733
Onbeşinci ŞuâEl‑Hüccetü'z-Zehrâ
İki Makamdır
Bu ders; zâhiren küçük, hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniş bir risaledir. Hem benim tefekkürî hayatımın, hem Nurun tahkîkî hayat‑ı maneviyesinin ilmelyakìn, aynelyakìn ittihâdından çıkan bir meyve‑i îmâniye ve firdevsî bir semere‑i Kur'âniye’dir.
Said Nursî
Birinci Makam
Üç Kısımdır
Birinci Kısım
Yirminci Mektûbun Hülâsatü'l‑Hülâsası, Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de Verilen Dersin Birinci Kısmıdır.
﴿﷽﴾
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Afyon hapsinde onbir ay tecrid‑i mutlakta bulunduğuma dair mahkeme‑i temyize yazdığım istid'a bahânesiyle otuzbeş sene inzivada, hususan gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve garazkârâne tarassudlarla yirmiüç sene sıkıntı çekmesinden insanlardan tevahhuş edip yalnız tek başına kalarak, hizmetçisinden ve Nur dersini iştiyakla arzulayandan başka kimse ile bir saat beraber bir yerde bulunmasından çok sıkılan benim gibi bir bîçâreyi, beşinci koğuşa cebren nakil ve kardeşlerimin yanıma gelmelerini yasak ettiler. O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok telâş ederken, birden bir alâmet‑i hiddet ve gadab olarak soğuk o derece şiddetlendi ki; eğer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktım. O zahmet, benim hakkımda rahmete döndü.
734
Kalbe geldi ki: “Gerçi Nur şâkirdleri, her koğuşta hem kendileri hesabına, hem senin bedeline tam Nur dersleri ile çalışıyorlar. Fakat bu beşinci koğuş, bir nev'i tecridhâne olmasından tazeleniyor, değişiyor; Nur dersine daha ziyâde muhtaçtır. Hem Rus’un dehşetli bir inkâr ile ve Allah’ı tanımamak ile hücumunu yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyarlar, elbette îmân‑ı Billâh’taki mevcûdiyet ve vahdâniyet‑i İlâhiye’ye dair gayet kat'î ve kuvvetli derslere pek ziyâde ihtiyaçları var.” diye tesbihâtta kalbe geldi.
Ben de sabah namazından sonra eskiden beri on defa okuduğum ve koca Yirminci Mektûb Risalesi, onbir kelimesinde hem onbir bürhân‑ı vücûb-u vücûd ve vahdet‑i Rabbâniye, hem onbir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilâtla gösteren ve bir rivâyette ism‑i a'zam taşıyan bu tehlil ve tevhid‑i muazzam: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَاشَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ kudsî cümleyi mütefekkirâne tekrar edip Yirminci Mektûb’un kısa bir hülâsatü'l‑hülâsasını beraber düşünüyordum. Birden kalbe geldi ki: “Bu kısacık hülâsayı Nâdir Hocaya ve buradaki gençlere ders ver.” Ben de “Bismillâh” deyip başladım, dedim:
Bu kelâm‑ı tevhidde onbir müjde, onbir hüccet‑i îmâniye var. Şimdi, yalnız hüccetlere gayet kısa bir işâret edip, izâhını ve müjdeleri Yirminci Mektûb ve Nur eczâlarına havâle edeceğim. Fakat şimdi, o dersi yazdığım zaman onlara söylemediğim bazı kelimeleri ve nükteleri dahi yazmağı münâsib gördüm.
735
İşte o kelâm‑ı tevhidin onbir kelimesinden:
Birinci Kelime
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’dır.
Bundaki hüccet ise matbu' Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’dir. O emsâlsiz hüccetin hàrikalığı içindir ki; İmâm‑ı Ali (R.A.), Nurun eczâlarından haber verdiği sırada وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتِ deyip o Âyetü'l‑Kübrâ’yı şefâatçi yaparak Nur şâkirdlerinin Denizli hapsinde, o risalenin hem Ankara, hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altında te'sirli intişarıyla talebelerine berâet kazandırmağa sebeb olduğu gibi, onun gizli tab'ı da, şâkirdlerinin dokuz ay mevkufiyetlerine vesile olmasıyla İmâm‑ı Ali’nin (R.A.), hem kerâmet‑i gaybiyesini, hem Nur şâkirdlerinin bedeline duâsını pek zâhir bir sûrette tasdik etti.
Evet, Âyetü'l‑Kübrâ Şuâı, otuzüç icmâ‑ı azîmi ve küllî hüccetleri mevcûdâtın hey'et‑i mecmuasında gösterip, herbir hüccet‑i külliyede hadsiz bürhânlara işâret ederek başta semâvât, yıldızlar kelimeleriyle; arz, hayvanat ve nebâtât kelâmları ve cümleleriyle; gitgide tâ kâinât mecmuası, müştemilât ve mevcûdât ve hudûs ve imkân ve tağayyür hakikatlerinin kelimeleriyle Vâcibü'l‑Vücûd’un mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş zuhûrunda ve gündüz kat'iyyetinde isbât ediyor.
Sarsılmaz bir îmân isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Âyetü'l‑Kübrâ’ya müracaat etsinler.
736
İkinci Kelime
وَحْدَهُ ’dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Bu kâinâtta, her cihette bir birlik, bir vahdet görünüyor. Meselâ; kâinât bir muntazam şehir, bir muhteşem saray, bir mücessem mânidâr kitab, bir cismânî ve her âyeti, hattâ herbir harfi ve herbir noktası, mu'cizekâr bir Kur'ân hükmünde bulunmasıyla bir vahdet ve birlik gösterdiği gibi, o sarayın lambası bir ve takvimci kandili bir ve ateşli aşçısı bir ve sakacı süngeri, sucusu bir, bir bir bir, tâ binbirler kadar birlikleri ve vahdetleri göstermekle o sarayın ve şehrin, o kitabın, o cismânî Kur'ân‑ı kebîrin, sâhibi, hâkimi, kâtibi, musannifi bilbedâhe mevcûd ve vâhid ve birdir diye kat'î isbât eder.
Üçüncü Kelime
لَاشَر۪يكَ لَهُ ’dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur ki:
Âyetü'l‑Kübrâ Şuâı’nın mâdeni, üstadı, esâsı ve “Âyetü'l‑Kübrâ” nâmında olan ﴿قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَا بْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلًا﴾ ilâ âhir‥ âyet‑i ekberidir. Yani: “Eğer şerîki olsa ve başka parmaklar icâda ve rubûbiyete karışsa idiler, intizam‑ı kâinât bozulacaktı.” Hâlbuki, küçücük sineğin kanadından ve göz bebeğindeki hüceyrecikten tut, tâ tayyare‑i cevviye olan hadsiz kuşlara, tâ manzûme‑i şemsiyeye kadar herşeyde cüz'î‑küllî, küçük ve büyük en mükemmel bir intizam bulunması; şeksiz ve kat'î bir sûrette şerîklerin muhâliyetine ve ma'dûmiyetine delâlet ettiği gibi, Vâcibü'l‑Vücûd’un mevcûdiyetine ve vahdetine bilbedâhe şehâdet eder.
