Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
818

Takrizler

Risale‑i Nur Nedir? ve Hakikatler Müvâcehesinde Risale‑i Nur ve Tercümânı Ne Mâhiyettedirler? Diye Bir Takriznâmedir.

Risale‑i Nur Nedir? Risale-i Nur ve Tercümânı Ne Mâhiyettedirler?

Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hàdimleri; emr‑i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm‑ı diniyeye ve sünen‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) harfiyen ittibâ' yoluyla dini takvîm ve tahkîm ve dinin hakikat ve asliyetini izhâr ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve ibtal ve dine vâki tecâvüzleri red ve imha ve evâmir‑i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm‑ı İlâhiye’nin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve ilân ederler. Ancak tavr‑ı esâsîyi bozmadan ve rûh‑u aslîyi rencîde etmeden yeni izâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ usûlleriyle ve yeni tevcîhat ve tafsilât ile îfâ‑yı vazife ederler.
819
Bu memurîn‑i Rabbâniye, fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet‑i îmâniyelerinin ve ihlâslarının âyinedârlığını bizzat îfâ ederler. Mertebe‑i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) tam âmili ve mişvâr‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) ve hilye‑i Nebeviyenin (A.S.M.) hakîki lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet‑i Nebeviye’ye (A.S.M.) ittibâ' ve temessük cihetinden Ümmet‑i Muhammed’e (A.S.M.) tam bir hüsn‑ü misâl olurlar ve nümûne‑i iktidâ teşkil ederler.
Bunların, Kitabullâh’ın tefsiri ve ahkâm‑ı diniyenin izâhı ve zamanın fehmine ve mertebe‑i ilmine göre tarz‑ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler kendi tilka‑i nefislerinin ve karîha‑i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba'‑ı vahy olan Zât‑ı Pâk-i Risaletin (A.S.M.) manevî ilhâm ve telkinâtıdır. Celcelûtiye ve Mesnevî‑i Şerîf ve Fütûhu'l‑Gayb ve emsâli âsâr hep bu nev'idendir. Bu âsâr‑ı kudsiyeye o zevât‑ı àlîşân ancak tercümân hükmündedirler. Bu zevât‑ı mukaddesenin, o âsâr‑ı bergüzîdenin tanziminde ve tarz‑ı beyânında, bir hisseleri vardır; yani bu zevât‑ı kudsiye, o mânânın mazharı, mir'âtı ve ma'kesi hükmündedirler.
820
Risale‑i Nur ve Tercümânına Gelince: Bu eser‑i àlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz‑i ulvî ve bir kemâl‑i nâmütenâhî mevcûd olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş'ale‑i İlâhiye ve şems‑i hidayet ve neyyir‑i saâdet olan Hazret‑i Kur'ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan; onun esâsı nur‑u mahz-ı Kur'ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz‑i envâr-ı Muhammedî’yi (A.S.M.) hâmil bulunduğu ve Zât‑ı Pâk-i Risaletin ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf‑u kudsîsi evliyâullâhın âsârından ziyâde olduğu ve onun mazharı ve tercümânı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise o nisbette àlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakikattir.
Evet o zât daha hâl‑i sabâvette iken ve hiç tahsil yapmadan zevâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm‑u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyât ve hakàik‑ı eşyaya ve esrâr‑ı kâinâta ve Hikmet‑i İlâhiye’ye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet‑i ulyâya kimse nâil olmamıştır. Bu hàrika‑i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. Hiç şübhe edilemez ki; tercümân‑ı Nur bu hâliyle, baştan başa iffet‑i mücesseme ve şecâat‑i hàrika ve istiğnâ‑yı mutlak teşkil eden hàrikulâde metânet‑i ahlâkıyesi ile bizzat bir mu'cize‑i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inâyettir ve bir mevhibe‑i mutlakadır.
O Zât‑ı zîhavârık; daha hadd‑i bülûğa ermeden bir allâme‑i bîadîl hâlinde bütün cihan‑ı ilme meydân okumuş, münâzara ettiği erbâb‑ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suâllere mutlak bir isabetle ve asla tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemâdiyen etrafına feyz‑i ilim ve nur‑u hikmet saçmış, izâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nur‑u hikmet, erbâb‑ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla Bediüzzaman ünvân‑ı celîlini bahşettirmiştir. Mezâyâ‑yı àliye ve fezâil‑i ilmiyesiyle de din‑i Muhammedî’nin (A.S.M.) neşrinde ve isbâtında bir kemâl‑i tâmm hâlinde rû‑nümâ olmuş olan böyle bir zât elbette Seyyidü'l‑Enbiyâ Hazretlerinin en yüksek iltifatına mazhar ve en àlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz O Nebi‑yi Akdes’in (A.S.M.) emir ve fermânıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve O’nun envâr ve hakàikına vâris ve ma'kes olan bir zât‑ı kerîmü's-sıfâttır.
821
Envâr‑ı Muhammediye’yi (A.S.M.) ve maârif‑i Ahmediyeyi (A.S.M.) ve füyûzât‑ı şem'-i İlâhîyi en müşa'şa' bir şekilde parlatması ve Kur'ânî ve hadîsî olan işârât‑ı riyâziyenin kendisinde müntehi olması ve hitâbât‑ı Nebeviyeyi (A.S.M.) ifâde eden âyât‑ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle O zât; hizmet‑i îmâniye noktasında risaletin bir mir'ât‑ı mücellâsı ve şecere‑i risaletin bir son meyve‑i münevveri ve lisân‑ı risaletin irsiyet noktasında son dehân‑ı hakikati ve şem'‑i İlâhî’nin hizmet‑i îmâniye cihetinde bir son hâmil‑i zîsaâdeti olduğuna şübhe yoktur.
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin El‑Hüccetü'z-Zehrâ ve Zühretü'n‑Nur Olan Tek Dersini Dinleyen Nur Şâkirdleri Nâmına Ahmed Feyzi, Ahmed Nazîf, Salâhaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde vermeleriyle beraber, bu imza sâhiblerinin hatırlarını kırmağa cesâret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale‑i Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi nâmına kabûl ettim.
Said Nursî
822

