Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
924

Fihrist

İkinci Şuâ

Bu şuâ, esmâ‑i Rabbi'l-Âlemîn’den Allâhu Ehad ism‑i celîlinin inkişafıyla Otuzuncu Lem'a olan ve Sekîne tâbir edilen Ferdün, Hayyün, Kayyûmun, Hakemün, Adlün, Kuddûsün esmâ‑i azîmesinin yedinci nüktesi olarak gayet mühim akàid ve delâil‑i İslâmiyeyi ve esrâr‑ı îmâniyeyi hâvî bir risale olup, üç makam, üç meyve, üç muktazî, üç hüccet, bir hâtime olarak tanzim ve tekmîl edilmiştir.

Birinci Makam

Birinci Makamın Birinci Meyvesi

Fâtır‑ı Akdes Hazretlerinin Cemâl‑i İlâhîsi ve Kemâl‑i Rabbânîsi ancak Tevhid ve Vahdette tezâhür ettiğini ma'kul ve mütesânid bir şekilde iddia ve isbât ile akl‑ı kâmil ve kalb‑i selîm sâhiblerini hayran edecek bir i'câz ve îcâz ile mahlûka Hàlıkını ra'ye'l‑ayn derecesinde tanıttıracak bir makamda bir ders‑i hikmettir.

İkinci Meyve

Bu meyve dahi kâinâtın zât ve mâhiyetinden bahisle مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ sırrıyla kâinâtın icmâl edilmiş bir nümûne‑i acîbesi olan nev'‑i insan kendisini bilmekle Rabbisini bilir fermân‑ı Nebevîsi, tam şu zamanda dertlere derman olacak bir tertibde tastîr edilmiştir. Nev'‑i beşer, sebeb‑i hilkatiyle hem sâir zîrûhların fevkınde akıl, vicdân, kalb ve rûh gibi mühim techizâtla küre‑i arza sultan olduğu hâlde, bazı insan sûretini takınan akrepler Zât‑ı Bârî hakkındaki küfr‑ü mutlaklarıyla o kadar çıfıtlık gösteriyorlar ki, âdeta bütün kâinâtı ve bilhassa kendi vücûdlarını inkâr ediyorlar. Bu gibi mühlik ve sakametli bir uçurumdan gidenlere gayet müstakîm bir yol ve son derece şevkli bir cadde ve bâkî bir hayata ve saâdete mazhar olmak isteyen ashâb‑ı şuûr, şu meyveden müstefîd olmakla ebedî bir hayat kazanabilir.

Üçüncü Meyve

Mahlûkattan zîşuûr olan insana bakar. Der ki: Ey Âdemoğlu! Sen mahlûkatın en nâzenîn ve pek mükerrem ve mükemmelisin. Çok mes'ûd ve mümtâz olmak, ebede kadar elini yetiştirmek ve te'min‑i istikbâl-i ebedî etmek ve Hàlık‑ı Âlemin muhâtabı, hem dostu olmak istersen, Zât‑ı Ehad ve Samed olan Cenâb‑ı Rabbü'l-Âlemîn Hazretlerine Tevhid ile tam i'tisam eyle.” Ve illâ zîhayat ve zîrûh içindeki imtiyazın kemâl ve saltanatın bâd‑i hevâ olup, mahlûkatın pek bedbahtı ve mevcûdâtın çok süflîsi ve hayvanatın en bîçâresi ve zîşuûrun en hüzünlü ve gamlı ve elemlisi ve azâblısı olacağını, delâil‑i akliye ve nakliye ve kat'iyye ile tefhim ediyor.
925

İkinci Makam

Birinci Muktazî

Tevhid ve Vahdâniyeti aklına sığdıramayıp, kabûl edemeyen, bil'akis şirk içine hâh‑nâhâh girenleredir.
Her fiil bir fâil ister. Hâkim‑i münferidliğin şe'n ve muktazîsi, istiklâl ve başkasının müdâhalesini reddetmektir. Bir tek işte müstebidâne iki âmir‑i hâkim bulunamaz, bulunsa ihtilâl başlar. İntizam bozulur, herc ü merc olur.
Temsîlleriyle nur‑u Vahdet’i akıl ve kalbin merkezinde ay gibi parlatır, güneş gibi şuâlandırır bir kimya‑yı saâdettir.

İkinci Muktazî

Vahdâniyeti kabûlde akıl ve rûha son derece bir sühûlet ve şirkte müşkül bir suûbet bulunmasıdır. Çünkü gözönünde olan hayvanat ve nebâtâtın ihyâ ve imâtesi kendi kendine hem da'vâ, hem delildir. Bunlarda hiçbir kimsenin te'siri olamadığını ve bu ef'âlin sırf bir emr‑i Rabbânî ile olduğunu takdir ve tasdik edemeyen şeklen insan olanlar, kendi vücûdlarını dîvânece nefy ve inkâr etmişlerdir. Bütün mevcûdâtı adem‑i zâhirîden vücûd‑u hariciyeye çıkaran Zât‑ı Bârî’ye intisab ve istinâd bir neferin bir kumandan‑ı a'zama intisab ve istinâdıyla arkasındaki küllî kuvvetlere dayanarak tek başıyla bir müşîri esir ve bir şehri tehcir ve bir kal'ayı teshìr ederek hàrikulâde bir eseri gösterdiği gibi; Kadîr‑i Mutlak’ın meşîet ve irâdesiyle bir karınca bir Fir'avun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbârı mağlûb etmesi, akıl ve rûhu kendine yâr olanlar için sarsılmaz bir bürhân, feshedilemez bir fermân olduğunu vâzıhan irâe eder.

Tevhid’in Üçüncü Muktazîsi

Herşeyin hilkatinde, hususiyetle zîhayat masnû'ların evsâf ve eşkâlindeki alâmet‑i hàrikulâde o kadar acîbdir ki, küçük bir çekirdek bir meyvenin bir meyve bir ağacın, bir ağaç bir nev'in, bir nev' de dolayısıyla kâinâtın küçük bir nümûnesi bir misâl‑i asğarı, bir mücmel ve muhtasar fihristesi olduğunu ve bunlardan herbirinin lisân‑ı hâl ile Beni kim yarattı, yoktan var etti ise, bütün envâ' ve ecnâsımı da o Hàlık halketmiştir da'vâsını derece‑i sübûta îsâl ettiğini kanâat‑ı tâmme bahşeder bir hâlde beyân eder.
926

Üçüncü Makam

Vahdet‑i Bârî’nin tahakkukuna dâll olan hadsiz hüccet ve alâmetlerden üç hücceti beyân eder.

Birinci Hüccet ve Alâmet

وَحْدَهُ kelimesinin tecellî‑i tâmmı ile herşeydeki birlik, bu da'vâ‑yı vahdeti takviye ve te'yid eder. Meselâ Küre‑i Arzın senevî hareket‑i devriyesi bidâyet‑i hilkat-i arzdan kıyâmete kadar bir siyâkta yürümesi kezâ, kamerin ve şemsin devr ve cereyanları, insan ve sâir hayvanatın teşekkülât‑ı bedeniye ve cismiyelerindeki cihâzâtça yeknesaklığı, kezâlik, envâ' ve esnâf‑ı nebâtâtın şeklen ve hâlen bir olması gibi binler birlikler, onların Fâtır‑ı Akdes ve Kàdir‑i Zülkemâl’inin bir olması hususiyetine delâlet ettiğini hayret‑efzâ bir üslûb ile tasvir ve tefhim eder.

İkinci Alâmet ve Hüccet

لَا شَرِيكَ لَهُ kelimesinin müfâd ve netâicidir. Evet, herşeydeki intizam‑ı tâmm ve hakîki bir mîzan ve mükemmel bir ittihâd لَا شَرِيكَkelimesini tasdik ve te'kid etmektedir. Zîra şirket bütün ef'âl ve ahvâlde dahi vahdete mübâyin ve münâfîdir. Şirket, vahdetin iktiza ettiği birlik sikkesini nakzeder. Hâlbuki herşeyde güneş gibi zâhir olan birlik ve hiçbir sûretle kàbil‑i inkâr olamayan ihsânat‑ı Rabbâniye لَا شَرِيكَkelimesine bakan münâsebet‑i hakîkiyesi mutâbakat‑ı tâmme ile Vahdet‑i Bârî’yi izhâr ve tavsif etmekte olup, bu bâbda vârid olan iki suâlden,
Birincisi
Zîhayatta bulunan musîbetlerin, hastalıkların, beliyelerin ve ölümlerin hüsün ve cemâl neresindedir? İ'tirâzına karşı herşeyin kıymeti, ehemmiyeti ve hàssası ancak zıtlarıyla tezâhür ve tebârüz ettiğini, ezcümle, ziyânın kıymeti, ehemmiyeti ve hàssası karanlıkla, ateşin lüzumu ve ehemmiyeti soğukla, iyilerin ve hüsn‑ü ahlâk sâhiblerinin yüksek dereceleri fenâların ve ahlâksızların vücûduyla zâhir olarak iktisab‑ı kıymet ve ehemmiyet ettikleri gibi, sûreten çirkin ve bed görülen mesâib ve beliyyât ve vefiyât; selâmetin, saâdet ve hayatın âyineleri olup, ma'nen hüsün ve cemâl ifâde ettiğini
İkinci Suâl
Birinci suâlin cevabı umumî sûrette şâyân‑ı kabûl olsa. Mâdemki, Cemîl‑i Mutlak ve Rahîm‑i Mutlak olan Zât‑ı Ganiyy-i Ale'l-Itlâk, nasıl olur ki ferdleri ve şahısları musîbete, şerre ve çirkinliğe mübtelâ eder? suâline karşı Esmâ‑i Hüsnâ’nın hadsiz ve kayıtsız cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydân açmak için o küllî kavânîn ve âdetullâh düsturlarının umumî kanunlarının şâzlarıyla, hem şerli cüz'î neticeleriyle ibtilâ etse de, o cüz'î şerler ve ibtilâlar o kanunların cereyanlarının cüz'î muktezâları olduğu cihetle, elbette küllî maslahatlara medâr olan o kanunları muhâfaza ve icâbına riâyet etmek, o kanunların muktezâları olmakla beraber, o cüz'î elîm neticelere karşı dahi Hàlık‑ı Zülcemâl Hazretleri imdâdât‑ı hàssa-i Rahmâniyesiyle ve ihsânat‑ı hususiye-i Rabbâniyesiyle, mesâibe giriftâr olanlarını istiğâselerine yetiştiğini ve Fâil‑i Muhtar olduğunu gösterdiğini, etraflı delâil‑i mesrûde ve hüccet‑i kàtıa ile isbât edip, cüz'î insaf ve îmânı olan insanları dahi teslîmiyete mecbur eder.
927

Üçüncü Alâmet ve Hüccet

Lâ‑yetenâhî bir sikke‑i tevhid,
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُkelimeleriyledir. (Evet, bu kelimeler) cüz'î olsun, küllî olsun, zerrâttan seyyârâta kadar herşeyde öyle sarîh bir sikke‑i tevhid ve vahdâniyet var ki, dünya ve mâfîhâ kadar herşeyde âşikâre bir sûrette Mâlikü'l‑Mülk’ü irâe ve tasarrufâtını ilân eder.
Zîra, o tâifelerin erzâk ve elbisesi, ta'limât ve terhisâtı cihetinde mer'î ve meşhûd olan kemâl‑i intizam ve hüsn‑ü idare hàs bir sikke‑i tevhid olduğu gibi, insan ve sâir hayvanatın yüzüne, sâir ebnâ‑yı cinsleriyle beraber alâmet‑i fârika olmak üzere konulan sikke‑i tevhid ve Hâtem‑i Ehadiyet çok parlak bir mühr‑ü vahdet olduğunu serd ve beyândan sonra der:
Ey insan‑ı gâfil! Düşün, Âgâh ol, dikkat et. Makamların, meyvelerin, muktazîlerin, hüccet ve alâmetlerini nazar‑ı dikkate al. Bu âlemde tasarruf eden ve hallâkıyetini ve Rahmâniyetini ve hakîmiyetini her nev'i mahlûkatına in'âm ve ihsânatı ile tanıttırıp, kendini sevdiren bir Hàlık‑ı Kerîm ve Kàdir‑i Hakîm azamet ve kudretine nisbeten bir bahar kadar kolay olan haşri vukû'a getirmeyerek, bir dâr‑ı bekà ve saâdeti açmayıp, bütün hikmetlerini ve rahmetlerini ve kemâlât‑ı Rubûbiyetini inkâr ettirsin. Hâşâ, yüzbinler defa hâşâ!” Kelâm‑ı takdis ve tenzîhiyle zaman‑ı hâzırın, hususuyla akîde‑i mü'minînin akàid‑i îmâniyelerindeki pek vahîm ve elîm tahribâtı bir kat daha tamir ve tahkîm ve takviye ve tersîn eder.
Hem haşirde rûhun cesedine iâdesine ve her ferdin bir ânda ictimâ'ına dair üç mühim temsîli îrâd ile ra'ye'l‑ayn derecesinde isbât ve daha bunlara mümâsil bir çok ihyâ misâllerini ihtiva eder.
Bu bâbda diyebilirim ki: Sirâcü'n‑Nur’un herbiri mahbûbiyette tufûliyetini, fa'âliyet ve cevvâliyette şebâbiyetini, kuvve‑i te'siriye icra ve infaz cihetinde şeyhûhatını mânâ‑yı tâmmıyla edâ ve îfâ eder nazîrsiz bir güldür, Furkàn’ın bağından gelmiş bir bülbüldür.
M. Sabri(Rahmetullâhi Aleyh)

