26
Birinci Makam
Birinci Makamın Birinci Meyvesi
Tevhid ve vahdette cemâl‑i İlâhî ve kemâl‑i Rabbânî tezâhür eder. Eğer vahdet olmazsa, o hazine‑i ezeliye gizli kalır. Evet, hadsiz cemâl ve Kemâlât‑ı İlâhiye ve nihâyetsiz mehâsin ve hüsn‑ü Rabbânî ve hesabsız ihsânat ve bahâ‑i Rahmânî ve gayetsiz kemâl‑i cemâl-i Samedânî, ancak vahdet âyinesinde ve vahdet vâsıtasıyla şecere‑i hilkatin nihâyâtındaki cüz'iyâtın sîmâlarında temerküz eden cilve‑i esmâda görünür.
Meselâ: İktidarsız ve ihtiyarsız bir yavrunun imdâdına umulmadık bir yerden, yani; kan ve fışkı ortasından beyaz, sâfî, temiz bir süt göndermek olan cüz'î fiil ise; tevhid nazarıyla bakıldığı vakit, birden bütün yavruların pek çok hàrikulâde ve pek çok şefkatkârâne olan küllî ve umumî iâşeleri ve vâlidelerini onlara musahhar etmeleriyle Rahmet‑i Rahmân’ın cemâl‑i lâyezâlîsi kemâl‑i şa'şaa ile görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cemâl gizlenir ve o cüz'î iâşe dahi esbâba ve tesâdüfe ve tabiata havâle edilir; bütün bütün kıymetini, belki, mâhiyetini kaybeder.
Hem meselâ: Müdhiş bir hastalıktan şifâ bulmak, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden zemin denilen hastahâne‑i kübrâda bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczâhâne‑i ekberden ilâçları ve dermanlarıyla şifâ ihsân etmek yüzünde, Rahîm‑i Mutlak’ın cemâl‑i şefkati ve mehâsin‑i Rahîmiyeti küllî ve şa'şaalı bir sûrette görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz'î fakat alîmâne, basîrâne, şuûrkârâne olan şifâ vermek dahi, câmid ilâçların hâsiyetlerine ve kör kuvvete ve şuûrsuz tabiata verilir. Bütün bütün mâhiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder.
27
Bu makam münâsebetiyle hâtıra gelen bir salavâtın bir nüktesini beyân ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihâtının âhirinde Şâfiîlerde gayet müsta'mel ve meşhûr bir salavât olan اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَث۪يرًا كَث۪يرًا ’nın ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet‑i hilkati ve sırr‑ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika Hàlıkına ilticâ ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı Dergâh‑ı İlâhiye’ye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir sâik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemâl‑i şevk ile şükre sevkeden ve tam mânâsıyla minnetdâr edip hamdettiren tatlı ni'metler ise, başta şifâlar ve devâlar ve âfiyetler olduğundan bu salavât‑ı şerîfe gayet müşerref ve mânidâr olmuştur. Ben bazen بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ dedikçe, küre‑i arzı bir hastahâne sûretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsân eden Şâfi‑i Hakîkinin pek âşikâr bir mevcûdiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
28
Hem meselâ: Dalâletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, îmân ile hidayet ihsân etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz'î ve fânî ve âciz adam, bütün kâinâtın Hàlıkı ve Sultanı olan Ma'bûd’unun muhâtab bir abdi olmak ve o îmân vâsıtasıyla bir saâdet‑i ebediyeyi ve şâhâne ve çok geniş ve şa'şaalı bir mülk‑ü bâkî ve bâkî bir dünyayı ihsân etmek ve onun gibi bütün mü'minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsân‑ı ekber yüzünde ve sîmâsında bir Zât‑ı Kerîm ve Muhsin’in öyle bir hüsn‑ü ezelîsi ve öyle bir cemâl‑i lâyezâlîsi görünür ki, böyle bir lem'asıyla bütün ehl‑i îmânı kendine dost ve hàs kısmını da âşık yapıyor. Eğer, tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz'î îmânı, ya mütehakkim ve hodbîn mu'tezileler gibi kendi nefsine veya bazı esbâba havâle eder ki, hakîki fiatı ve bahâsı Cennet olan o Rahmânî pırlanta, bir cam parçasına inip âyinedârlık ettiği kudsî cemâlin lem'asını kaybeder.
İşte bu üç misâle kıyâsen, dâire‑i kesretin müntehâsındaki cüz'iyâtın, cüz'iyât‑ı ahvâlinde tevhid noktasında cemâl‑i İlâhînin ve kemâl‑i Rabbânî’nin binler envâ'ı ve yüzbin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sâbit olur. İşte tevhidde cemâl ve kemâl‑i İlâhî’nin kalben görünmesi ve rûhen hissedilmesi içindir ki; bütün evliyâ ve asfiyâ, en tatlı zevklerini ve en şirin manevî rızıklarını kelime‑i tevhid olan “Lâ İlâhe İllallâh” zikrinde ve tekrarında buluyorlar.
Hem kelime‑i tevhidde azamet‑i kibriyâ ve celâl‑i Sübhânî ve saltanat‑ı mutlaka-i Rubûbiyet-i Samedâniye tahakkuk etmesi içindir ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْل۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُYani: “Ben ve benden evvel gelen Peygamberlerin en ziyâde faziletli ve kıymetli sözleri Lâ İlâhe İllallâh kelâmıdır.”
29
Evet, bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsân, bir ni'met, bir rızık, bir küçük âyine iken; tevhidin sırrıyla birden bütün emsâline omuz omuza verip ittisal ettiğinden, o nev'i büyük âyineye dönüp o nev'e mahsûs cilvelenen bir çeşit cemâl‑i İlâhî’yi gösterir. Ve fânî, muvakkat olan güzellik ile bâkî bir nev'i hüsn‑ü sermedîyi irâe eder. Ve Mevlâna Celâleddin’in dediği gibi, آنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْت ❋ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَا اَسْتْ sırrıyla bir âyine‑i cemâl-i İlâhî olur. Yoksa, eğer tevhid sırrı olmazsa, o cüz'î meyve tek başına kalır. Ne o kudsî cemâl, ne de o ulvî kemâli gösterir. Ve içindeki cüz'î bir lem'a dahi söner, kaybolur. Âdeta başaşağı olup elmastan şişeye döner.
Hem, tevhid sırrıyla, şecere‑i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet‑i İlâhiye, bir ehadiyet‑i Rabbâniye ve sıfât‑ı seb'aca manevî bir sîmâ‑yı Rahmânî ve bir temerküz‑ü esmâî ve ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’deki hitâba muhâtab olan Zâtın bir cilve‑i taayyünü ve teşahhusu tezâhür eder. Yoksa, o şahsiyet, o ehadiyet, o sîmâ, o taayyünün cilvesi inbisat ederek kâinât nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak, çok büyük ve ihâtalı, kalbî gözlere görünür. Çünkü; azamet ve kibriyâ perde olur; herkesin kalbi göremez.
30
Hem o cüz'î zîhayatlarda pek zâhir bir sûrette anlaşılır ki, onun Sâni'i, onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Âdeta, o zîhayatın masnûiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir Zâtın manevî bir teşahhusu, bir taayyünü îmâna görünür. Ve bilhassa, zîhayattan insanın mahlûkıyeti arkasında gayet âşikâr bir tarzda o manevî teşahhus, o kudsî taayyün sırr‑ı tevhid ile, îmânla müşâhede olunur. Çünkü, o teşahhus‑u ehadiyetin esâsları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem' ve basar gibi mânâların hem nümûneleri insanda var; o nümûneler ile onlara işâret eder. Çünkü, meselâ; gözü veren Zât, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sâir sıfatlar buna kıyâs edilsin.
Hem, esmânın nakışları ve cilveleri insanda var; onlar ile o kudsî mânâlara şehâdet eder. Hem, insan, zaafıyla ve acziyle ve fakrıyla ve cehliyle diğer bir tarzda âyinedârlık edip, yine zaafına, fakrına merhamet eden ve medet veren Zâtın kudretine, ilmine, irâdesine ve hâkezâ sâir evsâfına şehâdet eder. İşte, dâire‑i kesretin müntehâsında ve en dağınık cüz'iyâtında, sırr‑ı vahdetle binbir esmâ‑i İlâhiye, zîhayat denilen küçücük mektûblarda temerküz edip açık okunduğundan O Sâni'‑i Hakîm zîhayat nüshalarını çok teksir ediyor. Ve bilhassa zîhayatlardan küçüklerin tâifelerini pek çok tarzda nüshalarını teksir eder ve her tarafa neşreder.
Bu birinci meyvenin hakikatine beni îsâl ve sevkeden zevkî bir hissimdir. Şöyle ki:
31
Bir zaman, ziyâde rikkatimden ve fazla şefkatten ve acımak duygusundan zîhayat ve hususan onlardan zîşuûr ve bilhassa insanlar ve bilhassa mazlumlar ve musîbete giriftâr olanların hâlleri çok ziyâde rikkatime ve şefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: “Bu âciz ve zaîf bîçârelerin dertlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi; istilâ edici ve sağır olan unsurlar, hâdiseler dahi işitmezler. Bunların bu perîşan hâllerine merhamet edip hususî işlerine müdâhale eden yok mu?” diye rûhum çok derin feryâd ediyordu. Hem; “O çok güzel memlûklerin ve çok kıymetdâr malların ve çok müştâk ve minnetdâr dostların işlerine bakacak ve onlara sahâbet edecek ve himâyet edecek bir mâlikleri, bir sâhibleri, bir hakîki dostları yok mu?” diye kalbim bütün kuvvetiyle bağırıyordu.
İşte rûhumun feryâdına ve kalbimin vâveylâsına vâfî ve kâfî ve teskin edici ve kanâat verici cevab ise: Sırr‑ı tevhid ile, Rahmân ve Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl’in umumî kanunların tazyîkatları ve hâdisâtın tehâcümâtı altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlûklerine kanunların fevkınde olarak, ihsânat‑ı hususiyesi ve imdâdât‑ı hàssası ve doğrudan doğruya herşeye karşı rubûbiyet‑i hususiyesi ve herşeyin tedbirini bizzat kendisi görmesi ve herşeyin derdini bizzat dinlemesi ve herşeyin hakîki mâliki, sâhibi, hâmîsi olduğunu sırr‑ı Kur'ân ve nur‑u îmân ile bildim. O hadsiz me'yûsiyet yerinde nihâyetsiz bir mesrûriyet hissettim.
Ve herbir zîhayat öyle bir Mâlik‑i Zülcelâl’e mensûbiyeti ve memlûkiyeti cihetiyle nazarımda binler derece bir ehemmiyet, bir kıymet kesbettiler. Çünkü; mâdem herkes efendisinin şerefiyle ve mensûb olduğu zâtın makamıyla ve şöhretiyle iftihar eder, bir izzet peydâ eder; elbette nur‑u îmân ile bu mensûbiyetin ve memlûkiyetin inkişafı sûretinde, bir karınca bir Fir'avun’u o mensûbiyet kuvvetiyle mağlûb ettiği gibi (o mensûbiyet şerefiyle dahi) gâfil ve kendi kendine mâlik ve başıboş kendini zanneden ve ecdâdıyla ve mülk‑ü Mısır ile iftihar eden ve kabir kapısında o iftiharı sönen bin Fir'avun kadar iftihar edebilir. Ve sinek dahi Nemrud’un sekerât vaktinde azâba ve hicâba inkılâb eden iftiharına karşı kendi mensûbiyetinin şerefini irâe edip, onunkini hiçe indirebilir.
32
İşte ﴿اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ﴾ âyeti, şirkte hadsiz ve çok büyük bir zulüm bulunduğunu ifâde ile bildirir. Şirk öyle bir cürümdür ki, herbir mahlûkun hakkına ve şerefine ve haysiyetine bir tecâvüzdür. Ancak onu Cehennem temizler.