Risale‑i Nur Talebelerinin Üstad Hazretlerine Yazdıkları, Onbeşinci Şuâ İle Alâkadar Bir Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok Sevgili, Çok Mübârek, Çok Kıymetdâr, Çok Müşfik Üstadımız, Efendimiz Hazretlerine!
Ey irâde‑i cüz'iyesini tamamıyla terk edip her umûrunu irâde‑i Rabbâniye’ye bırakan ve her zâhirî musîbet ve sıkıntıda kader‑i İlâhî’nin merhamet ve hikmetini görüp kemâl‑i tevekkül ve teslîmiyetle o cilve‑i Rabbâniyenin dahi netâicini sabır ile bekleyen Muhterem Üstad! Bazı yerlerde, ehl‑i îmânın nokta‑i istinâdının yıkılmağa başladığı ve bir kısım esbâb ve neşriyat, îmânın erkânına karşı muhâlif cebhe alıp, Allah’ı inkâr eden insanlar alenen ve tefâhurla dolaştığı ve Kur'ânın evâmirine muhâlif hareket etmek ve manevî kuvvetlere inanmamak, icâd ve tasnî' hakkını şuûrsuz, kör, sağır tabiata vermek bir şiâr‑ı medeniyet ve irfan ve münevverlik telâkki edildiği yürekler titreten şu dehşetli asırda, Kur'ânın bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nuru te'lif ederek muzdarib ve îmân âb‑ı hayatına muhtaç pek çok bîçâre gönüllere panzehir hükmünde olan devâlarını vererek onlara saâdet‑i ebediyeyi müjdeleyen ve da'vâlarını gayet kat'î bürhân ve hüccetlerle isbât eden hakikat cadde‑i kübrâsında kudsî ve muazzez rehberimiz ve اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrıyla Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtaran yüzbinler Nur Talebesinin hasenâtının bir misli defter‑i a'mâline geçen fazilet‑meâb efendimiz!
823
Nasıl ki, Cenâb‑ı Hak, Denizli hapsinin sıkıntılarını hiçe indirecek derecede şifâ‑bahş olan Meyve Risalesi’ni orada ihsân etmiş ve gülün çiçeğindeki gayet şirin râyihası, dikeninin acısını hiçe bıraktığı gibi, fânî sıkıntılarınızı izâle etmişti; aynen öyle de, yine kerîm olan Rahîm‑i Zülcemâl Hazretleri, Denizli hapsinin bir aylık sıkıntısına bir günlük maddî ızdırâbı mukâbil gelen bu Afyon hapishânesinde siz sevgili Üstadımız eliyle tiryâk ve panzehir hükmünde tevhid, tahmîd ve istiâne ve Risalet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) tasdik ve muazzam hüccetlerini ihsân etmiş bulunuyor. Okumak ve yazmağı Risale‑i Nurun feyziyle öğrenen çok kusurlu talebeleriniz bizler, bu üç küçük risaleyi çam çekirdeğinin koca çam ağacının fihristesini, programını içinde sakladığı misillû hem Risale‑i Nurun hakkâniyetinin kat'î bir hücceti, hem bir nev'i hülâsatü'l‑hülâsası olarak telâkki ettik.
Fezâilini ta'riften âciz bulunduğumuz, fakat okuması rûhumuzda pek büyük bir inşiraha vesile olan ve maddî elemlerimizi sürûra kalbeden ve îmân bahçesinden hadsiz meyveleri getiren bu üç küçük risaleden birisi, zamanımızdaki mevcûd küfür, dalâlet, tabiat karanlıklarını dağıtacak ve izâle edecek onbir hüccet‑i tevhidi; ikincisi, Risale‑i Nurun bütün muvâzenelerinin menba'ı ve esâsı ve üstadı içinde bulunan Fâtiha‑i Şerîfe’nin îmânî ve kudsî hüccetlerini hâvî bir şirin tefsirini; üçüncüsü, yine Afyon Medrese‑i Yûsufiye’sinde siz sevgili Üstadımızın kalb‑i mübâreklerine hutûr eden Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) dair kısmının gayet parlak ve tam bir itmi'nân te'min eden bir mükemmel tercümesini beyân buyuruyordu.
824
Hiçbir cihette hiçbir şeye liyâkatimiz olmayan bizler, bütün kuvvetimizle neşrine çalışacağımız bu mâhiyetteki eserlerinizi aldık. Cenâb‑ı Hakk’a, hadsiz şükür ederek Erhamerrâhimîn! Üstadımızdan ebediyen râzı ol!” diye duâ ettik.
El‑Bâkî Hüve'l-BâkîRisale‑i Nur Talebeleri NâmınaZübeyr, Ceylan, Sungur, İbrahim
825

El‑Hutbetü'ş-Şâmiye Nâmındaki Arabî Dersin Tercümesinin Mukaddimesidir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kırk sene evvel Şam’daki Câmiü'l‑Emevî’de Şam ulemâsının ısrarıyla onbin adama yakın, içinde yüz ehl‑i ilim bulunan azîm cemâate verilen bu Arabî ders risalesindeki hakikatleri bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Eski Said hissetmiş, kemâl‑i kat'iyyetle müjdeler vermiş ve pek yakın zamanda o hakikatler görünecek zannetmiş. Hâlbuki iki Harb‑i Umumî ve yirmibeş sene bir istibdâd‑ı mutlak, o hiss‑i kable'l-vukû'un kırk sene te'hirine sebeb olmuş ve şimdi, o zamanda verdikleri haber, aynen tezâhürleri Âlem‑i İslâmiyet’te başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya bin üçyüz yirmiyediye bedel, bin üçyüz yetmişbirdeki Câmiü'l‑Emevî yerine Âlem‑i İslâm câmiinde üçyüzyetmiş milyon bir cemâate hakikatli ve taze bir ders‑i ictimâî ve İslâmîdir diye tercümesini neşretmek münâsib görürseniz neşredersiniz.

Gayet Mühim Bir Suâle Verilen Çok Ehemmiyetli Bir Cevab

Gayet mühim bir suâle verilen çok ehemmiyetli bir cevabı burada yazmağa münâsebet geldi. Çünkü kırk sene evvel Eski Said, o dersinde bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurun hàrika derslerini ve te'sirâtını görmüş gibi bahsediyor. Onun için o suâl‑cevabı yazacağız. Şöyle ki:
826
Çoklar tarafından hem bana, hem bazı Nur kardeşlerime suâl etmişler ve ediyorlar: Neden bu kadar muârızlara karşı ve muannid feylesoflara ve ehl‑i dalâlete mukâbil Risale‑i Nur mağlûb olmuyor? Milyonlar kıymetdâr hakîki kütüb‑ü îmâniye ve İslâmiyenin intişarlarına bir derece sed çekmekle ve sefâhet ve hayat‑ı dünyeviyenin lezzetleriyle çok bîçâre gençleri ve insanları hakàik‑ı îmâniyeden mahrum bırakıyorlar. Hâlbuki en şiddetli hücum ve en gaddârâne muâmele ve en ziyâde yalanlarla ve aleyhinde yapılan propagandalarla Risale‑i Nuru kırmak, insanları ondan ürkütmek ve vazgeçirmeğe çalıştıkları hâlde, hiçbir eserde görülmediği bir tarzda Risale‑i Nurun intişarı, hattâ çoğu el yazması ile altıyüz bin nüsha risalelerinden kemâl‑i iştiyak ile perde altında intişar etmesi ve dâhil ve hariçte kemâl‑i iştiyak ile kendini okutturmasının hikmeti nedir? Sebebi nedir?” diye bu meâlde çok suâllere karşı elcevab deriz ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in sırr‑ı i'câzıyla hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nur; bu dünyada bir manevî Cehennem’i, dalâlette gösterdiği gibi, îmânda dahi bu dünyada manevî bir Cennet bulunduğunu isbât ediyor. Ve günahların ve fenâlıkların ve haram lezzetlerin içinde, manevî elîm elemleri gösterip hasenât ve güzel hasletlerde ve hakàik‑ı Şerîatın amelinde Cennet lezâizi gibi manevî lezzetler bulunduğunu isbât ediyor. Sefâhet ehlini ve dalâlete düşenleri o cihetle, aklı başında olanlarını kurtarıyor. Çünkü, bu zamanda iki dehşetli hâl var:

Birincisi

Âkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat‑ı insaniye, akıl ve fikre galebe ettiğinden ehl‑i sefâheti sefâhetten kurtarmanın çare‑i yegânesi; aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûb etmektir. Ve ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا âyetinin işâretiyle; bu zamanda âhiretin elmas gibi ni'metlerini, lezzetlerini bildiği hâlde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını onlara tercih etmek, ehl‑i îmân iken ehl‑i dalâlete o hubb‑u dünya ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare‑i yegânesi, dünyada dahi Cehennem azâbı gibi elemleri göstermekle olur ki; Risale‑i Nur o meslekten gidiyor
827
Yoksa, bu zamandaki küfr‑ü mutlakın ve fenden gelen dalâletin ve sefâhetteki tiryâkiliğin inâdı karşısında Cenâb‑ı Hakk’ı tanıttırdıktan sonra ve Cehennem’in vücûdunu isbât ile ve onun azâbı ile insanları fenâlıktan, seyyiâttan vazgeçirmek yolu ile ondan, belki de yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, Cenâb‑ı Hak Gafûru'r‑Rahîm’dir, hem Cehennem pek uzaktır.” der, yine sefâhetine devam edebilir. Kalbi, rûhu hissiyatına mağlûb olur.
İşte, Risale‑i Nur ekser muvâzeneleriyle küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefis‑perest insanları dahi o menhus, gayr‑ı meşrû lezzetlerden ve sefâhetlerden bir nefret verip aklı başında olanları tevbeye sevkeder. O muvâzenelerden, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Söz’lerdeki kısa muvâzeneler ve Otuzikinci Söz’ün üçüncü mevkıfındaki uzun muvâzene, en sefîh ve dalâlette giden adamı da ürkütüyor, dersini kabûl ettiriyor.
Meselâ: Âyet‑i Nur’da, seyahat‑ı hayâliye ile hakikat olarak gördüğüm vaziyetleri gayet kısaca işâret edeceğiz. Tafsîlini isteyen Sikke‑i Gaybiye’nin âhirine baksın.
Ezcümle: O seyahat‑ı hayâliyede, rızka muhtaç hayvanat âlemini gördüğüm vakit, maddî felsefe ile baktım; hadsiz ihtiyacât ve şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o zîhayat âlemini bana çok acıklı ve elîm gösterdi. Ehl‑i dalâlet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryâd eyledim. Birden Hikmet‑i Kur'âniye ve îmânın dûrbîni ile gördüm ki: Rahmân ismi, Rezzâk burcunda parlak bir güneş gibi tulû' etti. O , bîçâre zîhayat âlemini rahmet ışığıyla yaldızladı.
828
Sonra hayvanat âlemi içinde, yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn, elîm ve herkesi rikkat ve acımağa getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Ehl‑i dalâletin nazarıyla baktığıma eyvâh dedim. Birden îmân bana bir gözlük verdi, gördüm ki: Rahîm ismi şefkat burcunda tulû' etti. O kadar güzel ve şirin bir sûrette o acı âlemi sevinçli âleme çevirip ışıklandırdı ki; şekvâ ve acımak ve hüzünden gelen göz yaşlarımı, sevinç ve şükrün lezzetlerinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi insan âlemi bana göründü. Ehl‑i dalâletin dûrbîni ile baktım. O âlemi o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki; kalbimin en derinliklerinden feryâd ettim. Eyvâh! dedim. Çünkü, insanlarda ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet‑i ebediyeyi ve Cennet’i gayet ciddi isteyen himmetleri ve fıtrî isti'dâdları ve had konulmayan ve serbest bırakılan fıtrî kuvveleri ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyaçları ve za'f ve aczleriyle beraber hücumlarına ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâları ile beraber gayet kısa bir ömür, her gün ve her saat ölüm endişesi altında, gayet dağdağalı bir hayat, yaşamak için gayet perîşan bir maîşet içinde kalbe, vicdâna en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsını çekmek içinde ehl‑i gaflet için zulümât‑ı ebediye kapısı sûretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar. Birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar gördüm.
İşte, bu insan âlemini bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklımla beraber bütün letâif‑i insaniyem, belki bütün zerrât‑ı vücûdum feryâd ile ağlamağa hazır iken, birden Kur'ân’dan gelen Nur ve kuvvet‑i îmân o dalâlet gözlüğünü kırdı, kafama bir göz verdi. Gördüm ki:
829
Cenâb‑ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda, yani mânâsında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda birer güneş gibi tulû' ettiler. O karanlıklı ve içinde çok âlemler bulunan insan âleminin umumunu birden ışıklandırdılar, şenlendirdiler. Cehennemî hâletleri dağıtıp, nurânî âhiret âleminden pencereler açıp o perîşan insan dünyasına nurlar serptiler. Zerrât‑ı kâinât adedince, Elhamdülillâh, Eşşükrülillâh dedim ve aynelyakìn gördüm ki; îmânda manevî bir Cennet ve dalâlette manevî bir Cehennem bu dünyada da vardır, yakìnen bildim.
Sonra küre‑i arzın âlemi göründü. O seyahat‑ı hayâliyemde dine itâat etmeyen felsefenin karanlıklı kavânîn‑i ilmiyeleri, hayâlime dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli hareketiyle, yirmibeş bin sene mesâfeyi bir senede gezip devreden ve her vakit dağılmağa ve parçalanmağa müstaid (kàbil) ve içi zelzeleli, çok ihtiyar ve çok yaşlı küre‑i arz içinde ve o dehşetli gemi üstünde kâinâtın hadsiz boşluğunda seyahat eden bîçâre nev'‑i insan (vaziyeti) bana pek vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı. Felsefenin gözlüğünü yere vurdum, kırdım. Birden Hikmet‑i Kur'âniye ve îmâniye ile ışıklanmış bir göz ile baktım, gördüm ki:
Hàlık‑ı Arz ve Semâvât’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü's‑Semâvâti ve'l-Ard ve Musahhirü'ş‑Şemsi ve'l-Kamer isimleri; rahmet, azamet, rubûbiyet burçlarında güneş gibi tulû' ettiler. O karanlıklı, vahşetli, dehşetli âlemi öyle ışıklandırdılar ki; o hâlette, benim îmânlı gözüme küre‑i arz gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzâkı içinde bir seyahat gemisi ve tenezzüh ve keyif ve ticâret için müheyyâ edilmiş ve zîrûhları güneşin etrafında, memleket‑i Rabbâniye’de gezdirmek ve yaz ve bahar ve güzün mahsulâtını rızık isteyenlere getirmek için bir gemi, bir tayyare, bir şimendifer hükmünde gördüm. Küre‑i arzın zerrâtı adedince Elhamdülillâhi alâ ni'meti'l‑îmân dedim.
830
İşte buna kıyâsen, Risale‑i Nurda pek çok muvâzenelerle isbât edilmiştir ki, ehl‑i sefâhet ve dalâlet, dünyada dahi bir manevî Cehennem içinde azâb çekerler ve ehl‑i îmân ve salâhat, dünyada dahi bir manevî Cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve îmânın tecelliyât ve cilveleriyle, manevî bir Cennet lezzetleri tadabilir. Belki, derece‑i îmânlarına göre istifade edebilirler.
Fakat, bu fırtınalı zamanın hissi ibtal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, ibtal‑i his nev'inden bir sersemlik vermiş ki; ehl‑i dalâlet manevî azâbını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl‑i hidayete dahi gaflet basıyor, hakîki lezzetini tam takdir edemiyor.

Bu Asırda İkinci Dehşetli Hâl

Eski zamanda küfr‑ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr‑ü inâdîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için, eski İslâm muhakkìklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfî olurdu. Küfr‑ü meşkûku çabuk izâle ederlerdi. Allah’a îmân umumî olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve Cehennem azâbını ihtar etmekle çokları sefâhetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi.
Şimdi ise; eski zamanda bir memlekette bir kâfir‑i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide, fen ve ilim ile dalâlete girip inâd ve temerrüd ile hakàik‑ı îmâna karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyâde olmuş. Bu mütemerrid inâdcılar, fir'avunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalâletleriyle hakàik‑ı îmâniyeye karşı muâraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi bu dünyada onların temellerini parça parça edecek bir hakikat‑i kudsiye lâzımdır ki; onların tecâvüzâtını durdursun ve bir kısmını îmâna getirsin.
831
İşte, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki; bu zamanın tam yarasına bir tiryâk olarak Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir mu'cize‑i maneviyesi ve lemeâtı bulunan Risale‑i Nur, pek çok muvâzenelerle, en dehşetli muannid, mütemerridleri, Kur'ân’ın elmas kılıncı ile kırıyor. Ve kâinât zerreleri adedince vahdâniyet‑i İlâhiye’ye ve îmânın hakikatlerine hüccetleri, delilleri gösteriyor ki; yirmibeş seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlûb olmayıp galebe etmiş ve ediyor.
Evet Risale‑i Nurda, îmân ve küfür muvâzeneleri ve hidayet ve dalâlet mukayeseleri, bu mezkûr hakikatleri bilmüşâhede isbât ediyor. Meselâ; Yirmiikinci Söz’ün iki makamının bürhânlarına ve lem'alarına ve Otuzikinci Söz’ün birinci mevkıfına ve Otuzüçüncü Mektûb’un pencerelerine ve Asâ‑yı Mûsa’nın onbir hüccetine, sâir muvâzeneler kıyâs edilse ve dikkat edilse, anlaşılır ki; bu zamanda küfr‑ü mutlakı ve mütemerrid dalâletin inâdını kıracak, parçalayacak Risale‑i Nurda tecellî eden hakikat‑i Kur'âniye’dir.
İnşâallâh, nasıl Tılsımlar Mecmuası’nda, dinin mühim tılsımlarını ve hilkat‑i âlemin muammâlarını keşfeden parçalar, o mecmuada toplanmış. Aynen öyle de, ehl‑i dalâletin dünyada dahi Cehennemlerini ve ehl‑i hidayetin dünyada lezâiz‑i Cennetlerini gösteren ve îmân, Cennet’in bir manevî çekirdeği ve küfür ise, Cehennem zakkumunun bir tohumu olduğunu gösteren Nurun o gibi parçaları, kısacık bir tarzda, bir mecmuacık olarak yazılacak, inşâallâh neşredilecek.
Said Nursî

Kerâmet İzhâr Edilmez Diye Hafif Bir Tenkide Mukâbil Müdafaâtım

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, Sıddık, Sarsılmaz, Sebatkâr, Fedâkâr, Vefâdâr Kardeşlerim!
832
Bilirsiniz ki, Ankara ehl‑i vukûfu Risale‑i Nura ait kerâmetleri ve işâret‑i gaybiyeleri inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerâmetlerde beni hissedar zannedip i'tirâz ederek, Böyle şeyler kitapta yazılmamalı idi; kerâmet izhâr edilmez diye hafif bir tenkide mukâbil müdafaâtımda onlara cevaben demiştim ki:
Onlar bana ait değil ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değil. Belki Kur'ânın mu'cize‑i maneviyesinin tereşşuhâtı ve lem'alarıdır ki, hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nurda kerâmetler şeklini alarak (şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek için) İkramât‑ı İlâhiye nev'indendir. İkram ise, izhârı bir şükürdür, câizdir. Hem makbûldür.
Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binâen cevabı bir parça izâh edeceğim. Ve, ne için izhâr ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidât yapıyorum ve ne için birkaç aydır bu mevzûda çok ileri gidiyorum. Ekser mektûblar o kerâmete bakıyor?” diye suâl edildi.
Elcevab: Risale‑i Nurun hizmet‑i îmâniyesinde bu zamanda binler tahribâtçılara mukâbil yüzbinler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakal yüzer kâtib ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temâs etmemek, belki millet ve ehl‑i idare takdir ile ve teşvik ile yardım ve temâs etmek zarûrî iken ve o hizmet‑i îmâniye hayat‑ı bâkiyeye baktığı için hayat‑ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercih etmek, ehl‑i îmâna vâcib iken, kendimi misâl alarak derim ki:
Beni herşeyden ve temâstan ve yardımcılardan men'etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale‑i Nurdan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garîb, kimsesiz bîçâreye, binler adamın göreceği vazifeyi (başına) yüklemek ve bu tecrid ve tazyîklerde maddî bir hastalık nev'inde insanlar ile temâs ve ihtilâttan çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece te'sirli bir tarzda halkları ürküttürmek ile kuvve‑i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde bütün o mânilere karşı Risale‑i Nur şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerinin takviyesine medâr ikramât‑ı İlâhiye’yi beyân ederek Risale‑i Nur etrafında manevî bir tahşidât yaptırmak ve Risale‑i Nur kendi kendine, tek başıyla (başkalarına muhtaç olmayarak) bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış.
833
Yoksa, hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfürûşluk etmek ise; Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir esâsı olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşâallâh Risale‑i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de ma'nen müdafaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır.
Umum kardeşlerimin ve hemşirelerimin, hàssaten duâları makbûl ve mübârek masûmlar tâifesi ve muhterem ihtiyarlar cemâatinden herbirerlerine binler selâm ve duâ ederek Ramazan‑ı Şerîflerini tebrik ederiz, duâlarını ricâ ederiz.
Hasta Kardeşiniz Said Nursî

Ehl‑i İmân Tarafından İşârât-ı Kur'âniye Sebebiyle Risale-i Nur’a gelen itiraza bir Cevap

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu âciz kardeşiniz, hem i'tirâz eden o eski dost zâta hem ehl‑i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle Yeni Said hakàik‑ı îmâniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatçe bürhânlar zikrediyor ki, değil Müslüman ulemâsı, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbur ediyor ve etmektedir.
Amma Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (R.A.) ihbarâtı nev'inden, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân dahi bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nura nazar‑ı dikkati celbetmesine mânâ‑yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları, i'câzının şe'nindendir. Ve o lisân‑ı gaybın belâğat‑ı mu'cizekârânesinin muktezâsıdır.
834
Evet, Eskişehir hapishânesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: Risale‑i Nurun makbûliyetine eski evliyâlardan şâhid getiriyorsun. Hâlbuki ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَايَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ sırrıyla en ziyâde bu mes'elede söz sâhibi Kur'ân’dır. Acaba Risale‑i Nuru Kur'ân kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acîb suâl karşısında bulundum.
Ben de Kur'ân’dan istimdâd eyledim. Birden otuzüç âyetin mânâ‑yı sarîhinin teferruâtı nev'indeki tabakàttan mânâ‑yı işârî tabakasından (ve o mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil) bir ferdi Risale‑i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medâr‑ı imtiyazına birer kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izâhlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatime hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de ehl‑i îmânın îmânını Risale‑i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat'î kanâatimi yazdım ve hàs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.
Ve o risalede biz demiyoruz ki, âyâtın mânâ‑yı sarîhi budur”; hocalar ف۪يهِ نَظَرٌ desin. Hem dememişiz ki, mânâ‑yı işârînin külliyeti budur.”
Belki diyoruz ki, mânâ‑yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da mânâ‑yı işârî ve remzîdir ve o mânâ‑yı işârî de bir küllîdir. Her asırda cüz'iyâtları var. Ve Risale‑i Nur dahi bu asırda o mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir ve o ferdin kasden bir medâr‑ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulemâ beyninde bir düstur‑u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur'ânın âyetine veya sarâhatine, değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor.
Bu nev'i işârât‑ı gaybiyeye i'tirâz edilmez. Ehl‑i hakikatin nihâyetsiz İşârât‑ı Kur'âniye’den had ve hesaba gelmeyen istihrâclarını inkâr edemeyen bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
835
Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrab ve istib'âd edip böyle i'tirâz eden zât, eğer buğday dânesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret‑i İlâhiye’ye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz‑i mutlak ve fakr‑ı mutlakta böyle ihtiyac‑ı şedîd zamanında böyle bir eser zuhûru, vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’ye delildir demeye mecbur olur.
Ben sizi ve mu'terizleri Risale‑i Nurun şeref ve haysiyetiyle te'min ediyorum ki: Bu işâretler ve evliyânın îmâlı haberleri, remizleri, beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte ve hiçbir dakika nefs‑i emmâreme medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir enâniyet ve benlik vermediğini, size bu yirmi sene hayatımın gözünüz önünde tereşşuhâtıyla isbât ediyorum.
Evet bu hakikatle beraber insan kusurdan, nisyandan hàlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde bazı hatâlar olmuş. Fakat Kur'ânın hurûfât‑ı kudsiyesinin yerine beşerin tercümesini ikame perdesi altında, noksan hurûflarla yeni hat altında tahrifkârâne ehl‑i dalâletin te'vilât‑ı fâsideleri âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi, bîçâre mazlum bir adamın kardeşlerinin îmânını kuvvetlendirmek için bir nükte‑i i'câziyeyi beyân ettiği için hizmet‑i îmâniyesine fütûr verecek derecede i'tirâz, elbette değil ehl‑i hakikat zâtlar belki zerre mikdar insafı bulunan i'tirâz edemez.
Bunu da ilâveten beyân ediyorum. Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlarla fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar, bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz ve mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale‑i Nura sâhib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir nev'i mu'cize‑i maneviyesi olarak Rahmet‑i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir.
836
O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye‑i Kur'âniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümânlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale‑i Nurda öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemîn ile te'min ediyorum ki, Eski Said’in (R.A.) (Hâşiyecik) kuvve‑i hâfızası da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün isti'dâdımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben ve ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkîkatı yapamazlar ve hâkezâ
Demek biz müflis olduğumuz hâlde, gayet zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenâb‑ı Hak fazl ve keremiyle bu hizmette hàlisâne, muhlisâne bizi ve umum Risale‑i Nur talebelerini dâim ve muvaffak eylesin. Âmîn bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
Said Nursî
837

Birinci Şuâ

﴿
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
İki Acîb Suâle Karşı Def'aten Hâtıra Gelen Garîb Cevaptır.

Birinci Suâl

Denildi ki: Fâtiha ve Yâsîn ve Hatm‑i Kur'ânî gibi okunan virdler, kudsî şeyler, bazen hadsiz ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor. Hâlbuki böyle cüz'î bir tek hediye ân‑ı vâhidde hadsiz zâtlara yetişmek ve herbirisine aynı hediye düşmek, tavr‑ı aklın haricindedir.”
Elcevab: Fâtır‑ı Hakîm nasıl ki, unsur‑u havayı kelimelerin berk gibi intişarlarına ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vâsıta yapmış ve radyo vâsıtasıyla bir minârede okunan Ezân‑ı Muhammedî (A.S.M.); umum yerlerde ve umum insanlara aynı ânda yetiştirmek gibi, öyle de; okunan bir Fâtiha dahi, (meselâ) umum ehl‑i îmân emvâtına aynı ânda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihâyetsiz hikmetiyle manevî âlemde, manevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor.
Hem nasıl ki, bir lamba yansa, mukâbilindeki binler âyineye (herbirine) tam bir lamba girer. Aynen öyle de, bir Yâsîn‑i Şerîf okunsa, milyonlar rûhlara hediye edilse, herbirine tam bir Yâsîn‑i Şerîf düşer.
838

İkinci Suâl

Şiddetle ve âmirâne denildi ki: Sen Risale‑i Nurun makbûliyetine dair Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) gibi zâtların kasidelerinden şâhidler gösteriyorsun. Hâlbuki, asıl söz sâhibi Kur'ân’dır. Risale‑i Nur, Kur'ânın hakîki bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümânı ve mes'elelerinin bürhânıdır. Kur'ân ise, sâir kelâmlar gibi kışırlı, kemikli ve şuûru hususî ve cüz'î değildir. Belki Kur'ân, umum işârâtıyla ve eczâsıyla ayn‑ı şuûrdur, kışırsızdır, fuzûlî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem‑i gaybın tercümânıdır. Sözler hakkında söz O’nundur, görelim O ne diyor.”
Elcevab: Risale‑i Nur doğrudan doğruya Kur'ânın bâhir bir bürhânı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem'a‑i i'câz-ı manevîsi ve O bahrin bir reşhası ve O güneşin bir şuâı ve O mâden‑i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme‑i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyân etmek Kur'ânın şerefine ve hesabına ve senâsına geçtiğinden, elbette Risale‑i Nurun meziyetini beyân etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'ân izin verir. Benim gibi bir tercümânın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz.
Gelecek âyetlerin işârâtına bu nokta‑i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbînlik ile ittiham edenlere hakkımı helâl etmem.
Bu çok ehemmiyetli suâle karşı iki‑üç saat zarfında birden Kur'ânın âyât‑ı meşhûresinden Sözler adedince otuzüç âyetin; hem mânâsıyla, hem cifir ile Risale‑i Nura işâretleri uzaktan uzağa icmâlen görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuzüç âyet müttefikan Risale‑i Nuru remizleriyle gösterdiği, hayâl‑meyâl görüldü.

İhtar

İhtar: En evvel yirmidördüncü âyetin başında zikredilen ihtara dikkat etmek lâzımdır. O ihtarın yeri başta idi. Fakat orada hâtıra geldi, oraya girdi.
İkinci Bir İhtar: Tevâfukla işâretler eğer münâsebât‑ı maneviyeye istinâd etmezse ehemmiyeti azdır. Eğer münâsebet‑i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesnâ bir liyâkati bulunsa, o vakit tevâfuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun irâdesine bir emâre olur. Ve ondan o ferdin hususî bir sûrette dâhil olduğuna ya remz, ya işâret, ya delâlet hükmünde onu gösterir.
839
İşte gelecek Âyât‑ı Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işâretleri ve tevâfukları ekseriyet ile kuvvetli bir münâsebet‑i maneviyeye istinâd ederler. Evet bu gelecek âyât‑ı meşhûre müttefikan onüçüncü asrın âhirine ve ondördüncü asrın evveline cifirce bakıyorlar ve Kur'ân ve îmân hesabına bir hakikate işâret ediyorlar. Ve medâr‑ı tesellî bir Nur’dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalâlet fitnesinden gelen şübehâtı izâle edecek Kur'ânî bir bürhânı müjde veriyorlar.
Ve o işâretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazifeleri bihakkın görecek, Risale‑i Nur gibi bir tefsir‑i Kur'ânî olacak. Hâlbuki Risale‑i Nur bu mezkûr noktada ileri olduğu, onu okuyanlarca şüphesiz olmasıyla delâlet eder ki; o âyetler bilhassa Risale‑i Nura bakıp ona işâret ediyorlar.

Birincisi

Sûre‑i Nur’dan Âyetü'n‑Nur’dur ki, Risale‑i Nurun Resâili'n‑Nur ve Risalei'n‑Nur ve Risaletü'n‑Nur nâmlarıyla sebeb‑i tesmiyesinin onaltı sebebinden bir sebeb olduğundan, birinci olarak onu beyân etmek gerektir. Bu Âyetü'n‑Nur: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Şu âyet‑i Nuriyenin mânâca çok tabakàtı ve vücûh‑u kesîresi vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden işârî ve remzî bir vechi mânâca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risalei'n‑Nur ve Risaletü'n‑Nura dört‑beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi mu'cizâne elektrikten haber veriyor.
840
Risale‑i Nura Bakan Birinci Cümlesi: ﴿مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ ’dur. Yani: Nur‑u İlâhî’nin veya Nur‑u Kur'ânî’nin veya Nur‑u Muhammedî’nin (A.S.M.) misâli şu ﴿مِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ ’dur. Makam‑ı cifrîsi dokuz yüz doksansekiz olarak aynen Risaletü'n‑Nur şeddeli nun, iki nun sayılmak cihetiyle tam tamına tevâfukla ona işâret eder.
İkinci Cümlesi: ﴿اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ ’dur. Yirmisekizinci Lem'ada tafsîlen beyân edildiği gibi, İmâm‑ı Ali (R.A.) Kaside‑i Celcelûtiye’sinde sarâhat derecesinde Risalei'n‑Nura bakarak ve ona işâret ederek demiş: اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا Ben tahmin ediyorum ki, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) bu işâreti, bu cümle‑i Nuriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle‑i âyetin makamı, beşyüz kırkaltı edip, Risale‑i Nurun adedi olan beşyüz kırksekize gayet cüz'î ve sırlı iki fark ile tevâfuk noktasından işâret ettiği gibi remzî bir mânâsıyla tam bakıyor.
Üçüncü Cümlesi: ﴿مِنْ شَجَرَةٍ ’dir. Eğer ﴿مِنْ شَجَرَةٍ ’deki (ة) vakıflarda gibi (ه) sayılsa beşyüz doksan sekiz ederek tam tamına Resâili'n‑Nur ve Risalei'n‑Nur adedi olan beşyüz doksansekize tevâfukla beraber مِنْ فُرْقَانٍ حَك۪يمٍ ’in adedine yine sırlı bir tek farkla tevâfuk‑u remzî ile, hem Resâili'n‑Nuru efrâdına dâhil eder, hem yine Risalei'n‑Nurun şecere‑i mübâreki Furkàn‑ı Hakîm olduğunu gösterir. Eğer ﴿مِنْ شَجَرَةٍ ’deki (ة) , (ت) kalsa, o vakit makam‑ı cifrîsi dokuzyüz doksanüç eder, tevâfuka zarar vermeyen cüz'î ve sırlı beş farkla Risaletü'n‑Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize tevâfukla mânâsının dahi muvâfakatine binâen ona işâret eder.
841
Dördüncü Cümlesi: ﴿نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ ’dir ki, dokuzyüz doksandokuz ederek sırlı bir tek farkla Risaletü'n‑Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize tevâfukla mânâsının kuvvetli münâsebetine binâen işâret derecesinde remzeder.
Beşinci Cümlesi: ﴿مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi gayet cüz'î bir farkla Risaletü'n‑Nur müellifinin ismiyle meşhûr bir lakabına tevâfukla mânâsı baktığı gibi bakıyor. Eğer يَشَٓاءُ ’daki mukadder zamîr izhâr edilirse مَنْ يَشَاءُهُ olur. Tam tamına tevâfuk eder.
Bu âyet nasıl ki, Risalei'n‑Nura ismiyle bakıyor, öyle de tarih‑i te'lifine ve tekemmülüne tam tamına tevâfukla remzen bakıyor. ﴿كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ cümlesi ﴿كَمِشْكٰوةٍ ’daki tenvin vakıf yeri olmadığından nun sayılmak ve ﴿ف۪ي زُجَاجَةٍ vakıf yeri olduğundan (ة), (ه) olmak cihetiyle bin üçyüz kırkdokuz ederek, Resâili'n‑Nurun en nurânî cüz'lerinin te'lifi hengâmı ve tekemmül zamanı olan bin üçyüz kırkdokuz tarihine tam tamına tevâfukla işâret eder.
Hem ﴿اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ cümlesi bin üçyüz kırkbeş ederek Resâili'n‑Nurun intişarı ve iştihârı ve parlaması tarihine tam tamına tevâfuk eder. Çünkü şeddeli (ر) , iki (ر) ; şeddeli (ن) , iki (ن) ; şeddeli (ز) , aslı itibariyle bir (ل) , bir (ز) ve birinci زُجَاجَةٍ vakıf cihetiyle (ه), ikinci vakıf olmadığından (ت) sayılır. Eğer şeddeli (ز) , iki (ز) sayılsa o vakit bin üçyüz yirmiiki eder ki, yine Risalei'n‑Nur müellifi, mukaddemât‑ı Nuriyeye başladığı aynı tarihe tam tamına tevâfuk eder.
842
Hem ﴿مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi; te‑i evvel (ت) , ikinci (ت) ise, vakıf yeri olduğundan (ه) olmak ve شَجَرَةٍ ’deki tenvin (ن) sayılmak cihetiyle bin üçyüz onbir eder ki, o tarihte Resâili'n‑Nur müellifi Risaletü'n‑Nurun mübârek şecere‑i kudsiyesi olan Kur'ânın basamakları olan ulûm‑u Arabiye’yi tedrîse başladığı aynı tarihe tam tamına tevâfuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar mânidâr ve müteaddid tevâfukât‑ı Kur'âniyenin ittifakı yalnız bir emâre, bir işâret değil, belki kuvvetli bir delâlettir. Belki elektrik ile beraber Resâili'n‑Nura münâsebet‑i maneviyesiyle bir tasrîhtir.
Bu âyetin münâsebet‑i maneviyesinin letâfetlerinden bir letâfeti şudur ki: İhbar‑ı gayb nev'inden mu'cizâne hem elektriğe, hem Risalei'n‑Nura işâret ettiği gibi, ikisinin zuhûrlarına ve zaman‑ı zuhûrlarından sonraki tekemmül zamanlarına ve hilâf‑ı âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.
Meselâ, ﴿زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ cümlesi der: Nasıl ki, elektriğin kıymetdâr metâ'ı, ne şarktan, ne de garbdan celbedilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv‑i havada rahmet hazinesinden, semâvât tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramağa lüzum yoktur.” der.
843
Öyle de, manevî bir elektrik olan Resâili'n‑Nur dahi ne şark’ın ma'lûmâtından, ulûmundan; ve ne de garbın felsefe ve fünûnundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kur'ânın şark ve garbın fevkındeki yüksek mertebe‑i arşîsinden iktibas edilmiştir.
Hem meselâ: ﴿يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, mânâ‑yı remziyle diyor ki: Onüçüncü ve ondördüncü asırda semâvî lambalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır.” Yani, bin ikiyüz seksen tarihine yakındır.
İşte, bu cümle ile nasıl ki, elektriğin hilâf‑ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyân eder. Aynen öyle de; manevî bir elektrik olan Resâili'n‑Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu hâlde, külfet‑i tahsile ve derse çalışmağa ve başka üstadlardan taallüm edilmeğe ve müderrisînin ağzından iktibas olmağa muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm‑u àliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder. Muhakkìk bir âlim olabilir.
Hem işâret eder ki; Resâili'n‑Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.
Evet bu cümlenin bu mu'cizâne üç işârâtı elektrik ve Resâili'n‑Nur hakkında hak olduğu gibi, müellif hakkında dahi ayn‑ı hakikattir. Tarihçe‑i hayat’ını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki, İzhâr kitabından sonraki medrese usûlünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâili'n‑Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.
844
Hem nasıl ki, bu cümlenin manevî münâsebet cihetinde kuvvetli ve letâfetli işâreti var; öyle de cifrî ve ebcedî tevâfukuyla hem elektriğin zaman‑ı zuhûrunun kurbiyetini, hem Resâili'n‑Nurun meydâna çıkması, hem de müellifinin velâdetini remzen haber veriyor. Bir lem'a‑i i'câz daha gösterir. Şöyle ki:﴿يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ ’nun makamı, bin ikiyüz yetmişdokuz olup ﴿وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ kısmı ise, iki tenvin, iki nun sayılmak cihetiyle bin ikiyüz seksendört ederek hem elektriğin taammümünün kurbiyetini, hem Resâili'n‑Nurun yakınlığını, hem ondört sene sonra müellifinin velâdetini يَكَادُ kelime‑i kudsiyesiyle ma'nen işâret ettiği gibi, cifir ile de tam tamına aynı tarihe tevâfukla işâret eder.
Ma'lûmdur ki, zaîf ve ince ipler ictimâ' ettikçe kuvvetleşir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binâen, bu âyetin bu işâretleri birbirine kuvvet verir, te'yid eder. Tevâfuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işâreti, delâlet derecesine çıkar.
Tenbih: Ben bu âyet‑i Nuriyenin işâretlerini elektrik ve Resâili'n‑Nurun hatırı için beyân etmedim. Belki bu âyetin i'câz‑ı manevîsinin bir şûbesinden bir lem'asını göstermek istedim.
Elhâsıl: Bu âyet‑i kudsiye sarîh mânâsıyla Nur‑u İlâhî ve Nur‑u Kur'ânî ve Nur‑u Muhammedî’yi (A.S.M.) ders verdiği gibi, mânâ‑yı işârîsiyle de her asra baktığı gibi, onüçüncü asrın âhirine ve ondördüncü asrın evveline dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın âhir ve evvellerinde en ziyâde nazara çarpan ve en ziyâde münâsebet‑i maneviyesi bulunan ve bu âyetin umum cümlelerinin muvâfakatlerini ve mutâbakatlarını en ziyâde kazanan elektrik ile Resâili'n‑Nur olduğundan doğrudan doğruya mânâ‑yı remziyle bakar diye bana kanâat‑ı kat'iyye verdiğinden çekinmeyerek kanâatimi yazdım. Hatâ etmiş isem Erhamürrâhimîn’den rahmetiyle affetmesini niyâz ediyorum.
Resâili'n‑Nurun bu âyetin iltifatına liyâkatini anlamak isteyen zâtlar hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskişehir hapishânesinin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem'a nâmındaki altı esmâ‑i İlâhiye’ye dair altı nükte risalesine, hiç olmazsa o Lem'adan İsm‑i Hayy ve Kayyûm’a dair Beşinci ve Altıncı Nükte’lere dikkatle baksa elbette tasdik eder.
845

Resâili'n‑Nura İşâret Eden İkinci Âyet

﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyet‑i meşhûresidir ki, شَيَّبَتْن۪ي سُورَةُ هُودٍ hadîsinin vürûduna sebeb olmuş. ﴿اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ’nin işâreti Sekizinci Lem'ada tafsîlen beyân edildiği gibi, Sûre‑i Hûd’da ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ ilâ âhirihî âyetinin iki kuvvetli işâret veren sahifesinin mukâbilindeki gayet meşhûr bir âyetidir.
Makam‑ı cifrîsi bin üçyüz üç ederek, hem Sûre‑i Şûrânın ikinci sahifesinde ﴿وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ ise, bin üçyüz dokuz ederek o tarihte umum muhâtabları içinde birisine hususan Kur'ân hesabına iltifat edip istikametle emreder ki, birinci tarih ise, Resâili'n‑Nur müellifinin Risale‑i Nuru netice veren ulûmun tahsiline başladığı tarihtir.
Ve ikinci âyetin tarihi ise, o müellifin hàrika bir sûrette pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrîse başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde onbeş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyâde okuduğu ve o zamanın o muhîtte en meşhûr ulemâsının yanında o üç ayın mahsulü onbeş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla (Hâşiye) ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suâle karşı cevab‑ı savâb vermekle isbât ettiği aynı tarihe tam tamına tevâfukla remzen Risale‑i Nurun istikametine bir işârettir.
846

Üçüncü Âyet‑i Meşhûre

﴿وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا âyeti kuvvetli münâsebet‑i maneviyesiyle beraber cifirce bin üçyüz kırkdört eder ki, o tarihte Risale‑i Nurun şâkirdleri gibi bu âyetin mânâsına daha ziyâde mazhar olanlar zâhiren görülmüyor. Demek bu âyet, mânâsının müteaddid tabakalarından işârî bir tabakadan ve remzî bir perdeden Kur'ânın parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nura bakıyor ve en evvel nâzil olan Sûre‑i Alakta ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى âyeti gibi mânâsıyla ve makam‑ı cifrî ile ifâde ediyor ki; bin üçyüz kırkdörtte nev'‑i insan içinde fir'avunâne emsâlsiz bir tuğyan, bir inkâr çıkacak ﴿وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا âyeti ise, o tuğyana karşı mücâhede edenleri senâ ediyor.
Evet Harb‑i Umumî neticelerinden, hem âlem‑i insaniyet, hem Âlem‑i İslâmiyet çok zarar gördüler. Nev'‑i insanın, hususan Avrupa’nın mağrûr ve cebbârları, bilhassa birisi, kuvvet ve gınâya ve paraya istinâd ederek fir'avunâne bir tuğyana girdiklerinden o hususî insanlar nev'‑i beşeri mes'ûl ediyor, diye insan ism‑i umumîsiyle tâbir edilmiş.
Eğer ﴿لَنَهْدِيَنَّهُمْ ’deki şeddeli (ن) , bir (ن) sayılsa, bin ikiyüz doksandört eder ki, Risaletü'n‑Nur müellifinin besmele‑i hayatıdır ve tarih‑i velâdetinin birinci senesidir.
Eğer şeddeli (ل) , iki (ل) ve (ن) bir sayılsa, o vakit bin üçyüz yirmidörtte hürriyetin ilânı hengâmında mücâhede‑i maneviye ile tezâhür eden Risalei'n‑Nur müellifinin görünmesi tarihidir.
847

Dördüncü Âyet‑i Meşhûre

﴿وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَان۪ي âyetidir. Şu cümle Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ı ve Fâtiha Sûresi’ni müsennâ senâsıyla ifâde ettiği gibi, Kur'ânın müsennâ vasfına lâyık bir bürhânı ve altı erkân‑ı îmâniye ile beraber Hakikat‑i İslâmiyet olan yedi esâsı, Kur'ânın seb'a‑i meşhûresini parlak bir sûrette isbât eden ve سَبْعَ الْمَثَان۪ي nuruna mazhar bir âyinesi olan Risalei'n‑Nura cifirce dahi işâret eder. Çünkü ﴿اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَان۪ي makam‑ı ebcedîsi bin üçyüz otuzbeş adediyle Risalei'n‑Nurun Fâtihası olan İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin Fâtiha Sûresi’yle el‑Bakara Sûresi’nin başına ait kısmı basmakla intişar tarihi olan bin üçyüz otuzbeş veya altıya tevâfukla remzî bir perdeden ona baktığına bir emâredir.

Beşinci Âyet

﴿…اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ ’dir. Bu âyetin remzi latîftir. Çünkü hem kuvvetli münâsebet‑i maneviye ile, hem cifirle efrâd‑ı kesîresi içinde hususî bir sûrette Risalei'n‑Nur ve müellifine bakıyor. Şöyle ki; مَيْتًا kelimesi tenvin, nun sayılmak cihetiyle beşyüz ederek Said en‑Nursî adedi olan beşyüze tevâfukla, işâret ediyor ki, Said en‑Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risaletü'n‑Nur ile ihyâ edildi, onunla hayat buldu.”
Evet ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا ’deki iki tenvin, nun’durlar. Bin üçyüz otuzdört eder ki, o aynı zamanda (Arabî tarihle) Said, umumî harpte maddî ve dehşetli bir mevtten dahi hàrika bir tarzda kurtulması ve felsefe ve gafletten gelen manevî ve şiddetli bir ölümden necât bulması ve Kur'ânın âb‑ı hayatıyla taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevâfuk‑u manevî ve muvâfakat‑ı cifrîye delâlet derecesinde bir işârettir.
848
Hem ﴿فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ ’de tenvin, nun; ve şeddeli (ن) iki (ن) , ve بِهِ ’de telaffuz edilen (ى) sayılmak cihetiyle bin ikiyüz doksandört eder ki, velâdetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat‑ı maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat‑ı maneviyesine işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet müteaddid ve çok tabakalarından bir işârî tabakadan hem Risaletü'n‑Nura, hem müellifine, hem bu ondördüncü asrın ibtidâsına, hem ibtidâsındaki Risaletü'n‑Nurun mebde'ine remzen, belki işâreten, belki delâleten bakar.

﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا Âyetinin Tetimmesi

﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا … âyetinin kuvvetli işâretini hem te'yid hem letâfetlendiren üç münâsebet birden Ramazanda kalbime geldi. Kat'î bir kanâat verdi ki, مَيْتًا kelimesine tam münâsib Said’dir. Bu âyet Risale‑i Nur tercümânı olan Said’i مَيِّتْünvânıyla göstermesinin bir hikmeti budur ki:
849
Mevtin muammâsını ve tılsımını Risale‑i Nur ile o açmış, o dehşetli yüzün altında ehl‑i îmâna çok ünsiyetli, sürûrlu, nurlu bir hakikat keşfedip isbât etmiş. Ve mevt‑âlûd hayat‑ı fâniyede boğulan ehl‑i ilhâda karşı, bâkiyâne, hayat‑âlûd, muvakkat bir mevt‑i zâhirî ile gâlibâne mukàbele eder. ﴿كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar olan ehl‑i ilhâd, gayr‑ı meşrû müştehiyâtının ibahasıyla süslendirmesine mukâbil, Risale‑i Nur, mevti o aldatıcı, fânî hayata karşı çıkarıp lezzet ve zînetini zîr ü zeber eder. Ve der ve isbât eder ki: Mevt ehl‑i dalâlet için i'dâm‑ı ebedîdir ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti mübârek bir terhis tezkeresine çeviren yalnız Kur'ân ve îmândır.”
İşte bunun içindir ki, bu hakikat‑i muazzama-i mevtiye, Risale‑i Nurda gayet mühim ve geniş bir mevki almış; hattâ ekser hücumunda mevti elinde tutup ehl‑i dalâletin başına vurur, aklını başına getirmeye çalışır.
İkincisi: Ehl‑i tarîkatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esâsından biri ve en müessiri olan râbıta‑i mevt Eski Said’i Yeni Said’e (R.A.) çevirmiş ve dâima hareket‑i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o râbıta keşfiyâtı göstere göstere ehl‑i îmân hakkında mevtin nurânî ve hayatdâr ve güzel hakikatini görüp gösterdi.
Üçüncüsü: Bu âyet cifir ve ebced hesabıyla her tarafta Said’e hücum eden üç çeşit mevtin temâs zamanını ve tarihini aynen gösterip tevâfuk eder. Demek âyetteki مَيِّتْ kelimesinin efrâdından medâr‑ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi مَيِّتْ adedine tam tevâfukla hususî işârete mazhar bir mâsadak Said en‑Nursî’dir.
850

Sabri’nin Sadâkatinin Bir Kerâmetidir

Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddık Süleyman’ın halefi Emin, Sabri’nin ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetine dair parçayı aldığını ve Ramazanın feyzinden onun izâhı gibi nurlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emin’e gösterdim; hayretle dedi: Bu hem Sabri’nin, hem Risale‑i Nurun bir kerâmetidir.”
Bu âyetteki esrârlı muvâzene‑i Kur'âniyeyi düşünürken, Sûre‑i Hûd’daki ﴿فَاَمَّا الَّذ۪ينَ شَقُوا fıkrasına karşı ﴿وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ ’deki muvâzene hâtıra geldi ve bildirdi ki: Nasıl ki, bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risale‑i Nurun mesleğine, şâkirdlerine tam tamına ma'nen ve cifirce bakıyor. Öyle de: ﴿فَاَمَّا الَّذ۪ينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَشَه۪يقٌ âyeti dahi, Risale‑i Nurun muârızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebde'ine ve fa'âliyet devresine ve müntehâsına cifir ile, tevâfuk ile işâret eder, şöyle ki: ﴿يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde Birinci Şuâ’da yedi‑sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üçyüz onaltı ve yedi tarihi ki, Kur'ân’a karşı olan sû‑i kasdın mebde'idir. ﴿فَاَمَّا الَّذ۪ينَ شَقُوا cifirce aynı tarihi gösteriyor. Eğer şeddeli mim, iki mim sayılsa bin üçyüz elliyedi, eğer şeddeli lâm, iki lâm sayılsa bin üçyüz kırkyedi ki, bu asrın tâğiyâne fa'âliyet tarihidir. Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üçyüz seksen yedi ki: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ dehşetli bir cereyanın müntehâsı tarihi olmak ihtimali var.﴿فَفِي النَّارِ لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَشَه۪يقٌ ise bin üçyüz altmışbir; eğer فَفِي النَّارِ ’daki okunmayan (ى) sayılmazsa bin üçyüz ellibir tarihini; eğer şeddeli (ن) , asıl itibariyle bir (ل) , bir (ن) sayılsa yine bin üçyüz otuzbir tarihini ve Harb‑i Umumî ateşinin feryâd u fîzar içindeki yangınını göstererek Cehennem ateşinde zefîr ve şehîk eden ehl‑i şekàvetin azâbını haber verip, ehl‑i îmânı fitnelere düşüren şakìlerin hem dünyada, hem âhirette cezalarına işâret eder.
851
Aynen öyle de, bu asra da zâhiren bakan, esrârlı olan Sûre‑i ﴿وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ ’den şu âyetin ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَر۪يقِ ifâdesi gibi hem İstanbul’un iki harîk‑ı kebîri, hem Harb‑i Umumî’nin dehşetli yangınını Cehennem azâbı gibi o fitnenin bir cezasıdır diye işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet her asra baktığı gibi bu asra daha ziyâde nazar‑ı dikkati celbetmek için cifirce bu asrın üç‑dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işâret ve mânâsının sûretiyle ve tarz‑ı ifâdesiyle iki cereyanın keyfiyetlerine ve vaziyetlerine îmâ eder.
Sabri’nin mektûbu yolda iken ve gelmeden evvel o mektûbun manevî te'siri ile bu âyeti ve ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetiyle beraber düşünürken hâtırıma geldi. Risale‑i Nur bu derece kuvvetli işâret‑i Kur'âniyeye ve şâkirdleri bu kadar kıymetli beşâret‑i Furkàniye’ye ve aktâbların iltifatına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musîbetin azameti ve dehşetidir ki, hiçbir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış.
852
Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünden değil, belki musîbetin fevkalâde dehşetine ve tahribâtına karşı mücâhedesi cüz'î ve az olduğu hâlde gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki, bu âyette işâret ve beşâret‑i Kur'âniye’de ifâde eder ki, Risale‑i Nur dâiresi içine girenler tehlikede olan îmânlarını kurtarıyorlar ve îmânla kabre giriyorlar ve Cennet’e gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet bazı vakit olur ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşîrin fevkıne çıkar, binler derece kıymet alır.
İhtar: Geçmiş ve gelecek âyetlerin işâretleri yalnız tevâfukla değil belki herbir âyetin mânâ‑yı küllîsindeki cüz'iyât‑ı kesîresinden bir cüz'î ferdi Risale‑i Nur olduğuna îmâen, münâsebet‑i maneviyeye göre cifrî ve ebcedî bir tevâfukla o münâsebeti te'yiden ve ona binâen hususî ona bakar demektir.

Altıncı Âyet

Sûre‑i Hadîdde ﴿وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ Yani: Karanlıklar içinde size bir nur ihsân edeceğim ki, o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz.” Lillâhi'l‑Hamd Risale‑i Nur bu kudsî ve küllî mânâsının parlak bir ferdi olduğu gibi, نُورًا ’deki tenvin (ن) sayılmak cihetiyle bin üçyüz onsekiz adediyle Resâili'n‑Nur müellifi tedrîsten, te'lif vazifesine ve mücâhidâne seyahate başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işâret ettikleri bin üçyüz onaltı tarihindeki mühim bir inkılâb‑ı fikrîden iki sene sonraki zamana tevâfuk eder ki; o zaman istihzarât‑ı nuriyeye başladığı aynı tarihtir.
853
İşte şu nurlu âyet, hem mânâca, hem cifirce tevâfuku ise, umum vücûhu ayn‑ı şuûr olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da elbette ittifakî ve tesâdüfî olamaz.

Yedinci Âyet

﴿وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ şu âyet‑i meşhûrenin küllî mânâsının bu zamanda zâhir bir mâsadakı Risaletü'n‑Nur olduğu gibi Lafzullâh’taki şeddeli lâm, bir lâm; ve بِكَلِمَاتِهِ ’deki melfûz sayılmak şartıyla dokuzyüz doksansekiz adediyle Risaletü'n‑Nurun dokuzyüz doksansekiz adedine tam tamına tevâfukla münâsebet‑i maneviyeye binâen remzen ona bakar. Ve bu remzi latîfleştiren ve kuvvet veren münâsebetlerin birisi şudur ki:
Risaletü'n‑Nurun eczâları Sözler nâmıyla iştihâr etmişler. Sözler ise Arapça Kelimâttır ve o kelimât ile Kur'ânın hakàikını o derece mahz‑ı hak ve ayn‑ı hakikat olduğunu isbât etmiş ki, bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor.

Sekizinci Âyet

﴿قُلْ اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ’dir. Şu âyet‑i meşhûre küllî mânâsının bu asırda muvâfık ve münâsib bir ferdi Risaletü'n‑Nur olduğu gibi, cifirle ﴿صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ kelimesi, صِرَاطٍ ’deki tenvin, nun sayılmak cihetiyle Risaletü'n‑Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize yine iki sırlı (Hâşiye) fark ile baktığı gibi, ﴿هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ cümlesinin makam‑ı ebcedîsi ile bin üçyüz onaltı ederek Risale‑i Nur müellifinin tedrîsiyle istihzarât‑ı Nuriyede bulunduğu en harâretli tarihi olan bin üçyüz onaltı adedine tam tamına tevâfuk eder.
854

Dokuzuncu Âyet

Hem El‑Bakara Sûresi’nde, hem Lokman Sûresi’nde ﴿فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى cümlesidir. Yani: Allah’a îmân eden hiç kopmayacak bir zincir‑i nurânîye yapışır, temessük eder.” Risale‑i Nur ise, îmân‑ı Billâh’ın Kur'ânî bürhânlarından bu zamanda en nurânîsi ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden, bu ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى külliyetinde hususî dâhil olduğuna te'yiden makam‑ı cifrîsi bin üçyüz kırkyedi ederek Risaletü'n‑Nur intişarının fevkalâde parlaması tarihine tam tamına tevâfukla bakar ve bu ondördüncü asırda Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinden neş'et eden bir urvetü'l‑vüskà ve zulümâttan nura çıkaracak bir vesile‑i nurâniye Risale‑i Nur olduğunu remzen bildirir.