747
İkinci Kısım (Fâtiha‑i Şerîfe’nin Bir Muhtasar Hülâsası)
Fâtiha‑i Şerîfe’nin Bir Muhtasar Hülâsası
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de Muvakkat Pek Az Bir Zamanda Tecridden Temâsa Naklimde Verilen Yalnız Bir tek Dersin İkinci Kısmı
Hapiste Nur şâkirdlerine kısacık bir ders nümûnesidir. O da şudur:
Fâtiha‑i Şerîfe denizinden bir katre ve güneşindeki elvân‑ı seb'a, yani ziyâsındaki yedi renginden bir tek lem'a beyân etmeyi, namazdaki Fâtiha kalbe emretti. Gerçi Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmında, hususan “Na'büdü” nun’undaki seyahat‑ı hayâliye ve Rumûz‑u Semâniye’de ve İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri’nde ve sâir Nur eczâlarında bu kudsî hazinenin çok tatlı ve güzel nüktelerini yazmışız. Fakat o pek şirin hülâsa‑i Kur'âniye’den yalnız îmânın rükünlerine ve hüccetlerine işârâtını, gayet kısa bir muhtasar hülâsasını birinci kısımdaki tarz‑ı ifâde gibi, kendim namazdaki tefekkürümü yazmasına bir cihette mecbur oldum. ﴿﷽﴾ kelimesini Nurun iki‑üç risalelerine havâle edip اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’den başlıyorum.
﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ…الخ﴾
Birinci Kelime
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’dır.
Bundaki hüccet‑i îmâniye’ye gayet kısa bir işâret:
748
Evet, kâinâtta medâr‑ı hamd ve şükür olan kasdî in'âmlar ve ni'metler, hususan kan ve fışkı içinden sâfî, temiz, gıdâlı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî ihsânlar ve hediyeler ve merhametli ikramlar ve ziyâfetler zemin yüzünü, belki kâinâtı doldurmuş. Onların fiatı dahi; başta Bismillâh, âhirde Elhamdülillâh, ortada ni'mette in'âmı hissetmek ve Rabbini onun ile tanımaktır.
Sen kendi nefsine, midene, duygularına bak! Ne kadar şeylere, ni'metlere muhtaçtırlar. Ve ne derece hamd ve şükür fiatıyla rızıkları, lezzetleri isterler, gör; her zîhayatı kendine kıyâs eyle.
İşte bu umumî in'âmlar mukâbilinde hâl ve kàl dilleriyle edilen hadsiz hamdler, pek kat'î bir sûrette bir Ma'bûd‑u Mahmûd, bir Mün'im‑i Rahîm’in mevcûdiyetini ve umumî rubûbiyetini güneş gibi gösterir.
İkinci Kelime
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, biz gözümüzle görüyoruz ki: Bu kâinâtta binler değil, belki milyonlar âlemler, küçük kâinâtlar, ekserî birbiri içinde, herbirinin idaresi ve tedbirinin şerâiti ayrı ayrı olduğu hâlde, öyle bir mükemmel terbiye, tedbir, idare ediliyor ki; bütün kâinât bir sahife gibi her ân nazarında ve bütün âlemler birer satır gibi kalem‑i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir bir nihâyetsiz rubûbiyet içinde nihâyetsiz bir ilim ve hikmet ve ihâtalı hadsiz bir rahmet ve dikkat ile bu milyonlar âlemleri ve seyyâl kâinâtları idare eden bir Rabbü'l‑Âlemîn’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine küllî ve cüz'î şehâdetler‥ zerreler ve zerrelerden terekküb eden mevcûdlar adedince hadsiz, nihâyetsiz şehâdetler, her ân ve zaman geliyorlar.
749
Zerrât tarlasından tâ manzûme‑i şemsiyeye, tâ Samanyolu denilen kehkeşân dâiresine ve bir hüceyre‑i bedenden tâ zemin mahzenine, tâ kâinât hey'et‑i mecmuasına kadar aynı kanun, aynı rubûbiyet, aynı hikmet ile beraber idare ve terbiye eden bir rubûbiyeti tasdik ve hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azâba kendini müstehak eder ve merhamete liyâkatini selbeder.
Üçüncü Kelime
﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ﴾ ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, kâinâtta hadsiz rahmetin mevcûdiyeti ve hakikati aynen güneşin ziyâsı gibi görünür. Ve ziyânın güneşe kat'î şehâdeti misillû, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahmân‑ı Rahîm’e şehâdet eder. Evet rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahmân’a Rezzâk mânâsı verilir. Rızık ise, o derece zâhir bir tarzda bir Rezzâk‑ı Rahîm’i gösterir ki; zerre kadar şuûru bulunan tasdike mecbur olur.
Meselâ: Bütün zîhayatın, hususan âcizlerin ve bilhassa yavruların, bütün zeminde ve fezâda, ihtiyar ve iktidarlarının haricinde gayet hàrika bir tarzda hiçten ve mütemâsil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiştiriyor.
Hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zaîf kuşçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir.
Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir.
Ve sâir hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan âb‑ı kevser gibi hoş, mugaddî, sâfî, hàlis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdâdlarına gönderir, vâlidelerinin şefkatlerini yardımcı verir.
750
Ve bir nev'i rızık isteyen umum ağaçlara, münâsib rızıklarını onlara pek hàrika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nev'i maddî ve manevî rızık isteyen insanın duygularına; akıl, kalb, rûhlarına dahi pek geniş bir sofra‑i erzâk onlara ihsân ediliyor.
Güyâ kâinât, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüzbinler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki; o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve ni'metler mikdarınca diller ile ve ayrı ayrı, küllî ve cüz'î lisânlar ile bir Rahmân‑ı Rezzâkı, bir Rahîm‑i Kerîmi bütün bütün kör olmayana gösterir.
Eğer denilse: “Bu dünyadaki musîbetler, çirkinlikler, şerler; o ihâtalı rahmete münâfîdir, bulandırıyor.”
Elcevab: Risale‑i Kader gibi Nurun risalelerinde bu dehşetli suâle tam cevab verilmiş. Onlara havâle ile, kısacık bir işâreti şudur:
Herbir unsurun, herbir nev'in, herbir mevcûdun, küllî ve cüz'î müteaddid vazifeleri ve o herbir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet‑i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kàbiliyetsizlere ve yanlış mübâşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayırları sünbül vermeye vesile olanlara rastgelir. Zâhirî, cüz'î bir şer, bir çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür.
Eğer o cüz'î şer gelmemek için rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcûd, o vazifesinden men'edilse; o vakit bütün hayırlı, güzel sâir neticeleri vücûd bulmaz. Bir hayrın ademi, şer ve bir güzelliğin bozulması, çirkinlik olması itibariyle; o neticeler adedince şerler, çirkinlikler, merhametsizlikler husûl bulur. Demek bir tek şer gelmemek için yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki; bütün bütün hikmete, maslahata, rubûbiyetteki rahmete muhâlif düşer.
751
Meselâ: Kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nev'ilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, sû‑i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında şer yapsa; meselâ, elini ateşe soksa, ateşin hilkatinde rahmet yoktur dese; ateşin had ve hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzîb edip ağzına vurur.
Hem insanın hodgâm hevesâtı ve süflî ve âkıbeti görmeyen hissiyatı, kâinâtta cereyan eden rahmâniyet ve hakîmiyet ve rubûbiyet kanunlarına mikyâs ve mehenk ve mîzan olamaz. Kendi âyinesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb; kâinâtı, ağlar, çirkin, zulüm ve zulümât sûretinde görür.
Fakat îmân gözüyle baksa; yetmiş güzel hulleleri giymiş bir Cennet hûrisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libâsları birbiri üstüne giymiş, dâima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan‑ı ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinât‑ı suğrâ ve herbir insanı bir âlem‑i asğar müşâhede eder. Bütün rûh u canıyla: ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ❋ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾der.
Dördüncü Kelime
﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾’dir.
Hüccetine gayet kısa bir işâret:
Evvelâ
Bu dersin birinci kısmının âhirinde ﴿وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ﴾ hüccetine ve haşir ve âhirete şehâdet eden bütün deliller, aynen ﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾ ’in işâret ettiği îmânî ve geniş hakikate şehâdet ederler.
752
Sâniyen
Onuncu Söz’ün âhirinde denildiği gibi; bu kâinât Sâni'inin sermedî rubûbiyeti, rahmeti, hikmeti, ezelî, ebedî cemâli, celâli, kemâli ve nihâyetsiz sıfatları ve yüzer isimleri âhireti kat'î bir sûrette istediği gibi; Kur'ân, binler âyât ve bürhânları ile ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, yüzer mu'cizât ve hüccetleriyle ve bütün Enbiyâ Aleyhimüsselâm ve semâvî kitaplar ve suhuflar, hadsiz delilleriyle şehâdet ettikleri dâr‑ı âhiretteki hayat‑ı bâkiyeye inanmayan bir insan, kendini dünyada dahi küfürden neş'et eden bir manevî Cehennem’e atar, dâima azâb çeker.
Rehber’de izâh edildiği gibi, bütün geçmiş ve gelecek zamanlar ve mahlûklar ve kâinâtlar, zevâl ve firâklarıyla mütemâdiyen onun rûh ve kalbine hadsiz elemleri yağdırıyorlar, Cehennem’e gitmeden evvel Cehennem azâbını çektiriyorlar.
Sâlisen
﴿يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾ remziyle büyük ve kuvvetli bir hüccet‑i haşriyeye işâret eder. Fakat bu makamda birden bir hâl, o hücceti başka zamana te'hirine sebeb oldu; belki de ona daha ihtiyaç kalmadı. Çünkü; Nur Risaleleri, geceden sonra gündüzün, kıştan sonra baharın gelmesi kat'iyyetinde yüzer kuvvetli hüccetlerle haşir ve neşrin sabahını, baharını isbât etmişler.
Beşinci Kelime
﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’dir.
Bundaki hüccete işâretten evvel hakikatli bir seyahat‑ı hayâliyeyi Yirmidokuzuncu Mektûb’un izâhına binâen kısaca beyân etmek kalbe geldi. Şöyle ki:
753
Bir zaman, Kur'ânın mu'cizelerini ararken; Risale‑i Nurda, hususan İşârâtü'l‑İ'câz tefsir‑i Nurîde ve Rumûz‑u Semâniye’de beyânları gibi, Sûre‑i Feth’in âhirindeki âyette dört‑beş mu'cize ve ihbar‑ı gaybîyi, hattâ ﴿اَلْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ﴾ cümlesinde bir tarihî mu'cizeyi, hattâ çok kelimelerinde müteaddid i'câz lem'alarını ve bazı harflerinde mu'cizâne nükteleri bulduğum bir zamanda, namazda Fâtihayı okurken نَعْبُدُ ‥ نَسْتَع۪ينُ ’deki (ن) nun’un bir mu'cizesini bana bildirmek için bir suâl kalbime geldi: Neden اَعْبُدُ ‥ اَسْتَع۪ينُ yani: “Ben ibâdet ve istiâne ederim” denilmedi? Nun‑u mütekellim-i maa'l-gayr ile, yani: “Biz sana ibâdet ve istiâne ederiz.” demiş?
Birden o nun kapısıyla bir seyahat‑ı hayâliye meydânı açıldı. Namazdaki cemâatin azîm sırrını ve büyük menfaatini ve bu tek harf bir mu'cize olduğunu şühûd derecesinde bildim ve gördüm. Şöyle ki:
Ben, o zaman İstanbul’da Bayezid Câmii’nde namaz kılarken, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ dedim. Baktım, o câmideki cemâat, benim gibi diyerek bu da'vâma ve ﴿اِهْدِنَا﴾ ’daki duâma tamamen iştirâk edip tasdik ettikleri zamanda, bir perde daha açıldı. Gördüm ki; İstanbul’un bütün mescidleri, büyük bir Bayezid hükmüne geçtiler. Aynen benim gibi ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ deyip benim da'vâlarıma ve duâlarıma imza basıyorlar, âmîn diyorlar. Ve bana bir nev'i şefâatçi sûretini almaları içinde, hayâlime bir perde daha açıldı.
754
Gördüm ki; Âlem‑i İslâm, büyük bir mescid sûretini aldı. Mekke, Kâbe mihrab hükmüne geçti. Bütün namaz kılan Müslümanların safları, dâirevî bir tarzda o kudsî mihraba teveccüh ederek, benim gibi ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ❋ اِهْدِنَا﴾ deyip, herbiri; umum nâmına hem duâ, hem da'vâ, hem tasdik eder; hem onları, kendine şefâatçi yapar. Hem, “bu kadar azîm bir cemâatin yolu, da'vâsı yanlış olamaz ve duâsı reddedilmez; şeytânî vesveseleri tard eder” diye düşünürken ve namazda cemâatin büyük menfaatlerini bilmüşâhede tasdik ederken, bir perde daha açıldı.