Tevhidin İkinci Meyvesi
Birinci meyve Hàlık‑ı Kâinât olan Zât‑ı Akdes’e baktığı gibi; ikinci meyve dahi kâinâtın zâtına ve mâhiyetine bakar. Evet, sırr‑ı vahdetle kâinâtın kemâlâtı tahakkuk eder ve mevcûdâtın ulvî vazifeleri anlaşılır ve mahlûkatın netice‑i hilkatleri takarrur eder ve masnûâtın kıymetleri bilinir ve bu âlemdeki makàsıd‑ı İlâhiye vücûd bulur ve zîhayat ve zîşuûrların hikmet‑i hilkatleri ve sırr‑ı icâdları tezâhür eder ve bu dehşet‑engîz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli, ekşi sîmâları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fenâ ve zevâlde kaybolan mevcûdâtın neticeleri ve hüviyetleri ve mâhiyetleri ve rûhları ve tesbihâtları gibi çok vücûdları kendilerine bedel âlem‑i şehâdette bırakıp, sonra gittikleri bilinir.
33
Ve kâinât baştanbaşa gayet mânidâr bir kitab‑ı Samedânî ve mevcûdât, ferşten arşa kadar gayet mu'cizâne bir mecmua‑i mektûbat-ı Sübhâniye ve mahlûkatın bütün tâifeleri, gayet muntazam ve muhteşem bir ordu‑yu Rabbânî ve masnûâtın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyârâta kadar Sultan‑ı Ezelî’nin gayet vazife‑perver memurları olduğu bilinmesi ve herbir şey, âyinedârlık ve intisab cihetiyle binler derece kıymet‑i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve “Seyl‑i mevcûdât ve kafile‑i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suâllerin mânâları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak, sırr‑ı tevhid iledir. Yoksa, kâinâtın bu mezkûr yüksek kemâlâtları sönecek ve o ulvî ve kudsî hakikatleri zıdlarına inkılâb edecek.
İşte şirk ve küfür cinayeti, kâinâtın bütün kemâlâtına ve ulvî hukuklarına ve kudsî hakikatlerine bir tecâvüz olduğu cihetledir ki, ehl‑i şirk ve küfre karşı kâinât kızıyor ve semâvât ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anâsır ittifak edip, kavm‑i Nuh (Aleyhisselâm) ve Âd ve Semûd ve Fir'avun gibi ehl‑i şirki boğuyor, gark ediyor. ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ âyetinin sırrıyla Cehennem dahi ehl‑i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. Evet, şirk kâinâta karşı büyük bir tahkîr ve azîm bir tecâvüzdür. Ve kâinâtın kudsî vazifelerini ve hilkatin hikmetlerini inkâr etmekle şerefini kırıyor. Nümûne için binler misâllerinden bir tek misâle işâret edeceğiz.
34
Meselâ: Sırr‑ı vahdet ile kâinât; öyle cesîm ve cismânî bir melâike hükmünde olur ki, mevcûdâtın nev'ileri adedince yüzbinler başlı ve her başında o nev'ide bulunan ferdlerin sayısınca yüzbinler ağız ve her ağzında o ferdin cihâzât ve eczâ ve a'zâ ve hüceyrâtı mikdarınca yüzbinler diller ile Sâni'ini takdis ederek tesbihât yapan İsrâfil‑misâl ubûdiyette ulvî bir makam sâhibi bir acâibü'l‑mahlûkat iken‥ hem sırr‑ı tevhid ile âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsulât yetiştiren bir mezraa‥ ve dâr‑ı saâdet tabakalarına a'mâl‑i beşeriye gibi çok hâsılâtıyla levâzımat tedârik eden bir fabrika‥ ve âlem‑i bekàda, hususan Cennet‑i a'lâdaki ehl‑i temâşâya dünyadan alınma sermedî manzaraları göstermek için mütemâdiyen işleyen yüzbin yüzlü sinemalı bir fotoğraf iken; şirk ise, bu çok acîb ve tam mutî', hayatdâr ve cismânî melâikeyi; câmid, rûhsuz, fânî, vazifesiz, hêlik, mânâsız hâdisâtın herc ü merci altında ve inkılâbların fırtınaları içinde, adem zulümâtında yuvarlanan bir perîşan mecmua‑i vâhiyesi‥ hem bu çok garîb ve tam muntazam, menfaatdâr fabrikayı; mahsulâtsız, neticesiz, işsiz, muattal, karmakarışık olarak şuûrsuz tesâdüflerin oyuncağı ve sağır tabiatın ve kör kuvvetin mel'abegâhı ve umum zîşuûrun mâtemhânesi ve bütün zîhayatın mezbahası ve hüzüngâhı sûretine çevirir. İşte ﴿اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ﴾ sırrıyla şirk bir tek seyyie iken ne kadar çok ve büyük cinayetlere medâr oluyor ki, Cehennem’de hadsiz azâba müstehak eder. Her ne ise… Sirâcü'n‑Nur’da bu İkinci Meyve’nin izâhatı ve hüccetleri mükerreren beyân edildiğinden, o uzun kıssayı kısa bıraktık.
Bu İkinci Meyve’ye beni sevkedip îsâl eden acîb bir his ve garîb bir zevktir. Şöyle ki:
35
Bir zaman, bahar mevsiminde temâşâ ederken gördüm ki: Zemin yüzünde haşir ve neşr‑i a'zamın yüzbinler nümûnelerini gösteren bir seyerân ve seyelân içinde kafile kafile arkasında gelen geçen mevcûdâtın ve bilhassa zîhayat mahlûkatın, hususan küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp der‑akab kaybolmaları ve dâimî bir fa'âliyet‑i müdhişe içinde mevt ve zevâl levhaları bana çok hazîn görünüp, rikkatime şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefâtlarını gördükçe kalbim acıyordu: “Of, yazık! Âh, yazık!” diyerek bu âhların, ofların altında derinden derine bir vâveylâ‑yı rûhî hissediyordum. Ve bu âkıbete uğrayan hayat ise, ölümden beter bir azâb gördüm. Hem, nebâtât ve hayvanat âleminde gayet güzel, sevimli ve çok kıymetdâr san'atta olan zîhayatların bir dakikada gözünü açıp bu seyrangâh‑ı kâinâta bakar, dakikasıyla mahvolur, gider.
Bu hâli temâşâ ettikçe ciğerlerim sızlıyordu. Ağlamak ile şekvâ etmek istiyor: “Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?” diye feleğe karşı kalbim dehşetli suâller soruyor ve böyle faydasız, gayesiz, neticesiz, çabuk i'dâm edilen bu masnû'cuklar gözümüz önünde bu kadar ihtimam ve dikkat ve san'at ve cihâzât ve terbiye ve tedbir ile kıymetdâr bir sûrette icâd edildikten sonra gayet ehemmiyetsiz paçavralar gibi parçalanıp, hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe, kemâlâta meftûn ve güzelliklere mübtelâ ve kıymetdâr şeylere âşık olan bütün latîfelerim ve duygularım feryâd edip bağırıyorlardı ki: “Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü deverândaki fenâ ve zevâl nereden gelip, bu bîçârelere musallat olmuş?” diye mukadderât‑ı hayatiyenin dış yüzünde bulunan elîm keyfiyetleriyle kadere karşı müdhiş i'tirâzlar başladığı hengâmda; birden Nur‑u Kur'ân, sırr‑ı îmân, lütf‑u Rahmân ile tevhid imdâdıma yetişti; o karanlıkları aydınlattı; benim bütün o “âh” ve “of!”larımı “oh!”lara ve o ağlamalarımı sürûrlara ve o yazık demelerimi Mâşâallâh, Bârekallâh’lara çevirdi: “Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân” dedirtti.
Çünkü, sırr‑ı vahdetle şöyle gördüm ki: Herbir mahlûk, hususan herbir zîhayatın sırr‑ı tevhid ile çok büyük neticeleri ve umumî faydaları vardır.
36
Ezcümle: Herbir zîhayat, meselâ bu süslü çiçek ve şu tatlıcı sinek, öyle mânidâr, İlâhî, manzûm bir kasideciktir ki, hadsiz zîşuûrlar onu kemâl‑i lezzetle mütâlaa ederler. Ve öyle kıymetdâr bir mu'cize‑i kudrettir ve bir ilânnâme‑i hikmettir ki, Sâni'inin san'atını nihâyetsiz ehl‑i takdire câzibedârâne teşhîr eder. Hem kendi san'atını kendisi temâşâ etmek ve kendi cemâl‑i fıtratını kendisi müşâhede etmek ve kendi cilve‑i esmâsının güzelliklerini âyineciklerde kendisi seyretmek isteyen Fâtır‑ı Zülcelâl’in nazar‑ı şühûduna görünmek ve mazhar olmak, gayet yüksek bir netice‑i hilkatidir. Hem kâinâttaki hadsiz fa'âliyeti iktiza eden tezâhür‑ü Rubûbiyet’e ve tebârüz‑ü Kemâlât-ı İlâhiye’ye (Yirmidördüncü Mektûb’da beyân edildiği gibi) beş vecihle hizmeti dahi, ulvî bir vazife‑i fıtratıdır.
Ve böyle fâideleri ve neticeleri vermekle beraber; kendi yerinde, bu âlem‑i şehâdette zîrûh ise rûhunu ve hadsiz hâfızalarda ve sâir elvâh‑ı mahfûzalarda sûretini ve hüviyetini ve tohumlarında ve yumurtacıklarında mâhiyetinin kanunlarını ve bir nev'i müstakbel hayatını ve âlem‑i gaybda ve dâire‑i esmâda âyinedârlık ettiği kemâlleri ve güzellikleri bırakıp, mesrûrâne terhis mânâsında bir zâhirî mevt ile bir zevâl perdesi altına girer; yalnız dünyevî gözlerden saklanır mâhiyetinde gördüm: “Oh Elhamdülillâh!” dedim.
37
Evet, kâinâtın bütün tabakàtında ve umum nev'ilerinde göz ile görünen ve her tarafa kök salan gayet esâslı ve çok kuvvetli ve kusursuz ve nihâyet derecede parlak olan bu cemâller ve güzellikler, elbette şirkin iktiza ettiği çok çirkin ve haşîn ve gayet menfûr ve perîşan olan evvelki vaziyet muhâl ve mevhûm olduğunu gösteriyor. Çünkü, böyle çok esâslı bir cemâl perdesi altında böyle dehşetli bir çirkinlik saklanamaz ve bulunamaz. Eğer bulunsa, o hakikatli cemâl, hakikatsiz, asılsız, vâhî ve vehmî olur. Demek şirkin hakikati yok, yolu kapalı, bataklıkta saplanır; hükmü muhâl, mümteni'dir. Bu mezkûr hissî olan hakikat‑i îmâniye, tafsilâtla ve kat'î bürhânlar ile Sirâcü'n‑Nur’un müteaddid risalelerinde beyân edildiğinden burada bu kısacık işâretle iktifâ ederiz.
Üçüncü Meyve
Zîşuûra ve bilhassa insana bakar. Evet, sırr‑ı vahdet ile insan, bütün mahlûkat içinde büyük bir kemâl sâhibi ve kâinâtın en kıymetdâr meyvesi ve mahlûkatın en nâzenîni ve en mükemmeli ve zîhayatın en bahtiyarı ve en mes'ûdu ve Hàlık‑ı âlemin muhâtabı ve dostu olabilir. Hattâ bütün kemâlât‑ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksadları tevhid ile bağlıdır. Ve sırr‑ı vahdetle vücûd bulur. Yoksa, eğer vahdet olmazsa, insan mahlûkatın en bedbahtı ve mevcûdâtın en süflîsi ve hayvanatın en bîçâresi ve zîşuûrun en hüzünlüsü ve azâblısı ve gamlısı olur.
Çünkü, insan nihâyetsiz bir aczi ve nihâyetsiz düşmanları ve hadsiz bir fakrı ve hadsiz ihtiyaçları bulunmakla beraber, mâhiyeti öyle çok ve mütenevvi' âlâtla ve hissiyatla techiz edilmiş ki, yüz bin çeşit elemleri hisseder ve yüzbinler tarzlarda lezzetleri zevkederek ister. Ve öyle maksadları ve arzuları var ki, bütün kâinâta birden hükmü geçmeyen bir zât o arzuları yerine getiremez. Meselâ, insanda gayet şedîd bir arzu‑yu bekà var. İnsanın bu maksadını öyle bir Zât verebilir ki, bütün kâinâtı bir saray hükmünde tasarruf eder. Bir odanın kapısını kapayıp, diğer bir menzilin kapısını açmak gibi kolay bir sûrette dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin. Beşerin bu arzu‑yu bekà gibi ebed tarafına uzanmış ve aktâr‑ı âleme yayılmış binler menfî ve müsbet arzuları var ki, onları vermekle beşerin iki dehşetli yaraları olan aczini ve fakrını tedâvi eden Zât ise, ancak sırr‑ı vahdetle bütün kâinâtı kabzasında tutan Zât‑ı Ehad olabilir.