Üçüncü Şuâ

Cenâb‑ı Hakk’a ilmelyakìn ve hattâ aynelyakìn derecesinde iktisab‑ı mârifet ederek, ubûdiyetin كَمَا هِىَ حَقُّهَاiktiza ettiği acz ve fakr‑ı tâmmı izhâr ederek Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ ve huzur‑u Rahmân’a takarrüb gibi mezâyâ‑yı insaniyeyi bihakkın ta'lim ve dünya ve mâfîhâya mâlik ve kenz‑i mahfîye mutasarrıf olan Ekrem‑i Enbiyâ Aleyhi ekmelü't-tehâyâ Efendimizin münâcâtından ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tesbih ve tahmîd ve senâ ve duâya münhasır 700 aded âyâtından me'huz nazîrsiz şu Münâcât’ın menba'‑ı manevîsi;
928
Başta: Hilkat‑i mevcûdâtla münâsebetdâr birkaç ukdelerinden; sâlisen, İlim şehrinin kapısı tâbir‑i senâiye-i Nebeviyesine bihakkın mazhar İmâm‑ı Ali (Kerremallâhu Vechehu Radıyallahu Anh)’ın ecrâm‑ı semâviye ve mevcûdât‑ı arziye ile vücûb‑u vücûd, Vâhid‑i Ehad’i isbât ettiği muhteşem bir hitâbeyi muktedâ‑bih ittihàz ederek mevzû ve gaye‑i maksadı o kadar ta'mik ve tevzî' eder ki, bu hakàika ait takdirât ancak müellifinin lisân ve kalemine menût ve mütevakkıf olup yalnız mükerreren sâdır olan emre mutâvaat niyet ve kasdıyla şuru' edilen şu fihristte deriz:
Birinci Fıkra’da: Semâvâttaki deverân ve bu kesret içindeki acîb sükûnetle kemâl‑i fa'âliyet, Ma'bûd‑u Bilhak olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e delâlet ettiğini;
İkinci Fıkra’da: Fezânın; bulut, şimşek, yıldırım, rüzgâr, yağmurlarla fa'âliyet ve icraat‑ı hayret-efzâsı yine mezkûr biküll‑i lisân olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e dâll bulunduğunu;
Üçüncü Fıkra’da: Unsurlar sâir müştemilâtıyla ve küre‑i arz umum mahlûkatıyla ve teferruâtıyla;
Dördüncü Fıkra’da: Edille‑i sâbıka gibi, denizler, nehirler, pınarlar, mâruf biküll‑i ihsân olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e delâlet ettiğini;
Beşinci Fıkra’da: Geçen şehâdet gibi, dağlar, zelzele te'sirâtından zeminin muhâfaza ve sükûnetine ve içindeki inkılâbât fırtınalarından selâmetine ve denizlerin istilâsından halâsına, hem havanın muzır gazlardan tasfiyesine ve suların iddiharına ve zîhayatlara lâzım maddelerin hazinedarlığına ettiği hizmetler ve hikmetler ile Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet ettiğini;
Altıncı Fıkra’da: Geçen deliller gibi, zemindeki ağaçların ve nebâtâtın, yapraklar, çiçekler ve meyvelerin cezbedârâne hareket‑i zikriyeleri ve kemâl‑i sühûletle giydirilen cihâzât ve zînetleri bilbedâhe vücûb‑u vücûd ve Vahdet‑i Bârî’ye delâlet ettiğini;
Yedinci Fıkra’da: Kezâ, zîrûhun ve hususan nev'‑i beşerin cisimlerinde mevcûd ve muntazam saatler ve makineler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî a'zâ ve cevârih ve bilhassa havâss‑ı hamse-i zâhire gibi kemâl‑i fa'âliyetle gören duygularıyla Vahdâniyeti isbât ettiğini;
Sekizinci Fıkra’da: Kâinâtın hülâsası olan insan ve insanın zübdesi olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın hülâsaları olan kalblerinin ve akıllarının müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla, yüzler icmâ ve tevâtür kuvvetinde ve kat'iyyetinde vücûb‑u vücûd ve Vahdet‑i İlâhiye’ye şehâdet ettiklerini kemâl‑i vuzûh ile beyân ve tahaccür etmiş kalbleri ıslah, hem Cenâb‑ı Kibriyâ’ya münâcât olan şu yektâ ravza‑i hakikat, hâtime‑i tazarru ve niyâzını şöyle bağlar ki:
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's‑Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık‑ı Külli Şey!
929
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale‑i Nura musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver! Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi, Risale‑i Nura kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale‑i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l‑Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn.” kelimât‑ı niyâziyeleriyle ihtitam eden şu münâcât, ehl‑i îmânın lâzime‑i gayr-ı müfârıkı olmaya çok lâyık olduğu âşikâr olmasından, ziyâde izâha lüzum görülmedi
M. Sabri (Rahmetullâhi Aleyh)

Dördüncü Şuâ

Dördüncü Şuâ Olan Âyet‑i Nuriye-i Hasbiyenin Başının Hülâsası
Diyor ki: Bir zaman ehl‑i dünya beni herşeyden tecrid ettiklerinden beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Sıkıntıdan gelen bir gafletle Risale‑i Nurun tesellî verici ve medet edici nurlarına bakmayarak doğrudan doğruya kalbime baktım. Ve rûhumu aradım, gördüm ki: Gayet kuvvetli bir aşk‑ı bekà ve şedîd bir muhabbet‑i vücûd ve büyük bir iştiyak‑ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bende hükmediyorlar. Hâlbuki müdhiş bir fenâ o bekàyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim:
Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk‑ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, âh ki, Lokman bîhaber!”
Me'yûsâne başımı eğdim. Birden ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُâyeti imdâdıma geldi, beni dikkatle oku dedi. Ben de günde beş yüz defa okudum. Okudukça yalnız ilmelyakìn ile değil, aynelyakìn ile çok kıymetdâr envârından dokuz mertebe‑i hasbiye bana inkişaf etti.

Birinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Bendeki aşk‑ı bekà bendeki bekàya değil, belki sebebsiz ve bizzat mahbûb olan kemâl‑i mutlak sâhibi Zât‑ı Zülkemâl’in ve Zât‑ı Zülcemâl’in bir isminin ve bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan fıtratımda o Kâmil‑i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet‑i fıtriye gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu.
930
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ geldi, perdeyi kaldırdı, gördüm ve hissettim ve hakkalyakìn zevkettim ki bekàmın lezzeti ve saâdeti aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî‑i Zülkemâl’in bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdik ve îmânımda ve iz'ânımda vardır. Bunun edillesi zevi'l‑ihsâsı hayrette bırakacak gayet derin ve dakîk on iki Hem‥Hem‥”lerle ve şuûr‑u îmân”lar ile Risale‑i Hasbiye’de beyân edilmiştir.

İkinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde ehl‑i dünya desîseleriyle, câsuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalben dedim: Elleri bağlı zayıf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta‑i istinâd yok mu?” diye, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُâyetine müracaat ettim. Bana bu âyet bildirdi ki; intisab‑ı îmânî vesikasıyla Kadîr‑i Mutlak öyle bir Sultana intisab edersin ki, zemin yüzünde her baharda dörtyüzbin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanat ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl‑i intizamla vermekle beraber, başta insan olarak hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzâklarını, değil medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sâir taamların hülâsaları gibi, belki o medenî hülâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hülâsalara koyup ve o hülâsaları dahi onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderi ta'rifeler içinde sarıp muhâfaza için küçük sandukçalara koyup tevdî' eder. O sandukçaların icâdı kün emrinde bulunan kâf‑nûn fabrikasında o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur'ân der: Hàlık emreder, meydâna gelir.”
Mâdem sen intisab‑ı îmânî tezkeresiyle böyle bir nokta‑i istinâd bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin.
Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve‑i maneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydân okutturabilir bir iktidar‑ı îmânî hissederek bütün rûhumla beraber
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُdedim.

Üçüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyîkiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette, dâimî bir saâdete namzed olduğumu îmân telkin ettiği hengâmda tahassür akıtan Of! Of!” dan vazgeçip beşâşet izhâr eden Oh! Oh!” dedim. Fakat bu gaye‑i hayâl ve hedef‑i rûh ve netice‑i fıtratın tahakkuku ancak ve ancak bütün mahlûkatın bütün harekâtlarını ve sekenâtlarını ve ahvâl ve a'mâllerini kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz‑i mutlak nev'‑i insanı kendine dost ve muhâtab edip bütün mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadîr‑i Mutlak’ın hadsiz kudretiyle ve insana nihâyetsiz inâyet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünürken, bu iki noktada yani böyle bir kudretin fa'âliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti hakkında, îmânın inkişafını ve kalbin itmi'nânını veren bir izâh istedim. Yine o âyete müracaat ettim; dedi ki:
931
حَسْبُنَا daki نَا ya dikkat et, bak. Senin ile beraber lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile حَسْبُنَا kimler söylüyorlar, dinle!” emretti.
Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar olan sinekler ve hesabsız hayvanlar ve nihâyetsiz nebâtlar ve gayetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisân‑ı hâl ile ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُin mânâsını yâdediyorlar ve herkesin yâdına getiriyorlar ki, bütün şerâit‑i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine müşâbih çekirdeklerden kuşların yüz bin çeşitlerini ve hayvanatın yüz bin tarzlarını ve nebâtâtın yüzbin nev'ini ve ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mîzanlı ve intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir sûrette gözümüz önünde, hususan her baharda gayet çok, gayet kolay, gayet geniş bir dâirede gayet çoklukla halk eder, yapar; bir kudretin azamet ve haşmeti içinde beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmalarıyla, vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir. Ve böyle hadsiz mu'cizâtı ibraz eden bir fiil‑i rubûbiyete bir tasarruf‑u hallâkıyete müdâhale ve iştirâk mümkün olmadığını bildirir diye anladım.

Dördüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar bir gaflet zamanıma rastgelip şiddetle alâkadar oldular ve meftûn olduğum vücûdum, belki mahlûkatın vücûdlarını ademe gidiyor diye elîm bir endişe verirken yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: Mânâma dikkat et ve îmân dûrbîniyle bak!” Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücûdum her mü'minin vücûdu gibi hadsiz bir vücûdun âyinesi ve nihâyetsiz bir inbisat ile hadsiz vücûdları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymetdâr bâkî, müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime‑i hikmet bulunduğunu ve mensûbiyet cihetiyle bir ân yaşaması ebedî bir vücûd kadar kıymetdâr olduğunu ilmelyakìn ile bildim. Çünkü, şuûr‑u îmân ile bu vücûdum Vâcibü'l‑Vücûd’un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhâmdan hadsiz karanlıklardan ve hadsiz müfârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup mevcûdâta, hususan zîhayatlara taalluk eden ef'âl ve esmâ‑i İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla münâsebet peydâ eylediğim bütün sevdiğim mevcûdâta muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim.
İşte îmân ile ve îmândaki intisab ile, her mü'min gibi bu vücûdum dahi hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır. Kendisi gitse de, onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur.
Hülâsa; ölüm firâk değil, visâldir, tebdil‑i mekândır. Bâkî bir meyveyi sünbül vermektir.
932

Beşinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Yine bir vakit hayatım çok ağır şerâit ile sarsıldı. Ve nazar‑ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi; gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor; âhire yakınlaşmış hayatım dahi tazyîkat altında sönmeye yüz tutmuş. Hâlbuki Hayy ismine dair risalede izâh edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdâr fâideleri, böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun yaşamaya lâyıktır diye müteellimâne düşündüm. Yine üstadım olan ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetine müracaat ettim. Dedi: Sana hayatı veren Hayy‑ı Kayyûm’a göre hayata bak!” Ben de baktım, gördüm ki: Hayatımın bana bakması bir ise, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a bakması yüzdür. Ve bana ait neticesi bir ise, Hàlıkıma ait bindir. Şu hâlde, marzî‑i İlâhî dâiresinde bir ân yaşaması kâfîdir, uzun zaman istemez.
Bu hakikat dört mes'ele ile beyân ediliyor. Ölü olmayanlar veyâhut diri olmak isteyenler hayatın mâhiyetini ve hakikatini ve hakîki hukukunu o dört mes'ele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler.
Bu hakikatin hülâsası şudur ki: Hayat Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve rûh oldukça, hem bekà bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakılmaz.

Altıncı Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Müfârakat‑ı umumiye hengâmı olan harâb‑ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde müfârakat‑ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet‑i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl‑perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda dâimî tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk‑ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda bir medâr‑ı tesellî bulmak için yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim.
Dedi: Beni oku ve dikkatle mânâma bak!”
Ben de, Sûre‑i Nur’daki ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِilâ âhir Âyetinin rasathânesine girip îmânın dûrbîniyle Âyet‑i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuûr‑u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm: Nasıl ki, âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân‑ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâl ve o güzellikleri tazeleştiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân‑ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel olarak izhâr ediyorlar.
933
Aynen öyle de: Şems‑i Ezel ve Ebed olan Cemîl‑i Zülcelâl’in cemâl‑i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sının sermedî güzelliklerine âyinedârlık edip cilvelerinin tazelenmesi için bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcûdât hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işâretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğu pek çok kuvvetli delilleri ile Risale‑i Nurda tafsîlen izâh edilmiş. Burada o bürhânlardan üç tanesi kısaca gayet ma'kul bir sûrette zikredilmiştir, diye beyâna başlar.
Bu risaleyi gören herbir zevk‑i selîm ashâbı hayrette kalmakla beraber, kendilerinin istifadelerinden başka, gayrılarının da istifadelerine çalışmayı lüzumlu buluyorlar.
Hususan ikinci bürhânda beş nokta beyân ediliyor. Aklı çürük, kalbi bozuk olmayan herhalde takdir, tahsin ve tasvîb ile Mâşâallâh Fetebârekallâh diyecek. Fakir ve hakîr görülen vücûdunu teâlî ettirecek hàrika bir mu'cize olduğunu derk ve tasdik edecek.
Hâfız Hüseyin

Altıncı Şuâ

Bu risale, namazdaki teşehhüdde bulunan
اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ ilâ âhir kelimelerinin hem mühim bir nev'i tefsiri ve hem onun iki noktasına gelen iki mühim suâle gayet güzel ve mühim bir cevaptır.