Gördüm ki; kâinât, bir câmi‑i ekber ve bütün mahlûkat tâifeleri, bir salât‑ı kübrâda cemâat ile herbiri kendine mahsûs bir ibâdetle ve hâl dili ile bir nev'i namaz kılıyorlar gibi Ma'bûd‑u Zülcelâl’in muhît rubûbiyetine karşı çok geniş bir ubûdiyetle mukàbele için herbiri umumun şehâdetlerini ve tevhidlerini tasdik eder ki, aynı neticeyi isbât tarzında vaziyet alıyorlar diye müşâhede ederken, birden bir perde daha açıldı.
Gördüm ki; nasıl bir insan‑ı ekber olan kâinât, lisân‑ı hâl ve çok eczâları, isti'dâd ve ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla ve zîşuûr mevcûdâtları, lisân‑ı kàl ile ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ diyorlar ve Hàlık’ının merhametkârâne rubûbiyetine karşı ubûdiyetlerini gösteriyorlar; aynen öyle de, birer küçücük kâinât hükmünde o cemâat‑i uzmâda herbir arkadaşımın cesedi gibi benim cesedimdeki zerreler ve kuvveler ve duygularım dahi Hàlık’ının rubûbiyetine karşı itâat ve ihtiyaçlarının lisân‑ı hâliyle ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ diyerek emir ve İrâde‑i İlâhiye’ye göre hareket ettiklerini ve her ânda Hàlıklarının inâyetine ve rahmetine ve yardımına muhtaç olduklarını gösteriyorlar gördüm.
755
Hem namazdaki cemâatin kudsî sırrını, hem nun’un güzel mu'cizesini hayretle müşâhede edip, nun kapısıyla girdiğim gibi çıktım, Elhamdülillâh dedim. ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ cümlesini, o üç cemâatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesabına da söylemeye alıştım. Şimdi mukaddime bitti, sadede geliyoruz.﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’in işâret ettikleri hüccete gayet kısa bir işârettir:
Evvelâ
Biz, gözümüzle görüyoruz: Kâinâtta, hususan zemin yüzünde; dehşetli ve dâimî bir fa'âliyet ve hallâkıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârâne, müdebbirâne bir rubûbiyet‑i mutlaka hadsiz zîhayatların istiânelerine ve fiilen ve hâlen ve kàlen istimdâdlarına ve duâlarına kemâl‑i hikmet ve inâyet ile imdâd ve herbirine fiilen cevab vermek tezâhürü içinde bir ulûhiyet‑i mutlaka, bir ma'bûdiyet‑i âmmenin tecelliyâtı; umum mahlûkatın, hususan zîhayatın ve bilhassa insan tâifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibâdetlerine mukàbelesini akl‑ı selîm ve îmân gözü gördüğü gibi, bütün semâvî fermânlar ve Enbiyâlar haber veriyorlar.
Sâniyen
﴿نَعْبُدُ﴾ nun’unun remziyle mukaddimede mezkûr üç cemâatten herbiri ve umumu, beraber, çeşit çeşit, fıtrî ve ihtiyarî ibâdetlerle meşgul olmaları; şeksiz, bedâhetle bir ma'bûdiyete karşı şâkirâne bir mukàbele ve bir Ma'bûd‑u Mukaddes’in mevcûdiyetine hadsiz ve şüphesiz bir şehâdettir.
756
Ve ﴿نَسْتَع۪ينُ﴾ nun’unun remziyle mezkûr üç cemâatin, yani mecmû‑u kâinâttan tâ bir ceseddeki zerrelerin cemâatinden herbir tâifenin, herbir ferdin fiilî ve hâlî istiâneleri ve duâları var. Ve onların muâvenetlerine koşan ve duâlarına kabûl ile cevab veren bir şefkatli müdebbire, şüphesiz şehâdet eder. Meselâ: Yirmiüçüncü Söz’ün dediği gibi, zemindeki umum mahlûkatın üç nev'i duâları pek hàrika ve ümîdin haricinde kabûl olması, bir Rabb‑i Rahîm ve Mucîb’e kat'î şehâdet eder.
Evet, tohumlar ve çekirdekler isti'dâd lisânıyla herbiri birer ağaç ve birer sünbüle olmayı Hàlık’ından isteyip duâları gözümüz önünde kabûl olması gibi; bütün hayvanatın ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını ve hayatlarına lüzumu bulunan ve iktidarlarının haricindeki matlûblarını birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün duâlarını gözümüz önünde kabûl eden ve imdâdlarına acîb ve şuûrsuz mahlûkatı vakti vaktine hikmetle koşturan bir Hàlık‑ı Kerîm’e zâhir şehâdet eder.
İşte bu iki kısma kıyâsen, lisân‑ı kàl ile edilen duâların bütün nev'ileri hususan Enbiyâların (Aleyhimüsselâm) ve hàvâsların hàrika bir sûrette makbûliyeti, ﴿وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’deki hüccet‑i vahdâniyete şehâdet eder.
Altıncı Kelime
﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ﴾’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Evet, nasıl bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en kısası ise, en doğrusudur ve müstakîmidir. Aynen öyle de; maneviyatta ve manevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doğrusu, en müstakîmi ise en kısa ve en kolayıdır.
Meselâ: Risale‑i Nurda bütün muvâzeneleri ve küfür ve îmân yollarının mukayeseleri kat'î gösteriyorlar ki; îmân ve tevhid yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakîm ve kolaydır ve küfür ve inkâr yolları, gayet uzun ve müşkülâtlı ve tehlikelidir.
757
Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinâtta, elbette şirk ve küfrün hakikatleri olamaz ve îmân ve tevhidin hakikatleri, bu kâinâta güneş gibi lâzım ve vâcibdir.
Hem, ahlâk‑ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise, Sırat‑ı Müstakîmde, istikamettedir.
Meselâ: Kuvve‑i akliye, hadd‑i vasat olan hikmeti ve kolay, faydalı istikameti kaybetse, ifrat veya tefritle muzır bir cerbezeye ve belâlı bir belâhete düşer, uzun yollarında tehlikeleri çeker.
Ve kuvve‑i gadabiye, hadd‑i istikamet olan şecâati takib etmezse; ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebânet ve korkaklığa düşer, istikameti kaybetmesinin, hatâsının cezası olarak dâimî vicdânî bir azâbı çeker.
Ve insandaki kuvve‑i şeheviye, selâmetli istikameti ve iffeti zâyi' etse; ifratla musîbetli, rezâletli fücûra, fuhşa ve tefritle humûda, yani; ni'metlerdeki zevk ve lezzetten mahrum düşer ve o manevî hastalığın azâbını çeker…
İşte bunlara kıyâsen, hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiyede – bütün yollarında – istikamet en faydalı ve kolay ve kısadır. Ve Sırat‑ı Müstakîmi kaybedilse, o yollar pek belâlı ve uzun ve zararlı olur.
Demek ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ﴾ pek çok câmi' ve geniş bir duâ, bir ubûdiyet olduğu gibi, bir hüccet‑i tevhide ve bir ders‑i hikmete ve bir ta'lim‑i ahlâka işâret eder.
758
Yedinci Kelime
﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evvelâ
عَلَيْهِمْ kimlerdir? diye ﴿مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ﴾ âyeti beyân ederek, nev'‑i beşerde istikamet ni'metine mazhar dört tâifeyi beyân içinde, o tâifelerin reislerine, اَلنَّبِيّ۪ينَ ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a, وَالصِّدّ۪يق۪ينَ ile Ebû Bekir‑i Sıddık’a (R.A.) وَالشُّهَدَٓاءِ ile Ömer, Osman, Ali’ye (Radıyallahu Anhüm) işâret edip; Peygamberden (A.S.M.) sonra Sıddık, sonra Ömer, Osman, Ali (Radıyallahu Anhüm) üçü hem şehîd, hem halife olacaklar diye, gaybî ihbarla bir lem'a‑i i'câz gösterir.
Sâniyen
Nev'‑i beşerin en yüksek, en müstakîm, en sâdık bu dört tâifesi; Âdem (A.S.) zamanından beri hadsiz hüccetler, mu'cizeler, kerâmetler, deliller, keşfiyâtlar ile bütün kuvvetleriyle da'vâ edip ve beşerin ekseri onları tasdik ettikleri hakikat‑i tevhid, elbette güneş gibi kat'îdir. Bu hadsiz meşâhir‑i insaniye, yüzbinler mu'cizelerle ve hadsiz hüccetlerle doğruluklarını ve hakkâniyetlerini gösterip tevhid ve vücûb‑u vücûd ve vahdet‑i Hàlık gibi müsbet mes'elelerde ittifakları ve icmâları öyle bir hüccettir ki; hiçbir şübheyi bırakmaz.
Acaba, kâinâtın ehemmiyetli netice‑i hilkati ve zeminin halifesi ve zîhayatların isti'dâdca en cem'iyetli ve yükseği olan nev'‑i beşerin en müstakîmleri, en sâdık ve musaddak mürşidleri ve kemâlâtta reisleri olan mezkûr o dört tâifenin icmâ ve ittifakla îmân edip haber verdikleri ve kâinâtı bütün mevcûdâtıyla delil gösterip hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn i'tikàd ettikleri ve sarsılmaz kanâat getirdikleri bir hakikati tanımayan ve inkâr eden, hadsiz bir cinayet ve nihâyetsiz bir azâba müstehak olmaz mı!
759
Sekizinci Kelime
﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾’dir.
Bundaki hüccete kısa bir işârettir:
Evet, tarih‑i beşer ve Kütüb‑ü Mukaddese, tevâtürlere ve küllî ve kat'î hâdisât ve ma'lûmât ve müşâhedât‑ı beşeriyeye istinâden bil'ittifak, sarîh ve kat'î bir sûrette haber veriyorlar ki:
Sırat‑ı müstakîm ehli olan Peygamberlere (Aleyhimüsselâm) binler vâkıâtta istimdâdlarına hàrika bir tarzda gaybî imdâd gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hâdisâtta aynı zamanda gadab gelmesi ve semâvî musîbet başlarına inmesi, kat'î, şeksiz gösterir ki; bu kâinâtın ve içindeki nev'‑i beşerin Hakîm ve Âdil ve Muhsin ve Kerîm ve Azîz ve Kahhâr bir Mutasarrıfı, bir Rabbi var ki; Nuh ve İbrahim, Mûsa ve Hûd ve Sâlih gibi (Aleyhimüsselâm) çok nebîlere pek hàrika bir sûrette tarihî ve geniş hâdiselerle muzafferiyet ve necâtları vermiş ve Semûd ve Âd ve Fir'avun kavimleri gibi çok zâlimlere ve münkirlere dahi, Peygamberlere isyanlarına mukâbil dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semâvî musîbetler indirmiş.
760
Evet, Âdem (A.S.) zamanından beri, beşeriyette, iki cereyan‑ı azîm birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takib ile ni'met ve saâdet‑i dâreyne mazhar olan ehl‑i nübüvvet ve salâhat ve îmân; kâinâtın hakîki güzelliğine ve intizam ve kemâline mutâbık olarak istikamette hareket ettiklerinden, hem kâinât sâhibinin lütûflarına, hem iki cihanın saâdetine mazhar olup beşeri, melekler derecelerine, belki fevkıne terakkî ettirmeğe vesile olarak dünyada îmân hakikatleriyle manevî bir Cennet, âhirette bir saâdet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci cereyan, istikameti bırakıp ifrat ve tefritle aklı bir vesile‑i azâb ve elemler toplayıcı bir âlete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp dünyada zulümlerine mukâbil gadab‑ı İlâhî ve musîbet tokatlarını yemekle beraber, dalâleti cihetinden, akıl alâkadarlığıyla kâinâtı bir hüzüngâh ve mâtemhâne‑i umumiye ve zevâlde yuvarlanan zîhayatlar için bir mezbaha, selhhâne ve gayet çirkin ve karışık görüp rûhu, vicdânı dünyada bir manevî Cehennem’de olup, âhirette dâimî bir azâb çekmeğe, kendini müstehak eder.
İşte, Fâtiha‑i Şerîfe’nin âhirinde ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾ âyeti, bu iki cereyan‑ı azîmi ders veriyor. Ve Risale‑i Nurdaki bütün muvâzenelerin menba'ı ve esâsı ve üstadı, bu âyettir. Mâdem yüzer muvâzenelerle Nurlar, bu âyeti tefsir etmişler; biz dahi izâhını ona havâle ederek, bu kısa işâretle iktifâ ederiz.
761
Dokuzuncu Kelime
اٰم۪ينَ ’dir.
Buna kısacık bir işâret:
Mâdem نَعْبُدُ‥ نَسْتَع۪ينُ ’deki nun; üç cemâat‑i azîmeyi, bilhassa âlem‑i İslâm câmiindeki muvahhidîn cemâatini, hususan o vakit namazda bulunan milyonlar cemâatini bize gösterip bizi içlerinde bulunduruyor ve duâlarına ve söylediklerimizi aynen söylemeleriyle tasdiklerine ve bir nev'i şefâatlerine hissedar olmamıza yol açıyor; biz dahi, bu “Âmîn” kelimesiyle o cemâat‑i muvahhidîn ve musallînin duâlarına yardım ve da'vâlarına tasdik ve şefâatlerinin ve istiânelerinin makbûliyetine o “Âmîn” ile bir ricâ etmemizle, bizim cüz'î ubûdiyet ve duâ ve da'vâmızı, küllî, geniş bir ubûdiyete çevirip, küllî umumî rubûbiyete mukàbele ettirir.
Demek uhuvvet‑i îmâniye ve vahdet‑i İslâmiye sırrıyla, her namaz vaktinde Âlem‑i İslâm mescidinde milyonlarla efrâdı bulunan bir cemâatin râbıta‑i vahdet itibariyle ve manevî radyolar vâsıtasıyla Fâtiha’daki “Âmîn”, külliyet kesbeder, milyonlarla “Âmîn”ler hükmüne geçebilir. (Hâşiye)
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
762
Üçüncü Kısım (Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı)
﴿﷽﴾
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı
Mukaddime
Namazdaki Fâtihanın manevî emriyle اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُfeyziyle İkinci Kısım yazıldığı gibi; namazdaki teşehhüd dahi وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ cümlesinin diliyle, manevî ihtarıyla ve Sûre‑i Feth’in âhirinde ﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❋ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ… الخ﴾ beş mu'cize‑i gaybiyeyi gösteren büyük âyetin nuruyla üçüncü kısmını yazmaya – şimdi beyânına iznim olmayan üç sebeb için – mecbur oldum. Tafsilâtını, izâhatını, senedli hüccetlerini Risalet‑i Muhammediye’ye dair Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye ve Âyetü'l‑Kübrâ Arabî Hizb‑i Nuriye’ye havâle edip yalnız gayet muhtasar, kısacık üç işâret ile Arabî Hizb‑i Nuriye’nin hülâsasının bir hülâsası ve tesbihâtta tekrar ettiğim kelime‑i tevhid ile dâimî virdim bir tefekkür‑ü Arabî olarak burada yazılan risaleciğinin ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾ şehâdetine dair parçanın bir nev'i tercümesi, İkinci ve Üçüncü işârette yazılacak.
763
Birinci İşâret
Bu kâinât sâhibinin tezâhür‑ü rubûbiyetine ve sermedî ulûhiyetine ve nihâyetsiz ihsânatına küllî bir ubûdiyet ve tanıttırmakla mukàbele eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinâtta güneşin lüzumu gibi elzemdir ki; nev'‑i beşerin Üstad‑ı Ekberi ve büyük Peygamberi ve Fahr‑i Âlem ve لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ hitâbına mazhar ve Hakikat‑i Muhammediye’si; hem sebeb‑i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinâtın hakîki kemâlâtı ve sermedî bir Cemîl‑i Zülcelâl’in bâkî âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'âlinin vazifedâr eserleri ve çok mânidâr mektûbları olması ve bâkî bir âlemi taşıması ve bütün zîşuûrların müştâk oldukları bir dâr‑ı saâdet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatleri, Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) ve Risalet‑i Ahmediye ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinât O’nun risaletine gayet kuvvetli ve kat'î şehâdet eder; öyle de: Başta Âlem‑i İslâm, bütün beşer ve bütün zîşuûr; Cehennem’den acı ve korkunç olan ademden, hiçlikten, i'dâm‑ı ebedîden, fenâ‑i mutlaktan kurtulmak için, dâimî aşk ve şevkle her zamanda ve câmi' mâhiyetinin bütün kuvvetleriyle, bütün isti'dâdât lisânları ile, bütün duâlar ve ibâdetler ve ricâlarının dilleriyle istedikleri hayat‑ı bâkiyeyi kuvvetli, kat'î beşâret veren Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) ve Hakikat‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) şehâdet edip nev'‑i beşerin medâr‑ı iftiharı, eşref‑i mahlûkat olduğuna imza bastığı gibi‥ her zamanda üçyüzelli milyon ehl‑i îmânın اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, her gün işledikleri bütün hasenâtlar ve hayırların bir misli Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın defter‑i hasenâtına girmesi ve o tek şahsiyet‑i Muhammediye (A.S.M.), yüzer milyon, belki milyar âbid‑i muhsin kadar küllî bir ubûdiyete ve füyûzâtına mazhar bir makam kazanması, O Zâtın risaletine pek kuvvetli şehâdet edip imza basar.
764
İkinci İşâret
Benim virdimde her vakit tefekkürle baktığım yirmiden ziyâde şehâdetlere işâret eden مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَم۪ينُ بِشَهَادَةِ ظُهُورِهِ دَفْعَةً مَعَ اُمِّيَّتِهِ بِاَكْمَلِ د۪ينٍ وَاِسْلَامِيَّةٍ وَشَر۪يعَةٍ وَبِاَقْوٰى ا۪يمَانٍ وَاِعْتِقَادٍ وَعِبَادَةٍ وَبِاَعْلٰى دَعْوَةٍ وَمُنَاجَاةٍ وَدَعَوَاتٍ وَبِاَعَمِّ تَبْل۪يغٍ وَاَتَمِّ مَتَانَةٍ خَارِقَاتٍ مُثْمِرَاتٍ لَامِثْلَ لَهَا
Kısa bir nev'i tercümesi ve meâli: Yani
Muhammed’in (A.S.M.) risaletine şehâdet eden;
Birincisi
Onbir hâlâtından çıkan bir hüccet‑i risalettir.
Evet, okumak yazmak öğrenmediği ve ümmî olduğu hâlde; ondört asrın ukalâsını, feylesoflarını hayrette bırakan ve edyân‑ı semâviyede birinciliği kazanan bir din ile birden, tecrübesiz, def'aten meydâna çıkması emsâl kabûl etmez bir hâlet olduğu gibi...
Sözlerinden, fiillerinden, hâllerinden çıkan İslâmiyet; her zamanda üçyüzelli milyon insanın rûhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekârâne ders vermesi ve manevî terakkiyâta sevketmesi, emsâlsiz bir hâlettir.
Hem, öyle bir Şerîatla meydâna gelmiş ki; âdilâne kanunlarıyla nev'‑i beşerin beşten birisini ondört asırda maddî ve manevî terakkî içinde idare etmesi misilsiz bir hâlet olduğu gibi...
765
O Zât (A.S.M.), öyle bir îmân ve i'tikàdla meydâna çıktı ki; bütün ehl‑i hakikat her zaman O’nun mertebe‑i îmânından feyz almalarıyla beraber en yüksek ve en kuvvetli bir derecededir diye müttefikan tasdikleri ve o zamanda hadsiz muârızlarının O’na muhâlefeti zerre kadar bir telâş, bir vesvese, bir şübhe vermemesi gösteriyor ki, kuvvet‑i îmâniyede dahi O’nun emsâli yok ve o küllî yüksek îmânı misilsizdir.
Hem öyle bir ubûdiyet ve ibâdet gösterdi ki; ibtidâ ve intihayı birleştirip hiç kimseyi taklid etmeyerek, ibâdetin en ince esrârını görüp mürâat ederek en dağdağalı zamanlarda dahi tam tamına ubûdiyeti yapması – emsâlsiz bir hâlet olması gibi...
Hàlık’ına karşı öyle daavât ve münâcât ve ricâlar yapmış ki, bu zamana kadar telâhuk‑u efkârla beraber o mertebeye yetişilmemiş. Meselâ: Cevşenü'l‑Kebîr Münâcâtı’nda binbir esmâ‑i İlâhiye’yi şefâatçi ederek Hàlık’ını öyle bir tarzda tavsif ve ta'rif eder ki, emsâli yok.
Ve mârifetullâhta kimse O’na yetişememesi, misilsiz bir hâlettir.
Hem, öyle bir metânetle insanları dine dâvet ve öyle bir cür'etle risaletini tebliğ etmiş ki; kavmi ve amcası ve dünyanın büyük devletleri ve eski dinlerin etbâ'ları O’na muârız ve düşman oldukları hâlde, zerre kadar korkmayarak, çekinmeyerek umumuna meydân okuması ve başa da çıkarması emsâlsiz bir hâlettir.
İşte, O’nun sıdkına ve nübüvvetine bu hàrika, emsâlsiz sekiz hâletin mecmûu gayet kuvvetli bir şehâdettir.
Ve bu hâletler, O Zâtın (A.S.M.) nihâyet derecede ciddiyetine ve itmi'nânına ve kemâl‑i sıdkına ve hakkâniyetine kat'î kanâati var olduğunu gösteriyor.
766
Âlem‑i İslâm, her günde, her teşehhüdde milyonlar lisânla اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ der. Ve O’nun memuriyetine teslîmiyetini ve getirdiği saâdet‑i ebediye beşâretini tasdik ettiğini ve beşeriyetin derin bir aşkla ve fıtrî ve isti'dâdî pek kuvvetli bir iştiyakla aradığı hayat‑ı bâkiyeye sağlam bir yol açtığına karşı Âlem‑i İslâm; minnetdârâne, müteşekkirâne اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ ile bir manevî ziyaret ve görüşmek ve üçyüzelli milyon, belki milyarlar nâmına O’nu tebrik eder.
Yirmi küllî şehâdetlerden ve çok şehâdetleri ihtiva eden
İkinci Şehâdet
وَبِشَهَادَةِ جَم۪يعِ حَقَائِقِ اَرْكَانِ الْا۪يمَانِ عَلٰى تَصْد۪يقِهِ
Yani: “Îmânın altı rükünlerinin hakikatleri ve tahakkukları ve hakkâniyetleri, Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve hakkâniyetine kat'î şehâdet eder.”
Çünkü; O’nun risalet hayatının şahsiyet‑i maneviyesi ve bütün da'vâlarının esâsı ve mâhiyet‑i nübüvveti, o altı rükündür. Öyle ise; o rükünlerin tahakkuklarına delâlet eden bütün delilleri, Muhammed’in (A.S.M.) risaletinin hak olduğuna ve O’nun sâdıkıyetine dahi delâlet ederler.
Hem âhiretin tahakkukuna sâir rükünlerinin delâletini Meyve Risalesi ve Onuncu Sözün zeyilleri beyân ettikleri gibi; öyle de: Herbir rükün, hüccetleriyle beraber O’nun risaletine bir hüccettir.
Binler şehâdetleri ihtiva eden;
Üçüncü Küllî Şehâdet
وَبِشَهَادَةِ ذَاتِهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِاٰلَافِ مُعْجِزَاتِهِ وَكَمَالَاتِهِ وَعُلُوِّ اَخْلَاقِهِ
Yani: “O Zât (A.S.M.) Güneş gibi kendi kendine delildir. Binler mu'cizât ve kemâlât ve yüksek, güzel ahlâkıyla risaletine ve sâdıkıyetine pek kuvvetli şehâdet eder.”
767
Evet, Mu'cizât‑ı Ahmediye risale‑i hàrikada üçyüzden ziyâde nakl‑i sahîh ile isbât ettiği gibi; O Zât (A.S.M) ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ ve ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى﴾ âyetlerinin sarâhatiyle, avucunun bir parmağıyla Kamer iki parça olması ve nakl‑i sahîh ve tevâtürle, aynı avucun beş parmağından beş çeşme su akması ve susuz kalan bütün ordusu o sudan içmesi ve şâhid olması ve bu acîb hàrika iki defa başka yerde vukû' bulması ve aynı avuçla bir parça toprağı, hücum eden düşman ordusuna atarak, herbirisinin gözüne bir avuç toprak girmesiyle hücumda iken kaçmaları; ve aynı avuçta küçük taşlar; insanlar gibi tesbih edip Sübhânallâh demeleri gibi nakl‑i sahîh ile ve bir kısmı tevâtürle tarihlerde kat'iyyen vukû'a gelen yüzer ve ehl‑i tahkîkin yanında bine kadar mu'cizât, elinde zuhûru ve dost ve düşmanların ittifakıyla, O’nda güzel hasletlerin ve ahlâk‑ı hasenenin en yüksek derecesinde (Hâşiye) bulunması ve arkasında tebaiyetle sülûk edip kemâlâta erişen ve hakikate aynelyakìn yetişen bütün ehl‑i tahkîk, ittifakla Kemâlât‑ı Muhammediye (A.S.M.) en yüksek derecede bulunduğuna hakkalyakìn tasdikleri ve O’nun dininden gelen Âlem‑i İslâmın füyûzâtı ve koca İslâmiyetin hakikatleri O’nun hàrika kemâlâtına delâlet eder. Elbette O Zât (A.S.M.), bizzat kendi risaletine gayet parlak ve küllî, geniş şehâdet eder demektir.