38
Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz'î matlabları ve rûhunun bekàsına ve saâdetine medâr öyle büyük ve muhît ve küllî maksadları var ki, onları öyle bir Zât verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayd kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevabsız bırakmaz. Hem, semâvât ve arzı, iki mutî' nefer gibi emrine musahhar ederek küllî hizmetlerde çalıştıracak derecede muktedir olabilsin.
Hem insanın bütün cihâzâtları ve hissiyatları, sırr‑ı vahdetle, gayet yüksek bir kıymet alırlar ve şirk ve küfür ile gayet derecede sukùt ederler. Meselâ: İnsanın en kıymetdâr cihâzı akıldır. Eğer sırr‑ı tevhid ile olsa, o akıl, hem İlâhî, kudsî defineleri, hem kâinâtın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur. Eğer şirk ve küfre düşse, o akıl, o hâlde geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşî korkularını insanın başına toplattıran meş'ûm ve sebeb‑i tâciz bir âlet‑i belâ olur.
Hem meselâ: İnsanın en latîf ve şirin bir seciyesi olan şefkat; eğer sırr‑ı tevhid onun yardımına yetişmezse, öyle müdhiş bir hirkat, bir firkat, bir rikkat, bir musîbet olur ki, insanı en bedbaht bir dereceye indirir. Tek bir güzel yavrusunu ebedî kaybeden bir gâfil vâlide, bu hirkatı tam hisseder.
Hem meselâ: İnsanın en lezzetli ve tatlı ve kıymetli hissi olan muhabbet, eğer sırr‑ı tevhid yardım etse bu küçücük insanı, kâinât kadar büyüttürür ve genişlik verir ve mahlûkata nâzenîn bir sultan yapar. Eğer şirk ve küfre düşse – El‑iyâzü Billâh – öyle bir musîbet olur ki, mütemâdiyen zevâl ve fenâda mahvolan hadsiz mahbûblarının ebedî firâkları ile bîçâre kalb‑i insanîyi her dakika parça parça eder. Fakat, gaflet veren lehviyâtlar, muvakkaten ibtal‑i his nev'inden zâhiren hissettirmiyor.
39
İşte, bu üç misâle yüzer cihâzât ve hissiyat‑ı beşeriyeyi kıyâs etsen; vahdet, tevhid ne derece kemâlât‑ı insaniyeye medâr olduğunu anlarsın. Bu Üçüncü Meyve dahi Sirâcü'n‑Nur’un belki yirmi risalelerinde gayet güzel bir tafsîl ve hüccetli bir sûrette beyân edildiğinden burada kısa bir işâretle iktifâ ederiz.
Beni bu meyveye sevk ve îsâl eden şöyle bir histir:
Bir zaman yüksek bir dağ başında idim. Gafleti dağıtacak bir intibâh‑ı rûhî vâsıtasıyla, kabir tam mânâsıyla, ölüm bütün çıplaklığıyla ve zevâl ve fenâ ağlattırıcı levhalarıyla bana göründü. Herkes gibi fıtratımdaki fıtrî aşk‑ı bekà, birden zevâle karşı isyan edip galeyâna geldi. Ve muhabbet ve takdir ile pek çok alâkadar olduğum ehl‑i kemâlât ve meşâhir‑i Enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın sönmelerine ve mahvolmalarına karşı mâhiyetimdeki rikkat‑i cinsiye ve şefkat‑i nev'iye dahi kabre karşı tuğyan edip feverân etti. Ve altı cihete istimdâdkârâne baktım; hiçbir tesellî, bir medet göremedim. Çünkü, zaman‑ı mâzi tarafı, bir mezar‑ı ekber ve müstakbel bir karanlık ve yukarı bir dehşet ve aşağı ve sağ ve sol taraflarından elîm ve hazîn hâller, hadsiz muzır şeylerin tehâcümâtını gördüm.
Birden sırr‑ı tevhid imdâdıma yetişti; perdeyi açtı; hakikat‑i hâlin yüzünü gösterdi: “Bak!” dedi. En evvel beni çok korkutan ölümün yüzüne baktım. Gördüm ki, ölüm, ehl‑i îmân için bir terhistir. Ecel; terhis tezkeresidir, bir tebdil‑i mekândır, bir hayat‑ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindân‑ı dünyadan çıkmak ve bağistan‑ı cinâna bir uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzur‑u Rahmân’a girmeğe bir nöbettir ve dâr‑ı saâdete gitmeğe bir dâvettir diye kat'î anladığımdan, ölümü ve mevti sevmeğe başladım…
40
Sonra, zevâl ve fenâya baktım. Gördüm ki: Sinema perdeleri gibi ve güneşe mukâbil akan kabarcıklar misillû, lezzet verici bir teceddüd‑ü emsâldir, bir tazelenmektir. Ve Esmâ‑i Hüsnâ’nın çok hasnâ ve güzel cilvelerini tazelendirmek için âlem‑i gaybdan gelip, âlem‑i şehâdette vazifedârâne bir seyerândır, bir cevelândır. Ve Cemâl‑i Rubûbiyet’in hikmetdârâne bir tezâhüratıdır. Ve mevcûdâtın hüsn‑ü sermedîye karşı bir âyinedârlığıdır, yakìnen bildim.
Sonra, altı cihete baktım; gördüm ki: Sırr‑ı tevhid ile o kadar nurânîdir ki, göz kamaştırıyor. Geçmiş zaman bir mezar‑ı ekber olmadığını, belki, zaman‑ı istikbâle inkılâb eden binler mecâlis‑i münevvere ve mecma'‑ı ahbab, binler menâzır‑ı nurâniye gördüm. Ve hâkezâ bu iki madde gibi binler maddelerin hakîki yüzlerine baktım; sürûr ve şükürden başka bir te'sir, bir keyfiyet vermediklerini gördüm.
Bu üçüncü meyveye ait bu zevkimi ve hissimi Sirâcü'n‑Nur’un belki kırk risalelerinde cüz'î, küllî deliller ile beyân etmişim. Ve bilhassa Yirmialtıncı Lem'a olan İhtiyarlar Risalesinin onüç aded Ricâlarında o derece kat'î ve güzel izâh edilmiştir ki, daha fevkınde izâh olmaz. Onun için bu pek uzun kıssayı bu makamda pek çok kısa kestim.
41
İkinci Makam
Tevhidi ve vahdâniyeti ve vahdeti, kat'î bir sûrette iktiza ve istilzam ve icâb eden ve şirki ve iştirâki kabûl etmeyen ve müsâade vermeyen deliller hadsizdirler. Onlardan yüzler, belki binler bürhânlar Risale‑i Nurda tafsîlen isbât edildiğinden, burada muktazîlerin üç adedine icmâlen işâret edilecek.
Birincisi
Bu kâinâtta, göz ile görünen hakîmâne ef'âlin ve basîrâne tasarrufâtın şehâdetiyle bu masnûât, bir Hâkim‑i Hakîm’in, bir Kebîr‑i Kâmilin hududsuz sıfât ve isimleriyle ve nihâyetsiz mutlak olan ilim ve kudretiyle yapılıyor, icâd ediliyor.
Evet, bir hads‑i kat'î ile bu eserlerden O Sâni'in; hem rubûbiyet‑i âmme derecesinde hâkimiyeti ve âmiriyeti‥ hem ceberûtiyet‑i mutlaka derecesinde kibriyâsı ve azameti‥ hem ulûhiyet‑i mutlaka derecesinde kemâli ve istiğnâsı‥ hem hiçbir kayd altına girmeyen ve hiçbir hadd‑i nihâyet bulunmayan fa'âliyeti ve saltanatı var olduğu anlaşılır ve kat'î bilinir, belki görünür. Hâkimiyet ve kibriyâ ve kemâl ve istiğnâ ve ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsizlik ve hadsizlik ise, vahdeti istilzam edip, iştirâke zıttırlar.
Amma hâkimiyet ve âmiriyetin vahdete şehâdetleri ise; Risale‑i Nurun çok yerlerinde gayet kat'î bir sûrette isbât edilmiş. Hülâsatü'l‑hülâsası şudur ki:
Hâkimiyetin şe'ni ve muktezâsı istiklâliyet ve infiraddır ve gayrın müdâhalesini reddir. Hattâ aczleri için muâvenete fıtraten muhtaç olan insanlar dahi, o hâkimiyetin bir gölgesi cihetiyle gayrın müdâhalesini red ve istiklâliyetini muhâfaza etmek için bir memlekette iki pâdişah, bir vilâyette iki vâli, bir nahiyede iki müdür, hattâ bir mahallede iki muhtar bulunmuyor. Eğer bulunsa herc ü merc olur; ihtilâl başlar, intizam bozulur.
42
Mâdem, hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muâvenete muhtaç olan insanlarda bu derece müdâhale‑i gayrı ve iştirâki reddedip kabûl etmezse; elbette aczden münezzeh bir Kadîr‑i Mutlak’ta, rubûbiyet sûretindeki hâkimiyet, hiçbir cihetle iştirâki ve müdâhale‑i gayrı kabûl etmez. Belki gayet şiddetle reddeder ve şirki tevehhüm ve i'tikàd edenleri gayet hiddetle dergâhından tardeder. İşte, Kur'ân‑ı Hakîm’in, ehl‑i şirk aleyhinde gayet şiddet ve hiddetle beyânâtı bu mezkûr hakikatten ileri geliyor.
Amma, kibriyâ ve azamet ve celâlin vahdete şehâdetleri ise; o dahi Risale‑i Nurda parlak bürhânlarıyla beyân edilmiş. Burada gayet muhtasar bir meâline işâret edilecek.
Meselâ: Nasıl ki, güneşin azamet‑i nuru ve kibriyâ‑yı ziyâsı, perdesiz ve yakınında bulunan başka zaîf nurlara hiçbir cihetle ihtiyaç bırakmadığı ve te'sir vermediği gibi, öyle de, kudret‑i İlâhiye’nin azamet ve kibriyâsı dahi, ayrı hiçbir kuvvete, hiçbir kudrete ihtiyaç bırakmadığı gibi, onlara hiçbir icâdı, hiçbir hakîki te'siri vermez. Ve bilhassa kâinâttaki bütün makàsıd‑ı Rabbâniye’nin temerküz ettiği yeri ve medârları olan zîhayat ve zîşuûrları başkalara havâlesi kàbil değil.
Hem hilkat‑i insaniyenin ve hadsiz envâ'‑ı ni'metin icâdındaki gayelerin tezâhür ettiği yerleri, menşe'leri olan zîhayatların cüz'iyâtındaki ahvâl ve semerâtı ve neticeleri başka ellere havâlenin hiçbir cihet‑i imkânı yoktur. Meselâ, bir zîhayat, cüz'î bir şifâsı veya bir rızkı veya bir hidayeti için Cenâb‑ı Hak’tan başkasına hakîki minnetdâr olmak ve başkasına perestişkârâne medih ve senâ etmek, rubûbiyetin azametine dokunur ve ulûhiyetin kibriyâsına ilişir ve ma'bûdiyet‑i mutlakanın haysiyetine dokundurur; celâlini müteessir eder.
43
Amma, kemâlin sırr‑ı vahdete işâreti ise; yine Risale‑i Nurda çok parlak bürhânlarıyla beyân edilmiştir. Gayet muhtasar bir meâli şudur ki:
Semâvât ve arzın hilkati, bilbedâhe gayet kemâlde bir kudret‑i mutlakayı ister. Belki, herbir zîhayatın acâib cihâzâtı dahi kemâl‑i mutlakta bir kudreti iktiza eder. Ve aczden münezzeh ve kayıttan müberrâ bir kudret‑i mutlakadaki kemâl ise, elbette vahdeti istilzam eder. Yoksa, kemâline nâkìsa ve ıtlâkına kayıt konmak ve nihâyetsizliğine nihâyet vermek ve en kavî bir kudreti en zaîf bir acze sukùt ettirmek ve nihâyetsiz bir kudrete, nihâyetsiz olduğu bir vakitte, bir mütenâhî ile nihâyet vermek lâzım gelecek. Bu ise, beş vecihle muhâl içinde muhâldir.
