Birinci Harb‑i Umumî’den istifade ile bin üçyüz otuzsekiz (1338) de bilfiil Nurdan zulümâta atmak için yapılan dehşetli muâhedeler tarihine tam tamına tevâfuku ve içinde mükerreren nur ve zulümât karşılaştırılması ve bu mücâhede‑i maneviyede Kur'ânın nurundan gelen bir Nur, ehl‑i îmâna bir nokta‑i istinâd olacağını mânâ‑yı işârî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki, mânâsının münâsebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevâfuk emâresi olmasa da yine bu âyetler her asra baktığı gibi mânâ‑yı işârî ile bizimle de konuşuyor kanâatim geldi.
353
Evet, Evvelâ: Başta ﴿لَٓا اِكْرَاهَ فِي (الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ) cümlesi, makam‑ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mânâ‑yı işârî ile der: Gerçi o tarihte, dini, dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücâhede‑i diniyeye ve din için silâhla cihada muârız olan hürriyet‑i vicdân, hükûmetlerde bir kanun‑u esâsî, bir düstur‑u siyâsî oluyor ve hükûmet, Lâik Cumhûriyete döner. Fakat ona mukâbil manevî bir cihad‑ı dinî, îmân‑ı tahkîkî kılıncıyla olacak. Çünkü, dindeki rüşd‑ü irşad ve hak ve hakikati gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhânları izhâr edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur'ân’dan çıkacak diye haber verip bir lem'a‑i i'câz gösterir.
Hem, ﴿خَالِدُونَ kelimesine kadar Risale‑i Nurdaki bütün muvâzenelerin aslı, menba'ı olarak aynen o muvâzeneler gibi mükerreren nur ve zulümât ve îmân ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emâredir ki, o tarihte bulunan cihad‑ı manevî mübârezesinde büyük bir kahraman; Nur nâmında Risale‑i Nurdur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun manevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.
354
Evet hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale‑i Nur bu ihbar‑ı gaybı ve lem'a‑i i'câzı bilfiil göstermiştir. Ve bu sırr‑ı azîm içindir ki; Risale‑i Nur şâkirdleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücâdelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar ve hakîki şâkirdleri en dehşetli bir hasmına ve hakaretli tecâvüzüne karşı ona der:
Ey bedbaht! Ben seni i'dâm‑ı ebedîden kurtarmaya ve fânî hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden bir bâkî insaniyet saâdetine çıkarmaya çalışıyorum; sen benim ölümüme ve i'dâmıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa ve âhirette ceza ve belâların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi def'ol! Senin ile uğraşmam, ne yaparsan yap!” der. O zâlim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor, keşke kurtulsa idi diyerek, ıslahına çalışır.
Sâniyen: ﴿وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى Bu iki kudsî cümleler, kuvvetli münâsebet‑i maneviye ile beraber makam‑ı cifrî ve ebcedî hesabıyla birincisi, Risaletü'n‑Nurun ismine; ikincisi, onun tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütûhâtına ma'nen ve cifren tam tamına tetâbukları bir emâredir ki; Risaletü'n‑Nur bu asırda, bu tarihte bir Urvetü'l‑Vüskàdır. Yani çok muhkem kopmaz bir zincir ve bir Hablullâhtır. Ona elini atan, yapışan, necât bulur diye mânâ‑yı remziyle haber verir.
Sâlisen: ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesi hem mânâ, hem cifir ile Risaletü'n‑Nura bir remzi var. Şöyle ki: ………………
Bu makamda perde indi, yazmaya izin verilmedi. Başka zamana te'hir edildi.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Hâşiye: Bu nüktenin bâkî kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temâsıdır. Biz de bakmaktan memnû'uz. Evet, ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى bu tâğuta bakar ve baktırır
Said Nursî
355

Risale‑i Nur Kahramanı Husrev’in Meyvenin Onbirinci Mes'elesi Münâsebetiyle Yazdığı Mektûbun Bir Parçasıdır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok mübârek, çok kıymetdâr, çok sevgili Üstadımız Efendimiz!
Millet ve memleket için çok büyük güzellikleri ihtiva eden Meyve, Dokuz Mes'elesi ile, dehşetli bir zamanda, müdhiş âsîler içinde en büyük düşmanlar arasında hayret‑fezâ bir sûrette şâkirdlerine necât vermeye vesile olmakla kalmamış, Onuncu ve Onbirinci Mes'eleleri ile, hususuyla Nurun şâkirdlerini hakikat yollarında alkışlamış ve gidecekleri hakîki mekânları olan kabirdeki ahvâllerinden ve herkesi titreten ve bilhassa ehl‑i gaflet için çok korkunç, çok elemli, çok acıklı bir menzil olan toprak altında, göreceği ve konuşacağı melâikelerle konuşmayı ve refâkati sevdirerek bu mekâna daha çok ünsiyet izhâr etmekle bu korkulu ilk menzil hakkındaki fevkalhad korkularımızı ta'dil etmiş, nefes aldırmış. Hususuyla o âlemin nurânî hayatını benim gibi göremeyenlerin ellerinde, şuââtı yüzbinlerle senelik mesâfelere uzanan bir elektrik lambası hükmüne geçmiş. Hem de dâima koklanılacak nümûnelik bir çiçek bahçesi olmuştur.
Evet, biz sevgili Üstadımıza arzediyoruz ki, her gün dersini hocasına okuyan bir talebe gibi Nurdan aldığımız feyizlerimizi, her vakit için sevgili Üstadımıza arzedelim. Fakat sevgili Üstadımız şimdilik konuşmalarını ta'tîl buyurdular.
Ey azîz Üstadım! Risale‑i Nurun hakikati ve Meyve’nin güzelliği ve çiçeğinin feyzi, beni minnetdârâne, bir parça memleketim nâmına konuşturmuş ve benim gibi konuşan çok kalblere hayat vermiş. Şimdi muhîtimizde Risale‑i Nura karşı atılan adımlar ve uzatılan eller, Meyvenin Onbirinci Çiçeği ile daha çok metânet kesbetmiş, inkişaf etmiş, fa'âliyete başlamıştır.
Çok hakîr talebeniz Husrev
356

Isparta’daki Umum Risale‑i Nur Talebeleri Nâmına Ramazan Tebriki Münâsebetiyle Yazılmış ve Onüç Fıkra ile Ta'dil Edilmiş Bir Mektûbdur

