Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
762

Üçüncü Kısım (Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı)

﴿
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ

Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı

Mukaddime

Namazdaki Fâtihanın manevî emriyle اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُfeyziyle İkinci Kısım yazıldığı gibi; namazdaki teşehhüd dahi وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ cümlesinin diliyle, manevî ihtarıyla ve Sûre‑i Feth’in âhirinde ﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❋ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ… الخ beş mu'cize‑i gaybiyeyi gösteren büyük âyetin nuruyla üçüncü kısmını yazmaya şimdi beyânına iznim olmayan üç sebeb için mecbur oldum. Tafsilâtını, izâhatını, senedli hüccetlerini Risalet‑i Muhammediye’ye dair Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye ve Âyetü'l‑Kübrâ Arabî Hizb‑i Nuriye’ye havâle edip yalnız gayet muhtasar, kısacık üç işâret ile Arabî Hizb‑i Nuriye’nin hülâsasının bir hülâsası ve tesbihâtta tekrar ettiğim kelime‑i tevhid ile dâimî virdim bir tefekkür‑ü Arabî olarak burada yazılan risaleciğinin ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ şehâdetine dair parçanın bir nev'i tercümesi, İkinci ve Üçüncü işârette yazılacak.
763

Birinci İşâret

Bu kâinât sâhibinin tezâhür‑ü rubûbiyetine ve sermedî ulûhiyetine ve nihâyetsiz ihsânatına küllî bir ubûdiyet ve tanıttırmakla mukàbele eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinâtta güneşin lüzumu gibi elzemdir ki; nev'‑i beşerin Üstad‑ı Ekberi ve büyük Peygamberi ve Fahr‑i Âlem ve لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ hitâbına mazhar ve Hakikat‑i Muhammediye’si; hem sebeb‑i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinâtın hakîki kemâlâtı ve sermedî bir Cemîl‑i Zülcelâl’in bâkî âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'âlinin vazifedâr eserleri ve çok mânidâr mektûbları olması ve bâkî bir âlemi taşıması ve bütün zîşuûrların müştâk oldukları bir dâr‑ı saâdet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatleri, Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) ve Risalet‑i Ahmediye ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinât O’nun risaletine gayet kuvvetli ve kat'î şehâdet eder; öyle de: Başta Âlem‑i İslâm, bütün beşer ve bütün zîşuûr; Cehennem’den acı ve korkunç olan ademden, hiçlikten, i'dâm‑ı ebedîden, fenâ‑i mutlaktan kurtulmak için, dâimî aşk ve şevkle her zamanda ve câmi' mâhiyetinin bütün kuvvetleriyle, bütün isti'dâdât lisânları ile, bütün duâlar ve ibâdetler ve ricâlarının dilleriyle istedikleri hayat‑ı bâkiyeyi kuvvetli, kat'î beşâret veren Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) ve Hakikat‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) şehâdet edip nev'‑i beşerin medâr‑ı iftiharı, eşref‑i mahlûkat olduğuna imza bastığı gibi her zamanda üçyüzelli milyon ehl‑i îmânın اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, her gün işledikleri bütün hasenâtlar ve hayırların bir misli Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın defter‑i hasenâtına girmesi ve o tek şahsiyet‑i Muhammediye (A.S.M.), yüzer milyon, belki milyar âbid‑i muhsin kadar küllî bir ubûdiyete ve füyûzâtına mazhar bir makam kazanması, O Zâtın risaletine pek kuvvetli şehâdet edip imza basar.
764