Amma, ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsizliğin vahdete şehâdetleri ise; o dahi Sirâcü'n‑Nur Risalelerinde tafsîlen zikredilmiş. Bir muhtasar meâli şudur:
Mâdem, kâinâttaki ef'âlin herbiri, kendi eserinin etrafa istilâkârâne yayılması ile herbir fiilin ihâtasını ve ıtlâkını ve hadsiz bulunduğunu ve kayıdsızlığını gösterir. Ve mâdem, iştirâk ve şirk ise; o ihâtayı inhisar altına ve o ıtlâkı kayd altına ve o hadsizliği had altına alıp ıtlâkın hakikatini ve ihâtanın mâhiyetini bozuyor. Elbette mutlak ve muhît olan o ef'âlde iştirâk muhâldir, imkânı yoktur.
44
Evet, ıtlâkın mâhiyeti iştirâke zıttır. Çünkü, ıtlâkın mânâsı, hattâ mütenâhî ve maddî ve mahdûd bir şeyde dahi olsa, yine istilâkârâne ve istiklâldarâne etrafa, her yere yayılır, intişar eder. Meselâ: Hava ve ziyâ ve nur ve harâret, hattâ su, ıtlâka mazhar olsalar, her tarafa yayılırlar. Mâdem ıtlâk ciheti, cüz'îde dahi olsa, maddîleri, mahdûdları böyle müstevlî yapıyor. Elbette küllî bir ıtlâk‑ı hakîki, böyle hem nihâyetsiz, hem maddeden münezzeh, hem hududsuz, hem kusurdan müberrâ olan sıfatlara öyle bir istilâ ve ihâta verir ki, şirk ve iştirâkin hiçbir cihet‑i imkânı ve ihtimali olamaz.
Elhâsıl: Kâinâtta görünen binlerle ef'âl‑i umumiyenin ve cilveleri görünen yüzer esmâ‑i İlâhiye’nin herbirinin hem hâkimiyeti, hem kibriyâsı, hem kemâli, hem ihâtası, hem ıtlâkı, hem nihâyetsizliği vahdetin ve tevhidin gayet kuvvetli birer bürhânıdırlar.
Hem nasıl ki, bir fevkalâde kuvvet, fa'âliyete girmek için istilâ etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır. Öyle de, herbir fiil‑i Rubûbiyet ve herbir cilve‑i esmâ-i Ulûhiyet, o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki; eğer hâkimiyet‑i âmme ve adâlet‑i mutlaka olmasa idi ve onları durdurmasa idi, herbiri umum mevcûdâtı istilâ edecekti. Meselâ: Kavak ağacını umum zeminde halkeden ve tedbirini gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki; onun yanında ve efrâdı içinde yayılmış ve karışmış olan ceviz ve elma ve zerdali misillû ağaçların kavağa bitişik olan cüz'î ferdlerini, o kavak nev'ini tamamen, birden zapteden küllî kuvveti altına ve tedbiri içine almasın ve istilâ etmesin ve başka kuvvetlere kaptırsın.
Evet, herbir nev'i mahlûkatta, belki herbir ferdde tasarruf eden öyle bir kuvvet ve kudret hissediliyor ki, bütün kâinâtı istilâ ve bütün eşyayı zabt ve bütün mevcûdâtı hükmü altına alabilir bir mâhiyette görünüyor. Elbette böyle bir kuvvet, iştirâki hiçbir cihette kabûl edemez, şirke meydân vermez.
45
Hem nasıl ki, bir meyvedâr ağacın sâhibi, o ağaçtan en ziyâde ehemmiyet verdiği ve alâkadarlık gösterdiği cihet ve madde, o ağacın meyveleri ve dallarının uçlarındaki semereleri ve tohumluk için o meyvelerin kalblerinde ve bizzat kalbleri olan çekirdekleridir. Ve onun mâliki, aklı varsa, o dallardaki meyveleri başkalara dâimî temlik edip, boş boşuna mâlikiyetini bozmaz. Aynen öyle de; şu kâinât denilen ağacın dalları olan unsurlar ve unsurların uçlarında bulunan ve çiçekleri ve yaprakları hükmünde olan nebâtât ve hayvanat ve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarısındaki meyveler olan insanlar ve o meyvelerin en mühim meyveleri ve semereleri ve netice‑i hilkatleri olan ubûdiyetlerini ve şükürlerini ve bilhassa o meyvelerin cem'iyetli çekirdekleri olan kalblerini ve zahr‑ı kalb denilen kuvve‑i hâfızalarını başka kuvvetlere hiçbir cihetle kaptırmaz ve kaptırmakla Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini kırmaz ve kırmakla ma'bûdiyetini bozmaz.
Hem dâire‑i mümkinâtın ve kesretin en müntehâsında bulunan cüz'iyâtta, belki o cüz'iyâtın cüz'iyât‑ı ahvâlinde ve keyfiyâtında makàsıd‑ı rubûbiyet temerküz ettiğinden, hem de ma'bûdiyete uzanan ve Ma'bûd’a bakan minnetdârlıkların ve teşekkürâtların ve perestişliklerin menşe'leri onlar olduğundan, elbette onları başka ellere vermez ve vermekle hikmetini ibtal etmez. Ve hikmetini ibtal etmekle ulûhiyetini iskàt etmez. Çünkü, mevcûdâtın icâdındaki en mühim makàsıd‑ı Rabbâniye, kendini zîşuûrlara tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ve minnetdârlıklarını kendine celbetmektir.
46
Bu ince sır içindir ki; şükrü ve perestişi ve minnetdârlığı ve muhabbeti ve medhi ve ubûdiyeti intac eden rızık ve şifâ ve bilhassa hidayet ve îmân gibi dâire‑i kesretin en âhirindeki cüz'î ve küllî bu gibi fiiller ve in'âmlar, doğrudan doğruya kâinât Hàlık’ının ve umum mevcûdât Sultanının eseri ve ihsânı ve in'âmı ve hediyesi ve fiili olduğunu göstermek için Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân tekrar ile meselâ: ﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾﴿اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ﴾﴿وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ﴾ gibi âyetlerle rızkı ve hidayeti ve şifâyı, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a veriyor ve onları ihsân etmek: “O’na mahsûs ve O’na münhasırdır.” diyor ve gayet şiddetle gayrın müdâhalesini reddediyor. Evet, ebedî bir dâr‑ı saâdeti kazandıran îmân ni'metini veren, elbette ve her hâlde o dâr‑ı saâdeti halk eden ve îmânı ona anahtar yapan bir Zât‑ı Zülcelâl’in ni'meti olabilir. Başkası bu derece büyük bir ni'metin mün'imi olarak ma'bûdiyetin en büyük penceresini kapayıp, en ehemmiyetli vesilesini kapamaz ve çalamaz.
Elhâsıl: Şecere‑i hilkatin en müntehâsındaki en cüz'î ahvâl ve semerât, iki cihetle tevhide ve vahdete işâret ve şehâdet ederler.
Birincisi: Rubûbiyetin, kâinâttaki maksadları onlarda tecemmu' ve gayeleri onlarda temerküz ve ekser Esmâ‑i Hüsnâ’nın cilveleri ve zuhûrları ve taayyünleri ve hilkat‑i mevcûdâtın neticeleri ve fâideleri onlarda ictimâ' ettiğinden, onların herbirisi, bu temerküz noktasından der: Ben bütün kâinâtı halk eden Zâtın malıyım, fiiliyim, eseriyim.
İkinci Cihet ise: O cüz'î meyvenin kalbi, hem hadîsçe zahr‑ı kalb denilen insanın hâfızası, ekser envâ'ın bir çeşit muhtasar fihristesi ve bir küçük nümûne haritası ve şecere‑i kâinâtın bir manevî çekirdeği ve ekser esmâ‑i İlâhiye’nin incecik bir âyinesi olduğu; hem o kalbin ve hâfızanın emsâlleri ve sikkeleri bir tarzda bulunan bütün kalblerin ve hâfızaların kâinât yüzünde müstevliyâne intişarları, elbette bütün kâinâtı kabza‑i tasarrufunda tutan bir Zâta bakar ve “Yalnız O’nun eseriyim ve O’nun san'atıyım.” derler.
47
Elhâsıl: Nasıl ki, bir meyve, faydalılığı cihetiyle, tamam ağacının mâlikine bakar. Ve çekirdeği cihetiyle, bütün o ağacın eczâ ve a'zâ ve mâhiyetine nazar eder. Ve bütün emsâlinde aynı bulunan yüzündeki sikkesi cihetiyle, o ağacın bütün meyvelerini temâşâ eder: “Biz, biriz ve bir elden çıkmışız; bir tek Zâtın malıyız. Ve birimizi yapan, elbette umumumuzu O yapar.” derler. Öyle de: Dâire‑i kesretin nihâyetlerindeki zîhayat ve zîhayatın ve hususan insanın yüzündeki sikke ve kalbindeki fihristiyet ve mâhiyetindeki neticelik ve meyvelik cihetiyle, doğrudan doğruya bütün kâinâtı kabza‑i Rubûbiyet’inde tutan Zâta bakar ve vahdetine şehâdet eder.
Vahdâniyetin İkinci Muktazîsi
Vahdette vücûb derecesinde bir sühûlet, bir kolaylık ve şirkte, imtina' derecesinde bir suûbet ve müşkülât bulunmasıdır. Bu hakikat ise; İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın tâbirince Sirâcü'n‑Nur’un çok risalelerinde ve bilhassa Yirminci Mektûb’da tafsîlen ve Otuzuncu Lem'anın Dördüncü Nüktesi’nde icmâlen gayet kat'î ve parlak bir sûrette isbât ve izâh edilmiş ve gayet kuvvetli bürhânlar ile gösterilmiştir ki:
Bütün eşya bir tek Zâta verilse; bu kâinâtın icâdı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay ve bir ağacın halkı ve inşâsı, bir meyve kadar sühûletli ve bir baharın ibdâ'ı ve idaresi, bir çiçek kadar âsân ve hadsiz efrâdı bulunan bir nev'in terbiyesi ve tedbiri, bir ferd kadar müşkülâtsız olur. Eğer, şirk yolunda esbâb ve tabiata verilse; bir ferdin icâdı, bir nev'i, belki nev'iler kadar; ve bir çiçeğin hayatdâr ibdâ'ı ve techizi, bir bahar, belki baharlar kadar; ve bir meyvenin inşâ ve ihyâsı, bir ağaç, belki yüz ağaç kadar; ve bir ağacın icâd ve inşâ ve ihyâ ve idare ve terbiye ve tedbiri, kâinât kadar, belki daha ziyâde müşkül olur.
48
Mâdem Sirâcü'n‑Nur’da hakikat‑i hâl böyle isbât edilmiş ve mâdem, bilmüşâhede gözümüz önünde görüyoruz ki, gayet derecede san'atlı ve kıymetdârlık ile beraber nihâyet derecede bir mebzûliyet var. Ve herbir zîhayat fevkalâde mu'cizâne ve hàrika ve çok cihâzâtları bulunan birer makine‑i acîbe olmakla beraber, sehàvet‑i mutlaka içinde kibrit çakar gibi bir sür'at‑i hàrika ile gayet derecede kolaylık ve sühûlet ve külfetsiz bir sûrette vücûda geliyorlar. Elbette bizzarûre ve bilbedâhe gösterir ki, o mebzûliyet ve o sühûlet, vahdetten ve bir tek Zâtın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa, değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymetdârlık, belki şimdi beş para ile alınan bir meyve, beşyüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nâdir olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen muntazam makineler gibi vücûdları, icâdları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler; imtina' derecesinde suûbetli, müşkülâtlı olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakikada bütün cihâzât ve şerâit‑i hayatıyla vücûda gelen bir kısım hayvanlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecek idi.