737
Dördüncü Kelime
لَهُ الْمُلْكُ ’dür.
Bundaki uzun hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; zemin yüzünü bir tarla yapıp içinde, herbir baharda yüzbin nev'i nebâtâtın tohumlarını beraber, karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor. Ve mahsulâtlarını ayrı ayrı, hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemâl‑i intizamla kaldırıp ikiyüzbin nev'i hayvanatına ondan erzâk ve ta'yinâtı – rahmet ve hikmet eliyle – ihtiyaçlarına göre tevzî' eden hadsiz kudret ve ilim sâhibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki; bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemin tarlasında bu tasarrufâtı yapıyor. Bu Mutasarrıf‑ı Hakîmi ve Mâlik‑i Rahîmi tanımayan; bu zemini, ahmak Sofestâiler gibi mahsulâtıyla inkâr etmeğe mecbur olur.
Beşinci Kelime
وَلَهُ الْحَمْدُ ’dur.
Bundaki pek geniş hüccete gayet kısa bir işârettir:
Evet, gözümüzle görüyoruz ve aklımızla bedâhetle biliyoruz ki; bu kâinât şehrinde ve zemin mahallesinde ve insan ve hayvanat kışlasında öyle bir Rezzâk‑ı Rahîm ve Muhsin‑i Kerîm tasarruf ve nezâret ve terbiye eder ki; kendi ni'metlerine mukâbil hamd ve şükrettirmek için, zemini bir sefîne‑i tüccariye ve erzâk getiren bir şimendifer ve yüzündeki bahar mevsimini bir vagon tarzında yüzbin nev'i taamlarla ve memeler denilen konserve paketleriyle doldurup kış âhirinde erzâkları biten muhtaç zîhayatlara yetiştiren bir Rezzâk‑ı Rahîm’in işleri olduğunu zerre kadar aklı bulunan tasdik eder. Ve tasdik etmeyip inkâra sapan, elbette zemin yüzünde vesile‑i hamd ve şükrân olan bütün muntazam ni'metleri ve muayyen rızıkları inkâr etmeğe mecbur olarak ahmak bir muzır hayvan olur.
738
Altıncı Kelime
يُحْي۪ي ’dir.
Hüccetine, gayet kısa bir işâret:
Evet, Onuncu Söz’de ve Nur eczâlarında bürhânlarıyla isbât edilmiş ki: Her baharda, zîhayattan üçyüzbin nev'i ve çeşit çeşit tarzlarda ve hadsiz efrâdı bulunan bir ordu‑yu sübhânî, rû‑yi zeminde ihyâ ediliyor. Onlara hayat ve levâzımat‑ı hayatiye kemâl‑i intizamla veriliyor. Haşr‑i A'zamın yüzbin nümûnelerini, belki emârelerini gösterip o ayrı ayrı hadsiz mahlûkatı beraber, birbiri içinde, sehivsiz, yanlışsız, noksansız, hiç şaşırmayarak, karışık iken hiç karıştırmayarak, unutmayarak kemâl‑i mîzan ve nizâmla dirilten ve hayat veren ve nutfe denilen mütemâsil su katrelerinden ve toprak müteşâbih tohumlarından ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan, birbirinin aynı nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efrâdı bulunan ve birbirinden sûretçe, san'atça ve maîşetçe ayrı ayrı yüzbinler zîhayatları dirilten ve zemin ve bahar sahifesinde yüzbin başka başka kitapları beraber, birbiri içinde, hatâsız, gayet mükemmel yazan; hadsiz bir dikkat ve nihâyetsiz bir hikmetle iş gören, tasarruf eden bir Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm ve Muhyî bir Hallâk‑ı Alîm olduğuna kanâat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemin ve fezâ yüzlerinde bulunmuş bütün zîhayatları inkâr etmeğe ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmağa mecburdur.
739
Yedinci Kelime
وَيُم۪يتُ ’dur.
Bunun hüccetine gayet kısa bir işâret:
Evet görüyoruz ki: Güz mevsiminde üçyüzbin nev'i zîhayat vefât nâmıyla terhis edilirken, herbir nev'i ve ferdin sahife‑i amellerinin kutucukları ve işlediklerinin fihristeleri ve gelen baharda işleyeceklerinin listeleri ve bir cihette bir nev'i rûhları olan tohumlarını onların yerlerinde Hafîz‑i Zülcelâl’in yed‑i hikmetine emânet edildiğini ve incirin tohum ve çekirdekleri gibi zerrecik o küçücük tohumları birer rûh‑u bâkî gibi incir ağacının bütün kavânîn‑i hayatiyesini taşıyan ve bir kitab kadar kuvve‑i hâfızada yazı misillû ağacın tarihçe‑i hayatını onda kader kalemiyle yazan, büyük bir kitab hükmüne getiren bir Hallâk‑ı Hakîm, bir Hayy‑ı Lâyemût’u tanımayan; elbette değil ahmak bir insan ve dîvâne bir hayvan, belki Cehennem ateşini karıştıran bir serseri şeytandan daha bedbaht ve ebedî ölüme mahkûm olur.
Evet, bu kelimelerin hüccetlerine işâret eden küllî, ihâtalı ve hadsiz hàrika ve nihâyetsiz hàrikaları, mu'cizeleri ihtiva eden bu mezkûr hakîmâne ef'âl, fâilsiz olmaları yüz derece muhâl ve bâtıl olduğu gibi, kör, âciz, şuûrsuz, sağır, câmid, karmakarışık, intizamsız, karışık, istilâcı olan esbâba isnâd etmek; bin derece mümteni', esâssızdır.
Yoksa, toprağın herbir zerresinde hadsiz bir kudret, bir hikmet ve bütün otlar ve çiçeklerin teşkilâtına dair pek hàrika ve küllî bir san'atkârlık bulunmak; havanın herbir zerresinde – Rehber’deki Hüve Nüktesi’nin dediği gibi – bütün konuşmaları ve telefon ve radyoların kelimelerini bilecek ve sâir zerrelere ders verecek bir kàbiliyet bulunmak lâzım gelir. Bu acîb fikri ise; hiçbir şeytan, hiçbir kimseye kabûl ettiremez.
Ve bu derece akıldan, hakikatten uzak ve bütün mevcûdâta karşı bir tahkîr ve tecâvüz olan küfür ve inkârın cezası, ancak dehşetli Cehennem olabilir ve ayn‑ı adâlettir. Elbette öyle münkirler için, “Yaşasın Cehennem!” dememiz lâzım.
740
Sekizinci Kelime
وَهُوَ حَيٌّ لَايَمُوتُ ’dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Meselâ: Nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcıklarda görünen güneşçikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşçikleri gösterip gökteki güneşe işâret ve şehâdet ederler ve zevâl ve vefâtlarıyla bir dâimî güneşin mevcûdiyetine ve bekàsına delâlet ederler; aynen öyle de: Her vakit değişen kâinât denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezâsında ve zerrât tarlasında ve bütün hâdisâtı ve fânî mevcûdâtı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlûkat, mütemâdiyen sür'atle akıp gidiyorlar; zâhirî sebebleriyle beraber vefât ediyorlar. Her sene, her gün bir kâinât ölür, bir tazesi yerine gelir.
Ve zerrât tarlasında, mütemâdiyen seyyâr dünyalar ve seyyâl âlemler mahsulâtı alındığından, elbette kabarcıklar ve güneşçikler zevâlleriyle dâimî bir güneşi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlûkat ve mahsulâtın vefâtları ve zâhirî sebebleriyle beraber kemâl‑i intizamla terhisleri, gündüz gibi şüphesiz, güneş gibi zâhir bir kat'iyyette bir Hayy‑ı Lâyemût’un, bir Şems‑i Sermedî’nin, bir Hallâk‑ı Bâkî’nin ve bir Kumandan‑ı Akdes’in vücûb‑u vücûdu ve vahdeti ve mevcûdiyeti, kâinâtın mevcûdiyetinden bin derece zâhir ve kat'îdir diye bütün mevcûdât ayrı ayrı ve beraber şehâdet ederler.
İşte, kâinâtı dolduran bu yüksek sesleri ve kuvvetli şehâdetleri işitmeyen ve kulak vermeyen, ne derece sağır ve ahmak ve cânî olduğunu elbette anladınız.
741
Dokuzuncu Kelime
بِيَدِهِ الْخَيْرُ ’dır.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Görüyoruz ki: Bu kâinâtta her dâire, her nev'i, her tabaka, hattâ her ferd, her a'zâ, hattâ her bedendeki herbir hüceyrenin ihtiyat rızkını taşıyan bir mahzeni, bir deposu ve levâzımatını yetiştiren, muhâfaza eden bir tarlası ve hazinesi var ki; gayet intizam ve mîzan ile ve nihâyetsiz hikmet ve inâyet ile vakti vaktine – muhtacın iktidar ve ihtiyarı haricinde – bir dest‑i gaybî tarafından o muhtacın eline veriliyor.
Meselâ: Dağlar, zîhayata ve insana lâzım olan bütün mâdenleri, ilâçları ve hayata lâzım şeyleri taşıyor ve birinin emriyle ve tedbiriyle gayet mükemmel bir hazine, bir anbar olduğu gibi‥ zemin dahi bütün o zîhayatın erzâklarını bir Rezzâk‑ı Hakîm’in kuvvetiyle yetiştiren kemâl‑i mîzan ve intizamla bir tarla, bir harman, bir matbahtır.
Hattâ her insanın ve cismindeki herbir uzvun bir deposu ve mahzeni, hattâ bir hüceyrenin dahi bir ihtiyat mahzenciği bulunması gibi‥ gitgide tâ dâr‑ı âhiretin bir mahzeni dünyadır; ve Cennet’in bir tarlası ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenâtları ve nurları mahsul veren Âlem‑i İslâmiyet ve hakikatli insaniyet; ve Cehennem’in bir anbarı ise, şerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsul veren ve şer olan ademden gelen ve hayr olan vücûd âlemlerini telvîs eden pis maddeler, tâifeler; ve yıldızların harâret mahzeni, Cehennem; ve nurlar hazinesi, bir Cennet’tir ki, “Biyedihi'l‑hayr” kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere işâretle pek parlak bir hücceti gösteriyor.
Evet, bu kelime ile ve بِيَدِه۪ مَقَال۪يدُ كُلِّ شَيْءٍ cümlesiyle – yani; “Herşeyin anahtarı, O’nun elindedir.” – nihâyetsiz geniş ve hadsiz hàrikalı bir hüccet‑i rubûbiyet ve vahdeti bütün bütün kör olmayana gösterir. Meselâ: Hadsiz o hazine ve anbarlardan yalnız buna bak ki:
742
Herbiri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihâzâtını ve mukadderâtının programını taşıyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumların anahtarları elinde bulunan bir Mutasarrıf‑ı Hakîm, bir çekirdeğin kapıcığını “Uyan!” emriyle ve irâde anahtarıyla tam mîzan‑ı nizâmla açtığı gibi, zemin hazinesini dahi yağmur anahtarıyla açarak, mahzencikleri ve nebâtâtın nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanatın menşe'leri ve kuşların ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan bütün inkişaf emrini alan katreler mahzenciklerini beraber, hatâsız açtığı vakitte, kâinâtta küllî ve cüz'î, maddî ve manevî bütün hazine ve depoları, hikmet ve irâde ve rahmet ve meşîet eliyle herbirine mahsûs bir anahtarla açtığını bilmek ve görmek istersen, senin bir nev'i mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimağına ve cesedine ve midene ve bahçene ve zeminin çiçeği olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki; kemâl‑i nizâm ve mîzan ve rahmet ve hikmetle bir dest‑i gaybî tarafından emr‑i “kün feyekûn” tezgâhından gelen ayrı ayrı anahtarlarla açıyor. Bir dirhem kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazen yüz batman taamları kemâl‑i intizam ile çıkarıyor, zîhayatlara ziyâfet veriyor.
Acaba böyle muntazam, alîmâne, basîrâne nihâyetsiz bir fiile ve tesâdüfsüz tam hikmetli bir san'ata ve yanlışsız tam mîzanlı bir tasarrufa ve zulümsüz tam adâletli bir rubûbiyete hiç mümkün müdür ki; kör kuvvet, sağır tabiat, serseri tesâdüf, câmid, câhil, âciz esbâb müdâhale edebilsin! Ve bütün eşyayı birden görüp ve beraber idare edemeyen ve zerrâtla seyyârât yıldızları emrinde bulunmayan bir mevcûd, bu her cihetle hikmetli, mu'cizeli, mîzanlı tasarrufa ve idareye karışabilsin!
743
İşte; her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf‑ı Rahîm’i, bir Rabb‑i Hakîm’i tanımayan ve inkâra sapana, elbette ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ âyetinin dediği gibi, Cehennem ona kızıyor ve kızışıyor ve hadsiz azâbıma müstehaktır, merhamete hiç lâyık değildir, diye lisân‑ı hâl ile der.
Onuncu Kelime
﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Bu misâfirhâne‑i dünyaya gelen her zîşuûr, gözünü açtıkça görür ki: Bir kudret, bütün kâinâtı kabzasında tutmuş ve nihâyetsiz, hiç şaşırmayan ezelî, ihâtalı bir ilim ve gayet dikkatli, hiç mîzansız, fâidesiz hareket etmeyen bir sermedî hikmet ve inâyet o kudretin içinde bulunup zerrât ordusundan bir tek zerreyi meczûb mevlevî gibi döndürerek çok vazifelerde istihdam ettiği gibi, küre‑i arzı aynı ânda, aynı kanunla bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede yine bir meczûb mevlevî misillû gezdirir. Mevsimlerin mahsulâtlarını hayvan ve insanlara getirdiği aynı kanunla, aynı zamanda güneşi bir mekik, bir çıkrık yaparak merkezinde cezbedârâne ve câzibekârâne döndürüp manzûme‑i şemsiye ordusu olan seyyârât yıldızlarını kemâl‑i mîzan ve intizamla vazifelerde çalıştırır.
Ve aynı kudret; aynı zamanda, aynı kanun‑u hikmetle zemin sahifesinde yüzbinler kitab hükmünde yüzbinler nev'ileri beraber, birbiri içinde, iltibassız, sehivsiz yazar, Haşr‑i A'zamın binler nümûnelerini izhâr eder.
Ve aynı kudret, aynı zamanda hava sahifesini bir yazar‑bozar tahtasına çevirir. Bütün zerrelerini birer kalem uçları ve o kitabın noktaları hükmünde emir ve irâdenin onlara ta'yin ettiği vazifelerinde isti'mâl ederek ve bütün o zerrelere herbirine öyle bir kàbiliyet vermiş ki: Güyâ bütün sözleri ve konuşmaları bilir gibi alır, neşreder, şaşırmaz küçücük birer kulak, incecik birer lisân olarak istihdam edip unsur‑u hava, emir ve irâde‑i İlâhînin bir arşı olduğunu isbât eder.
744
İşte; bu kısa işârete kıyâsen, bu kâinâtı bir muntazam şehir, bir mükemmel apartman ve misâfirhâne, bir mu'cizâtlı kitab ve Kur'ân hükmüne getirip hey'et‑i mecmuasından tâ bir zerreye kadar bütün mahlûkat tabakalarını ve dâirelerini ve tâifelerini mîzan‑ı ilim ve nizâm‑ı hikmetle kabzasına alan, tasarruf eden; kudreti içinde hikmetini, rahmetini gösteren ve rubûbiyet‑i mutlakası içinde mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş ve gündüz gibi bildirip tanıttırmasına mukâbil, îmânla tanımak‥ ve sevdirmesine mukâbil, ubûdiyetle sevmek‥ ve ihsânatlarına mukâbil, şükür ve hamd isteyen‥ böyle bir Rahmân‑ı Rahîm’i tanımayan ve ubûdiyetle O’nu sevmeye çalışmayan, belki inkâr ile O’na bir nev'i adâvet taşıyan insan sûretindeki şeytanlar, birer küçük Nemrud ve Fir'avun hükmünde nihâyetsiz bir azâba elbette müstehak olur.
Onbirinci Kelime
﴿وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ﴾ ’dir.
Yani: “Dâire‑i huzuruna ve âlem‑i bâkîsine ve âhiretine ve sermedî dâr‑ı saâdetine gidileceği gibi, bütün kâinâttaki mahlûkatın merci'i O’dur; bütün esbâb silsileleri O’na dayanıyor ve kudretine istinâd eder ve o kudretinin tasarrufâtına birer perdedirler; o kudret‑i kudsiyenin izzetini ve haşmetini muhâfaza için bütün zâhirî sebebler, yalnız birer perdedirler; icâdda da hiç te'sirleri yoktur; emir ve irâdesi olmazsa hiçbir şey, hattâ hiçbir zerre hareket edemez.” demektir. Bu kelimedeki hüccete gayet kısa bir işâret ederiz:
745
Evvelâ
Bu kudsî kelimenin ifâde ettiği haşir ve âhiret ve hayat‑ı bâkiye hakikatinin bu gelen bahar gibi kat'î ve şüphesiz tahakkukunu ve geleceğini tam îmân ettirmek ve isbât etmek cihetini Onuncu Söz ve zeyillerine ve Yirmidokuzuncu Söz’e ve Meyvenin Yedinci Mes'elesi’ne ve Münâcât Şuâı’na ve Nurun îmânî risalelerine havâle ederiz. Elhak, onlar, bu rükn‑ü îmânîyi öyle bir tarzda hadsiz hüccetlerle isbât etmişler ki; dünyanın mevcûdiyeti derecesinde âhiretin tahakkukunu, en muannid münkirleri de tasdike mecbur eden bir sûrette isbât etmişler.
Sâniyen
Mu'cizü'l‑Beyân Kur'ân’ın üçten birisi haşre ve âhirete bakar, her da'vâyı ona bina eder. Öyle ise, Kur'ânın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, âhiretin vücûduna dahi delâlet ettikleri gibi; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetine şehâdet eden bütün mu'cizeleri ve umum delâil‑i nübüvveti ve sıdkının bütün hüccetleri, haşir ve âhirete dahi şehâdet ederler.
Çünkü, O Zâtın (A.S.M.) bütün hayatında dâimî bir büyük da'vâsı âhiret olduğu gibi, bütün yüzyirmidört bin Peygamberler (Aleyhimüsselâm) dahi hayat‑ı bâkiye ve saâdet‑i ebediyeyi da'vâ edip beşere müjde ederek hadsiz mu'cizelerle ve kat'î deliller ile isbât ettiklerinden, elbette onların peygamberliklerine ve sâdıkıyetlerine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, onların en büyük ve dâimî da'vâları olan âhirete ve hayat‑ı bâkiyeye şehâdet ederler. Buna kıyâsen sâir erkân‑ı îmâniyeyi isbât eden bütün deliller dahi haşrin vukû'una ve dâr‑ı saâdetin açılmasına şehâdet ederler.
746
Sâlisen
Hiç mümkün müdür ki; kendi kemâlâtını ve kudret ve rubûbiyetini izhâr etmek için bu kâinâtı bütün zerrât ve seyyârât ve eczâ ve tabakàtıyla halk edip kemâl‑i hikmetle herbirisini bir vazife ile, belki çok vazifelerle mütemâdiyen çalıştıran ve sermedî, hadsiz cilve‑i esmâsını göstermek için kafile kafile arkasında, belki seyyâr müteceddid dünya dünya arkasında ve mahlûkat tâifelerini bu misâfirhâne‑i âleme ve hayat‑ı dünyeviye meydân‑ı imtihanına gönderip âlem‑i misâlde kurulan uhrevî sinemalar ve berzahî fotoğraflarla sûretlerini ve amellerini ve vaziyetlerini alarak onları terhisten sonra, başka tâife ve kafile ve seyyâl ve seyyâr bir nev'i dünyaları o meydâna vazifeler ve cilve‑i esmâsına âyineler olmak için gönderen bir Sâni'‑i Zülcelâl, bir Hàlık‑ı Zülcemâl, bir Allâh‑u Zülkemâl; bu fânî dünyada şuûr ve akıl ile O Hàlık’ın bütün maksadlarına karşı mukàbele eden ve bütün isti'dâdıyla O Hàlık’ı sevip sevdirip, tanıyıp tanıttırıp hadsiz duâlarla bekà‑i âhiret saâdetini yalvaran ve akıl sebebiyle nihâyetsiz elemler aldığından, bütün fıtratı ve rûhu ve isti'dâdı ile ayn‑ı lezzet olan hayat‑ı bâkiyeyi isteyen bu nev'‑i insan için bir dâr‑ı mükâfât ve mücâzât, bir haşir neşir olmasın? Hâşâ! Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥
İşte, bu kısacık işâretin izâhatı ve tafsilâtı ve hüccetleri parlak ve kuvvetli bir sûrette Risale‑i Nurda bulunmasından, ona havâle ederek bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
747
İkinci Kısım (Fâtiha‑i Şerîfe’nin Bir Muhtasar Hülâsası)
Fâtiha‑i Şerîfe’nin Bir Muhtasar Hülâsası
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de Muvakkat Pek Az Bir Zamanda Tecridden Temâsa Naklimde Verilen Yalnız Bir tek Dersin İkinci Kısmı
Hapiste Nur şâkirdlerine kısacık bir ders nümûnesidir. O da şudur:
Fâtiha‑i Şerîfe denizinden bir katre ve güneşindeki elvân‑ı seb'a, yani ziyâsındaki yedi renginden bir tek lem'a beyân etmeyi, namazdaki Fâtiha kalbe emretti. Gerçi Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmında, hususan “Na'büdü” nun’undaki seyahat‑ı hayâliye ve Rumûz‑u Semâniye’de ve İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri’nde ve sâir Nur eczâlarında bu kudsî hazinenin çok tatlı ve güzel nüktelerini yazmışız. Fakat o pek şirin hülâsa‑i Kur'âniye’den yalnız îmânın rükünlerine ve hüccetlerine işârâtını, gayet kısa bir muhtasar hülâsasını birinci kısımdaki tarz‑ı ifâde gibi, kendim namazdaki tefekkürümü yazmasına bir cihette mecbur oldum. ﴿﷽﴾ kelimesini Nurun iki‑üç risalelerine havâle edip اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’den başlıyorum.
﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ…الخ﴾
Birinci Kelime
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’dır.
Bundaki hüccet‑i îmâniye’ye gayet kısa bir işâret:
748
Evet, kâinâtta medâr‑ı hamd ve şükür olan kasdî in'âmlar ve ni'metler, hususan kan ve fışkı içinden sâfî, temiz, gıdâlı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî ihsânlar ve hediyeler ve merhametli ikramlar ve ziyâfetler zemin yüzünü, belki kâinâtı doldurmuş. Onların fiatı dahi; başta Bismillâh, âhirde Elhamdülillâh, ortada ni'mette in'âmı hissetmek ve Rabbini onun ile tanımaktır.
Sen kendi nefsine, midene, duygularına bak! Ne kadar şeylere, ni'metlere muhtaçtırlar. Ve ne derece hamd ve şükür fiatıyla rızıkları, lezzetleri isterler, gör; her zîhayatı kendine kıyâs eyle.
İşte bu umumî in'âmlar mukâbilinde hâl ve kàl dilleriyle edilen hadsiz hamdler, pek kat'î bir sûrette bir Ma'bûd‑u Mahmûd, bir Mün'im‑i Rahîm’in mevcûdiyetini ve umumî rubûbiyetini güneş gibi gösterir.
İkinci Kelime
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, biz gözümüzle görüyoruz ki: Bu kâinâtta binler değil, belki milyonlar âlemler, küçük kâinâtlar, ekserî birbiri içinde, herbirinin idaresi ve tedbirinin şerâiti ayrı ayrı olduğu hâlde, öyle bir mükemmel terbiye, tedbir, idare ediliyor ki; bütün kâinât bir sahife gibi her ân nazarında ve bütün âlemler birer satır gibi kalem‑i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir bir nihâyetsiz rubûbiyet içinde nihâyetsiz bir ilim ve hikmet ve ihâtalı hadsiz bir rahmet ve dikkat ile bu milyonlar âlemleri ve seyyâl kâinâtları idare eden bir Rabbü'l‑Âlemîn’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine küllî ve cüz'î şehâdetler‥ zerreler ve zerrelerden terekküb eden mevcûdlar adedince hadsiz, nihâyetsiz şehâdetler, her ân ve zaman geliyorlar.
749
Zerrât tarlasından tâ manzûme‑i şemsiyeye, tâ Samanyolu denilen kehkeşân dâiresine ve bir hüceyre‑i bedenden tâ zemin mahzenine, tâ kâinât hey'et‑i mecmuasına kadar aynı kanun, aynı rubûbiyet, aynı hikmet ile beraber idare ve terbiye eden bir rubûbiyeti tasdik ve hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azâba kendini müstehak eder ve merhamete liyâkatini selbeder.
Üçüncü Kelime
﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ﴾ ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, kâinâtta hadsiz rahmetin mevcûdiyeti ve hakikati aynen güneşin ziyâsı gibi görünür. Ve ziyânın güneşe kat'î şehâdeti misillû, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahmân‑ı Rahîm’e şehâdet eder. Evet rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahmân’a Rezzâk mânâsı verilir. Rızık ise, o derece zâhir bir tarzda bir Rezzâk‑ı Rahîm’i gösterir ki; zerre kadar şuûru bulunan tasdike mecbur olur.
Meselâ: Bütün zîhayatın, hususan âcizlerin ve bilhassa yavruların, bütün zeminde ve fezâda, ihtiyar ve iktidarlarının haricinde gayet hàrika bir tarzda hiçten ve mütemâsil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiştiriyor.
Hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zaîf kuşçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir.
Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir.
Ve sâir hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan âb‑ı kevser gibi hoş, mugaddî, sâfî, hàlis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdâdlarına gönderir, vâlidelerinin şefkatlerini yardımcı verir.
750
Ve bir nev'i rızık isteyen umum ağaçlara, münâsib rızıklarını onlara pek hàrika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nev'i maddî ve manevî rızık isteyen insanın duygularına; akıl, kalb, rûhlarına dahi pek geniş bir sofra‑i erzâk onlara ihsân ediliyor.
Güyâ kâinât, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüzbinler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki; o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve ni'metler mikdarınca diller ile ve ayrı ayrı, küllî ve cüz'î lisânlar ile bir Rahmân‑ı Rezzâkı, bir Rahîm‑i Kerîmi bütün bütün kör olmayana gösterir.
Eğer denilse: “Bu dünyadaki musîbetler, çirkinlikler, şerler; o ihâtalı rahmete münâfîdir, bulandırıyor.”
Elcevab: Risale‑i Kader gibi Nurun risalelerinde bu dehşetli suâle tam cevab verilmiş. Onlara havâle ile, kısacık bir işâreti şudur:
Herbir unsurun, herbir nev'in, herbir mevcûdun, küllî ve cüz'î müteaddid vazifeleri ve o herbir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet‑i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kàbiliyetsizlere ve yanlış mübâşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayırları sünbül vermeye vesile olanlara rastgelir. Zâhirî, cüz'î bir şer, bir çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür.
Eğer o cüz'î şer gelmemek için rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcûd, o vazifesinden men'edilse; o vakit bütün hayırlı, güzel sâir neticeleri vücûd bulmaz. Bir hayrın ademi, şer ve bir güzelliğin bozulması, çirkinlik olması itibariyle; o neticeler adedince şerler, çirkinlikler, merhametsizlikler husûl bulur. Demek bir tek şer gelmemek için yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki; bütün bütün hikmete, maslahata, rubûbiyetteki rahmete muhâlif düşer.
751
Meselâ: Kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nev'ilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, sû‑i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında şer yapsa; meselâ, elini ateşe soksa, ateşin hilkatinde rahmet yoktur dese; ateşin had ve hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzîb edip ağzına vurur.
Hem insanın hodgâm hevesâtı ve süflî ve âkıbeti görmeyen hissiyatı, kâinâtta cereyan eden rahmâniyet ve hakîmiyet ve rubûbiyet kanunlarına mikyâs ve mehenk ve mîzan olamaz. Kendi âyinesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb; kâinâtı, ağlar, çirkin, zulüm ve zulümât sûretinde görür.
Fakat îmân gözüyle baksa; yetmiş güzel hulleleri giymiş bir Cennet hûrisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libâsları birbiri üstüne giymiş, dâima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan‑ı ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinât‑ı suğrâ ve herbir insanı bir âlem‑i asğar müşâhede eder. Bütün rûh u canıyla: ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ❋ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾der.
Dördüncü Kelime
﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾’dir.
Hüccetine gayet kısa bir işâret:
Evvelâ
Bu dersin birinci kısmının âhirinde ﴿وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ﴾ hüccetine ve haşir ve âhirete şehâdet eden bütün deliller, aynen ﴿مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾ ’in işâret ettiği îmânî ve geniş hakikate şehâdet ederler.
752
Sâniyen
Onuncu Söz’ün âhirinde denildiği gibi; bu kâinât Sâni'inin sermedî rubûbiyeti, rahmeti, hikmeti, ezelî, ebedî cemâli, celâli, kemâli ve nihâyetsiz sıfatları ve yüzer isimleri âhireti kat'î bir sûrette istediği gibi; Kur'ân, binler âyât ve bürhânları ile ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, yüzer mu'cizât ve hüccetleriyle ve bütün Enbiyâ Aleyhimüsselâm ve semâvî kitaplar ve suhuflar, hadsiz delilleriyle şehâdet ettikleri dâr‑ı âhiretteki hayat‑ı bâkiyeye inanmayan bir insan, kendini dünyada dahi küfürden neş'et eden bir manevî Cehennem’e atar, dâima azâb çeker.
Rehber’de izâh edildiği gibi, bütün geçmiş ve gelecek zamanlar ve mahlûklar ve kâinâtlar, zevâl ve firâklarıyla mütemâdiyen onun rûh ve kalbine hadsiz elemleri yağdırıyorlar, Cehennem’e gitmeden evvel Cehennem azâbını çektiriyorlar.
Sâlisen
﴿يَوْمِ الدّ۪ينِ﴾ remziyle büyük ve kuvvetli bir hüccet‑i haşriyeye işâret eder. Fakat bu makamda birden bir hâl, o hücceti başka zamana te'hirine sebeb oldu; belki de ona daha ihtiyaç kalmadı. Çünkü; Nur Risaleleri, geceden sonra gündüzün, kıştan sonra baharın gelmesi kat'iyyetinde yüzer kuvvetli hüccetlerle haşir ve neşrin sabahını, baharını isbât etmişler.
Beşinci Kelime
﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’dir.
Bundaki hüccete işâretten evvel hakikatli bir seyahat‑ı hayâliyeyi Yirmidokuzuncu Mektûb’un izâhına binâen kısaca beyân etmek kalbe geldi. Şöyle ki:
753
Bir zaman, Kur'ânın mu'cizelerini ararken; Risale‑i Nurda, hususan İşârâtü'l‑İ'câz tefsir‑i Nurîde ve Rumûz‑u Semâniye’de beyânları gibi, Sûre‑i Feth’in âhirindeki âyette dört‑beş mu'cize ve ihbar‑ı gaybîyi, hattâ ﴿اَلْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ﴾ cümlesinde bir tarihî mu'cizeyi, hattâ çok kelimelerinde müteaddid i'câz lem'alarını ve bazı harflerinde mu'cizâne nükteleri bulduğum bir zamanda, namazda Fâtihayı okurken نَعْبُدُ ‥ نَسْتَع۪ينُ ’deki (ن) nun’un bir mu'cizesini bana bildirmek için bir suâl kalbime geldi: Neden اَعْبُدُ ‥ اَسْتَع۪ينُ yani: “Ben ibâdet ve istiâne ederim” denilmedi? Nun‑u mütekellim-i maa'l-gayr ile, yani: “Biz sana ibâdet ve istiâne ederiz.” demiş?
Birden o nun kapısıyla bir seyahat‑ı hayâliye meydânı açıldı. Namazdaki cemâatin azîm sırrını ve büyük menfaatini ve bu tek harf bir mu'cize olduğunu şühûd derecesinde bildim ve gördüm. Şöyle ki:
Ben, o zaman İstanbul’da Bayezid Câmii’nde namaz kılarken, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ dedim. Baktım, o câmideki cemâat, benim gibi diyerek bu da'vâma ve ﴿اِهْدِنَا﴾ ’daki duâma tamamen iştirâk edip tasdik ettikleri zamanda, bir perde daha açıldı. Gördüm ki; İstanbul’un bütün mescidleri, büyük bir Bayezid hükmüne geçtiler. Aynen benim gibi ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ deyip benim da'vâlarıma ve duâlarıma imza basıyorlar, âmîn diyorlar. Ve bana bir nev'i şefâatçi sûretini almaları içinde, hayâlime bir perde daha açıldı.
754
Gördüm ki; Âlem‑i İslâm, büyük bir mescid sûretini aldı. Mekke, Kâbe mihrab hükmüne geçti. Bütün namaz kılan Müslümanların safları, dâirevî bir tarzda o kudsî mihraba teveccüh ederek, benim gibi ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ❋ اِهْدِنَا﴾ deyip, herbiri; umum nâmına hem duâ, hem da'vâ, hem tasdik eder; hem onları, kendine şefâatçi yapar. Hem, “bu kadar azîm bir cemâatin yolu, da'vâsı yanlış olamaz ve duâsı reddedilmez; şeytânî vesveseleri tard eder” diye düşünürken ve namazda cemâatin büyük menfaatlerini bilmüşâhede tasdik ederken, bir perde daha açıldı.
Gördüm ki; kâinât, bir câmi‑i ekber ve bütün mahlûkat tâifeleri, bir salât‑ı kübrâda cemâat ile herbiri kendine mahsûs bir ibâdetle ve hâl dili ile bir nev'i namaz kılıyorlar gibi Ma'bûd‑u Zülcelâl’in muhît rubûbiyetine karşı çok geniş bir ubûdiyetle mukàbele için herbiri umumun şehâdetlerini ve tevhidlerini tasdik eder ki, aynı neticeyi isbât tarzında vaziyet alıyorlar diye müşâhede ederken, birden bir perde daha açıldı.
Gördüm ki; nasıl bir insan‑ı ekber olan kâinât, lisân‑ı hâl ve çok eczâları, isti'dâd ve ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla ve zîşuûr mevcûdâtları, lisân‑ı kàl ile ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ diyorlar ve Hàlık’ının merhametkârâne rubûbiyetine karşı ubûdiyetlerini gösteriyorlar; aynen öyle de, birer küçücük kâinât hükmünde o cemâat‑i uzmâda herbir arkadaşımın cesedi gibi benim cesedimdeki zerreler ve kuvveler ve duygularım dahi Hàlık’ının rubûbiyetine karşı itâat ve ihtiyaçlarının lisân‑ı hâliyle ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ diyerek emir ve İrâde‑i İlâhiye’ye göre hareket ettiklerini ve her ânda Hàlıklarının inâyetine ve rahmetine ve yardımına muhtaç olduklarını gösteriyorlar gördüm.
755
Hem namazdaki cemâatin kudsî sırrını, hem nun’un güzel mu'cizesini hayretle müşâhede edip, nun kapısıyla girdiğim gibi çıktım, Elhamdülillâh dedim. ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ cümlesini, o üç cemâatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesabına da söylemeye alıştım. Şimdi mukaddime bitti, sadede geliyoruz.﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’in işâret ettikleri hüccete gayet kısa bir işârettir:
Evvelâ
Biz, gözümüzle görüyoruz: Kâinâtta, hususan zemin yüzünde; dehşetli ve dâimî bir fa'âliyet ve hallâkıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârâne, müdebbirâne bir rubûbiyet‑i mutlaka hadsiz zîhayatların istiânelerine ve fiilen ve hâlen ve kàlen istimdâdlarına ve duâlarına kemâl‑i hikmet ve inâyet ile imdâd ve herbirine fiilen cevab vermek tezâhürü içinde bir ulûhiyet‑i mutlaka, bir ma'bûdiyet‑i âmmenin tecelliyâtı; umum mahlûkatın, hususan zîhayatın ve bilhassa insan tâifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibâdetlerine mukàbelesini akl‑ı selîm ve îmân gözü gördüğü gibi, bütün semâvî fermânlar ve Enbiyâlar haber veriyorlar.
Sâniyen
﴿نَعْبُدُ﴾ nun’unun remziyle mukaddimede mezkûr üç cemâatten herbiri ve umumu, beraber, çeşit çeşit, fıtrî ve ihtiyarî ibâdetlerle meşgul olmaları; şeksiz, bedâhetle bir ma'bûdiyete karşı şâkirâne bir mukàbele ve bir Ma'bûd‑u Mukaddes’in mevcûdiyetine hadsiz ve şüphesiz bir şehâdettir.
756
Ve ﴿نَسْتَع۪ينُ﴾ nun’unun remziyle mezkûr üç cemâatin, yani mecmû‑u kâinâttan tâ bir ceseddeki zerrelerin cemâatinden herbir tâifenin, herbir ferdin fiilî ve hâlî istiâneleri ve duâları var. Ve onların muâvenetlerine koşan ve duâlarına kabûl ile cevab veren bir şefkatli müdebbire, şüphesiz şehâdet eder. Meselâ: Yirmiüçüncü Söz’ün dediği gibi, zemindeki umum mahlûkatın üç nev'i duâları pek hàrika ve ümîdin haricinde kabûl olması, bir Rabb‑i Rahîm ve Mucîb’e kat'î şehâdet eder.
Evet, tohumlar ve çekirdekler isti'dâd lisânıyla herbiri birer ağaç ve birer sünbüle olmayı Hàlık’ından isteyip duâları gözümüz önünde kabûl olması gibi; bütün hayvanatın ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını ve hayatlarına lüzumu bulunan ve iktidarlarının haricindeki matlûblarını birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün duâlarını gözümüz önünde kabûl eden ve imdâdlarına acîb ve şuûrsuz mahlûkatı vakti vaktine hikmetle koşturan bir Hàlık‑ı Kerîm’e zâhir şehâdet eder.
İşte bu iki kısma kıyâsen, lisân‑ı kàl ile edilen duâların bütün nev'ileri hususan Enbiyâların (Aleyhimüsselâm) ve hàvâsların hàrika bir sûrette makbûliyeti, ﴿وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’deki hüccet‑i vahdâniyete şehâdet eder.
Altıncı Kelime
﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ﴾’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Evet, nasıl bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en kısası ise, en doğrusudur ve müstakîmidir. Aynen öyle de; maneviyatta ve manevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doğrusu, en müstakîmi ise en kısa ve en kolayıdır.
Meselâ: Risale‑i Nurda bütün muvâzeneleri ve küfür ve îmân yollarının mukayeseleri kat'î gösteriyorlar ki; îmân ve tevhid yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakîm ve kolaydır ve küfür ve inkâr yolları, gayet uzun ve müşkülâtlı ve tehlikelidir.
757
Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinâtta, elbette şirk ve küfrün hakikatleri olamaz ve îmân ve tevhidin hakikatleri, bu kâinâta güneş gibi lâzım ve vâcibdir.
Hem, ahlâk‑ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise, Sırat‑ı Müstakîmde, istikamettedir.
Meselâ: Kuvve‑i akliye, hadd‑i vasat olan hikmeti ve kolay, faydalı istikameti kaybetse, ifrat veya tefritle muzır bir cerbezeye ve belâlı bir belâhete düşer, uzun yollarında tehlikeleri çeker.
Ve kuvve‑i gadabiye, hadd‑i istikamet olan şecâati takib etmezse; ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebânet ve korkaklığa düşer, istikameti kaybetmesinin, hatâsının cezası olarak dâimî vicdânî bir azâbı çeker.
Ve insandaki kuvve‑i şeheviye, selâmetli istikameti ve iffeti zâyi' etse; ifratla musîbetli, rezâletli fücûra, fuhşa ve tefritle humûda, yani; ni'metlerdeki zevk ve lezzetten mahrum düşer ve o manevî hastalığın azâbını çeker…
İşte bunlara kıyâsen, hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiyede – bütün yollarında – istikamet en faydalı ve kolay ve kısadır. Ve Sırat‑ı Müstakîmi kaybedilse, o yollar pek belâlı ve uzun ve zararlı olur.
Demek ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ﴾ pek çok câmi' ve geniş bir duâ, bir ubûdiyet olduğu gibi, bir hüccet‑i tevhide ve bir ders‑i hikmete ve bir ta'lim‑i ahlâka işâret eder.
758
Yedinci Kelime
﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evvelâ
عَلَيْهِمْ kimlerdir? diye ﴿مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ﴾ âyeti beyân ederek, nev'‑i beşerde istikamet ni'metine mazhar dört tâifeyi beyân içinde, o tâifelerin reislerine, اَلنَّبِيّ۪ينَ ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a, وَالصِّدّ۪يق۪ينَ ile Ebû Bekir‑i Sıddık’a (R.A.) وَالشُّهَدَٓاءِ ile Ömer, Osman, Ali’ye (Radıyallahu Anhüm) işâret edip; Peygamberden (A.S.M.) sonra Sıddık, sonra Ömer, Osman, Ali (Radıyallahu Anhüm) üçü hem şehîd, hem halife olacaklar diye, gaybî ihbarla bir lem'a‑i i'câz gösterir.
Sâniyen
Nev'‑i beşerin en yüksek, en müstakîm, en sâdık bu dört tâifesi; Âdem (A.S.) zamanından beri hadsiz hüccetler, mu'cizeler, kerâmetler, deliller, keşfiyâtlar ile bütün kuvvetleriyle da'vâ edip ve beşerin ekseri onları tasdik ettikleri hakikat‑i tevhid, elbette güneş gibi kat'îdir. Bu hadsiz meşâhir‑i insaniye, yüzbinler mu'cizelerle ve hadsiz hüccetlerle doğruluklarını ve hakkâniyetlerini gösterip tevhid ve vücûb‑u vücûd ve vahdet‑i Hàlık gibi müsbet mes'elelerde ittifakları ve icmâları öyle bir hüccettir ki; hiçbir şübheyi bırakmaz.
Acaba, kâinâtın ehemmiyetli netice‑i hilkati ve zeminin halifesi ve zîhayatların isti'dâdca en cem'iyetli ve yükseği olan nev'‑i beşerin en müstakîmleri, en sâdık ve musaddak mürşidleri ve kemâlâtta reisleri olan mezkûr o dört tâifenin icmâ ve ittifakla îmân edip haber verdikleri ve kâinâtı bütün mevcûdâtıyla delil gösterip hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn i'tikàd ettikleri ve sarsılmaz kanâat getirdikleri bir hakikati tanımayan ve inkâr eden, hadsiz bir cinayet ve nihâyetsiz bir azâba müstehak olmaz mı!
759
Sekizinci Kelime
﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾’dir.
Bundaki hüccete kısa bir işârettir:
Evet, tarih‑i beşer ve Kütüb‑ü Mukaddese, tevâtürlere ve küllî ve kat'î hâdisât ve ma'lûmât ve müşâhedât‑ı beşeriyeye istinâden bil'ittifak, sarîh ve kat'î bir sûrette haber veriyorlar ki:
Sırat‑ı müstakîm ehli olan Peygamberlere (Aleyhimüsselâm) binler vâkıâtta istimdâdlarına hàrika bir tarzda gaybî imdâd gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hâdisâtta aynı zamanda gadab gelmesi ve semâvî musîbet başlarına inmesi, kat'î, şeksiz gösterir ki; bu kâinâtın ve içindeki nev'‑i beşerin Hakîm ve Âdil ve Muhsin ve Kerîm ve Azîz ve Kahhâr bir Mutasarrıfı, bir Rabbi var ki; Nuh ve İbrahim, Mûsa ve Hûd ve Sâlih gibi (Aleyhimüsselâm) çok nebîlere pek hàrika bir sûrette tarihî ve geniş hâdiselerle muzafferiyet ve necâtları vermiş ve Semûd ve Âd ve Fir'avun kavimleri gibi çok zâlimlere ve münkirlere dahi, Peygamberlere isyanlarına mukâbil dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semâvî musîbetler indirmiş.
760
Evet, Âdem (A.S.) zamanından beri, beşeriyette, iki cereyan‑ı azîm birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takib ile ni'met ve saâdet‑i dâreyne mazhar olan ehl‑i nübüvvet ve salâhat ve îmân; kâinâtın hakîki güzelliğine ve intizam ve kemâline mutâbık olarak istikamette hareket ettiklerinden, hem kâinât sâhibinin lütûflarına, hem iki cihanın saâdetine mazhar olup beşeri, melekler derecelerine, belki fevkıne terakkî ettirmeğe vesile olarak dünyada îmân hakikatleriyle manevî bir Cennet, âhirette bir saâdet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci cereyan, istikameti bırakıp ifrat ve tefritle aklı bir vesile‑i azâb ve elemler toplayıcı bir âlete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp dünyada zulümlerine mukâbil gadab‑ı İlâhî ve musîbet tokatlarını yemekle beraber, dalâleti cihetinden, akıl alâkadarlığıyla kâinâtı bir hüzüngâh ve mâtemhâne‑i umumiye ve zevâlde yuvarlanan zîhayatlar için bir mezbaha, selhhâne ve gayet çirkin ve karışık görüp rûhu, vicdânı dünyada bir manevî Cehennem’de olup, âhirette dâimî bir azâb çekmeğe, kendini müstehak eder.
İşte, Fâtiha‑i Şerîfe’nin âhirinde ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾ âyeti, bu iki cereyan‑ı azîmi ders veriyor. Ve Risale‑i Nurdaki bütün muvâzenelerin menba'ı ve esâsı ve üstadı, bu âyettir. Mâdem yüzer muvâzenelerle Nurlar, bu âyeti tefsir etmişler; biz dahi izâhını ona havâle ederek, bu kısa işâretle iktifâ ederiz.
761
Dokuzuncu Kelime
اٰم۪ينَ ’dir.
Buna kısacık bir işâret:
Mâdem نَعْبُدُ‥ نَسْتَع۪ينُ ’deki nun; üç cemâat‑i azîmeyi, bilhassa âlem‑i İslâm câmiindeki muvahhidîn cemâatini, hususan o vakit namazda bulunan milyonlar cemâatini bize gösterip bizi içlerinde bulunduruyor ve duâlarına ve söylediklerimizi aynen söylemeleriyle tasdiklerine ve bir nev'i şefâatlerine hissedar olmamıza yol açıyor; biz dahi, bu “Âmîn” kelimesiyle o cemâat‑i muvahhidîn ve musallînin duâlarına yardım ve da'vâlarına tasdik ve şefâatlerinin ve istiânelerinin makbûliyetine o “Âmîn” ile bir ricâ etmemizle, bizim cüz'î ubûdiyet ve duâ ve da'vâmızı, küllî, geniş bir ubûdiyete çevirip, küllî umumî rubûbiyete mukàbele ettirir.