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Ey Âlem‑i İslâm’ın dünya ve âhirette selâmeti için Kur'ânın feyziyle ve Risale‑i Nurun hakikatiyle ve sâdık şâkirdlerin himmetiyle mübârek gözlerinden yaş yerine kan akıtan
Ve ey fitne‑i âhirzamanın şu dağdağalı ve fırtınalı zamanında Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’dan ziyâde hastalıklara, dertlere giriftâr olan
Ve Kur'ânın nuruyla ve Risale‑i Nurun bürhânlarıyla ve şâkirdlerin gayretiyle Âlem‑i İslâm’ın maddî ve manevî hastalıklarını Hakîm‑i Lokman gibi tedâviye çalışan
Ve ey mübârek ellerinde mevcûd olan Nur parçalarının hak ve hakikat olduğunu Kur'ânın otuzüç âyetiyle ve Kerâmet‑i Aleviye ve Gavsiye ile isbât eden
Ve ey kendisi hasta ve ihtiyar ve zaîf ve gayet acınacak bir hâlde olduğuna göre herkesten ziyâde Âlem‑i İslâm’a can fedâ eder derecesinde acıyarak kendine fenâlık etmek isteyenlere Kur'ânın hakikatiyle ve Risale‑i Nurun hüccetleriyle, Nur talebelerinin sadâkatleriyle hayırlı duâlar ve iyilik etmek ile karşılayan
Ve yazdığı mühim eserlerinden Âyetü'l‑Kübrâ’nın tab'ıyla kendi zâtına ve talebelerine gelen musîbette hapishânelere düşen
Ve o zindânları Kur'ânın irşadıyla ve Risale‑i Nurun dersiyle ve şâkirdlerin iştiyakı ile bir Medrese‑i Yûsufiye’ye çeviren
Ve bir dershâne yapan ve içimizde bulunan câhil olanların hepsini Kur'ânı o dershânede hatmettirerek çıkaran
Ve o musîbette Kur'ânın kuvve‑i kudsiyesiyle ve Risale‑i Nurun tesellîsiyle ve kardeşlerin tahammülleriyle ihtiyar ve zaîf olduğu hâlde bütün ağırlıklarımızı ve yüklerimizi üzerine alan
357
Ve yazdığı Meyve ve Müdafaanâme risaleleriyle Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câzıyla ve Risale‑i Nurun kuvvetli bürhânlarıyla ve şâkirdlerin ihlâsı ile, İzn‑i İlâhî ile o zindân kapılarını açtırıp berâet kazandıran
Ve o günde bize ve Âlem‑i İslâm’a bayram yaptıran ve hakikaten Risale‑i Nurları Nurun alâ nur olduğunu isbât ederek kıyâmete kadar serbest okunup ve yazılmasına hak kazandıran
Ve Âlem‑i İslâm’ın Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın gıdâ‑yı kudsîsiyle ve Nurun uhrevî taamıyla ve şâkirdlerinin iştihâsıyla ekmek, su ve hava gibi bu Nurlara pek çok ihtiyacı olduğunu ve bu Nurları okuyup yazanlardan binler kişi îmânla kabre girdiğini isbât eden
Ve kendisine mensûb talebelerini hiçbir yerde mağlûb ve mahcûb etmeyen
Ve elyevm Kur'ânın semâvî dersleriyle ve Risale‑i Nurun esâsâtıyla ve şâkirdlerinin zekâvetleriyle ve Meyve’nin Onuncu ve Onbirinci Mes'ele ve Çiçekleriyle firâk ateşiyle gece‑gündüz yanan kalblerimizi âb‑ı hayat ve şarab‑ı kevser gibi o mübârek Mes'ele ve Çiçekler ile kalblerimizin ateşini söndürüp sürûr ve ferâha sevkeden
Ve ey âlemin (Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın kat'î va'diyle ve tehdidi ile ve Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsiyle ve merhum şâkirdlerinin müşâhedesiyle ve onlardaki keşfe'l‑kubûr sâhiblerinin görmesiyle‥) en çok korktuğu ölümü, ehl‑i îmân için i'dâm‑ı ebedîden kurtarıp bir terhis tezkeresine çeviren
Ve âlem‑i nura gitmek için güzel bir yolculuk olduğunu isbât eden
Ve kâfir ve münâfıklar için i'dâm‑ı ebedî olduğunu bildiren:
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, bin Mu'cizât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm ve kırk vech‑i i'câzının tasdiki altında ihbarât‑ı kat'iyyesiyle, O’ndan çıkan Risale‑i Nurun en muannid düşmanlarını mağlûb eden hüccetleriyle ve Nur şâkirdlerinin, çok emârelerin ve tecrübelerin ve kanâatlerinin teslîmi ile o korkunç, karanlık, soğuk ve dar kabri, ehl‑i îmân için Cennet çukurundan bir çukur ve Cennet bahçesinin bir kapısı olduğunu isbât eden
358
Ve kâfir ve münâfık zındıklar için Cehennem çukurundan yılan ve akreplerle dolu bir çukur olduğunu isbât eden ve oraya gelecek olan Münker, Nekir isminde melâikeleri ehl‑i hak ve hakikat yolunda gidenler için birer mûnis arkadaş yapan
Ve Risale‑i Nurun şâkirdlerini talebe‑i ulûm sınıfına dâhil edip Münker, Nekir suâllerine Risale‑i Nur ile cevab verdiklerini merhum kahraman şehîd Hâfız Ali’nin vefâtıyla keşfeden
Ve hayatta bulunanlarımızın da yine Risale‑i Nur ile cevab vermemizi Rahmet‑i İlâhiye’den duâ ve niyâz eden
Ve Hazret‑i Kur'ân’ı, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın kırk tabakadan her tabakaya göre bir nev'i i'câz‑ı manevîsini göstermesiyle ve umum kâinâta bakan kelâm‑ı ezelî olmasıyla ve tefsiri olan Risale‑i Nurun Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Rumûzât‑ı Semâniye risaleleriyle ve Risale‑i Nur gül fabrikasının serkâtibi gibi kahraman kardeşlerin ve şâkirdlerin fevkalâde gayretleriyle Asr‑ı Saâdet’ten beri böyle hàrika bir sûrette mu'cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kàdir olmadığı hâlde Risale‑i Nurun kahraman bir kâtibi olan Husrev’e Yaz!” emir buyurulmasıyla, Levh‑i Mahfûz’daki yazılan Kur'ân gibi yazılması ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hak Kelâmullâh olduğunu ve bütün semâvî kitapların en büyüğü ve en efdali ve bir Fâtiha içinde binler Fâtiha ve bir İhlâs içinde binler İhlâs ve hurûfâtının birden on ve yüz ve bin ve binler sevâb ve hasene verdiklerini hiç görülmedik ve işitilmedik pek güzel ve hàrika bir sûrette ta'rif ve isbât eden
359
Ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, bin üçyüz seneden beri i'câzını göstermesiyle ve muârızlarını durdurmasıyla ve Nurun gözlere gösterir derecede zâhir delilleri ile ve Nur şâkirdlerinin elmas kalemleriyle bu zamana kadar misli görülmedik Risale‑i Nurun dünyaya fermân okuyan ve en mütemerrid ve muannidleri susturan Yirmibeşinci Söz ve zeyilleri kırk vecihle i'câz‑ı Kur'ânî olduğunu isbât eden
Ve ey Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hak Peygamber olduğuna ve umum yüzyirmidört bin Peygamberlerin efdali ve Seyyidi olduğuna dair binler mu'cizelerini Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) nâmındaki Risale‑i Nuru ile güzel bir sûrette isbât eden ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunu kâinâtta ilân etmesiyle ve Nurun baştan nihâyete kadar O’nun Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunu bürhânlarla isbât etmesiyle ve O Resûlün ef'âl ve ahvâli, kâinâtta nümûne‑i iktidâ olacak en sağlam, en güzel rehber olduğunu hattâ körlere de göstermesiyle ve Anadolu ve hususî memleketlerde Nurun intişarı zamanında belâların ref'i ve susturulmasıyla musîbetlerin gelmesi şehâdetiyle ve Nur şâkirdlerinin gayet ağır müşkülâtlar içinde kemâl‑i metânetle hizmet ve irtibatlarıyla O Zâtın (A.S.M.) Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' etmek ne kadar kârlı olduğunu ve bir sünnete bu zamanda ittibâ'da yüz şehîdin ecrini kazandığını bildiren
Ve sadaka, kazâ ve belâyı nasıl def'ediyorsa Risale‑i Nurun da Anadolu’ya gelecek kazâyı, belâyı, yirmi senedir def'ettiğini aynelyakìn isbât eden Üstad‑ı Ekremimiz efendimiz hazretleri!‥
Şimdi şu Risale‑i Nurun berâeti, başta siz sevgili Üstadımızı, sonra biz âciz kusurlu talebelerinizi, sonra Âlem‑i İslâm’ı sürûra sevk ederek, ikinci büyük bir bayram yaptırdığından siz mübârek Üstadımızın bu büyük bayram‑ı şerîfinizi tebrik ile ve yine üçüncü bayram olan Ramazan‑ı Şerîfinizi ve Leyle‑i Kadr’inizi tebrik, emsâl‑i kesîresiyle müşerref olmaklığımızı niyâz ve biz kusurluların, kusurlarımızın affını ricâ ederek umumen selâm ile mübârek ellerinizden öper ve duâlarınızı temennî ederiz, efendimiz hazretleri
Isparta ve havâlisinde bulunanNur Talebeleri
360
Haddimden yüz derece ziyâde olan bu mektûb muhteviyâtını tevâzu' ile reddetmek bir küfran‑ı ni'met ve umum şâkirdlerin hüsn‑ü zanlarına karşı bir ihanet olması ve aynen kabûl etmek bir gurur, bir enâniyet ve benlik bulunması cihetiyle, umum nâmına Risale‑i Nur kâtibinin yazdığı bu uzun mektûbu onüç fıkraları ilâve edip hem bir şükr‑ü manevî, hem gururdan, hem küfran‑ı ni'metten kurtulmak için size bir sûretini gönderiyorum ki, Meyvenin Onbirinci Mes'elesi’nin âhirinde Risale‑i Nurun Isparta ve civarı talebelerinin bir mektûbudur diye ilhâk edilsin.
Ben bu mektûbu, bu ta'dilât ile yazdığımız hâlde iki defa bir güvercin yanımızdaki pencereye geldi. İçeriye girecekti, Ceylan’ın başını gördü girmedi. Birkaç dakika sonra başkası aynen geldi. Yine yazanı gördü girmedi. Ben dedim; Herhalde evvelki serçe ve kuddûs kuşu gibi müjdecileridir. Veyâhut bu mektûb gibi müteaddid mektûbları yazdığımızdan, mübârek mektûbun ta'dili ile mübârekiyetini tebrik için gelmişler kanâatimiz geldi.
Said Nursî
361