Sirâcü'n‑Nur’un yüz yerinde en muannid bir münkiri dahi susturacak bir kat'iyyetle isbât edilmiş ki: Bütün eşya bir tek Zât‑ı Vâhid-i Ehade verilse, bir tek şey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur. Eğer, esbâba ve tabiata dahi hisse verilse, bir tek şeyin icâdı bütün eşya kadar çetin ve geç ve ehemmiyetsiz ve pahalı olacak. Bu hakikatin bürhânlarını görmek istersen Yirminci ve Otuzüçüncü Mektûblara ve Yirmiikinci ve Otuzikinci Söz’lere ve tabiata dair Yirmiüçüncü ve ism‑i a'zama dair Otuzuncu Lem'alara ve bilhassa Otuzuncu Lem'anın ism‑i Ferd ve ism‑i Kayyûm’a dair Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan göreceksin ki, iki kere iki dört eder kat'iyyetinde bu hakikat isbât edilmiştir. Burada, o yüzer bürhânlarından bir tanesine işâret edilecek. Şöyle ki:
Eşyanın icâdı, ya ademden olur, ya terkîb sûretinde sâir anâsırdan ve mevcûdâttan toplanır. Eğer bir tek Zâta verilse, o vakit her hâlde O Zâtın herşeye muhît bir ilmi ve herşeye müstevlî bir kudreti bulunacak. Ve bu sûrette O’nun ilminde sûretleri ve vücûd‑u ilmîleri bulunan eşyaya vücûd‑u haricî vermek ve zâhir bir ademden çıkarmak ise, bir kibrit çakar gibi veya göze görünmeyen bir yazı ile yazılan bir hattı göze göstermek için gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi veya fotoğrafın âyinesindeki sûreti kağıt üstüne nakleden kolay ameliyât gibi gayet kolay bir sûrette Sâni'in ilminde plânları ve programları ve manevî mikdarları bulunan eşyayı, emr‑i “kün feyekûn” ile adem‑i zâhirîden vücûd‑u haricîye çıkarır.
49
Eğer inşâ ve terkîb sûretinde olsa ve hiçten, ademden icâd etmeyip belki, anâsırdan ve etraftan toplamak sûretiyle yapsa, yine nasıl ki, bir taburun istirahat için her tarafa dağılmış olan efrâdlarının bir boru sadâsıyla toplanmaları ve muntazam bir vaziyete girmeleri ve o sevkiyâtı teshîl ve o vaziyeti muhâfaza hususunda, bütün ordu kendi kumandanının kuvveti ve kanunu ve gözü hükmünde olduğu gibi… Aynen öyle de; Sultan‑ı Kâinât’ın kumandası altındaki zerreler, O’nun kaderî ve ilmî düsturlarıyla ve müstevlî kudretinin kanunlarıyla ve temâs ettikleri sâir mevcûdât dahi, O Sultanın kuvveti ve kanunu ve memurları gibi teshîlâtçı olarak o zerreler sevk olunup gelirler. Bir zîhayatın vücûdunu teşkil etmek için ilmî ve kaderî birer manevî kalıp hükmünde bir mikdar‑ı muayyen içine girerler, dururlar.
Eğer, eşya, ayrı ayrı ellere ve esbâba ve tabiat gibi şeylere havâle edilse, o hâlde bütün ehl‑i aklın ittifakıyla, hiçbir sebeb hiçbir cihetten, hiçten, ademden icâd edemez. Çünkü, o sebebin muhît bir ilmi, müstevlî bir kudreti olmadığından, o adem ise, yalnız zâhirî ve haricî bir adem olmaz. Belki, adem‑i mutlak olur. Adem‑i mutlak ise, hiçbir cihetle menşe'‑i vücûd olamaz. Öyle ise, her hâlde terkîb edecek. Hâlbuki, inşâ ve terkîb sûretinde bir sineğin, bir çiçeğin cesedini, cismini zeminin yüzünden toplamak ve ince bir elek ile eledikten sonra binler müşkülâtla o mahsûs zerreler gelebilirler. Hem geldikten sonra dahi, o cisimde dağılmadan muntazam bir vaziyeti muhâfaza etmek için – manevî ve ilmî kalıpları bulunmadığından – maddî ve tabîi bir kalıp, belki, a'zâları adedince kalıplar lâzımdır; tâ ki o gelen zerreler, o cism‑i zîhayatı teşkil etsinler.
50
İşte bütün eşya bir tek zâta verilmesi, vücûb ve lüzum derecesinde bir kolaylık ve müteaddid esbâba verilmesi, imtina' ve muhâl derecesinde müşkülâtlar bulunduğu gibi herşey Zât‑ı Vâhid-i Ehade verilse, nihâyet derecede ucuzluk içinde gayet derecede kıymetdâr ve fevkalâde san'atlı ve çok mânidâr ve gayet kuvvetli olur. Eğer şirk yolunda müteaddid esbâba ve tabiata havâle edilse, nihâyet derece pahalılık içinde, gayet derecede ehemmiyetsiz, san'atsız, mânâsız, kuvvetsiz olur. Çünkü, nasıl bir adam, askerlik haysiyetiyle bir kumandan‑ı a'zama intisab ve istinâd ettiğinden, hem bir ordu onun arkasında – lüzum olursa – tahşid edilebilir bir kuvve‑i maneviyeyi, hem o kumandanın ve ordunun kuvveti onun ihtiyat kuvveti olmasıyla, kuvvet‑i şahsiyesinden binler defa ziyâde maddî bir kudreti, hem o ehemmiyetli kuvvetinin menâbi'ini ve cephanesini – ordu taşıdığı için – kendisi taşımağa mecbur olmadığından fevkalâde işleri yapabilecek bir iktidarı kazandığından, o tek nefer, düşman olan bir müşîri esir ve bir şehri tehcir ve bir kaleyi teshìr edebilir. Ve eseri hàrika ve kıymetdâr olur. Eğer askerliği terkedip kendi kendine kalsa, o hàrika kuvve‑i maneviyeyi ve o fevkalâde kudreti ve o mu'cizekâr iktidarı birden kaybederek, âdi bir başıbozuk gibi kuvvet‑i şahsiyesine göre cüz'î, kıymetsiz, ehemmiyetsiz işleri görebilir. Ve eseri de o nisbette küçülür.
51
Aynen öyle de: Tevhid yolunda herşey Kadîr‑i Zülcelâl’e intisab ve istinâd ettiğinden, bir karınca bir Fir'avun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbârı mağlûb ettikleri gibi, tırnak gibi bir çekirdek dağ gibi bir ağacı omuzunda taşıyarak o ağacın bütün âlât ve cihâzâtının menşe'i ve mahzeni bir tezgâh olmakla beraber, herbir zerre dahi, yüzbin san'atlarda ve tarzlarda bulunan cisimleri ve sûretleri teşkil etmek hizmetinde bulunmak olan hadsiz vazifeleri o intisab ve istinâd ile görebilir. Ve o küçücük memurların ve bu incecik askerlerin mazhar oldukları eserler gayet mükemmel ve san'atlı ve kıymetdâr olur. Çünkü, o eserleri yapan Zât, Kadîr‑i Zülcelâl’dir; onların ellerine vermiş, onları perde yapmış. Eğer şirk yolunda esbâba havâle edilse; karıncanın eseri, karınca gibi ehemmiyetsiz ve zerrenin san'atı, zerre kadar kıymeti kalmaz ve herşey ma'nen sukùt ettiği gibi maddeten dahi o derece sukùt edecekti ki, koca dünyayı beş para ile kimse almazdı.
Mâdem hakikat budur ve mâdem herşey nihâyet derecede hem kıymetdâr, hem san'atlı, hem mânidâr, hem kuvvetli görünüyor; gözümüzle görüyoruz. Elbette tevhid yolundan başka yol yoktur ve olamaz. Eğer olsa, bütün mevcûdâtı değiştirmek ve dünyayı ademe boşaltıp, yeniden ehemmiyetsiz müzahrefâtla doldurmak lâzım gelecek. Tâ ki, şirke yol açılabilsin.
İşte, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) tâbirince Sirâcü'n‑Nur ve Sirâcü's‑Sürc olan Resâili'n‑Nurda tevhide dair beyân ve izâh edilen yüzler bürhânlardan bir tek bürhânın icmâlini işittin; ötekileri kıyâs edebilirsin.
Tevhidin Üçüncü Muktazîsi
Herşeyde, hususan zîhayat masnû'lardaki hilkat fevkalâde san'atkârâne olmakla beraber, bir çekirdek bir meyvenin ve bir meyve bir ağacın ve bir ağaç bir nev'in ve bir nev' bir kâinâtın bir küçük nümûnesi, bir misâl‑i musağğarası, bir muhtasar fihristesi, bir mücmel haritası, bir manevî çekirdeği ve ilmî düsturlar ile ve hikmet mîzanları ile kâinâttan süzülmüş, sağılmış, toplanmış birer câmi' noktası ve mâyelik birer katresi olduğundan, onlardan birisini icâd eden Zât, her hâlde bütün kâinâtı icâd eden aynı Zâttır. Evet, bir kavun çekirdeğini halk eden Zât, bilbedâhe kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz ve olması muhâl ve imkânsızdır.
52
Evet, biz bakıyoruz, görüyoruz ki: Kanda herbir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki, yıldızlardan geri kalmıyor. Ve kanda bulunan herbir küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâ, o derece şuûrkârâne cesed için muhâfaza ve iâşe hususunda öyle işleri görüyor ki, en mükemmel erzâk memurlarından ve muhâfaza askerinden daha mükemmeldir. Ve cisimdeki hüceyrelerinin herbirisi, o derece muntazam muâmelâta ve vâridât ve sarfiyata mazhardır ki, en mükemmel bir cesedden ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir. Ve hayvanatın ve nebâtâtın herbir ferdi, yüzünde öyle bir sikkeyi ve içinde ve sînesinde öyle bir makineyi taşıyor ki, bütün hayvanları ve nebâtları icâd eden bir Zât, ancak o sikkeyi o yüzde ve o makineyi o sîne içinde yapabilir. Ve zîhayattan herbir nev'i, o derece zemin yüzünde muntazaman yayılmış ve sâir nev'ilere münâsebetdârâne karışmış ki, bütün o envâ'ı birden icâd, idare, tedbir, terbiye etmeyen ve zemin yüzünü örten ve dörtyüz bin nebâtî ve hayvanî olan atkı ipleriyle dokunan gayet nakışlı ve san'atlı hayatdâr bir haliçeyi nesc ve icâd edemeyen, o tek nev'i icâd ve idare edemez. Daha bunlara başka şeyler kıyâs edilse, anlaşılır ki, kâinât mecmuası, halk ve icâd cihetinde tecezzî kabûl etmez bir külldür ve tedbir ve rubûbiyet cihetinde inkısamı imkânsız bir küllîdir.
Bu Üçüncü Muktazî, Sirâcü'n‑Nur’un çok risalelerinde, hususan Otuzikinci Sözün Birinci Mevkıfında o kadar kat'î ve parlak izâh ve isbât edilmiştir ki, güneşin akisleri gibi herşeyin âyinesinde bir bürhân‑ı vahdet temessül ve bir hüccet‑i tevhid in'ikâs ediyor. Biz o izâha iktifâen burada o uzun kıssayı kısa kestik.
53
Üçüncü Makam
Bu makam, tevhidin üç küllî alâmetini icmâlen beyân edecek.
Vahdetin tahakkukuna ve vücûduna delâlet eden deliller ve alâmetler ve hüccetler had ve hesaba gelmez. Onlardan binler bürhânlar Sirâcü'n‑Nur’da tafsîlen beyân edildiğinden bu Üçüncü Makam’da yalnız üç küllî hüccetlerin icmâlen beyânıyla iktifâ edildi.
Birinci Alâmet ve Hüccet Ki
bin birlikler kelimesinde bir şeyler yapmak lazım.
“Vahdehu” kelimesi onun neticesidir. Herşeyde bir vahdet var. Vahdet ise, bir vâhide delâlet ve işâret eder. Evet vâhid bir eser, bilbedâhe vâhid bir sâni'den sudûr eder. Bir, elbette birden gelir. Herşeyde bir birlik bulunduğundan, elbette bir tek zâtın eseri ve san'atı olduğunu gösterir. Evet, bu kâinât bin birlikler perdeleri içinde sarılı bir gül goncası gibidir. Belki esmâ ve ef'âl‑i umumiye-i İlâhiye’nin adedince vahdetleri giymiş bir tek insan‑ı ekberdir. Belki, envâ'‑ı mahlûkat sayısınca dallarına vahdetler, birlikler asılmış bir şecere‑i tûbâ-i hilkattir.