768
Pek çok kuvvetli şehâdetleri ihtiva eden;
Dördüncü Şehâdet
وَبِشَهَادَةِ الْقُرْاٰنِ بِمَا لَا يُحَدُّ مِنْ حَقَائِقِهِ وَبَرَاه۪ينِهِ
Yani: “Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hadsiz hakikatler ve hüccetleriyle risaletine, sâdıkıyetine şehâdet eder.”
Evet, kırk vecihle mu'cize olduğu Zülfikàr Mecmuası’nda isbât edilen‥ ve ondört asrı nurlandıran‥ ve nev'‑i beşerin beşten birisini tebeddül etmeyen kanunlarıyla idare eden‥ ve o zamandan şimdiye kadar bütün muârızlara meydân okuyup; hiç kimse, hattâ bir sûresinin mislini getirmeğe cesâret etmeyen‥ ve Âyetü'l‑Kübrâ’da isbât edildiği gibi altı ciheti nurânî, şübheler giremeyen ve altı makam‑ı kübrâ, hakkâniyetine imza basan ve sarsılmaz altı hakikatlere dayanan‥ ve her zamanda yüzer milyon lisânlarla şevk ve hürmetle okunan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetle yazılan‥ ve Âlem‑i İslâm’ın bütün şehâdetleri ve îmânları O’nun şehâdetinden tereşşuh eden‥ ve bütün ulûm‑u îmâniye ve İslâmiye O’nun menba'ından akan ve O, eski semâvî kitapları tasdik ettiği gibi, bütün kütüb ve suhuf‑u semâviye’nin manevî tasdiklerine mazhar bulunan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, bütün hakikatleriyle ve hakkâniyetini isbât eden bütün hüccetleriyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sıdkına ve risaletine şehâdet eder demektir.
Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Küllî Şehâdetler
وَبِشَهَادَةِ الْجَوْشَنِ بِقُدْسِيَّةِ اِشَارَاتِهِ وَرَسَائِلِ النُّورِ بِقُوَّةِ دَلَائِلِهَا وَالْمَاض۪ي بِتَوَاتُرِ اِرْهَاصَاتِهِ وَالْاِسْتِقْبَالِ بِتَصْد۪يقِ اٰلَافِ حَادِثَاتِهِ
769
Yani: Binbir Esmâ‑i İlâhiye’ye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur'ân’dan çıkan bir hàrika münâcât olan ve mârifetullâhta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede: “Zırhı çıkar onun yerine bu Cevşeni oku” diye Cebrâil vahy getiren, “Cevşenü'l‑Kebîr Münâcâtı” içindeki hakikatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve hakkâniyetine şehâdet ettiği gibi; Kur'ân’dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşenden feyiz alan ve tevellüd eden Resâili'n‑Nuriye, yüzotuz parçasıyla Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) bir tek hüccet olarak risaletinin bütün hakikatlerini aklen ve mantıken isbâtıyla, hattâ felsefenin nazarında akıldan pek uzak mes'elelerini göz önünde gibi gayet kolay ve ma'kul bir tarzda ders vermesiyle Muhammed’in (A.S.M.) sâdıkıyetine ve risaletine küllî bir sûrette şehâdet eder.
Hem zaman‑ı mâzi dahi risaletine bir küllî şâhiddir ki; irhâsat denilen nübüvvetten evvel zuhûr eden ve gelecek Peygamberin mu'cizâtı sayılan hàrikalar, tarihlerde ve siyer kitaplarında kat'î tevâtür tarzında nakledilen pek çok vâkıalar, gayet sağlam bir sûrette risaletine şehâdet eder ve çok nev'ileri var. Bir kısmı, gelecek “Şehâdet”lerde beyân edilecek; bir kısmı da Zülfikàr’da ve tarih kitaplarında sahîh bir sûrette nakledilmiş.
Meselâ: Velâdet‑i Peygamberiyeye (A.S.M.) yakın bir vakitte Kâbe’yi tahrib etmeye gelen Ebrehe askerinin başlarına Ebâbil kuşlarının elleriyle taşların yağması ve velâdet gecesinde Kâbe’deki sanemlerin baş aşağı düşmesi ve Kisrâ‑yı Fars sarayının harâb olması ve ateş‑perest Mecûsîlerin bin seneden beri yanması devam eden ateşi o gece sönmesi ve Bahîra‑yı Râhib ve Halîme‑i Sa'diye’nin kat'î ihbarlarıyla, bulutlar başına gölge etmesi gibi çok hâdiseler, nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermişler.
770
Hem istikbâl, yani: Vefâtından sonra O’nun haber verdiği hâdiseler pek çoktur ve çok nev'ileri var. Birisi, Âl‑i Beyt’ine ve ashâbına ve fütûhât‑ı İslâmiyeye ait ihbarât‑ı gaybiyesidir ki, Zülfikàr’da Mu'cizât‑ı Ahmediye kısmında nakl‑i sahîh ile seksen vâkıanın aynen haber verdiği gibi çıkması, meselâ: Hz._Osman (R.A.) mushaf okurken, Hz._Hüseyin (R.A.) Kerbelâ’da şehîd edilmeleri ve Şam ve İran ve İstanbul’un fetihleri ve Abbâsî Devletinin zuhûru ve Cengiz ve Hülâgu onu mağlûb ve mahvetmesi gibi seksen ihbar‑ı gaybî mu'cizâtı, nakl‑i sahîh ile ve tarih ve siyer kitaplarına istinâden tafsîlen yazması gibi, ihbar‑ı gaybînin sâir nev'ileriyle ve Muhammed’in (A.S.M.) hakkâniyetine delâlet eden pek çok vâkıât‑ı istikbâliye ile zaman‑ı istikbâl dahi kuvvetli ve küllî bir sûrette Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) ve sâdıkıyetine şehâdet eder demektir.
Dokuzuncu, Onuncu, Onbirinci, Onikinci Şehâdetlere İşâret Eden
وَبِشَهَادَةِ الْاٰلِ بِقُوَّةِ يَق۪ينِيَّاتِهِمْ ف۪ي تَصْد۪يقِهِ بِدَرَجَةِ حَقِّ الْيَق۪ينِ وَالْاَصْحَابِ بِكَمَالِ ا۪يمَانِهِمْ ف۪ي تَصْد۪يقِهِ بِدَرَجَةِ عَيْنِ الْيَق۪ينِ وَالْاَصْفِيَاءِ بِقُوَّةِ تَحْق۪يقَاتِهِمْ ف۪ي تَصْد۪يقِهِ بِدَرَجَةِ عِلْمِ الْيَق۪ينِ وَالْاَقْطَابِ بِتَطَابُقِهِمْ عَلٰى رِسَالَتِهِ بِالْكَشْفِ وَالْمُشَاهَدَاتِ بِالْيَق۪ينِ
Yani;
771
Muhammed’in (A.S.M.) sâdıkıyetine ve hakkâniyetine küllî şehâdetlerden,
Dokuzuncusu
عُلَمَاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ي اِسْرَائ۪يلَ sırrına mazhar ve salavâtlarda Âl‑i İbrahim Aleyhisselâm’a mukâbil olan Âl‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın içindeki büyük evliyâ ve Ali (R.A.), Hasan (R.A.), Hüseyin ve Ehl‑i Beyt’in Oniki İmâmı ve Gavs‑ı A'zam ve Ahmed‑i Rufâî (K.S.), Ahmed‑i Bedevî, İbrahim‑i Desûkî, Ebu'l‑Hasan-ı Şâzelî gibi aktâblar, imâmlar; ittifakla, hakkalyakìn bir i'tikàdla ve keşfiyât ve müşâhedâtla ve ümmette gösterdikleri hàrika irşadâtla ve kerâmetlerle, risalet ve hakkâniyet ve sâdıkıyet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) îmânları ve şehâdetleri ile imza basıyorlar.
Onuncu
Enbiyâdan sonra en muhterem ve yüksek tâife ve ümmî ve bedevî oldukları hâlde az bir zamanda nur‑u Muhammedî (A.S.M.) ile şarktan garba kadar âdilâne idare edip, cihangir devletleri mağlûb ederek müterakki, fenli, medenî, siyâsî milletlere üstad, muallim, diplomat, hâkim‑i âdil olarak o asrı bir asr‑ı saâdet hükmüne getiren sahâbeler; Muhammed’in (A.S.M.) her hâlini tedkik ve taharrîden sonra gözleriyle gördükleri çok mu'cizâtın kuvvetiyle eski düşmanlıklarını ve ecdâdlarının mesleklerini ve çokları – Hâlid İbn‑i Velîd ve İkrime İbn‑i Ebî Cehil gibi – pederlerinin tarafdârlıklarını, kavim ve kabilelerini tamamıyla bırakıp bütün rûh u canlarıyla, gayet fedâkârâne bir sûrette İslâmiyete girerek aynelyakìn derecesinde Muhammed’in (A.S.M.) sâdıkıyetine, risaletine îmânları; sarsılmaz, küllî bir şehâdettir.
772
Onbirinci
Asfiyâ ve sıddıkîn denilen müçtehidler, imâmlar, allâmeler; İbn‑i Sînâ, İbn‑i Rüşd gibi dâhî feylesoflar misillû binler ehl‑i tahkîk, aklî ve mantıkî bir tarzda, herbiri ayrı bir meslekte şüphesiz binler hüccetlere ve kat'î bürhânlara istinâden ilmelyakìn derecesinde Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve hakkâniyetine îmânları öyle küllî bir şehâdettir ki; onların umumu kadar bir zekâsı bulunmayan karşılarına çıkamaz.
İşte o hadsiz şâhidlerden birisi, bu zamanda Risale‑i Nurdur ki; münkirler ona karşı hiçbir çare bulamadıklarından, zâbıta ve adliyeyi aldatıp mahkeme eliyle susturmasına çalışıyorlar.
Onikinci
Âlem‑i İslâmda herbiri ümmetin ehemmiyetli bir kısmını dâire‑i dersine alıp, hàrika irşad ve kerâmetlerle manevî terakkî ettiren ve hüccetler yerinde müşâhedâta, keşfiyâta dayanan ve aktâb denilen en derin ehl‑i tahkîk ve hakikat, rûhâni terakkîlerinde Muhammed’in (A.S.M.) risaletini ve sâdıkıyetini ve en yüksek mertebe‑i hakkâniyette bulunduğunu keşfen ve şühûden görüp müttefikan ve mütetâbıkan nübüvvetine şehâdetleri öyle bir imzadır ki: Onların umumu kadar bir yüksek mertebe‑i kemâlâtı kazanmayan o imzayı bozamaz.
Onüçüncü Şehâdet
Dört küllî ve çok geniş ve kat'î hüccetlerden ibarettir:
وَبِشَهَادَةِ الْاَزْمِنَةِ الْمَاضِيَةِ بِتَوَاتُرِ بَشَارَاتِ الْكَوَاهِنِ وَالْهَوَاتِفِ وَالْعُرَفَاءِ فِي الْاَدْوَارِ السَّالِف۪ينَ وَبِمُشَاهَدَةِ بَشَارَاتِ الرُّسُلِ وَالْاَنْبِيَاءِ وَبِشَهَادَتِهِمْ وَبَشَارَتِهِمْ عَلَيْهِمُ السَّلَامُ بِرِسَالَةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ فِي الْكُتُبِ الْمُقَدَّسَةِ
Bu fıkranın kısaca bir meâli burada beyân edilecek ve izâhatı ve senedleri Zülfikàr’ın Mu'cizât‑ı Ahmediye kısmının âhirinde mükemmel var.
773
Yani: Geçmiş zamanlarda nev'‑i beşerin meşâhir ve nâmdârlarından başta Enbiyâ olarak ârifler, kâhinler, hâtifler müttefikan Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve geleceğine irhâsat nev'inden gayet sarîh ve mükerrer haber verdiklerini nakl‑i sahîh ve bir kısmı tevâtürle tarih ve siyer ve hadîs kitaplarında kayıt ve kabûl edilmesine ve Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesinde o binler ihbarâtın en kuvvetli ve kat'î kısmını tafsîlen beyânına binâen ona havâle edip gayet kısa bir işâretle deriz ki:
Enbiyâlar, mukaddes, semâvî kitaplarda Muhammed’in (A.S.M.) nübüvvetine dair Tevrat, İncil, Zebûr’un yüzer âyetlerinde sarâhate yakın kısmından yirmi âyetleri Ondokuzuncu Mektûb’da yazılmış. Hıristiyan ve Yahudîler tarafından çok tahrifatı ile beraber, yine Nübüvvet‑i Ahmediye’yi haber veren yüz âyeti Hüseyin‑i Cisrî kitabında yazmış.
Kâhinler ise, başta meşhûr Şıkk ve Satîh olarak, rûhâni ve cin vâsıtasıyla gaybdan haber veren ve şimdi medyum denilen – tevâtür bir nakl‑i sahîhle – Peygamberin geleceğine ve Fars Devletini kaldıracağına sarîh bir sûrette haber verdikleri ve şübhe kaldırmaz bir tarzda yakında bir Peygamber Hicaz’da zuhûrunu mükerrer söyledikleri gibi:
Ârif‑i billâh kısmından Peygamberin (A.S.M.) cedlerinden Kâ'b İbn‑i Lüeyy ve Yemen ve Habeş pâdişahlarından Seyf İbn‑i Zîyezen ve Tübba' gibi çok ârifler, o zaman evliyâları pek sarîh bir sûrette Muhammed’in (A.S.M.) risaletinden haber verip şiirlerle ilân etmişler. Ondokuzuncu Mektûb’da, ehemmiyetli ve kat'î bir kısmı yazılmış. Hattâ o pâdişahlardan birisi, demiş: “Ben, Muhammed’e (A.S.M.) hizmetkâr olmasını bu saltanata tercih ederim.” Birisi de demiş: “Âh! Ben O’na yetişseydim, O’nun ammizâdesi olurdum.” Yani: Hazret‑i Ali gibi fedâi bir hizmetkârı ve veziri olurdum. Her ne ise – tarih ve siyer kitapları bu haberleri tamamen neşr ile – bu ârifler, risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) kuvvetli ve küllî bir şehâdetle sâdıkıyetine imza basıyorlar.
774
Hem o ârifler ve kâhinler gibi risalet‑i Muhammediye’yi gaybî haber veren ve sözleri işitilen ve şahısları görünmeyen hâtif denilen rûhâniler, pek sarîh bir sûrette Muhammed’in (A.S.M.) nübüvvetinden haber verdikleri gibi; çok muhbirler, hattâ saneme kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taşları nübüvvetinden haber vermeleriyle O’nun risaletine ve hakkâniyetine imza basıp tarih lisânıyla şehâdet etmişler.
Ondördüncü Şehâdet
Kâinâtın kuvvetli şehâdetine işâret eden bu Arabî fıkra:
وَبِشَهَادَةِ الْكَائِنَاتِ بِغَايَاتِهَا وَبِالْمَقَاصِدِ الْاِلٰهِيَّةِ ف۪يهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ الْجَامِعَةِ؛ بِسَبَبِ تَوَقُّفِ حُصُولِ غَايَاتِ الْكَائِنَاتِ وَالْمَقَاصِدِ الْاِلٰهِيَّةِ مِنْهَا وَتَقَرُّرُ قِيْمَتِهَا وَوَظَائِفِهَا وَتَبَارُزِ حُسْنِهَا وَكَمَالِهَا وَتَحَقُّقِ حِكَمِ حَقَائِقِهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْاِنْسَانِيَّةِ لَاسِيَّمَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ؛ اِذْ هِيَ الْمُظْهِرَةُ وَالْمَدَارُ الْاَتَمُّ لَهَا، وَلَوْلَاهَا لَصَارَتْ هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ الْمُكَمَّلَةُ وَالْكِتَابُ الْكَب۪يرُ ذُو الْمَعَانِي السَّرْمَدِيَّةِ هَبَاءً مَنْثُورًا مُتَطَايِرَةَ الْمَعَان۪ي مُتَسَاقِطَةَ الْكَمَالَاتِ وَهُوَ مُحَالٌ مِنْ وُجُوهٍ وَجِهَاتٍ
775
Âyetü'l‑Kübrâ, bu Arabî fıkranın meâline dair demiş: Bu kâinât, nasıl ki, kendini icâd ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray, bir kitab gibi, bir sergi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden sâni'ine ve kâtibine ve nakkàşına delâlet eder; öyle de: Kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı İlâhiye’yi bilecek, bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini ta'lim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve “Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler? Ve ne için buraya geliyorlar? Ve çok durmuyorlar, gidiyorlar?” diye dehşetli suâllere cevab verecek ve o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ve âyât‑ı tekvîniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhakkìk üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkâniyetine ve bu kâinât Hàlık’ının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna kuvvetli ve küllî şehâdet edip اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ der.
Evet, Muhammed’in (A.S.M.) getirdiği Nur ile kâinâtın mâhiyeti, kıymeti, kemâlâtı ve içindeki mevcûdâtın vazifeleri ve neticeleri ve memuriyetleri ve kıymetleri bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinât, baştan başa gayet mânidâr mektûbat‑ı İlâhiye ve mücessem bir Kur'ân‑ı Rabbânî ve muhteşem bir meşher‑i âsâr-ı Sübhâniye olur. Yoksa, adem ve hiçlik ve zevâl ve fenâ karanlıklarında yuvarlanan karmakarışık vahşetli bir vîrâne, dehşetli bir mâtemhâne mâhiyetine düşer. Bu hakikate binâen, kâinâtın kemâlâtı ve hikmetli tahavvülâtı ve sermedî mânâları, kuvvetli bir tarzda نَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ der.
776
Onbeşinci Şehâdet
Pek çok kudsî şehâdetleri ihtiva eden, bu kâinâtta tasarruf ederek zerrâttan seyyârâta kadar bütün tahavvülât ve harekât ve sekenât ve hayat ve memât gibi bütün tasarrufât; emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyle bulunan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un icraat‑ı rubûbiyeti ve ef'âl‑i Rahmâniyeti cihetinde Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) mukaddes şehâdetine işâret eden, bu gelen Arabî fıkradır:
وَبِشَهَادَةِ صَاحِبِ الْكَائِنَاتِ وَخَلَّاقِهَا وَمُتَصَرِّفِهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ؛ بِاَفْعَالِ رَحْمَانِيَّتِهِ وَبِاِجْرَاءَاتِ رُبُوبِيَّتِهِ؛ كَفِعْلِ الرَّحْمَانِيَّةِ بِاِنْزَالِ الْقُرْاٰنِ الْمُعْجِزِ الْبَيَانِ عَلَيْهِ، وَبِاِظْهَارِ اَنْوَاعِ الْمُعْجِزَاتِ عَلٰى يَدَيْهِ، وَبِتَوْف۪يقِهِ وَحِمَايَتِهِ ف۪ي كُلِّ حَالَاتِهِ، وَبِاِدَامَةِ د۪ينِهِ بِكُلِّ حَقَائِقِهِ، وَبِاِعْلَاءِ مَقَامِ حُرْمَتِهِ وَشَرَفِهِ وَاِكْرَامِهِ عَلٰى جَم۪يعِ الْمَخْلُوقَاتِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ، وَكَفِعْلِ رُبُوبِيَّتِهِ بِجَعْلِ رِسَالَتِهِ شَمْسًا مَعْنَوِيَّةً لِكَائِنَاتِهِ، وَبِجَعْلِ د۪ينِهِ فِهْرِسْتَةَ كَمَالَاتِ عِبَادِهِ، وَبِجَعْلِ حَق۪يقَتِهِ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اُلُوهِيَّتِهِ، وَبِتَوْظ۪يفِهِ بِوَظَائِفَ ضَرُورِيَّةٍ لَازِمَةٍ لِوُجُودِ الْمَخْلُوقَاتِ ف۪ي هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ كَلُزُومِ الرَّحْمَةِ وَالْحِكْمَةِ وَالْعَدَالَةِ وَكَضَرُورَةِ لُزُومِ الْغِذَاءِ وَالْمَاءِ وَالْهَوَاءِ وَالضِّيَاءِ
Bu pek kat'î ve çok geniş ve kudsî şehâdetin tafsilâtını Risale‑i Nura havâle edip gayet kısacık bir işâretle meâl‑i icmâlîsine bakacağız:
777
Evet bu kâinâtta, gözümüz önünde bu muntazam tasarrufâtı içinde adâlet ve hikmetle ve rahmet ve inâyet ve himâyetle her zaman iyileri himâye ve fenâları ve yalancıları tokatlamak, rubûbiyetinin bir âdeti olmasından, ef'âl‑i Rahmâniyet muktezâsıyla bir Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı, Muhammed’in (A.S.M.) eline vermesi‥ ve bine yakın mu'cizelerin pek çok envâ'ını O’na vermesi‥ ve bütün hâlâtında ve en tehlikeli vaziyetlerinde şefkatkârâne himâye ve hattâ güvercin ve örümcekle muhâfaza etmesi‥ ve büyük vazifelerinde O’nu tam muvaffak etmesi‥ ve dinini bütün hakikatleriyle idâmesi‥ ve İslâmiyetini zeminin ve nev'‑i beşerin başına geçirmesi‥ ve bütün mahlûkat üstünde bir makam‑ı şeref ve meşâhir‑i insaniyenin fevkınde dâimî bir rütbe‑i makbûliyet ve dost ve düşmanının ittifakıyla en yüksek hasletleri taşıyan bir şahsiyeti vermekle, beşerin beşten birisini O’na ümmet etmesi, gayet kat'î bir tarzda sâdıkıyetine ve risaletine şehâdet ettiği gibi, ef'âl‑i Rubûbiyet cihetinde dahi görüyoruz ki; bu âlemin mutasarrıfı ve müdebbiri, Muhammed’in (A.S.M.) risaletini bu kâinâta bir manevî güneş yapıp, Nur Risalelerinde isbât edildiği gibi, O’nun ile bütün karanlıkları izâle ve nurânî hakikatlerini gösterip ve bütün zîşuûru, belki kâinâtı hayat‑ı bâkiye müjdesiyle sevindirdiği gibi; dinini dahi bütün makbûl ehl‑i ibâdetin fihriste‑i kemâlâtı ve harekât‑ı ubûdiyette sağlam bir program yapması gibi Muhammed’in (A.S.M.) şahsiyet‑i maneviyesi olan hakikatini, Kur'ânın ve Cevşenin delâletiyle tecelliyât‑ı Ulûhiyetine bir âyine‑i câmia yapması‥ ve sâbıkan işâret ettiğimiz hakikatlerin ve ondört asırda her gün ümmetinin bütün hasenâtlarının bir mislini kazanmasının ve hayat‑ı ictimâiye ve maneviye-i beşeriyedeki âsârının delâletiyle, nev'‑i beşere en yüksek reis ve muktedâ ve üstad yapması; ve O’nu büyük ve kudsî vazifelerle beşerin imdâdına gönderip rahmet, hikmet, adâlet, gıdâ, hava, mâ, ziyâ derecesinde insanları O’nun dinine, Şerîatına, İslâmiyetteki hakikatlerine muhtaç (Hâşiye) yapması ile oniki küllî ve kat'î hüccetlerle Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) kudsî şehâdet ettiği hâlde, acaba hiç mümkün müdür ki; sinek kanadının ve bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bu kâinât sâhibinin bu derece küllî ve geniş şehâdetlerine mazhar olan Risalet‑i Muhammediye (A.S.M.), kâinâtın manevî bir güneşi olmasın.
778
İşte bu onbeş küllî Şehâdetler, herbiri pek çok şehâdetleri, hattâ “Üçüncü Şehâdet” mu'cizât lisânıyla bin şehâdeti ihtiva edip öyle bir kat'iyyetle ve kuvvetle “Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullâh” olan da'vâyı isbât ve tahakkukunu ve kıymetini ve ehemmiyetini ilân etmiş ki; her gün beş defa Âlem‑i İslâm, yüzer milyon lisânlar ile teşehhüdde o da'vâyı kâinâta ilân ettiği gibi; o da'vânın esâsı olan Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.), kâinâtın çekirdek‑i aslîsi, bir sebeb‑i hilkati ve en mükemmel meyvesi olduğunu milyarlar ehl‑i îmân tereddüdsüz tasdik ederek kabûl etmişler.
779
Ve bu kâinâtın Sâhibi (Celle Celâlühû) o Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye’yi (A.S.M.) Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine bir yüksek dellâl‥ ve kâinât tılsımının ve hilkat muammâsının bir doğru keşşâfı‥ ve lütûf ve rahmetinin bir parlak misâli‥ ve şefkat ve muhabbetinin bir belîğ lisânı‥ ve âlem‑i bâkîdeki hayat‑ı dâime ve saâdet‑i ebediyenin en kuvvetli müjdecisi‥ ve elçilerinin en son ve en büyük bir resûl eylemiş.
Acaba bu mâhiyetteki bir hakikate kanâat etmeyen veya ehemmiyet vermeyen, ne derece hasâret ve hatâ ve belâhet ve cinayet ettiği kıyâs edilsin!‥
İşte, namazdaki Fâtiha, nasıl İkinci Kısımda işârâtıyla, teşehhüdde اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’daki hakikat‑i tevhid da'vâsına kat'î hüccetleri gösterir, hadsiz imzalar basar; bu Üçüncü Kısımda dahi yine teşehhüdde وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ ’da hakikat‑i risalet da'vâsına kuvvetli şâhidleri getirip nihâyetsiz tasdik imzalarını bastırır.
Yâ Erhamerrâhimîn; bu Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) hürmetine, bizi, O’nun şefâatine mazhar ve sünnetinin ittibâ'ına muvaffak ve dâr‑ı saâdette O’nun âl ve ashâbına komşu eyle! Âmîn‥ âmîn‥ âmîn…
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ الْمَقْرُوءَةِ وَالْمَكْتوُبَةِ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
780
İkinci Makam
El‑Hüccetü'z-Zehrâ’nın İkinci Makamı
﴿﷽﴾
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Fâtihanın âhirinde, ehl‑i hidayet ve istikamet ve ehl‑i dalâlet ve tuğyanın muvâzenesine işâret eden ve Risale‑i Nurun bütün muvâzenelerinin menba'ı olan âyetin bir hakikatini Sûre‑i Nur’dan: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ… الخ﴾ âyeti ve arkasında ﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ… الخ﴾ âyetiyle beraber pek acîb bir tarzda o muvâzeneyi mu'cizâne ifâde ederler.
Birinci Âyet‑i Nur: Birinci Şuâ’da isbât edilmiş ki; on işâretle Risale‑i Nura bakıyor; mu'cizâne, Kur'ânın o tefsirinden gaybî haber veriyor. Ve Risale‑i Nura Nur nâmı verilmesine en birinci sebeb olmasından, Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmında bir seyahat‑ı hayâliye temsîlinde, bu acîb âyetin Nur kelimesinde (Nun‑u Na'büdü) mu'cizesi gibi bir manevî mu'cizesinin beyânına binâen, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nde dünya seyyahı, Hàlık’ını aramak, bulmak, tanımak için bütün kâinâttan ve envâ'‑ı mevcûdâtından sorduğu ve otuzüç yol ile ve kat'î bürhânlarla Hàlık’ını ilmelyakìn ve aynelyakìn bildiği gibi; o aynı seyyah, asırlarda ve arz ve semâvât tabakalarında aklıyla, kalbiyle, hayâliyle gezen yorulmaz, tok olmaz, bütün dünyayı bir şehir gibi görüp, teftiş ederek, kâh Kur'ân hikmetine, kâh felsefe hikmetine aklını bindirip geniş hayâl dûrbîniyle en uzak tabakalara bakarak, hakikatleri vâkide olduğu gibi görmüş, bizlere Âyetü'l‑Kübrâ’da kısmen haber vermiş.
781
İşte şimdi biz, o ayn‑ı hakikat ve bir temsîl mânâsında olan seyahat‑ı hayâliyesiyle girdiği pek çok âlemler ve tabakalardan nümûne için yalnız üç tabakasını, Fâtiha âhirindeki muvâzenenin yalnız kuvve‑i akliye cihetinde bir misâlini, gayet muhtasar beyân edeceğiz. Sâir meşhûdâtını ve muvâzenelerini, Risale‑i Nurun muvâzenelerine havâle ederiz.
Birinci Nümûne Şöyle
O, dünyaya sırf Hàlık’ını tanımak, bulmak için gelen seyyah, aklına dedi: “Biz, herşeyden Hàlık’ımızı sorduk, güzel, tam cevab aldık. Şimdi; ‘Güneşi güneşten sormak lâzım.’ darb‑ı meseli gibi, biz dahi Hàlıkımızı, İlim ve İrâde ve Kudret gibi kudsî sıfatlarının tecellîleriyle ve meşhûd eserleriyle ve isimlerinin cilveleriyle tanımak, bulmak için bir seyahat daha yapacağız.” diye dünyaya girdi. Ve ikinci bir cereyan olan ehl‑i dalâlet gibi birden küre‑i arz sefînesine bindi. Hikmet‑i Kur'âniye’ye tâbi olmayan fen ve felsefe gözlüğünü taktı. Ve Kur'ân okumayan coğrafya fenninin programıyla baktı, gördü ki:
782
Nihâyetsiz bir boşlukta, bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede, top güllesinden yetmiş defa sür'atli bir hareketle gezer. Yüzbinler nev'i bîçâre, âciz zîhayatları içine almış. Eğer bir dakika yolunu şaşırsa veya bir serseri yıldıza çarpsa, parçalanarak hadsiz fezâda sukùt ile, bütün o bîçâre zîhayatları ademe, hiçliğe boşaltacak, dökecek diye anladı. ﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾ cereyanının dehşetli manevî musîbetini, ﴿اَوْكَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ﴾ ’in boğucu karanlığını hissederek: “Eyvâh! Ne yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan kurtulmak çaresi nedir?” diye o kör felsefenin gözlüğünü kırdı, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ cereyanına girdi. Birden, Hikmet‑i Kur'âniye imdâdına geldi, tam hakikatini gösteren bir dûrbîn aklına verdi, “Şimdi bak” dedi… Baktı, gördü ki: ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ismi, ﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪﴾ burcunda bir güneş gibi tulû' etti. Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinât denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatle güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsulâtını erzâk isteyenlere getirir ve “Sevr” ve “Hût” nâmlarında iki meleği o sefîneye kaptan yapılmış, gayet güzel ve muhteşem memleket‑i Rabbâniyede Hàlık‑ı Zülcelâl’in mahlûkat ve misâfirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor. Ve onun ile, ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ hakikatini gösterir, Hàlık’ını bu ismin cilvesiyle tanıttırır diye anladı. Bütün rûh u canıyla ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ dedi, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ tâifesine girdi.
783
İkinci Nümûne
O seyyahın, âlemlerdeki seyahatinde gördüğü nümûnelerden
İkinci Nümûnesi
O seyyah, küre‑i arz gemisinden çıkıp hayvanat ve insanlar âlemine girdi. Dinden rûh almayan hikmet‑i tabîiye gözlüğü ile o âleme baktı, gördü ki:
O hadsiz zîhayatların hadsiz ihtiyaçları ve onları inciten ve hırpalayan hadsiz muzır düşmanları ve merhametsiz hâdiseleri var iken, o ihtiyaçlara karşı sermâyeleri binden, belki yüzbinden ancak bir olabilir. Ve o muzır şeylere mukâbil iktidarları, milyondan ancak birdir. Bu çok dehşetli ve acınacak vaziyette, rikkat‑i cinsiye ve şefkat‑i nev'iye ve akıl alâkadarlığı ile onların hâline o derece acıdı ve mahzûn ve me'yûs ve Cehennem azâbı gibi elemler alırken ve o perîşan âleme girdiğine bin pişman olurken, birden Hikmet‑i Kur'âniye imdâdına yetişti, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ dûrbînini verdi. “Bak!” dedi. Baktı, gördü ki: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ tecellîsiyle Rahmân, Rahîm, Rezzâk, Mün'im, Kerîm, Hafîz gibi çok esmâ‑i İlâhiye’nin herbiri, birer güneş gibi ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴾﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ﴾﴿وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ﴾﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ﴾ gibi âyetlerin burçlarında tulû' ettiler. O insan ve hayvan dünyasını rahmetle, ihsânla doldurup bir nev'i muvakkat Cennet’e çevirdiler. Ve bu şâyân‑ı temâşâ, güzel, ibretli misâfirhânenin mihmandâr‑ı kerîmini tam bildirdiklerini bildi, bin kere ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ dedi.
784
Üçüncü Nümûne
Seyahatindeki yüzer müşâhedâtından
Üçüncü Nümûnesi
Hàlık’ını, isimlerinin ve sıfatlarının tecellî ve cilveleriyle tanımak isteyen o dünya seyyahı, akıl ve hayâline dedi ki: “Haydi!‥ Rûhlar ve melekler gibi biz dahi cesedimizi yerde bırakıp göklere çıkacağız. Hàlık’ımızı semâvâttakilerden soracağız.” Rûh hayâle ve akıl fikre bindiler, semâya çıktılar. Kozmoğrafya fennini kendilerine rehber ettiler. Dini dinlemeyen bir felsefe nazarıyla مَغْضُوبِ‥ ضَالّ۪ينَ cereyanıyla baktılar. Gördü ki:
Küre‑i arzdan bin defa büyük, top güllesinden yüz defa çabuk hareket edenler içlerinde bulunan binler kütleler, ateş saçan yıldızlar; şuûrsuz, câmid, serseri gibi birbiri içinde sür'atle gezerler. Bir dakika bir tesâdüfle biri yolunu şaşırsa; o boş ve hududsuz ve hadsiz, nihâyetsiz âlemde bir şuûrsuz küre ile çarpmak sûretinde kıyâmet gibi bir herc ü merce sebeb olur.
O seyyah, hangi tarafa baktı ise; dehşet ve vahşet ve hayret ve korkmak aldı, göğe çıktığına bin pişman oldu. Akıl ve hayâl, bütün bütün bozuldular. “Bizim vazifemiz güzel hakikatleri görmek ve göstermek iken, böyle Cehennem gibi çirkin ve azâblı mânâları bilmek, müşâhede etmek vazifesinden istifâ ediyoruz ve istemiyoruz.” derken, birden ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ tecellîsi ile, خَالِقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ gibi çok isimler, herbiri birer güneş gibi ﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ﴾ ve ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا﴾ ve ﴿ثُمَّ اسْتَوٰٓي اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ﴾ gibi âyetlerin burçlarında tulû' ettiler. Bütün semâvâtı nurla, meleklerle doldurdular, bir büyük câmiye ve mescide ve ordugâha çevirdiler.
O seyyah ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾cereyanına girdi. Dâllînden, ﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ﴾ ’den kurtuldu. Birden, Cennet gibi muntazam, güzel, muhteşem bir memleket gördü. Her tarafta Hàlık‑ı Zülcelâl’i bildiriyorlar, bir vaziyeti müşâhedesiyle, akıl ve hayâlin kıymetleri ve vazifeleri bin derece terakkî etti.
785
İşte o seyyahın kâinâttaki seyahatinin yüzer nümûnesinden bu mezkûr üç nümûneye kıyâsen sâir müşâhedâtını ve isimlerin cilveleriyle Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetini, Risale‑i Nura havâle edip bu pek kısa işârete iktifâen, bu pek uzun kıssayı kısa keserek Hàlık’ımızı bildiren kudsî sıfatlardan ve sıfât‑ı seb'asından yalnız İlim ve İrâde ve Kudret gibi üç mühim sıfatların eserleriyle, tecellîleriyle ve tahakkuklarının hüccetleriyle kâinât Hàlık’ını tanımağa, o dünya seyyahı gibi gayet kısa işâretlerle çalışacağız. Tafsilâtını Risale‑i Nura havâle ederiz.
İşte, Arabî Hizb‑i Nurî’nin Hülâsatü'l‑Hülâsasından dâimî, tefekkürî bir virdim ve Allâhu Ekber cümlesinin otuzüç mertebesinden üç mertebeyi beyân eden bu gelen Arabî fıkranın bir nev'i tercümesi içinde kısa işâretlerle ulemâ‑i ilm-i kelâmı ve akîde ulemâsını pek çok meşgul eden ilim ve irâde ve kudret‑i İlâhiye’nin kâinâttaki cilveleriyle, onları aynelyakìn îmân ile tasdik ve onlarla Vâcibü'l‑Vücûd’un bedâhetle mevcûdiyetine ve vahdâniyetine ilmelyakìn tasdik ile tam îmân etmeye yol açan bu Arabî fıkradır:
786
﴿﷽﴾
﴿وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يرًا﴾
اَللّٰهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَعِلْمًا اِذْ هُوَ الْعَل۪يمُ بِكُلِّ شَيْءٍ بِعِلْمٍ مُح۪يطٍ لَازِمٍ ذَاتِيٍّ(Hâşiye)لِلذَّاتِ يَلْزَمُ الْاَشْيَاءَ لَايُمْكِنُ اَنْ يَنْفَكَّ عَنْهُ شَيْءٌ بِسِرِّ الْحُضُورِ وَالشُّهُودِ وَالْاِحَاطَةِ النُّورَانِيَّةِ وَبِسِرِّ اِسْتِلْزَامِ الْوُجُودِ لِلْمَعْلُومِيَّةِ وَاِحَاطَةِ نُورِ الْعِلْمِ بِعَالَمِ الْوُجُودِ ❋ نَعَمْ فَالْاِنْتِظَامَاتُ الْمَوْزُونَةُ‥ وَالْاِتِّزَانَاتُ الْمَنْظُومَةُ‥ وَالْحِكَمُ الْقَصْدِيَّةُ الْعَامَّةُ‥ وَالْعِنَايَاتُ الْمَخْصُوصَةُ الشَّامِلَةُ‥ وَالْاَقْضِيَّةُ الْمُنْتَظَمَةُ‥ وَالْاَقْدَارُ الْمُثْمِرَةُ‥ وَالْاٰجَالُ الْمُعَيَّنَةُ وَالْاَرْزَاقُ الْمُقَنَّنَةُ، وَالْاِتْقَانَاتُ الْمُفَنَّنَةُ وَالْاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُ وَغَايَةُ كَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَالْاِنْسِجَامِ وَالْاِتِّسَاقِ وَالْاِتْقَانِ وَالْاِتِّزَانِ وَالْاِمْتِيَازِ، اَلْمُطْلَقَاتِ ف۪ي كَمَالِ السُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ ❋ دَالَّاتٌ عَلٰى اِحَاطَةِ عِلْمِ عَلَّامِ الْغُيُوبِ بِكُلِّ شَيْءٍ﴿اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ﴾فَنِسْبَةُ دَلَالَةِ حُسْنِ صَنْعَةِ الْاِنْسَانِ عَلٰى شُعُورِ الْاِنْسَانِ اِلٰى نِسْبَةِ دَلَالَةِ حُسْنِ خِلْقَةِ الْاِنْسَانِ عَلٰى عِلْمِ خَالِقِ الْاِنْسَانِ كَنِسْبَةِ لُمَيْعَةِ نُجَيْمَةِ الذُّبَيْبَةِ فِي اللَّيْلَةِ الدَّهْمَاءِ اِلٰى شَعْشَعَةِ الشَّمْسِ ف۪ي رَابِعَةِ النَّهَارِ
787
Gayet kısa bir nev'i tercümesi içinde ilm‑i İlâhîye, bu pek ehemmiyetli hakikat‑i îmâniyeye kısacık işâretler edip tafsilâtını Risale‑i Nura havâle ile deriz (❋):
Evet, nasıl ki; rahmet, rızk‑ı acâibiyle güneş gibi kendini gösterip perde‑i gaybda bir Rahmân‑ı Rahîm’i kat'iyyetle isbât ediyor; öyle de; yüzer Âyât‑ı Kur'âniye’de mevki alan ve kudsî yedi sıfattan bir cihette en birincisi olan ilim dahi, nizâm ve mîzanın hikmetleri ve meyveleriyle güneş ziyâsı misillû kendini gösterdiği gibi; bir Alîm‑i Külli Şey’in mevcûdiyetini kat'iyyetle bildirir.
Evet, insanın şuûruna, ilmine delâlet eden düzgün ölçülü san'atı ile insanın hàlıkının ilmine hikmetine delâlet eden hüsn‑ü hilkat-i insan muvâzenesi; aynen yıldız böceğinin gecedeki ışığının lem'acığının, gündüzde güneşin ihâtalı ziyâsına nisbeti gibidir.
788
Şimdi ilm‑i İlâhî’nin delillerini beyân etmeden evvel, o kudsî sıfatın kâinâtın envâ'ındaki tecellîleriyle Zât‑ı Akdes’i pek zâhir bir tarzda göstermesine delâlet ve şehâdet eden Mi'râc‑ı Muhammedî (A.S.M.) gecesinde huzur ve hitâb‑ı İlâhîye mazhar olduğu zaman, birden اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ diyerek, bütün zîhayat ve envâ'‑ı mahlûkat nâmına bir meb'ûs ve elçi olmasından, bütün onların sıfat‑ı ilmin cilveleriyle Rablerini bildirdikleri tarzda, selâm yerinde umum zîşuûr bedeline, hàlıkına umum zîhayatın hediyelerini takdim eder.
Yani: اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ dört kelimeler ile umum zîhayatın dört tâifesinin ezelî, ebedî ilmin cilveleriyle Allâmü'l‑Guyûb’a karşı tahiyelerini, tebriklerini, ubûdiyetlerini, güzel mârifetlerini gösterdiğinden, bu kudsî mükâleme‑i mi'râciyeyi geniş mânâsıyla okumak, teşehhüdde umum İslâmın farz bir vazifesi olmuş. O kudsî mükâlemenin izâhatını Risale‑i Nura havâle edip, gayet kısa dört işâretle bir mânâsını beyân edeceğiz.
Dört Kudsî Kelime‑i Mi'râciye
Birincisi
اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ ’dır. Kısacık meâli şudur: Nasıl bir usta, pek hàrika bir makineyi derin ilmi ve mu'cizekâr zekâsıyla yapsa, o acîb makineyi gören herkes, o ustayı takdirkârâne tebrik edip alkışlar ve tahsinkârâne medihlerle ve ihsânlarla ona maddî, manevî hediyeler, tahiyeler verir; o makine dahi, o ustanın istediği tarzda tam tamına, gayet mükemmel olarak arzularını ve hàrika ince san'atını ve mehâret‑i ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasını lisân‑ı hâl ile alkışlar, tebrik eder, manevî tahiyeler, hediyeler verir:
789
Aynen öyle de; kâinâtta bütün zîhayat tâifeleri, herbiri ve herbir ferdi, her tarafı mu'cizeli birer hàrika makinedir ki; ustasının herşeyin herşey ile münâsebetini gören ve herşeyin hayatına lâzım bütün şeyleri görüp tam yerinde ona yetiştiren ihâtalı ilminin derin ve ince cilveleri ile kendini tanıttıran Sâni'‑i Zülcelâl’ini hayatlarının lisân‑ı hâlleriyle, ins ve cin ve melek olan zîşuûrların kàl dilleri gibi tahiyelerle alkışlar ve tebriklerle اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ derler. Ve hayatlarının fiatını doğrudan doğruya bütün mahlûkatı bütün ahvâliyle bilen Hàlıklarına ubûdiyetkârâne takdim ediyorlar ki; Mi'râc Gecesinde bütün zîhayat nâmına Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Vâcibü'l‑Vücûd’un huzurunda selâm yerinde اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ deyip bütün zîhayat tâifelerinin tahiye ve hediye ve manevî selâmlarını takdim etmiş.
Evet, âdi bir muntazam makine, intizam ve mîzanlı hey'etiyle şeksiz bir mâhir ve dikkatli ustayı gösterdiği gibi; kâinâtı dolduran hadsiz zîhayat makineler de, herbirisi binbir mu'cizât‑ı ilmiyeyi gösteriyorlar. Elbette yıldız böceğinin ışığına nisbeten güneşin ziyâsı derecesinde ilmin cilveleri ile o zîhayatlar, usta ve sermedî san'atkârlarının vücûb‑u vücûduna ve ma'bûdiyetine pek parlak şehâdet ederler.
790
İkinci Kudsî Kelime‑i Mi'râciye
اَلْمُبَارَكَاتُ ’dür. Mâdem hadîsçe namaz, mü'minin mi'râcıdır ve mi'râc‑ı ekberin cilvesine mazhardır. Ve mâdem dünya seyyahı, her âlemde, ilim sıfatıyla Allâmü'l‑Guyûb Hàlık’ını bulmuş; biz dahi o seyyahla beraber, mübâreklerin ve görenlere Bârekallâh dedirtenlerin ve اَلْمُبَارَكَاتُ ’nün geniş âlemine girip bütün zîrûhun masûm, mübârek yavrularını ve bütün zîhayatın mukadderât ve programlarının kutucukları olan tohum ve çekirdekleri başta olarak o mübârekât âlemini temâşâ ve mütâlaa ile kudsî sıfat‑ı ilmin mu'cizâtlı, ince cilveleriyle Hàlık’ımızı ilmelyakìn ile bilmeye o seyyah gibi çalışacağız.
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; bütün o masûm yavrucuklar ve o mübârek mahzencikler, sandıkçıklar; bir Alîm‑i Hakîm’in ilmiyle hem umumu, hem herbir ferdi, birden bir uyanmak ve gaye‑i hilkatine yürümek için bir hareket alırlar. Hakikat nazarıyla bakanlara “Bin Bârekallâh! Yüzbin Mâşâallâh!” dedirtirler.
Evet, meselâ: Nutfeler, yumurtalar, tohumlar, çekirdekler herbiri birden ilimden gelen bir ince nizâm ve o nizâm‑ı mehâretten gelen tam bir mîzan içinde‥ o mîzan, yeni bir tanzim; o ise, taze bir ölçü ve tevzîn içinde‥ o dahi, bir temyiz ve terbiye ve müteşâbih emsâlinden kasdî fârika alâmetleri içinde‥ o da, san'atlı bir tezyîn ve süslemek içinde‥ bu dahi, hakîmâne, lâyık, mükemmel cihâzât ve tasvir içinde‥ bu ise, kerîmâne, rızık isteyenlerin zevklerini memnun etmek için, o mahlûkların ve meyvelerin etleri ve yenilen kısımları ihtilâf içinde; bu ise, alîmâne, mu'cizâne, ayrı ayrı nakışlar, zînetler içinde‥ bu da, ayrı ayrı güzel, hoş kokular ve lezzetli tatlar içinde ki; kemâl‑i intizam içinde, birbirinden mütemâyiz, ayrı iken kesret ve sür'at ve vüs'at‑i mutlaka içinde sehivsiz hatâsız, bütün onların sûretlerinin inkişafları ve her mevsimde o hàrika hâlin devamı içinde bütün o mübâreklerin herbiri ve beraber, bu mezkûr onbeş dil ile ustalarının hàrika mehâretini ve mu'cizâtlı ilmini göze gösterip Allâmü'l‑Guyûb, Vâcibü'l‑Vücûd Sâni'lerini güneş gibi bildiriyorlar.
791
İşte bu pek geniş ve parlak şehâdetleri ve Sâni'ini tebrikleri içindir ki, Mi'râc Gecesinde bütün mahlûkat hesabına konuşan Zât‑ı Muhammediye (A.S.M.) اَلْمُبَارَكَاتُ kelimesini selâm yerinde demiş.
Üçüncü Kelime
اَلصَّلَوَاتُ ’dür ki; hem umumî Mi'râc‑ı Ekber-i Muhammedî’de (A.S.M.) hem her mü'minin hususî mi'râcı olan namaz teşehhüdünde, her gün hiç olmazsa on defa, yüz milyonlar ehl‑i îmân, o kudsî kelimeyi, Peygamberin (A.S.M.) tebaiyetiyle Dergâh‑ı İlâhî’ye takdim edip kâinâtta ilân ederler. Mi'râca dair Otuzbirinci Söz, Mi'râc’ın bütün hakikatlerini – bir muhâtab ittihàz ettiği muannid, mülhid, münkirlere karşı dahi – gayet kat'î ve kuvvetli bir sûrette isbât ettiğine binâen, tafsilâtını ve hüccetlerini ona havâle ederek gayet muhtasar bir işâretle bu Üçüncü Kelime‑i Mi'râciyenin geniş mânâsını gösteren zîrûh, zîşuûr tâifelerinin acîb âlemine bakıp, ilm‑i ezelînin cilveleriyle Hàlık’ımızın vahdet ve mevcûdiyeti içinde kemâl‑i rahmâniyetini ve rahîmiyetini ve azamet‑i kudret ve şümûl‑ü irâdetini bilmeye çalışacağız:
Evet, bu âlemde görüyoruz ki: Bu zîrûhlar, şuûren ve aklen olmasa da hissen, fıtraten hissediyorlar ki; herbiri, hadsiz bir acz ve za'f içinde, hadsiz düşmanları ve incitenleri var ve hadsiz bir fakr ve ihtiyaç içinde, hadsiz hâcâtı ve matlûbları var. İktidarı ve sermâyesi binden birine kâfî gelmediğinden, bütün kuvvetiyle bağırır ve ağlar; ma'nen, fıtraten yalvarır; kendine mahsûs sesiyle, lisânıyla duâlar, niyâzlar, bir nev'i namazlar, salavâtlar ile bir Alîm‑i Kadîr dergâhına ilticâ ederken birden görüyoruz ki; o bağıranların her işini, her ihtiyacını bilen ve her derdini ve zararını anlayıp yalvarmasını, fıtrî duâsını işiten Alîm‑i Mutlak bir Kadîr‑i Hakîm, imdâdlarına yetişir, bütün istediklerini yapar. Ağlamalarını gülmeğe, bağırmalarını teşekkürlere çevirir.
792
Bu hakîmâne, alîmâne, rahîmâne yardım, pek parlak bir tarzda ilim ve rahmetin cilveleriyle bir Mucîb‑i Muğîs, bir Rahîm‑i Kerîmi bildirip o zîrûh âleminin bütün salavât ve ubûdiyetlerini O’na takdim ve tahsîs eder mânâsıyla, Mi'râc‑ı Ekberde Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve mi'râc‑ı asğar olan namazlarda O’nun ümmeti, اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ der.
Dördüncü Kelime‑i Kudsiye
اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ ’dir. Risale‑i Nurun çok hakikatleri namaz tesbihâtında ihtar edilmesi hikmetiyle; hem Fâtihanın, hem teşehhüdün kelimelerinin hakikatlerini kısa işâretlerle beyân etmeğe, âdeta ihtiyarsız sevkedildim.
İşte, Mi'râc‑ı Muhammedî’de (A.S.M.) denilen اَلطَّيِّبَاتُ kelime‑i kudsiyesi; ehl‑i mârifet ve îmân ve küllî şuûr sâhibi olan ins ve cin ve melek ve rûhânilerin, kâinâtı güzel tayyibeleri ve haseneleri ve ubûdiyetleriyle güzelleştiren ve güzellerin âlemine bakan ve sermedî Cemîl‑i Mutlak’ın hadsiz cemâl ve güzelliklerini ve kâinâtı süslendiren isimlerinin dâimî güzelliklerini tam bilen ve aşk ve şevkle küllî ubûdiyetler ile mukàbele eden ve parlak îmân ve geniş mârifetler ve medh ü senâların revâih‑i tayyibe ve hoş kokularıyla Hàlıklarına karşı o hadsiz tayyibâtlar mânâsıyla Mi'râcda söylenmiş sırrıyla; teşehhüdde bütün ümmet, her gün usanmadan o kudsî kelime‑i tayyibeyi tekrar ederler.
793
Evet, bu kâinât, nihâyetsiz bir hüsün ve Cemâl‑i Sermedînin âyinesi ve cilveleri‥ ve kâinâttaki bütün cemâl ve kemâl ve güzellikler; o sermedî hüsünden gelir ve ona intisabla güzelleşir, kıymeti yükselir. Yoksa; karmakarışık bir vîrâne, bir hüzüngâh olur. Ve o intisab ise, saltanat‑ı ulûhiyet’in dellâlları ve ilâncıları olan ins ve melek ve rûhânilerin mârifet ve tasdikleriyle anlaşılır.
Hattâ o dellâlların güzel ve tatlı hamdlerini ve senâlarını ve ma'bûd’una medihlerini ve onların kelimelerini her tarafa neşir ve Arş‑ı A'zamın cânibine sevketmek için hava unsurunun zerreleri emirber neferler, küçücük diller ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergâh‑ı Ulûhiyet’e takdim etmek için o pek hàrika vaziyet‑i acîbe havaya verildiğine kuvvetli bir ihtimal var diye kalbime geldi.
İşte ins ve melek nasıl ki; îmânları ve ubûdiyetleriyle Ma'bûd‑u Zülcelâl’i bildiriyorlar; öyle de: O Hakîm‑i Zülcelâl dahi o ilâncılara verdiği çok câmi' isti'dâdlarla, pek hàrika cihâzlarla ve dekàik‑ı ilmiyeleriyle herbirisini bütün kâinâtla alâkadar bir küçük kâinât hükmüne getirmekle kendini pek parlak bir tarzda bildiriyor. Meselâ: İnsanın küçücük kafasında ceviz kadar bir yerde kuvve‑i hâfıza, kuvve‑i hayâliye, kuvve‑i müfekkire gibi müteaddid, acîb makineleri yaratmak ve kuvve‑i hâfızayı bir büyük kütübhâne hükmüne getirmekle ilm‑i ezelînin cilvesiyle güneş gibi kendini gösteriyor (❋).
Şimdi, sâbıkan zikredilen ve ilm‑i muhîtin küllî hüccetlerine işâret eden ve bir geniş hüccet olarak hadsiz bürhânları ihtiva eden ve onbeş delil ile ilm‑i muhîti gösteren Arabî parçanın gayet kısa bir meâline ve bir nev'i tercümesine işâret ederiz.
794
İlm‑i Muhîtin Küllî Hüccetlerine İşâret Eden Deliller
Onbeş Delilden Birincisi
فَالْاِنْتِظَامَاتُ الْمَوْزُونَةُ ’dir. Yani: Bütün mahlûkatta müşâhede edilen ölçülü düzgünlük, mîzanlı intizam; ihâtalı bir ilme şehâdet eder.
Evet, muntazam bir saray gibi kâinâttan ve manzûme‑i şemsiyeden ve kelimeler ve seslerin neşrinde zerreleri medâr‑ı hayret bir intizam gösteren hava sahifesinden ve üçyüzbin ayrı ayrı nev'ileri her baharda bir intizam‑ı ekmel içinde yetiştiren zemin yüzünden tut, tâ herbir zîhayatın vücûdundaki a'zâ ve cihâzât ve hüceyrât ve zerrelere kadar derin, ihâtalı, şaşırmaz bir ilmin eseri olan mîzanî düzgünlük ve tam intizam bulunması; gayet zâhir ve kat'î bir sûrette ihâtalı bir ilme delâlet ve şehâdet eder demektir.
İkinci Delil
وَالْاِتِّزَانَاتُ الْمَنْظُومَةُ ’dir. Yani: Bütün kâinâttaki masnûâtta – cüz'î, küllî – seyyârâttan tâ kandaki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâya kadar herşeyde gayet düzgün bir ölçü, mütenâsib bir mîzan bulunması; bedâhetle muhît bir ilme delâlet ve kat'î şehâdet eder.
Evet, görüyoruz ki: Meselâ: Bir sineğin, bir insanın a'zâları ve cihâzâtı, hattâ cesedinin hüceyrâtı ve kanındaki kırmızı ve beyaz kürecikleri o derece hassas bir mîzan ve ince bir ölçü ile yerleştirilmiş ve o derece birbirine münâsib ve uygun ve cesedin sâir a'zâlarında öyle muntazam bir tenâsüb var ki; nihâyetsiz bir ilme mâlik olmayan, o vaziyeti onlara vermesi hiçbir cihette imkânı yok.
İşte aynen bütün zîhayat ve envâ'‑ı mahlûkat, zerrâttan tâ manzûme‑i şemsiyedeki seyyârâta kadar; öyle tam bir muvâzene ve zerre kadar şaşırmaz bir düzgün ölçü hükmetmesi, ihâtalı bir ilme kat'î delâlet ve parlak şehâdet eder. Demek ilmin her delili, Zât‑ı Alîmin mevcûdiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz olması muhâl ve imkânsız olmasından, bütün hüccetleri Alîm‑i Ezelînin vücûb‑u vücûduna kuvvetli ve gayet kat'î bir hüccet‑i kübrâdır.
795
Üçüncü Delil
وَالْحِكَمُ الْقَصْدِيَّةُ الْعَامَّةُ ’dir. Yani: Bütün kâinâttaki hallâkıyet ve fa'âliyette ve tebeddülât ve ihyâ ve tavzifat ve terhisâtta bütün masnûâtın herbiri ve herbir tâifenin tesâdüf imkânı olmayan öyle kasdî ve bilerek takılan hikmetleri ve fâideleri ve vazifeleri var ve görüyoruz ki; ihâtalı bir ilmi bulunmayan, hiçbir cihette, hiçbirisine icâd noktasında sâhib çıkamaz.
Meselâ: Hadsiz zîhayattan bir insanın yüz cihâzâtından bir tek cihâzı olan lisânı; bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, fâidelere âlet oluyor… Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve Rahmet‑i İlâhiye’nin matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak‥ ve kelimeler vazifesinde kalbe ve rûha ve dimağa tam bir tercümân ve santral olmak; elbette gayet parlak ve kat'î bir sûrette ihâtalı ilme delâlet ve şehâdet eder.
Bir tek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delâlet etse; hadsiz lisânlar ve hadsiz zîhayatlar, nihâyetsiz masnûât, güneş zuhûrunda ve gündüz kat'iyyetinde nihâyetsiz bir ilme delâlet ve şehâdet ve Allâmü'l‑Guyûb’un dâire‑i ilminden ve hikmetinden ve meşîetinden hariç hiçbir şey yoktur diye ilân ederler.
Dördüncü Delil
وَالْعِنَايَاتُ الْمَخْصُوصَةُ الشَّامِلَةُ’dir. Yani: Bütün zîhayat, zîşuûr âleminde, her nev'e ve her ferde, hususî ve ona münâsib ve umuma şâmil inâyetler, şefkatler, himâyetler; bedâhet derecesinde ihâtalı bir ilme delâlet ve o inâyetlere mazhar olanları ve ihtiyaçlarını bilen bir alîm‑i inâyetkârın vücûb‑u vücûduna hadsiz şehâdetler eder, demektir.
796
İhtar: Risale‑i Nurun Hülâsatü'l-hülâsasının zübdesi olan Arabî fıkradaki kelimelerin izâhı ise: Kur'ân’dan tereşşuh eden Risale‑i Nurun Âyât‑ı Kur'âniye’nin lemeâtından aldığı hakikatlere, hususan İlim ve İrâdeye ve Kudrete dair delillere ve hüccetlere işârettir ki; bu Arabî kelimelerin işâret ettikleri o ilmî deliller, ehemmiyetle tefsir ediliyor. Demek herbiri, çok âyâtın birer işâret ve birer nüktesini beyân etmektir. Yoksa o Arabî kelimelerin tefsiri ve beyânı ve tercümesi değildir. Sadede dönüyoruz.
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; bizleri ve bütün zîrûhları bilir ve bilerek şefkatle himâye eder ve ihtiyacını ve her derdini bilir ve bilerek inâyetiyle imdâdına yetişir bir Alîm‑i Rahîm var. Hadsiz misâllerinden birisi: İnsanın rızık ve ilâç ve muhtaç olduğu mâdenler cihetinde gelen hususî ve umumî inâyetler, pek zâhir bir sûrette bir ilm‑i muhîti gösterir ve bir Rahmân‑ı Rahîm’e rızık, ilâç, mâdenlerin adedince şehâdetler ederler.
Evet insanın hususan âcizlerin ve yavruların iâşeleri ve bilhassa mide matbahından cesedin rızık isteyen a'zâlarına, hattâ hüceyrelerine herbirine münâsib rızkını yetiştirmeleri ve dağlar bir eczâhâne ve insana lâzım bütün mâdenlerin bir anbarı olmaları gibi hakîmâne işler, gayet ihâtalı bir ilim ile olabilir. Serseri tesâdüf, kör kuvvet, sağır tabiat, câmid, şuûrsuz esbâb, basit, istilâcı unsurlar; hiçbir cihette bu alîmâne, basîrâne, hakîmâne, merhametkârâne, inâyet‑perverâne olan iâşe ve idare ve himâyet ve tedbire karışamazlar. Yalnız o zâhirî esbâb; Alîm‑i Mutlak’ın emriyle, izniyle, ilim ve hikmeti dâiresinde bir perde‑i izzet-i Kudret-i İlâhiye olarak isti'mâl ve istihdam edilmeleri var.
797
Beşinci ve Altıncı Delil
وَالْاَقْضِيَّةُ الْمُنْتَظَمَةُ وَالْاَقْدَارُ الْمُثْمِرَةُ ’dir. Yani: Herşeyin, hususan nebâtât ve eşcâr ve hayvanat ve insanların şekilleri ve mikdarları, ilm‑i ezelînin iki nev'i olan kazâ ve kaderin düsturlarıyla san'atkârâne biçilmiş ve herbirinin kàmetine göre tam münâsib dikilmiş, mükemmel giydirilmiş, gayet muntazam birer hikmetli şekil verilmiş. Onlar, herbiri ve beraber, bir nihâyetsiz ilme delâlet ve bir Sâni'‑i Alîme adedlerince şehâdet ederler demektir.
Evet, meselâ nümûne olarak hadsiz misâllerinden yalnız tek bir ağaç ve bir ferd‑i insana bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu meyveli ağaç, o çok cihâzâtlı insan; hiçbir ressam tam taklidini yapamayacak derecede zâhiri ve bâtını, dış ve içi öyle bir gaybî pergârla ve ince bir ilmin kalemiyle hududları çizilmiş ve tam intizamla her a'zâsına münâsib sûret verilmiş ki, meyve ve neticelerine ve vazife‑i fıtratlarına yetişsin. Bu ise nihâyetsiz bir ilim ile olabilmesi cihetiyle, herşeyin herşeyle münâsebetini bilip ve nazara alan ve bu ağaç ve bu insanın bütün emsâllerini ve nev'ilerini ilm‑i ezelîsinin kazâ ve kader pergâr ve kalemiyle dış ve iç mikdarlarını ve sûretlerini hakîmâne yapılmasını bilerek işleyen bir Sâni'‑i Musavvir, bir Alîm‑i Mukaddirin hadsiz ilmine ve vücûb‑u vücûduna nebâtât ve hayvanat adedince şehâdet ederler demektir.
Yedinci, Sekizinci Delil
وَالْاٰجَالُ الْمُعَيَّنَةُ وَالْاَرْزَاقُ الْمُقَنَّنَةُ ’dir. Yani: Ehemmiyetli bir hikmet için, zâhir nazarda mübhem ve gayr‑ı muayyen tevehhüm edilen eceller ve rızıklar, ibham perdesi altında kazâ ve kader‑i ezelînin defterinde mukadderât‑ı hayatiye sahifesinde her zîhayatın eceli mukadder ve muayyendir, tekaddüm, teahhur etmez. Ve her zîrûhun rızkı ta'yin ve tahsîs edilip kazâ ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var.
798
Meselâ: Koca bir ağacın ölmesi, onun bir nev'i rûhu olan çekirdeğini onun yerinde vazife görmek için bırakması, bir Alîm‑i Hafîzin hikmetli kanunuyla olması ve bir yavrunun rızkı olan süt memelerden gelmesi ve kan ve fışkı içinden çıkıp hiç bulaşmadan sâfî, temiz olarak ağzına akması, tesâdüf ihtimalini kat'î bir sûrette red ve bir Rezzâk‑ı Alîm-i Rahîmin şefkatli düsturuyla olduğunu gayet kat'î gösteriyor. Bu iki cüz'î misâle bütün zîhayat, zîrûh kıyâs edilsin.