İkinci İşâret

Benim virdimde her vakit tefekkürle baktığım yirmiden ziyâde şehâdetlere işâret eden مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَم۪ينُ بِشَهَادَةِ ظُهُورِهِ دَفْعَةً مَعَ اُمِّيَّتِهِ بِاَكْمَلِ د۪ينٍ وَاِسْلَامِيَّةٍ وَشَر۪يعَةٍ وَبِاَقْوٰى ا۪يمَانٍ وَاِعْتِقَادٍ وَعِبَادَةٍ وَبِاَعْلٰى دَعْوَةٍ وَمُنَاجَاةٍ وَدَعَوَاتٍ وَبِاَعَمِّ تَبْل۪يغٍ وَاَتَمِّ مَتَانَةٍ خَارِقَاتٍ مُثْمِرَاتٍ لَامِثْلَ لَهَا
Kısa bir nev'i tercümesi ve meâli: Yani
Muhammed’in (A.S.M.) risaletine şehâdet eden;
Birincisi
Onbir hâlâtından çıkan bir hüccet‑i risalettir.
Evet, okumak yazmak öğrenmediği ve ümmî olduğu hâlde; ondört asrın ukalâsını, feylesoflarını hayrette bırakan ve edyân‑ı semâviyede birinciliği kazanan bir din ile birden, tecrübesiz, def'aten meydâna çıkması emsâl kabûl etmez bir hâlet olduğu gibi...
Sözlerinden, fiillerinden, hâllerinden çıkan İslâmiyet; her zamanda üçyüzelli milyon insanın rûhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekârâne ders vermesi ve manevî terakkiyâta sevketmesi, emsâlsiz bir hâlettir.
Hem, öyle bir Şerîatla meydâna gelmiş ki; âdilâne kanunlarıyla nev'‑i beşerin beşten birisini ondört asırda maddî ve manevî terakkî içinde idare etmesi misilsiz bir hâlet olduğu gibi...
765
O Zât (A.S.M.), öyle bir îmân ve i'tikàdla meydâna çıktı ki; bütün ehl‑i hakikat her zaman O’nun mertebe‑i îmânından feyz almalarıyla beraber en yüksek ve en kuvvetli bir derecededir diye müttefikan tasdikleri ve o zamanda hadsiz muârızlarının O’na muhâlefeti zerre kadar bir telâş, bir vesvese, bir şübhe vermemesi gösteriyor ki, kuvvet‑i îmâniyede dahi O’nun emsâli yok ve o küllî yüksek îmânı misilsizdir.
Hem öyle bir ubûdiyet ve ibâdet gösterdi ki; ibtidâ ve intihayı birleştirip hiç kimseyi taklid etmeyerek, ibâdetin en ince esrârını görüp mürâat ederek en dağdağalı zamanlarda dahi tam tamına ubûdiyeti yapması emsâlsiz bir hâlet olması gibi...
Hàlık’ına karşı öyle daavât ve münâcât ve ricâlar yapmış ki, bu zamana kadar telâhuk‑u efkârla beraber o mertebeye yetişilmemiş. Meselâ: Cevşenü'l‑Kebîr Münâcâtı’nda binbir esmâ‑i İlâhiye’yi şefâatçi ederek Hàlık’ını öyle bir tarzda tavsif ve ta'rif eder ki, emsâli yok.
Ve mârifetullâhta kimse O’na yetişememesi, misilsiz bir hâlettir.
Hem, öyle bir metânetle insanları dine dâvet ve öyle bir cür'etle risaletini tebliğ etmiş ki; kavmi ve amcası ve dünyanın büyük devletleri ve eski dinlerin etbâ'ları O’na muârız ve düşman oldukları hâlde, zerre kadar korkmayarak, çekinmeyerek umumuna meydân okuması ve başa da çıkarması emsâlsiz bir hâlettir.
İşte, O’nun sıdkına ve nübüvvetine bu hàrika, emsâlsiz sekiz hâletin mecmûu gayet kuvvetli bir şehâdettir.
Ve bu hâletler, O Zâtın (A.S.M.) nihâyet derecede ciddiyetine ve itmi'nânına ve kemâl‑i sıdkına ve hakkâniyetine kat'î kanâati var olduğunu gösteriyor.
766
Âlem‑i İslâm, her günde, her teşehhüdde milyonlar lisânla اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ der. Ve O’nun memuriyetine teslîmiyetini ve getirdiği saâdet‑i ebediye beşâretini tasdik ettiğini ve beşeriyetin derin bir aşkla ve fıtrî ve isti'dâdî pek kuvvetli bir iştiyakla aradığı hayat‑ı bâkiyeye sağlam bir yol açtığına karşı Âlem‑i İslâm; minnetdârâne, müteşekkirâne اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ ile bir manevî ziyaret ve görüşmek ve üçyüzelli milyon, belki milyarlar nâmına O’nu tebrik eder.
Yirmi küllî şehâdetlerden ve çok şehâdetleri ihtiva eden
İkinci Şehâdet
وَبِشَهَادَةِ جَم۪يعِ حَقَائِقِ اَرْكَانِ الْا۪يمَانِ عَلٰى تَصْد۪يقِهِ
Yani: Îmânın altı rükünlerinin hakikatleri ve tahakkukları ve hakkâniyetleri, Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve hakkâniyetine kat'î şehâdet eder.”
Çünkü; O’nun risalet hayatının şahsiyet‑i maneviyesi ve bütün da'vâlarının esâsı ve mâhiyet‑i nübüvveti, o altı rükündür. Öyle ise; o rükünlerin tahakkuklarına delâlet eden bütün delilleri, Muhammed’in (A.S.M.) risaletinin hak olduğuna ve O’nun sâdıkıyetine dahi delâlet ederler.
Hem âhiretin tahakkukuna sâir rükünlerinin delâletini Meyve Risalesi ve Onuncu Sözün zeyilleri beyân ettikleri gibi; öyle de: Herbir rükün, hüccetleriyle beraber O’nun risaletine bir hüccettir.
Binler şehâdetleri ihtiva eden;
Üçüncü Küllî Şehâdet
وَبِشَهَادَةِ ذَاتِهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِاٰلَافِ مُعْجِزَاتِهِ وَكَمَالَاتِهِ وَعُلُوِّ اَخْلَاقِهِ
Yani: O Zât (A.S.M.) Güneş gibi kendi kendine delildir. Binler mu'cizât ve kemâlât ve yüksek, güzel ahlâkıyla risaletine ve sâdıkıyetine pek kuvvetli şehâdet eder.”
767
Evet, Mu'cizât‑ı Ahmediye risale‑i hàrikada üçyüzden ziyâde nakl‑i sahîh ile isbât ettiği gibi; O Zât (A.S.M) ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ve ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى âyetlerinin sarâhatiyle, avucunun bir parmağıyla Kamer iki parça olması ve nakl‑i sahîh ve tevâtürle, aynı avucun beş parmağından beş çeşme su akması ve susuz kalan bütün ordusu o sudan içmesi ve şâhid olması ve bu acîb hàrika iki defa başka yerde vukû' bulması ve aynı avuçla bir parça toprağı, hücum eden düşman ordusuna atarak, herbirisinin gözüne bir avuç toprak girmesiyle hücumda iken kaçmaları; ve aynı avuçta küçük taşlar; insanlar gibi tesbih edip Sübhânallâh demeleri gibi nakl‑i sahîh ile ve bir kısmı tevâtürle tarihlerde kat'iyyen vukû'a gelen yüzer ve ehl‑i tahkîkin yanında bine kadar mu'cizât, elinde zuhûru ve dost ve düşmanların ittifakıyla, O’nda güzel hasletlerin ve ahlâk‑ı hasenenin en yüksek derecesinde (Hâşiye) bulunması ve arkasında tebaiyetle sülûk edip kemâlâta erişen ve hakikate aynelyakìn yetişen bütün ehl‑i tahkîk, ittifakla Kemâlât‑ı Muhammediye (A.S.M.) en yüksek derecede bulunduğuna hakkalyakìn tasdikleri ve O’nun dininden gelen Âlem‑i İslâmın füyûzâtı ve koca İslâmiyetin hakikatleri O’nun hàrika kemâlâtına delâlet eder. Elbette O Zât (A.S.M.), bizzat kendi risaletine gayet parlak ve küllî, geniş şehâdet eder demektir.
768
Pek çok kuvvetli şehâdetleri ihtiva eden;
Dördüncü Şehâdet
وَبِشَهَادَةِ الْقُرْاٰنِ بِمَا لَا يُحَدُّ مِنْ حَقَائِقِهِ وَبَرَاه۪ينِهِ
Yani: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hadsiz hakikatler ve hüccetleriyle risaletine, sâdıkıyetine şehâdet eder.”
Evet, kırk vecihle mu'cize olduğu Zülfikàr Mecmuası’nda isbât edilen ve ondört asrı nurlandıran ve nev'‑i beşerin beşten birisini tebeddül etmeyen kanunlarıyla idare eden ve o zamandan şimdiye kadar bütün muârızlara meydân okuyup; hiç kimse, hattâ bir sûresinin mislini getirmeğe cesâret etmeyen ve Âyetü'l‑Kübrâ’da isbât edildiği gibi altı ciheti nurânî, şübheler giremeyen ve altı makam‑ı kübrâ, hakkâniyetine imza basan ve sarsılmaz altı hakikatlere dayanan ve her zamanda yüzer milyon lisânlarla şevk ve hürmetle okunan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetle yazılan ve Âlem‑i İslâm’ın bütün şehâdetleri ve îmânları O’nun şehâdetinden tereşşuh eden ve bütün ulûm‑u îmâniye ve İslâmiye O’nun menba'ından akan ve O, eski semâvî kitapları tasdik ettiği gibi, bütün kütüb ve suhuf‑u semâviye’nin manevî tasdiklerine mazhar bulunan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, bütün hakikatleriyle ve hakkâniyetini isbât eden bütün hüccetleriyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sıdkına ve risaletine şehâdet eder demektir.
Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Küllî Şehâdetler
وَبِشَهَادَةِ الْجَوْشَنِ بِقُدْسِيَّةِ اِشَارَاتِهِ وَرَسَائِلِ النُّورِ بِقُوَّةِ دَلَائِلِهَا وَالْمَاض۪ي بِتَوَاتُرِ اِرْهَاصَاتِهِ وَالْاِسْتِقْبَالِ بِتَصْد۪يقِ اٰلَافِ حَادِثَاتِهِ
769
Yani: Binbir Esmâ‑i İlâhiye’ye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur'ân’dan çıkan bir hàrika münâcât olan ve mârifetullâhta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede: Zırhı çıkar onun yerine bu Cevşeni oku diye Cebrâil vahy getiren, Cevşenü'l‑Kebîr Münâcâtı içindeki hakikatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve hakkâniyetine şehâdet ettiği gibi; Kur'ân’dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşenden feyiz alan ve tevellüd eden Resâili'n‑Nuriye, yüzotuz parçasıyla Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) bir tek hüccet olarak risaletinin bütün hakikatlerini aklen ve mantıken isbâtıyla, hattâ felsefenin nazarında akıldan pek uzak mes'elelerini göz önünde gibi gayet kolay ve ma'kul bir tarzda ders vermesiyle Muhammed’in (A.S.M.) sâdıkıyetine ve risaletine küllî bir sûrette şehâdet eder.
Hem zaman‑ı mâzi dahi risaletine bir küllî şâhiddir ki; irhâsat denilen nübüvvetten evvel zuhûr eden ve gelecek Peygamberin mu'cizâtı sayılan hàrikalar, tarihlerde ve siyer kitaplarında kat'î tevâtür tarzında nakledilen pek çok vâkıalar, gayet sağlam bir sûrette risaletine şehâdet eder ve çok nev'ileri var. Bir kısmı, gelecek Şehâdet”lerde beyân edilecek; bir kısmı da Zülfikàr’da ve tarih kitaplarında sahîh bir sûrette nakledilmiş.
Meselâ: Velâdet‑i Peygamberiyeye (A.S.M.) yakın bir vakitte Kâbe’yi tahrib etmeye gelen Ebrehe askerinin başlarına Ebâbil kuşlarının elleriyle taşların yağması ve velâdet gecesinde Kâbe’deki sanemlerin baş aşağı düşmesi ve Kisrâ‑yı Fars sarayının harâb olması ve ateş‑perest Mecûsîlerin bin seneden beri yanması devam eden ateşi o gece sönmesi ve Bahîra‑yı Râhib ve Halîme‑i Sa'diye’nin kat'î ihbarlarıyla, bulutlar başına gölge etmesi gibi çok hâdiseler, nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermişler.
770
Hem istikbâl, yani: Vefâtından sonra O’nun haber verdiği hâdiseler pek çoktur ve çok nev'ileri var. Birisi, Âl‑i Beyt’ine ve ashâbına ve fütûhât‑ı İslâmiyeye ait ihbarât‑ı gaybiyesidir ki, Zülfikàr’da Mu'cizât‑ı Ahmediye kısmında nakl‑i sahîh ile seksen vâkıanın aynen haber verdiği gibi çıkması, meselâ: Hz._Osman (R.A.) mushaf okurken, Hz._Hüseyin (R.A.) Kerbelâ’da şehîd edilmeleri ve Şam ve İran ve İstanbul’un fetihleri ve Abbâsî Devletinin zuhûru ve Cengiz ve Hülâgu onu mağlûb ve mahvetmesi gibi seksen ihbar‑ı gaybî mu'cizâtı, nakl‑i sahîh ile ve tarih ve siyer kitaplarına istinâden tafsîlen yazması gibi, ihbar‑ı gaybînin sâir nev'ileriyle ve Muhammed’in (A.S.M.) hakkâniyetine delâlet eden pek çok vâkıât‑ı istikbâliye ile zaman‑ı istikbâl dahi kuvvetli ve küllî bir sûrette Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) ve sâdıkıyetine şehâdet eder demektir.
Dokuzuncu, Onuncu, Onbirinci, Onikinci Şehâdetlere İşâret Eden
وَبِشَهَادَةِ الْاٰلِ بِقُوَّةِ يَق۪ينِيَّاتِهِمْ ف۪ي تَصْد۪يقِهِ بِدَرَجَةِ حَقِّ الْيَق۪ينِ وَالْاَصْحَابِ بِكَمَالِ ا۪يمَانِهِمْ ف۪ي تَصْد۪يقِهِ بِدَرَجَةِ عَيْنِ الْيَق۪ينِ وَالْاَصْفِيَاءِ بِقُوَّةِ تَحْق۪يقَاتِهِمْ ف۪ي تَصْد۪يقِهِ بِدَرَجَةِ عِلْمِ الْيَق۪ينِ وَالْاَقْطَابِ بِتَطَابُقِهِمْ عَلٰى رِسَالَتِهِ بِالْكَشْفِ وَالْمُشَاهَدَاتِ بِالْيَق۪ينِ
Yani;
771
Muhammed’in (A.S.M.) sâdıkıyetine ve hakkâniyetine küllî şehâdetlerden,
Dokuzuncusu
عُلَمَاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ي اِسْرَائ۪يلَ sırrına mazhar ve salavâtlarda Âl‑i İbrahim Aleyhisselâm’a mukâbil olan Âl‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın içindeki büyük evliyâ ve Ali (R.A.), Hasan (R.A.), Hüseyin ve Ehl‑i Beyt’in Oniki İmâmı ve Gavs‑ı A'zam ve Ahmed‑i Rufâî (K.S.), Ahmed‑i Bedevî, İbrahim‑i Desûkî, Ebu'l‑Hasan-ı Şâzelî gibi aktâblar, imâmlar; ittifakla, hakkalyakìn bir i'tikàdla ve keşfiyât ve müşâhedâtla ve ümmette gösterdikleri hàrika irşadâtla ve kerâmetlerle, risalet ve hakkâniyet ve sâdıkıyet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) îmânları ve şehâdetleri ile imza basıyorlar.
Onuncu
Enbiyâdan sonra en muhterem ve yüksek tâife ve ümmî ve bedevî oldukları hâlde az bir zamanda nur‑u Muhammedî (A.S.M.) ile şarktan garba kadar âdilâne idare edip, cihangir devletleri mağlûb ederek müterakki, fenli, medenî, siyâsî milletlere üstad, muallim, diplomat, hâkim‑i âdil olarak o asrı bir asr‑ı saâdet hükmüne getiren sahâbeler; Muhammed’in (A.S.M.) her hâlini tedkik ve taharrîden sonra gözleriyle gördükleri çok mu'cizâtın kuvvetiyle eski düşmanlıklarını ve ecdâdlarının mesleklerini ve çokları Hâlid İbn‑i Velîd ve İkrime İbn‑i Ebî Cehil gibi pederlerinin tarafdârlıklarını, kavim ve kabilelerini tamamıyla bırakıp bütün rûh u canlarıyla, gayet fedâkârâne bir sûrette İslâmiyete girerek aynelyakìn derecesinde Muhammed’in (A.S.M.) sâdıkıyetine, risaletine îmânları; sarsılmaz, küllî bir şehâdettir.
772
Onbirinci
Asfiyâ ve sıddıkîn denilen müçtehidler, imâmlar, allâmeler; İbn‑i Sînâ, İbn‑i Rüşd gibi dâhî feylesoflar misillû binler ehl‑i tahkîk, aklî ve mantıkî bir tarzda, herbiri ayrı bir meslekte şüphesiz binler hüccetlere ve kat'î bürhânlara istinâden ilmelyakìn derecesinde Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve hakkâniyetine îmânları öyle küllî bir şehâdettir ki; onların umumu kadar bir zekâsı bulunmayan karşılarına çıkamaz.
İşte o hadsiz şâhidlerden birisi, bu zamanda Risale‑i Nurdur ki; münkirler ona karşı hiçbir çare bulamadıklarından, zâbıta ve adliyeyi aldatıp mahkeme eliyle susturmasına çalışıyorlar.
Onikinci
Âlem‑i İslâmda herbiri ümmetin ehemmiyetli bir kısmını dâire‑i dersine alıp, hàrika irşad ve kerâmetlerle manevî terakkî ettiren ve hüccetler yerinde müşâhedâta, keşfiyâta dayanan ve aktâb denilen en derin ehl‑i tahkîk ve hakikat, rûhâni terakkîlerinde Muhammed’in (A.S.M.) risaletini ve sâdıkıyetini ve en yüksek mertebe‑i hakkâniyette bulunduğunu keşfen ve şühûden görüp müttefikan ve mütetâbıkan nübüvvetine şehâdetleri öyle bir imzadır ki: Onların umumu kadar bir yüksek mertebe‑i kemâlâtı kazanmayan o imzayı bozamaz.
Onüçüncü Şehâdet
Dört küllî ve çok geniş ve kat'î hüccetlerden ibarettir:
وَبِشَهَادَةِ الْاَزْمِنَةِ الْمَاضِيَةِ بِتَوَاتُرِ بَشَارَاتِ الْكَوَاهِنِ وَالْهَوَاتِفِ وَالْعُرَفَاءِ فِي الْاَدْوَارِ السَّالِف۪ينَ وَبِمُشَاهَدَةِ بَشَارَاتِ الرُّسُلِ وَالْاَنْبِيَاءِ وَبِشَهَادَتِهِمْ وَبَشَارَتِهِمْ عَلَيْهِمُ السَّلَامُ بِرِسَالَةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ فِي الْكُتُبِ الْمُقَدَّسَةِ
Bu fıkranın kısaca bir meâli burada beyân edilecek ve izâhatı ve senedleri Zülfikàr’ın Mu'cizât‑ı Ahmediye kısmının âhirinde mükemmel var.
773
Yani: Geçmiş zamanlarda nev'‑i beşerin meşâhir ve nâmdârlarından başta Enbiyâ olarak ârifler, kâhinler, hâtifler müttefikan Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve geleceğine irhâsat nev'inden gayet sarîh ve mükerrer haber verdiklerini nakl‑i sahîh ve bir kısmı tevâtürle tarih ve siyer ve hadîs kitaplarında kayıt ve kabûl edilmesine ve Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesinde o binler ihbarâtın en kuvvetli ve kat'î kısmını tafsîlen beyânına binâen ona havâle edip gayet kısa bir işâretle deriz ki:
Enbiyâlar, mukaddes, semâvî kitaplarda Muhammed’in (A.S.M.) nübüvvetine dair Tevrat, İncil, Zebûr’un yüzer âyetlerinde sarâhate yakın kısmından yirmi âyetleri Ondokuzuncu Mektûb’da yazılmış. Hıristiyan ve Yahudîler tarafından çok tahrifatı ile beraber, yine Nübüvvet‑i Ahmediye’yi haber veren yüz âyeti Hüseyin‑i Cisrî kitabında yazmış.
Kâhinler ise, başta meşhûr Şıkk ve Satîh olarak, rûhâni ve cin vâsıtasıyla gaybdan haber veren ve şimdi medyum denilen tevâtür bir nakl‑i sahîhle Peygamberin geleceğine ve Fars Devletini kaldıracağına sarîh bir sûrette haber verdikleri ve şübhe kaldırmaz bir tarzda yakında bir Peygamber Hicaz’da zuhûrunu mükerrer söyledikleri gibi:
Ârif‑i billâh kısmından Peygamberin (A.S.M.) cedlerinden Kâ'b İbn‑i Lüeyy ve Yemen ve Habeş pâdişahlarından Seyf İbn‑i Zîyezen ve Tübba' gibi çok ârifler, o zaman evliyâları pek sarîh bir sûrette Muhammed’in (A.S.M.) risaletinden haber verip şiirlerle ilân etmişler. Ondokuzuncu Mektûb’da, ehemmiyetli ve kat'î bir kısmı yazılmış. Hattâ o pâdişahlardan birisi, demiş: Ben, Muhammed’e (A.S.M.) hizmetkâr olmasını bu saltanata tercih ederim.” Birisi de demiş: Âh! Ben O’na yetişseydim, O’nun ammizâdesi olurdum.” Yani: Hazret‑i Ali gibi fedâi bir hizmetkârı ve veziri olurdum. Her ne ise tarih ve siyer kitapları bu haberleri tamamen neşr ile bu ârifler, risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) kuvvetli ve küllî bir şehâdetle sâdıkıyetine imza basıyorlar.
774
Hem o ârifler ve kâhinler gibi risalet‑i Muhammediye’yi gaybî haber veren ve sözleri işitilen ve şahısları görünmeyen hâtif denilen rûhâniler, pek sarîh bir sûrette Muhammed’in (A.S.M.) nübüvvetinden haber verdikleri gibi; çok muhbirler, hattâ saneme kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taşları nübüvvetinden haber vermeleriyle O’nun risaletine ve hakkâniyetine imza basıp tarih lisânıyla şehâdet etmişler.
Ondördüncü Şehâdet
Kâinâtın kuvvetli şehâdetine işâret eden bu Arabî fıkra:
وَبِشَهَادَةِ الْكَائِنَاتِ بِغَايَاتِهَا وَبِالْمَقَاصِدِ الْاِلٰهِيَّةِ ف۪يهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ الْجَامِعَةِ؛ بِسَبَبِ تَوَقُّفِ حُصُولِ غَايَاتِ الْكَائِنَاتِ وَالْمَقَاصِدِ الْاِلٰهِيَّةِ مِنْهَا وَتَقَرُّرُ قِيْمَتِهَا وَوَظَائِفِهَا وَتَبَارُزِ حُسْنِهَا وَكَمَالِهَا وَتَحَقُّقِ حِكَمِ حَقَائِقِهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْاِنْسَانِيَّةِ لَاسِيَّمَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ؛ اِذْ هِيَ الْمُظْهِرَةُ وَالْمَدَارُ الْاَتَمُّ لَهَا، وَلَوْلَاهَا لَصَارَتْ هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ الْمُكَمَّلَةُ وَالْكِتَابُ الْكَب۪يرُ ذُو الْمَعَانِي السَّرْمَدِيَّةِ هَبَاءً مَنْثُورًا مُتَطَايِرَةَ الْمَعَان۪ي مُتَسَاقِطَةَ الْكَمَالَاتِ وَهُوَ مُحَالٌ مِنْ وُجُوهٍ وَجِهَاتٍ
775
Âyetü'l‑Kübrâ, bu Arabî fıkranın meâline dair demiş: Bu kâinât, nasıl ki, kendini icâd ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray, bir kitab gibi, bir sergi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden sâni'ine ve kâtibine ve nakkàşına delâlet eder; öyle de: Kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı İlâhiye’yi bilecek, bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini ta'lim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler? Ve ne için buraya geliyorlar? Ve çok durmuyorlar, gidiyorlar?” diye dehşetli suâllere cevab verecek ve o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ve âyât‑ı tekvîniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhakkìk üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkâniyetine ve bu kâinât Hàlık’ının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna kuvvetli ve küllî şehâdet edip اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ der.
Evet, Muhammed’in (A.S.M.) getirdiği Nur ile kâinâtın mâhiyeti, kıymeti, kemâlâtı ve içindeki mevcûdâtın vazifeleri ve neticeleri ve memuriyetleri ve kıymetleri bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinât, baştan başa gayet mânidâr mektûbat‑ı İlâhiye ve mücessem bir Kur'ân‑ı Rabbânî ve muhteşem bir meşher‑i âsâr-ı Sübhâniye olur. Yoksa, adem ve hiçlik ve zevâl ve fenâ karanlıklarında yuvarlanan karmakarışık vahşetli bir vîrâne, dehşetli bir mâtemhâne mâhiyetine düşer. Bu hakikate binâen, kâinâtın kemâlâtı ve hikmetli tahavvülâtı ve sermedî mânâları, kuvvetli bir tarzda نَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ der.
776
Onbeşinci Şehâdet
Pek çok kudsî şehâdetleri ihtiva eden, bu kâinâtta tasarruf ederek zerrâttan seyyârâta kadar bütün tahavvülât ve harekât ve sekenât ve hayat ve memât gibi bütün tasarrufât; emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyle bulunan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un icraat‑ı rubûbiyeti ve ef'âl‑i Rahmâniyeti cihetinde Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) mukaddes şehâdetine işâret eden, bu gelen Arabî fıkradır:
وَبِشَهَادَةِ صَاحِبِ الْكَائِنَاتِ وَخَلَّاقِهَا وَمُتَصَرِّفِهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ؛ بِاَفْعَالِ رَحْمَانِيَّتِهِ وَبِاِجْرَاءَاتِ رُبُوبِيَّتِهِ؛ كَفِعْلِ الرَّحْمَانِيَّةِ بِاِنْزَالِ الْقُرْاٰنِ الْمُعْجِزِ الْبَيَانِ عَلَيْهِ، وَبِاِظْهَارِ اَنْوَاعِ الْمُعْجِزَاتِ عَلٰى يَدَيْهِ، وَبِتَوْف۪يقِهِ وَحِمَايَتِهِ ف۪ي كُلِّ حَالَاتِهِ، وَبِاِدَامَةِ د۪ينِهِ بِكُلِّ حَقَائِقِهِ، وَبِاِعْلَاءِ مَقَامِ حُرْمَتِهِ وَشَرَفِهِ وَاِكْرَامِهِ عَلٰى جَم۪يعِ الْمَخْلُوقَاتِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ، وَكَفِعْلِ رُبُوبِيَّتِهِ بِجَعْلِ رِسَالَتِهِ شَمْسًا مَعْنَوِيَّةً لِكَائِنَاتِهِ، وَبِجَعْلِ د۪ينِهِ فِهْرِسْتَةَ كَمَالَاتِ عِبَادِهِ، وَبِجَعْلِ حَق۪يقَتِهِ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اُلُوهِيَّتِهِ، وَبِتَوْظ۪يفِهِ بِوَظَائِفَ ضَرُورِيَّةٍ لَازِمَةٍ لِوُجُودِ الْمَخْلُوقَاتِ ف۪ي هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ كَلُزُومِ الرَّحْمَةِ وَالْحِكْمَةِ وَالْعَدَالَةِ وَكَضَرُورَةِ لُزُومِ الْغِذَاءِ وَالْمَاءِ وَالْهَوَاءِ وَالضِّيَاءِ
Bu pek kat'î ve çok geniş ve kudsî şehâdetin tafsilâtını Risale‑i Nura havâle edip gayet kısacık bir işâretle meâl‑i icmâlîsine bakacağız:
777
Evet bu kâinâtta, gözümüz önünde bu muntazam tasarrufâtı içinde adâlet ve hikmetle ve rahmet ve inâyet ve himâyetle her zaman iyileri himâye ve fenâları ve yalancıları tokatlamak, rubûbiyetinin bir âdeti olmasından, ef'âl‑i Rahmâniyet muktezâsıyla bir Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı, Muhammed’in (A.S.M.) eline vermesi ve bine yakın mu'cizelerin pek çok envâ'ını O’na vermesi ve bütün hâlâtında ve en tehlikeli vaziyetlerinde şefkatkârâne himâye ve hattâ güvercin ve örümcekle muhâfaza etmesi ve büyük vazifelerinde O’nu tam muvaffak etmesi ve dinini bütün hakikatleriyle idâmesi ve İslâmiyetini zeminin ve nev'‑i beşerin başına geçirmesi ve bütün mahlûkat üstünde bir makam‑ı şeref ve meşâhir‑i insaniyenin fevkınde dâimî bir rütbe‑i makbûliyet ve dost ve düşmanının ittifakıyla en yüksek hasletleri taşıyan bir şahsiyeti vermekle, beşerin beşten birisini O’na ümmet etmesi, gayet kat'î bir tarzda sâdıkıyetine ve risaletine şehâdet ettiği gibi, ef'âl‑i Rubûbiyet cihetinde dahi görüyoruz ki; bu âlemin mutasarrıfı ve müdebbiri, Muhammed’in (A.S.M.) risaletini bu kâinâta bir manevî güneş yapıp, Nur Risalelerinde isbât edildiği gibi, O’nun ile bütün karanlıkları izâle ve nurânî hakikatlerini gösterip ve bütün zîşuûru, belki kâinâtı hayat‑ı bâkiye müjdesiyle sevindirdiği gibi; dinini dahi bütün makbûl ehl‑i ibâdetin fihriste‑i kemâlâtı ve harekât‑ı ubûdiyette sağlam bir program yapması gibi Muhammed’in (A.S.M.) şahsiyet‑i maneviyesi olan hakikatini, Kur'ânın ve Cevşenin delâletiyle tecelliyât‑ı Ulûhiyetine bir âyine‑i câmia yapması ve sâbıkan işâret ettiğimiz hakikatlerin ve ondört asırda her gün ümmetinin bütün hasenâtlarının bir mislini kazanmasının ve hayat‑ı ictimâiye ve maneviye-i beşeriyedeki âsârının delâletiyle, nev'‑i beşere en yüksek reis ve muktedâ ve üstad yapması; ve O’nu büyük ve kudsî vazifelerle beşerin imdâdına gönderip rahmet, hikmet, adâlet, gıdâ, hava, , ziyâ derecesinde insanları O’nun dinine, Şerîatına, İslâmiyetteki hakikatlerine muhtaç (Hâşiye) yapması ile oniki küllî ve kat'î hüccetlerle Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) kudsî şehâdet ettiği hâlde, acaba hiç mümkün müdür ki; sinek kanadının ve bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bu kâinât sâhibinin bu derece küllî ve geniş şehâdetlerine mazhar olan Risalet‑i Muhammediye (A.S.M.), kâinâtın manevî bir güneşi olmasın.
778
İşte bu onbeş küllî Şehâdetler, herbiri pek çok şehâdetleri, hattâ Üçüncü Şehâdet mu'cizât lisânıyla bin şehâdeti ihtiva edip öyle bir kat'iyyetle ve kuvvetle Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullâh olan da'vâyı isbât ve tahakkukunu ve kıymetini ve ehemmiyetini ilân etmiş ki; her gün beş defa Âlem‑i İslâm, yüzer milyon lisânlar ile teşehhüdde o da'vâyı kâinâta ilân ettiği gibi; o da'vânın esâsı olan Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.), kâinâtın çekirdek‑i aslîsi, bir sebeb‑i hilkati ve en mükemmel meyvesi olduğunu milyarlar ehl‑i îmân tereddüdsüz tasdik ederek kabûl etmişler.
779
Ve bu kâinâtın Sâhibi (Celle Celâlühû) o Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye’yi (A.S.M.) Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine bir yüksek dellâl ve kâinât tılsımının ve hilkat muammâsının bir doğru keşşâfı ve lütûf ve rahmetinin bir parlak misâli ve şefkat ve muhabbetinin bir belîğ lisânı ve âlem‑i bâkîdeki hayat‑ı dâime ve saâdet‑i ebediyenin en kuvvetli müjdecisi ve elçilerinin en son ve en büyük bir resûl eylemiş.
Acaba bu mâhiyetteki bir hakikate kanâat etmeyen veya ehemmiyet vermeyen, ne derece hasâret ve hatâ ve belâhet ve cinayet ettiği kıyâs edilsin!‥
İşte, namazdaki Fâtiha, nasıl İkinci Kısımda işârâtıyla, teşehhüdde اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’daki hakikat‑i tevhid da'vâsına kat'î hüccetleri gösterir, hadsiz imzalar basar; bu Üçüncü Kısımda dahi yine teşehhüdde وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ ’da hakikat‑i risalet da'vâsına kuvvetli şâhidleri getirip nihâyetsiz tasdik imzalarını bastırır.
Erhamerrâhimîn; bu Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) hürmetine, bizi, O’nun şefâatine mazhar ve sünnetinin ittibâ'ına muvaffak ve dâr‑ı saâdette O’nun âl ve ashâbına komşu eyle! Âmîn âmîn âmîn
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ الْمَقْرُوءَةِ وَالْمَكْتوُبَةِ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
780