Evet, kâinâtın idaresi bir‥ ve tedbiri bir‥ ve saltanatı bir‥ ve sikkesi bir. Bir, bir, bir… tâ binbir bir birler kadar… Hem bu kâinâtı çeviren isimler ve fiiller bir iken, herbiri kâinâtı veya ekserini ihâta eder. Yani, içinde işleyen hikmeti bir‥ ve inâyeti bir‥ ve tanzimâtı bir‥ ve iâşesi bir‥ ve muhtaçlarının imdâdlarına koşan rahmet bir‥ ve o rahmetin bir şerbetçisi olan yağmur bir ve hâkezâ. Bir, bir, bir… tâ binler bir birler… Hem bu kâinâtın sobası olan güneş bir‥ lambası olan kamer bir‥ aşçısı olan ateş bir‥ levâzımat deposu ve hazineli direği olan dağ bir‥ sakacı ve sucusu bir‥ ve bağları sulayan süngeri bir ve hâkezâ. Bir, bir, bir… tâ binbir birler kadar…
54
İşte, âlemin bu kadar birlikleri ve vahdetleri güneş gibi zâhir bir tek Vâhid‑i Ehade işâret ve delâlet eden bir hüccet‑i bâhiredir. Hem kâinât unsurlarının ve nev'ilerinin herbirisi bir olmasıyla beraber, zeminin yüzünü ihâta etmesi ve birbirinin içine girmesi ve münâsebetdârâne ve belki muâvenetkârâne birleşmesi, elbette mâlik ve sâhib ve sâni'lerinin bir olmasına bir alâmet‑i zâhiredir.
İkinci Alâmet ve Hüccet Ki
“Lâ şerîke leh” kelimesini intac ediyor. Bütün kâinâtta zerrelerden tâ yıldızlara kadar herşeyde kusursuz bir intizam‑ı ekmel ve noksansız bir insicam‑ı ecmel ve zulümsüz bir mîzan‑ı âdilin bulunmasıdır. Evet, kemâl‑i intizam, insicam‑ı mîzan ise, yalnız vahdetle olabilir. Müteaddid eller bir tek işe karışırsa, karıştırır.
Sen gel, bu intizamın haşmetine bak ki, bu kâinâtı gayet mükemmel öyle bir saray yapmış ki, herbir taşı bir saray kadar san'atlı ve gayet muhteşem öyle bir şehir etmiş ki, hadsiz olan vâridât ve sarfiyatı ve nihâyetsiz kıymetdâr malları ve erzâkı, bir perde‑i gaybdan kemâl‑i intizamla vakti vaktine umulmadığı yerlerden geliyor. Ve gayet mânidâr öyle mu'cizâne bir kitaba çevirmiş ki, herbir harfi yüz satır ve herbir satırı yüz sahife ve her sahifesi yüz bâb ve her bâbı yüz kitab kadar mânâları ifâde eder. Hem bütün bâbları, sahifeleri, satırları, kelimeleri, harfleri birbirine bakar, birbirine işâret ederler.
Hem sen gel, bu intizam‑ı acîb içinde şu tanzimin kemâline bak ki, bu koca kâinâtı tertemiz medenî bir şehir, belki temizliğine gayet dikkat edilen bir güzel kasır, belki yetmiş süslü hulleleri birbiri üstüne giymiş bir hûri'l‑în, belki, yetmiş latîf, zînetli perdelere sarılmış bir gül goncası gibi pâk ve temizdir.
55
Hem sen gel, bu intizam ve nezâfet içindeki bu mîzanın kemâl‑i adâletine bak ki, bin derece büyütmekle ancak görülebilen küçücük ve incecik mahlûkları ve huveynâtı ve bin defa küre‑i arzdan büyük olan yıldızları ve güneşleri, o mîzanın ve o terâzinin vezniyle ve ölçüsüyle tartılır ve onlara lâzım olan herşeyleri noksansız verilir. Ve o küçücük mahlûklar, o fevkalâde büyük masnû'lar ile beraber, o mîzan‑ı adâlet karşısında omuz omuzadırlar. Hâlbuki, o büyüklerden öyleleri var ki, eğer bir sâniye kadar muvâzenesini kaybetse, muvâzene‑i âlemi bozacak ve bir kıyâmeti koparacak kadar bir te'sir yapabilir.
Hem sen gel, bu intizam, nezâfet, mîzanın içinde bu fevkalâde câzibedâr cemâle ve güzelliğe bak ki, bu koca kâinâtı gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meşher ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şeklini vermiş ve koca baharı, gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki, her bahara, zeminin yüzünde mevsim be‑mevsim açılan yüzbinler nakışlı bir muhteşem çiçek sûretini vermiş. Ve o baharda herbir çiçeği çeşit çeşit zînetlerle güzelleştirmiş. Evet, nihâyet derecede hüsün ve cemâlleri bulunan Esmâ‑i Hüsnâ’nın güzel cilveleriyle kâinâtın herbir nev'i, hattâ herbir ferdi, kàbiliyetine göre öyle bir hüsne mazhar olmuşlar ki, Hüccetü'l‑İslâm İmâm-ı Gazâlî demiş: لَيْسَ فِي الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ Yani: “Dâire‑i imkânda bu mükevvenâttan daha bedî' daha güzel yoktur.”
İşte, bu muhît ve câzibedâr olan hüsün ve bu umumî ve hàrikulâde nezâfet ve bu müstevlî ve şümûllü ve gayet hassas mîzan ve bu ihâtalı ve her cihetle mu'cizâne intizam ve insicam, vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir, bir alâmettir ki, gündüzün ortasındaki ziyânın güneşe işâretinden daha parlaktır.
Bu makama ait gayet mühim iki şıklı bir suâle gayet muhtasar ve kuvvetli bir cevaptır.
Suâlin Birinci Şıkkı
Bu makamda diyorsun ki: “Kâinâtı hüsün ve cemâl ve güzellik ve adâlet ihâta etmiştir. Hâlbuki, gözümüz önünde bu kadar çirkinliklere ve musîbetlere ve hastalıklara ve beliyelere ve ölümlere ne diyeceksin?”
56
Elcevab: Çok güzellikleri intac veya izhâr eden bir çirkinlik dahi, dolayısıyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine ve gizlenmesine sebeb olan bir çirkinliğin yok olması, görünmemesi, yalnız bir değil, belki müteaddid defa çirkindir. Meselâ, vâhid‑i kıyâsî gibi bir kubh bulunmazsa, hüsnün hakikati bir tek nev'i olur; pek çok mertebeleri gizli kalır. Ve kubhun tedâhülü ile mertebeleri inkişaf eder. Nasıl ki; soğuğun vücûduyla, harâretin mertebeleri ve karanlığın bulunmasıyla ziyânın dereceleri tezâhür eder. Aynen öyle de: Cüz'î şer ve zarar ve musîbet ve çirkinliğin bulunmasıyla, küllî hayırlar ve küllî menfaatler ve küllî ni'metler ve küllî güzellikler tezâhür ederler. Demek çirkinin icâdı çirkin değil, güzeldir. Çünkü, neticelerin çoğu güzeldir. Evet, yağmurdan zarar gören tenbel bir adam, yağmura rahmet nâmını verdiren hayırlı neticelerini hükümden iskàt etmez; rahmeti zahmete çeviremez.
Amma, fenâ ve zevâl ve mevt ise, Yirmidördüncü Mektûb’da gayet kuvvetli ve kat'î bürhânlar ile isbât edilmiş ki: Onlar umumî rahmete ve ihâtalı hüsne ve şümûllü hayra münâfî değiller; belki muktezâlarıdırlar. Hattâ şeytanın dahi, manevî terakkiyât‑ı beşeriyenin zenbereği olan müsâbakaya ve mücâhedeye sebeb olduğundan, o nev'in icâdı dahi hayırdır; o cihette güzeldir. Hem – hattâ – kâfir, küfür ile bütün kâinâtın hukukuna bir tecâvüz ve şerefini tahkîr ettiğinden, ona Cehennem azâbı vermek güzeldir. Başka risalelerde bu iki nokta tamamen tafsîl edildiğinden burada bir kısa işâretle iktifâ ediyoruz.
Suâlin İkinci Şıkkı
(Hâşiye) Haydi şeytana ve kâfire ait bu cevabı umumî noktasında kabûl edelim. Fakat, Cemîl‑i Mutlak ve Rahîm‑i Mutlak ve hayr‑ı mutlak olan Zât‑ı Ganiyy-i Ale'l-Itlâk, nasıl oluyor ki, bîçâre cüz'î ferdleri ve şahısları musîbete, şerre, çirkinliğe mübtelâ ediyor?
57
Elcevab: Ne kadar iyilik ve güzellik ve ni'met varsa, doğrudan doğruya O Cemîl ve Rahîm‑i Mutlak’ın hazine‑i rahmetinden ve ihsânat‑ı hususiyesinden gelir. Ve musîbet ve şerler ise, Saltanat‑ı Rubûbiyet’in, âdetullâh nâmı altında ve küllî irâdelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek‑tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezâları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medâr olan o kanunları muhâfaza ve riâyet etmek için, o şerli, cüz'î neticeleri dahi halk eder.
Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdâdât‑ı hàssa-i Rahmâniye ve ihsânat‑ı hususiye-i Rabbâniye ile musîbete düşen efrâdın feryâdlarına ve beliyelere giriftâr olan eşhâsın istiğâselerine yetişir. Ve fâil‑i muhtar olduğunu ve herbir şeyin herbir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi, dâima irâde ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyîkinden feryâd eden ferdleri, bir Rabb‑i Rahîm dinlediğini ve imdâdlarına ihsânıyla yetiştiğini göstermekle; Esmâ‑i Hüsnâ’nın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine, hadsiz ve kayıtsız bir meydân açmak için o küllî âdetullâh düsturlarının ve o umumî kanunların şüzûzâtıyla ve hem, şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsânat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususî tecelliyât kapılarını açmıştır.
Bu ikinci alâmet‑i tevhid, Sirâcü'n‑Nur’un belki yüz yerlerinde beyân edildiğinden, burada hafif bir işâretle iktifâ ettik.
58
Üçüncü Alâmet ve Hüccet
“Lehü'l‑mülkü ve lehü'l-hamdü” ile işâret edilen had ve hesaba gelmeyen tevhid sikkeleridir. Evet, herşeyin yüzünde, cüz'î olsun küllî olsun, zerrâttan tâ seyyârâta kadar öyle bir sikke var ki, âyinede güneşin cilvesi güneşi gösterdiği gibi, öyle de, o sikke âyinesi dahi, Şems‑i Ezel ve Ebede işâret ederek, vahdetine şehâdet eder. O hadsiz sikkelerden pek çokları Sirâcü'n‑Nur’da tafsîlen beyân edildiğinden burada yalnız kısa bir işâretle üç tanesine bakacağız. Şöyle ki:
Mecmû‑u kâinâtın yüzüne, envâ'ın birbirine karşı gösterdikleri teâvün, tesânüd, teşâbüh, tedâhülden mürekkeb geniş bir sikke‑i vahdet konulduğu gibi, zeminin yüzüne de, dörtyüz bin hayvanî ve nebâtî tâifelerden mürekkeb bir ordu‑yu Sübhânî’nin ayrı ayrı erzâk, esliha, elbise, ta'limât, terhisât cihetinde gayet intizam ile hiçbirini şaşırmayarak, vakti vaktine verilmesiyle koyduğu o sikke‑i tevhid misillû insanın yüzüne de, herbir yüzün umum yüzlere karşı birer alâmet‑i fârika bulunmasıyla koyduğu sikke‑i vahdâniyet gibi herbir masnû'un yüzünde – cüz'î olsun küllî olsun – birer sikke‑i tevhid ve herbir mahlûkun başında – büyük olsun, küçük olsun, az ve çok olsun – birer Hâtem‑i Ehadiyet müşâhede edilir. Ve bilhassa zîhayat mahlûkların sikkeleri çok parlaktırlar. Belki, herbir zîhayat kendisi dahi, birer sikke‑i tevhid, birer hâtem‑i vahdet, birer mühr‑ü ehadiyet, birer tuğrâ‑i samediyettirler.
Evet, herbir çiçek, herbir meyve, herbir yaprak, herbir nebât, herbir hayvan; öyle birer mühr‑ü ehadiyet, birer hâtem‑i samediyettir ki, herbir ağacı, birer mektûb‑u Rabbânî ve herbir tâife‑i mahlûkatı, birer kitab‑ı Rahmânî ve herbir bahçeyi, birer fermân‑ı Sübhânî sûretine çevirerek, o ağaç mektûbuna, çiçekleri adedince mühürler ve meyveleri sayısınca imzalar ve yaprakları mikdarınca tuğrâlar basılmış ve o nev' ve tâife kitabına dahi, onun kâtibini göstermek, bildirmek için ferdleri adedince hâtemler basılmış. Ve o bahçe fermânına, onun sultanını tanıttırmak, ta'rif etmek için o bağ içinde bulunan nebât, ağaç, hayvan sayısınca sikkeler basılmış.