Birinci Suâl

Teşehhüdün mübârek kelimâtları Mi'râc Gecesinde Cenâb‑ı Hak ile Resûlünün bir mükâlemeleri olduğu hâlde namazda okunmasının sırr‑ı hikmeti nedir demelerine karşı, her mü'minin namazı onun bir nev'i mi'râcı hükmünde olduğunu ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mi'râc‑ı Ekberde söylenen kelimeler olduğundan onları namazda zikretmekle o kudsî sohbet tahattur edileceğini ve o tahatturla o kudsî kelimelerin mânâları cüz'iyetten külliyete çıktığını ve Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) Cenâb‑ı Hakk’a karşı selâm yerine اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ demesini ve Cenâb‑ı Hak tarafından Resûl‑ü Ekrem’e (A.S.M.) اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّdemesi gelecek ümmetinin herbiri her günde lâakal on defa olsun
اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ demelerine âmirâne iş'âr olduğunu ve Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) o selâma karşı اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ demesi, muazzam ümmetinin selâm‑ı İlâhîyi temsîl eden İslâmiyete mazhar olmasını ve mü'minler ortasında وَعَلَيْكَ السَّلَامُ ❋ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَdemelerini râciyâne, dâiyâne Cenâb‑ı Hak’tan istediğini ifâde ve ihtar olduğunu ve o sohbette Cibrîl‑i Emin tarafından şehâdet getirildiğinden bütün ümmet kıyâmete kadar böyle şehâdet edeceğini mübeşşirâne işâret edip, müjde verir.
934

İkinci Suâl

Teşehhüd âhirinde;*
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاهِيمَ
deki teşbih, teşbihlerin kaidesine uygun gelmiyor. Çünkü Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, İbrahim Aleyhisselâm’dan daha ziyâde rahmete mazhardır. Bunun sırrı nedir? Hem bu salavâtın teşehhüde tahsîsinin hikmeti nedir? Hem aynı duâyı eski zamandan beri bütün ümmet her namazda tekrar etmelerinin sırr‑ı hikmeti nedir?” suâllerine karşı üç cihetle gayet mühim ve nurânî bir cevab verir.

Birinci Cihet

Gerçi Hazret‑i İbrahim (A.S.) Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) yetişmiyorsa da, fakat Onun âli enbiyâ olduğunu ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın âli ise evliyâ olduğunu, evliyâ ise enbiyâya yetişmediğini ve âl hakkında bu duânın parlak bir sûrette kabûl olduğunu ve Âl‑i Muhammed’den (A.S.M.) yalnız iki zâtın, yani Hasan ve Hüseyin’in ( R.Anhümâ ) nesillerinden gelen ve عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائ۪يلَ hadîsine mazhar olan ve ekser tarîklerin reisleri bulunan büyük zâtlar hakkındaki bu dâimî duânın makbûl meyveleri olduklarını gösterir.

İkinci Cihet

Bu tarzdaki salavâtın vech‑i tahsîsi ve hikmeti ise, insanın en mükemmeli ve en nurânîsi olan enbiyâ ve evliyâ kafile‑i kübrâsının açtıkları yolda ve şaşırmaları mümkün olmayan o cemâat‑i azîmeye o sırat‑ı müstakîmde iltihak ve refâkat ettiğini tahattur etmekle şübehât‑ı şeytaniyeden kurtulacağını ve bu kafilenin, bu kâinât sâhibinin en mükemmel masnû'u ve makbûl dostları olduklarına şâhid, dâima mu'cizeler ile onlara muâvenet‑i gaybiye gelmesi ve muârızlarına her vakit musîbet‑i semâviye inmesi olduğunu ve Fâtiha’da ﴿صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ o kafile‑i nurâniyeye baktığı gibi ﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَmuârızlarına baktığını parlak bir sûrette gösterir.
935

Üçüncü Cihet

Verilmesi va'dolunan Makam‑ı Mahmûd gibi bir şeyin mükerreren duâ ile istenilmesi ise, istenilen Makam‑ı Mahmûd olduğuna göre, o bir olup, onun istenilmesiyle âlem‑i bekà ve haşirden sonra Cennet gibi mühim şeylerin verilmesine sebeb olduğunu ve o bekà âleminin gelmesiyle haşr‑i ekberde Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a verilecek Makam‑ı Mahmûd’un umum ümmete şefâat‑ı kübrâ olacağına bir işâret ve bir müjde olduğunu ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ümmetinin saâdetiyle pek alâkadar olduğundan, ümmetinin, salavât ve rahmet duâlarına çok ihtiyaç gösterdiğini parlak bir sûrette beyân eder.
Bu risale, ehl‑i îmânın müttakì kısmına Mi'râc‑ı asğar olan namazda Cenâb‑ı Hakk’a yakışır bir tarzı gösterdiğinden, her vakit mütâlaa edip o tarzı bulmaya gayret etmeleri lâzım olduğunu bildirir büyük bir hazine‑i esrârdır.
Küçük Ali

Yedinci Şuâ

Âyetü'l‑Kübrâ ve Asâ‑yı Mûsa ve otuz üç mertebeli bir mirkât‑ı hakikat nâmlarını alan ve Risale‑i Nur hakikatlerinin bir hülâsası ve bir fihristesi ve şu Kur'ân‑ı mücessem-i kâinâtın gayet parlak tevhid bürhânlarının bir küçük mecmuası, hem âlem‑i şehâdet künûzunun gayet büyük bir dûrbîni ve bir projektörü, hem âlem‑i gaybın âlem‑i şehâdette gayet mükemmel bir rasathânesi hem Nakkàş‑ı Ezelî’nin kâinât içinde esmâ ve sıfâtının mazhar‑ı etemmi halkettiği, hem küçüklüğü ve hakaretiyle beraber mahlûkat üstünde en yüksek bir mevki ve en mümtâz bir makam verdiği, hem bütün kâinâtı istiâb edecek bir kàbiliyette olarak yarattığı şu acz‑i mutlak ve fakr‑ı mutlak içinde çırpınan bîçâre insanın vazife‑i fıtriye-i hakîkiyesini öğreten ve kemâlâta ulaştıran bir mecmua‑i hakàikı. Hem dalâlet ve zulümât içinde yakìn‑i îmânîyi kazandıran bir vesile‑i hidayeti; hem kulûb‑u ehl-i îmânı nur‑u îmânla dolduran bir hazâin‑i ni'meti; hem kulûb‑u ehl-i kemâli şükûfe‑i gûnâ-gûn ile süsleyip tezyîn eden bî‑nazîr bir keşşâf‑ı hadâiki olan bu kıymetdâr risale kıymet ve ehemmiyetini gösteren bir ifâde‑i merâmla başlayarak bir Mukaddime ve iki makama inkısam etmiştir. Mukaddimesi dört mes'ele‑i mühimmedir. Birinci Makamı Âyetü'l‑Kübrâ’nın Arapça tefsiridir. İkinci Makamı Birinci Makamın bürhânlarının ve tercümesinin ve meâlinin beyânıdır.
936

Mukaddime

﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ âyetini tefsir eder. İns ve cinnin dünyaya gelmelerindeki hikmet ve gayenin üssü'l‑esâsı Hàlık‑ı Zülcemâl’i bilmek ve Ona ubûdiyet edip, muhabbet etmek olduğunu beyânla, yakìn‑i îmânîyi sarsan iki vartayı (Dört Mes'ele) içinde izâh eder.

Birinci Vartanın Birinci Mes'elesi

Nefiy ve isbât mesâilini, ikincisi îmânın mâhiyeti ile küfrün mâhiyetini ve i'tikàdat‑ı küfriyenin iki kısım olduğunu ve ikincisinin de iki kısım olduğunu ve bu ikinci kısmın da nefy mes'elesinin iki kısma ayrıldığını, pek inceliklerle ve çok güzelliklerle iknâ eder bir sûrette izâh eder.

İkinci Vartanın Birinci Mes'elesi

Azamet‑i Kibriyâ ve nihâyetsizlik cihetiyle gelen cehl ve gurur içindeki dalâletin gayr‑ı ma'kuliyetini ve îmândaki ma'kuliyeti; hem Azamet‑i Kibriyânın îmânda hadsiz mertebeler bulunmasına sebeb, hem bir vesile‑i ihticâb olduğunu; ikinci mes'elesi, îmânî mesâilin fevkalâde azametini çok kolay kabûl ettiren bürhânları zikreder.

Âyetü'l‑Kübrâ

Birinci Makam

﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ ilâ âhir. Âyet‑i Kübrâ’nın Arapça olarak tefsiri olup, ikinci makamın mertebelerinin nihâyetlerine kısmen dercedilmiş olmakla müstakil yazılmamıştır.

İkinci Makam

İki Bâb’a ayrılan otuz üç mertebedir.
Birinci Bâb
Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna delâlet eden on dokuz mertebedeki berâhin‑i ulûhiyeti gösterir.
Birinci Mertebede, semâvâttaki bürhânlardan, ikincide; cevv‑i âsumânda, üçüncüde; küre‑i arzda, dördüncüde; deniz ve nehirlerde, beşincide; dağ ve sahrâlarda, altıncıda; üç büyük küllî hakikati gösteren eşcâr ve nebâtâtta, yedincide; üç muazzam hakikat müşâhede edilen hayvanat ve tuyûr âleminde, sekizincide; hak olduklarına dair dokuz hüccet serdedilen enbiyâların meclislerinde, dokuzuncuda; hadsiz muhakkìklerin dershânelerinde, onuncuda; milyonlar mürşidlerin zikirhânelerinde, on birincide; bînihâye melâikelerin lisânında, on ikincide ve on üçüncüde; âlem‑i Berzaha giden hadsiz ukùl‑ü müstakîme ve kulûb‑u münevvere ashâbının ittifakında, on dört ve on beşincide; beş hakikatle sübût ve hakikati ifâde edilen vahiylerde ve vahiyden farklı olup mâhiyeti ve neticesi dört nurdan terekküb ettiği izâh edilen sâdık ilhâmlarda, on altıncıda; Muhammed‑i Arabî’nin (A.S.M.) kıymet ve hakkâniyetini ve ihbarâtının doğruluğunu gösteren hadsiz delillerden dokuz küllî delilinde ve dokuzuncu delilin aldatmaz ve aldanmaz üç icmâında, on yedincide; Kelâmullâh olan Kur'ân’ın azametine şehâdet eden altı noktasında, Onsekizincide; kâinâtın hey'et‑i mecmuasında görülen azametine münâsib iki büyük hakikatinde, on dokuzuncuda; Esmâ‑i Hüsnâ’da zâhir ve bâriz görülen iki büyük hakikatle, pek geniş bir sûrette berâhin‑i ulûhiyeti izâh eder.
937
İkinci Bâb
Berâhin‑i vahdâniyete dair üç menzil olup, herbir menzil üç‑dört hakikati muhtevîdir.
Birinci Menzil
Kâinâtı baştan başa istilâ eden dört hakikattir.
Birincisi: Şirk ve küfrü reddeden Ulûhiyet‑i mutlaka hakikatidir.
İkinci hakikat: Şirk ve küfrü tardeden Rubûbiyet‑i mutlaka hakikatidir.
Üçüncü hakikat: Hiçten vücûd veren ve şirkin imkânsızlığını gösteren kemâlât hakikatidir.
Dördüncü hakikat: Şirkin vücûdunu hiçlik ve yokluk vâdilerine atan hâkimiyet‑i mutlaka hakikatidir.
İkinci Menzil
Azamet‑i Kibriyâ ve âsâr‑ı İlâhiye menzili olup, beş hakikat‑i muhîtadır.
Birincisi: Şirki kökünden kesip, imha eden azamet‑i kibriyâ hakikatidir.
İkincisi: Hikmet ve irâde, mazharların adem‑i kàbiliyetlerinden başka tahdid altına alınmayan ve berâhin‑i vahdâniyetin hadsiz nüktelerinden üç âyetin üç nüktesiyle isbât ve izâh edilen ef'âl‑i Rabbâniye-i muhîta hakikatidir.
Üçüncüsü: Mevcûdâtın icâdlarında görülen bu sür'at içindeki kesret ve bu mükemmel intizam içindeki sühûlet ve bu hüsn‑ü san'at içindeki imtiyaz; ve bu mebzûliyet içindeki kıymetdârlık hakikat‑i mutlakasıdır ki, ehemmiyetine binâen on üç basamakta on üç sırrına işâret edilecek iken iki kuvvetli mücbir mâni sebebiyle birinci ve ikinci sırlarından başka yazılmamıştır.
Birinci sırrı: Zâtî olan bir şeye zıddiyetinin müdâhalesinin muhâliyetidir.
İkinci sır: Nurâniyet ve şeffâfiyet ve itâat sırlarının izâhıdır.
Dördüncüsü: Sâni'in vahdâniyetini ilân eden zuhûr ve vücûd‑u eşyada görülen cihetü'l‑vahdet hakikatidir.
Beşincisi: Kâinâtın mecmûunda ve herbir mevcûdunda müşâhede edilen intizam‑ı ekmel hakikatidir.
Bu beşinci hakikatten sonra âhirzamanda gelen mütekellimînden ve ilm‑i Kelâm ulemâsından bir zâtın hakàik‑ı îmâniyeyi delâil‑i akliye ile hem kemâl‑i vuzûh ile isbât edeceğine dair ehl‑i keşfin ihbarâtını, hem Bütün tarîkatların müntehâsı hakàik‑ı îmâniyenin inkişafıdır diyen Müceddid‑i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârukî’nin (R.A.) bu kelâmını, hem تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍHadîs‑i Şerîfinin meâlini ifâde ve isbât eden üç hakikat‑i mühimme derc edilmiştir.
938
Üçüncü Menzil
Bu menzil Tevhid hakikatlerinden dört hakikat‑i muazzama-i muhîta ile ışıklandırılmıştır.
Birincisi: Bütün mevcûdâtı hadsiz muntazam sûretler ile basit bir maddeden açan fettâhiyet hakikatidir.
İkincisi: Zemin yüzünü rahmetin had ve hesaba gelmeyen hediyeleriyle dolduran Rahmâniyet hakikatidir.
Üçüncüsü: Gayet muazzam ve pek sür'atli ecrâm‑ı semâviyeden tut, gayet karıştırıcı unsurlara varıncaya kadar herşeyde hükmünü yürüten müdebbiriyet ve idare hakikatidir.
Dördüncüsü: Zeminin yüzünü istilâ eden zîhayata ve denizlerin içlerini dolduran zîrûha ve semâvâtın yüzünü şenlendiren tuyûra varıncaya kadar bütün mahlûkatın rızıklarını basit bir kuru topraktan veren ve herbirine şefkat edip, merhamet eden Rahîmiyet ve Rezzâkıyet hakikatidir. (Hâşiye)
939

Dokuzuncu Şuâ

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ
ilâ âhir âyetine, otuz sene evvel başlanıp, görülen lüzum üzerine ve haşri inkâr eden ehl‑i dalâlet ve ilhâdın çoğalmasıyla ve tevfik‑i Rabbânî ile otuz sene sonra semâvî âyât‑ı kübrânın âyâtından birinci âyet olan
﴿فَانْظُرْ اِلَٓى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتَى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
fermân‑ı İlâhînin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Söz’lerle münkirleri susturdu.
Hem o iki risale îmân‑ı haşrînin hücum edilmez iki metîn kal'ası olduğunu mukaddimesiyle te'yid etmekle beraber, iki noktadan birinci noktada dört delil ile îmân‑ı haşrînin vücûduyla Cennet’i tebşîr eder. Ve yine îmân‑ı haşrîyi inkâr edenlerle Cehennem’in vücûdunun hakkâniyetini bildirir.
İkinci Nokta: Hakikat‑i haşriyenin hadsiz bürhânlarından ve sâir erkân‑ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hülâsasından çıkan bir bürhânı gayet muhtasar bir sûrette beyân etmekle, bütün enbiyâ ve asfiyâ ve evliyâlarla ve kütüb‑ü mukaddese ile hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde dâr‑ı âhiretin vücûdunu ve bekà‑i rûh’un kat'iyyetini ve mahz‑ı hak ve hakikat olduğunu izâh eder ve güneş gibi izhâr eder.
Bu Dokuzuncu Şuâ haşrin isbâtında o kadar hàrika ve kat'î ve kuvvetlidir ki, en muannidi dahi tasdike mecbur eder ve etmiş ve ediyor ve edecek inşâallâh.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenTâhiri ve Abdullâh Çavuş

Onuncu Şuâ

Fihriste Risalesi'nin İkinci Kısmıdır
Risale‑i Nurun umum fihristesi iki risalede cem' olunmuştur. Bunlardan birincisi On Beşinci Lem'a dır ki; Risale‑i Nurun Sözler’i, Mektûbat’ı ve On Beşinci Lem'a’ya kadar olan risalelerin fihristeleri olup, bu lem'ada toplanmıştır. On Beşinci Lem'a’dan itibaren Lem'alar ve Şuâlar’ın fihristeleri ise bu Onuncu Şuâ’dadır.
On Beşinci Lem'a nâmındaki Risale‑i Nurun birinci kısım fihristesini Üstadımız Risale‑i Nur eczâlarının mevzûlarına ve kısmen gayelerine işâret ederek te'lif etmişler. Âdeta hülâsa edilen haplar nev'inden büyük bir eczâhânedeki ilâçların listesini gösteren bir fihrist olarak yazmışlardır.
İkinci kısım fihristte ise yine Onuncu Şuâ nâmıyla Risale‑i Nurun Isparta havâlisindeki hàs şâkirdleri tarafından kaleme alınmış ve herbir Nur şâkirdi kendi âyinelerinin kàbiliyet ve renklerine göre o risalelerden tecellî eden envârını satırlara aksettirmeye çalışmışlardır. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin birer ferdi bulunan bu kahraman, fedâkâr, mümtâz nur şâkirdleri bu Fihriste ile nesl‑i âtî için en kıymetdâr eserlerden birisini bırakmışlardır.
Bu Fihriste Risalesi gayet ehemmiyetlidir. Çünkü çeşit çeşit manevî marazlara mübtelâ bu asır insanlarına lütfedilen ve kevser‑i Kur'ânîden akan muslukların adedi ve eczâhâne‑i Kur'âniye’deki tiryâk ve panzehir dolaplarının sayısı yüz otuza bâliğ olmaktadır. Herbir dolapta çok kavanozlar vardır. Yani herbir Risale bir eczâ dolabı ve o risalelerdeki nokta, nükte, işâret, reşha, pencere, basamak, hakikat, mevkıf ve mes'eleler diye verilen isimler, o çok muhtaç olduğumuz ilâç kavanozlarıdır.
Hakikate susamış ve bu zamanın dalâlet tehlikelerinden kurtulmak isteyen ve Hikmet‑i Kur'âniye’ye muhâlif olan felsefe ile yaralanan ve nefis ve şeytanın türlü türlü iğfalâtlarına kapılmış manevî hastalar, bu eczâhânede kendi hastalıklarına en münâsib ilâcı almak için ya bütün eczâhâne‑i Kur'âniye’nin dolaplarını ve o dolapların içlerindeki kavanozları birer birer arayacaklar, bulacaklar; veyâhut eczâhâne‑i Kur'âniye’deki bütün dolapların numaralarını ve her dolabın içindeki kavanoz adedlerini ve o kavanozların içindeki tiryâk ve mâcun ve panzehirleri gösteren bir listesini elde edecekler. İşte bu çok kıymetdâr Fihriste’nin gördüğü vazifelerden birisi de budur.
940

Onbirinci Şuâ

Denizli hapishânesinin bir meyvesi ve bir hâtırası ve o hapsin beş gününün mahsulü olan bu risale on bir mes'eleyi ihtiva edip, bu parlak mes'eleler îmânı dalâlet karanlıklarından kurtarıp ahlâkı tam düzeltmekte ve herbir mes'ele bir kitabın hakikatlerini tazammun etmektedir.

Birinci mes'ele

Mahpuslara gayet büyük bir tesellî verip, farz namazlarını kılmakla ve diğer günahlardan tevbe etmekle o hapis, hapse sebebiyet veren hatâlara bir keffâret olup, o hatâları affettirmesi ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi alması ve hapislerin hapishânede geçen bütün saatlerinin ibâdet hükmüne geçmesi hakikatini bildirmekle tam tesellî verir.

İkinci mes'ele

Bu dünyanın fânî olduğunu ve bütün zîhayatın kafile kafile arkasında kabre sevkedildiklerini ve bu sevkiyâtın ya i'dâm‑ı ebedî veyâhut saâdet âlemine giden bir terhis tezkeresi olduğunu gayet parlak misâllerle Medrese‑i Yûsufiye’deki mahpuslara isbât ettiği gibi, bütün Âlem‑i İslâma da ilân edip, isbât etmiştir.

Üçüncü mes'ele

Üstadımız, Eskişehir hapsi Medrese‑i Yûsufiye’sinin penceresinden, bir cumhûriyet bayramında oturup bakarken karşısındaki lise mektebinin kızlarının gülerek raksettiklerini görmüş, o zaman manevî bir sinema ile o rakseden kızların elli sene sonraki vaziyetlerini müşâhede ederek, onlardan kırk‑ellisinin elli sene sonra kabirde toprak olarak azâb çektiklerini ve on tanesinin yetmiş‑seksen yaşında çirkinleşerek, gençliklerinde iffetlerini muhâfaza etmediklerinden herkesin nefret nazarlarını kendi üzerlerine çektiklerini Üstadımız görür, onların o acınacak hâllerine gözlerinden yaşlar akıtarak ağlar ve bu ağlayışını bir kısım hapis arkadaşları merak edip sorarlar. Üstadımız da gayet açık deliller ve kuvvetli misâllerle ehl‑i dalâlet ve sefâhetin şimdiki şu gayr‑ı meşrû keyiflerini ve eğlencelerini, elli sene sonraki istikbâl hâdisâtını gösteren bir sinema bulunsa, onların bu gülmelerine ve bu gayr‑ı meşrû keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklarını izâh etmiş. Ve karşısına çıkan ve sefâhet ve dalâleti tervîc eden insî ve bir şeytan gibi olan şahs‑ı manevîyi çok cihetlerle ilzam ederek başını dağıtmış. Bu hususu merak edenler bu üçüncü mes'eleyi dikkatle okumalıdırlar.

Dördüncü mes'ele

Bu mes'elenin Gençlik Rehberinde gayet güzel izâhı var. Bazı talebeler siyaseti perde ederek, Üstadımızın yüksek fikirlerinden istifade etmek için dediler: Küre‑i arzı herc ü merc eden ve İslâm mukadderâtıyla alâkadar olan Harb‑i Umumî’den, aylar seneler geçtiği hâlde, senin merak edip alâkadar olmadığının sebebi nedir?”
941
Üstadımız onlara gayet parlak deliller ve misâllerle izâh etmiş ve demiş: Ömür sermâyesi pek azdır. Lüzumlu işler ise pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dâiresinden ve cesed ve hâne dâiresinden, mahalle ve şehir dâiresinden ve vatan ve memleket dâiresinden ve küre‑i arz ve nev'‑i beşer dâiresinden tut, zîhayat ve dünya dâiresine kadar, birbiri içinde dâireler var. Herbir dâirede herbir insanın bir nev'i vazifesi bulunabilir.” Fakat en küçük dâirede en büyük ve ehemmiyetli ve dâimî bir vazifenin olduğunu, en büyük dâirede ise en küçük bir vazifenin muvakkat ve ara sıra bulunabildiğini bu kıyâs ile küçüklük ve büyüklük ma'kûsen mütenâsib vazifeler bulunabildiğini o talebelere daha birçok misâllerle izâh ederek merak edilecek şeyin yalnız âhirete ve îmâna ve Allah’a hizmet yolunda olduğunu bildirmiştir. Daha fazla merak edenler Dördüncü Mes'ele’ye müracaat edebilirler.

Beşinci mes'ele

Gençlik Rehberi’nde izâh edilmiştir. Gençlik, hiç şübhe yok ki, gidecek. Yaz güze ve kışa, gündüz akşama ve geceye dönmesi gibi, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişeceğini ve o fânî ve geçici gençliğini iffetle istikamet dâiresinde hayrata sarfetse onunla ebedî ve bâkî bir gençliği kazanacağını bütün semâvî fermânların müjde verdiklerini aksi takdirde sefâhet ve dalâlette giden gençlik, âhiret mes'ûliyetini ve kabir azâbını ve o gençliğin zevâlinden gelen teessüfleri ve günahları ve dünyevî mücâzâtları çektireceğini; ve ayn‑ı lezzet içinde ziyâde elemler ve belâlar bulunduğunu aklı başında her gence tasdik ettirecek derecede aynelyakìn gösterip, tasdik ettirir.

Altıncı mes'ele

Risale‑i Nurun her tarafında kat'î ve hadsiz hüccetleri bulunan îmân‑ı Billâh rüknünü, lise talebelerinden bir kısmı, Üstadımızın yanına gelerek soruyorlar: Bize Hàlıkımızı tanıttır diyorlar. Üstadımız da o talebelere; Sizin okuduğunuz her fen, kendi lisân‑ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’tan bahsediyor, size Hàlık’ı tanıttırıyor. Siz muallimleri değil, onları dinleyiniz diyerek, aklî ve kat'î bir çok misâl ve delilleri ele alarak gayet hàrika bir şekilde o mekteb talebelerine izâh etmiştir ki, herkesin bu bahsi mutlaka iştiyakla okumaları lâzım ve zarûrîdir.

Yedinci mes'ele

Kastamonu’da lise talebelerinin Hàlıkımızı bize tanıttır diye suâllerine karşı Üstadımız, sâbık Altıncı Mes'elede mekteb‑i fünûnun dilleriyle verdiği dersi Denizli hapsindeki mahpuslar okumalarıyla o hapisler tam bir kanâat‑ı îmâniye aldıklarını Üstadımıza bildirmişler ve âhiretimizi de tam öğrenelim ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarıp, daha böyle hapislere girmeyelim demelerine karşı Üstadımız, gayet mufassal olarak Risale‑i Nurdan derin hakikatleri hülâsa ederek Altıncı Mes'elede Hàlıkımızı arzdan ve semâvâttan sorduk. Onlar, fenlerin dilleriyle Hàlıkımızı güneş gibi tanıttırdılar. Aynen şimdi de âhiretimizi, başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden (A.S.M.), sonra Kur'ân’ımızdan ve mukaddes kitaplardan ve melâikelerden, sonra kâinâttan sorup”, herbirisinden aldığı manevî cevablarla tam bir dersi o hapislere, bu Yedinci Mes'elede gayet güzel olarak bildirilmiş ve tam izâh etmiştir.
942

Sekizinci mes'ele

Bu mes'elenin üssü'l‑esâsı âhirete îmândır. Bu mes'eleyi, Üstadımız, dâire dâire içinde gayet güzel misâllerle izâh etmiş ki, buna karşı hiçbir dinsizin ve hiçbir feylesofun i'tirâzına meydân bırakmamıştır. Hülâsa olarak gayet kısa işâretlerle bu hakikatlerin hakikatini şu Fihriste’ye bir nebzecik yazıyoruz.

Bu mes'elenin birinci meyvesi

İnsan sâir hayvanata muhâlif olarak hânesiyle alâkadar olduğu gibi dünya ile de alâkadardır. Akàribiyle münâsebetdâr olduğu gibi nev'‑i beşer ile de ciddi ve fıtrî olarak münâsebetdârdır. Dünyada muvakkat bekàsını arzuladığı gibi bir dâr‑ı ebedîde bekàsını aşk derecesinde arzular. Ve midesinin gıdâ ihtiyacını te'min etmeye çalıştığı gibi dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdâları, akıl ve kalb ve rûh ve insaniyet mideleri için tedârik etmeye fıtraten mecburdur. Ve öyle arzuları ve matlûbları var ki, ebedî saâdetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor.

İkinci meyvesi ve hayat‑ı şahsiyeye bakan bir fâidesi

Her insanın her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi kendisinin de o i'dâmhâneye girmesi keyfiyetidir. Bir tek dostu için rûhunu fedâ eden o bîçâre insanın binler, belki milyonlar, belki milyarlar dostlarının ebedî bir müfârakat içinde i'dâm olduklarını tevehhüm edip, Cehennem azâbından beter bir elemi düşünürken, birden âhirete îmân geldi, o insanın gözünü açtırdı ve perdeyi gözünden kaldırdı, baktırdı: O da o îmânla baktı. O dostlarını ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulmuş, mesrûrâne ve nurânî bir âlemde onu bekliyorlar vaziyetinde müşâhede etti. Ve Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet‑i rûhâniyeyi o müşâhede ile aldı.

Üçüncü fâidesi

İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve yüksek seciyeleri ve cem'iyetli isti'dâdları ve küllî ubûdiyetleri ve geniş vücûdî dâireleri itibariyle üstünlüğüdür. Hâlbuki o insan hem ma'dûm, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış ve gayet kısa bir zaman olan hâzır zamanın mikyâsıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği ve insaniyeti gibi seciyeler alır.
Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrıldıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, vatanını, milletini sever, hizmet eder. Ve bu hususta tam sadâkate ve ihlâsa nâdiren muvaffak olabilir. Ve o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki akıl cihetiyle baş aşağı en bîçâresi ve en aşağısı olmak gibi bir vaziyete düşeceği sırada âhirete îmân imdâdına yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan pek geniş zamana çevirir. Ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire‑i vücûd gösterir. Babasını dâr‑ı saâdette ve âlem‑i ervâhta dahi pederlik münâsebetiyle ve kardeşini ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennet’te dahi en güzel bir refîka‑i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever ve onlara merhamet eder, hürmet eder, yardım eder.
943

Dördüncü fâidesi

İnsanın hayat‑ı ictimâiyesine bakar.
Nev'‑i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhirete îmân ile insanca yaşayabilirler ve insaniyetin isti'dâdlarını taşıyabilirler. Yoksa o çocuklar elîm endişeler içinde, kendilerini uyutturmak ve unutturmak için oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmeleriyle O çocuğun ileride uzun arzuları taşıyan küçük dimağında ve zaîf kalbinde ve mukâvemetsiz rûhunda öyle bir te'sir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçâreye âlet‑i azâb ve işkence edeceği zamanda, âhirete îmân dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve bir genişlik hissederek der: Bu kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennet’in bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyif eder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat Rahmet‑i İlâhiye’ye gitti, yine beni Cennet’te kucağına alıp sevecek. Ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.
Hem insanın bir rub'unu teşkil eden ihtiyarlar; yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı tesellîyi, ancak ve ancak âhirete îmânda bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve öyle bir dağdağa‑i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yûsâne bir zindân ve hayat onlara işkenceli bir azâb olacaktı. Fakat âhirete îmân onlara der: Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve gayet parlak bir hayat ve nihâyetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi' ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz diye îmân‑ı âhiret onlara öyle bir tesellî ve inşirah verir ki; herbirinin başına yüzer ihtiyarlık toplansa onları me'yûs etmez.
Hem nev'‑i insanın üçten birisini teşkil eden gençler, galeyânda olan hevesâtlarına mağlûb ve her vakit başlarına alamadıkları cür'etkâr akıllarıyla âhirete îmânı kaybetseler ve Cehennem azâbını tahattur etmezlerse, hayat‑ı ictimâiyede, ehl‑i nâmusun malı ve ırzı ve zaîflerin ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti bozulur. Bazen, bir dakika lezzet için mes'ûd bir hânenin saâdetini mahveder. Canavar bir hayvan hükmüne geçer. Eğer îmân‑ı âhiret onun imdâdına gelse, çabuk aklını başına alır. Gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar, fakat Cehennem gibi bir zindânı bulunan bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’in melâikeleri beni görüyorlar, fenâlıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim, vazifedâr bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zayıf olacağım der, birden, zulmen tecâvüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat ve bir merhamet beslemeye başlar.
Hülâsa, bu hakikatlerin hayat‑ı ictimâiyeye ait bir nümûnesi şudur ki: Eğer îmân‑ı âhiret bir şehirde ve o büyük aile efrâdında hükmetmezse; güzel ahlâkın esâsları olan ihlâs, samîmiyet, fazilet, hamiyet, fedâkârlık, rızâ‑yı İlâhî, sevâb‑ı uhrevî yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu', riyâ, rüşvet, aldatmak gibi hâller meydân alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat‑ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar.
944
Buna kıyâsen, memleket dahi bir hânedir ve vatan dahi bir millî ailenin hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret bu geniş hânelerde hükmetse, birden samîmî hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz hamiyet ve muâvenet ve hilesiz hizmet ve muâşeret ve riyâsız ihsân ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar. Çocuklara der: Cennet var, haylazlığı bırak.” Kur'ân dersiyle temkin verir. Gençlere der: Cehennem var sarhoşluğu bırak.” Akıllarını başlarına getirir. Zâlime der: Şiddetli azâb var, tokat yiyeceksin.” Adâlete başını eğdirir. İhtiyarlara der: Senin elinden çıkmış bütün saâdetlerinden çok yüksek ve dâimî bir uhrevî saâdet ve taze bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmaya çalış deyip ağlamasını gülmeye çevirir. Bunlara kıyâsen cüz'î ve küllî herbir tâifede hüsn‑ü te'sirini gösterir, ışıklandırır.

Dokuzuncu mes'ele

Üstadımızın ma'nen rûhuna gelen îmân hakkında bir suâlin cevabıdır. Şöyle ki:
Neden cüz'î bir hakikat‑i îmâniyeyi inkâr eden kâfir oluyor ve kabûl etmeyen Müslüman olmaz. Hâlbuki, Allah’a ve âhirete îmân güneş gibidir, o karanlığı izâle etmesi lâzımdır. Hem neden bir rükün ve hakikat‑i îmâniyeyi inkâr eden mürted olur, küfr‑ü mutlaka düşer ve kabûl etmeyen İslâmiyetten çıkar?
Hâlbuki, sâir erkân‑ı îmâniyeye îmânı varsa onu küfr‑ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor suâllerinin cevablarını Üstadımız
﴿اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَilâ âhir âyetine müracaatla, gayet muhtasar, fakat şümûllü bir şekilde Üç Nokta da beyân etmiştir.

Onuncu mes'ele

Tekrârât‑ı Kur'âniye’nin bir hikmetini beyânla ehl‑i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhâmlarını izâle eden bu küçücük, nurlu çiçeği. Üstadımız gayet hasta, perîşan ve gıdâsız bir hâlde iken iki gün içinde Ramazan’da mecburiyetle gayet mücmel ve kısa bir cümlede, pek çok hakikatleri ve müteaddid hüccetleri dercetmişlerdir. Şöyle ki:
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, her asırda, her tabakaya hitâb ederek taze nâzil olmuş gibi bir hususiyeti olduğunu ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِم۪ينَ … اَلظَّالِم۪ينَ deyip zâlimleri tehdidleri ve o zâlimlerin zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı ile, bu asrın emsâlsiz zulümlerine Kavm‑i Âd ve Nemrud ve Fir'avun’un başlarına gelen azâblar ile baktırıyor. Ve mazlum ehl‑i îmâna, İbrahim ve Mûsa Aleyhimesselâmlar gibi enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.
945
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın elbette her harfinde on bazen yüz ve bazen bin ve binler sevâb bulunması ve bütün cin ve ins toplansa onun mislini getirememesi ve bütün benî Âdem’le ve kâinâtla tam yerinde konuşması ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması ve çok tekrar ile beraber usandırmaması ve çok iltibas yerleri ve birbirine benzeyen cümleleri olduğu hâlde bütün Kur'ân hâfızı çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi ve hastaların ve az sözden müteessir olanların ve sekerâtta olanların kulaklarına mâ‑i zemzem misillû hoş gelmesi gibi Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân çok cihetlerle kudsî imtiyazları kazanır. Ve Sâni'‑i Kâinât’ın mu'cizât‑ı Kudretini ve mânidâr sutûr‑u hikmetini ders vermekle Lütf‑u irşadda güzel bir i'câz gösterir. Ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır. Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet, zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla güzel, tatlı tekrarıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtablarına tefhim etmekte ve cüz'î ve âdi bir hâdisede en cüz'î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar‑ı merhametinde ve dâire‑i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla te'sis‑i İslâmiyet’te ve tedvîn‑i şerîat’ta sahâbelerin cüz'î hâdiseleri dahi nazar‑ı ehemmiyette olmasından; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve şerîatın te'sisinde o cüz'î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev'i i'câzını gösterir. Evet, ihtiyacın tekrarı ile ve tekrarın lüzumu haysiyetiyle, yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevab olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak olan ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz'iyât ve külliyatın bir tek zâtın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbât eden kâinâtı ve arzı ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev'‑i beşerin zulümlerine mukâbil kâinâtın netice‑i hilkati hesabına azâb‑ı İlâhîyi ve hiddet‑i Rabbâniye’yi gösteren hadsiz ve nihâyetsiz ve dehşetli ve geniş bir inkılâbın te'sisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ‑yı hâle gayet mutâbık bir fesâhattir.
Biz burada, bu kıymetli mes'elenin başından bazı yerlerine işâretle ehemmiyetini göstermek istedik. Fakat tamamıyla göstermeye imkân olmadığı için, tam görmek isteyenler bahçenin içine girsin ve yalnız bu kadarla kalmasın. Bu mes'elenin hâtimesinin iki hâşiyesini ve nurun kahramanı Husrev’in mektûbunu da okusun.

On birinci mes'ele

Meyve’nin On Birinci Mes'elesinin bir meyvesi Cennet ve biri saâdet‑i ebediye ve biri rü'yetullâhtır. Bu şecere‑i kudsiyenin hadsiz küllî ve cüz'î meyvelerinden yüzer nümûnelerini Risale‑i Nurda gayet parlak bir şekilde Üstadımız beyân etmiştir. Bu mes'eledeki beyânâtın fihristesinin yalnız hangi mevzûa ait olduğunu kısaca bildirmek istedik. Merak edenler Sirâcü'n‑Nur’a ve Meyve’nin on birinci mes'elesine dikkatle baksınlar.
Bu mes'ele, meleklere îmân meyvesinin bir cüz'üdür. Üstadımız diyorlar ki:
946
Bir gün duâda, Yâ Rabbî! Cebrâil, Mîkâil ve İsrâfil ve Azrâil hürmetlerine ve şefâatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhâfaza eyle dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrâil nâmını zikr ettiğimde gayet tesellîdâr ve sevimli bir hâlet hissettim. Elhamdülillâh dedim ve Azrâil’i cidden sevmeye başladım. Çünkü İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun rûhudur. Onu ziya'dan ve fenâdan ve başıboşluktan muhâfaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslîm etmek derin bir sevinç verdiğini kat'î hissettim. Ve o ânda insanın amelini yazan melekler hâtırıma geldi. Baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var. Her insan kıymetli fiilini bâkîleştirmek için iştiyakla kitabet ve şiir, hattâ sinema ile hıfzına çalışır. Hususan, o fiillerin Cennet’te bâkî meyveleri bulunsa, daha ziyâde merak eder. Kirâmen Kâtibîn insanın omuzlarında durup onları yazması, ebedî manzaralarda göstermek için muhâfaza etmesi ve sâhiblerine dâimî mükâfât kazandırması bana o kadar şirin geldi ki, ta'rif edemem diye, Üstadımızın şu mes'eledeki derin görüşlerinin kudsiyetini göstermek için ellerine Fihriste anahtarını takdim ediyoruz.
Emirdağ Nur Talebeleri
Her asırda, her devirde îmâna ve Kur'ân’a ve İslâmiyete hizmet eden nurânî, mübârek şahsiyetler gelmişler. Bunların karşısına Nemrudlardan, Fir'avunlardan, Ebû Cehillerden birer tanesi çıkmış, musallat olmuşlar. Vazife‑i diniyelerine sed çekmeye çalışmışlar. Bu asırda da Nur’ların ve şâkirdlerinin takib ettikleri kudsî hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniyeye mason, komünist ve zındıka gürûhları sistemli bir şekilde gayet dessâsâne hilelerle bütün maddî ve manevî kuvvetlerini ortaya dökerek çalışmışlar. Risale‑i Nurun müellifi olan ve mübârek ve îmân ve Kur'ân âbidesi olan Üstadımızı, talebeleriyle birlikte hapislere, zindânlara, menfâlara atarak, onlara, hiçbir asırda emsâli görülmemiş işkenceleri, hattâ vahşî ve canavarca zulümleri hiç çekinmeyerek yapagelmişler. Üstadımıza hayatına son vermek için defalarca zehirler vermişler. İhtilâttan men' ederek, şahsî nüfûzunu kırmak için çeşitli yalan ve iftiralarla, bir çok kulp takmakla hükûmeti iğfal ederek, hem Üstadımızı, hem Nur talebelerini zindânlara sokturmuşlar. Ellerindeki risaleleri mahzenlere attırmışlar. (Hâşiye) Hattâ hapishâne içerisinde bile rahat bırakmamışlar. Hususî plânlarla içlerine hafiyeler bırakılarak Üstaddan ve Risale‑i Nurdan soğutmaya çalışmışlar. Bilhassa Afyon hapsinde, Üstadımızı kışın en şiddetli günlerinde gayr‑ı muntazam bir odada, taban tahtalarının birbirinden bir‑iki santim ayrılıklı olan ve pencereleri de tam kavuşmadığı için açık kalan yerlerinde camların bir buçuk‑iki milim buz tutmasıyla beraber, bazen de yağan karlar, tipi ve yağmurlar içeriye dolan bir odada birkaç gün sobasız, mangalsız ve bazı zamanlarda da gıdâsız bırakıldığı gibi zehir de verilerek ölümü beklenilmiştir. Gayet ihtiyar zayıf ve hasta olan mübârek Üstadın yanına hiçbir talebesi ve hizmetçileri bırakılmamış, saklı ve gizli olarak yanına çıkan talebeleri ve hizmetçileri dövülmüş, işkencelerin en vahşîsi tatbik edilmiş, öyle bir ân gelmiş ki, mübârek Üstadın mahkemeye vereceği müdafaaları talebeleri tarafından yazılmasına izin verilmemiş, gizli olarak yazmak isteyen talebeler de müdür tarafından hakarete uğramışlardır.
947
Bu işkencelerin ve bu zulüm ve hile prensiplerinin karşısında Kur'ân’ın hakîki hàdimleri olan Nur’un kıymetdâr talebeleri, hiç çekinmeyerek, Üstadlarının takib ettiği îmân ve Kur'ân yolunda, rızâ‑yı İlâhî uğrunda çalışmışlar. İşte bu ağır şerâit altında Denizli Medrese‑i Yûsufiye’sinde Meyve Risalesi; Afyon Medrese‑i Yûsufiye’sinde de El‑Hüccetü'z-Zehrâ gibi mühim risaleler yazılmıştır. Ehl‑i îmâna, bilhassa bu risaleleri okumaları tavsiye olunur.

Beşinci Şuâ

Risale‑i Nurun şuâlarının te'lifinden otuz beş sene evvel tab' edilmiş olan Muhâkemât‑ı Bedîiye’ye tetimme olmak üzere bir kısım müsveddesi yazılmış olan ve eşrât‑ı saatten bahseden bu Şuâ, ihtiva ettiği hakikatleriyle çok münkirlerin ağızlarını tıkamakta ve çok mülhidlerin kulaklarını çınlatmakta ve bir kısım ehl‑i inkârın asırlardan beri İslâmın mâzisine istihkarâne gönderdikleri nazarlarına mukâbil, mâzi‑i İslâma hayretkârâne baktırmakta ve 1300 seneden beri her asırda yaşamış milyonlarla Müslümanların lisânlarında ve meclislerinde mütemâdiyen medâr‑ı bahs olmuş eşrât‑ı saatten haber veren ihbarât‑ı gaybiyeyi bu zamanda tebellür ettirerek istihsânkârâne göstermekte ve çok insanların eğrilmiş akîdelerini düzeltmekte ve istikbâl hâdisâtını hakikatiyle ve gayet ciddi ve latîf bir üslûb ile ve gayet doğru olarak hem pek ciddi bir sûrette ihbar etmekte ve yalnız, yanlış telâkki edilmek ihtimalinden dolayı herkese gösterilmesine müsâade edilmeyerek mahrem tutulmakta olan gayet feyyâz bir risaledir.
Bu Şuâ ﴿فَقَدْ جَٓاءَ اَشْرَاطُهَا âyetinin bir nüktesi olmakla, beraber, bu zamanda akîde‑i müslimîni vikàye ve şübehâttan muhâfaza için yazılmış olup, âhirzamanda vukû'a gelecek hâdisâta dair rivâyet edilen hadîslerin bir kısmının, müteşâbihât‑ı Kur'âniye gibi derin mânâları bulunduğundan, bu gibi hadîslerle ihbar edilen hâdisât vukû'a geldikten sonra ﴿وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِâyetinin beşâretiyle ilimde rüsuh sâhibi olanlar te'vil ile anlarlar ve izhâr ederler. O vakit mânâ‑yı hadîsin ihbar ettiği vak'a bilinebilir. Ve maksad ne olduğu anlaşılabilir.
Bu Şuâ bir mukaddime ile yirmi üç mes'eledir.

Mukaddime

Mukaddime beş noktadır.

Birinci Nokta

Îmân ve sırr‑ı teklif, ihtiyar dâiresinde bir imtihan ve bir tecrübe olduğu için perdeli ve derin ve dakîk ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes'eleler, sırr‑ı teklif bozulmamak; hem bir seviyede olmayan Ebû Bekir’lerle Ebû Cehil’ler birbirinden ayrılmak için elbette bedîhî olamaz.
948

İkinci Nokta

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a bildirilen umûr‑u gaybiyenin bir kısmı tafsîl iledir. Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm onlara karışamaz, Kur'ân ve hadîs‑i kudsîler gibi aynen tebliğ eder. Diğer kısmı icmâl iledir. Tafsilât ve tasvirâtı Peygamber‑i Zîşan’a (A.S.M.) aittir. Hem hakàik‑ı îmâniyeye girmeyen cüz'î hâdisât‑ı istikbâliye nazar‑ı Nübüvvette ehemmiyetli değildir.

Üçüncü Nokta

İki nüktedir.
Birincisi
Avâm nazarında hakikat telâkki edilen ve vâkıaya mutâbık zuhûr etmeyen ve teşbihler ve temsîller sûretinde vürûd eden hamele‑i arş ve hamele‑i arz gibi hadîslere dairdir.
İkincisi
Bir cihette hususî bulunduğu hâlde küllî ve âmm telâkki edilen (meselâ; Bir zaman gelecek, Allah Allah diyenler kalmayacak diye vârid olan) hadîsler hakkındadır.

Dördüncü Nokta

Çok hikmetler ve maslahatlar için Rahmânürrahîm’in gizlediği mevt ve ecel muayyen olsa idi, yarı ömr‑ü beşer gaflet‑i mutlaka içinde ve daha sonraki ömrü dehşet‑i mutlaka içinde geçecek idi. Hem başa gelen musîbetlerin vakitleri muayyen olsa idi daha o musîbetler gelmeden, gelip geçinceye kadar elem ve ızdırâblarını çektirecekti. Hem muayyen olmayan dünyanın eceli ve bilcümle mahlûkatın mevtleri muayyen olsa idi, kurûn‑u ûlâ ve vustâ büsbütün gaflet içinde, kurûn‑u uhrâ mezbahaya gider gibi pek dehşetli bir endişe ve pek müdhiş bir elem içinde kalacaktı.
İşte zîşuûr ve zevi'l‑idrakin bu dehşetlerden kurtulması, hem dünya ve ukbâyı i'mâr etmeleri, hem havf ve recâ ortasında hayatlarını idâme etmeleri gibi daha bir çok hikmetler ve maslahatlar için rahmet‑i İlâhiye mevt ve eceli ve musîbetlerin vakitlerini gizli bırakmıştır.
Hem İzn‑i Rabbânî ile gâibden haber veren bir kısım ehl‑i keşf لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُyasağına karşı hürmetsizlik etmemek için, keşfen müşâhede ettikleri hâdisât‑ı istikbâliyeyi perdeli ve bir derece mübhem olarak işâretlerle ihbar etmişler, hattâ kütüb‑ü semâviye Peygamberimizden (A.S.M.) bahsettiği hâlde, bir derece perdeli olduğu için bir kısım ehl‑i kitab te'vil edip, îmân etmemişler.
Fakat i'tikàdat‑ı îmâniye böyle değildir. İ'tikàdat‑ı îmâniyeye giren mesâil‑i îmâniyeyi tasrîh ile tekrar ile ihbar etmek, hikmet‑i teklifin muktezâsından bulunduğu içindir ki, Kur'ân ve Tercümân‑ı Zîşanı (A.S.M.) umûr‑u uhreviyeyi vâzıhan ve tekrar ile bildirmişlerdir.

Beşinci Nokta

Deccâl asırlarına ait hàrikalardır. Peygamber‑i Zîşan (A.S.M.) Efendimiz fermân etmişler ki: Deccâl kırk günde dünyayı gezecek.” Bu haber ile, deccâl asrında tayyare ve şimendifer gibi sür'atli nakil vâsıtalarının çıkacağını ve yine fermân etmişler ki: Deccâl öldüğü zaman şeytan İstanbul’da Dikilitaş’ta öldü diye bağıracak, bütün dünya işitecek.” Bu ihbar‑ı Nebevî ile o zamanda radyo gibi ses nakleden gayet sür'atli nakil vâsıtalarının keşfedileceği bildirilmiş.
949
Hem yine fermân etmişler ki: Deccâlın yırtıcı rejiminin ve teşkil ettiği komitesinin ve kurduğu hükûmetinin ve şahs‑ı manevîsinin dehşetli icraatının, İsevîlerde zuhûr edecek hakîki bir dinin hakikat‑i Kur'ân’a iktidâ edip ittihâd etmesiyle ve Hazret‑i İsâ (A.S.) ın nüzûl etmesiyle parçalanıp, mahvolacağını ihbar etmişler. Hem her iki deccâlın asırlarındaki hâdisât‑ı acîbeler, onların bahisleriyle alâkadar olmasından onlardan sudûr edecek zannedilmiş. Hem bir kısım râvilerin yanlış ve hatâ ictihâdları metn‑i hadîse karışmakla hadîs zannedilerek, zuhûr eden bir kısım vukûât‑ı süfyâniye rivâyât‑ı hadîse muhâlif gibi görünmüş. Hem her iki deccâlın evsâfları ayrı ayrı iken rivâyetlerde iltibas olmuş. Hem büyük mehdinin vasıfları sâbık mehdilere işâret eden rivâyetlerle mutâbık çıkmamasından o hadîsler müteşâbih hükmüne geçmiş olmasından ibarettir.

İkinci Makam

Bu makamın ihtiva ettiği yirmi üç mes'ele, istikbâlden haber veren hadîslere aittir. Bu hadîslerin mânâları kısmen tefsir, kısmen te'vil, kısmen tâbir edilmekle anlaşılır.

Yirmiüç Mes'eleden Birincisi

Bu risale yazıldıktan hayli zaman sonra te'vilini göstermiştir. Süfyân bir su içecek, eli delinecek.” Yani, bir nev'i su olan rakı içecek ve çok isrâfâta girecek.

İkincisi

Âhirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında هٰذَا كَافِرٌ yazılmış bulunur.

Üçüncüsü

Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan deccâlın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur.

Dördüncüsü

Âhirzamanda Allah Allah diyecek kalmaz.” Bu Hadîs‑i Şerîf iki sûrette te'vil edilmiştir.

Beşincisi

Âhirzamanda deccâl gibi bir kısım şahıslar ulûhiyet da'vâ edecekler ve kendilerine secde ettirecekler.

Altıncısı

Fitne‑i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olamaz. Bütün ümmet emr‑i Peygamberî (A.S.M.) ile bin üçyüz seneden beri مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ وَمِنْ فِتْنَةِ آخِرِ الزَّمَانِ diyerek duâ etmişler.

Yedincisi

Süfyân büyük bir âlim olacak, ilmi ile dalâlete düşecek ve çok âlimler ona tâbi olacak.

Sekizincisi

Deccâlın dehşetli manevî fitnesi İslâmlar içinde olacak ve o fitneden bütün ümmet istiâze edecek ve etmiş olacak.

Dokuzuncusu

Süfyânın vukûâtı ve istikbâle ait hâdisâtı Şam’ın etrafında ve Arabistan’da tasavvur edilmesi. Râvilerin yanlış te'villerinin sebebi olduğu izâh edilmiş.
950

Onuncusu

Eşhâs‑ı âhirzamanın tahribâtçı olmalarıyla fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.

On Birincisi

Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezâret edecek denilmiş. Bu Hadîs‑i Şerîfin bir kısım te'vili Rusya’da görülmüş.

On İkincisi

Deccâlın birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür, denilmiş. Bu, deccâlın, altı ayı gündüz, altı ayı gece olan, yani bir günü bir sene olan kutb‑u şimâlîden çıkacağına, hem bir senede yapılacak icraatı bir günde yapacağına işâret edilmiş.

On Üçüncüsü

İsâ’nın (A.S.) deccâlı öldüreceği haberi verilmiş.

On Dördüncüsü

Deccâlın mühim bir kuvveti Yahudîlerdir, deccâla seve seve tâbi olurlar. Bu rivâyetin bir parça te'vili Rusya’da çıkmış.

On Beşincisi

Rivâyet‑i hadîste bir kısım tafsilâtı bulunan ve Kur'ân’da icmâlen bahsi geçen Ye'cüc ve Me'cüc hakkında olup, bu hadîs müteşâbih olan hadîslerden sayılmasıyla mânâsı hem te'vil, hem tâbir ile bilindiği ve onlar acâib‑i seb'a-i âlemden olan Sedd‑i Çin’e yakın, mukaddesâtı tanımayan anarşist Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız ve Tatar kabileleri olduğu bildirilmiş.

On Altıncısı

İsâ Aleyhisselâm, fevkalâde büyük ve minâreden daha yüksek bir azamet ve heykelde bulunan deccâlı öldürdüğü vakit, kendisi deccâla nisbeten çok küçük bulunmasıdır. Bu Hadîs‑i Şerîfin meâli, deccâlın şahs‑ı manevîsi ile hakîki din‑i İsevî’nin şahs‑ı manevîsi olarak tefsir edilmiş.

On Yedincisi

Deccâlın çıktığı gün bütün dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer, fevkalâde bir eşeği vardır.

On Sekizincisi

Ümmetim istikametle giderse ona bir gün var. Eğer istikametten ayrılsa ona yarım gün var diye vârid olan ve çok medâr‑ı bahs olmuş olan bu Hadîs‑i Şerîfe âhiret günlerinin bir günü dünyanın bin senesi olması cihetiyle İslâmiyetin yeryüzünde bin sene gâlibâne devam edeceğiyle mânâ verilmiştir. Ki, beş yüz sene Abbâsîlerin sonuna kadar, beş yüz sene de Osmanlıların sonuna kadar devam etmekle bin sene tamam olmuş. Hem Abbâsîlerin, hem Osmanlıların siyâsiyyûnları istikameti tam muhâfaza edemedikleri için, her ikisi de beş yüz sene sonunda kendi vefâtlarıyla bu Hadîs‑i Şerîfin meâlini tasdik etmişlerdir, diye tefsir edilmiş.

On Dokuzuncusu

Âhirzaman alâmetlerinden olup, Âl‑i Beyt-i Nebevî’den çıkacak olan Hazret‑i Mehdi (R.A.) hakkında ayrı ayrı rivâyetler var. Bu rivâyâtın te'vili ile beraber büyük Mehdi’nin dört ehemmiyetli vazifesini ve daha evvel gelip geçen küçük Mehdiler büyük Mehdinin bir kısım vazifelerini bir cihette icra ettiklerini ve Âl‑i Beyt kadar Şerîat‑ı Muhammediye’yi (A.S.M.) ve hakàik‑ı Kur'âniyeyi ve sünnet‑i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihyâ ve ilân ve icra eden hiçbir nesil olmadığı gibi, büyük Mehdinin Âl‑i Beyt’e mensûb kumandanların başında İslâmiyetin kemâl‑i adâletini ve hakkâniyetini dünyaya gösterecek, âhirzamanda gelen başkumandanları olduğunu bildirmektedir.

Yirmincisi

Güneşin mağribden çıkacağı ihbar edilmiş. Hem zeminden zuhûr edecek dâbbetü'l‑arz garîb tâbir ile tefsir edilmiştir.
951

Bu Geçen Yirmi Mes'eleye İlâve Edilmiş Üç Mes'ele

Bu geçen yirmi mes'eleye ilâve edilmiş üç mes'eleden,
Birincisi
Hem Hazret‑i İsâ (A.S.), hem her iki deccâla Mesih nâmı verilmesinin ve bütün rivâyetlerde مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِdenilmesinin hikmeti izâh edilmiş.
İkinci Mes'ele
Her iki deccâlın hàrika icraatlarından ve fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden ve bir kısım bedbaht insanların onlara bir nev'i ulûhiyet isnâd etmelerinden bahsedilmesinin sebebi nedir?” suâline dört vecihle verilen cevaptan;
Birinci Vecih
Haksız olarak muhabbet‑i âmmeye mazhar olan o şahısların nefret‑i âmmeye lâyık oldukları;
İkinci Vecih
Her iki deccâlın istibdâd ve zulümde en büyük bir şiddet ve dehşetle hareket edecekleri, hem öyle bir zulüm ki, bir adamın yüzünden yüz köyü birden harâb ve binler masûmu tecziye ve tehcir ile perîşan edecekleri beyân edilmiş.
Üçüncü Cihet
Her iki deccâl gizli zındıka ve komünist komitesinin muâvenetini ve kadın hürriyeti perdesi altındaki bir komitenin yardımı ve daha başka aldatmak sûretiyle elde edecekleri komitelerin müzâheretlerini kazanarak yapacakları gayet kolay olan tahribkârâne icraatlarıyla şahıslarında hàrika bir iktidar görünmesinin sırları izâh edilmiş.
Dördüncü Cihet
İstidrâca mazhar olan deccâlın bütün bütün münkir olduğunu ve bu inkâr‑ı mutlaktan çıkan bir cür'et ve cesâretle mukaddesâta hücum edeceğini ve yapacağı tahribâtın fevkalâde bir iktidar ve bir dehâ eseri zannedileceğini ihbar edip, kahraman ve mücâhid bir ordunun ve dindar milletin rûhundaki nur‑u îmân ve meş'ale‑i Kur'ân’la hakikat‑i hâli göreceğini ve o çok dehşetli tahribâtı tamire çalışacağını tebşîr eder.
Üçüncü Mes'ele
Medâr‑ı ibret üç hâdisedir.
Birincisi: Hazret‑i Ömer’in (R.A.) deccâlın sûretine karşı gösterdiği hiddet ve adâvete mukâbil, deccâlın Hazret‑i Ömer’i (R.A.) senâkârâne medh etmesidir.
İkincisi: İslâm deccâlı kendisiyle alâkadar zannettiği ve içerisinde
﴿لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِٓى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ âyeti bulunmasından
﴿وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِSûresi’nin mânâsını tekrar tekrar soracağını, hâlbuki bu sûrenin komşusu olan İkra' sûresinde ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغَىcümlesi mânâsıyla o deccâlın harekâtına ve cifrî makamıyla o deccâlın tam tarihine baktığını ve insan ism‑i umumiyesiyle de şahsından haber verdiğini ihbar etmesidir.
952
Üçüncü hâdise: İslâm deccâlı Horasan taraflarından zuhûr edecek denilmiş. Bu rivâyet, tefsir ile anlaşılmakla beraber, hem bu rivâyet zamanında Türklerin vatanı Horasan olduğunu haber verir. Hem de medâr‑ı şükrân bir kerâmeti ihbar eder ki, o İslâm deccâlı İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı yedi yüz sene müddet zarfında İslâmiyetin ve Kur'ân’ın elinde şeref‑şiâr, bârika‑âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü muvakkaten isti'mâl edeceğini ve fakat tam muvaffak olamayarak, geri çekileceğini ve kahraman ordu, dizginlerini onun elinden kurtaracağını rivâyetler haber veriyor diye beşâret verir.
Husrev

On Beşinci Şuâ

El‑Hüccetü'z-Zehrâ’nın Kısaca Fihristesi

Îmân hakikatlerinden bir cihette mahrum kalan hapislerin îmânlarını kurtarmak için Üstad Hazretleri, Eskişehir’de Otuzuncu Lem'a ve İkinci Şuâ gibi beş‑altı mühim risaleleri; Denizli’de Meyve Risalesini; Afyon Medrese‑i Yûsufiye’sinde de El‑Hüccetü'z-Zehrâ’yı te'lif etmişlerdir. Bu risale zâhiren küçük, hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve pek geniş olmakla beraber iki makamdır.

Birinci Makamı

Üç kısımdır.

Birinci Kısım

Dehşetli bir şekilde Allah’ı ve âhireti inkâr eden ve unutan cereyanların nâşir‑i efkârı olan gazeteleri okuyan bîçâre gençlerin ve ihtiyarların ve Medrese‑i Yûsufiye’de bulunan hapislerin îmân‑ı Billâh’tan mevcûdiyet ve vahdâniyet‑i İlâhiye’ye dair gayet kat'î ve kuvvetli derslere pek ziyâde ihtiyaçları olduğundan, her sabah namazından sonra okunan ve bir rivâyette İsm‑i A'zam mertebesini taşıyan, tehlil ve tevhid‑i a'zam olan
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ
şu kudsî tevhidin on bir kelimesi olup, herbir kelimesinde bir bürhân‑ı vücûb-u vücûd ve vahdet‑i Rabbâniye; hem on bir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilâtıyla gösterilmektedir.

İkinci Kısım

Bu kısım da birinci kısım tarzında yazılmıştır ki, Fâtiha‑i Şerîfe denizinden bir katre ve güneşin elvân‑ı seb'asından bir tek lem'a olarak muhtasar bir şekilde beyân olunmaktadır. ﴿نَعْبُدُ nun’undaki seyahat‑ı hayâliye ve Rumûzât‑ı Semâniye’de ve İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinde ve Nur eczâlarında bu kudsî hazinenin pek çok tatlı ve gayet güzel nükteleri yazıldığı gibi, Hüccetü'z‑Zehrâ’nın ikinci kısmını teşkil eden bu risalede yalnız îmânın rükünlerine ve hüccetlerine ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ilâ âhir âyetinin sekiz kelimesi ile ve herbir kelimesinde bahr‑i ummân kadar mânâ ve hüccet taşıyan ve küfrün ve dalâletin ejderlerinden îmânı kurtaran ve ehl‑i îmâna ebedî saâdeti kazandıran gayet hayatdâr bir tiryâk ve ebedî ve sönmez bir nur‑u dâimî olarak yazılmıştır.
953

Üçüncü Kısım

Namazdaki Fâtiha’nın manevî emriyle ve
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikatinin feyziyle İkinci Kısım yazıldığı gibi, namaz içindeki teşehhüdde dahi وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ cümlesinin delâletiyle ve manevî ihtarıyla ve Sûre‑i Feth’in âhirinde ﴿هُوَ الَّذِٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ ilâ âhir olan ve beş mu'cize‑i gaybiyeyi gösteren büyük âyetin nuruyla Üçüncü Kısım yazılmıştır. Bu kısmın tafsilâtı ve senedli hüccetleri Zülfikàr Mecmuasında ve Arabî Hizbü'n‑Nuriye’de mevcûddur. Bu risale dahi yalnız muhtasar üç işâretle, nev'‑i beşerin Üstad‑ı A'zamı (A.S.M.) ve en büyük Peygamberi (A.S.M.) ve kâinâtın Fahr‑i Âlem’i (A.S.M.)
لَوْ لَاكَ لَوْ لَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ
hitâbına mazhar ve Hakikat‑i Muhammediye’si (A.S.M.), sebeb‑i hilkat-i âlem olan Peygamberimiz Efendimizden (A.S.M.) bahisle yazılmıştır.
954

İkinci Makamı

Fâtiha’nın âhirinde ehl‑i hidayet ve istikamet ile ehl‑i dalâlet ve tuğyanın muvâzenesine işâret eden ve Risale‑i Nurun bütün muvâzenelerinin menba'ı olan âyetin bir hakikatini ve Sûre‑i Nur’dan ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ilâ âhir ve ﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ لِجُّىٍّilâ âhir âyetiyle beraber o muvâzeneyi ﴿نَعْبُدُ mu'cizesinin beyânında dünya seyyahı Hàlıkını aramak, bulmak, tanımak için kâinâtın bütün envâ'ından ve mevcûdâtından otuz üç yol ile ilmelyakìn ve aynelyakìn ile Âyetü'l‑Kübrâ risalesinde kat'î ve gayet parlak bürhânlarla Hàlıkını bulduğu gibi, o ayn‑ı hakikat ve bir temsîl mânâsında olan seyahat‑ı hayâliye ile girdiği pek çok âlemler ve tabakalardan üç tabakasının kuvve‑i akliye cihetinde bir misâli, gayet muhtasar beyân edilmiştir.
اَللهُ اَكْبَرُcümlesinin otuz üç mertebesinden üç mertebeyi beyân eden bu gelecek Arabî fıkranın bir nev'i tercümesi içinde kısa işâretlerle ulemâ‑i ilm-i kelâmı ve akîde ulemâsını pek çok meşgul eden ilim ve irâde ve kudret‑i İlâhiye”nin kâinâttaki cilveleriyle, onları aynelyakìn îmânla tasdik ve onlarla Vâcibü'l‑Vücûd’un mevcûdiyetini ve vahdâniyetini bedâhetle ve ilmelyakìn ile tasdik edip, tam îmân etmeğe yol açan bu Arabî fıkradır.
﴿وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِى الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِىٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا
اَللهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَعِلْمًا اِذْ هُوَ الْعَلِيمُ بِكُلِّ شَىْءٍ
ilâ âhir
Emirdağ Nur Talebeleri

Birinci Şuâ

1350 tarihinden sonra gözleri kamaştıran ziyâ‑yı fa'âliyetle nev'‑i beşerin mühim bir kısmını kendine teshìr eden ve edecek olan Risale‑i Nur Külliyatından Otuz Birinci Lem'a’nın Birinci Şuâ’ı işârât‑ı Kur'âniye olup, bu Şuâ’nın fevkalâdeliğini gösteren ve sisli bir asırda semlenmekte olan nev'‑i beşeri i'dâm‑ı ebedîden alıp hayat‑ı bâkiyeye ve boğucu bir zulmetten çıkarıp, halâskâr bir nura atlatan ve Risale‑i Nur ismiyle müsemmâ kılınan Külliyat‑ı Nuriye’ye ma'nen ve makâmen ve cifren bakan ve böyle müşevveş bir zamanda o Nurun intişarını ve kıymetini sarâhat derecesinde haber veren otuzüç âyât‑ı Kur'âniye bu risalede mündericdir. Yalnız beş âyet nümûne olarak bu fihristede dercedildi.
955

Birincisi

﴿وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ ilâ âhir âyeti olup, ma'nen Risale‑i Nuru gösterdiği gibi, makam‑ı cifrîsi dahi 1344 olmakla bu tarihte Risale‑i Nurdan daha ziyâde bu vazife‑i kudsiyeyi müşkül şerâit içinde ve ağır tazyîkat altında sebatkârâne îfâ eden başkası görülmediğinden; ve Kur'ân’ın müteşâbihlerini ehl‑i ilhâd hilâf‑ı hakikat te'vilât ile tahrife başladığı hengâmda, hakîki bir tâife Kur'ân’ın müteşâbihâtını vaktinde ve yerinde tefsir ve tâbir ettiklerinden Kur'ân onlara birkaç cihetlerden hasr‑ı nazar eder.

İkincisi

﴿اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَşu âyet 1350 olan makam‑ı cifrîsiyle ve gayet mûciz ve mu'ciz olan mânâsıyla o tarihleri müteâkib ehl‑i ilhâd ve dalâletin tecâvüzâtlarından ârız olacak yılgınlığı ref' ve izâle ve Risale‑i Nur nâşirinin gâlibiyetiyle neticeleneceğini, çok hakikatdârâne, hoş bir edâ ile nazargâh‑ı âmmeye vaz' eder.

Üçüncü Âyet

﴿وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضَٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ ilâ âhir Şu âyet ahkâm‑ı zâhiresiyle Şerîat‑ı Garrâ-i Ahmediye’nin (A.S.M.) taharete müteallik bir mes'elesini beyân etmekte olup, makam‑ı cifrîsi ve bid'at ve dalâletin hemen tekemmül etmekte olduğu 1357 tarihine tevâfuk ile, kemâlin zevâli sırrına, mazhariyetle beraber, şimdiye kadar ne görülmüş, ne işitilmiş, ne bilinmiş tâbir hatâ değilse bâkir bir mânâsını yâr ve ağyârın bilâ‑i'tirâz şu zamanda itiraf edecekleri ve kat'iyyen inkâra mahal bulamayacakları gayet hikmetdâr ve kıymetdâr bir mahz‑ı hakikat olarak çok ehemmiyetli, şu asrın bir vechini açar. Ve gayet merak‑âver olmakla mütâlaaya lâyık ve sezâdır. Hem şu devirde bir cihette mânâ‑yı işâriyle nazar‑ı Kur'ân Risale‑i Nura tam bakar gibidir demek, mübâlağa değildir. Belki hak ve ayn‑ı hakikattir.
956

Dördüncüsü

Beşinci mertebedeki
﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ
âyetidir ki, pek zâhir bir işâretle hem cifir, hem mânâca Risale‑i Nura ve tercümânına bakar.

Beşincisi

Birinci mertebedeki Âyetü'n‑Nur olan
﴿مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ
ilâ âhir ki, cifrî ve mânâ cihetinde on vecihle Risale‑i Nura bakar ve baktırır. Diğer üç‑dört âyet de, Risale‑i Nurun sâdık şâkirdleri ehl‑i Cennet olacaklarını ve îmânlarını kurtaracaklarını ve îmânla kabre gireceklerini müjdeli işâret veriyorlar.
Bu Birinci Şuâ risalesi bir derece setredilmesi ve izhâr edilmemesi tavsiye edildiğinden, bu kısacık nümûne ile iktifâ edildi.
M. Sabri(Rahmetullâhi Aleyh)

Sekizinci Şuâ

Bu Şuâ, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) Kaside‑i Celcelûtiye’sinde üçüncü bir kerâmeti olarak Risale‑i Nurun en nâmdâr risalelerini sekiz remiz ile gösterdiğine dairdir.

Birinci Remiz

Risale‑i Nuru tasrîh eden تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةًfıkrasından sonra Süryânî lisânıyla Esmâ‑i Hüsnâ’dan istimdâd ve suver‑i Kur'âniye ile münâcâtında tam otuz üç sûre ile Risale‑i Nurun mebde'i ve çekirdeği olan Otuz Üç Söz’ün adedine garîb ve mânidâr işâret ettiğini ve yirmi dokuzuncu mertebede وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ ile kıyâmet ve haşri isbât eden ve hàrika hüccetleriyle iştihâr eden ve gözle görünen bir kerâmetle meydâna çıkan Yirmi Dokuzuncu Söz’e makam ve mânâ itibariyle kuvvetli bir tarzda ve hiçbir i'tirâza ve vesveseye meydân bırakmayarak parmak bastığını;
Hem otuzuncu mertebede وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا kasemiyle, Otuzuncu Söz nâmındaki Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) meslek ve ahvâl‑i rûhiyesinin rûhu olan ahkâm‑ı Kur'âniye’yi ve kudret‑i Rabbâniyeyi isbât ve maddiyûnları susturan Zerrât Risalesine kuvvetli bir müşâbehet‑i mânâ ile işâretini isbât eder.
957
Hem Otuz Birinci Mertebede ﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوَىcümlesiyle sarâhate yakın bir tarzda Mi'râc‑ı Ahmedîyi (A.S.M.) delâil‑i akliye ile gayet ma'kul ve kat'î bir sûrette isbât eden Otuz Birinci Söz’e hem Sûre‑i ﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ’den iktibas ederek Otuz Birinci Mertebenin akabinde tekrar edilen وَبِاِقْتَرَبَتْ لِىَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْfıkrasıyla Otuz Birinci Sözün zeyli olan Şakk‑ı Kamer risalesine sarâhate yakın işâretini gösterir.
Hem Otuz İkinci Mertebede وَبِسُوَرِ الْقُرْآنِ حِزْبًا وَآيَةًkasemiyle zerreden şemse kadar âlem‑i asğar ve âlem‑i ekberden şirki tard edip te'sis‑i ahkâm-ı Kur'âniye’yi ve râbıta‑i din-i Muhammedî’yi (A.S.M.) bina eden ve kuvvetli bir i'câz‑ı Kur'ânî olan Otuz İkinci Söze işâretini isbât eder.
Hem Otuz Üçüncü Mertebede
وَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذِى عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْباً تَفَضَّلَتْ
kelâmıyla Otuz Üç aded Mektûbat’a işâret eder.

İkinci Remiz

Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Mektûbat’a işâretten sonra Lem'alara işâreti içinde Şuâlar’a da bakarak
وَبِالْآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْdeyip Kur'ân’ın Âyetü'l‑Kübrâ’sı olan
﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
âyetinin hakikat‑i kübrâsını ve tefsir‑i ekberini gösteren tevhid ve vahdâniyet‑i İlâhiye’yi kat'î bürhânlarıyla ilân eden ve bütün Risale‑i Nuru mârifet âyinesinde gösterip o cihette Risale‑i Nurun fihriste‑i ekberi olan ve ehl‑i dünya ve ehl‑i fennin son ve en yüksek bildikleri ve buldukları ve çok müşkülât içinde ve dar bir mevkide eflâki seyreden dürbünlerine mukâbil çok geniş mevkilerde müşkülâtsız az bir tefekkürle seyr‑i eflâk ettiren bir manevî dûrbîn‑i Kur'âniye ve her yerde su çıkarıp içiren Asâ‑yı Mûsa nâmını alan ve Âyetü'l‑Kübrâ risalesi olan Yedinci Şuâ’ya işâretini isbât edip gösterir.
958
Hem onuncu mertebe‑i ta'dâdında kıyâmet ve Leyle‑i Berât’a bakan وَبِسُورَةِ الدُّخَانِ فِيهَا سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْ deyip mânâ‑yı işârîsiyle bu zamanın dumanlı karanlıklarını izâle eden ve Leyle‑i Berât’ın bir kandili hükmünde olan Onuncu Söze işâretini gösterir.
Hem On dokuzuncu sûre olan Sûretü'n‑Nur’a bakıp
بِسِرِّ حَوَامِيمِ الْكِتَابِ جَمِيعِهَا عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ
fıkrasıyla Risalet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) dair olan On Dokuzuncu Söze ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi (A.S.M.) yakìnen, belki bilmüşâhede sikke‑i i'câzıyla gösteren On Dokuzuncu Mektûb’a, Sûre‑i Nur’daki âyet‑i Nur’un Zât‑ı Muhammediye ile (A.S.M.) hususiyeti münâsebetiyle o mertebelerde o risalelere baktığını gösterir.

Üçüncü Remiz

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ❋ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
fıkralarıyla Risale‑i Nurun üç mühim sırrını beyân ile Risale‑i Nurun başında mührünü gösterir.

Dördüncü Remiz

Yirmi beşinci mertebede
بِتَمْلِيخِ آيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ deyip, Âyât‑ı Kur'âniye’nin i'câzlarını beyân ve Kur'ân’ın kırk vecihle mu'cize olduğunu isbât eden Yirmi Beşinci Söz’e işâretini, hem yirmi altı ve yirmi yedide اَبَازِيخَ بَيْذُوخٍ وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا deyip Yirmi Yedinci Söz’ü ve Sahâbeler hakkındaki mühim zeylini irâde ettiğini ve işâretini gösterir.

Beşinci Remiz

بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ
der. Sözler’in fâtihası olan Birinci Söz nâmındaki Bismillâh risalesine, hem بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْ fıkrasıyla fütûhât‑ı İslâmiyeden gaybî haber veren ve bir kısım esrâr‑ı hurûf-u Kur'âniye’yi beyân eden Rumûzât‑ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risalelere işâretini isbât eder.
959

Altıncı Remiz

On iki Süryânî isimlerine, bidâyette iştihâr ve intişar eden ve On İki Söz nâmında on iki küçük risalelere, sâir sarîh ve kat'î işâret ve delil ve emâre ve karînelerin delâletiyle bu Süryânî isimlerin bu küçük risalelere işâretini gösterir.
173

Yedinci Remiz

وَبِالْآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ ❋ وَبِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا
وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
cümlesiyle Otuzuncu Lem'a olan altı Nükte‑i Esmâ risalesine; hem حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْkelimesiyle Otuz Birinci Lem'a’nın Birinci Şuâı olan ve otuz üç Âyât‑ı Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işâretini isbât eden ve birer mu'cize‑i Kur'âniye hükmünde bulunan risaleye işâretlerini gösterip, isbât eder.

Sekizinci Remiz

Evvelâ iki suâl‑cevab ile mühim bir hakikati beyân eder. Şöyle ki:
Bütün kıymetdâr kitaplar içinde Risale‑i Nurun Kur'ân’ın işârât ve iltifatına ve evliyâ‑i izâm’ın takdir ve tebşîr ve tahsîsine vech‑i ihtisàsını; Hem Risale‑i Nurun bilfiil hàrikulâde olarak bu asr‑ı zulmet ve vahşet ve dehşette düşmanlarına karşı mukâvemeti ve resâneti ve mü'minlere karşı şefkat ve himâyeti ve talebelerine iksîr‑i nur ve veraset‑i Nübüvvetle hàrika bir sûrette hakikat tedrîsi ve ilim ihdâ’sı ve Muhyî ismine mazhariyetle ölü kalblerin dirilmesi Risale‑i Nurun bir kerâmeti ve bizlere ve ehl‑i îmâna bir ikram‑ı İlâhî ve bir in'âm‑ı Rabbânî olduğundan izhârı tahdîs‑i ni'met olduğunu delilleriyle isbât ve beyân edip, hususî kanâatinden tevellüd eden çok emâreler ve karînelerden üçünü zikirle kerâmet‑i Aleviyeyi tasdik ve temhir edip, hâtime verir.
960
Otuz Birinci Mektûb’un Otuz Birinci Lem'asının otuzbir mes'elesinden Birinci Mes'elesi:
إِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدِى ثَلَثُونَ سَنَةً Hadîs‑i Şerîfinin ihbar‑ı gaybî nev'inden tarihçe musaddak beş lem'a‑i i'câziyesini beyân etmekle, Lisânü'l‑Gayb ve Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn ve Seyyidü'l‑Mürselîn ve Fahrü'l‑Âlemîn’in kısacık bir kelâmında beş lem'a‑i i'câzı bir mirsâd‑ı tefekkür olarak göstermekle, sâir cevâmiü'l‑kelim olan hadîslere nazarı çeviren mu'ciz‑nümâ bir mes'eledir.
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا بَحَقِّ فُرْقَانِكَ الْحَكِيمِ وَبَحُرْمَةِ حَبِيبِكَ الْاَكْرَمِ وَبِحَقِّ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى وَبَحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَبِحَقِّ رِسَالَةِ النّورِ يَا اِلٰهَنَا يَا رَبَّنَا يَا خَالِقَنَا فَاعْفُ عَنَّا كَمَا يَلِيقُ بِعَفْوِكَ بِكَرَمِكَ يَا اَكْرَمَ الْاَكْرَمِينَ وَيَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ آمِينَ
Hâfız Ali(Rahmetullâhi Aleyh Rahmeten Vâsiaten)