Dört Kudsî Kelime‑i Mi'râciye
Birincisi
اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ ’dır. Kısacık meâli şudur: Nasıl bir usta, pek hàrika bir makineyi derin ilmi ve mu'cizekâr zekâsıyla yapsa, o acîb makineyi gören herkes, o ustayı takdirkârâne tebrik edip alkışlar ve tahsinkârâne medihlerle ve ihsânlarla ona maddî, manevî hediyeler, tahiyeler verir; o makine dahi, o ustanın istediği tarzda tam tamına, gayet mükemmel olarak arzularını ve hàrika ince san'atını ve mehâret‑i ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasını lisân‑ı hâl ile alkışlar, tebrik eder, manevî tahiyeler, hediyeler verir:
789
Aynen öyle de; kâinâtta bütün zîhayat tâifeleri, herbiri ve herbir ferdi, her tarafı mu'cizeli birer hàrika makinedir ki; ustasının herşeyin herşey ile münâsebetini gören ve herşeyin hayatına lâzım bütün şeyleri görüp tam yerinde ona yetiştiren ihâtalı ilminin derin ve ince cilveleri ile kendini tanıttıran Sâni'‑i Zülcelâl’ini hayatlarının lisân‑ı hâlleriyle, ins ve cin ve melek olan zîşuûrların kàl dilleri gibi tahiyelerle alkışlar ve tebriklerle اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ derler. Ve hayatlarının fiatını doğrudan doğruya bütün mahlûkatı bütün ahvâliyle bilen Hàlıklarına ubûdiyetkârâne takdim ediyorlar ki; Mi'râc Gecesinde bütün zîhayat nâmına Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Vâcibü'l‑Vücûd’un huzurunda selâm yerinde اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ deyip bütün zîhayat tâifelerinin tahiye ve hediye ve manevî selâmlarını takdim etmiş.
Evet, âdi bir muntazam makine, intizam ve mîzanlı hey'etiyle şeksiz bir mâhir ve dikkatli ustayı gösterdiği gibi; kâinâtı dolduran hadsiz zîhayat makineler de, herbirisi binbir mu'cizât‑ı ilmiyeyi gösteriyorlar. Elbette yıldız böceğinin ışığına nisbeten güneşin ziyâsı derecesinde ilmin cilveleri ile o zîhayatlar, usta ve sermedî san'atkârlarının vücûb‑u vücûduna ve ma'bûdiyetine pek parlak şehâdet ederler.
790
İkinci Kudsî Kelime‑i Mi'râciye
اَلْمُبَارَكَاتُ ’dür. Mâdem hadîsçe namaz, mü'minin mi'râcıdır ve mi'râc‑ı ekberin cilvesine mazhardır. Ve mâdem dünya seyyahı, her âlemde, ilim sıfatıyla Allâmü'l‑Guyûb Hàlık’ını bulmuş; biz dahi o seyyahla beraber, mübâreklerin ve görenlere Bârekallâh dedirtenlerin ve اَلْمُبَارَكَاتُ ’nün geniş âlemine girip bütün zîrûhun masûm, mübârek yavrularını ve bütün zîhayatın mukadderât ve programlarının kutucukları olan tohum ve çekirdekleri başta olarak o mübârekât âlemini temâşâ ve mütâlaa ile kudsî sıfat‑ı ilmin mu'cizâtlı, ince cilveleriyle Hàlık’ımızı ilmelyakìn ile bilmeye o seyyah gibi çalışacağız.
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; bütün o masûm yavrucuklar ve o mübârek mahzencikler, sandıkçıklar; bir Alîm‑i Hakîm’in ilmiyle hem umumu, hem herbir ferdi, birden bir uyanmak ve gaye‑i hilkatine yürümek için bir hareket alırlar. Hakikat nazarıyla bakanlara “Bin Bârekallâh! Yüzbin Mâşâallâh!” dedirtirler.
Evet, meselâ: Nutfeler, yumurtalar, tohumlar, çekirdekler herbiri birden ilimden gelen bir ince nizâm ve o nizâm‑ı mehâretten gelen tam bir mîzan içinde‥ o mîzan, yeni bir tanzim; o ise, taze bir ölçü ve tevzîn içinde‥ o dahi, bir temyiz ve terbiye ve müteşâbih emsâlinden kasdî fârika alâmetleri içinde‥ o da, san'atlı bir tezyîn ve süslemek içinde‥ bu dahi, hakîmâne, lâyık, mükemmel cihâzât ve tasvir içinde‥ bu ise, kerîmâne, rızık isteyenlerin zevklerini memnun etmek için, o mahlûkların ve meyvelerin etleri ve yenilen kısımları ihtilâf içinde; bu ise, alîmâne, mu'cizâne, ayrı ayrı nakışlar, zînetler içinde‥ bu da, ayrı ayrı güzel, hoş kokular ve lezzetli tatlar içinde ki; kemâl‑i intizam içinde, birbirinden mütemâyiz, ayrı iken kesret ve sür'at ve vüs'at‑i mutlaka içinde sehivsiz hatâsız, bütün onların sûretlerinin inkişafları ve her mevsimde o hàrika hâlin devamı içinde bütün o mübâreklerin herbiri ve beraber, bu mezkûr onbeş dil ile ustalarının hàrika mehâretini ve mu'cizâtlı ilmini göze gösterip Allâmü'l‑Guyûb, Vâcibü'l‑Vücûd Sâni'lerini güneş gibi bildiriyorlar.
791
İşte bu pek geniş ve parlak şehâdetleri ve Sâni'ini tebrikleri içindir ki, Mi'râc Gecesinde bütün mahlûkat hesabına konuşan Zât‑ı Muhammediye (A.S.M.) اَلْمُبَارَكَاتُ kelimesini selâm yerinde demiş.
Üçüncü Kelime
اَلصَّلَوَاتُ ’dür ki; hem umumî Mi'râc‑ı Ekber-i Muhammedî’de (A.S.M.) hem her mü'minin hususî mi'râcı olan namaz teşehhüdünde, her gün hiç olmazsa on defa, yüz milyonlar ehl‑i îmân, o kudsî kelimeyi, Peygamberin (A.S.M.) tebaiyetiyle Dergâh‑ı İlâhî’ye takdim edip kâinâtta ilân ederler. Mi'râca dair Otuzbirinci Söz, Mi'râc’ın bütün hakikatlerini – bir muhâtab ittihàz ettiği muannid, mülhid, münkirlere karşı dahi – gayet kat'î ve kuvvetli bir sûrette isbât ettiğine binâen, tafsilâtını ve hüccetlerini ona havâle ederek gayet muhtasar bir işâretle bu Üçüncü Kelime‑i Mi'râciyenin geniş mânâsını gösteren zîrûh, zîşuûr tâifelerinin acîb âlemine bakıp, ilm‑i ezelînin cilveleriyle Hàlık’ımızın vahdet ve mevcûdiyeti içinde kemâl‑i rahmâniyetini ve rahîmiyetini ve azamet‑i kudret ve şümûl‑ü irâdetini bilmeye çalışacağız:
Evet, bu âlemde görüyoruz ki: Bu zîrûhlar, şuûren ve aklen olmasa da hissen, fıtraten hissediyorlar ki; herbiri, hadsiz bir acz ve za'f içinde, hadsiz düşmanları ve incitenleri var ve hadsiz bir fakr ve ihtiyaç içinde, hadsiz hâcâtı ve matlûbları var. İktidarı ve sermâyesi binden birine kâfî gelmediğinden, bütün kuvvetiyle bağırır ve ağlar; ma'nen, fıtraten yalvarır; kendine mahsûs sesiyle, lisânıyla duâlar, niyâzlar, bir nev'i namazlar, salavâtlar ile bir Alîm‑i Kadîr dergâhına ilticâ ederken birden görüyoruz ki; o bağıranların her işini, her ihtiyacını bilen ve her derdini ve zararını anlayıp yalvarmasını, fıtrî duâsını işiten Alîm‑i Mutlak bir Kadîr‑i Hakîm, imdâdlarına yetişir, bütün istediklerini yapar. Ağlamalarını gülmeğe, bağırmalarını teşekkürlere çevirir.
792
Bu hakîmâne, alîmâne, rahîmâne yardım, pek parlak bir tarzda ilim ve rahmetin cilveleriyle bir Mucîb‑i Muğîs, bir Rahîm‑i Kerîmi bildirip o zîrûh âleminin bütün salavât ve ubûdiyetlerini O’na takdim ve tahsîs eder mânâsıyla, Mi'râc‑ı Ekberde Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve mi'râc‑ı asğar olan namazlarda O’nun ümmeti, اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ der.
Dördüncü Kelime‑i Kudsiye
اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ ’dir. Risale‑i Nurun çok hakikatleri namaz tesbihâtında ihtar edilmesi hikmetiyle; hem Fâtihanın, hem teşehhüdün kelimelerinin hakikatlerini kısa işâretlerle beyân etmeğe, âdeta ihtiyarsız sevkedildim.
İşte, Mi'râc‑ı Muhammedî’de (A.S.M.) denilen اَلطَّيِّبَاتُ kelime‑i kudsiyesi; ehl‑i mârifet ve îmân ve küllî şuûr sâhibi olan ins ve cin ve melek ve rûhânilerin, kâinâtı güzel tayyibeleri ve haseneleri ve ubûdiyetleriyle güzelleştiren ve güzellerin âlemine bakan ve sermedî Cemîl‑i Mutlak’ın hadsiz cemâl ve güzelliklerini ve kâinâtı süslendiren isimlerinin dâimî güzelliklerini tam bilen ve aşk ve şevkle küllî ubûdiyetler ile mukàbele eden ve parlak îmân ve geniş mârifetler ve medh ü senâların revâih‑i tayyibe ve hoş kokularıyla Hàlıklarına karşı o hadsiz tayyibâtlar mânâsıyla Mi'râcda söylenmiş sırrıyla; teşehhüdde bütün ümmet, her gün usanmadan o kudsî kelime‑i tayyibeyi tekrar ederler.
793
Evet, bu kâinât, nihâyetsiz bir hüsün ve Cemâl‑i Sermedînin âyinesi ve cilveleri‥ ve kâinâttaki bütün cemâl ve kemâl ve güzellikler; o sermedî hüsünden gelir ve ona intisabla güzelleşir, kıymeti yükselir. Yoksa; karmakarışık bir vîrâne, bir hüzüngâh olur. Ve o intisab ise, saltanat‑ı ulûhiyet’in dellâlları ve ilâncıları olan ins ve melek ve rûhânilerin mârifet ve tasdikleriyle anlaşılır.
Hattâ o dellâlların güzel ve tatlı hamdlerini ve senâlarını ve ma'bûd’una medihlerini ve onların kelimelerini her tarafa neşir ve Arş‑ı A'zamın cânibine sevketmek için hava unsurunun zerreleri emirber neferler, küçücük diller ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergâh‑ı Ulûhiyet’e takdim etmek için o pek hàrika vaziyet‑i acîbe havaya verildiğine kuvvetli bir ihtimal var diye kalbime geldi.
İşte ins ve melek nasıl ki; îmânları ve ubûdiyetleriyle Ma'bûd‑u Zülcelâl’i bildiriyorlar; öyle de: O Hakîm‑i Zülcelâl dahi o ilâncılara verdiği çok câmi' isti'dâdlarla, pek hàrika cihâzlarla ve dekàik‑ı ilmiyeleriyle herbirisini bütün kâinâtla alâkadar bir küçük kâinât hükmüne getirmekle kendini pek parlak bir tarzda bildiriyor. Meselâ: İnsanın küçücük kafasında ceviz kadar bir yerde kuvve‑i hâfıza, kuvve‑i hayâliye, kuvve‑i müfekkire gibi müteaddid, acîb makineleri yaratmak ve kuvve‑i hâfızayı bir büyük kütübhâne hükmüne getirmekle ilm‑i ezelînin cilvesiyle güneş gibi kendini gösteriyor (❋).
Şimdi, sâbıkan zikredilen ve ilm‑i muhîtin küllî hüccetlerine işâret eden ve bir geniş hüccet olarak hadsiz bürhânları ihtiva eden ve onbeş delil ile ilm‑i muhîti gösteren Arabî parçanın gayet kısa bir meâline ve bir nev'i tercümesine işâret ederiz.
794
İlm‑i Muhîtin Küllî Hüccetlerine İşâret Eden Deliller
Onbeş Delilden Birincisi
فَالْاِنْتِظَامَاتُ الْمَوْزُونَةُ ’dir. Yani: Bütün mahlûkatta müşâhede edilen ölçülü düzgünlük, mîzanlı intizam; ihâtalı bir ilme şehâdet eder.
Evet, muntazam bir saray gibi kâinâttan ve manzûme‑i şemsiyeden ve kelimeler ve seslerin neşrinde zerreleri medâr‑ı hayret bir intizam gösteren hava sahifesinden ve üçyüzbin ayrı ayrı nev'ileri her baharda bir intizam‑ı ekmel içinde yetiştiren zemin yüzünden tut, tâ herbir zîhayatın vücûdundaki a'zâ ve cihâzât ve hüceyrât ve zerrelere kadar derin, ihâtalı, şaşırmaz bir ilmin eseri olan mîzanî düzgünlük ve tam intizam bulunması; gayet zâhir ve kat'î bir sûrette ihâtalı bir ilme delâlet ve şehâdet eder demektir.
İkinci Delil
وَالْاِتِّزَانَاتُ الْمَنْظُومَةُ ’dir. Yani: Bütün kâinâttaki masnûâtta – cüz'î, küllî – seyyârâttan tâ kandaki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâya kadar herşeyde gayet düzgün bir ölçü, mütenâsib bir mîzan bulunması; bedâhetle muhît bir ilme delâlet ve kat'î şehâdet eder.
Evet, görüyoruz ki: Meselâ: Bir sineğin, bir insanın a'zâları ve cihâzâtı, hattâ cesedinin hüceyrâtı ve kanındaki kırmızı ve beyaz kürecikleri o derece hassas bir mîzan ve ince bir ölçü ile yerleştirilmiş ve o derece birbirine münâsib ve uygun ve cesedin sâir a'zâlarında öyle muntazam bir tenâsüb var ki; nihâyetsiz bir ilme mâlik olmayan, o vaziyeti onlara vermesi hiçbir cihette imkânı yok.
İşte aynen bütün zîhayat ve envâ'‑ı mahlûkat, zerrâttan tâ manzûme‑i şemsiyedeki seyyârâta kadar; öyle tam bir muvâzene ve zerre kadar şaşırmaz bir düzgün ölçü hükmetmesi, ihâtalı bir ilme kat'î delâlet ve parlak şehâdet eder. Demek ilmin her delili, Zât‑ı Alîmin mevcûdiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz olması muhâl ve imkânsız olmasından, bütün hüccetleri Alîm‑i Ezelînin vücûb‑u vücûduna kuvvetli ve gayet kat'î bir hüccet‑i kübrâdır.
795
Üçüncü Delil
وَالْحِكَمُ الْقَصْدِيَّةُ الْعَامَّةُ ’dir. Yani: Bütün kâinâttaki hallâkıyet ve fa'âliyette ve tebeddülât ve ihyâ ve tavzifat ve terhisâtta bütün masnûâtın herbiri ve herbir tâifenin tesâdüf imkânı olmayan öyle kasdî ve bilerek takılan hikmetleri ve fâideleri ve vazifeleri var ve görüyoruz ki; ihâtalı bir ilmi bulunmayan, hiçbir cihette, hiçbirisine icâd noktasında sâhib çıkamaz.
Meselâ: Hadsiz zîhayattan bir insanın yüz cihâzâtından bir tek cihâzı olan lisânı; bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, fâidelere âlet oluyor… Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve Rahmet‑i İlâhiye’nin matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak‥ ve kelimeler vazifesinde kalbe ve rûha ve dimağa tam bir tercümân ve santral olmak; elbette gayet parlak ve kat'î bir sûrette ihâtalı ilme delâlet ve şehâdet eder.
Bir tek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delâlet etse; hadsiz lisânlar ve hadsiz zîhayatlar, nihâyetsiz masnûât, güneş zuhûrunda ve gündüz kat'iyyetinde nihâyetsiz bir ilme delâlet ve şehâdet ve Allâmü'l‑Guyûb’un dâire‑i ilminden ve hikmetinden ve meşîetinden hariç hiçbir şey yoktur diye ilân ederler.
Dördüncü Delil
وَالْعِنَايَاتُ الْمَخْصُوصَةُ الشَّامِلَةُ’dir. Yani: Bütün zîhayat, zîşuûr âleminde, her nev'e ve her ferde, hususî ve ona münâsib ve umuma şâmil inâyetler, şefkatler, himâyetler; bedâhet derecesinde ihâtalı bir ilme delâlet ve o inâyetlere mazhar olanları ve ihtiyaçlarını bilen bir alîm‑i inâyetkârın vücûb‑u vücûduna hadsiz şehâdetler eder, demektir.
796
İhtar: Risale‑i Nurun Hülâsatü'l-hülâsasının zübdesi olan Arabî fıkradaki kelimelerin izâhı ise: Kur'ân’dan tereşşuh eden Risale‑i Nurun Âyât‑ı Kur'âniye’nin lemeâtından aldığı hakikatlere, hususan İlim ve İrâdeye ve Kudrete dair delillere ve hüccetlere işârettir ki; bu Arabî kelimelerin işâret ettikleri o ilmî deliller, ehemmiyetle tefsir ediliyor. Demek herbiri, çok âyâtın birer işâret ve birer nüktesini beyân etmektir. Yoksa o Arabî kelimelerin tefsiri ve beyânı ve tercümesi değildir. Sadede dönüyoruz.
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; bizleri ve bütün zîrûhları bilir ve bilerek şefkatle himâye eder ve ihtiyacını ve her derdini bilir ve bilerek inâyetiyle imdâdına yetişir bir Alîm‑i Rahîm var. Hadsiz misâllerinden birisi: İnsanın rızık ve ilâç ve muhtaç olduğu mâdenler cihetinde gelen hususî ve umumî inâyetler, pek zâhir bir sûrette bir ilm‑i muhîti gösterir ve bir Rahmân‑ı Rahîm’e rızık, ilâç, mâdenlerin adedince şehâdetler ederler.
Evet insanın hususan âcizlerin ve yavruların iâşeleri ve bilhassa mide matbahından cesedin rızık isteyen a'zâlarına, hattâ hüceyrelerine herbirine münâsib rızkını yetiştirmeleri ve dağlar bir eczâhâne ve insana lâzım bütün mâdenlerin bir anbarı olmaları gibi hakîmâne işler, gayet ihâtalı bir ilim ile olabilir. Serseri tesâdüf, kör kuvvet, sağır tabiat, câmid, şuûrsuz esbâb, basit, istilâcı unsurlar; hiçbir cihette bu alîmâne, basîrâne, hakîmâne, merhametkârâne, inâyet‑perverâne olan iâşe ve idare ve himâyet ve tedbire karışamazlar. Yalnız o zâhirî esbâb; Alîm‑i Mutlak’ın emriyle, izniyle, ilim ve hikmeti dâiresinde bir perde‑i izzet-i Kudret-i İlâhiye olarak isti'mâl ve istihdam edilmeleri var.
797
Beşinci ve Altıncı Delil
وَالْاَقْضِيَّةُ الْمُنْتَظَمَةُ وَالْاَقْدَارُ الْمُثْمِرَةُ ’dir. Yani: Herşeyin, hususan nebâtât ve eşcâr ve hayvanat ve insanların şekilleri ve mikdarları, ilm‑i ezelînin iki nev'i olan kazâ ve kaderin düsturlarıyla san'atkârâne biçilmiş ve herbirinin kàmetine göre tam münâsib dikilmiş, mükemmel giydirilmiş, gayet muntazam birer hikmetli şekil verilmiş. Onlar, herbiri ve beraber, bir nihâyetsiz ilme delâlet ve bir Sâni'‑i Alîme adedlerince şehâdet ederler demektir.
Evet, meselâ nümûne olarak hadsiz misâllerinden yalnız tek bir ağaç ve bir ferd‑i insana bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu meyveli ağaç, o çok cihâzâtlı insan; hiçbir ressam tam taklidini yapamayacak derecede zâhiri ve bâtını, dış ve içi öyle bir gaybî pergârla ve ince bir ilmin kalemiyle hududları çizilmiş ve tam intizamla her a'zâsına münâsib sûret verilmiş ki, meyve ve neticelerine ve vazife‑i fıtratlarına yetişsin. Bu ise nihâyetsiz bir ilim ile olabilmesi cihetiyle, herşeyin herşeyle münâsebetini bilip ve nazara alan ve bu ağaç ve bu insanın bütün emsâllerini ve nev'ilerini ilm‑i ezelîsinin kazâ ve kader pergâr ve kalemiyle dış ve iç mikdarlarını ve sûretlerini hakîmâne yapılmasını bilerek işleyen bir Sâni'‑i Musavvir, bir Alîm‑i Mukaddirin hadsiz ilmine ve vücûb‑u vücûduna nebâtât ve hayvanat adedince şehâdet ederler demektir.
Yedinci, Sekizinci Delil
وَالْاٰجَالُ الْمُعَيَّنَةُ وَالْاَرْزَاقُ الْمُقَنَّنَةُ ’dir. Yani: Ehemmiyetli bir hikmet için, zâhir nazarda mübhem ve gayr‑ı muayyen tevehhüm edilen eceller ve rızıklar, ibham perdesi altında kazâ ve kader‑i ezelînin defterinde mukadderât‑ı hayatiye sahifesinde her zîhayatın eceli mukadder ve muayyendir, tekaddüm, teahhur etmez. Ve her zîrûhun rızkı ta'yin ve tahsîs edilip kazâ ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var.
798
Meselâ: Koca bir ağacın ölmesi, onun bir nev'i rûhu olan çekirdeğini onun yerinde vazife görmek için bırakması, bir Alîm‑i Hafîzin hikmetli kanunuyla olması ve bir yavrunun rızkı olan süt memelerden gelmesi ve kan ve fışkı içinden çıkıp hiç bulaşmadan sâfî, temiz olarak ağzına akması, tesâdüf ihtimalini kat'î bir sûrette red ve bir Rezzâk‑ı Alîm-i Rahîmin şefkatli düsturuyla olduğunu gayet kat'î gösteriyor. Bu iki cüz'î misâle bütün zîhayat, zîrûh kıyâs edilsin.
Demek hakikatte hem ecel muayyen ve mukadderdir, hem rızık herkese göre bir taayyün içinde mukadderât defterinde kayd edilmiştir. Fakat, gayet mühim bir hikmet için hem ecel, hem rızık perde‑i gaybda ve mübhem ve gayr‑ı muayyen ve zâhiren tesâdüfe bağlı gibi görünüyor.
Eğer ecel güneşin gurûbu gibi muayyen olsa idi; yarı ömür gaflet‑i mutlakada ve âhirete çalışmamakla zâyi' olup, yarı ömürden sonra her gün ölüm darağacı tarafına bir ayak atmak gibi dehşetli bir korku alıp eceldeki musîbet yüz derece ziyâdeleşmesi sırrıyla, başa gelen musîbetler ve hattâ dünyanın eceli olan kıyâmet, perde‑i gaybda merhameten bırakılmış.
Rızık ise; hayattan sonra ni'metlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menba'ı ve ubûdiyet ve duâ ve ricâların en cem'iyetli bir mâdeni olmasından, sûret‑i zâhirede mübhem ve tesâdüfe bağlı gibi gösterilmiş. Tâ her vakit Rezzâk‑ı Kerîm’in dergâhına ilticâ ve ricâ ve yalvarmak ve hamd ve şükür şefâatiyle rızık istemek kapısı kapanmasın. Yoksa muayyen olsa idi, mâhiyeti bütün bütün değişecekti. Şâkirâne, minnetdârâne ricâlar, duâlar, belki mütezellilâne ubûdiyet kapıları kapanırdı.
799
Dokuzuncu, Onuncu Delil
وَالْاِتْقَانَاتُ الْمُفَنَّنَةُ وَالْاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُYani: Her masnû'da, hususan bahar mevsiminde, zemin yüzünde sermedî bir hüsün ve cemâlin cilvelerini gösteren bütün güzel mahlûklar, ezcümle çiçekler, meyveler ve kuşçuklar ve sinekler ve bilhassa yaldızlı ve yıldızlı kuşçukların hilkatlerinde ve sûretlerinde ve cihâzâtlarında, öyle mu'cizâne bir mehâret ve dikkat ve hàrika bir san'at, bir ittikan, bir mükemmeliyet ve san'atkârlarının mu'cizâtlı hünerlerini gösteren ayrı ayrı, çeşit çeşit tarzlarda şekiller, makinecikler, gayet ihâtalı bir ilme ve – tâbirde hatâ olmasın – gayet mehâretli ve fünûnlu bir meleke‑i ilmiyeye kat'î delâlet ve serseri tesâdüfün ve şuûrsuz ve müşevveş esbâbın müdâhale etmesinin imkânsız olduğuna şehâdet ettikleri gibi, وَالْاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُ ifâdesiyle o güzel masnû'larda o derece bir şirin süslemek ve tatlı bir zînet ve câzibedâr bir cemâl‑i san'at var ki, nihâyetsiz bir ilim ile iş görür ve herşeyin en güzel tarzını bilir ve san'atkârlığın cemâl‑i kemâlini ve kemâl‑i cemâlini zîşuûrlara göstermek ister ki; en cüz'î bir çiçeği ve küçük bir sineği ihtimamkârâne, mâhirâne, san'at‑perverâne ehemmiyetle tasvir ve icâd eder. Bu ihtimamkârâne tezyîn ve tahsin, bedâhetle hadsiz ve herşeye muhît bir ilme delâlet ve o güzellerin adedince bir Sâni'‑i Alîm-i Zülcemâl’in vücûb‑u vücûduna şehâdetler ederler demektir.
Beş küllî delil ve hüccetleri ihtiva eden
Onbirinci Delil
وَغَايَةُ كَمَالِ الْاِنْتِظَامِ، الْاِتِّزَانِ، الْاِمْتِيَازِ، الْمُطْلَقَاتِ، فِي السُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ وَخَلْقُ الْاَشْيَاءِ فِي الْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ وَفِي السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ الْاِتِّزَانِ الْمُطْلَقِ وَفِي الْوُسْعَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ كَمَالِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَفِي الْبُعْدَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ الْاِتِّفَاقِ الْمُطْلَقِ وَفِي الْخِلْطَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ الْاِمْتِيَازِ الْمُطْلَقِ
800
Bu delil, sâbıkan zikredilen Arabî fıkranın âhirinde yazılan delilin başka ve daha güzel bir tarzıdır. Şiddetli hastalık sebebiyle, gayet kısa bir işâretle bundaki beş‑altı geniş delilleri beyândır.
Evvelâ: Bütün zeminde görüyoruz; tam bilmekten ve mehâretten gelen gayet sühûlet ve kolaylıkla acîb zîhayat makineler, def'aten ve bir kısmı bir dakikada düzgün, ölçülü, emsâlinden fârikalı yapılmaları, nihâyetsiz bir ilme delâlet ve san'attaki mehâret‑i ilmiyeden gelen sühûlet ve kolaylık derecesinde o ilmin kemâline şehâdet eder.
Sâniyen: Gayet kesret ve çokluk içinde şaşırmadan gayet derecede san'atlı, mükemmel icâdlar, nihâyetsiz bir kudret içinde hadsiz bir ilme delâlet ve Alîm ve Kadîr‑i Mutlak’a hadsiz şehâdet eder.
Sâlisen: Sür'at‑i mutlaka ve gayet çabuk yapılmakla beraber, gayet derece mîzanlı, ölçülü icâdları; hadsiz bir ilme delâlet ve adedlerince bir Alîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak’a şehâdet ederler.
Râbian: Gayet geniş bütün zemin yüzünde hadsiz zîhayatların vüs'at‑i mutlaka ile beraber gayet san'atkârâne, süslü, kemâl‑i hüsn-ü san'at ile yapılmaları; hiç şaşırmayan, herşeyi beraber gören, bir şeyi bir şeye mâni olmayan bir ihâtalı ilme delâlet ve bir Alîm‑i Külli Şey ve Kadîr‑i Mutlak’ın masnû'ları olduklarına herbiri ve beraber şehâdet ederler.
Hâmisen: Bu'd‑u mutlak ve birbirinden gayet uzak bir nev'in efrâdı; biri şarkta, biri garbda, biri şimâlde, biri cenûbda, aynı zamanda, aynı tarzda birbirinin misli ve birbirinden teşahhusça imtiyazlı bir sûrette vücûda gelmeleri; ancak bir Alîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak’ın kâinâtı idare eden hadsiz kudreti ve bütün mevcûdâtı ahvâliyle ihâta eden nihâyetsiz ilmiyle olabilmesi cihetiyle, muhît bir ilme delâlet ve bir Allâmü'l‑Guyûb’a hadsiz şehâdet ederler.
801
Sâdisen: İhtilât‑ı mutlakla beraber hiç şaşırmadan ve karıştırmadan herbirisi tam bir imtiyaz ve alâmet‑i fârika ile o karışık emsâlinde ve karanlık yerlerde, meselâ toprak altındaki tohumlar gibi şaşıran vaziyetlerde o çok kalabalıklı zîhayat makinelerin herbirisinin hiçbir cihâzâtını noksan bırakmayarak mu'cizâtlı bir sûrette yaratılmaları, güneş gibi ilm‑i ezelîye delâlet ve gündüz gibi Kadîr‑i Mutlak ve Alîm‑i Mutlak’ın hallâkıyetine, rubûbiyetine şehâdet ederler. Risale‑i Nurdaki tafsilâta havâle edip bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Hülâsatü'l‑Hülâsadaki “İrâde” Mes'elesi
Şimdi Hülâsatü'l‑Hülâsadaki “İrâde” mes'elesine başlıyoruz:
اَللّٰهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَعِلْمًا اِذْ هُوَ الْمُر۪يدُ لِكُلِّ شَيْءٍ، مَا شَاءَ اللّٰهُ كَانَ وَمَالَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ؛ اِذْ تَنْظ۪يمُ ا۪يجَادِ الْمَصْنُوعَاتِ ذَاتًاوَصِفَاتٍ وَمَاهِيَّةً وَهُوِيَّةً مِنْ بَيْنِ الْاِمْكَانَاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَالطُّرُقِ الْعَق۪يمَةِ وَالْاِحْتِمَالَاتِ الْمُشَوَّشَةِ وَالْاَمْثَالِ الْمُتَشَابِهَةِ وَمِنْ بَيْنِ سُيُولِ الْعَنَاصِرِ الْمُتَشَاكِسَةِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَدَقِّ الْاَرَقِّ وَتَوْز۪ينُهَا بِهٰذَا الْم۪يزَانِ الْحَسَّاسِ الْجَسَّاسِ وَتَمْي۪يزُهَا بِهٰذِهِ الْاَمْثَالِ الْمُتَشَابِهَةِ وَالتَّعَيُّنَاتِ الْمُزَيَّنَةِ الْمُنْتَظَمَةِ وَخَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْحَيَوِيَّةِ مِنَ الْبَس۪يطِ الْجَامِدِ الْمَيِّتِ كَالْاِنْسَانِ بِجِهَازَاتِهِ مِنَ النُّطْفَةِ وَالطَّيْرِ بِجَوَارِحِهِ مِنَ الْبَيْضَةِ وَالشَّجَرَةِ بِاَعْضَائِهَا مِنَ النُّوَاةِ وَالْحَبَّةِ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّ كُلَ شَيْءٍ بِاِرَادَتِهِ تَعَالٰى وَاِخْتِيَارِهِ وَقَصْدِهِ وَمَش۪يئَتِهِ سُبْحَانَهُ كَمَا اَنَّ تَوَافُقَ الْاَشْيَاءِ ف۪ي اَسَاسَاتِ الْاَعْضَاءِ النَّوْعِيَّةِ وَالْجِنْسِيَّةِ يَدُلُّ عَلٰى اَنَّ صَانِعَ تِلْكَ الْاَفْرَادِ وَاحِدٌ اَحَدٌ كَذٰلِكَ اَنَّ تَمَايُزَهَا بِالتَّعَيُّنَاتِ الْمُنْتَظَمَةِ وَالتَّشَخُّصَاتِ الْمُتَمَايِزَةِ يَدُلُّ عَلٰى اَنَّ ذٰلِكَ الصَّانِعَ الْوَاحِدَ الْاَحَدَ فَاعِلٌ مُخْتَارٌ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ
802
Bu fıkra, İrâde‑i İlâhiye’nin delillerinden pek çok küllî hüccetleri ihtiva eden bir tek küllî ve uzun delildir. Meâlinin kısa bir tercümesi içinde irâde ve ihtiyar ve meşîet‑i İlâhiye’yi gayet kat'î isbât eden bir delili beyân ederiz. Hem ilm‑i İlâhî’nin bütün mezkûr delilleri, aynen irâdenin dahi delilidir. Çünkü, her masnû'da ilim ve irâdenin beraber cilveleri, eserleri görünüyor.
Bu Arabî Fıkranın Kısaca Meâli:
Yani, herşey O’nun irâde ve meşîetiyle olur. İstediği olur, istemediği olmaz. Her ne isterse yapar. İstemezse, hiçbir şey olmaz. Bir hüccet şudur:
Görüyoruz ki, bu masnûâtın herbiri muayyen zâtı, mahsûs sıfatı, ayrı hususî mâhiyeti, mümtâz fârikalı sûreti, hadsiz imkânât ve başka tarzlarda olabilir teşvişçi ihtimalât içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıt unsurların müdâhaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsâlleri içinde bu karmakarışık hâllere karşı, o herbir masnû'u ince, tam, düzgün bir nizâm altına almak ve hassas, cessâs, mükemmel bir ölçü ve mîzanla her uzvunu ve cihâzını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sîmâ, bir teşahhus vermek ve birbirine muhâlif a'zâlarını basit, câmid, ölü bir maddeden zîhayat olarak gayet san'atlı yaratmak‥ meselâ insanı ayrı ayrı yüz cihâzâtı ile bir katre sudan icâd etmek ve kuşu pek çok âlât ve muhtelif cihâzlarıyla bir basit yumurtadan inşâ edip mu'cizâtlı sûret giydirmek ve ağacı dal, budak ve mütenevvi' a'zâ ve eczâsıyla basit, câmid “karbon, azot, müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza”dan terekküb eden bir küçük çekirdekten çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedâhetle, şüphesiz kat'iyyetle vücûb ve zarûret ve lüzum derecesinde isbât eder ki; o herbir masnû'a bütün zerrât ve eczâsıyla ve sûret ve mâhiyetiyle bir Kadîr‑i Mutlak’ın irâde ve meşîetiyle ve ihtiyar ve kasdıyla o mahsûs, mükemmel vaziyet veriliyor. Ve herşeye şâmil bir irâdenin taht‑ı hükmündedir. Ve bu tek masnû'un bu şüphesiz tarzda İrâde‑i İlâhiye’ye delâleti gösteriyor ki, bütün masnûât; hadsiz, nihâyetsiz ve güneş ve gündüz gibi zâhir bir kat'iyyette, herşeye şâmil İrâde‑i İlâhiye’ye, adedlerince şehâdetler ve bir Kadîr‑i Mürîd’in vücûb‑u vücûduna hadsiz hüccetlerdir.
803
Hem ilm‑i İlâhî’nin sâbıkan mezkûr bütün delilleri, aynen irâdenin dahi delilleridir. Çünkü, ikisi kudretle beraber iş görüyorlar. Biri birisiz olmaz. Herbir nev'in ve cinsin efrâdı, a'zâ‑i nev'iye ve cinsiyede tevâfukları nasıl delâlet eder ki; Sâni'leri birdir, Vâhiddir, Ehaddir‥ öyle de: Yüzlerinin sîmâları hikmetli bir tarzda, birbirinden fârikalı ve ayrı olması kat'î delâlet eder ki; O Sâni'‑i Vâhid-i Ehad, bir fâil‑i muhtardır. İrâde ve ihtiyar ve meşîet ve kasd ile herşeyi yaratır.
İşte irâdeye dair tek ve küllî bir delili beyân eden mezkûr Arabî fıkranın kısaca meâlinin tercümesi bitti. İrâdeye dair pek çok mühim nükteleri İlim mes'elesi gibi yazmak niyet etmiştim. Fakat semli hastalık dimağıma tam yorgunluk verdiği için başka vakte te'hir edildi.
804
Kudrete Dair Arabî Fıkrası
اَللّٰهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَعِلْمًا اِذْ هُوَ الْقَد۪يرُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ بِقُدْرَةٍ مُطْلَقَةٍ مُح۪يطَةٍ ضَرُورِيَّةٍ نَاشِئَةٍ لَازِمَةٍ ذَاتِيَّةٍ لِلذَّاتِ الْاَقْدَسِيَّةِ فَمُحَالٌ تَدَاخُلُ ضِدِّهَا فَلَا مَرَاتِبَ ف۪يهَا فَتَتَسَاوٰى بِالنِّسْبَةِ اِلَيْهَا الذَّرَّاتُ وَالنُّجُومُ وَالْجُزْءُ وَالْكُلُّ وَالْجُزْئِيُّ وَالْكُلِّيُّ وَالنُّوَاةُ وَالشَّجَرُ وَالْعَالَمُ وَالْاِنْسَانُ‥ بِسِرِّ مُشَاهَدَةِ غَايَةِ كَمَالِ الْاِنْتِظَامِ، الْاِتِّزَانِ، الْاِمْتِيَازِ، الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقَاتِ‥ مَعَ السُّهُولَةِ فِي الْكَثْرَةِ وَالسُّرْعَةِ وَالْخِلْطَةِ الْمُطْلَقَةِ‥ وَبِسِرِّ النُّورَانِيَّةِ وَالشَّفَّافِيَّةِ وَالْمُقَابَلَةِ وَالْمُوَازَنَةِ وَالْاِنْتِظَامِ وَالْاِمْتِثَالِ‥ وَبِسِرِّ اِمْدَادِ الْوَاحِدِيَّةِ وَيُسْرِ الْوَحْدَةِ وَتَجَلِّيِ الْاَحَدِيَّةِ. وَبِسِرِّ الْوُجُوبِ وَالتَّجَرُّدِ وَمُبَايَنَةِ الْمَاهِيَّةِ‥ وَبِسِرِّ عَدَمِ التَّقَيُّدِ وَعَدَمِ التَّحَيُّزِ وَعَدَمِ التَّجَزّ۪ي‥ وَبِسِرِّ اِنْقِلَابِ الْعَوَائِقِ وَالْمَوَانِعِ اِلٰى حُكْمِ الْوَسَائِلَ الْمُسَهِّلَاتِ‥ وَبِسِرِّ اَنَّ الذَّرَّةَ وَالْجُزْءَ وَالْجُزْئِيَّ وَالنُّوَاةَ وَالْاِنْسَانَ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ صَنْعَةً وَجَزَالَةً مِنَ النَّجْمِ وَالْكُلِّ وَالْكُلِّيِّ وَالشَّجَرِ وَالْعَالَمِ، فَخَالِقُهَا هُوَ خَالِقُ هٰذِهِ بِالْحَدْسِ الشُّهُودِيِّ‥ وَبِسِرِّ اَنَّ الْمُحَاطَ وَالْجُزْئِيَّاتِ كَالْاَمْثِلَةِ الْمَكْتُوبَةِ الْمُصَغَّرَةِ اَوْ كَالنُّقَطِ الْمَحْلُوبَةِ الْمُعَصَّرَةِ. فَلَا بُدَّ اَنْ يَكُونَ الْمُح۪يطُ وَالْكُلِّيَّاتُ ف۪ي قَبْضَةِ خَالِقِ الْمُحَاطِ وَالْجُزْئِيَّاتِ لِيُدْرِجَ مِثَالَهَا ف۪يهَا بِمَوَاز۪ينِ عِلْمِهِ اَوْ يُعَصِّرَهَا مِنْهَا بِدَسَات۪يرِ حِكْمَتِهِ‥ وَبِسِرِّ كَمَا اَنَّ قُرْاٰنَ الْعِزَّةِ الْمَكْتُوبَ عَلَى الذَّرَّةِ الْمُسَمَّاةِ بِالْجَوْهَرِ الْفَرْدِ بِذَرَّاتِ الْاَث۪يرِ لَيْسَ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَخَارِقِيَّةَ صَنْعَةٍ مِنْ قُرْاٰنِ الْعَظَمَةِ الْمَكْتُوبِ عَلٰى صَح۪يفَةِ السَّمَاءِ بِمِدَادِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ، كَذٰلِكَ اِنَّ وَرْدَ الزَّهْرَةِ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَصَنْعَةً مِنْ دُرِّيِّ نَجْمِ الزُّهْرَةِ وَلَا النَّمْلَةُ مِنَ الْف۪يلَةِ وَلَا الْمِكْرُوبُ مِنَ الْكَرْكَدَنِ وَلَا النَّحْلَةُ مِنَ النَّخْلَةِ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ. فَكَمَا اَنَّ غَايَةَ كَمَالِ السُّرْعَةِ وَالسُّهُولَةِ ف۪ي ا۪يجَادِ الْاَشْيَاءِ اَوْقَعَتْ اَهْلَ الضَّلَالَةِ ف۪ي اِلْتِبَاسِ التَّشْك۪يلِ بِالتَّشَكُّلِ الْمُسْتَلْزِمِ لِمُحَالَاتٍ غَيْرِ مَحْدُودَةٍ تَمُجُّهَا الْاَوْهَامُ كَذٰلِكَ اَثْبَتَتْ لِاَهْلِ الْهِدَايَةِ تَسَاوِيَ النُّجُومِ مَعَ الذَّرَّاتِ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ. جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اللّٰهُ اَكْبَرُ
805
Bu pek azîm mes'ele‑i kudrete dair Arabî fıkranın kısaca meâlinin bir nev'i tercümesinden evvel, kalbe ihtar edilen bir hakikati beyân ederiz. Şöyle ki:
Kudretin vücûdu, kâinâtın vücûdundan daha ziyâde kat'îdir. Belki bütün mahlûkat, herbiri, hem beraber; o kudretin mücessem kelimâtıdır‥ onun aynelyakìn vücûdunu gösterirler. Onun mevsufu olan Kadîr‑i Mutlak’a adedlerince şehâdetler ederler. Daha hüccetlerle o kudretin isbâtına ihtiyaç yoktur. Belki, îmânda en ehemmiyetli bir esâs, haşir ve neşrin en kuvvetli bir temel taşı ve çok mesâil‑i îmâniye ve hakàik‑ı Kur'âniyeye en lüzumlu bir medâr olan ve ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin da'vâ ettiği ve bütün akıllar ona yol bulamadıklarından, hayrette, aczde, bir kısmı inkârda kaldıkları kudrete ait bir dehşetli hakikatin isbâtı lâzımdır.
İşte o esâs, o temel, o medâr, o da'vâ, o hakikat ise mezkûr âyetin meâlidir. Yani; “Ey cin ve ins! Bütün sizlerin yaratılmanız, icâdınız ve haşirde ihyânız, diriltilmeniz; bir tek nefsin icâdı gibi kudretime kolaydır.” Bir baharı, tek bir çiçek misillû sühûletle icâd eder. Cüz'î, küllî, küçük, büyük, az, çok; o kudrete nisbeten farkları yoktur. Seyyâreleri, zerreler gibi kolay döndürür.
İşte, mezkûr Arabî fıkra, yalnız bu dehşetli mes'eleye Dokuz Basamak ile pek kat'î ve kuvvetli bir hücceti beyân eder. Gayet kısa bir meâli şudur: Basamağın esâsına işâret eden: اِذْ هُوَ الْقَد۪يرُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ بِقُدْرَةٍ مُطْلَقَةٍ مُح۪يطَةٍ ضَرُورِيَّةٍ نَاشِئَةٍ لَازِمَةٍ ذَاتِيَّةٍ لِلذَّاتِ الْاَقْدَسِيَّةِ فَمُحَالٌ تَدَاخُلُ ضِدِّهَا فَلَا مَرَاتِبَ ف۪يهَا فَتَتَسَاوٰى بِالنِّسْبَةِ اِلَيْهَا الذَّرَّاتُ وَالنُّجُومُ وَالْجُزْءُ وَالْكُلُّ وَالْجُزْئِيُّ وَالْكُلِّيُّ وَالنُّوَاةُ وَالشَّجَرُ وَالْعَالَمُ وَالْاِنْسَانُ
806
Yani: Herşeye kadîr öyle bir kudreti var ki; bütün eşyayı ihâta etmiş ve Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a lüzum‑u zâtî ile ve fenn‑i mantık tâbirince zarûriyet‑i nâşie ile lâzımdır, vâcibdir, infikâki muhâldir, imkânı yoktur.
Mâdem böyle bir lüzumla böyle bir kudret Zât‑ı Akdes’tedir, elbette onun zıddı olan acz hiçbir cihetle içine giremez. Zât‑ı Kadîr’e ârız olamaz.
Mâdem bir şeyde mertebelerin bulunması, onun zıddı içine girmesi iledir. Meselâ; harâretin derece ve mertebeleri, soğuğun girmesi ve güzelliğin ise, çirkinliğin müdâhalesi ile olması ve bu zâtî kudrete zıt olan acz, O’na yanaşması, hiçbir cihetle imkânı yok. Elbette, o kudret‑i mutlakada mertebeler bulunmaz.
Mâdem mertebeler onda bulunmaz; elbette o kudrete nisbeten yıldızlar, zerreler müsâvî ve cüz' ve küll ve bir ferd ve bütün nev'i o kudrete karşı farkları yoktur. Ve bir çekirdek ve koca ağacı ve kâinât ve insan ve bir nefsi diriltmesi ve haşirde bütün zîrûhların ihyâsı, o kudrete nisbeten müsâvîdirler ve kolaydır. Büyük‑küçük, az‑çok, farkı yoktur.
Bu hakikate kat'î şâhid, hilkat‑i eşyada gördüğümüz kemâl‑i san'at, nizâm, mîzan, temyiz, kesret, sür'at‑i mutlakada sühûlet‑i mutlaka ve tam kolaylıktır.
Birinci Basamak Olan
وَبِسِرِّ مُشَاهَدَةِ غَايَةِ كَمَالِ الْاِنْتِظَامِ الْاِتِّزَانِ الْاِمْتِيَازِ الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقَاتِ مَعَ السُّهُولَةِ فِي الْكَثْرَةِ وَالسُّرْعَةِ وَالْخِلْطَةِ الْمُطْلَقَةِ meâli, bu mezkûr hakikattir.
İkinci Basamak
وَبِسِرِّ النُّورَانِيَّةِ وَالشَّفَّافِيَّةِ وَالْمُقَابَلَةِ وَالْمُوَازَنَةِ وَالْاِنْتِظَامِ وَالْاِمْتِثَالِ ’dir. Bunun izâh ve tafsilâtını, Onuncu Söz’ün âhirine ve Yirmidokuzuncu Söz’e ve Yirminci Mektûb’a havâle edip kısaca bir işâret ederiz.
807
Evet, nasıl ki; nurâniyet cihetiyle güneşin ziyâsı ve aksi, kudret‑i Rabbâniye ile deniz yüzüne ve bütün kabarcıklarına girmesi, bir tek cam parçasına girmesi gibi kolaydır, ikisi müsâvîdir. Öyle de; Zât‑ı Nuru'l-Envâr’ın nurânî kudreti dahi gökleri, yıldızları yaratması, döndürmesi, sineklerin, zerrelerin icâdı ve döndürmesi gibi ona kolaydır, ağır gelmez.
Hem nasıl ki, şeffâfiyet hàssasıyla bir tek âyinecikte ve bir göz bebeğinde güneşin misâlî sûreti Kudret‑i İlâhiye ile bulunur, aynı kolaylıkla bütün parlak şeylere ve katrelere ve şeffâf zerreciklere ve deniz yüzlerine o aksi ve ışığı emr‑i İlâhî ile verilir…
Aynen öyle de; masnûâtın melekûtiyet ve mâhiyet yüzleri şeffâf ve parlak olmasından, kudret‑i mutlakanın cilvesi, te'siri bir tek nefsin icâdında bulunması kolaylığı derecesinde bütün hayvanatı yaratır. Az‑çok‥ büyük‑küçük; fark yok.
Hem nasıl ki, dağları tartacak derecede gayet büyük ve tam hassas bir terâziye iki müsâvî ceviz konulsa, bir küçük çekirdek bir cevize ilâve edilse, terâzinin bir gözü dağ başına, bir gözü de derin dereye indirmesi kolaylığı derecesinde, o iki ceviz yerine iki müsâvî dağ mîzanın iki gözüne konulsa birisine bir ceviz ilâvesiyle bir dağı göklere kaldırır, bir dağı derelere indirir.
Aynen öyle de; ilm‑i kelâmın tâbirince imkân, müsâvîü't‑tarafeyndir. Yani; vâcib ve mümteni' olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir, farkları yoktur. Bu imkân ve müsâvâtta az‑çok, büyük‑küçük birdirler. İşte mahlûkat, mümkündürler ve imkân dâiresinde vücûd ve ademleri müsâvî olmasından, Vâcibü'l‑Vücûd’un hadsiz kudret‑i ezeliyesi bir tek mümküne vücûd vermesi kolaylığında bütün mümkinâtın vücûdu, ademin muvâzenesini bozar, herşeye lâyık bir vücûdu giydirir. Ve vazifesi bitmiş ise, zâhirî vücûd libâsını çıkarıyor, sûretâ ademe, belki dâire‑i ilimdeki manevî vücûda gönderir.
808
Demek eşya, Kadîr‑i Mutlak’a verilse, bahar bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyâları bir nefis kadar kolay olur. Eğer esbâba isnâd edilse, bir çiçek bir bahar kadar ve bir sinek bütün hayvanat kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl ki, intizam sırrıyla, bir koca sefîne veya tayyareyi bir parmağı düğmesine dokunmak ile harekete getirmesi, bir saatin zenbereğine anahtarla parmak dokunmasıyla harekete girmesi derecesinde kolay ve rahattır.
Aynen öyle de; ilm‑i ezelînin düsturlarıyla ve hikmet‑i sermediyenin kanunlarıyla ve irâde‑i Rabbâniye’nin küllî cilveleri ve muayyen usûlleriyle herşeye küllî ve cüz'î, büyük‑küçük, az‑çok bir manevî kalıp, bir hususî mikdar, bir hàs hudud verildiğinden, tam intizam‑ı ilmî ve irâde kanunu içindedirler. Elbette Kadîr‑i Mutlak hadsiz kudretiyle manzûme‑i şemsiyeyi çevirmesi ve arz sefînesini medâr‑ı senevîsinde gezdirmesi, bir cesedde kanı ve kandaki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâyı ve o küreciklerdeki zerreleri nizâmlı, hikmetli çevirmesi derecesinde, sühûletli ve kolaydır ki; bir insanı kâinât sisteminde hàrika cihâzlarıyla bir katre sudan birden zahmetsiz yaratır.
Demek o ezelî ve hadsiz kudrete isnâd edilse; bu kâinâtın icâdı, bir insanın icâdı kadar sühûlet peydâ eder, kolay olur. Eğer O’na verilmezse; bir tek insanı, acîb cihâzları ve duygularıyla yaratmak, kâinât kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl ki, itâat ve imtisal ve emir dinlemek sırrıyla, bir kumandan bir arş emriyle bir neferi hücuma sevkettiği gibi‥ aynı emirle koca bir mutî' orduyu dahi kolayca hücuma tahrîk eder.
809
Aynen öyle de; İrâde‑i İlâhî kanunlarına kemâl‑i itâatte ve tekvînî emr‑i Rabbânî’nin işâretine emirber nefer ve emir kulu misillû fıtrî meyil ve şevk içinde ve ilm‑i ezelî ve hikmetin ta'yin ettikleri hatt‑ı hareket düsturları dâiresinde ve ordu neferlerinden bin derece ziyâde itâatli ve emir dinler ve emir kulu hükmünde olan masnûât, hususan zîhayatlardan bir tek ferdi, “Ademden haydi vücûda çık, vazife başına gir!” diye emr‑i Rabbânî ile ve ilmin ta'yin ettiği tarzda ve irâdenin tahsîs eylediği sûrette kudret ona mahsûs bir vücûd giydirip, elini tutup, meydâna çıkarmak kolaylığında bahardaki zîhayatın ordusunu aynı kuvvet ve kudretle icâd eder, vazifeler verir.
Demek herşey o kudrete isnâd edilse; bütün zerrât ordusunun ve yıldızlar fırkalarının icâdı, bir zerre, bir tek yıldız kadar kolay ve sühûletli olur. Eğer esbâba isnâd edilse; bir zîhayatın gözbebeğinde ve dimağındaki zerrenin acîb vazifelerini yerine getirecek bir kàbiliyetle yaratılması, hayvanat ordusu kadar müşkülâtlı ve zahmetli olur.
Üçüncü Basamak
وَبِسِرِّ اِمْدَادِ الْواَحِدِيَّةِ وَيُسْرِ الْوَحْدَةِ وَتَجَلِّي الْاَحَدِيَّةِ’dir.Kısacık işâretlerle meâline bakacağız. Yani nasıl ki, bir pâdişah ve kumandan‑ı a'zam, hâkimiyetinin vâhidiyeti ve bütün raiyeti yalnız onun emirlerine göre hareketi cihetiyle; o hâkim‑i a'zam, koca memleketi ve büyük milleti idare etmesi, bir köy ehlini idare etmek kadar kolay olur. Çünkü; hükümde vâhidiyet itibariyle; efrâd‑ı millet aynen asker neferâtı gibi teshîlâta vesile olup, kolayca emirler, kanunlar tatbik edilir. Eğer muhtelif hâkimlere bırakılsa; çok keşmekeşe düşmesiyle beraber, bir tek köyün, belki bir hânenin o memleket kadar idaresi müşkül olur.
Hem o itâatli millet, bir tek kumandana bağlanması haysiyetiyle; herbir ferd‑i nefer gibi, o kumandanın kuvvetine ve cihâzât depolarına ve ordusuna dayandığı bir kuvvet ile bir şahı esir edebilir, bin derece şahsî kuvvetinden ziyâde iş görebilir. Onun o pâdişaha intisabı hadsiz bir kuvveti ve iktidarı olup pek büyük işler yapar. Eğer o intisab kesilse; o büyük kuvvet gider, kendi bileğindeki cüz'î kuvvetiyle ve belindeki az cephane ve fişekleri mikdarınca iş görebilir. Yoksa; intisab kuvvetine dayanan mezkûr askerin gördüğü bütün işler ondan istenilse, bileğinde bir ordu kuvveti ve belinde pâdişahın cephaneler anbarı bulunmak gerektir.
810
Aynen öyle de; Sultan‑ı Ezel ve Ebed, Sâni'‑i Kadîr, vâhidiyet‑i saltanat ve hâkimiyet‑i mutlaka cihetiyle, kâinâtı bir şehir kolaylığında ve bir baharı bir bahçe sühûletinde ve haşirde bütün ölmüşleri ihyâ etmek, o bahçe ağaçlarının yaprak, çiçek, meyvelerini, gelen baharda yaratmak kolaylığında yapar. Ve kolayca bir sineği koca kartal kuşu sisteminde yaratır. Ve sühûletle bir insanı bir küçük kâinât hükmüne getirir. Eğer esbâba verilse; bir mikrop bin gergedan, bir meyve bir büyük ağaç kadar müşkülâtlı olur. Ve belki, zîhayatın bedeninde acîb vazifeleri gören herbir zerreye herşeyi görecek bir göz ve herşeyi bilecek bir ilim verilmek lâzımdır ki, o ince ve mükemmel vazife‑i hayatiyeyi yapabilsin.
Hem vahdette yüsr ve sühûlet ve kolaylık o dereceye gelir. Nasıl ki, bir ordu techizâtı bir tek elden, bir tek fabrikadan gelmesiyle, bir tek neferin techizât‑ı askeriyesi gibi kolaylaşır, eğer ayrı ayrı eller karışsa ve muhtelif cihâzât herbiri başka fabrikadan alınsa, o vakit bir tek nefer techizâtı, kemiyet noktasında bin müşkülâtla tedârik edilebilir, müteaddid âmir ve zâbitler karıştığı cihetiyle bin nefer kadar suûbet peydâ eder, hem bin neferin idaresi ve kumandanlığı bir tek zâbite verilse, bir cihette bir nefer kadar kolay olur, eğer on zâbite veya neferlere bırakılsa, pek karışık ve müşkül düşer.
Aynen öyle de; herşey Vâhid‑i Ehade verilse, bir tek şey gibi kolay olur. Eğer esbâba isnâd edilse, bir tek zîhayat, zemin kadar müşkül, belki imkânsız olur. Demek vahdette kolaylık, vücûb ve lüzum derecesine gelir. Ve kesretli eller karışmakta suûbet, imkânsızlık derecesine düşer.
811
Risale‑i Nur Mektûbatı’nda denildiği gibi, eğer gece‑gündüzdeki tebeddülâtı ve yıldızların harekâtı ve senedeki güz, kış, bahar, yaz gibi mevsimlerin tahavvülâtı, bir tek müdebbire ve âmire bırakılsa; o kumandan‑ı a'zam, bir neferi olan küre‑i arza emreder ki: “Kalk, dön, gez!” O da, o iltifat ve emrin neş'e ve sevincinden meczûb mevlevî gibi iki hareketiyle yevmî ve senevî tahavvülâta ve yıldızların zâhirî ve hayâlî hareketlerine gayet kolayca bir vesile olup vahdetteki tam sühûlet ve gayet kolaylığı gösterir. Eğer o tek âmire değil, belki esbâba ve yıldızların keyiflerine bırakılsa ve arza “sen dur, gezme” denilse; o hâlde, arzdan binler derece büyük, binler yıldızlar ve güneşler, her gece ve her sene milyonlar ve milyarlar senelik mesâfeleri kesmek ve gezmekle mevsimler ve gece gündüz gibi o vaziyet‑i arziye ve semâviye husûl bulabilir. Ve imkânsızlık ve muhâliyet derecesinde müşkül ve suûbetli düşer…
Üçüncü Basamaktaki وَتَجَلِّي الْاَحَدِيَّةِ kelimesi, pek büyük ve çok ince ve derin ve gayet geniş bir hakikate işâret eder. Onun izâh ve isbâtını Risale‑i Nura havâle edip, gayet kısa bir temsîl ile bir tek nüktesini beyân edeceğiz.
Evet, nasıl ki güneş, ziyâsıyla umum zemini ışıklandırıp vâhidiyete bir misâl olduğu gibi, âyine gibi mukâbilindeki her şeffâf şeyde timsâli ve aksi ve yedi renkli ziyâsıyla ve zâtının sûretiyle bulunup ehadiyete dahi bir misâl teşkil eder. Eğer güneşin ilmi ve kudreti ve ihtiyarı olsa idi ve cam parçalarının ve içinde güneşçikler görünen katrelerin ve kabarcıkların kàbiliyetleri bulunsa idi; İrâde‑i İlâhiye’nin kanunuyla herbirisinde ve yanında timsâliyle ve sıfatlarıyla tam bir güneş bulunup, sâir yerlerde bulunması onun tasarrufâtına hiç noksan vermeyerek kudret‑i Rabbâniyenin emriyle, te'siriyle, hükmüyle pek büyük zuhûrata sebeb olarak, ehadiyetteki fevkalâde kolaylık ve sühûleti gösterir.
Aynen öyle de; Sâni'‑i Zülcelâl, vâhidiyet itibariyle bütün eşyayı ihâta eden ilim ve irâdesi ve kudretiyle bakar ve hâzır ve nâzır olduğu gibi, ehadiyet cihetiyle ve tecellîsiyle herşeyin, hususan zîhayatın yanında isimleri ve sıfatlarıyla bulunur ki; kolayca, bir ânda sineği kartal sisteminde, bir insanı küçük bir kâinât sisteminde icâd eder. Ve zîhayatı öyle mu'cizâtlı bir şekilde yaratır ki; eğer bütün esbâb toplansa, bir bülbülü, bir sineği yapamazlar. Ve bir bülbülü yaratan, bütün kuşları yaratan olabilir; ve bir insanı halk eden ancak kâinâtı icâd eden Zâttır.
812
Dördüncü ve Beşinci Basamak
وَبِسِرِّ الْوُجُوبِ وَالتَّجَرُّدِ وَمُبَايَنَةِ الْمَاهِيَّةِ وَبِسِرِّ عَدَمِ التَّقَيُّدِ وَعَدَمِ التَّحَيُّزِ وَعَدَمِ التَّجَزّ۪ي
Bu iki basamağın hakikatini umuma ifâde etmek çok müşkül olmasından, yalnız kısacık bir‑iki nüktesi ve muhtasar meâli beyân edilecek. Yani, vücûd mertebelerinin en kuvvetli ve sarsılmaz olan vücûb mertebesinde ve ezelî ve ebedî derecesinde bir vücûd sâhibi ve maddiyâttan münezzeh ve mücerred ve bütün mâhiyetlere mübâyin bir mâhiyet‑i mukaddeseyi taşıyan bir Kadîr‑i Mutlak’ın kudretine nisbeten, yıldızlar zerreler gibi ve haşir bir bahar misillû ve haşirde bütün insanları diriltmesi bir nefsin ihyâsı derecesinde kolaydır.
Çünkü, vücûd tabakalarından kuvvetli bir nev'in bir tırnağı, hafif bir tabakanın bir dağını eline alır, çevirir. Meselâ; kuvvetli vücûd‑u haricîden bir âyine ve kuvve‑i hâfıza, zaîf ve hafif olan vücûd‑u misâlî ve manevîden yüz dağı ve bin kitabı içine alırlar ve çevirebilirler.
İşte vücûd‑u misâlî ne derece kuvvetçe vücûd‑u haricîden aşağı ise, mümkinâtın hâdis ve ârızî vücûdları dahi ezelî, sermedî, vâcib bir vücûddan binler derece daha aşağı ve hafiftir ki, o mukaddes vücûd, bir zerre tecellîsiyle, mümkinâtın bir âlemini çevirir. Maatteessüf şimdilik semli hastalık gibi üç ehemmiyetli sebeb müsâade etmediklerinden, bu pek uzun hakikati ve nüktelerini Risale‑i Nura ve başka zamana havâle ederiz.
Altıncı Basamak
وَبِسِرِّ اِنْقِلَابِ الْعَوَائِقِ وَالْمَوَانِعِ اِلٰى حُكْمِ الْوَسَائِلِ الْمُسَهِّلَاتِ
813
Yani: Nasıl ki, fennin tâbirince ukde‑i hayatiye nâmında bir cilve‑i İrâde-i İlâhiye’nin ve emr‑i tekvînînin bir kanunu ile ve o emir ve irâdenin teveccühleriyle koca bir ağacın şuûrsuz dal ve sert budakları, meyvelerine ve yaprak ve çiçeklerine zembereği ve midesi hükmündeki o ukde‑i hayatiyeden onlara gidecek lüzumlu maddeler ve erzâklara avâik ve mevâni' ve sed olmazlar, belki teshîlâta vesile oluyorlar; aynen öyle de: Kâinât ve bütün mahlûkatın icâdında bütün mâniler, bir cilve‑i irâde ve teveccüh‑ü emr-i Rabbânî’ye karşı mümânaatı bırakıp kolaylığa âlet olmasından, kudret‑i sermediye, o tek ağacı icâd kolaylığında, kâinâtı ve zemindeki envâ'‑ı mahlûkatı icâd eder, hiçbir şey O’na ağır gelmez.
Eğer bütün icâdlar o kudrete verilmezse; o vakit o tek ağacın inşâ ve idaresi, bütün ağaçlar, belki zeminin icâdı ve idaresi kadar müşkül olacak. Çünkü; o zaman herşey mâni ve sed olur. O hâlde bütün esbâb toplansa; bir ağacın emirden, irâdeden gelen ukde‑i hayatiye midesinden, zenbereğinden intizam ile meyve, yaprak, dal ve budaklara lâzım erzâk ve cihâzâtı gönderemezler. İllâ ki, ağacın herbir cüz'üne, hattâ herbir zerresine bütün ağacı ve eczâsını ve zerrâtını görecek ve bilecek ve yardım edecek bir göz, bir ihâtalı ilim, bir hàrika kudret ve fevkalâde muâvenet verilsin.
İşte, bu beş aded basamaklardan çık, bak. Küfür ve şirkte ne derece müşkülât, belki muhâlât bulunduğunu ve ne kadar akıldan, mantıktan uzak ve mümteni' olduğunu; îmânda ve Kur'ân yolunda ne kadar sühûlet ve vücûb derecesinde kolaylık ve ne kadar ma'kul ve makbûl ve lüzum derecesinde kat'î ve rahat bir hak ve hakikat bulunduğunu gör, bil. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ de.
(Rahatsızlık ve sıkıntılar, bu ehemmiyetli basamağın bâkî kısmını te'hire sebeb oldular.)
814
Yedinci Basamak
وَبِسِرِّ اَنَّ الذَّرَّةَ وَالْجُزْءَ وَالْجُزْئِيَّ وَالنُّوَاةَ وَالْاِنْسَانَ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ صَنْعَةً وَجَزَالَةً مِنَ النَّجْمِ وَالْكُلِّ وَالْكُلِّيِّ وَالشَّجَرِ وَالْعَالَمِ
Bir İhtar: Bu dokuz basamakların hakikatlerinin esâsı ve mâdeni ve güneşi, Sûre‑i İhlâs’tan ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾ âyetleridir. Sırr‑ı ehadiyet ve samediyet cilvesinden gelen lem'alara kısa işâretlerdir.
Bu yedincinin meâline bir‑iki nükte ile gayet muhtasar bakıp tafsîlini Risale‑i Nura havâle ederiz. Yani; göz ve beyindeki acîb vazifeleri gören bir zerre, bir yıldızdan‥ ve bir cüz', küll mecmûundan‥ meselâ; dimağ ve göz, insanın tamamından‥ ve cüz'î bir ferd, hüsn‑ü san'atça ve garâbet‑i hilkatçe umum bir nev'iden‥ ve bir insan, acîb cihâzlarıyla küllî cins hayvandan‥ ve bir fihriste ve program ve kuvve‑i hâfıza hükmünde olan bir çekirdek, mükemmel masnûiyeti ve mahzeniyetçe koca ağacından‥ ve bir küçük kâinât olan bir insan, kemâl‑i hilkati ve cem'iyetli hàrika cihâzlarının binler acîb vazifeleri görecek bir tarzda mahlûkıyeti kâinâttan aşağı değiller.
Demek zerreyi icâd eden, yıldızın icâdından âciz kalamaz. Ve lisân gibi bir uzvu halk eden, elbette insanı kolayca halk eder. Ve bir tek insanı böyle mükemmel yaratan, herhalde bütün hayvanatı kemâl‑i sühûletle yaratabilecek ve gözümüz önünde yaratıyor. Ve çekirdeği bir liste, bir fihriste, bir defter‑i kavânîn-i emriye, bir ukde‑i hayatiye mâhiyetinde yaratan, elbette bütün ağaçların hàlıkı olabilir. Ve âlemin bir nev'i manevî çekirdeği ve cem'iyetli meyvesi olan insanı halk edip bütün esmâ‑i İlâhiye’ye mazhar ve âyine ve bütün kâinâtla alâkadar ve zeminin halifesi yapan Zâtın, elbette ve elbette öyle bir kudreti var ki, koca kâinâtı, insan icâdının kolaylığı ve sühûleti derecesinde halk edip tanzim eder.
815
Öyle ise, zerrenin ve cüz' ve cüz'î ve çekirdek ve bir insanın hàlıkı, sâni'i, rabbi kim ise; elbette bedâhetle yıldızların ve nev'ilerin ve küll ve külliyatların ve ağaçların ve bütün kâinâtın hàlıkı, sâni'i, rabbi aynen O’dur. Başka olması muhâl ve mümteni'dir.
Sekizinci Basamak
وَبِسِرِّ اَنَّ الْمُحَاطَ وَالْجُزْئِيَّاتِ كَالْاَمْثِلَةِ الْمَكْتُوبَةِ الْمُصَغَّرَةِ اَوْ كَالنُّقَطِ الْمَحْلُوبَةِ الْمُعَصَّرَةِ فَلَا بُدَّ اَنْ يَكُونَ الْمُح۪يطُ وَالْكُلِّيَّاتُ ف۪ي قَبْضَةِ خَالِقِ الْمُحَاطِ وَالْجُزْئِيَّاتِ لِيُدْرِجَ مِثَالَهَا ف۪يهَا بِمَوَاز۪ينِ عِلْمِهِ اَوْ يُعَصِّرَهَا مِنْهَا بِدَسَات۪يرِ حِكْمَتِهِ
Yani: İhâta edilen cüz'iyât ve küll ve külliyatın içinde bulunan ferdler ve tohumlar ve çekirdeklerin, ihâta eden büyük külliyata nisbetleri; güyâ küçücük nümûne ve gayet ince yazı ile çok küçük kıt'ada yazılmış aynı küll ve külliyatın misâlleridir. Öyle ise, ihâta eden külliyat, o cüz'iyât Hàlık’ının kabzasında ve tamamen tasarrufunda bulunmak lâzımdır. Tâ ilminin mîzanlarıyla ve ince kalemleriyle o büyük muhîtin kitabını, o çok küçücük yüzer kıt'alarda, defterlerde dercedebilsin.
Hem ihâta edilen eczâ ve cüz'iyâtın muhît ile nisbetleri, temsîlleri; güyâ süt gibi muhîtlikten sağılmış katreler‥ veya biri o muhîti sıkmış, o noktalar ondan akmış. Meselâ; kavun çekirdeği, onun umum etrafından sağılmış bir katre veya o kitab tamamen içinde yazılmış bir noktadır ki; fihristesini, listesini, programını taşıyor.
Mâdem böyledir, elbette o cüz'iyât ve katreler ve noktalar ve ferdler Sâni'inin elinde, o muhît küll ve külliyat bulunmak elzemdir. Tâ hikmetinin hassas düsturlarıyla o ferdleri, katreleri, noktaları ondan sağsın.
Demek bir tek tohumu, bir tek ferdi yaratan, elbette o büyük küll ve külliyatı ve onları ihâta eden ve onlardan çok büyük olan diğer külliyatları ve cinsleri yaratan yine odur, başka olamaz. Öyle ise, bir tek nefsi yaratan, bütün insanları yaratabilir. Ve bir tek ölüyü dirilten, haşirde bütün cin ve ins ölülerini diriltebilir ve diriltecek.
İşte, ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin hükmü ve da'vâsı gayet kat'î ve parlak bir sûrette hak ve ayn‑ı hakikat olduğunu gör.
816
Dokuzuncu Basamak
وَبِسِرِّ كَمَا اَنَّ قُرْاٰنَ الْعِزَّةِ الْمَكْتُوبَ عَلَى الذَّرَّةِ الْمُسَمَّاةِ بِالْجَوْهَرِ الْفَرْدِ بِذَرَّاتِ الْاَث۪يرِ لَيْسَ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَخَارِقِيَّةَ صَنْعَةٍ مِنْ قُرْاٰنِ الْعَظَمَةِ الْمَكْتُوبِ عَلٰى صَح۪يفَةِ السَّمَاءِ بِمِدَادِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ، كَذٰلِكَ اِنَّ وَرْدَ الزَّهْرَةِ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَصَنْعَةً مِنْ دُرِّيِّ نَجْمِ الزُّهْرَةِ وَلَا النَّمْلَةُ مِنَ الْف۪يلَةِ وَلَا الْمِكْرُوبُ مِنَ الْكَرْكَدَنِ وَلَا النَّحْلَةُ مِنَ النَّخْلَةِ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ فَكَمَا اَنَّ غَايَةَ كَمَالِ السُّرْعَةِ وَالسُّهُولَةِ ف۪ي ا۪يجَادِ الْاَشْيَاءِ اَوْقَعَتْ اَهْلَ الضَّلَالَةِ ف۪ي اِلْتِبَاسِ التَّشْك۪يلِ بِالتَّشَكُّلِ الْمُسْتَلْزِمِ لِمُحَالَاتٍ غَيْرِ مَحْدُودَةٍ تَمُجُّهَا الْاَوْهَامُ كَذٰلِكَ اَثْبَتَتْ لِاَهْلِ الْهِدَايَةِ تَسَاوِيَ النُّجُومِ مَعَ الذَّرَّاتِ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اللّٰهُ اَكْبَرُ
Bu son basamağın uzun bir beyânla meâlini söylemek isterdim. Fakat maatteessüf keyfî tahakküm ve tazyîklerden gelen şiddetli sıkıntılar ve tesemmümden gelen za'fiyet ve elîm hastalıklar mâni olmasından, meâline yalnız pek kısa bir işâretle iktifâya mecbur oldum.
Yani: Nasıl ki, farazâ kàbil‑i inkısam olmayan ve ilm‑i kelâm ve felsefede cevher‑i ferd nâmını alan bir zerrede, ondan daha küçücük olan madde‑i esîriye zerreleriyle bir Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân yazılsa ve semâvât sahifelerinde dahi yıldızlar ve güneşlerle diğer bir Kur'ân‑ı Kebîr yazılsa, ikisi muvâzene edilse, elbette cevher‑i ferd zerresinden yazılan hurdebînî Kur'ân, gökler yüzlerini yaldızlayan Kur'ân‑ı azîm ve kebîrden acâibce ve san'atın i'câzında geri değil, belki bir cihette ileri olduğu gibi; aynen öyle de; Hàlık‑ı Kâinâtın kudretine nisbeten masnûiyetindeki garâbet ve cezâlet noktasında, zühre çiçeği, zühre yıldızından geri değil ve karınca, filden aşağı olmaz ve mikrop, gergedandan hilkatçe daha acîb ve arı sineği, hurma ağacından fıtrat‑ı acîbesiyle daha ileridir.
817
Demek bir arıyı yaratan, bütün hayvanları yaratabilir. Bir nefsi dirilten, haşirde bütün insanları ihyâ edip haşir meydânına toplayabilir ve toplayacak. Hiçbir şey O’na ağır gelmez ki; gözümüz önünde gayet çabuk ve kolaylıkla her baharda haşrin yüzbin nümûnelerini yaratıyor.
Son cümle‑i Arabiyenin gayet kısacık meâli şudur: Yani; ehl‑i dalâlet, mezkûr basamakların sarsılmaz hakikatlerini bilmediklerinden ve gayet çabuk ve gayet kolaylıkla birden mahlûkat vücûda geldiklerinden, teşkili ve bir Sâni'in hadsiz kudretiyle icâdı, teşekkül ve kendi kendilerine vücûd bulmak tevehhüm edip hiçbir zihin, hattâ vehim dahi kabûl etmediği ve her cihetle muhâl ve imkânsız hurâfelerin kapısını kendilerine açmışlar.
Meselâ; o hâlde zîhayatın herbir zerresine hadsiz bir kudret, bir ilim, herşeyi görecek bir göz ve her san'atı yapabilecek bir iktidar vermek lâzım gelir; bir tek ilâhı kabûl etmemekle, zerreler adedince âliheleri mezheblerince kabûl etmeğe mecbur olarak Cehennem’in esfel‑i sâfilînine girmeğe müstehak düşerler.
Amma ehl‑i hidayet ise, geçen basamaklardaki kuvvetli hakikatler ve sarsılmaz hüccetler, selîm kalblerine ve müstakîm akıllarına gayet kat'î kanâat ve kuvvetli îmân ve aynelyakìn bir tasdik vermiş ki, şüphesiz ve vesvesesiz itmi'nân‑ı kalb ile i'tikàd ederler ki; yıldızlar, zerreler, en küçük, en büyük; kudret‑i İlâhîye nisbeten farkları yoktur ki, gözümüz önünde bu acâibler oluyor. Ve herbir acîbe‑i san'at ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin da'vâsını tasdik ve hükmü ayn‑ı hak ve hakikat olduğuna şehâdet ederler, lisân‑ı hâl ile Allâhu Ekber derler. Biz dahi onların adedince Allâhu Ekber deriz. Ve şu âyetin da'vâsını bütün kuvvet ve kanâatimizle tasdik ve hükmü, ayn‑ı hak ve nefs‑i hakikat olduğuna hadsiz hüccetlerle şehâdet ederiz.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ
﴿وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
818
Takrizler
Risale‑i Nur Nedir? ve Hakikatler Müvâcehesinde Risale‑i Nur ve Tercümânı Ne Mâhiyettedirler? Diye Bir Takriznâmedir.
Risale‑i Nur Nedir? Risale-i Nur ve Tercümânı Ne Mâhiyettedirler?
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hàdimleri; emr‑i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm‑ı diniyeye ve sünen‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) harfiyen ittibâ' yoluyla dini takvîm ve tahkîm ve dinin hakikat ve asliyetini izhâr ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve ibtal ve dine vâki tecâvüzleri red ve imha ve evâmir‑i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm‑ı İlâhiye’nin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve ilân ederler. Ancak tavr‑ı esâsîyi bozmadan ve rûh‑u aslîyi rencîde etmeden yeni izâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ usûlleriyle ve yeni tevcîhat ve tafsilât ile îfâ‑yı vazife ederler.
819
Bu memurîn‑i Rabbâniye, fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet‑i îmâniyelerinin ve ihlâslarının âyinedârlığını bizzat îfâ ederler. Mertebe‑i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) tam âmili ve mişvâr‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) ve hilye‑i Nebeviyenin (A.S.M.) hakîki lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet‑i Nebeviye’ye (A.S.M.) ittibâ' ve temessük cihetinden Ümmet‑i Muhammed’e (A.S.M.) tam bir hüsn‑ü misâl olurlar ve nümûne‑i iktidâ teşkil ederler.
Bunların, Kitabullâh’ın tefsiri ve ahkâm‑ı diniyenin izâhı ve zamanın fehmine ve mertebe‑i ilmine göre tarz‑ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler kendi tilka‑i nefislerinin ve karîha‑i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba'‑ı vahy olan Zât‑ı Pâk-i Risaletin (A.S.M.) manevî ilhâm ve telkinâtıdır. Celcelûtiye ve Mesnevî‑i Şerîf ve Fütûhu'l‑Gayb ve emsâli âsâr hep bu nev'idendir. Bu âsâr‑ı kudsiyeye o zevât‑ı àlîşân ancak tercümân hükmündedirler. Bu zevât‑ı mukaddesenin, o âsâr‑ı bergüzîdenin tanziminde ve tarz‑ı beyânında, bir hisseleri vardır; yani bu zevât‑ı kudsiye, o mânânın mazharı, mir'âtı ve ma'kesi hükmündedirler.
820
Risale‑i Nur ve Tercümânına Gelince: Bu eser‑i àlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz‑i ulvî ve bir kemâl‑i nâmütenâhî mevcûd olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş'ale‑i İlâhiye ve şems‑i hidayet ve neyyir‑i saâdet olan Hazret‑i Kur'ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan; onun esâsı nur‑u mahz-ı Kur'ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz‑i envâr-ı Muhammedî’yi (A.S.M.) hâmil bulunduğu ve Zât‑ı Pâk-i Risaletin ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf‑u kudsîsi evliyâullâhın âsârından ziyâde olduğu ve onun mazharı ve tercümânı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise o nisbette àlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakikattir.
Evet o zât daha hâl‑i sabâvette iken ve hiç tahsil yapmadan zevâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm‑u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyât ve hakàik‑ı eşyaya ve esrâr‑ı kâinâta ve Hikmet‑i İlâhiye’ye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet‑i ulyâya kimse nâil olmamıştır. Bu hàrika‑i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. Hiç şübhe edilemez ki; tercümân‑ı Nur bu hâliyle, baştan başa iffet‑i mücesseme ve şecâat‑i hàrika ve istiğnâ‑yı mutlak teşkil eden hàrikulâde metânet‑i ahlâkıyesi ile bizzat bir mu'cize‑i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inâyettir ve bir mevhibe‑i mutlakadır.
O Zât‑ı zîhavârık; daha hadd‑i bülûğa ermeden bir allâme‑i bîadîl hâlinde bütün cihan‑ı ilme meydân okumuş, münâzara ettiği erbâb‑ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suâllere mutlak bir isabetle ve asla tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemâdiyen etrafına feyz‑i ilim ve nur‑u hikmet saçmış, izâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nur‑u hikmet, erbâb‑ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bediüzzaman” ünvân‑ı celîlini bahşettirmiştir. Mezâyâ‑yı àliye ve fezâil‑i ilmiyesiyle de din‑i Muhammedî’nin (A.S.M.) neşrinde ve isbâtında bir kemâl‑i tâmm hâlinde rû‑nümâ olmuş olan böyle bir zât elbette Seyyidü'l‑Enbiyâ Hazretlerinin en yüksek iltifatına mazhar ve en àlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz O Nebi‑yi Akdes’in (A.S.M.) emir ve fermânıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve O’nun envâr ve hakàikına vâris ve ma'kes olan bir zât‑ı kerîmü's-sıfâttır.
821
Envâr‑ı Muhammediye’yi (A.S.M.) ve maârif‑i Ahmediyeyi (A.S.M.) ve füyûzât‑ı şem'-i İlâhîyi en müşa'şa' bir şekilde parlatması ve Kur'ânî ve hadîsî olan işârât‑ı riyâziyenin kendisinde müntehi olması ve hitâbât‑ı Nebeviyeyi (A.S.M.) ifâde eden âyât‑ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle O zât; hizmet‑i îmâniye noktasında risaletin bir mir'ât‑ı mücellâsı ve şecere‑i risaletin bir son meyve‑i münevveri ve lisân‑ı risaletin irsiyet noktasında son dehân‑ı hakikati ve şem'‑i İlâhî’nin hizmet‑i îmâniye cihetinde bir son hâmil‑i zîsaâdeti olduğuna şübhe yoktur.
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin El‑Hüccetü'z-Zehrâ ve Zühretü'n‑Nur Olan Tek Dersini Dinleyen Nur Şâkirdleri Nâmına Ahmed Feyzi, Ahmed Nazîf, Salâhaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde vermeleriyle beraber, bu imza sâhiblerinin hatırlarını kırmağa cesâret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale‑i Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi nâmına kabûl ettim.
Said Nursî
822
Risale‑i Nur Talebelerinin Üstad Hazretlerine Yazdıkları, Onbeşinci Şuâ İle Alâkadar Bir Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok Sevgili, Çok Mübârek, Çok Kıymetdâr, Çok Müşfik Üstadımız, Efendimiz Hazretlerine!
Ey irâde‑i cüz'iyesini tamamıyla terk edip her umûrunu irâde‑i Rabbâniye’ye bırakan ve her zâhirî musîbet ve sıkıntıda kader‑i İlâhî’nin merhamet ve hikmetini görüp kemâl‑i tevekkül ve teslîmiyetle o cilve‑i Rabbâniyenin dahi netâicini sabır ile bekleyen Muhterem Üstad! Bazı yerlerde, ehl‑i îmânın nokta‑i istinâdının yıkılmağa başladığı ve bir kısım esbâb ve neşriyat, îmânın erkânına karşı muhâlif cebhe alıp, Allah’ı inkâr eden insanlar alenen ve tefâhurla dolaştığı ve Kur'ânın evâmirine muhâlif hareket etmek ve manevî kuvvetlere inanmamak, icâd ve tasnî' hakkını şuûrsuz, kör, sağır tabiata vermek bir şiâr‑ı medeniyet ve irfan ve münevverlik telâkki edildiği yürekler titreten şu dehşetli asırda, Kur'ânın bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nuru te'lif ederek muzdarib ve îmân âb‑ı hayatına muhtaç pek çok bîçâre gönüllere panzehir hükmünde olan devâlarını vererek onlara saâdet‑i ebediyeyi müjdeleyen ve da'vâlarını gayet kat'î bürhân ve hüccetlerle isbât eden hakikat cadde‑i kübrâsında kudsî ve muazzez rehberimiz ve اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrıyla Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtaran yüzbinler Nur Talebesinin hasenâtının bir misli defter‑i a'mâline geçen fazilet‑meâb efendimiz!
823
Nasıl ki, Cenâb‑ı Hak, Denizli hapsinin sıkıntılarını hiçe indirecek derecede şifâ‑bahş olan Meyve Risalesi’ni orada ihsân etmiş ve gülün çiçeğindeki gayet şirin râyihası, dikeninin acısını hiçe bıraktığı gibi, fânî sıkıntılarınızı izâle etmişti; aynen öyle de, yine kerîm olan Rahîm‑i Zülcemâl Hazretleri, Denizli hapsinin bir aylık sıkıntısına bir günlük maddî ızdırâbı mukâbil gelen bu Afyon hapishânesinde siz sevgili Üstadımız eliyle tiryâk ve panzehir hükmünde tevhid, tahmîd ve istiâne ve Risalet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) tasdik ve muazzam hüccetlerini ihsân etmiş bulunuyor. Okumak ve yazmağı Risale‑i Nurun feyziyle öğrenen çok kusurlu talebeleriniz bizler, bu üç küçük risaleyi – çam çekirdeğinin koca çam ağacının fihristesini, programını içinde sakladığı misillû – hem Risale‑i Nurun hakkâniyetinin kat'î bir hücceti, hem bir nev'i hülâsatü'l‑hülâsası olarak telâkki ettik.
Fezâilini ta'riften âciz bulunduğumuz, fakat okuması rûhumuzda pek büyük bir inşiraha vesile olan ve maddî elemlerimizi sürûra kalbeden ve îmân bahçesinden hadsiz meyveleri getiren bu üç küçük risaleden birisi, zamanımızdaki mevcûd küfür, dalâlet, tabiat karanlıklarını dağıtacak ve izâle edecek onbir hüccet‑i tevhidi; ikincisi, Risale‑i Nurun bütün muvâzenelerinin menba'ı ve esâsı ve üstadı içinde bulunan Fâtiha‑i Şerîfe’nin îmânî ve kudsî hüccetlerini hâvî bir şirin tefsirini; üçüncüsü, yine Afyon Medrese‑i Yûsufiye’sinde siz sevgili Üstadımızın kalb‑i mübâreklerine hutûr eden Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) dair kısmının gayet parlak ve tam bir itmi'nân te'min eden bir mükemmel tercümesini beyân buyuruyordu.
824
Hiçbir cihette hiçbir şeye liyâkatimiz olmayan bizler, bütün kuvvetimizle neşrine çalışacağımız bu mâhiyetteki eserlerinizi aldık. Cenâb‑ı Hakk’a, hadsiz şükür ederek “Yâ Erhamerrâhimîn! Üstadımızdan ebediyen râzı ol!” diye duâ ettik.
El‑Bâkî Hüve'l-BâkîRisale‑i Nur Talebeleri NâmınaZübeyr, Ceylan, Sungur, İbrahim
825
El‑Hutbetü'ş-Şâmiye Nâmındaki Arabî Dersin Tercümesinin Mukaddimesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kırk sene evvel Şam’daki Câmiü'l‑Emevî’de Şam ulemâsının ısrarıyla onbin adama yakın, içinde yüz ehl‑i ilim bulunan azîm cemâate verilen bu Arabî ders risalesindeki hakikatleri bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Eski Said hissetmiş, kemâl‑i kat'iyyetle müjdeler vermiş ve pek yakın zamanda o hakikatler görünecek zannetmiş. Hâlbuki iki Harb‑i Umumî ve yirmibeş sene bir istibdâd‑ı mutlak, o hiss‑i kable'l-vukû'un kırk sene te'hirine sebeb olmuş ve şimdi, o zamanda verdikleri haber, aynen tezâhürleri Âlem‑i İslâmiyet’te başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya bin üçyüz yirmiyediye bedel, bin üçyüz yetmişbirdeki – Câmiü'l‑Emevî yerine Âlem‑i İslâm câmiinde – üçyüzyetmiş milyon bir cemâate hakikatli ve taze bir ders‑i ictimâî ve İslâmîdir diye tercümesini neşretmek münâsib görürseniz neşredersiniz.
Gayet Mühim Bir Suâle Verilen Çok Ehemmiyetli Bir Cevab
Gayet mühim bir suâle verilen çok ehemmiyetli bir cevabı burada yazmağa münâsebet geldi. Çünkü kırk sene evvel Eski Said, o dersinde bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurun hàrika derslerini ve te'sirâtını görmüş gibi bahsediyor. Onun için o suâl‑cevabı yazacağız. Şöyle ki:
826
Çoklar tarafından hem bana, hem bazı Nur kardeşlerime suâl etmişler ve ediyorlar: “Neden bu kadar muârızlara karşı ve muannid feylesoflara ve ehl‑i dalâlete mukâbil Risale‑i Nur mağlûb olmuyor? Milyonlar kıymetdâr hakîki kütüb‑ü îmâniye ve İslâmiyenin intişarlarına bir derece sed çekmekle ve sefâhet ve hayat‑ı dünyeviyenin lezzetleriyle çok bîçâre gençleri ve insanları hakàik‑ı îmâniyeden mahrum bırakıyorlar. Hâlbuki en şiddetli hücum ve en gaddârâne muâmele ve en ziyâde yalanlarla ve aleyhinde yapılan propagandalarla Risale‑i Nuru kırmak, insanları ondan ürkütmek ve vazgeçirmeğe çalıştıkları hâlde, hiçbir eserde görülmediği bir tarzda Risale‑i Nurun intişarı, hattâ çoğu el yazması ile altıyüz bin nüsha risalelerinden kemâl‑i iştiyak ile perde altında intişar etmesi ve dâhil ve hariçte kemâl‑i iştiyak ile kendini okutturmasının hikmeti nedir? Sebebi nedir?” diye bu meâlde çok suâllere karşı elcevab deriz ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in sırr‑ı i'câzıyla hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nur; bu dünyada bir manevî Cehennem’i, dalâlette gösterdiği gibi, îmânda dahi bu dünyada manevî bir Cennet bulunduğunu isbât ediyor. Ve günahların ve fenâlıkların ve haram lezzetlerin içinde, manevî elîm elemleri gösterip hasenât ve güzel hasletlerde ve hakàik‑ı Şerîatın amelinde Cennet lezâizi gibi manevî lezzetler bulunduğunu isbât ediyor. Sefâhet ehlini ve dalâlete düşenleri o cihetle, aklı başında olanlarını kurtarıyor. Çünkü, bu zamanda iki dehşetli hâl var:
Birincisi
Âkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat‑ı insaniye, akıl ve fikre galebe ettiğinden ehl‑i sefâheti sefâhetten kurtarmanın çare‑i yegânesi; aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûb etmektir. Ve ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا﴾ âyetinin işâretiyle; bu zamanda âhiretin elmas gibi ni'metlerini, lezzetlerini bildiği hâlde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını onlara tercih etmek, ehl‑i îmân iken ehl‑i dalâlete o hubb‑u dünya ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare‑i yegânesi, dünyada dahi Cehennem azâbı gibi elemleri göstermekle olur ki; Risale‑i Nur o meslekten gidiyor…
827
Yoksa, bu zamandaki küfr‑ü mutlakın ve fenden gelen dalâletin ve sefâhetteki tiryâkiliğin inâdı karşısında Cenâb‑ı Hakk’ı tanıttırdıktan sonra ve Cehennem’in vücûdunu isbât ile ve onun azâbı ile insanları fenâlıktan, seyyiâttan vazgeçirmek yolu ile ondan, belki de yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, “Cenâb‑ı Hak Gafûru'r‑Rahîm’dir, hem Cehennem pek uzaktır.” der, yine sefâhetine devam edebilir. Kalbi, rûhu hissiyatına mağlûb olur.
İşte, Risale‑i Nur ekser muvâzeneleriyle küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefis‑perest insanları dahi o menhus, gayr‑ı meşrû lezzetlerden ve sefâhetlerden bir nefret verip aklı başında olanları tevbeye sevkeder. O muvâzenelerden, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Söz’lerdeki kısa muvâzeneler ve Otuzikinci Söz’ün üçüncü mevkıfındaki uzun muvâzene, en sefîh ve dalâlette giden adamı da ürkütüyor, dersini kabûl ettiriyor.
Meselâ: Âyet‑i Nur’da, seyahat‑ı hayâliye ile hakikat olarak gördüğüm vaziyetleri gayet kısaca işâret edeceğiz. Tafsîlini isteyen Sikke‑i Gaybiye’nin âhirine baksın.
Ezcümle: O seyahat‑ı hayâliyede, rızka muhtaç hayvanat âlemini gördüğüm vakit, maddî felsefe ile baktım; hadsiz ihtiyacât ve şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o zîhayat âlemini bana çok acıklı ve elîm gösterdi. Ehl‑i dalâlet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryâd eyledim. Birden Hikmet‑i Kur'âniye ve îmânın dûrbîni ile gördüm ki: Rahmân ismi, Rezzâk burcunda parlak bir güneş gibi tulû' etti. O aç, bîçâre zîhayat âlemini rahmet ışığıyla yaldızladı.
828
Sonra hayvanat âlemi içinde, yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn, elîm ve herkesi rikkat ve acımağa getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Ehl‑i dalâletin nazarıyla baktığıma eyvâh dedim. Birden îmân bana bir gözlük verdi, gördüm ki: Rahîm ismi şefkat burcunda tulû' etti. O kadar güzel ve şirin bir sûrette o acı âlemi sevinçli âleme çevirip ışıklandırdı ki; şekvâ ve acımak ve hüzünden gelen göz yaşlarımı, sevinç ve şükrün lezzetlerinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi insan âlemi bana göründü. Ehl‑i dalâletin dûrbîni ile baktım. O âlemi o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki; kalbimin en derinliklerinden feryâd ettim. Eyvâh! dedim. Çünkü, insanlarda ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet‑i ebediyeyi ve Cennet’i gayet ciddi isteyen himmetleri ve fıtrî isti'dâdları ve had konulmayan ve serbest bırakılan fıtrî kuvveleri ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyaçları ve za'f ve aczleriyle beraber hücumlarına ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâları ile beraber gayet kısa bir ömür, her gün ve her saat ölüm endişesi altında, gayet dağdağalı bir hayat, yaşamak için gayet perîşan bir maîşet içinde kalbe, vicdâna en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsını çekmek içinde – ehl‑i gaflet için zulümât‑ı ebediye kapısı sûretinde görülen – kabre ve mezaristana bakıyorlar. Birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar gördüm.
İşte, bu insan âlemini bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklımla beraber bütün letâif‑i insaniyem, belki bütün zerrât‑ı vücûdum feryâd ile ağlamağa hazır iken, birden Kur'ân’dan gelen Nur ve kuvvet‑i îmân o dalâlet gözlüğünü kırdı, kafama bir göz verdi. Gördüm ki:
829
Cenâb‑ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda, yani mânâsında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda birer güneş gibi tulû' ettiler. O karanlıklı ve içinde çok âlemler bulunan insan âleminin umumunu birden ışıklandırdılar, şenlendirdiler. Cehennemî hâletleri dağıtıp, nurânî âhiret âleminden pencereler açıp o perîşan insan dünyasına nurlar serptiler. Zerrât‑ı kâinât adedince, “Elhamdülillâh, Eşşükrülillâh” dedim‥ ve aynelyakìn gördüm ki; îmânda manevî bir Cennet ve dalâlette manevî bir Cehennem bu dünyada da vardır, yakìnen bildim.