59
Hattâ herbir ağacın mebde'inde ve müntehâsında ve üstünde ve içinde ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ﴾ isimlerinin işâret ettikleri dört sikke‑i tevhid var.
İsm‑i Evvel ile işâret edildiği gibi: Herbir meyvedâr ağacın menşe'‑i aslîsi olan çekirdek (Hâşiye), öyle bir sandukçadır ki, o ağacın programını ve fihristesini ve plânını‥ ve öyle bir tezgâhtır ki, onun cihâzâtını ve levâzımatını ve teşkilâtını‥ ve öyle bir makinedir ki, onun ibtidâdaki incecik vâridâtını ve latîfâne masârifini ve tanzimâtını taşıyor.
Ve İsm‑i Âhir’le işâret edildiği gibi: Herbir ağacın neticesi ve meyvesi öyle bir ta'rifenâmedir ki, o ağacın eşkâlini ve ahvâlini ve evsâfını‥ ve öyle bir beyânnâmedir ki, onun vazifelerini ve menfaatlerini ve hàssalarını‥ ve öyle bir fezlekedir ki, o ağacın emsâlini ve ensâlini ve nesl‑i âtîsini o meyvenin kalbinde bulunan çekirdekler ile beyân ediyor, ders veriyor.
60
Ve İsm‑i Zâhir’le işâret edildiği gibi: Her ağacın giydiği sûret ve şekil, öyle musanna' ve münakkaş bir hulledir, bir libâstır ki, o ağacın dal ve budak ve a'zâ ve eczâsıyla tam kàmetine göre biçilmiş, kesilmiş, süslendirilmiş. Ve öyle hassas ve mîzanlı ve mânidârdır ki, o ağacı bir kitab, bir mektûb, bir kaside sûretine çevirmiştir.
Ve İsm‑i Bâtın ile işâret edildiği gibi: Her ağacın içinde işleyen tezgâh, öyle bir fabrikadır ki, o ağacın bütün eczâ ve a'zâsını teşkil ve tedvîr ve tedbirini gayet hassas mîzanla ölçtüğü gibi, bütün ayrı ayrı a'zâlarına lâzım olan maddeleri ve rızıkları, gayet mükemmel bir intizam altında sevk ve taksim ve tevzî' ile beraber akılları hayret içinde bırakan şimşek çakmak gibi bir sür'at ve saati kurmak gibi bir sühûlet ve bir orduya arş demek gibi bir birlik ve beraberlik ile o hàrika fabrika işliyor.
Elhâsıl: Herbir ağacın evveli, öyle bir sandukça ve program‥ ve âhiri, öyle bir ta'rifenâme ve nümûne‥ ve zâhiri, öyle bir musanna' hulle ve bir münakkaş libâs‥ ve bâtını, öyle bir fabrika ve tezgâhtır ki, bu dört cihet öyle birbirine bakıyorlar ve dördün mecmûundan öyle bir sikke‑i a'zam, belki bir ism‑i a'zam tezâhür eder ki, bilbedâhe, bütün kâinâtı idare eden bir Sâni'‑i Vâhid-i Ehadden başkası o işleri yapamaz. Ve ağaç gibi her zîhayatın evveli, âhiri, zâhiri, bâtını birer sikke‑i tevhid, birer hâtem‑i vahdet, birer mühr‑ü ehadiyet, birer tuğrâ‑i vahdâniyet taşıyor.
İşte, bu üç misâldeki ağaca kıyâsen, bahar dahi çok çiçekli bir ağaçtır: Güz mevsiminin eline emânet edilen tohumlar, çekirdekler, kökler, İsm‑i Evvel’in sikkesini‥ ve yaz mevsiminin kucağına dökülen ve eteğini dolduran meyveler, hubûbat ve sebzevatlar İsm‑i Âhir’in hâtemini‥ ve bahar mevsimi, hûri'l‑în misillû birbiri üstüne giydiği sündüs‑misâl hulleler ve yüzbin nakışlar ile süslenmiş fıtrî libâslar İsm‑i Zâhir’in mührünü‥ ve baharın içinde ve zeminin batnında işleyen samedânî fabrikalar ve kaynayan Rahmânî kazanlar ve yemekleri pişirttiren Rabbânî matbahlar, İsm‑i Bâtın’ın tuğrâsını taşıyorlar.
61
Hattâ herbir nev'i – meselâ, nev'‑i beşer – dahi bir ağaçtır: Kökü ve çekirdeği mâzide ve semereleri, neticeleri müstakbelde olarak hayat‑ı cinsiye ve bekà‑yı nev'î içinde gayet muntazam kanunların bulunması gibi, hâl‑i hâzır vaziyeti dahi, hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiye düsturlarının hükmü altında bir sikke‑i tevhid ve zâhirî karışıklıklar altında gizli, muntazam bir hâtem‑i vahdet ve müşevveş ahvâl‑i beşeriye altında mukadderât‑ı hayatiye denilen kazâ ve kaderin düsturlarının hükmü altında bir mühr‑ü vahdâniyet taşıyor.
62
Hâtime
Sırr‑ı tevhid içinde sâir erkân‑ı îmâniyeye birer kelâmla kısacık birer işârettir.
Ey insan‑ı gâfil! Gel bir kere düşün ve bu risalenin üç makamında beyân edilen Üç Meyve, Üç Muktazî, Üç Hüccet’i nazara al, bak ki; bu kâinâtta tasarruf eden ve en cüz'î bir şifâyı, en küçük bir şükrü dahi nazara alan ve sinek kanadı gibi en az bir san'atı, başkalarına havâle etmeyen ve vermeyen ve lâkayd kalmayan ve en basit bir tohuma bir ağaç kadar vazifeler ve hikmetler takan ve kendi Rahmâniyetini ve Rahîmiyetini ve Hakîmliğini herbir san'atıyla ihsâs eden ve kendini herbir vesile ile tanıttıran ve herbir ni'metle sevdiren bir Sâni'‑i Kadîr, Hakîm, Rahîm, Alîm hiç mümkün müdür ki, ve hiçbir cihetle kàbil midir ki, kâinâtı ma'nen istilâ eden mehâsin‑i Hakikat-i Muhammediye’ye (A.S.M.) ve tesbihât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) ve envâr‑ı İslâmiyeye karşı lâkayd kalsın!
Ve hiçbir cihetle mümkün müdür ki; bütün masnûâtını yaldızlayan ve bütün mahlûkatını sevindiren ve kâinâtı ışıklandıran ve semâvât ve arzı velveleye veren ve küre‑i arzın yarısını ve nev'‑i beşerin beşten birisini ondört asır bilâ‑fâsıla saltanat‑ı maddiye ve maneviyesi altına alan ve dâima o muhteşem saltanatı Hàlık‑ı Kâinât hesabına ve nâmına süren Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.), O Sâni'in en mühim bir maksadı, bir nuru, bir âyinesi olmasın! Hem Muhammed (A.S.M.) gibi aynı hakikate hizmet eden Enbiyâlar dahi O Sâni'in elçileri ve dostları ve memurları olmasın! Hâşâ, Mu'cizât‑ı Enbiyâ adedince hâşâ ve kellâ!‥
63
Hem hiçbir cihetle mümkün müdür ki, dal ve budak gibi en cüz'î bir şeye yüz hikmetleri ve meyveleri takan ve kendi Rubûbiyetini fevkalâde hikmetleriyle ve umumî Rahmâniyetiyle tanıttırıp, sevdiren bir Hàlık‑ı Hakîm-i Rahîm, kudretine nisbeten bir bahar kadar kolay olan haşri getirmeyerek, bir dâr‑ı saâdet, bir menzil‑i bekà açmayıp, bütün hikmetlerini ve rahmetlerini hattâ rubûbiyetini ve kemâlâtını inkâr etsin ve ettirsin ve çok sevdiği bütün mahbûb mahlûklarını ebedî bir sûrette i'dâm etsin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!‥ O Cemâl‑i Mutlak, böyle bir kubh‑u mutlaktan yüzbinler derece münezzeh ve mukaddestir.
Uzunca Bir Hâşiye
Haşir münâsebetiyle bir suâl:
Kur'ân’da mükerreren ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً﴾
Hem ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ﴾ fermânları gösteriyor ki, Haşr‑i A'zam bir ânda, zamansız vücûda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece hàrika ve emsâlsiz olan mes'eleyi iz'ân ile kabûl etmesine medâr olacak meşhûd bir misâl ister.
Elcevab: Haşirde rûhların cesedlere gelmesi var; hem cesedlerin ihyâsı var; hem cesedlerin inşâsı var. Üç mes'eledir.
64
Birinci Mes'ele
Rûhların cesedlerine gelmesine misâl ise: Gayet muntazam bir ordunun efrâdı istirahat için her tarafa dağılmış iken, yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrâfil’in borusu olan Sûr’u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi; ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken, ezel cânibinden gelen: “Elestü birabbiküm” hitâbını işiten ve “Kàlû belâ” ile cevab veren ervâhlar, elbette ordunun neferâtından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutî'dirler. Hem değil yalnız rûhlar, belki bütün zerreler dahi bir ordu‑yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu gayet kat'î bürhânlar ile Otuzuncu Söz isbât etmiş.
İkinci Mes'ele
Cesedlerin ihyâsı misâli ise: Çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, bir tek merkezden yüzbin elektrik lambaları âdeta zamansız, bir ânda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi; bütün küre‑i arz yüzünde dahi, bir tek merkezden yüz milyon lambalara nur vermek mümkündür. Mâdem, Cenâb‑ı Hakk’ın elektrik gibi bir mahlûku ve bir misâfirhânesinde bir hizmetkârı ve bir mumdârı, Hàlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle, bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette elektrik gibi, binler nurânî hizmetkârlarının temsîl ettikleri Hikmet‑i İlâhiye’nin muntazam kanunları dâiresinde, Haşr‑i A'zam tarfetü'l‑aynda vücûda gelebilir.
Üçüncü Mes'ele
Ecsâdın def'aten inşâsının misâli ise: Bahar mevsiminde, birkaç gün zarfında, nev'‑i beşerin umumundan bin derece ziyâde olan umum ağaçların bütün yapraklarıyla beraber evvelki baharın aynı gibi, birden mükemmel bir sûrette inşâları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür'atle icâdları; hem o baharın mebde'leri olan hadsiz, tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin birden, beraber intibâhları ve inkişafları ve ihyâları; hem kemiklerden ibaret olarak, ayakta duran emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emir ile def'aten “Ba'sü ba'de'l‑mevt” sırrına mazhariyetleri ve neşirleri; hem küçücük hayvan tâifelerinin hadsiz efrâdlarının gayet derecede san'atlı bir sûrette ihyâları; hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa dâima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezâfeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan gözümüz önündeki kabilenin bir senede neşr olan efrâdı, benî Âdem’in Âdem zamanından beri gelen umum efrâdından fazla olduğu hâlde, her baharda sâir kabileler ile beraber birkaç gün zarfında inşâları ve ihyâları, haşirleri; elbette kıyâmette ecsâd‑ı insaniyenin inşâsına bir misâl değil belki binler misâldirler.
65
Evet, dünya dâru'l‑hikmet ve âhiret dâru'l‑kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icâd‑ı eşya, bir derece tedrîcî ve zaman ile olması, Hikmet‑i Rabbâniye’nin muktezâsıyla olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyâde kudret ve rahmetin tezâhürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşâ ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir ânda ve bir lemhada inşâsına işâreten Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân: ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴾ fermân eder.
Eğer haşrin gelmesini gelecek baharın gelmesi gibi kat'î bir sûrette anlamak istersen, haşre dair Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz’e dikkat ile bak, gör! Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok!
Amma Bir Dördüncü Mes'ele
olan mevt‑i dünya ve kıyâmet kopması ise: Bir ânda, bir seyyâre veya bir kuyruklu yıldızın emr‑i Rabbânî ile küremize, misâfirhânemize çarpması, bu hânemizi harâb edebilir: On senede yapılan bir saray bir dakikada harâb olması gibi…
66
Bu haşrin dört mes'elesinin icmâli şimdilik yeter. Yine sadedimize dönüyoruz.