İkinci Makam

El‑Hüccetü'z-Zehrâ’nın İkinci Makamı

﴿
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Fâtihanın âhirinde, ehl‑i hidayet ve istikamet ve ehl‑i dalâlet ve tuğyanın muvâzenesine işâret eden ve Risale‑i Nurun bütün muvâzenelerinin menba'ı olan âyetin bir hakikatini Sûre‑i Nur’dan: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ… الخ âyeti ve arkasında ﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ… الخ âyetiyle beraber pek acîb bir tarzda o muvâzeneyi mu'cizâne ifâde ederler.
Birinci Âyet‑i Nur: Birinci Şuâ’da isbât edilmiş ki; on işâretle Risale‑i Nura bakıyor; mu'cizâne, Kur'ânın o tefsirinden gaybî haber veriyor. Ve Risale‑i Nura Nur nâmı verilmesine en birinci sebeb olmasından, Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmında bir seyahat‑ı hayâliye temsîlinde, bu acîb âyetin Nur kelimesinde (Nun‑u Na'büdü) mu'cizesi gibi bir manevî mu'cizesinin beyânına binâen, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nde dünya seyyahı, Hàlık’ını aramak, bulmak, tanımak için bütün kâinâttan ve envâ'‑ı mevcûdâtından sorduğu ve otuzüç yol ile ve kat'î bürhânlarla Hàlık’ını ilmelyakìn ve aynelyakìn bildiği gibi; o aynı seyyah, asırlarda ve arz ve semâvât tabakalarında aklıyla, kalbiyle, hayâliyle gezen yorulmaz, tok olmaz, bütün dünyayı bir şehir gibi görüp, teftiş ederek, kâh Kur'ân hikmetine, kâh felsefe hikmetine aklını bindirip geniş hayâl dûrbîniyle en uzak tabakalara bakarak, hakikatleri vâkide olduğu gibi görmüş, bizlere Âyetü'l‑Kübrâ’da kısmen haber vermiş.
781
İşte şimdi biz, o ayn‑ı hakikat ve bir temsîl mânâsında olan seyahat‑ı hayâliyesiyle girdiği pek çok âlemler ve tabakalardan nümûne için yalnız üç tabakasını, Fâtiha âhirindeki muvâzenenin yalnız kuvve‑i akliye cihetinde bir misâlini, gayet muhtasar beyân edeceğiz. Sâir meşhûdâtını ve muvâzenelerini, Risale‑i Nurun muvâzenelerine havâle ederiz.

Birinci Nümûne Şöyle

O, dünyaya sırf Hàlık’ını tanımak, bulmak için gelen seyyah, aklına dedi: Biz, herşeyden Hàlık’ımızı sorduk, güzel, tam cevab aldık. Şimdi; Güneşi güneşten sormak lâzım.’ darb‑ı meseli gibi, biz dahi Hàlıkımızı, İlim ve İrâde ve Kudret gibi kudsî sıfatlarının tecellîleriyle ve meşhûd eserleriyle ve isimlerinin cilveleriyle tanımak, bulmak için bir seyahat daha yapacağız.” diye dünyaya girdi. Ve ikinci bir cereyan olan ehl‑i dalâlet gibi birden küre‑i arz sefînesine bindi. Hikmet‑i Kur'âniye’ye tâbi olmayan fen ve felsefe gözlüğünü taktı. Ve Kur'ân okumayan coğrafya fenninin programıyla baktı, gördü ki:
782
Nihâyetsiz bir boşlukta, bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede, top güllesinden yetmiş defa sür'atli bir hareketle gezer. Yüzbinler nev'i bîçâre, âciz zîhayatları içine almış. Eğer bir dakika yolunu şaşırsa veya bir serseri yıldıza çarpsa, parçalanarak hadsiz fezâda sukùt ile, bütün o bîçâre zîhayatları ademe, hiçliğe boşaltacak, dökecek diye anladı. ﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ cereyanının dehşetli manevî musîbetini, ﴿اَوْكَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ ’in boğucu karanlığını hissederek: Eyvâh! Ne yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan kurtulmak çaresi nedir?” diye o kör felsefenin gözlüğünü kırdı, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ cereyanına girdi. Birden, Hikmet‑i Kur'âniye imdâdına geldi, tam hakikatini gösteren bir dûrbîn aklına verdi, Şimdi bak dedi Baktı, gördü ki: ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ismi, ﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ burcunda bir güneş gibi tulû' etti. Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinât denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatle güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsulâtını erzâk isteyenlere getirir ve Sevr ve Hût nâmlarında iki meleği o sefîneye kaptan yapılmış, gayet güzel ve muhteşem memleket‑i Rabbâniyede Hàlık‑ı Zülcelâl’in mahlûkat ve misâfirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor. Ve onun ile, ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ hakikatini gösterir, Hàlık’ını bu ismin cilvesiyle tanıttırır diye anladı. Bütün rûh u canıyla ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ dedi, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ tâifesine girdi.
783

İkinci Nümûne

O seyyahın, âlemlerdeki seyahatinde gördüğü nümûnelerden

İkinci Nümûnesi

O seyyah, küre‑i arz gemisinden çıkıp hayvanat ve insanlar âlemine girdi. Dinden rûh almayan hikmet‑i tabîiye gözlüğü ile o âleme baktı, gördü ki:
O hadsiz zîhayatların hadsiz ihtiyaçları ve onları inciten ve hırpalayan hadsiz muzır düşmanları ve merhametsiz hâdiseleri var iken, o ihtiyaçlara karşı sermâyeleri binden, belki yüzbinden ancak bir olabilir. Ve o muzır şeylere mukâbil iktidarları, milyondan ancak birdir. Bu çok dehşetli ve acınacak vaziyette, rikkat‑i cinsiye ve şefkat‑i nev'iye ve akıl alâkadarlığı ile onların hâline o derece acıdı ve mahzûn ve me'yûs ve Cehennem azâbı gibi elemler alırken ve o perîşan âleme girdiğine bin pişman olurken, birden Hikmet‑i Kur'âniye imdâdına yetişti, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ dûrbînini verdi. Bak!” dedi. Baktı, gördü ki: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ tecellîsiyle Rahmân, Rahîm, Rezzâk, Mün'im, Kerîm, Hafîz gibi çok esmâ‑i İlâhiye’nin herbiri, birer güneş gibi ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ﴿وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ gibi âyetlerin burçlarında tulû' ettiler. O insan ve hayvan dünyasını rahmetle, ihsânla doldurup bir nev'i muvakkat Cennet’e çevirdiler. Ve bu şâyân‑ı temâşâ, güzel, ibretli misâfirhânenin mihmandâr‑ı kerîmini tam bildirdiklerini bildi, bin kere ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ dedi.
784

Üçüncü Nümûne

Seyahatindeki yüzer müşâhedâtından

Üçüncü Nümûnesi

Hàlık’ını, isimlerinin ve sıfatlarının tecellî ve cilveleriyle tanımak isteyen o dünya seyyahı, akıl ve hayâline dedi ki: Haydi!‥ Rûhlar ve melekler gibi biz dahi cesedimizi yerde bırakıp göklere çıkacağız. Hàlık’ımızı semâvâttakilerden soracağız.” Rûh hayâle ve akıl fikre bindiler, semâya çıktılar. Kozmoğrafya fennini kendilerine rehber ettiler. Dini dinlemeyen bir felsefe nazarıyla مَغْضُوبِ‥ ضَالّ۪ينَ cereyanıyla baktılar. Gördü ki:
Küre‑i arzdan bin defa büyük, top güllesinden yüz defa çabuk hareket edenler içlerinde bulunan binler kütleler, ateş saçan yıldızlar; şuûrsuz, câmid, serseri gibi birbiri içinde sür'atle gezerler. Bir dakika bir tesâdüfle biri yolunu şaşırsa; o boş ve hududsuz ve hadsiz, nihâyetsiz âlemde bir şuûrsuz küre ile çarpmak sûretinde kıyâmet gibi bir herc ü merce sebeb olur.
O seyyah, hangi tarafa baktı ise; dehşet ve vahşet ve hayret ve korkmak aldı, göğe çıktığına bin pişman oldu. Akıl ve hayâl, bütün bütün bozuldular. Bizim vazifemiz güzel hakikatleri görmek ve göstermek iken, böyle Cehennem gibi çirkin ve azâblı mânâları bilmek, müşâhede etmek vazifesinden istifâ ediyoruz ve istemiyoruz.” derken, birden ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ tecellîsi ile, خَالِقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ gibi çok isimler, herbiri birer güneş gibi ﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ ve ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا ve ﴿ثُمَّ اسْتَوٰٓي اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ gibi âyetlerin burçlarında tulû' ettiler. Bütün semâvâtı nurla, meleklerle doldurdular, bir büyük câmiye ve mescide ve ordugâha çevirdiler.
O seyyah ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْcereyanına girdi. Dâllînden, ﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ ’den kurtuldu. Birden, Cennet gibi muntazam, güzel, muhteşem bir memleket gördü. Her tarafta Hàlık‑ı Zülcelâl’i bildiriyorlar, bir vaziyeti müşâhedesiyle, akıl ve hayâlin kıymetleri ve vazifeleri bin derece terakkî etti.
785
İşte o seyyahın kâinâttaki seyahatinin yüzer nümûnesinden bu mezkûr üç nümûneye kıyâsen sâir müşâhedâtını ve isimlerin cilveleriyle Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetini, Risale‑i Nura havâle edip bu pek kısa işârete iktifâen, bu pek uzun kıssayı kısa keserek Hàlık’ımızı bildiren kudsî sıfatlardan ve sıfât‑ı seb'asından yalnız İlim ve İrâde ve Kudret gibi üç mühim sıfatların eserleriyle, tecellîleriyle ve tahakkuklarının hüccetleriyle kâinât Hàlık’ını tanımağa, o dünya seyyahı gibi gayet kısa işâretlerle çalışacağız. Tafsilâtını Risale‑i Nura havâle ederiz.
İşte, Arabî Hizb‑i Nurî’nin Hülâsatü'l‑Hülâsasından dâimî, tefekkürî bir virdim ve Allâhu Ekber cümlesinin otuzüç mertebesinden üç mertebeyi beyân eden bu gelen Arabî fıkranın bir nev'i tercümesi içinde kısa işâretlerle ulemâ‑i ilm-i kelâmı ve akîde ulemâsını pek çok meşgul eden ilim ve irâde ve kudret‑i İlâhiye’nin kâinâttaki cilveleriyle, onları aynelyakìn îmân ile tasdik ve onlarla Vâcibü'l‑Vücûd’un bedâhetle mevcûdiyetine ve vahdâniyetine ilmelyakìn tasdik ile tam îmân etmeye yol açan bu Arabî fıkradır:
786
﴿
﴿وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يرًا
اَللّٰهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَعِلْمًا اِذْ هُوَ الْعَل۪يمُ بِكُلِّ شَيْءٍ بِعِلْمٍ مُح۪يطٍ لَازِمٍ ذَاتِيٍّ(Hâşiye)لِلذَّاتِ يَلْزَمُ الْاَشْيَاءَ لَايُمْكِنُ اَنْ يَنْفَكَّ عَنْهُ شَيْءٌ بِسِرِّ الْحُضُورِ وَالشُّهُودِ وَالْاِحَاطَةِ النُّورَانِيَّةِ وَبِسِرِّ اِسْتِلْزَامِ الْوُجُودِ لِلْمَعْلُومِيَّةِ وَاِحَاطَةِ نُورِ الْعِلْمِ بِعَالَمِ الْوُجُودِ ❋ نَعَمْ فَالْاِنْتِظَامَاتُ الْمَوْزُونَةُ‥ وَالْاِتِّزَانَاتُ الْمَنْظُومَةُ‥ وَالْحِكَمُ الْقَصْدِيَّةُ الْعَامَّةُ‥ وَالْعِنَايَاتُ الْمَخْصُوصَةُ الشَّامِلَةُ‥ وَالْاَقْضِيَّةُ الْمُنْتَظَمَةُ‥ وَالْاَقْدَارُ الْمُثْمِرَةُ‥ وَالْاٰجَالُ الْمُعَيَّنَةُ وَالْاَرْزَاقُ الْمُقَنَّنَةُ، وَالْاِتْقَانَاتُ الْمُفَنَّنَةُ وَالْاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُ وَغَايَةُ كَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَالْاِنْسِجَامِ وَالْاِتِّسَاقِ وَالْاِتْقَانِ وَالْاِتِّزَانِ وَالْاِمْتِيَازِ، اَلْمُطْلَقَاتِ ف۪ي كَمَالِ السُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ ❋ دَالَّاتٌ عَلٰى اِحَاطَةِ عِلْمِ عَلَّامِ الْغُيُوبِ بِكُلِّ شَيْءٍ﴿اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُفَنِسْبَةُ دَلَالَةِ حُسْنِ صَنْعَةِ الْاِنْسَانِ عَلٰى شُعُورِ الْاِنْسَانِ اِلٰى نِسْبَةِ دَلَالَةِ حُسْنِ خِلْقَةِ الْاِنْسَانِ عَلٰى عِلْمِ خَالِقِ الْاِنْسَانِ كَنِسْبَةِ لُمَيْعَةِ نُجَيْمَةِ الذُّبَيْبَةِ فِي اللَّيْلَةِ الدَّهْمَاءِ اِلٰى شَعْشَعَةِ الشَّمْسِ ف۪ي رَابِعَةِ النَّهَارِ
787
Gayet kısa bir nev'i tercümesi içinde ilm‑i İlâhîye, bu pek ehemmiyetli hakikat‑i îmâniyeye kısacık işâretler edip tafsilâtını Risale‑i Nura havâle ile deriz ():
Evet, nasıl ki; rahmet, rızk‑ı acâibiyle güneş gibi kendini gösterip perde‑i gaybda bir Rahmân‑ı Rahîm’i kat'iyyetle isbât ediyor; öyle de; yüzer Âyât‑ı Kur'âniye’de mevki alan ve kudsî yedi sıfattan bir cihette en birincisi olan ilim dahi, nizâm ve mîzanın hikmetleri ve meyveleriyle güneş ziyâsı misillû kendini gösterdiği gibi; bir Alîm‑i Külli Şey’in mevcûdiyetini kat'iyyetle bildirir.
Evet, insanın şuûruna, ilmine delâlet eden düzgün ölçülü san'atı ile insanın hàlıkının ilmine hikmetine delâlet eden hüsn‑ü hilkat-i insan muvâzenesi; aynen yıldız böceğinin gecedeki ışığının lem'acığının, gündüzde güneşin ihâtalı ziyâsına nisbeti gibidir.
788
Şimdi ilm‑i İlâhî’nin delillerini beyân etmeden evvel, o kudsî sıfatın kâinâtın envâ'ındaki tecellîleriyle Zât‑ı Akdes’i pek zâhir bir tarzda göstermesine delâlet ve şehâdet eden Mi'râc‑ı Muhammedî (A.S.M.) gecesinde huzur ve hitâb‑ı İlâhîye mazhar olduğu zaman, birden اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ diyerek, bütün zîhayat ve envâ'‑ı mahlûkat nâmına bir meb'ûs ve elçi olmasından, bütün onların sıfat‑ı ilmin cilveleriyle Rablerini bildirdikleri tarzda, selâm yerinde umum zîşuûr bedeline, hàlıkına umum zîhayatın hediyelerini takdim eder.
Yani: اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ dört kelimeler ile umum zîhayatın dört tâifesinin ezelî, ebedî ilmin cilveleriyle Allâmü'l‑Guyûb’a karşı tahiyelerini, tebriklerini, ubûdiyetlerini, güzel mârifetlerini gösterdiğinden, bu kudsî mükâleme‑i mi'râciyeyi geniş mânâsıyla okumak, teşehhüdde umum İslâmın farz bir vazifesi olmuş. O kudsî mükâlemenin izâhatını Risale‑i Nura havâle edip, gayet kısa dört işâretle bir mânâsını beyân edeceğiz.

Dört Kudsî Kelime‑i Mi'râciye

Birincisi

اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ ’dır. Kısacık meâli şudur: Nasıl bir usta, pek hàrika bir makineyi derin ilmi ve mu'cizekâr zekâsıyla yapsa, o acîb makineyi gören herkes, o ustayı takdirkârâne tebrik edip alkışlar ve tahsinkârâne medihlerle ve ihsânlarla ona maddî, manevî hediyeler, tahiyeler verir; o makine dahi, o ustanın istediği tarzda tam tamına, gayet mükemmel olarak arzularını ve hàrika ince san'atını ve mehâret‑i ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasını lisân‑ı hâl ile alkışlar, tebrik eder, manevî tahiyeler, hediyeler verir:
789
Aynen öyle de; kâinâtta bütün zîhayat tâifeleri, herbiri ve herbir ferdi, her tarafı mu'cizeli birer hàrika makinedir ki; ustasının herşeyin herşey ile münâsebetini gören ve herşeyin hayatına lâzım bütün şeyleri görüp tam yerinde ona yetiştiren ihâtalı ilminin derin ve ince cilveleri ile kendini tanıttıran Sâni'‑i Zülcelâl’ini hayatlarının lisân‑ı hâlleriyle, ins ve cin ve melek olan zîşuûrların kàl dilleri gibi tahiyelerle alkışlar ve tebriklerle اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ derler. Ve hayatlarının fiatını doğrudan doğruya bütün mahlûkatı bütün ahvâliyle bilen Hàlıklarına ubûdiyetkârâne takdim ediyorlar ki; Mi'râc Gecesinde bütün zîhayat nâmına Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Vâcibü'l‑Vücûd’un huzurunda selâm yerinde اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ deyip bütün zîhayat tâifelerinin tahiye ve hediye ve manevî selâmlarını takdim etmiş.
Evet, âdi bir muntazam makine, intizam ve mîzanlı hey'etiyle şeksiz bir mâhir ve dikkatli ustayı gösterdiği gibi; kâinâtı dolduran hadsiz zîhayat makineler de, herbirisi binbir mu'cizât‑ı ilmiyeyi gösteriyorlar. Elbette yıldız böceğinin ışığına nisbeten güneşin ziyâsı derecesinde ilmin cilveleri ile o zîhayatlar, usta ve sermedî san'atkârlarının vücûb‑u vücûduna ve ma'bûdiyetine pek parlak şehâdet ederler.
790

İkinci Kudsî Kelime‑i Mi'râciye

اَلْمُبَارَكَاتُ ’dür. Mâdem hadîsçe namaz, mü'minin mi'râcıdır ve mi'râc‑ı ekberin cilvesine mazhardır. Ve mâdem dünya seyyahı, her âlemde, ilim sıfatıyla Allâmü'l‑Guyûb Hàlık’ını bulmuş; biz dahi o seyyahla beraber, mübâreklerin ve görenlere Bârekallâh dedirtenlerin ve اَلْمُبَارَكَاتُ ’nün geniş âlemine girip bütün zîrûhun masûm, mübârek yavrularını ve bütün zîhayatın mukadderât ve programlarının kutucukları olan tohum ve çekirdekleri başta olarak o mübârekât âlemini temâşâ ve mütâlaa ile kudsî sıfat‑ı ilmin mu'cizâtlı, ince cilveleriyle Hàlık’ımızı ilmelyakìn ile bilmeye o seyyah gibi çalışacağız.
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; bütün o masûm yavrucuklar ve o mübârek mahzencikler, sandıkçıklar; bir Alîm‑i Hakîm’in ilmiyle hem umumu, hem herbir ferdi, birden bir uyanmak ve gaye‑i hilkatine yürümek için bir hareket alırlar. Hakikat nazarıyla bakanlara Bin Bârekallâh! Yüzbin Mâşâallâh!” dedirtirler.
Evet, meselâ: Nutfeler, yumurtalar, tohumlar, çekirdekler herbiri birden ilimden gelen bir ince nizâm ve o nizâm‑ı mehâretten gelen tam bir mîzan içinde o mîzan, yeni bir tanzim; o ise, taze bir ölçü ve tevzîn içinde o dahi, bir temyiz ve terbiye ve müteşâbih emsâlinden kasdî fârika alâmetleri içinde o da, san'atlı bir tezyîn ve süslemek içinde bu dahi, hakîmâne, lâyık, mükemmel cihâzât ve tasvir içinde bu ise, kerîmâne, rızık isteyenlerin zevklerini memnun etmek için, o mahlûkların ve meyvelerin etleri ve yenilen kısımları ihtilâf içinde; bu ise, alîmâne, mu'cizâne, ayrı ayrı nakışlar, zînetler içinde bu da, ayrı ayrı güzel, hoş kokular ve lezzetli tatlar içinde ki; kemâl‑i intizam içinde, birbirinden mütemâyiz, ayrı iken kesret ve sür'at ve vüs'at‑i mutlaka içinde sehivsiz hatâsız, bütün onların sûretlerinin inkişafları ve her mevsimde o hàrika hâlin devamı içinde bütün o mübâreklerin herbiri ve beraber, bu mezkûr onbeş dil ile ustalarının hàrika mehâretini ve mu'cizâtlı ilmini göze gösterip Allâmü'l‑Guyûb, Vâcibü'l‑Vücûd Sâni'lerini güneş gibi bildiriyorlar.
791
İşte bu pek geniş ve parlak şehâdetleri ve Sâni'ini tebrikleri içindir ki, Mi'râc Gecesinde bütün mahlûkat hesabına konuşan Zât‑ı Muhammediye (A.S.M.) اَلْمُبَارَكَاتُ kelimesini selâm yerinde demiş.

Üçüncü Kelime

اَلصَّلَوَاتُ ’dür ki; hem umumî Mi'râc‑ı Ekber-i Muhammedî’de (A.S.M.) hem her mü'minin hususî mi'râcı olan namaz teşehhüdünde, her gün hiç olmazsa on defa, yüz milyonlar ehl‑i îmân, o kudsî kelimeyi, Peygamberin (A.S.M.) tebaiyetiyle Dergâh‑ı İlâhî’ye takdim edip kâinâtta ilân ederler. Mi'râca dair Otuzbirinci Söz, Mi'râc’ın bütün hakikatlerini bir muhâtab ittihàz ettiği muannid, mülhid, münkirlere karşı dahi gayet kat'î ve kuvvetli bir sûrette isbât ettiğine binâen, tafsilâtını ve hüccetlerini ona havâle ederek gayet muhtasar bir işâretle bu Üçüncü Kelime‑i Mi'râciyenin geniş mânâsını gösteren zîrûh, zîşuûr tâifelerinin acîb âlemine bakıp, ilm‑i ezelînin cilveleriyle Hàlık’ımızın vahdet ve mevcûdiyeti içinde kemâl‑i rahmâniyetini ve rahîmiyetini ve azamet‑i kudret ve şümûl‑ü irâdetini bilmeye çalışacağız:
Evet, bu âlemde görüyoruz ki: Bu zîrûhlar, şuûren ve aklen olmasa da hissen, fıtraten hissediyorlar ki; herbiri, hadsiz bir acz ve za'f içinde, hadsiz düşmanları ve incitenleri var ve hadsiz bir fakr ve ihtiyaç içinde, hadsiz hâcâtı ve matlûbları var. İktidarı ve sermâyesi binden birine kâfî gelmediğinden, bütün kuvvetiyle bağırır ve ağlar; ma'nen, fıtraten yalvarır; kendine mahsûs sesiyle, lisânıyla duâlar, niyâzlar, bir nev'i namazlar, salavâtlar ile bir Alîm‑i Kadîr dergâhına ilticâ ederken birden görüyoruz ki; o bağıranların her işini, her ihtiyacını bilen ve her derdini ve zararını anlayıp yalvarmasını, fıtrî duâsını işiten Alîm‑i Mutlak bir Kadîr‑i Hakîm, imdâdlarına yetişir, bütün istediklerini yapar. Ağlamalarını gülmeğe, bağırmalarını teşekkürlere çevirir.
792
Bu hakîmâne, alîmâne, rahîmâne yardım, pek parlak bir tarzda ilim ve rahmetin cilveleriyle bir Mucîb‑i Muğîs, bir Rahîm‑i Kerîmi bildirip o zîrûh âleminin bütün salavât ve ubûdiyetlerini O’na takdim ve tahsîs eder mânâsıyla, Mi'râc‑ı Ekberde Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve mi'râc‑ı asğar olan namazlarda O’nun ümmeti, اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ der.

Dördüncü Kelime‑i Kudsiye

اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ ’dir. Risale‑i Nurun çok hakikatleri namaz tesbihâtında ihtar edilmesi hikmetiyle; hem Fâtihanın, hem teşehhüdün kelimelerinin hakikatlerini kısa işâretlerle beyân etmeğe, âdeta ihtiyarsız sevkedildim.
İşte, Mi'râc‑ı Muhammedî’de (A.S.M.) denilen اَلطَّيِّبَاتُ kelime‑i kudsiyesi; ehl‑i mârifet ve îmân ve küllî şuûr sâhibi olan ins ve cin ve melek ve rûhânilerin, kâinâtı güzel tayyibeleri ve haseneleri ve ubûdiyetleriyle güzelleştiren ve güzellerin âlemine bakan ve sermedî Cemîl‑i Mutlak’ın hadsiz cemâl ve güzelliklerini ve kâinâtı süslendiren isimlerinin dâimî güzelliklerini tam bilen ve aşk ve şevkle küllî ubûdiyetler ile mukàbele eden ve parlak îmân ve geniş mârifetler ve medh ü senâların revâih‑i tayyibe ve hoş kokularıyla Hàlıklarına karşı o hadsiz tayyibâtlar mânâsıyla Mi'râcda söylenmiş sırrıyla; teşehhüdde bütün ümmet, her gün usanmadan o kudsî kelime‑i tayyibeyi tekrar ederler.
793
Evet, bu kâinât, nihâyetsiz bir hüsün ve Cemâl‑i Sermedînin âyinesi ve cilveleri ve kâinâttaki bütün cemâl ve kemâl ve güzellikler; o sermedî hüsünden gelir ve ona intisabla güzelleşir, kıymeti yükselir. Yoksa; karmakarışık bir vîrâne, bir hüzüngâh olur. Ve o intisab ise, saltanat‑ı ulûhiyet’in dellâlları ve ilâncıları olan ins ve melek ve rûhânilerin mârifet ve tasdikleriyle anlaşılır.
Hattâ o dellâlların güzel ve tatlı hamdlerini ve senâlarını ve ma'bûd’una medihlerini ve onların kelimelerini her tarafa neşir ve Arş‑ı A'zamın cânibine sevketmek için hava unsurunun zerreleri emirber neferler, küçücük diller ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergâh‑ı Ulûhiyet’e takdim etmek için o pek hàrika vaziyet‑i acîbe havaya verildiğine kuvvetli bir ihtimal var diye kalbime geldi.
İşte ins ve melek nasıl ki; îmânları ve ubûdiyetleriyle Ma'bûd‑u Zülcelâl’i bildiriyorlar; öyle de: O Hakîm‑i Zülcelâl dahi o ilâncılara verdiği çok câmi' isti'dâdlarla, pek hàrika cihâzlarla ve dekàik‑ı ilmiyeleriyle herbirisini bütün kâinâtla alâkadar bir küçük kâinât hükmüne getirmekle kendini pek parlak bir tarzda bildiriyor. Meselâ: İnsanın küçücük kafasında ceviz kadar bir yerde kuvve‑i hâfıza, kuvve‑i hayâliye, kuvve‑i müfekkire gibi müteaddid, acîb makineleri yaratmak ve kuvve‑i hâfızayı bir büyük kütübhâne hükmüne getirmekle ilm‑i ezelînin cilvesiyle güneş gibi kendini gösteriyor ().
Şimdi, sâbıkan zikredilen ve ilm‑i muhîtin küllî hüccetlerine işâret eden ve bir geniş hüccet olarak hadsiz bürhânları ihtiva eden ve onbeş delil ile ilm‑i muhîti gösteren Arabî parçanın gayet kısa bir meâline ve bir nev'i tercümesine işâret ederiz.
794

İlm‑i Muhîtin Küllî Hüccetlerine İşâret Eden Deliller

Onbeş Delilden Birincisi

فَالْاِنْتِظَامَاتُ الْمَوْزُونَةُ ’dir. Yani: Bütün mahlûkatta müşâhede edilen ölçülü düzgünlük, mîzanlı intizam; ihâtalı bir ilme şehâdet eder.
Evet, muntazam bir saray gibi kâinâttan ve manzûme‑i şemsiyeden ve kelimeler ve seslerin neşrinde zerreleri medâr‑ı hayret bir intizam gösteren hava sahifesinden ve üçyüzbin ayrı ayrı nev'ileri her baharda bir intizam‑ı ekmel içinde yetiştiren zemin yüzünden tut, herbir zîhayatın vücûdundaki a'zâ ve cihâzât ve hüceyrât ve zerrelere kadar derin, ihâtalı, şaşırmaz bir ilmin eseri olan mîzanî düzgünlük ve tam intizam bulunması; gayet zâhir ve kat'î bir sûrette ihâtalı bir ilme delâlet ve şehâdet eder demektir.

İkinci Delil

وَالْاِتِّزَانَاتُ الْمَنْظُومَةُ ’dir. Yani: Bütün kâinâttaki masnûâtta cüz'î, küllî seyyârâttan kandaki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâya kadar herşeyde gayet düzgün bir ölçü, mütenâsib bir mîzan bulunması; bedâhetle muhît bir ilme delâlet ve kat'î şehâdet eder.
Evet, görüyoruz ki: Meselâ: Bir sineğin, bir insanın a'zâları ve cihâzâtı, hattâ cesedinin hüceyrâtı ve kanındaki kırmızı ve beyaz kürecikleri o derece hassas bir mîzan ve ince bir ölçü ile yerleştirilmiş ve o derece birbirine münâsib ve uygun ve cesedin sâir a'zâlarında öyle muntazam bir tenâsüb var ki; nihâyetsiz bir ilme mâlik olmayan, o vaziyeti onlara vermesi hiçbir cihette imkânı yok.
İşte aynen bütün zîhayat ve envâ'‑ı mahlûkat, zerrâttan manzûme‑i şemsiyedeki seyyârâta kadar; öyle tam bir muvâzene ve zerre kadar şaşırmaz bir düzgün ölçü hükmetmesi, ihâtalı bir ilme kat'î delâlet ve parlak şehâdet eder. Demek ilmin her delili, Zât‑ı Alîmin mevcûdiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz olması muhâl ve imkânsız olmasından, bütün hüccetleri Alîm‑i Ezelînin vücûb‑u vücûduna kuvvetli ve gayet kat'î bir hüccet‑i kübrâdır.
795

Üçüncü Delil

وَالْحِكَمُ الْقَصْدِيَّةُ الْعَامَّةُ ’dir. Yani: Bütün kâinâttaki hallâkıyet ve fa'âliyette ve tebeddülât ve ihyâ ve tavzifat ve terhisâtta bütün masnûâtın herbiri ve herbir tâifenin tesâdüf imkânı olmayan öyle kasdî ve bilerek takılan hikmetleri ve fâideleri ve vazifeleri var ve görüyoruz ki; ihâtalı bir ilmi bulunmayan, hiçbir cihette, hiçbirisine icâd noktasında sâhib çıkamaz.
Meselâ: Hadsiz zîhayattan bir insanın yüz cihâzâtından bir tek cihâzı olan lisânı; bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, fâidelere âlet oluyor Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve Rahmet‑i İlâhiye’nin matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve rûha ve dimağa tam bir tercümân ve santral olmak; elbette gayet parlak ve kat'î bir sûrette ihâtalı ilme delâlet ve şehâdet eder.
Bir tek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delâlet etse; hadsiz lisânlar ve hadsiz zîhayatlar, nihâyetsiz masnûât, güneş zuhûrunda ve gündüz kat'iyyetinde nihâyetsiz bir ilme delâlet ve şehâdet ve Allâmü'l‑Guyûb’un dâire‑i ilminden ve hikmetinden ve meşîetinden hariç hiçbir şey yoktur diye ilân ederler.

Dördüncü Delil

وَالْعِنَايَاتُ الْمَخْصُوصَةُ الشَّامِلَةُ’dir. Yani: Bütün zîhayat, zîşuûr âleminde, her nev'e ve her ferde, hususî ve ona münâsib ve umuma şâmil inâyetler, şefkatler, himâyetler; bedâhet derecesinde ihâtalı bir ilme delâlet ve o inâyetlere mazhar olanları ve ihtiyaçlarını bilen bir alîm‑i inâyetkârın vücûb‑u vücûduna hadsiz şehâdetler eder, demektir.
796
İhtar: Risale‑i Nurun Hülâsatü'l-hülâsasının zübdesi olan Arabî fıkradaki kelimelerin izâhı ise: Kur'ân’dan tereşşuh eden Risale‑i Nurun Âyât‑ı Kur'âniye’nin lemeâtından aldığı hakikatlere, hususan İlim ve İrâdeye ve Kudrete dair delillere ve hüccetlere işârettir ki; bu Arabî kelimelerin işâret ettikleri o ilmî deliller, ehemmiyetle tefsir ediliyor. Demek herbiri, çok âyâtın birer işâret ve birer nüktesini beyân etmektir. Yoksa o Arabî kelimelerin tefsiri ve beyânı ve tercümesi değildir. Sadede dönüyoruz.
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; bizleri ve bütün zîrûhları bilir ve bilerek şefkatle himâye eder ve ihtiyacını ve her derdini bilir ve bilerek inâyetiyle imdâdına yetişir bir Alîm‑i Rahîm var. Hadsiz misâllerinden birisi: İnsanın rızık ve ilâç ve muhtaç olduğu mâdenler cihetinde gelen hususî ve umumî inâyetler, pek zâhir bir sûrette bir ilm‑i muhîti gösterir ve bir Rahmân‑ı Rahîm’e rızık, ilâç, mâdenlerin adedince şehâdetler ederler.
Evet insanın hususan âcizlerin ve yavruların iâşeleri ve bilhassa mide matbahından cesedin rızık isteyen a'zâlarına, hattâ hüceyrelerine herbirine münâsib rızkını yetiştirmeleri ve dağlar bir eczâhâne ve insana lâzım bütün mâdenlerin bir anbarı olmaları gibi hakîmâne işler, gayet ihâtalı bir ilim ile olabilir. Serseri tesâdüf, kör kuvvet, sağır tabiat, câmid, şuûrsuz esbâb, basit, istilâcı unsurlar; hiçbir cihette bu alîmâne, basîrâne, hakîmâne, merhametkârâne, inâyet‑perverâne olan iâşe ve idare ve himâyet ve tedbire karışamazlar. Yalnız o zâhirî esbâb; Alîm‑i Mutlak’ın emriyle, izniyle, ilim ve hikmeti dâiresinde bir perde‑i izzet-i Kudret-i İlâhiye olarak isti'mâl ve istihdam edilmeleri var.
797

Beşinci ve Altıncı Delil

وَالْاَقْضِيَّةُ الْمُنْتَظَمَةُ وَالْاَقْدَارُ الْمُثْمِرَةُ ’dir. Yani: Herşeyin, hususan nebâtât ve eşcâr ve hayvanat ve insanların şekilleri ve mikdarları, ilm‑i ezelînin iki nev'i olan kazâ ve kaderin düsturlarıyla san'atkârâne biçilmiş ve herbirinin kàmetine göre tam münâsib dikilmiş, mükemmel giydirilmiş, gayet muntazam birer hikmetli şekil verilmiş. Onlar, herbiri ve beraber, bir nihâyetsiz ilme delâlet ve bir Sâni'‑i Alîme adedlerince şehâdet ederler demektir.
Evet, meselâ nümûne olarak hadsiz misâllerinden yalnız tek bir ağaç ve bir ferd‑i insana bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu meyveli ağaç, o çok cihâzâtlı insan; hiçbir ressam tam taklidini yapamayacak derecede zâhiri ve bâtını, dış ve içi öyle bir gaybî pergârla ve ince bir ilmin kalemiyle hududları çizilmiş ve tam intizamla her a'zâsına münâsib sûret verilmiş ki, meyve ve neticelerine ve vazife‑i fıtratlarına yetişsin. Bu ise nihâyetsiz bir ilim ile olabilmesi cihetiyle, herşeyin herşeyle münâsebetini bilip ve nazara alan ve bu ağaç ve bu insanın bütün emsâllerini ve nev'ilerini ilm‑i ezelîsinin kazâ ve kader pergâr ve kalemiyle dış ve mikdarlarını ve sûretlerini hakîmâne yapılmasını bilerek işleyen bir Sâni'‑i Musavvir, bir Alîm‑i Mukaddirin hadsiz ilmine ve vücûb‑u vücûduna nebâtât ve hayvanat adedince şehâdet ederler demektir.

Yedinci, Sekizinci Delil

وَالْاٰجَالُ الْمُعَيَّنَةُ وَالْاَرْزَاقُ الْمُقَنَّنَةُ ’dir. Yani: Ehemmiyetli bir hikmet için, zâhir nazarda mübhem ve gayr‑ı muayyen tevehhüm edilen eceller ve rızıklar, ibham perdesi altında kazâ ve kader‑i ezelînin defterinde mukadderât‑ı hayatiye sahifesinde her zîhayatın eceli mukadder ve muayyendir, tekaddüm, teahhur etmez. Ve her zîrûhun rızkı ta'yin ve tahsîs edilip kazâ ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var.
798
Meselâ: Koca bir ağacın ölmesi, onun bir nev'i rûhu olan çekirdeğini onun yerinde vazife görmek için bırakması, bir Alîm‑i Hafîzin hikmetli kanunuyla olması ve bir yavrunun rızkı olan süt memelerden gelmesi ve kan ve fışkı içinden çıkıp hiç bulaşmadan sâfî, temiz olarak ağzına akması, tesâdüf ihtimalini kat'î bir sûrette red ve bir Rezzâk‑ı Alîm-i Rahîmin şefkatli düsturuyla olduğunu gayet kat'î gösteriyor. Bu iki cüz'î misâle bütün zîhayat, zîrûh kıyâs edilsin.
Demek hakikatte hem ecel muayyen ve mukadderdir, hem rızık herkese göre bir taayyün içinde mukadderât defterinde kayd edilmiştir. Fakat, gayet mühim bir hikmet için hem ecel, hem rızık perde‑i gaybda ve mübhem ve gayr‑ı muayyen ve zâhiren tesâdüfe bağlı gibi görünüyor.
Eğer ecel güneşin gurûbu gibi muayyen olsa idi; yarı ömür gaflet‑i mutlakada ve âhirete çalışmamakla zâyi' olup, yarı ömürden sonra her gün ölüm darağacı tarafına bir ayak atmak gibi dehşetli bir korku alıp eceldeki musîbet yüz derece ziyâdeleşmesi sırrıyla, başa gelen musîbetler ve hattâ dünyanın eceli olan kıyâmet, perde‑i gaybda merhameten bırakılmış.
Rızık ise; hayattan sonra ni'metlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menba'ı ve ubûdiyet ve duâ ve ricâların en cem'iyetli bir mâdeni olmasından, sûret‑i zâhirede mübhem ve tesâdüfe bağlı gibi gösterilmiş. her vakit Rezzâk‑ı Kerîm’in dergâhına ilticâ ve ricâ ve yalvarmak ve hamd ve şükür şefâatiyle rızık istemek kapısı kapanmasın. Yoksa muayyen olsa idi, mâhiyeti bütün bütün değişecekti. Şâkirâne, minnetdârâne ricâlar, duâlar, belki mütezellilâne ubûdiyet kapıları kapanırdı.
799

Dokuzuncu, Onuncu Delil

وَالْاِتْقَانَاتُ الْمُفَنَّنَةُ وَالْاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُYani: Her masnû'da, hususan bahar mevsiminde, zemin yüzünde sermedî bir hüsün ve cemâlin cilvelerini gösteren bütün güzel mahlûklar, ezcümle çiçekler, meyveler ve kuşçuklar ve sinekler ve bilhassa yaldızlı ve yıldızlı kuşçukların hilkatlerinde ve sûretlerinde ve cihâzâtlarında, öyle mu'cizâne bir mehâret ve dikkat ve hàrika bir san'at, bir ittikan, bir mükemmeliyet ve san'atkârlarının mu'cizâtlı hünerlerini gösteren ayrı ayrı, çeşit çeşit tarzlarda şekiller, makinecikler, gayet ihâtalı bir ilme ve tâbirde hatâ olmasın gayet mehâretli ve fünûnlu bir meleke‑i ilmiyeye kat'î delâlet ve serseri tesâdüfün ve şuûrsuz ve müşevveş esbâbın müdâhale etmesinin imkânsız olduğuna şehâdet ettikleri gibi, وَالْاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُ ifâdesiyle o güzel masnû'larda o derece bir şirin süslemek ve tatlı bir zînet ve câzibedâr bir cemâl‑i san'at var ki, nihâyetsiz bir ilim ile görür ve herşeyin en güzel tarzını bilir ve san'atkârlığın cemâl‑i kemâlini ve kemâl‑i cemâlini zîşuûrlara göstermek ister ki; en cüz'î bir çiçeği ve küçük bir sineği ihtimamkârâne, mâhirâne, san'at‑perverâne ehemmiyetle tasvir ve icâd eder. Bu ihtimamkârâne tezyîn ve tahsin, bedâhetle hadsiz ve herşeye muhît bir ilme delâlet ve o güzellerin adedince bir Sâni'‑i Alîm-i Zülcemâl’in vücûb‑u vücûduna şehâdetler ederler demektir.
Beş küllî delil ve hüccetleri ihtiva eden

Onbirinci Delil

وَغَايَةُ كَمَالِ الْاِنْتِظَامِ، الْاِتِّزَانِ، الْاِمْتِيَازِ، الْمُطْلَقَاتِ، فِي السُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ وَخَلْقُ الْاَشْيَاءِ فِي الْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ وَفِي السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ الْاِتِّزَانِ الْمُطْلَقِ وَفِي الْوُسْعَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ كَمَالِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَفِي الْبُعْدَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ الْاِتِّفَاقِ الْمُطْلَقِ وَفِي الْخِلْطَةِ الْمُطْلَقَةِ مَعَ الْاِمْتِيَازِ الْمُطْلَقِ
800
Bu delil, sâbıkan zikredilen Arabî fıkranın âhirinde yazılan delilin başka ve daha güzel bir tarzıdır. Şiddetli hastalık sebebiyle, gayet kısa bir işâretle bundaki beş‑altı geniş delilleri beyândır.
Evvelâ: Bütün zeminde görüyoruz; tam bilmekten ve mehâretten gelen gayet sühûlet ve kolaylıkla acîb zîhayat makineler, def'aten ve bir kısmı bir dakikada düzgün, ölçülü, emsâlinden fârikalı yapılmaları, nihâyetsiz bir ilme delâlet ve san'attaki mehâret‑i ilmiyeden gelen sühûlet ve kolaylık derecesinde o ilmin kemâline şehâdet eder.
Sâniyen: Gayet kesret ve çokluk içinde şaşırmadan gayet derecede san'atlı, mükemmel icâdlar, nihâyetsiz bir kudret içinde hadsiz bir ilme delâlet ve Alîm ve Kadîr‑i Mutlak’a hadsiz şehâdet eder.
Sâlisen: Sür'at‑i mutlaka ve gayet çabuk yapılmakla beraber, gayet derece mîzanlı, ölçülü icâdları; hadsiz bir ilme delâlet ve adedlerince bir Alîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak’a şehâdet ederler.
Râbian: Gayet geniş bütün zemin yüzünde hadsiz zîhayatların vüs'at‑i mutlaka ile beraber gayet san'atkârâne, süslü, kemâl‑i hüsn-ü san'at ile yapılmaları; hiç şaşırmayan, herşeyi beraber gören, bir şeyi bir şeye mâni olmayan bir ihâtalı ilme delâlet ve bir Alîm‑i Külli Şey ve Kadîr‑i Mutlak’ın masnû'ları olduklarına herbiri ve beraber şehâdet ederler.
Hâmisen: Bu'd‑u mutlak ve birbirinden gayet uzak bir nev'in efrâdı; biri şarkta, biri garbda, biri şimâlde, biri cenûbda, aynı zamanda, aynı tarzda birbirinin misli ve birbirinden teşahhusça imtiyazlı bir sûrette vücûda gelmeleri; ancak bir Alîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak’ın kâinâtı idare eden hadsiz kudreti ve bütün mevcûdâtı ahvâliyle ihâta eden nihâyetsiz ilmiyle olabilmesi cihetiyle, muhît bir ilme delâlet ve bir Allâmü'l‑Guyûb’a hadsiz şehâdet ederler.
801
Sâdisen: İhtilât‑ı mutlakla beraber hiç şaşırmadan ve karıştırmadan herbirisi tam bir imtiyaz ve alâmet‑i fârika ile o karışık emsâlinde ve karanlık yerlerde, meselâ toprak altındaki tohumlar gibi şaşıran vaziyetlerde o çok kalabalıklı zîhayat makinelerin herbirisinin hiçbir cihâzâtını noksan bırakmayarak mu'cizâtlı bir sûrette yaratılmaları, güneş gibi ilm‑i ezelîye delâlet ve gündüz gibi Kadîr‑i Mutlak ve Alîm‑i Mutlak’ın hallâkıyetine, rubûbiyetine şehâdet ederler. Risale‑i Nurdaki tafsilâta havâle edip bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

Hülâsatü'l‑Hülâsadaki “İrâde” Mes'elesi

Şimdi Hülâsatü'l‑Hülâsadaki İrâde mes'elesine başlıyoruz:
اَللّٰهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَعِلْمًا اِذْ هُوَ الْمُر۪يدُ لِكُلِّ شَيْءٍ، مَا شَاءَ اللّٰهُ كَانَ وَمَالَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ؛ اِذْ تَنْظ۪يمُ ا۪يجَادِ الْمَصْنُوعَاتِ ذَاتًاوَصِفَاتٍ وَمَاهِيَّةً وَهُوِيَّةً مِنْ بَيْنِ الْاِمْكَانَاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَالطُّرُقِ الْعَق۪يمَةِ وَالْاِحْتِمَالَاتِ الْمُشَوَّشَةِ وَالْاَمْثَالِ الْمُتَشَابِهَةِ وَمِنْ بَيْنِ سُيُولِ الْعَنَاصِرِ الْمُتَشَاكِسَةِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَدَقِّ الْاَرَقِّ وَتَوْز۪ينُهَا بِهٰذَا الْم۪يزَانِ الْحَسَّاسِ الْجَسَّاسِ وَتَمْي۪يزُهَا بِهٰذِهِ الْاَمْثَالِ الْمُتَشَابِهَةِ وَالتَّعَيُّنَاتِ الْمُزَيَّنَةِ الْمُنْتَظَمَةِ وَخَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْحَيَوِيَّةِ مِنَ الْبَس۪يطِ الْجَامِدِ الْمَيِّتِ كَالْاِنْسَانِ بِجِهَازَاتِهِ مِنَ النُّطْفَةِ وَالطَّيْرِ بِجَوَارِحِهِ مِنَ الْبَيْضَةِ وَالشَّجَرَةِ بِاَعْضَائِهَا مِنَ النُّوَاةِ وَالْحَبَّةِ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّ كُلَ شَيْءٍ بِاِرَادَتِهِ تَعَالٰى وَاِخْتِيَارِهِ وَقَصْدِهِ وَمَش۪يئَتِهِ سُبْحَانَهُ كَمَا اَنَّ تَوَافُقَ الْاَشْيَاءِ ف۪ي اَسَاسَاتِ الْاَعْضَاءِ النَّوْعِيَّةِ وَالْجِنْسِيَّةِ يَدُلُّ عَلٰى اَنَّ صَانِعَ تِلْكَ الْاَفْرَادِ وَاحِدٌ اَحَدٌ كَذٰلِكَ اَنَّ تَمَايُزَهَا بِالتَّعَيُّنَاتِ الْمُنْتَظَمَةِ وَالتَّشَخُّصَاتِ الْمُتَمَايِزَةِ يَدُلُّ عَلٰى اَنَّ ذٰلِكَ الصَّانِعَ الْوَاحِدَ الْاَحَدَ فَاعِلٌ مُخْتَارٌ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ
802
Bu fıkra, İrâde‑i İlâhiye’nin delillerinden pek çok küllî hüccetleri ihtiva eden bir tek küllî ve uzun delildir. Meâlinin kısa bir tercümesi içinde irâde ve ihtiyar ve meşîet‑i İlâhiye’yi gayet kat'î isbât eden bir delili beyân ederiz. Hem ilm‑i İlâhî’nin bütün mezkûr delilleri, aynen irâdenin dahi delilidir. Çünkü, her masnû'da ilim ve irâdenin beraber cilveleri, eserleri görünüyor.
Bu Arabî Fıkranın Kısaca Meâli:
Yani, herşey O’nun irâde ve meşîetiyle olur. İstediği olur, istemediği olmaz. Her ne isterse yapar. İstemezse, hiçbir şey olmaz. Bir hüccet şudur:
Görüyoruz ki, bu masnûâtın herbiri muayyen zâtı, mahsûs sıfatı, ayrı hususî mâhiyeti, mümtâz fârikalı sûreti, hadsiz imkânât ve başka tarzlarda olabilir teşvişçi ihtimalât içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıt unsurların müdâhaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsâlleri içinde bu karmakarışık hâllere karşı, o herbir masnû'u ince, tam, düzgün bir nizâm altına almak ve hassas, cessâs, mükemmel bir ölçü ve mîzanla her uzvunu ve cihâzını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sîmâ, bir teşahhus vermek ve birbirine muhâlif a'zâlarını basit, câmid, ölü bir maddeden zîhayat olarak gayet san'atlı yaratmak meselâ insanı ayrı ayrı yüz cihâzâtı ile bir katre sudan icâd etmek ve kuşu pek çok âlât ve muhtelif cihâzlarıyla bir basit yumurtadan inşâ edip mu'cizâtlı sûret giydirmek ve ağacı dal, budak ve mütenevvi' a'zâ ve eczâsıyla basit, câmid karbon, azot, müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza”dan terekküb eden bir küçük çekirdekten çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedâhetle, şüphesiz kat'iyyetle vücûb ve zarûret ve lüzum derecesinde isbât eder ki; o herbir masnû'a bütün zerrât ve eczâsıyla ve sûret ve mâhiyetiyle bir Kadîr‑i Mutlak’ın irâde ve meşîetiyle ve ihtiyar ve kasdıyla o mahsûs, mükemmel vaziyet veriliyor. Ve herşeye şâmil bir irâdenin taht‑ı hükmündedir. Ve bu tek masnû'un bu şüphesiz tarzda İrâde‑i İlâhiye’ye delâleti gösteriyor ki, bütün masnûât; hadsiz, nihâyetsiz ve güneş ve gündüz gibi zâhir bir kat'iyyette, herşeye şâmil İrâde‑i İlâhiye’ye, adedlerince şehâdetler ve bir Kadîr‑i Mürîd’in vücûb‑u vücûduna hadsiz hüccetlerdir.
803
Hem ilm‑i İlâhî’nin sâbıkan mezkûr bütün delilleri, aynen irâdenin dahi delilleridir. Çünkü, ikisi kudretle beraber görüyorlar. Biri birisiz olmaz. Herbir nev'in ve cinsin efrâdı, a'zâ‑i nev'iye ve cinsiyede tevâfukları nasıl delâlet eder ki; Sâni'leri birdir, Vâhiddir, Ehaddir öyle de: Yüzlerinin sîmâları hikmetli bir tarzda, birbirinden fârikalı ve ayrı olması kat'î delâlet eder ki; O Sâni'‑i Vâhid-i Ehad, bir fâil‑i muhtardır. İrâde ve ihtiyar ve meşîet ve kasd ile herşeyi yaratır.
İşte irâdeye dair tek ve küllî bir delili beyân eden mezkûr Arabî fıkranın kısaca meâlinin tercümesi bitti. İrâdeye dair pek çok mühim nükteleri İlim mes'elesi gibi yazmak niyet etmiştim. Fakat semli hastalık dimağıma tam yorgunluk verdiği için başka vakte te'hir edildi.
804

Kudrete Dair Arabî Fıkrası

اَللّٰهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَعِلْمًا اِذْ هُوَ الْقَد۪يرُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ بِقُدْرَةٍ مُطْلَقَةٍ مُح۪يطَةٍ ضَرُورِيَّةٍ نَاشِئَةٍ لَازِمَةٍ ذَاتِيَّةٍ لِلذَّاتِ الْاَقْدَسِيَّةِ فَمُحَالٌ تَدَاخُلُ ضِدِّهَا فَلَا مَرَاتِبَ ف۪يهَا فَتَتَسَاوٰى بِالنِّسْبَةِ اِلَيْهَا الذَّرَّاتُ وَالنُّجُومُ وَالْجُزْءُ وَالْكُلُّ وَالْجُزْئِيُّ وَالْكُلِّيُّ وَالنُّوَاةُ وَالشَّجَرُ وَالْعَالَمُ وَالْاِنْسَانُ‥ بِسِرِّ مُشَاهَدَةِ غَايَةِ كَمَالِ الْاِنْتِظَامِ، الْاِتِّزَانِ، الْاِمْتِيَازِ، الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقَاتِ‥ مَعَ السُّهُولَةِ فِي الْكَثْرَةِ وَالسُّرْعَةِ وَالْخِلْطَةِ الْمُطْلَقَةِ‥ وَبِسِرِّ النُّورَانِيَّةِ وَالشَّفَّافِيَّةِ وَالْمُقَابَلَةِ وَالْمُوَازَنَةِ وَالْاِنْتِظَامِ وَالْاِمْتِثَالِ‥ وَبِسِرِّ اِمْدَادِ الْوَاحِدِيَّةِ وَيُسْرِ الْوَحْدَةِ وَتَجَلِّيِ الْاَحَدِيَّةِ. وَبِسِرِّ الْوُجُوبِ وَالتَّجَرُّدِ وَمُبَايَنَةِ الْمَاهِيَّةِ‥ وَبِسِرِّ عَدَمِ التَّقَيُّدِ وَعَدَمِ التَّحَيُّزِ وَعَدَمِ التَّجَزّ۪ي‥ وَبِسِرِّ اِنْقِلَابِ الْعَوَائِقِ وَالْمَوَانِعِ اِلٰى حُكْمِ الْوَسَائِلَ الْمُسَهِّلَاتِ‥ وَبِسِرِّ اَنَّ الذَّرَّةَ وَالْجُزْءَ وَالْجُزْئِيَّ وَالنُّوَاةَ وَالْاِنْسَانَ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ صَنْعَةً وَجَزَالَةً مِنَ النَّجْمِ وَالْكُلِّ وَالْكُلِّيِّ وَالشَّجَرِ وَالْعَالَمِ، فَخَالِقُهَا هُوَ خَالِقُ هٰذِهِ بِالْحَدْسِ الشُّهُودِيِّ‥ وَبِسِرِّ اَنَّ الْمُحَاطَ وَالْجُزْئِيَّاتِ كَالْاَمْثِلَةِ الْمَكْتُوبَةِ الْمُصَغَّرَةِ اَوْ كَالنُّقَطِ الْمَحْلُوبَةِ الْمُعَصَّرَةِ. فَلَا بُدَّ اَنْ يَكُونَ الْمُح۪يطُ وَالْكُلِّيَّاتُ ف۪ي قَبْضَةِ خَالِقِ الْمُحَاطِ وَالْجُزْئِيَّاتِ لِيُدْرِجَ مِثَالَهَا ف۪يهَا بِمَوَاز۪ينِ عِلْمِهِ اَوْ يُعَصِّرَهَا مِنْهَا بِدَسَات۪يرِ حِكْمَتِهِ‥ وَبِسِرِّ كَمَا اَنَّ قُرْاٰنَ الْعِزَّةِ الْمَكْتُوبَ عَلَى الذَّرَّةِ الْمُسَمَّاةِ بِالْجَوْهَرِ الْفَرْدِ بِذَرَّاتِ الْاَث۪يرِ لَيْسَ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَخَارِقِيَّةَ صَنْعَةٍ مِنْ قُرْاٰنِ الْعَظَمَةِ الْمَكْتُوبِ عَلٰى صَح۪يفَةِ السَّمَاءِ بِمِدَادِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ، كَذٰلِكَ اِنَّ وَرْدَ الزَّهْرَةِ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَصَنْعَةً مِنْ دُرِّيِّ نَجْمِ الزُّهْرَةِ وَلَا النَّمْلَةُ مِنَ الْف۪يلَةِ وَلَا الْمِكْرُوبُ مِنَ الْكَرْكَدَنِ وَلَا النَّحْلَةُ مِنَ النَّخْلَةِ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ. فَكَمَا اَنَّ غَايَةَ كَمَالِ السُّرْعَةِ وَالسُّهُولَةِ ف۪ي ا۪يجَادِ الْاَشْيَاءِ اَوْقَعَتْ اَهْلَ الضَّلَالَةِ ف۪ي اِلْتِبَاسِ التَّشْك۪يلِ بِالتَّشَكُّلِ الْمُسْتَلْزِمِ لِمُحَالَاتٍ غَيْرِ مَحْدُودَةٍ تَمُجُّهَا الْاَوْهَامُ كَذٰلِكَ اَثْبَتَتْ لِاَهْلِ الْهِدَايَةِ تَسَاوِيَ النُّجُومِ مَعَ الذَّرَّاتِ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ. جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اللّٰهُ اَكْبَرُ
805
Bu pek azîm mes'ele‑i kudrete dair Arabî fıkranın kısaca meâlinin bir nev'i tercümesinden evvel, kalbe ihtar edilen bir hakikati beyân ederiz. Şöyle ki:
Kudretin vücûdu, kâinâtın vücûdundan daha ziyâde kat'îdir. Belki bütün mahlûkat, herbiri, hem beraber; o kudretin mücessem kelimâtıdır onun aynelyakìn vücûdunu gösterirler. Onun mevsufu olan Kadîr‑i Mutlak’a adedlerince şehâdetler ederler. Daha hüccetlerle o kudretin isbâtına ihtiyaç yoktur. Belki, îmânda en ehemmiyetli bir esâs, haşir ve neşrin en kuvvetli bir temel taşı ve çok mesâil‑i îmâniye ve hakàik‑ı Kur'âniyeye en lüzumlu bir medâr olan ve ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin da'vâ ettiği ve bütün akıllar ona yol bulamadıklarından, hayrette, aczde, bir kısmı inkârda kaldıkları kudrete ait bir dehşetli hakikatin isbâtı lâzımdır.
İşte o esâs, o temel, o medâr, o da'vâ, o hakikat ise mezkûr âyetin meâlidir. Yani; Ey cin ve ins! Bütün sizlerin yaratılmanız, icâdınız ve haşirde ihyânız, diriltilmeniz; bir tek nefsin icâdı gibi kudretime kolaydır.” Bir baharı, tek bir çiçek misillû sühûletle icâd eder. Cüz'î, küllî, küçük, büyük, az, çok; o kudrete nisbeten farkları yoktur. Seyyâreleri, zerreler gibi kolay döndürür.
İşte, mezkûr Arabî fıkra, yalnız bu dehşetli mes'eleye Dokuz Basamak ile pek kat'î ve kuvvetli bir hücceti beyân eder. Gayet kısa bir meâli şudur: Basamağın esâsına işâret eden: اِذْ هُوَ الْقَد۪يرُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ بِقُدْرَةٍ مُطْلَقَةٍ مُح۪يطَةٍ ضَرُورِيَّةٍ نَاشِئَةٍ لَازِمَةٍ ذَاتِيَّةٍ لِلذَّاتِ الْاَقْدَسِيَّةِ فَمُحَالٌ تَدَاخُلُ ضِدِّهَا فَلَا مَرَاتِبَ ف۪يهَا فَتَتَسَاوٰى بِالنِّسْبَةِ اِلَيْهَا الذَّرَّاتُ وَالنُّجُومُ وَالْجُزْءُ وَالْكُلُّ وَالْجُزْئِيُّ وَالْكُلِّيُّ وَالنُّوَاةُ وَالشَّجَرُ وَالْعَالَمُ وَالْاِنْسَانُ
806
Yani: Herşeye kadîr öyle bir kudreti var ki; bütün eşyayı ihâta etmiş ve Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a lüzum‑u zâtî ile ve fenn‑i mantık tâbirince zarûriyet‑i nâşie ile lâzımdır, vâcibdir, infikâki muhâldir, imkânı yoktur.
Mâdem böyle bir lüzumla böyle bir kudret Zât‑ı Akdes’tedir, elbette onun zıddı olan acz hiçbir cihetle içine giremez. Zât‑ı Kadîr’e ârız olamaz.
Mâdem bir şeyde mertebelerin bulunması, onun zıddı içine girmesi iledir. Meselâ; harâretin derece ve mertebeleri, soğuğun girmesi ve güzelliğin ise, çirkinliğin müdâhalesi ile olması ve bu zâtî kudrete zıt olan acz, O’na yanaşması, hiçbir cihetle imkânı yok. Elbette, o kudret‑i mutlakada mertebeler bulunmaz.
Mâdem mertebeler onda bulunmaz; elbette o kudrete nisbeten yıldızlar, zerreler müsâvî ve cüz' ve küll ve bir ferd ve bütün nev'i o kudrete karşı farkları yoktur. Ve bir çekirdek ve koca ağacı ve kâinât ve insan ve bir nefsi diriltmesi ve haşirde bütün zîrûhların ihyâsı, o kudrete nisbeten müsâvîdirler ve kolaydır. Büyük‑küçük, az‑çok, farkı yoktur.
Bu hakikate kat'î şâhid, hilkat‑i eşyada gördüğümüz kemâl‑i san'at, nizâm, mîzan, temyiz, kesret, sür'at‑i mutlakada sühûlet‑i mutlaka ve tam kolaylıktır.

Birinci Basamak Olan

وَبِسِرِّ مُشَاهَدَةِ غَايَةِ كَمَالِ الْاِنْتِظَامِ الْاِتِّزَانِ الْاِمْتِيَازِ الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقَاتِ مَعَ السُّهُولَةِ فِي الْكَثْرَةِ وَالسُّرْعَةِ وَالْخِلْطَةِ الْمُطْلَقَةِ meâli, bu mezkûr hakikattir.

İkinci Basamak

وَبِسِرِّ النُّورَانِيَّةِ وَالشَّفَّافِيَّةِ وَالْمُقَابَلَةِ وَالْمُوَازَنَةِ وَالْاِنْتِظَامِ وَالْاِمْتِثَالِ ’dir. Bunun izâh ve tafsilâtını, Onuncu Söz’ün âhirine ve Yirmidokuzuncu Söz’e ve Yirminci Mektûb’a havâle edip kısaca bir işâret ederiz.
807
Evet, nasıl ki; nurâniyet cihetiyle güneşin ziyâsı ve aksi, kudret‑i Rabbâniye ile deniz yüzüne ve bütün kabarcıklarına girmesi, bir tek cam parçasına girmesi gibi kolaydır, ikisi müsâvîdir. Öyle de; Zât‑ı Nuru'l-Envâr’ın nurânî kudreti dahi gökleri, yıldızları yaratması, döndürmesi, sineklerin, zerrelerin icâdı ve döndürmesi gibi ona kolaydır, ağır gelmez.
Hem nasıl ki, şeffâfiyet hàssasıyla bir tek âyinecikte ve bir göz bebeğinde güneşin misâlî sûreti Kudret‑i İlâhiye ile bulunur, aynı kolaylıkla bütün parlak şeylere ve katrelere ve şeffâf zerreciklere ve deniz yüzlerine o aksi ve ışığı emr‑i İlâhî ile verilir
Aynen öyle de; masnûâtın melekûtiyet ve mâhiyet yüzleri şeffâf ve parlak olmasından, kudret‑i mutlakanın cilvesi, te'siri bir tek nefsin icâdında bulunması kolaylığı derecesinde bütün hayvanatı yaratır. Az‑çok büyük‑küçük; fark yok.
Hem nasıl ki, dağları tartacak derecede gayet büyük ve tam hassas bir terâziye iki müsâvî ceviz konulsa, bir küçük çekirdek bir cevize ilâve edilse, terâzinin bir gözü dağ başına, bir gözü de derin dereye indirmesi kolaylığı derecesinde, o iki ceviz yerine iki müsâvî dağ mîzanın iki gözüne konulsa birisine bir ceviz ilâvesiyle bir dağı göklere kaldırır, bir dağı derelere indirir.
Aynen öyle de; ilm‑i kelâmın tâbirince imkân, müsâvîü't‑tarafeyndir. Yani; vâcib ve mümteni' olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir, farkları yoktur. Bu imkân ve müsâvâtta az‑çok, büyük‑küçük birdirler. İşte mahlûkat, mümkündürler ve imkân dâiresinde vücûd ve ademleri müsâvî olmasından, Vâcibü'l‑Vücûd’un hadsiz kudret‑i ezeliyesi bir tek mümküne vücûd vermesi kolaylığında bütün mümkinâtın vücûdu, ademin muvâzenesini bozar, herşeye lâyık bir vücûdu giydirir. Ve vazifesi bitmiş ise, zâhirî vücûd libâsını çıkarıyor, sûretâ ademe, belki dâire‑i ilimdeki manevî vücûda gönderir.
808
Demek eşya, Kadîr‑i Mutlak’a verilse, bahar bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyâları bir nefis kadar kolay olur. Eğer esbâba isnâd edilse, bir çiçek bir bahar kadar ve bir sinek bütün hayvanat kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl ki, intizam sırrıyla, bir koca sefîne veya tayyareyi bir parmağı düğmesine dokunmak ile harekete getirmesi, bir saatin zenbereğine anahtarla parmak dokunmasıyla harekete girmesi derecesinde kolay ve rahattır.
Aynen öyle de; ilm‑i ezelînin düsturlarıyla ve hikmet‑i sermediyenin kanunlarıyla ve irâde‑i Rabbâniye’nin küllî cilveleri ve muayyen usûlleriyle herşeye küllî ve cüz'î, büyük‑küçük, az‑çok bir manevî kalıp, bir hususî mikdar, bir hàs hudud verildiğinden, tam intizam‑ı ilmî ve irâde kanunu içindedirler. Elbette Kadîr‑i Mutlak hadsiz kudretiyle manzûme‑i şemsiyeyi çevirmesi ve arz sefînesini medâr‑ı senevîsinde gezdirmesi, bir cesedde kanı ve kandaki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâyı ve o küreciklerdeki zerreleri nizâmlı, hikmetli çevirmesi derecesinde, sühûletli ve kolaydır ki; bir insanı kâinât sisteminde hàrika cihâzlarıyla bir katre sudan birden zahmetsiz yaratır.
Demek o ezelî ve hadsiz kudrete isnâd edilse; bu kâinâtın icâdı, bir insanın icâdı kadar sühûlet peydâ eder, kolay olur. Eğer O’na verilmezse; bir tek insanı, acîb cihâzları ve duygularıyla yaratmak, kâinât kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl ki, itâat ve imtisal ve emir dinlemek sırrıyla, bir kumandan bir arş emriyle bir neferi hücuma sevkettiği gibi aynı emirle koca bir mutî' orduyu dahi kolayca hücuma tahrîk eder.
809
Aynen öyle de; İrâde‑i İlâhî kanunlarına kemâl‑i itâatte ve tekvînî emr‑i Rabbânî’nin işâretine emirber nefer ve emir kulu misillû fıtrî meyil ve şevk içinde ve ilm‑i ezelî ve hikmetin ta'yin ettikleri hatt‑ı hareket düsturları dâiresinde ve ordu neferlerinden bin derece ziyâde itâatli ve emir dinler ve emir kulu hükmünde olan masnûât, hususan zîhayatlardan bir tek ferdi, Ademden haydi vücûda çık, vazife başına gir!” diye emr‑i Rabbânî ile ve ilmin ta'yin ettiği tarzda ve irâdenin tahsîs eylediği sûrette kudret ona mahsûs bir vücûd giydirip, elini tutup, meydâna çıkarmak kolaylığında bahardaki zîhayatın ordusunu aynı kuvvet ve kudretle icâd eder, vazifeler verir.
Demek herşey o kudrete isnâd edilse; bütün zerrât ordusunun ve yıldızlar fırkalarının icâdı, bir zerre, bir tek yıldız kadar kolay ve sühûletli olur. Eğer esbâba isnâd edilse; bir zîhayatın gözbebeğinde ve dimağındaki zerrenin acîb vazifelerini yerine getirecek bir kàbiliyetle yaratılması, hayvanat ordusu kadar müşkülâtlı ve zahmetli olur.

Üçüncü Basamak

وَبِسِرِّ اِمْدَادِ الْواَحِدِيَّةِ وَيُسْرِ الْوَحْدَةِ وَتَجَلِّي الْاَحَدِيَّةِ’dir.Kısacık işâretlerle meâline bakacağız. Yani nasıl ki, bir pâdişah ve kumandan‑ı a'zam, hâkimiyetinin vâhidiyeti ve bütün raiyeti yalnız onun emirlerine göre hareketi cihetiyle; o hâkim‑i a'zam, koca memleketi ve büyük milleti idare etmesi, bir köy ehlini idare etmek kadar kolay olur. Çünkü; hükümde vâhidiyet itibariyle; efrâd‑ı millet aynen asker neferâtı gibi teshîlâta vesile olup, kolayca emirler, kanunlar tatbik edilir. Eğer muhtelif hâkimlere bırakılsa; çok keşmekeşe düşmesiyle beraber, bir tek köyün, belki bir hânenin o memleket kadar idaresi müşkül olur.
Hem o itâatli millet, bir tek kumandana bağlanması haysiyetiyle; herbir ferd‑i nefer gibi, o kumandanın kuvvetine ve cihâzât depolarına ve ordusuna dayandığı bir kuvvet ile bir şahı esir edebilir, bin derece şahsî kuvvetinden ziyâde görebilir. Onun o pâdişaha intisabı hadsiz bir kuvveti ve iktidarı olup pek büyük işler yapar. Eğer o intisab kesilse; o büyük kuvvet gider, kendi bileğindeki cüz'î kuvvetiyle ve belindeki az cephane ve fişekleri mikdarınca görebilir. Yoksa; intisab kuvvetine dayanan mezkûr askerin gördüğü bütün işler ondan istenilse, bileğinde bir ordu kuvveti ve belinde pâdişahın cephaneler anbarı bulunmak gerektir.
810
Aynen öyle de; Sultan‑ı Ezel ve Ebed, Sâni'‑i Kadîr, vâhidiyet‑i saltanat ve hâkimiyet‑i mutlaka cihetiyle, kâinâtı bir şehir kolaylığında ve bir baharı bir bahçe sühûletinde ve haşirde bütün ölmüşleri ihyâ etmek, o bahçe ağaçlarının yaprak, çiçek, meyvelerini, gelen baharda yaratmak kolaylığında yapar. Ve kolayca bir sineği koca kartal kuşu sisteminde yaratır. Ve sühûletle bir insanı bir küçük kâinât hükmüne getirir. Eğer esbâba verilse; bir mikrop bin gergedan, bir meyve bir büyük ağaç kadar müşkülâtlı olur. Ve belki, zîhayatın bedeninde acîb vazifeleri gören herbir zerreye herşeyi görecek bir göz ve herşeyi bilecek bir ilim verilmek lâzımdır ki, o ince ve mükemmel vazife‑i hayatiyeyi yapabilsin.
Hem vahdette yüsr ve sühûlet ve kolaylık o dereceye gelir. Nasıl ki, bir ordu techizâtı bir tek elden, bir tek fabrikadan gelmesiyle, bir tek neferin techizât‑ı askeriyesi gibi kolaylaşır, eğer ayrı ayrı eller karışsa ve muhtelif cihâzât herbiri başka fabrikadan alınsa, o vakit bir tek nefer techizâtı, kemiyet noktasında bin müşkülâtla tedârik edilebilir, müteaddid âmir ve zâbitler karıştığı cihetiyle bin nefer kadar suûbet peydâ eder, hem bin neferin idaresi ve kumandanlığı bir tek zâbite verilse, bir cihette bir nefer kadar kolay olur, eğer on zâbite veya neferlere bırakılsa, pek karışık ve müşkül düşer.
Aynen öyle de; herşey Vâhid‑i Ehade verilse, bir tek şey gibi kolay olur. Eğer esbâba isnâd edilse, bir tek zîhayat, zemin kadar müşkül, belki imkânsız olur. Demek vahdette kolaylık, vücûb ve lüzum derecesine gelir. Ve kesretli eller karışmakta suûbet, imkânsızlık derecesine düşer.
811
Risale‑i Nur Mektûbatı’nda denildiği gibi, eğer gece‑gündüzdeki tebeddülâtı ve yıldızların harekâtı ve senedeki güz, kış, bahar, yaz gibi mevsimlerin tahavvülâtı, bir tek müdebbire ve âmire bırakılsa; o kumandan‑ı a'zam, bir neferi olan küre‑i arza emreder ki: Kalk, dön, gez!” O da, o iltifat ve emrin neş'e ve sevincinden meczûb mevlevî gibi iki hareketiyle yevmî ve senevî tahavvülâta ve yıldızların zâhirî ve hayâlî hareketlerine gayet kolayca bir vesile olup vahdetteki tam sühûlet ve gayet kolaylığı gösterir. Eğer o tek âmire değil, belki esbâba ve yıldızların keyiflerine bırakılsa ve arza sen dur, gezme denilse; o hâlde, arzdan binler derece büyük, binler yıldızlar ve güneşler, her gece ve her sene milyonlar ve milyarlar senelik mesâfeleri kesmek ve gezmekle mevsimler ve gece gündüz gibi o vaziyet‑i arziye ve semâviye husûl bulabilir. Ve imkânsızlık ve muhâliyet derecesinde müşkül ve suûbetli düşer
Üçüncü Basamaktaki وَتَجَلِّي الْاَحَدِيَّةِ kelimesi, pek büyük ve çok ince ve derin ve gayet geniş bir hakikate işâret eder. Onun izâh ve isbâtını Risale‑i Nura havâle edip, gayet kısa bir temsîl ile bir tek nüktesini beyân edeceğiz.
Evet, nasıl ki güneş, ziyâsıyla umum zemini ışıklandırıp vâhidiyete bir misâl olduğu gibi, âyine gibi mukâbilindeki her şeffâf şeyde timsâli ve aksi ve yedi renkli ziyâsıyla ve zâtının sûretiyle bulunup ehadiyete dahi bir misâl teşkil eder. Eğer güneşin ilmi ve kudreti ve ihtiyarı olsa idi ve cam parçalarının ve içinde güneşçikler görünen katrelerin ve kabarcıkların kàbiliyetleri bulunsa idi; İrâde‑i İlâhiye’nin kanunuyla herbirisinde ve yanında timsâliyle ve sıfatlarıyla tam bir güneş bulunup, sâir yerlerde bulunması onun tasarrufâtına hiç noksan vermeyerek kudret‑i Rabbâniyenin emriyle, te'siriyle, hükmüyle pek büyük zuhûrata sebeb olarak, ehadiyetteki fevkalâde kolaylık ve sühûleti gösterir.
Aynen öyle de; Sâni'‑i Zülcelâl, vâhidiyet itibariyle bütün eşyayı ihâta eden ilim ve irâdesi ve kudretiyle bakar ve hâzır ve nâzır olduğu gibi, ehadiyet cihetiyle ve tecellîsiyle herşeyin, hususan zîhayatın yanında isimleri ve sıfatlarıyla bulunur ki; kolayca, bir ânda sineği kartal sisteminde, bir insanı küçük bir kâinât sisteminde icâd eder. Ve zîhayatı öyle mu'cizâtlı bir şekilde yaratır ki; eğer bütün esbâb toplansa, bir bülbülü, bir sineği yapamazlar. Ve bir bülbülü yaratan, bütün kuşları yaratan olabilir; ve bir insanı halk eden ancak kâinâtı icâd eden Zâttır.
812

Dördüncü ve Beşinci Basamak

وَبِسِرِّ الْوُجُوبِ وَالتَّجَرُّدِ وَمُبَايَنَةِ الْمَاهِيَّةِ وَبِسِرِّ عَدَمِ التَّقَيُّدِ وَعَدَمِ التَّحَيُّزِ وَعَدَمِ التَّجَزّ۪ي
Bu iki basamağın hakikatini umuma ifâde etmek çok müşkül olmasından, yalnız kısacık bir‑iki nüktesi ve muhtasar meâli beyân edilecek. Yani, vücûd mertebelerinin en kuvvetli ve sarsılmaz olan vücûb mertebesinde ve ezelî ve ebedî derecesinde bir vücûd sâhibi ve maddiyâttan münezzeh ve mücerred ve bütün mâhiyetlere mübâyin bir mâhiyet‑i mukaddeseyi taşıyan bir Kadîr‑i Mutlak’ın kudretine nisbeten, yıldızlar zerreler gibi ve haşir bir bahar misillû ve haşirde bütün insanları diriltmesi bir nefsin ihyâsı derecesinde kolaydır.
Çünkü, vücûd tabakalarından kuvvetli bir nev'in bir tırnağı, hafif bir tabakanın bir dağını eline alır, çevirir. Meselâ; kuvvetli vücûd‑u haricîden bir âyine ve kuvve‑i hâfıza, zaîf ve hafif olan vücûd‑u misâlî ve manevîden yüz dağı ve bin kitabı içine alırlar ve çevirebilirler.
İşte vücûd‑u misâlî ne derece kuvvetçe vücûd‑u haricîden aşağı ise, mümkinâtın hâdis ve ârızî vücûdları dahi ezelî, sermedî, vâcib bir vücûddan binler derece daha aşağı ve hafiftir ki, o mukaddes vücûd, bir zerre tecellîsiyle, mümkinâtın bir âlemini çevirir. Maatteessüf şimdilik semli hastalık gibi üç ehemmiyetli sebeb müsâade etmediklerinden, bu pek uzun hakikati ve nüktelerini Risale‑i Nura ve başka zamana havâle ederiz.

Altıncı Basamak

وَبِسِرِّ اِنْقِلَابِ الْعَوَائِقِ وَالْمَوَانِعِ اِلٰى حُكْمِ الْوَسَائِلِ الْمُسَهِّلَاتِ
813
Yani: Nasıl ki, fennin tâbirince ukde‑i hayatiye nâmında bir cilve‑i İrâde-i İlâhiye’nin ve emr‑i tekvînînin bir kanunu ile ve o emir ve irâdenin teveccühleriyle koca bir ağacın şuûrsuz dal ve sert budakları, meyvelerine ve yaprak ve çiçeklerine zembereği ve midesi hükmündeki o ukde‑i hayatiyeden onlara gidecek lüzumlu maddeler ve erzâklara avâik ve mevâni' ve sed olmazlar, belki teshîlâta vesile oluyorlar; aynen öyle de: Kâinât ve bütün mahlûkatın icâdında bütün mâniler, bir cilve‑i irâde ve teveccüh‑ü emr-i Rabbânî’ye karşı mümânaatı bırakıp kolaylığa âlet olmasından, kudret‑i sermediye, o tek ağacı icâd kolaylığında, kâinâtı ve zemindeki envâ'‑ı mahlûkatı icâd eder, hiçbir şey O’na ağır gelmez.
Eğer bütün icâdlar o kudrete verilmezse; o vakit o tek ağacın inşâ ve idaresi, bütün ağaçlar, belki zeminin icâdı ve idaresi kadar müşkül olacak. Çünkü; o zaman herşey mâni ve sed olur. O hâlde bütün esbâb toplansa; bir ağacın emirden, irâdeden gelen ukde‑i hayatiye midesinden, zenbereğinden intizam ile meyve, yaprak, dal ve budaklara lâzım erzâk ve cihâzâtı gönderemezler. İllâ ki, ağacın herbir cüz'üne, hattâ herbir zerresine bütün ağacı ve eczâsını ve zerrâtını görecek ve bilecek ve yardım edecek bir göz, bir ihâtalı ilim, bir hàrika kudret ve fevkalâde muâvenet verilsin.
İşte, bu beş aded basamaklardan çık, bak. Küfür ve şirkte ne derece müşkülât, belki muhâlât bulunduğunu ve ne kadar akıldan, mantıktan uzak ve mümteni' olduğunu; îmânda ve Kur'ân yolunda ne kadar sühûlet ve vücûb derecesinde kolaylık ve ne kadar ma'kul ve makbûl ve lüzum derecesinde kat'î ve rahat bir hak ve hakikat bulunduğunu gör, bil. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ de.
(Rahatsızlık ve sıkıntılar, bu ehemmiyetli basamağın bâkî kısmını te'hire sebeb oldular.)
814

Yedinci Basamak

وَبِسِرِّ اَنَّ الذَّرَّةَ وَالْجُزْءَ وَالْجُزْئِيَّ وَالنُّوَاةَ وَالْاِنْسَانَ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ صَنْعَةً وَجَزَالَةً مِنَ النَّجْمِ وَالْكُلِّ وَالْكُلِّيِّ وَالشَّجَرِ وَالْعَالَمِ
Bir İhtar: Bu dokuz basamakların hakikatlerinin esâsı ve mâdeni ve güneşi, Sûre‑i İhlâs’tan ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ âyetleridir. Sırr‑ı ehadiyet ve samediyet cilvesinden gelen lem'alara kısa işâretlerdir.
Bu yedincinin meâline bir‑iki nükte ile gayet muhtasar bakıp tafsîlini Risale‑i Nura havâle ederiz. Yani; göz ve beyindeki acîb vazifeleri gören bir zerre, bir yıldızdan ve bir cüz', küll mecmûundan meselâ; dimağ ve göz, insanın tamamından ve cüz'î bir ferd, hüsn‑ü san'atça ve garâbet‑i hilkatçe umum bir nev'iden ve bir insan, acîb cihâzlarıyla küllî cins hayvandan ve bir fihriste ve program ve kuvve‑i hâfıza hükmünde olan bir çekirdek, mükemmel masnûiyeti ve mahzeniyetçe koca ağacından ve bir küçük kâinât olan bir insan, kemâl‑i hilkati ve cem'iyetli hàrika cihâzlarının binler acîb vazifeleri görecek bir tarzda mahlûkıyeti kâinâttan aşağı değiller.
Demek zerreyi icâd eden, yıldızın icâdından âciz kalamaz. Ve lisân gibi bir uzvu halk eden, elbette insanı kolayca halk eder. Ve bir tek insanı böyle mükemmel yaratan, herhalde bütün hayvanatı kemâl‑i sühûletle yaratabilecek ve gözümüz önünde yaratıyor. Ve çekirdeği bir liste, bir fihriste, bir defter‑i kavânîn-i emriye, bir ukde‑i hayatiye mâhiyetinde yaratan, elbette bütün ağaçların hàlıkı olabilir. Ve âlemin bir nev'i manevî çekirdeği ve cem'iyetli meyvesi olan insanı halk edip bütün esmâ‑i İlâhiye’ye mazhar ve âyine ve bütün kâinâtla alâkadar ve zeminin halifesi yapan Zâtın, elbette ve elbette öyle bir kudreti var ki, koca kâinâtı, insan icâdının kolaylığı ve sühûleti derecesinde halk edip tanzim eder.
815
Öyle ise, zerrenin ve cüz' ve cüz'î ve çekirdek ve bir insanın hàlıkı, sâni'i, rabbi kim ise; elbette bedâhetle yıldızların ve nev'ilerin ve küll ve külliyatların ve ağaçların ve bütün kâinâtın hàlıkı, sâni'i, rabbi aynen O’dur. Başka olması muhâl ve mümteni'dir.

Sekizinci Basamak

وَبِسِرِّ اَنَّ الْمُحَاطَ وَالْجُزْئِيَّاتِ كَالْاَمْثِلَةِ الْمَكْتُوبَةِ الْمُصَغَّرَةِ اَوْ كَالنُّقَطِ الْمَحْلُوبَةِ الْمُعَصَّرَةِ فَلَا بُدَّ اَنْ يَكُونَ الْمُح۪يطُ وَالْكُلِّيَّاتُ ف۪ي قَبْضَةِ خَالِقِ الْمُحَاطِ وَالْجُزْئِيَّاتِ لِيُدْرِجَ مِثَالَهَا ف۪يهَا بِمَوَاز۪ينِ عِلْمِهِ اَوْ يُعَصِّرَهَا مِنْهَا بِدَسَات۪يرِ حِكْمَتِهِ
Yani: İhâta edilen cüz'iyât ve küll ve külliyatın içinde bulunan ferdler ve tohumlar ve çekirdeklerin, ihâta eden büyük külliyata nisbetleri; güyâ küçücük nümûne ve gayet ince yazı ile çok küçük kıt'ada yazılmış aynı küll ve külliyatın misâlleridir. Öyle ise, ihâta eden külliyat, o cüz'iyât Hàlık’ının kabzasında ve tamamen tasarrufunda bulunmak lâzımdır. ilminin mîzanlarıyla ve ince kalemleriyle o büyük muhîtin kitabını, o çok küçücük yüzer kıt'alarda, defterlerde dercedebilsin.
Hem ihâta edilen eczâ ve cüz'iyâtın muhît ile nisbetleri, temsîlleri; güyâ süt gibi muhîtlikten sağılmış katreler veya biri o muhîti sıkmış, o noktalar ondan akmış. Meselâ; kavun çekirdeği, onun umum etrafından sağılmış bir katre veya o kitab tamamen içinde yazılmış bir noktadır ki; fihristesini, listesini, programını taşıyor.
Mâdem böyledir, elbette o cüz'iyât ve katreler ve noktalar ve ferdler Sâni'inin elinde, o muhît küll ve külliyat bulunmak elzemdir. hikmetinin hassas düsturlarıyla o ferdleri, katreleri, noktaları ondan sağsın.
Demek bir tek tohumu, bir tek ferdi yaratan, elbette o büyük küll ve külliyatı ve onları ihâta eden ve onlardan çok büyük olan diğer külliyatları ve cinsleri yaratan yine odur, başka olamaz. Öyle ise, bir tek nefsi yaratan, bütün insanları yaratabilir. Ve bir tek ölüyü dirilten, haşirde bütün cin ve ins ölülerini diriltebilir ve diriltecek.
İşte, ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin hükmü ve da'vâsı gayet kat'î ve parlak bir sûrette hak ve ayn‑ı hakikat olduğunu gör.
816

Dokuzuncu Basamak

وَبِسِرِّ كَمَا اَنَّ قُرْاٰنَ الْعِزَّةِ الْمَكْتُوبَ عَلَى الذَّرَّةِ الْمُسَمَّاةِ بِالْجَوْهَرِ الْفَرْدِ بِذَرَّاتِ الْاَث۪يرِ لَيْسَ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَخَارِقِيَّةَ صَنْعَةٍ مِنْ قُرْاٰنِ الْعَظَمَةِ الْمَكْتُوبِ عَلٰى صَح۪يفَةِ السَّمَاءِ بِمِدَادِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ، كَذٰلِكَ اِنَّ وَرْدَ الزَّهْرَةِ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ جَزَالَةً وَصَنْعَةً مِنْ دُرِّيِّ نَجْمِ الزُّهْرَةِ وَلَا النَّمْلَةُ مِنَ الْف۪يلَةِ وَلَا الْمِكْرُوبُ مِنَ الْكَرْكَدَنِ وَلَا النَّحْلَةُ مِنَ النَّخْلَةِ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ فَكَمَا اَنَّ غَايَةَ كَمَالِ السُّرْعَةِ وَالسُّهُولَةِ ف۪ي ا۪يجَادِ الْاَشْيَاءِ اَوْقَعَتْ اَهْلَ الضَّلَالَةِ ف۪ي اِلْتِبَاسِ التَّشْك۪يلِ بِالتَّشَكُّلِ الْمُسْتَلْزِمِ لِمُحَالَاتٍ غَيْرِ مَحْدُودَةٍ تَمُجُّهَا الْاَوْهَامُ كَذٰلِكَ اَثْبَتَتْ لِاَهْلِ الْهِدَايَةِ تَسَاوِيَ النُّجُومِ مَعَ الذَّرَّاتِ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اللّٰهُ اَكْبَرُ