Onikinci Şuâ

Denizli Mahkemesi Müdafaâtından ()

Denizli Mahkemesi Müdafaâtından

…………………‥
Evet biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki; her asırda üçyüz elli milyon dâhil mensûbları var. Ve her gün beş defa namazla o mukaddes cem'iyetin prensiplerine kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kudsî programıyla birbirinin yardımına duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız.
Ve hususî vazifemiz de, Kur'ânın îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî, berzahî haps‑i münferitten kurtarmaktır.
Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle ve bizim medâr‑ı ittihamımız olan cem'iyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cem'iyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz.
Dünyaya karışmak arzusu bizde bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.
362
Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Mustafa Kemâl’in hiddetine karşı, dîvân‑ı riyâsette, şiddetli ve dokunaklı müdafaa eden bir adam, onsekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor diye onu ittiham eden elbette bir garazla eder Bu mes'elede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale‑i Nura hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'ân’a bağlanmış ve Kur'ân dahi Arş‑ı A'zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın, o kuvvetli ipleri çözsün.
Hem bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtı ile ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç kerâmât‑ı gaybiyesi ile ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes'ûl olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak. (Hâşiye)
Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale‑i Nura karşı çevrilen plânlar ve hücumlar inşâallâh bozulacaklar, onun şâkirdleri başkalara kıyâs edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur'ân men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi, cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risale‑i Nura hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar.
Elhâsıl: Mâdem biz ehl‑i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize, îmânî hizmetimize ilişmesinler.
MevkufSaid Nursî
363
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zâtların, bizimle ve Risale‑i Nurla münâsebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakîki kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var. Biz Risale‑i Nurun keşfiyât‑ı kat'iyyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanâatle bilmişiz ki; ölüm bizim için, sırr‑ı Kur'ân ile, i'dâm‑ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş; ve bize muhâlif ve dalâlette gidenler için o kat'î ölüm, ya i'dâm‑ı ebedîdir (eğer âhirete kat'î îmânı yoksa), veya ebedî ve karanlıklı haps‑i münferittir (eğer âhirete inansa ve sefâhet ve dalâlette gitmiş ise).
Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele‑i insaniye var ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Mâdem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem‑i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemâl‑i metânetle bekliyoruz.
Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, i'dâm‑ı ebedî ile ve haps‑i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşâhede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz; onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz.
Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikati isbât etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım! Değil vukûfsuz, garazkâr, maneviyatta behresiz ehl‑i vukûfa karşı belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi isbât etmezsem, her cezaya râzıyım!
İşte yalnız bir nümûne olarak, iki Cuma gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risale‑i Nurun umdelerini ve hülâsa ve esâslarını beyân ederek Risale‑i Nurun bir müdafaanâmesi hükmüne geçen Meyve Risalesi’ni ibraz ediyorum ve Ankara makàmâtına vermek için, yeni harflerle yazdırmaya müşkülâtlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse, bana şimdiki tecrid‑i mutlak içinde her hakaret ve işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim!
364
Elhâsıl; ya, Risale‑i Nuru tam serbest bırakınız, veyâhut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikati elinizden gelirse kırınız! Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim, fakat mecbur ettiniz, belki de sizi îkaz etmek lâzım idi ki, kader‑i İlâhî bizi bu yola sevketti. Biz de, مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düstur‑u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sıkıntılarınızı sabır ile karşılayacağız, diye azmettik.
MevkufSaid Nursî
365
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Zaman‑ı Saâdetten şimdiye kadar cârî bir âdet‑i İslâmiye’ye ittibâen Risale‑i Nurun hususî menba'ları olan yüzer âyât‑ı meşhûreyi büyük bir En'âm gibi Hizb‑i Kur'ânî yaptığımızı, Dinde tahrifat yapıyor diye muâheze etmişler.
Hem, bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnâmede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesiyle bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi, bizi ittiham etmek istiyor.
Hem Ankara’da hükûmetin riyâsetinde bulunan birisine (Mustafa Kemâl’e) söylediğim i'tirâzlara ve ağır sözlere mukàbele etmeyip sükût etmesi ve o öldükten sonra, onun yanlışını gösteren bir hakikat‑i hadîsiyeyi beyândaki fıtrî ve lüzumlu ve mahrem tenkidlerim, medâr‑ı mes'ûliyet yapılmış. Ölmüş ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede!‥ Ve hükûmetin ve milletin bir hâtırası ve Cenâb‑ı Hakk’ın bir tecellî‑i hâkimiyeti olan adâlet kanunları nerede!
Hem biz hükûmet‑i cumhûriye ve esâslarından en ziyâde kendimize medâr‑ı istinâd ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz hürriyet‑i vicdân esâsı, bizim aleyhimizde medâr‑ı mes'ûliyet tutulmuş; güyâ biz hürriyet‑i vicdân esâsına muârız gidiyoruz.
Hem medeniyetin seyyiâtını ve kusurlarını tenkid ettiğimden hâtır ve hayâlime gelmeyen bir şeyi zabıtnâmelerde isnâd ediyor: Güyâ ben radyo (Hâşiye), tayyare ve şimendiferin kullanılmasını kabûl etmiyorum diye, terakkiyât‑ı hâzıra aleyhinde bulunduğumla mes'ûl ediyor.
366
İşte bu nümûnelere kıyâsen ne kadar hilâf‑ı adâlet bir muâmele olduğunu, inşâallâh, insaflı, adâletli olan Denizli müddeiumumîsi ve Mahkemesi göstererek, o zabıtnâmelerin evhâmlarına ehemmiyet vermeyecekler.
Hem en acîbi budur ki; başka mahkemenin müddeiumumîsi benden sordu: Mahrem Beşinci Şuâ’da demişsin; (Ordu, dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak) muradın, orduyu hükûmete karşı itâatsizliğe sevketmektir.”
Ben de dedim: Maksadım; o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek, ordu tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba; hem gayet mahrem, sekiz senede yalnız iki defa elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhirzamana ait bir Hadîsin mânâsını küllî bir sûrette beyân eden, hem aslı eskiden te'lif edilen bir risale, hem bir tek nefer görmediği hâlde nasıl sebeb‑i ittiham olur?” Maatteessüf, o insafsızların o acîb ittihamı iddianâmeye girmiş.
Hem en garîbi şudur ki; bir yerde demişim: Cenâb‑ı Hakk’ın büyük ni'metleri olan tayyare, şimendifer ve radyoyu, büyük şükür ile mukàbele lâzım iken; beşer etmedi, tayyarelerle başlarına bomba yağdı. Ve radyo öyle büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir ki, ona mukâbil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız‑ı Kur'ân olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur'ânı dinlettirsin ve Yirminci Söz’de Kur'ânın medeniyet hàrikalarından gaybî haber verdiğini beyân ederken, bir âyetin işâreti olarak, kâfirler şimendifer ile Âlem‑i İslâmı mağlûb ederler demişim. İslâmı bu hàrikalara teşvik ettiğim hâlde bir sebeb‑i ittiham olarak Şimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyât‑ı hâzıra aleyhinde diye, iddianâmenin âhirinde beni evvelki müddeiumumînin garazlarına binâen ittiham eder.
Hem hiçbir münâsebeti olmadığı hâlde, bir adam Risale‑i Nurun ikinci bir ismi olan Risaletü'n‑Nur tâbirinden, Kur'ânın nurundan bir Risalettir, bir ilhâmdır.” demiş. İddianâmede başka yerin verdikleri yanlış mânâ ile, güyâ Risale‑i Nur bir resûldür diye benim için bir sebeb‑i ittiham tutulmuş.
367
Hem müdafaâtımda yirmi yerde kat'î bir sûrette hüccetlerle isbât etmişiz ki, bütün dünyaya karşı da olsa din ve Kur'ân ve Risale‑i Nuru âlet edemeyiz ve edilmez ve biz onların bir hakikatini dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz. Bu da'vânın emâreleri yirmi senede binlerdir. Mâdem öyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
Said Nursî
368

İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir

Bu i'tirâzda muhâtabım Denizli Mahkemesi ve müddeiumumîsi değil, belki başta Isparta ve İnebolu müddeiumumîleri olarak, yanlış ve nâkıs zabıtnâmeleriyle buradaki acîb iddianâmeyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham memurlardır.
Evvelen: Asl ve faslı olmayan ve hâtırıma gelmeyen bir siyâsî cem'iyet nâmını masûm ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risale‑i Nur talebelerine takıp ve o dâire içine giren ve îmân ve âhiretinden başka hiçbir maksadları bulunmayan bîçâreleri, o cem'iyetin nâşiri, ya fa'âl bir rüknü veya mensûbu veya Risale‑i Nuru okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp mahkemeye vermek ne kadar adâletin mâhiyetinden uzak olduğuna kat'î bir hücceti şudur ki:
Kur'ân aleyhinde yazılan, doktor Duzi’nin ve sâir zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara, hürriyet‑i fikir ve hürriyet‑i ilmiye düsturuyla bir suç sayılmadığı hâlde; hakikat‑i Kur'âniyeyi ve îmâniyeyi öğrenmeğe gayet muhtaç ve müştâk olanlara, güneş gibi bildiren Risale‑i Nur okumak ve yazmak bir suç sayılmış. Ve hem, yüzer risale içinde yanlış mânâ verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki‑üç risalede yalnız birkaç cümlelerini bahâne gösterip ittiham etmiş. Hâlbuki; o risaleleri biri müstesnâ Eskişehir Mahkemesi tedkik etmiş, icâbına bakmış, ve müstesnâ ise, hem istid'amda ve hem i'tirâznâmemde gayet kat'î cevab verildiği ve Elimizde nur var, siyaset topuzu yok.” diye Eskişehir Mahkemesinde yirmi vecihle kat'î isbât edildiği hâlde, o insafsız müddeîler, üç mahrem ve neşrolunmayan risalelerin üç‑dört cümlelerini bütün Risale‑i Nura teşmîl eder gibi, Risale‑i Nuru okuyan ve yazanı suçlu ve beni de hükûmet ile mübâreze eder diye ittiham etmişler.
369
Ben ve bana yakın ve benim ile görüşen dostlarımı işhâd ve kasemle te'min ederim ki: Bu on seneden ziyâdedir ki, iki reisten ve bir meb'ûstan ve Kastamonu Vâlisinden başka, hükûmetin erkânını, vükelâsını, kumandanları, memurları, meb'ûsları kimler olduğunu kat'iyyen bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemişim. Acaba hiç imkânı var ki; bir adam mübâreze ettiği adamları tanımasın ve bilmeyi merak etmesin? Dost mu, düşman ? Karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin? Bu hâllerden anlaşılıyor ki, bil'iltizam herhalde beni mahkûm etmek için gayet asılsız bahâneleri icâd ederler.
Mâdem keyfiyet böyledir ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim: Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem ve hiç ehemmiyeti yok. Çünkü; ben, kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve masûm bir‑iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek, benim için büyük saâdettir. Risale‑i Nurun binler hüccetleriyle kat'î îmânım var ki; ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer i'dâm da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin anahtarı olur.
Fakat, siz ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki; siz i'dâm‑ı ebedî ile ve ebedî haps‑i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz. Hattâ size acıyoruz.
Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikati elbette hayattan ziyâde bir istediği var. Ve onun i'dâmından kurtulmak çaresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac‑ı zarûrî ve kat'îsidir. Acaba, bu çareyi kendine bulan Risale‑i Nur şâkirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale‑i Nuru âdi bahâneler ile ittiham edenler ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, dîvâneler de anlar.
Bu insafsızları aldatan ve hiç münâsebeti olmayan bir siyâsî cem'iyet vehmini veren üç maddedir.
370
Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları, bir cem'iyet vehmini vermiş.
İkincisi: Risale‑i Nurun bazı şâkirdleri her yerde bulunan ve cumhûriyet kanunları müsâade eden ve ilişmeyen ve Cemâat‑i İslâmiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden bir cem'iyet zannedilmiş. Hâlbuki o mahdûd üç‑dört şâkirdin niyetleri cem'iyet‑memiyet değil, belki sırf hizmet‑i îmâniyede hàlis bir kardeşlik ve uhrevî tesânüddür.
Üçüncüsü: O insafsızlar kendilerini dalâlet ve dünya‑perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazı kanunlarını kendilerine müsâid bulduklarından fikren diyorlar ki: Herhalde Said ve arkadaşları bizlere ve hükûmetin, bizim medenîce nâmeşrû hevesâtımıza müsâid kanunlarına muhâliftirler. Öyle ise, muhâlif bir cem'iyet‑i siyâsiyedirler.” Ben de derim:
Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydı ve insan içinde dâimî kalsa idi ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsaydı, belki bu iftiranızda bir mânâ bulunabilirdi. Hem eğer, ben siyaset ile işe girseydim, yüz risalede on cümle değil, belki bin cümleyi siyasetvâri ve mübârezekârâne bulacaktınız. Hem farz‑ı muhâl olarak; eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksadlarına ve keyiflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye ki; şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabûl ettiremez Haydi böyle de olsa: Mâdem bu yirmi senede hiçbir vukûâtımız gösterilmiyor ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur. Elbette yine adliye kanunu ile bizleri mes'ûl etmezsiniz. Son sözüm: ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
Said Nursî
371

Cumhûriyet Hakkında Fikrin Nedir?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir vâkıa‑i müdafaayı aynen beyân ediyorum.
Orada benden sordular ki:
Cumhûriyet hakkında fikrin nedir?”
Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhûriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe‑i Hayat’ım isbât eder. Hülâsası şudur ki:
O zaman şimdiki gibi, hàlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhûriyetçidirler. O cumhûriyet‑perverliklerine hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.” Sonra dediler: Sen selef‑i sâlihîne muhâlefet ediyorsun.” Cevaben diyordum: Hulefâ‑i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis‑i cumhûr idi. Sıddık‑ı Ekber (R.A.) Aşere‑i Mübeşşere ve Sahâbe‑i Kirâm’a elbette reis‑i cumhûr hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat‑i adâleti ve hürriyet‑i şer'iyeyi taşıyan mânâ‑yı dindar cumhûriyetin reisleri idiler.”
İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri, bende bulunan bir fikrin aksiyle, beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhûriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki; lâik mânâsı, bî‑taraf kalmak, yani hürriyet‑i vicdân düsturuyla, dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir şimdi yirmi sene oluyor ki, hayat‑ı siyâsiye ve ictimâiyeden çekilmişim. Hükûmet‑i cumhûriye ne hâl kesbettiğini bilmiyorum. El‑iyâzü Billâh, eğer dinsizlik hesabına îmânına ve âhiretine çalışanları mes'ûl edecek kanunları yapan ve kabûl eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ‑pervâ ilân ve ihtar ederim ki:
372
Bin canım olsa, îmâna ve âhiretime fedâ etmeğe hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ olarak siz beni i'dâm ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukâbil derim:
Ben Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsiyle i'dâm olmuyorum, belki terhis edilip, Nur âlemine ve saâdet âlemine gidiyorum ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İ'dâm‑ı ebedî ile ve dâimî haps‑i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl‑i rahat-ı kalb ile teslîm‑i rûh etmeye hazırım
MevkufSaid Nursî
373

Mahkeme Riyâsetine Hitâben

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Çok emârelerle kat'î kanâatim gelmiş ki; hükûmet hesabına, hissiyat‑ı diniyeyi âlet ederek emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâl etmek için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim, îmânımız için ve îmâna ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki:
Yirmi sene zarfında, Risale‑i Nurun yirmibin nüshaları ve parçalarını yirmibin adamlar okuyup kabûl ettikleri hâlde, Risale‑i Nurun şâkirdleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukûât olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Hâlbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukûâtlar ile kendini gösterecekti. Demek, hürriyet‑i vicdân prensibine zıt olarak, bütün dindar nasihatçilere şâmil, lastikli bir kanunun yüzaltmışüçüncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân‑ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.
Mâdem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr‑ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun! Her ceza ve i'dâmınıza hazırız! Hapsin harici bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenâdır. Bize karşı gelen böyle bir istibdâd‑ı mutlak altında hiçbir hürriyet ne hürriyet‑i ilmiye, ne hürriyet‑i vicdân, ne hürriyet‑i diniye olmamasından, ehl‑i nâmus ve diyânet ve tarafdâr‑ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka bir çare kalmaz. Biz de, ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ diyerek Rabbimize dayanıyoruz.
Mevkuf Said Nursî
374
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi,
Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricâm var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır, hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid‑i mutlak içindeyim. Hattâ iddianâme, onbeş dakikadan sonra benden alındı. Hem avukat tutmak iktidarım yok. Hattâ size takdim ettiğim müdafaâtımın, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak ancak yeni harf ile bir sûretini alabildim. Hem Risale‑i Nurun bir nev'i müdafaanâmesi ve mesleğinin hülâsası olan Meyve Risalesi’nin bir sûretini müddeiumuma vermek için ve bir‑iki sûretini Ankara makàmâtına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Hâlbuki Eskişehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaâtımızı onda, yeni harfle, bir‑iki nüsha yazdık; hem o mahkeme dahi yazdı.
İşte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsâade ediniz, biz celbedeceğiz. ki, hem müdafaâtımı, hem Risale‑i Nurun müdafaanâmesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki‑üç sûretini alıp, hem Adliye Vekâletine, hem Hey'et‑i Vekileye, hem Meclis‑i Meb'ûsân’a, hem Şûrâ‑yı Devlete göndereceğiz. Çünkü, iddianâmede bütün esâs, Risale‑i Nurdur ve Risale‑i Nura ait da'vâ ve i'tirâz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki, çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddi alâkadar edecek ve dolayısıyla Âlem‑i İslâm’ın nazar‑ı dikkatini ehemmiyetli bir sûrette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir.
Evet, Risale‑i Nura perde altında hücum eden, ecnebî parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem‑i İslâmın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr‑ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der; Risale‑i Nur ve Şâkirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var.”
375
Hey bedbahtlar! Risale‑i Nurun, gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr‑ü mutlakı kırdığı için, küfr‑ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdâd‑ı mutlakı esâsıyla bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyişi, hürriyeti, adâleti te'min ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanâmesi hükmündeki Meyve Risalesi’dir. Bunu àlî bir hey'et‑i ilmiye ve ictimâiye tedkik etsinler, eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli i'dâma râzıyım!
Mevkuf Said Nursî
376
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi,
Kararnâmede üç madde esâs tutulmuş:
Birisi: Cem'iyettir. Ben buradaki bütün Risale‑i Nur şâkirdlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhâd ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: Bir cem'iyet‑i siyâsiye veya cem'iyet‑i nakşiye teşkil edeceğiz.”
Dâima dediğim budur: Biz, îmânımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl‑i îmân dâhil oldukları ve üçyüz milyondan ziyâde efrâdı bulunan bir mukaddes Cemâat‑i İslâmiye’den başka mâbeynimizde medâr‑ı bahs olmadığını ve Kur'ân’da Hizbullâh nâmı verilen ve umum ehl‑i îmânın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'ân’a hizmetimiz için Hizbü'l‑Kur'ân, Hizbullâh dâiresinde bulmuşuz. Eğer kararnâmede bu mânâ murad ise, bütün rûhumuzla, kemâl‑i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!
İkinci Madde: Kararnâmenin itirafıyla, Kastamonu zâbıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve kat'iyyen mahrem tutulan Tesettür Risalesi ve Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli risalesi gibi kitaplardan bazı cümlelerine yanlış mânâ vererek, dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasını çektiğimiz suç ile mes'ûl etmek istiyor.
Üçüncü Madde: Kararnâmede kaç yerinde: Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir.” gibi tâbirlerle imkânât, vukûât yerinde isti'mâl edilmiş. Herkes, mümkündür ki, bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ûl olabilir mi?
Mevkuf Said Nursî
377
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi!
Ankara makàmâtına ve reis‑i cumhûra istid'a sûretinde gönderdiğim müdafaanâmemi ve başvekâletin de bunu ehemmiyetle kabûl ettiklerini gösteren cevabî mektûbunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam‑ı iddianın aleyhimizde beyân ettiği asılsız, ittihamkârâne evhâmın kat'î cevabları bu müdafaâtımda vardır. Sâir yerlerin garazkârâne ve sathî zabıtnâmelerine bina edilen buranın ehl‑i vukûf raporunda hilâf‑ı vâki ve mantıksız çok sözler vardır ki, onlara karşı da bu i'tirâznâmem takdim edilmişti. Ezcümle:
Size evvelce arzettiğim gibi, Eskişehir Mahkemesine, 163’üncü madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiştim: Hükûmet‑i Cumhûriyenin ikiyüz meb'ûsu içinde aynı rakam 163 meb'ûsun imzalarıyla Van’daki dâru'l‑fünûnuma (medreseme) yüzellibin banknot tahsîsat kabûl etmeleri ve onun ile hükûmet‑i cumhûriyenin bana karşı teveccühü, bu 163’üncü maddeyi hakkımda hükümden iskàt ediyor, dediğim hâlde, o ehl‑i vukûf, 163 meb'ûs Said aleyhinde takibat yapmışlar.” diye tahrif etmiş.
İşte makam‑ı iddia da, bu ehl‑i vukûfun böyle bütün bütün asılsız ittihamlarına binâen bizi mes'ûl tutuyor. Hâlbuki, meclisinizin kararıyla, en yüksek hey'et‑i ilmiye ve fenniyenin tedkikine ve tahkîkine havâle edilen Risale‑i Nurun bütün eczâları tedkikten sonra, bil'ittifak, hakkımızda verdiği kararda: Said’in ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin yazılarında; dini, mukaddesâtı âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teşvik veya bir cem'iyet kurmak ve hükûmete karşı bir sû‑i maksadı bulunmak kasdında olduğunu gösterir bir sarâhat ve emâre olmadığını ve Said’in şâkirdleri, muhâberelerinde hükûmete karşı kötü bir kasd beslemek, bir cem'iyet kurmak veya tarîkat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmaktadır.” diye müttefikan karar vermişler.
378
Hem ehl‑i vukûf, Said Nursî’nin yüzde doksan risalesi, hem samîmî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esâslarından hiçbir cihetle ayrılmamışlar; bunlarda, dini âlet etmek veya cem'iyet teşkil etmeye, emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarîhtir. Şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî’yle muhâbere mektûbları da bu nev'idendirler. Beş‑on mahrem ve şekvâlı ve gayr‑ı ilmî olan risalelerden başka bütün risaleleri herbiri bir âyetin tefsiri ve bir Hadîs‑i Şerîfin hakikati nâmına yazılmışlardır. Din, îmân, Allah, Peygamber, âhiret akîdelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsîller ile yazılmış ve ilmî görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'aları ve fâideli menkıbeleri ihtiva eden mevcûdun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve âsâyişe ilişecek hiçbir ciheti yoktur.” diye müttefikan karar vermişlerdir.
İşte, makam‑ı iddia, bu yüksek ehl‑i vukûfun raporuna bakmayarak eski ve müşevveş ve nâkıs rapora binâen acîb tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkalhad müteessir bulunmaktayız. Bu insaflı mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştırmayız.
Hattâ (temsîlde hatâ olmasın) bir bektâşîye: Ne için namaz kılmıyorsun?” demişler. O da: Kur'ân’da ﴿لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ var demiş. Ona demişler: Bunun arkasını, yani ﴿وَاَنْتُمْ سُكَارٰى ’yı da oku denildiğinde: Ben hâfız değilim.” demiş olması kabîlinden, Risale‑i Nurun bir cümlesini tutup o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyân eden âhirini almayarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaanâmemde, o iddianâmeye karşı mukayese edildiğinde bunun otuz‑kırk misâli görülecektir. Bu nümûnelerden latîf bir vâkıayı beyân ediyorum:
379
Eskişehir Mahkemesinde makam‑ı iddianın nasılsa bir sehiv neticesi, Risale‑i Nurun îmân derslerine Halkları ifsad ediyor gibi bir tâbir ve sonradan o tâbirden vazgeçtiği hâlde, Risale‑i Nur şâkirdlerinden Abdürrezzak nâmında bir zât mahkemeden bir sene sonra demiş:
Hey bedbaht! Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye işârâtının takdirine mazhar ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmetinin ihbar‑ı gaybîsiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbarıyla kıymet‑i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdını tenvir ve irşad eden ve îmânlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale‑i Nurun irşadlarına ifsad diyorsun. Allah’tan korkmuyorsun, dilin kurusun!” demiş.
Şimdi, bu şâkirdin haklı olarak bu sözünü makam‑ı iddia gördüğü hâlde, Said, etrafına fesâd saçmış tâbirini insafınıza ve vicdânınıza havâle ediyorum.
Makam‑ı iddia, Risale‑i Nurun ictimâî derslerine ilişmek fikriyle, Dinin tahtı ve makamı, vicdândır; hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla ictimâî keşmekeşler olmuştur.” dedi.
Ben de derim ki: Din yalnız îmân değil, belki amel‑i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür. Acaba katl, zinâ, sirkat, kumar, şarab gibi hayat‑ı ictimâiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men'etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfî gelir mi? O hâlde; her hânede, belki herkesin yanında dâima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale‑i Nur, amel‑i sâlih noktasında, îmân cânibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gadab‑ı İlâhîyi hâtırına getirmekle fenâlıktan kolayca kurtarır.”
380
Hem, makam‑ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerâmetkârâne bir tevâfukunun imza edilmesiyle Bir cem'iyet efrâdı diye mânâsız bir emâre beyân etmiş. Acaba esnâfların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nev'i imzalara cem'iyet ünvânı verilir mi! Eskişehir’de aynı böyle bir vehim oldu. Cevab verdiğim ve Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi’ni gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar. Eğer mâbeynimizde dünyevî bir cem'iyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemâl‑i nefretle benden kaçacak idiler.
Demek nasıl ben ve biz, İmâm‑ı Gazâlî ile irtibatımız var, kopmuyor; çünkü uhrevîdir, dünyaya bakmıyor; aynen öyle de; bu masûm ve sâfî ve hàlis dindarlar, benim gibi bir bîçâreye îmân derslerinin hatırı için bir kuvvetli alâka göstermişler. Ondan bu asılsız, mevhûm bir cem'iyet‑i siyâsiye vehmini vermiş. Son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
Mevkuf, haps‑i münferitte Said Nursî
381

Son Sözün Mühim Bir Parçası

Bu Gelen Kısım Çok Ehemmiyetlidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Son Sözün Mühim Bir Parçası

Efendiler! Reis Bey, dikkat ediniz! Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına, hakikat‑i Kur'âniye ve hakàik‑ı îmâniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle bin üçyüz seneden beri her senede üçyüz milyon onda yürümüş ve üçyüz milyar Müslümanların hakikate ve saâdet‑i dâreyne giden cadde‑i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve i'tirâzlarını kendinize celbetmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere duâlar ve hasenâtlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübârek vatanın başına bir kıyâmet kopmaya vesile olmaktır.
Acaba mahkeme‑i kübrâ’da, bu üçyüz milyar da'vâcıların karşısında sizden sorulsa ki: Doktor Duzi’nin, baştan nihâyete kadar serâpâ İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe Tarih‑i İslâm nâmındaki eseri ki, zındıkların kütübhânelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şâkirdleri, kanununuzca cem'iyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî Turancılık gibi siyasetinize muhâlif cem'iyetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız îmân ve Kur'ân cadde‑i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm‑ı ebedîden ve haps‑i münferitten kurtarmak için Kur'ânın hakîki tefsiri olan Risale‑i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyâsî cem'iyetle münâsebeti olmayan o hàlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem'iyet nâmı verip ilişmişsiniz. Onları pek acîb bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz.” dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.
382
Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir sûrette meşgul eyleyen muârızlarımız olan zındıklar ve münâfıklar, istibdâd‑ı mutlaka Cumhûriyet nâmı vermekle, irtidad‑ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet‑i mutlak’a Medeniyet ismi vermekle, cebr‑i keyfî-i küfrîye Kanun ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perîşan ederek, Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve millete ve vatana ecnebî hesabına darbeler vuruyorlar.
Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale‑i Nur şâkirdlerine şiddetli bir sûrette taarruz ve zulüm zamanlarına tevâfuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi; ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işâretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semâvî ve arzî belâlardan siz mes'ûlsünüz!‥
Denizli Hapishânesinde tecrid‑i mutlak ve haps‑i münferitte mevkufSaid Nursî
383

Son Sözün Bir Kısmı

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Son Sözün Bir Kısmı

Efendiler! Şimdiki hayat‑ı ictimâiyeyi bilemediğimden, makam‑ı iddianın gidişatına göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahâne olmak için, pek musırrâne ileri sürdüğünüz cem'iyetçilik ittihamına karşı pek çok kat'î cevablarımızı Ankara ehl‑i vukûfunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber, bu derece bu noktada ısrarınıza çok hayret ve taaccübde bulunurken kalbime bu mânâ geldi:
Mâdem, hayat‑ı ictimâiyenin bir temel taşı; ve fıtrat‑ı beşeriyenin bir hâcet‑i zarûriyesi; ve aile hayatından kabile ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli râbıta; ve her insanın kâinâtta gördüğü ve tek başına mukàbele edemediği medâr‑ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin îfâsına mâni maddî ve manevî esbâbın tehâcümâtına karşı bir nokta‑i istinâd ve medâr‑ı tesellî olan dostluk ve kardeşâne cemâat ve toplanmak ve samîmâne uhrevî cem'iyet ve uhuvvet, hem siyâsî cebhesi olmadığı hâlde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saâdetlerine kat'î vesile olarak îmân ve Kur'ân dersinde hàlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesânüd taşıyan Risale‑i Nur şâkirdlerinin pek çok takdir ve tahsine şâyân ders‑i îmânda toplanmalarına, cem'iyet‑i siyâsiye nâmını verenler, elbette ve herhalde ya gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya gayet gaddâr bir anarşisttir ki, hem insaniyete vahşiyâne düşmanlık eder, hem İslâmiyete nemrûdâne adâvet eder, hem hayat‑ı ictimâiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddî tavrıyla husûmet eder ve bu vatana ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve dinî mukaddesâta karşı mürtedâne, mütemerridâne, anûdâne mücâdele eder. Veya ecnebî hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan El‑hannâs bir zındıktır ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır, o şeytanlara, Fir'avunlara, anarşistlere karşı şimdiye kadar isti'mâl ettiğimiz manevî silâhlarımızı, kardeşlerimize ve vatanımıza çevirsin veya kırdırsın.
Mevkuf Said Nursî
384
Efendiler! Otuz‑kırk seneden beri ecnebî hesabına ve küfür ve ilhâd nâmına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur'ân hakikatine ve îmân hakikatlerine her vesile ile hücum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad komitesine karşı, bu mes'elemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitâben, fakat sizin huzurunuzda zâhiren sizin ile birkaç söz konuşacağıma müsâade ediniz.
(Fakat ikinci gün berâet kararı, o dehşetli konuşmayı geriye bıraktı.)
Tecrid‑i mutlakta ve haps‑i münferitte MevkufSaid Nursî
385

Mühim Bir Suâle Hakikatli Bir Cevaptır

Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: Mustafa Kemâl sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan’a ve Vilâyât‑ı Şarkıyeye, Şeyh Sinûsî yerine vâiz‑i umumî yapmak teklifini neden kabûl etmedin? Eğer kabûl etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun!” dediler.
Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer‑otuzar senelik hayat‑ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale‑i Nur, o zâyiâtın yerine binler derece görmüş.
Eğer o teklifi ben kabûl etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr‑ı ihlâsı taşıyan Risale‑i Nur meydâna gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara’ya gönderilen Risale‑i Nurun şiddetli tokatları için beni i'dâma mahkûm eden zâtlar, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtarıp i'dâm‑ı ebedîden necât bulsalar, siz şâhid olunuz, ben onları da rûh u canımla helâl ederim!‥
Berâetimizden sonra Denizli’de beni tarassudla tâciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale‑i Nurun kàbil‑i inkâr olmayan bir kerâmetidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektûblarımda ve binler şâkirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tedkîkàtta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hàrika vaziyeti versin. Bir tek adamın, birkaç senedeki mahrem esrârı meydâna çıksa, elbette onu mes'ûl ve mahcûb edecek yirmi madde bulunacak.
Mâdem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: Pek hàrika ve mağlûb olmaz bir dehâ bu işi çeviriyor.” Veya diyeceksiniz: Gayet inâyetkârâne bir hıfz‑ı İlâhîdir.” Elbette böyle bir dehâ ile mübâreze etmek hatâdır. Millete ve vatana büyük bir zarardır; ve böyle bir hıfz‑ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye’ye karşı gelmek; fir'avunâne bir temerrüddür.
Eğer deseniz: Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezâret etmesek derslerinle ve gizli esrârınla hayat‑ı ictimâiyemizi bulandırabilirsin.”
386
Ben de derim: Benim derslerim, bilâ‑istisna bütünü hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş, bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış. Kırk‑elli bin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği hâlde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib‑i mes'ûliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla berâetimize; ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüzotuz risaleden beş‑on kelime bahâne edip, yalnız kanâat‑ı vicdâniye ile yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale‑i Nura ilişmeniz, mânâsız bir tevehhümle çirkin bir zulümdür. Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki nezâretle ta'diline çalışsanız.
Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve fâidesiz tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık za'fiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduâyı yapmak ihtimali var. Mazlumun âhı, Arşa kadar gider.” diye bir kuvvetli hakikattir.
Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın; eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun. Hâlbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi.”
387
Ben de dedim: Onyedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızâsıyla ve kalben kabûlüyle ancak yedi bin Avrupa‑perest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat‑ı şer'iye ve cebr‑i kanunî cihetiyle girmektense; azîmet‑i şer'iye ve takvâ cihetiyle, yedi milyar zâtların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat‑ı ictimâiyeyi terkeden adama inâd ediyor, bize muhâliftir.” denilmez. Haydi inâd dahi olsa, mâdem Mustafa Kemâl o inâdı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhûde hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inâdın kırılmasına çabalıyorsunuz! Haydi siyâsî muhâlif de olsa, mâdem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve ma'nen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, fâidesiz, kendine çok zararlı olarak hayat‑ı siyâsiyeye girerek sizin ile uğraşmaz; bu hâlde onun muhâlefetinden tevehhüm etmek, dîvâneliktir. Dîvânelerle ciddi konuşmak dahi bir dîvânelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum. Ne yaparsanız minnet çekmem!” dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu. Son sözüm, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
388

Bu Defaki Küçük Müdafaâtımda Demiştim

Risale‑i Nurdaki şefkat, vicdân, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiş. Çünkü; masûmlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunun izâhını istediler. Ben de dedim:
Şimdiki fırtınalı asırda gaddâr medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet‑i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât‑ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdât meydân almış ki, ehl‑i hak, hakkını kuvvet‑i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd‑i zulüm ile, tarafgirlik bahânesiyle çok bîçâreleri yakacak, o hâlette o da azlem olacak ve mağlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir‑iki adamın hatâsıyla yirmi‑otuz adamı, âdi bahânelerle vurur, perîşan eder.
Eğer ehl‑i hak, hak ve adâlet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zâyiâta mukâbil yalnız biri kazanır mağlûb vaziyetinde kalır.
Eğer mukàbele‑i bilmisil kaide‑i zâlimânesiyle, o ehl‑i hak dahi bir‑ikinin hatâsıyla yirmi‑otuz bîçâreleri ezseler, o vakit, hak nâmına dehşetli bir haksızlık ederler.
İşte, Kur'ânın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakîki hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik.
Hem mâdem herşey geçici ve fânîdir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile, icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret‑i vataniyeye ve hamiyet‑i milliyeye bütün bütün zıttır, muhâliftir.
Hülâsa‑i kelâm: Ehl‑i hükûmetin ve ehl‑i siyasetin ve ehl‑i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr‑ü mutlak ve dehşetli bir tâun‑u beşerî ve maddiyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhâmlandırıp, aleyhimize sevketmek var.
389
Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur'ânın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr‑ü mutlaka ve o zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyiz!‥
Said Nursî
390

Onüçüncü Şuâ

Üstad’ın talebelerine gönderdiği gayet kıymetdâr, nurlu mektûblardır. Risale‑i Nurun parlak mücâhedâtını bu samîmî mektûblar gayet parlak gösteriyorlar.

Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu Kazâ ve Kader‑i İlâhî, Hakkımızda Bir İnâyettir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Geçen Leyle‑i Kadr’inizi ve gelen bayramınızı bütün mevcûdiyetimle tebrik ve sizleri Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in birliğine ve rahmetine emânet ediyorum. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrıyla sizi tesellîye muhtaç görmemekle beraber, derim ki: ﴿وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyetinin mânâ‑yı işârîsiyle verdiği tesellîyi tamamıyla gördüm. Şöyle ki:
Dünyayı unutmak, Ramazanımızı âsûde geçirmek düşünürken, hâtıra gelmeyen ve bütün bütün tahammülün fevkınde bu dehşetli hâdise hem benim, hem Risale‑i Nurun, hem sizin, hem Ramazanımız, hem uhuvvetimiz için ayn‑ı inâyet olduğunu ben müşâhede ettim. Bana ait cihetinin ise çok fâidelerinden yalnız iki‑üçünü beyân ederim.
Biri: Ramazanda çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir ilticâ, bir niyâz ile müdhiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı.
İkincisi: Herbirinize karşı bu sene de görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetli idi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta’ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabûl ederdim.
391
Üçüncüsü: Hem Kastamonu’da, hem yolda, hem burada fevkalâde bir tarzda bütün elîm hâletler birden değişiyor ve me'mûlün ve arzumun hilâfına olarak bir dest‑i inâyet görünüyor, اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ dediriyor. En ziyâde beni düşündüren Risale‑i Nuru, en gâfil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlara da kemâl‑i dikkatle okutturuyor, başka bir sahada fütûhâta meydân açıyor.
Ve en ziyâde rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka herbirinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı, Ramazanda, bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr‑i mübârekte bu musîbet dahi, o yüz sevâbı herbir saati on saat derecesinde ibâdet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risale‑i Nurdan tam ders alan ve dünya fânî ve ticâretgâh olduğunu bilen ve herşeyi îmânı ve âhireti için fedâ eden ve bu Dershâne‑i Yûsufiye’deki muvakkat sıkıntıların dâimî lezzetler ve fâideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini, tebrik ve sebatınızı, gayet istihsân ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ dedim.
Bana ait bu fâideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale‑i Nurun, hem Ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle fâideleri var ki, perde açılsa, Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu kazâ ve kader‑i İlâhî, hakkımızda bir inâyettir.” dedirtecek kanâatim var.
Hâdiseye sebebiyet verenlere itâb etmeyiniz. Bu musîbetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat ma'nen pek çok hafif geldi. İnşâallâh, çabuk geçer. ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrıyla müteessir olmayınız.
Said Nursî