Hem hiç mümkün müdür ki, kâinâtın bütün hakîki ve àlî hakikatlerinin belîğ tercümânı ve Hàlık‑ı Kâinâtın bütün kemâlâtının mu'ciz lisânı ve bütün maksadlarının hàrika mecmuası olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, O Hàlık’ın kelâmı olmasın! Hâşâ, âyâtının esrârı adedince hâşâ!‥
Hem hiç mümkün müdür ki: Bir Sâni'‑i Hakîm, bütün zîhayat, zîşuûr masnû'larını birbiriyle konuştursun ve dillerinin binler çeşitleriyle birbiriyle söyleştirsin ve onların sözlerini ve seslerini bilsin ve işitsin ve ef'âliyle ve in'âmıyla zâhir bir sûrette cevab versin, fakat kendisi konuşmasın ve konuşamasın! Hiç kàbil midir ve hiç ihtimali var mı?
Mâdem bilbedâhe konuşur ve mâdem konuşmasına karşı tam anlayışlı muhâtab en başta insandır. Elbette başta Kur'ân olarak meşhûr Kütüb‑ü Mukaddese O’nun konuşmalarıdır.
Hem hiç mümkün müdür ki: Bir Sâni'‑i Hakîm, kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ve envâ'‑ı ihsânatıyla zîhayatları mesrûr ve memnun etmekle minnetdârlıklarını ve şükürlerini rubûbiyetine mühim bir medâr yapmak için koca kâinâtı, envâ'ıyla, erkânıyla zîhayata musahhar bir hizmetkâr, bir mesken, bir meşher, bir ziyâfetgâh yaptıktan sonra, zîhayatların çeşit çeşit, binlerce envâ'larının nüshalarını o derece teksirini istiyor ki; kavak ve karaağaç gibi meyvesizlerin bir kısım yapraklarından herbir yaprağı, bir tabur sineklere yani, havada zikreden zîhayatlara hem beşik, hem rahm‑ı mâder, hem erzâklarının mahzeni yaptığı hâlde; bu zînetli semâvâtı ve bu nurânî yıldızları sâhibsiz, hayatsız, rûhsuz, sekenesiz, boş, hàlî, faydasız yani melâikesiz, rûhânisiz bıraksın! Hâşâ, melekler ve rûhâniler adedince hâşâ ve kellâ!‥
67
Hem hiç mümkün müdür ki: Bir Sâni'‑i Hakîm-i Müdebbir, en ehemmiyetsiz bir nebâtın, en küçük bir ağacın mebde'lerini ve müntehâlarını kemâl‑i intizam içinde mukadderât‑ı hayatiyesini, çekirdeğinde ve meyvesinde kalem‑i kader ile yazmakla beraber, koca baharı bir tek ağaç gibi mukaddemâtını ve neticelerini kemâl‑i imtiyaz ve intizam ile yazsa ve en ehemmiyetsiz şeylere de lâkayd kalmazsa; fakat kâinâtın neticesi ve arzın halifesi ve envâ'‑ı mahlûkatın nâzırı ve zâbiti olan insanın çok ehemmiyetli bulunan ef'âlini ve harekâtını yazmasın, dâire‑i kaderine almasın, onlara lâkayd kalsın! Hâşâ, insanların mîzana girecek olan amelleri adedince hâşâ ve kellâ!‥
Elhâsıl: Kâinât bütün hakàikıyla bağırarak diyor: اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَاِخْوَانِهِ وَسَلِّمْ اٰم۪ينَ
Tevhidî Bir Münâcât ve Mukaddimesi
Hazret‑i İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh ve Kerremallâhu Vechehu), Kaside‑i Celcelûtiye’sinde kerâmetkârâne Risale‑i Nurdan haber verdiği yerde, Risale‑i Nuru Sirâcü'n‑Nur ve Sirâcü's‑Sürc nâmlarıyla tesmiye ederek, Risale‑i Nurun üç ismine iki isim ilâve etmesi cihetiyle ve bu risalede Sirâcü'n‑Nur nâmı tekrarı münâsebetiyle, bu risalenin âhirinde İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın en mühim bir münâcâtını iki derece tevsî' ederek onun ulvî lisânıyla ve dilimizi onun bir dili hesabıyla isti'mâl edip, bu gelen münâcâtı dergâh‑ı Vâhid-i Ehade takdim ederiz.
68
Münâcât
اَللّٰهُمَّ اِنَّهُ لَيْسَ فِي السَّمٰوَاتِ دَوَرَاتٌ وَنُجُومٌ وَمُحَرَّكَاتٌ سَيَّارَاتٌ
وَلَا فِي الْجَوِّ سَحَابَاتٌ وَبُرُوقٌ مُسَبِّحَاتٌ وَرَعَدَاتٌ
وَلَا فِي الْاَرْضِ غَمَرَاتٌ وَحَيَوَانَاتٌ وَعَجَائِبُ مَصْنُوعَاتٍ
وَلَا فِي الْبِحَارِ قَطَرَاتٌ وَسَمَكَاتٌ وَغَرَائِبُ مَخْلُوقَاتٍ
وَلَا فِي الْجِبَالِ حَجَرَاتٌ وَنَبَاتَاتٌ وَمُدَخَّرَاتُ مَعْدَنِيَّاتٍ
وَلَا فِي الْاَشْجَارِ وَرَقَاتٌ وَزَهَرَاتٌ مُزَيَّنَاتٌ وَثَمَرَاتٌ
وَلَا فِي الْاَجْسَامِ حَرَكَاتٌ وَاٰلَاتٌ وَمُنَظَّمَاتُ جِهَازَاتٍ
وَلَا فِي الْقُلُوبِ خَطَرَاتٌ وَاِلْهَامَاتٌ وَمُنَوَّرَاتُ اِعْتِقَادَاتٍ
اِلَّا وَهِيَ كُلُّهَا عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِكَ شَاهِدَاتٌ وَعَلٰى وَحْدَانِيَّتِكَ دَالَّاتٌ وَف۪ي مُلْكِكَ مُسَخَّرَاتٌ فَبِالْقُدْرَةِ الَّت۪ي سَخَّرْتَ بِهَا الْاَرَض۪ينَ وَالسَّمٰوَاتِ
سَخِّرْ ل۪ي نَفْس۪ي وَسَخِّرْ ل۪ي مَطْلُوب۪ي وَسَخِّرْ لِرَسَائِلِ النُّورِ وَلِخِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ قُلُوبَ عِبَادِكَ وَقُلُوبَ الْمَخْلُوقَاتِ الرُّوحَانِيَّاتِ مِنَ الْعُلْوِيَّاتِ وَالسُّفْلِيَاتِ
يَا سَم۪يعُ يَا قَر۪يبُ يَا مُج۪يبَ الدَّعَوَاتِ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
69
Üçüncü Şuâ
Mukaddime
Bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye; Vücûb‑u vücûda ve vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delâil‑i kat'iyye ile rubûbiyetin ihâtasına ve kudretinin azametine delâlet eder. Hem hâkimiyetinin ihâtasına ve rahmetinin şümûlüne dahi delâlet ve isbât eder. Hem kâinâtın bütün eczâsına hikmetinin ihâtasını ve ilminin şümûlünü isbât eder.
Elhâsıl: Bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye’nin herbir mukaddimesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddimelerin herbirinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbât eder ki; bu cihette bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye’de yüksek meziyetler vardır.
Said Nursî
70
Münâcât
Bu Risale‑i Münâcât, hem vücûb‑u vücûd, hem vahdet, hem ehadiyet, hem haşmet‑i Rubûbiyet, hem azamet‑i kudret, hem vüs'at‑i rahmet, hem umumiyet‑i hâkimiyet, hem ihâta‑i ilim, hem şümûl‑ü hikmet gibi en mühim esâsât‑ı îmâniyeyi hàrika bir îcâz içinde fevkalâde bir kat'iyyet ve hàlisiyet ve yakìniyet ile isbât eder. Haşre işârâtı ve bilhassa âhirdeki şiddetli işârâtı çok kuvvetlidir.
﴿﷽﴾
﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ﴾
Üçüncü Şuâ olan bu Münâcât Risalesi, mezkûr âyetin bir nev'i tefsiridir.
Birinci Fıkra (Semâvât)
Yâ İlâhî ve yâ Rabbî!
Ben îmânın gözüyle ve Kur'ânın ta'limiyle ve nuruyla ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism‑i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki: Semâvâtta hiçbir deverân ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla Senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin.
71
Ve hiçbir ecrâm‑ı semâviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işâreti olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzûn hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nurânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet sikkesiyle Senin haşmet‑i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın.
Ve oniki seyyâreden hiçbir seyyâre yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet ve saltanat‑ı ulûhiyet’ine işâret etmesin!‥
Evet gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla derece‑i bedâhette – ey zemin ve gökleri yaratan Yaratıcı! – Senin vücûb‑u vücûduna öyle zâhir şehâdet – ve ey zerrâtı, muntazam mürekkebâtıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren, emrine itâat ettiren! – Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurânî bürhânlar ve parlak deliller o şehâdeti tasdik ederler.
Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecrâmıyla muntazam bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle; Senin rubûbiyetinin haşmetine ve herşeyi icâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret ve bütün mahlûkat‑ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin her işe şümûlüne şüphesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurânî delilleridirler.
72
Hem semâvât meydânında, denizinde, fezâsındaki yıldızlar ise; mutî' neferler, muntazam sefîneler, hàrika tayyareler, acâib lambalar gibi vaziyetiyle, Senin saltanat‑ı ulûhiyet’inin şa'şaasını gösteriyorlar.
Ve o ordunun efrâdından bir yıldız olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtarıyla güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.
Ey Vâcibü'l‑Vücûd! Ey Vâhid‑i Ehad!
Bu hàrika yıldızlar, bu acîb güneşler, aylar; Senin mülkünde, Senin semâvâtında, Senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve Senin idare ve tedbirin ile teshìr ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecrâm‑ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hàlıka tesbih ederler, tekbir ederler, lisân‑ı hâl ile “Sübhânallâh, Allâhu Ekber” derler. Ben dahi onların bütün tesbihâtıyla Seni takdis ederim.
İkinci Fıkra (Cevv‑i Semâ)
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr‑i Zülcelâl! Ey Kàdir‑i Mutlak!
Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar Senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler; öyle de, cevv‑i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler.
73
Evet, câmid, şuûrsuz bulut, âb‑ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak Senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesâdüf karışamaz.
Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid‑i tenviriyesine işâret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, Senin fezâdaki kudretini güzelce tenvir eder.
Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbihâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dât dahi, lisân‑ı kàl ile konuşarak Seni takdis edip, rubûbiyetine şehâdet eder.
Hem, zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binâen “Levh‑i mahv ve isbât” ve “Yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası” sûretine çevirmekle, Senin fa'âliyet‑i kudretine işâret ve Senin vücûduna şehâdet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzûn, muntazam katreleri kelimeleriyle Senin vüs'at‑i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.
Ey Mutasarrıf‑ı Fa'âl ve ey Feyyâz‑ı Müteâl!
Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işâret ederler.
Hem, koca fezâyı mahşer‑i acâib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar‑değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümûlüne şehâdet ettikleri gibi umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delâlet eder.
74
Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti'mâl olunur ki; herşeye ihâta eden bir ilim ve herşeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti'mâl, o istihdam olamaz.
Ey Fa'âlün limâ yürîd!
Cevv‑i fezâdaki fa'âliyetinle her vakit bir nümûne‑i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillû şuûnâtta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnât‑ı Sermediyeyi gösterecek işâretini veriyor.
Ey Kadîr‑i Zülcelâl!
Cevv‑i fezâdaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra'd; Senin mülkünde, Senin emrin ve havlin ile, Senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkatı, gayet sür'atli ve ânî emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.
Üçüncü Fıkra (Arz)
Ey arz ve semâvâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i!
Senin Kur'ân‑ı Hakîm’inin ta'limiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim ve bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv‑i fezâ müştemilâtıyla Senin vücûb‑u vücûduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işâretler ederler.
75
Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül – cüz'î olsun, küllî olsun – yoktur ki, intizamıyla Senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin.