Altıncı Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye
Müfârakat‑ı umumiye hengâmı olan harâb‑ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde müfârakat‑ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet‑i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl‑perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda dâimî ve tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi ve tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm.
112
Fıtratımdaki aşk‑ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda bir medâr‑ı tesellî bulmak için yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: “Beni oku ve dikkatle mânâma bak!” Ben de, Sûre‑i Nur’daki Âyet‑i Nur’un rasathânesine girip îmânın dûrbîniyle Âyet‑i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuûr‑u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm:
Nasıl ki; âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân‑ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâli ve o güzellikleri tazelendiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân‑ı seb'asının gizli güzelliklerini izhâr ediyorlar.
Aynen öyle de: Şems‑i Ezel ve Ebed olan Cemîl‑i Zülcelâl’in cemâl‑i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sının sermedî güzelliklerine âyinedârlık edip cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcûdât hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işâretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğu pek çok kuvvetli delilleri ile Risale‑i Nurda tafsîlen izâh edilmiş. Burada o bürhânlardan üç tanesine kısaca işâret edilecek:
Birinci Bürhân
Nasıl ki, işlenmiş bir eserin güzelliği işlemesinin güzelliğine ve işlemek güzelliği ustalığın o san'attan gelen ünvânın güzelliğine ve ustadaki san'atkârlık ünvânının güzelliği o san'atkârın o san'ata ait sıfatının güzelliğine ve sıfatının güzelliği kàbiliyet ve isti'dâdının güzelliğine ve kàbiliyetinin güzelliği zâtının ve hakikatinin güzelliğine derece‑i bedâhette gayet kat'î bir sûrette delâlet ettiği gibi...
113
Aynen öyle de: Bu kâinâtın baştan başa bütün güzel mahlûklarında ve yapılışları güzel umum masnû'larındaki hüsün ve cemâl dahi San'atkâr‑ı Zülcelâl’deki fiillerinin hüsün ve cemâline kat'î şehâdet ve ef'âlindeki hüsün ve cemâl ise, o fiillere bakan ünvânların, yani isimlerin hüsün ve cemâline şüphesiz delâlet ve isimlerin hüsün ve cemâli ise, isimlerin menşe'i olan kudsî sıfatların hüsün ve cemâline kat'î şehâdet ve sıfatların hüsün ve cemâli ise, sıfatların mebde'i olan şuûnât‑ı zâtiyenin hüsün ve cemâline kat'î şehâdet ve şuûnât‑ı zâtiyenin hüsün ve cemâli ise, fâil ve müsemmâ ve mevsuf olan zâtının hüsün ve cemâline ve mâhiyetinin kudsî kemâline ve hakikatinin mukaddes güzelliğine bedâhet derecede kat'î bir sûrette şehâdet eder.
Demek Sâni'‑i Zülcemâl’in kendi Zât‑ı Akdes’ine lâyık öyle hadsiz bir hüsn‑ü cemâli var ki, bir gölgesi bütün mevcûdâtı baştan başa güzelleştirmiş ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliği var ki, bir cilvesi kâinâtı serbeser güzelleştirmiş ve bütün dâire‑i mümkinâtı hüsün ve cemâl lem'alarıyla tezyîn edip ışıklandırmış.
Evet, işlenmiş bir eser fiilsiz olmadığı gibi, fiil dahi fâilsiz olamaz. Ve isimler müsemmâsız olması muhâl olduğu gibi, sıfatlar dahi mevsufsuz mümkün değildir. Mâdem bir san'atın ve eserin vücûdu, bedâhetle o eseri işleyenin fiiline delâlet ve o fiilin vücûdu, fâilinin ve ünvânının ve eseri intac eden sıfatın ve isminin vücûdlarına delâlet eder. Elbette bir eserin kemâli ve cemâli dahi, fiilin kendine mahsûs kemâl ve cemâline, o da ismin kendine münâsib, muvâfık güzelliğine, o dahi zâtın ve hakikatin – fakat zâta ve hakikate lâyık ve muvâfık – kemâline ve cemâline ilmelyakìn ile ve bedâhetle delâlet eder.
Aynen öyle de: Bu eserler perdesi altındaki fa'âliyet‑i dâime, fâilsiz olması muhâl olduğu gibi, bu masnûât üstünde cilveleri ve nakışları göz ile görünen isimler dahi müsemmâsız hiçbir cihetle mümkün olmadığı ve müşâhede derecesinde hissedilen kudret, irâde gibi sıfatlar dahi mevsufsuz olması muhâl olduğundan, şu kâinâtta bütün eserler, mahlûklar, masnû'lar hadsiz vücûdlarıyla, hàlık ve sâni' ve fâillerinin vücûd‑u ef'âline ve esmâsının vücûduna ve evsâfının vücûduna ve şuûnât‑ı zâtiyesinin vücûduna ve Zât‑ı Akdes’inin vücûb‑u vücûduna kat'î bir sûrette delâlet ettikleri gibi; o masnûâtın umumunda görünen muhtelif kemâlât ve ayrı ayrı cemâller ve çeşit çeşit güzellikler, Sâni'‑i Zülcelâl’de olan fiillerin ve isimlerin ve sıfatların ve şe'nlerin ve Zâtının kendilerine mahsûs münâsib ve lâyık ve vâcibiyetine ve kudsiyetine muvâfık olarak hadsiz kemâlâtlarına ve nihâyetsiz cemâllerine ve ayrı ayrı ve umum kâinâtın fevkınde güzelliklerine gayet sarîh şehâdet ve gayet kat'î delâlet ederler.
114
İkinci Bürhân
’ın beş noktası var
Birinci Nokta
Meşreblerinde, mesleklerinde birbirinden ayrı ve uzak olan bütün ehl‑i hakikatin reisleri, zevk ve keşfe istinâd ederek icmâ ile, ittifak ile îmân edip hükmediyorlar ki, bütün mevcûdâttaki hüsün ve cemâl, bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’da bulunan mukaddes hüsün ve cemâlin gölgesi ve lemeâtı ve perdelerin arkasında cilvesidir.
İkinci Nokta
Bütün güzel mahlûklar, kafile kafile arkasında durmayarak gelip gidiyorlar, fenâya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellîsinde devam ettiğinden kat'î bir sûrette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malı ve o âyinelerin cemâli değildir. Belki, güneşin cemâl‑i şuââtı, cereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, sermedî bir cemâlin ışıklarıdırlar.
Üçüncü Nokta
Nurun gelmesi elbette nurânîden ve vücûd vermesi her hâlde mevcûddan ve ihsân ise gınâdan ve sehàvet ise servetten ve ta'lim ilimden gelmesi bedîhî olduğu gibi, hüsün vermek dahi hasenden ve güzelleştirmek, güzelden ve cemâl vermek cemîlden olabilir, başka olamaz.
İşte bu hakikate binâen îmân ederiz ki: Bu kâinâttaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki; bu mütemâdiyen değişen ve tazelenen kâinât, bütün mevcûdâtıyla âyinedârlık dilleriyle, o güzelin cemâlini tavsif ve ta'rif eder.
115
Dördüncü Nokta
Nasıl ki, cesed rûha dayanır, ayakta durur, hayatlanır ve lafız mânâya bakar, ona göre nurlanır ve sûret hakikate istinâd eder, ondan kıymet alır.
Aynen öyle de, bu maddî ve cismânî olan âlem‑i şehâdet dahi bir ceseddir, bir lafızdır, bir sûrettir; âlem‑i gaybın perdesi arkasındaki esmâ‑i İlâhiye’ye dayanır, hayatlanır, istinâd eder, can alır, ona bakar, güzelleşir. Bütün maddî güzellikler, kendi hakikatlerinin ve mânâlarının manevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatleri ise, esmâ‑i İlâhiye’den feyz alırlar ve onların bir nev'i gölgeleridir. Ve bu hakikat, Risale‑i Nurda kat'î isbât edilmiştir.
Demek bu kâinâtta bulunan bütün güzelliklerin envâ'ı ve çeşitleri, âlem‑i gayb arkasında tecellî eden ve kusurdan mukaddes, maddeden mücerred bir cemâlin esmâ vâsıtasıyla cilveleri ve işâretleri ve emârâtlarıdır. Fakat nasıl ki, Vâcibü'l‑Vücûd’un Zât‑ı Akdes’i, başkalara hiçbir cihette benzemez ve sıfatları mümkinâtın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir. Öyle de, O’nun kudsî cemâli, mümkinâtın ve mahlûkatın hüsünlerine benzemez, hadsiz derecede daha àlîdir.
Evet, koca Cennet bütün hüsün ve cemâliyle bir cilvesi bulunan ve bir saat müşâhedesi ehl‑i Cennet’e Cennet’i unutturan bir Cemâl‑i Sermedî, elbette nihâyeti ve şebîhi ve nazîri ve misli olmaz.
Ma'lûmdur ki; herşeyin hüsnü kendine göredir; hem binler tarzda bulunur ve nev'ilerin ihtilâfı gibi güzellikleri de ayrı ayrıdır. Meselâ; göz ile hissedilen bir güzellik, kulak ile hissedilen bir hüsün bir olmaması ve akıl ile fehmedilen bir hüsn‑ü aklî, ağız ile zevk edilen bir hüsn‑ü taam bir olmadığı gibi; kalb, rûh vesâir zâhirî ve bâtınî duyguların istihsân ettikleri ve güzel hissettikleri güzellikler, onların ihtilâfı gibi muhteliftir.
116
Meselâ; îmânın güzelliği ve hakikatin güzelliği ve nurun hüsnü ve çiçeğin hüsnü ve rûhun cemâli ve sûretin cemâli ve şefkatin güzelliği ve adâletin güzelliği ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü ayrı ayrı oldukları gibi; Cemîl‑i Zülcelâl’in nihâyet derecede güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sının güzellikleri dahi ayrı ayrı olduğundan, mevcûdâtta bulunan hüsünler ayrı ayrı düşmüş.
Eğer Cemîl‑i Zülcelâl’in esmâsındaki hüsünlerin mevcûdât âyinelerinde bir cilvesini müşâhede etmek istersen, zeminin yüzünü bir küçük bahçe gibi temâşâ edecek bir geniş, hayâlî göz ile bak ve hem bil ki: Rahmâniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tâbirler, Cenâb‑ı Hakk’ın hem isim, hem fiil, hem sıfât, hem şe'nlerine işâret ederler.
İşte başta insan olarak bütün hayvanatın muntazaman bir perde‑i gaybdan gelen erzâklarına bak, Rahmâniyet‑i İlâhiye’nin cemâlini gör.
Hem bütün yavruların mu'cizâne iâşelerine ve başları üstünde ve annelerinin sînelerinde asılmış tatlı, sâfî, âb‑ı kevser gibi iki tulumbacık süte temâşâ eyle, rahîmiyet‑i Rabbâniyenin câzibedâr cemâlini gör.
Hem bütün kâinâtı envâ'ıyla beraber bir kitab‑ı kebîr-i hikmet ve öyle bir kitab ki; her harfi yüz kelime, her kelimesi yüzer satır, her satırı bin bâb, her bâbı binler küçük kitab hükmüne getiren hakîmiyet‑i İlâhiye’nin cemâl‑i bî-misâline bak, gör.
Hem kâinâtı bütün mevcûdâtıyla mîzanı altına alan ve bütün ecrâm‑ı ulviye ve süfliyenin muvâzenelerini idâme ettiren ve güzelliğin en mühim bir esâsı olan tenâsübü veren ve herşeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk‑ı hayatı verip ihkàk‑ı hak eden ve mütecâvizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak, gör.
117
Hem insanın geçmiş tarihçe‑i hayatını, buğday dânesi küçüklüğündeki kuvve‑i hâfızasında ve her nebât ve ağacın gelecek tarihçe‑i hayat-ı sâniyesini çekirdeğinde yazmasına ve her zîhayatın muhâfazasına lüzumu bulunan âlât ve cihâzâta, meselâ; arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak ve hafîziyet ve hâfiziyet‑i Rabbâniyenin letâfetli cemâlini gör.
Hem zemin sofrasında Kerîm‑i Mutlak olan Rahmân‑ı Rahîm’in misâfirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi', hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk ve safâsına yardım eden cihâzlara bak, ikram ve kerîmiyet‑i Rabbâniyenin gayet şirin cemâlini ve gayet tatlı güzelliğini gör.
Hem Fettâh ve Musavvir isimlerinin tecellîleriyle başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok mânidâr sûretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok câzibedâr sîmâlarına bak, fettâhiyet ve musavviriyet‑i İlâhiye’nin mu'cizâtlı cemâlini gör.
İşte bu mezkûr misâllere kıyâsen Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbirisinin kendine mahsûs öyle kudsî bir cemâli var ki; bir tek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev'i güzelleştiriyor. Bir tek çiçekte bir ismin cilve‑i cemâlini gördüğün gibi bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet’i îmân gözüyle görebilirsen bak, gör; Cemâl‑i Sermedînin derece‑i haşmetini anla.
O güzelliğe karşı îmân güzelliğiyle ve ubûdiyet cemâli ile mukàbele etsen çok güzel bir mahlûk olursun.
Eğer dalâletin hadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfûr kubhuyla mukàbele edip karşılasan, en çirkin bir mahlûk olmakla beraber, bütün güzel mevcûdâtın ma'nen menfûrları olursun.
118
Beşinci Nokta
Nasıl ki, yüzer hüner ve san'at ve kemâl ve cemâlleri bulunan bir Zât; herbir hüner kendini teşhîr etmek ve herbir güzel san'at kendini takdir ettirmek ve herbir kemâl kendini izhâr etmek ve herbir cemâl kendini göstermek istemesi kaidesince O Zât dahi bütün hünerlerini ve san'atlarını ve kemâlâtını ve gizli güzelliklerini ta'rif edecek, teşhîr edecek, gösterecek olan bir hàrika sarayı yapmış. Her kim o mu'cizeli sarayı temâşâ etse, birden ustasının ve sâhibinin hünerlerine ve mehâsinine ve kemâlâtına intikal eder ve gözüyle görür gibi inanır, tasdik eder ve der ki: “Her cihetle güzel ve hünerli olmayan bir zât, böyle her cihetle güzel bir eserin masdarı, mûcidi ve taklidsiz muhteri'i olamaz. Belki onun manevî hüsünleri ve kemâlleri bu saray ile tecessüm etmiş gibidir.” hükmeder.
Aynen öyle de, bu kâinât denilen dünyadan, meşher‑i acâib ve saray‑ı muhteşemin hüsünlerini gören ve aklı çürük ve kalbi bozuk olmayan elbette intikal edecek ki, bu saray bir âyinedir; başkasının cemâlini ve kemâlini göstermek için böyle süslenmiş. Evet mâdem bu saray‑ı âlemin başka emsâli yok ki, güzellikleri ondan iktibas edip taklid edilsin. Elbette ve her hâlde bunun ustası kendi Zâtında ve Esmâsında kendine lâyık güzellikleri var ki, kâinât ondan iktibas ediyor ve ona göre yapılmış ve onları ifâde etmek için bir kitab gibi yazılmış.
Üçüncü Bürhân’ın
üç nüktesi var.
Birinci Nükte
Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfında gayet güzel bir tafsîl ve kuvvetli hüccetlerle beyân edilen bir hakikattir. Tafsîlini ona havâle ederek burada kısa bir işâretle ona bakacağız; şöyle ki:
Bu masnûâta, hususan hayvanat ve nebâtâta bakıyoruz, görüyoruz ki: Kasd ve irâdeyi gösteren ve ilim ve hikmeti bildiren dâimî bir tezyîn, bir süslemek ve tesâdüfe hamli imkânsız bir tanzim, bir güzelleştirmek hükmediyor.
119
Hem kendi san'atını beğendirmek ve nazar‑ı dikkati celbetmek ve masnû'unu ve seyircilerini memnun etmek için herşeyde öyle bir nâzik san'at ve ince hikmet ve àlî zînet ve şefkatli bir tertib ve tatlı vaziyet görünüyor; bedâhet derecesinde anlaşılır ki, kendini zîşuûrlara bildirmek ve tanıttırmak isteyen perde‑i gayb arkasında öyle bir san'atkâr var ki, herbir san'atıyla çok hünerlerini ve kemâlâtını teşhîr ile kendini sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ister.
Hem zîşuûr mahlûkları minnetdâr ve mesrûr ve kendine dost etmek için tesâdüfe havâlesi imkân haricinde ve umulmadığı yerden lezîz ni'metlerin her çeşidini onlara ihsân ediyor.
Hem derin bir şefkati ve yüksek bir merhameti ihsâs eden manevî ve kerîmâne bir muâmele, bir muârefe ve lisân‑ı hâl ile ve dostâne bir mükâleme ve duâlarına rahîmâne bir mukàbele görünüyor.
Demek bu güneş gibi zâhir olan tanıttırmak ve sevdirmek keyfiyeti arkasında müşâhede edilen lezzetlendirmek ve ni'metlendirmek ikramı ise, gayet esâslı bir irâde‑i şefkat ve gayet kuvvetli bir arzu‑yu merhametten ileri geliyor.
Ve böyle kuvvetli bir irâde‑i şefkat ve rahmet ise, hiçbir cihette ihtiyacı olmayan bir Müstağnî‑i Mutlakta bulunması elbette ve her hâlde kendini âyinelerde görmek ve göstermek isteyen ve tezâhür etmek, mâhiyetinin muktezâsı ve tebârüz etmek, hakikatinin şe'ni bulunan nihâyet kemâlde bir cemâl‑i bî-misâl ve ezelî bir hüsn‑ü lâyezâlî ve sermedî bir güzellik vardır ki; o cemâl kendini muhtelif âyinelerde görmek ve göstermek için merhamet ve şefkat sûretine girmiş, sonra zîşuûr âyinelerinde in'âm ve ihsân vaziyetini almış, sonra tahabbüb ve taarrüf – yani kendini tanıttırmak ve bildirmek – keyfiyetini takmış, sonra masnûâtı zînetlendirmek, güzelleştirmek ışığını vermiş.
İkinci Nükte
Nev'‑i insanda, hususan yüksek tabakasında, meslekleri ayrı ayrı hadsiz zâtlarda, gayet esâslı bir sûrette bulunan şedîd bir aşk‑ı Lâhutî ve kuvvetli bir muhabbet‑i Rabbâniye, bilbedâhe misilsiz bir cemâle işâret belki şehâdet eder.
120
Evet böyle bir aşk öyle bir cemâle bakar, iktiza eder ve öyle bir muhabbet böyle bir hüsn ister. Belki bütün mevcûdâtta lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile edilen umum hamd ve senâlar, o ezelî hüsne bakıyor, gidiyor. Belki Şems‑i Tebrizî gibi bir kısım âşıkların nazarında bütün kâinâtta bulunan umum incizablar, cezbeler, câzibeler, câzibedâr hakikatler, ezelî ve ebedî bir hakikat‑i câzibedâra işâretlerdir. Ve ecrâmı ve mevcûdâtı mevlevî‑misâl pervâne gibi raks ve semâ'a kaldıran cezbedârâne harekât ve deverân, o hakikat‑i câzibedârın cemâl‑i kudsîsinin hükümdarâne tezâhüratı karşısında âşıkâne ve vazifedârâne bir mukàbeledir.
Üçüncü Nükte
Bütün ehl‑i tahkîkin icmâıyla vücûd hayr‑ı mahzdır, nurdur. Adem şerr‑i mahzdır, zulmettir. Bütün hayırlar, iyilikler, güzellikler, lezzetler – tahlil neticesinde – vücûddan neş'et ettiklerini ve bütün fenâlıklar, şerler, musîbetler, elemler – hattâ ma'siyetler – ademe râci' olduğunu ehl‑i akıl ve ehl‑i kalbin büyükleri ittifak etmişler.
Eğer desen: Mâdem bütün güzelliklerin menba'ı vücûddur, vücûdda küfür ve enâniyet‑i nefsiye dahi var?
Elcevab: Küfür ise, hakàik‑ı îmâniyeyi inkâr ve nefy olduğundan ademdir. Enâniyetin vücûdu ise, haksız temellük ve âyinedârlığını bilmemek ve mevhûmu muhakkak bilmekten ileri geldiğinden vücûd rengini ve sûretini almış bir ademdir.
121
Mâdem bütün güzelliklerin menba'ı vücûddur ve bütün çirkinliklerin mâdeni ademdir. Elbette vücûdun en kuvvetlisi ve en yükseği ve en parlağı ve ademden en uzağı vâcib bir vücûd ve ezelî ve ebedî bir varlık, en kuvvetli ve en yüksek ve en parlak ve kusurdan en uzak bir cemâl ister, belki öyle bir cemâli ifâde eder, belki öyle bir cemâl olur. Güneşe, ihâtalı bir ziyânın lüzumu gibi Vâcibü'l‑Vücûd dahi sermedî bir cemâl istilzam eder; onun ile ışık verir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
İhtar: Âyet‑i Hasbiye-i Nuriyenin merâtibinden dokuz mertebesi yazılacaktı, fakat bazı esbâba binâen şimdilik üç mertebe te'hir edildi.
Tenbih: Risale‑i Nur, Kur'ânın ve Kur'ân’dan çıkan bürhânî bir tefsir olduğundan, Kur'ânın nükteli, hikmetli, lüzumlu, usandırmayan tekrârâtı gibi onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarûrî ve maslahatlı tekrârâtı vardır. Hem Risale‑i Nur, zevk ve şevk ile dillerde usandırmayan, dâima tekrar edilen kelime‑i tevhidin delilleri olmasından, zarûrî tekrârâtı kusur değil; usandırmaz ve usandırmamalı.
122
[1]اَلْبَابُ الْخَامِسُ
[2]فِى مَرَاتِبِ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾(Hâşiye‑1)
وَهُوَ خَمْسُ نُكَتٍ
[3]اَلنُّكْتَةُ الْاُولٰى
[4]فَهَذَا الْكَلَامُ دَوَاءٌ مُجَرَّبٌ لِمَرَضِ الْعَجْزِ الْبَشَرِيِّ وَسَقَمِ الْفَقْرِ الْإِنْسَانِيِّ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾(Hâşiye‑2) (Tercüme)
123
[5]إِذْ هُوَ الْمُوجِدُ الْمَوْجُودُ الْبَاقِي فَلَا بَأْسَ بِزَوَالِ الْمَوْجُودَاتِ لِدَوَامِ الْوُجُودِ الْمَحْبُوبِ بِبَقَاءِ مُوجِدِهِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ .
[6]وَهُوَ الصَّانِعُ الْفَاطِرُ الْبَاقِي فَلَا حُزْنَ عَلَى زَوَالِ الْمَصْنُوعِ لِبَقَاءِ مَدَارِ الْمَحَبَّةِ فِي صَانِعِهِ.
[7]وَهُوَ الْمَلِكُ الْمَالِكُ الْبَاقِي فَلَا تَأَسُّفَ عَلَى زَوَالِ الْمُلْكِ الْمُتَجَدِّدِ فِي زَوَالٍ وَذَهَابٍ.
[8]وَهُوَ الشَّاهِدُ الْعَالِمُ الْبَاقِي فَلَا تَحَسُّرَ عَلَى غَيْبُوبَةِ الْمَحْبُوبَاتِ مِنَ الدُّنْيَا لِبَقَائِهَا فِي دَائِرَةِ عِلْمِ شَاهِدِهَا وَفِي نَظَرِهِ.
[9]وَهُوَ الصَّاحِبُ الْفَاطِرُ الْبَاقِي فَلَا كَدَرَ عَلَى زَوَالِ المُسْتَحْسَنَاتِ لِدَوَامِ مَنْشَأِ مَحَاسِنِهَا فِي أَسْمَاءِ فَاطِرِهَا.
[10]وَهُوَ الْوَارِثُ الْبَاعِثُ الْبَاقِي فَلَا تَلَهُّفَ عَلَى فِرَاقِ الْأَحْبَابِ لِبَقَاءِ مَنْ يَرِثُهُمْ وَيَبْعَثُهُمْ.
[11]وَهُوَ الْجَمِيلُ الْجَلِيلُ الْبَاقِي فَلَا تَحَزُّنَ عَلَى زَوَالِ الْجَمِيلَاتِ الَّتِي هِيَ مَرَايَا لِلْأَسْمَآءِ الْجَمِيلَاتِ لِبَقَاءِ الْأَسْمَاءِ بِجَمَالِهَا بَعْدَ زَوَالِ الْمَرَايَا.
[12]وَهُوَ الْمَعْبُودُ الْمَحْبُوبُ الْبَاقِي فَلَا تَأَلُّمَ مِنْ زَوَالِ الْمَحْبُوبَاتِ الْمَجَازِيَّةِ لِبَقَاءِ الْمَحْبُوبِ الْحَقِيقِيِّ.
[13]وَهُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الْوَدُودُ الرَّءُوفُ الْبَاقِي فَلَا غَمَّ وَلَا مَأْيُوسِيَّةَ وَلَا أَهَمِّيَّةَ مِنْ زَوَالِ الْمُنْعِمِينَ الْمُشْفِقِينَ الظَّاهِرِينَ لِبَقَاءِ مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ وَشَفَقَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ.(Tercüme)
124
[14]وَهُوَ الْجَمِيلُ اللَّطِيفُ الْعَطُوفُ الْبَاقِي فَلَا حُرْقَةَ وَلَا عَبْرَةَ بِزَوَالِ اللَّطِيفَاتِ الْمُشْفِقَاتِ لِبَقَاءِ مَنْ يَقُومُ مَقَامَ كُلِّهَا، وَلَا يَقُومُ الْكُلُّ مَقَامَ تَجَلٍّ وَاحِدٍ مِنْ تَجَلِّيَاتِهِ؛
[15]فَبَقَاؤُهُ بِهَذِهِ الْأَوْصَافِ يَقُومُ مَقَامَ كُلِّ مَا فَنِيَ وَزَالَ مِنْ أَنْوَاعِ مَحْبُوبَاتِ كُلِّ أَحَدٍ مِنَ الدُّنْيَا.﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
[16]نَعَمْ حَسْبِي مِنْ بَقَاءِ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا بَقَاءُ مَالِكِهَا وَصَانِعِهَا وَفَاطِرِهَا.
[17]اَلنُّكْتَةُ الثَّانِيَةُ
[18]حَسْبِي(Hâşiye‑1) مِنْ بَقَائِي أَنَّ اللهَ هُوَ إِلٰهِيَ الْبَاقِي، وَخَالِقِيَ(Hâşiye‑2) الْبَاقِي، وَمُوجِدِيَ الْبَاقِي، وَفَاطِرِيَ الْبَاقِي، وَمَالِكِيَ الْبَاقِي، وَشَاهِدِيَ الْبَاقِي، وَمَعْبُودِيَ الْبَاقِي وبَاعِثِيَ الْبَاقِي،(Tercüme)
125
[19]فَلَا بَأْسَ وَلَا حُزْنَ وَلَا تَأَسُّفَ وَلَا تَحَسُّرَ عَلَى زَوَالِ وُجُودِي لِبَقَاءِ مُوجِدِي، وَإِيجَادِهِ بِأَسْمَائِهِ. وَمَا فِي شَخْصِي مِنْ صِفَةٍ إِلَّا وَهِيَ مِنْ شُعَاعِ اسْمٍ مِنْ أَسْمَائِهِ الْبَاقِيَةِ؛ فَزَوَالُ تِلْكَ الصِّفَةِ وَفَنَاءُهَا لَيْسَ إِعْدَامًا لَهَا، لِأَنَّهَا مَوْجُودَةٌ فِي دَائِرَةِ الْعِلْمِ وَبَاقِيَةٌ وَمَشْهُودَةٌ لِخَالِقِهَا.
[20]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْبَقَاءِ وَلَذَّتِهِ عِلْمِي وَإِذْعَانِي وَشُعُورِي وَإِيمَانِي بِأَنَّهُ إِلٰهِيَ الْبَاقِي الْمُتَمَثِّلُ شُعَاعُ اسْمِهِ الْبَاقِي فِي مِرْآةِ مَاهِيَّتِي؛ وَمَا حَقِيقَةُ مَاهِيَّتِي إِلَّا ظِلٌّ لِذٰلِكَ الِاسْمِ. فَبِسِرِّ تَمَثُّلِهِ فِي مِرْآةِ حَقِيقَتِي صَارَتْ نَفْسُ حَقِيقَتِي مَحْبُوبَةً، لَا لِذَاتِهَا بَلْ بِسِرِّ مَا فِيهَا وَبَقَاءُ مَا تَمَثَّلَ فِيهَا أَنْوَاعُ بَقَاءٍ لَهَا.
[21]اَلنُّكْتَةُ الثَّالِثَةُ(Hâşiye‑1)
[22]﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾إِذْ هُوَ الْوَاجِبُ الْوُجُودِِ الَّذِي مَا هذِهِ الْمَوْجُودَاتُ السَّيَّالَاتُ إِلَّا مَظَاهِرُ لِتَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ إِيجَادِهِ وَوُجُودِهِ؛ بِهِ وَبِالِانْتِسَابِ إِلَيْهِ وَبِمَعْرِفَتِهِ أَنْوَارُ الْوُجُودِ بِلَا حَدٍّ. وَبِدُونِهِ ظُلُمَاتُ الْعَدَمَاتِ وَآلَامُ الْفِرَاقَاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَاتِ.(Tercüme)
126
[23]وَمَا هَذِهِ الْمَوْجُودَاتُ السَّيَّالَةُ إِلَّا وَهِيَ مَرَايَا وَهِيَ مُتَجَدِّدَةٌ بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الِاعْتِبَارِيَّةِ فِي فَنَائِهَا وَزَوَالِهَا وَبَقَائِهَا بِسِتَّةِ وُجُوهٍ:
[24]اَلْأَوَّلُ: بَقَاءُ مَعَانِيهَا الْجَمِيلَةِ وَهُوِيَّاتِهَا الْمِثَالِيَّةِ.
[25]وَالثَّانِى: بَقَاءُ صُوَرِهَا فِي الْأَلْوَاحِ الْمِثَالِيَّةِ.
[26]وَالثَّالِثُ: بَقَاءُ ثَمَرَاتِهَا الْأُخْرَوِيَّةِ.
[27]وَالرّابِعُ: بَقَاءُ تَسْبِيحَاتِهَا الرَّبَّانِيَّةِ الْمُتَمَثِّلَةِ لَهَا الَّتِي هِيَ نَوْعُ وُجُودٍ لَهَا.
[28]وَالْخَامِسُ: بَقَاؤُهَا فِي الْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ.
[29]وَالسَّادِسُ: بَقَاءُ أَرْوَاحِهَا إِنْ كَانَتْ مِنْ ذَوِي الْأَرْوَاحِ(Hâşiye‑1)
[30]وَمَا وَظِيفَتُهَا فِي كَيْفِيَّاتِهَا الْمُتَخَالِفَةِ فِي مَوْتِهَا وَفَنَائِهَا وَزَوَالِهَا وَعَدَمِهَا وَظُهُورِهَا وَانْطِفَائِهَا: إِلَّا إِظْهَارُ الْمُقْتَضِيَاتِ لِأَسْمَاءٍ إِلٰهِيَّةٍ، فَمِنْ سِرِّ هَذِهِ الْوَظِيفَةِ صَارَتِ الْمَوْجُودَاتُ كَسَيْلٍ فِي غَايَةِ السُّرْعَةِ تَتَمَوَّجُ مَوْتًا وَحَيَاةً وَوُجُودًا وَعَدَمًا. وَمِنْ هَذِهِ الْوَظِيفَةِ تَتَظَاهَرُ الْفَعَّالِيَّةُ الدَّائِمَةُ وَالْخَلَّاقِيَّةُ الْمُسْتَمِرَّةُ. فَلَا بُدَّ لِي وَلِكُلِّ أَحَدٍ أَنْ يَقُولَ:
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾(Tercüme)
127
[31]يَعْنِي؛ حَسْبِي مِنَ الْوُجُودِ أَنِّي أَثَرٌ مِنْ آثَارِ وَاجِبِ الْوُجُودِ. كَفَانِي آنٌ سَيَّالٌ مِنْ هَذَا الْوُجُودِ الْمُنَوَّرِ الْمَظْهَرِ مِنْ مَلَايِينِ سَنَةٍ مِنَ الْوُجُودِ الْمُزَوَّرِ الْأَبْتَرِ.
[32]نَعَمْ بِسِرِّ الِانْتِسَابِ الْإِيمَانيِّ تَقُومُ دَقِيقَةٌ مِنَ الْوُجُودِ؛ مَقَامَ أُلُوفِ سَنَةٍ بِلَا إنتساب إِيمَانِيٍّ، بَلْ تِلْكَ الدَّقِيقَةُ أَتَمُّ وَأَوْسَعُ بِمَرَاتِبَ مِنْ تِلْكَ الْآلَافِ سَنَةٍ.
[33]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْوُجُودِ وَقِيمَتِهِ أَنِّي صَنْعَةُ مَنْ هُوَ فِي السَّمَاءِ عَظَمَتُهُ، وَفِي الْأَرْضِ آيَاتُهُ، وَخَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ.
[34]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْوُجُودِ وَكَمَالِهِ أَنِّي مَصْنُوعُ مَنْ زَيَّنَ وَنَوَّرَ السَّمَاءَ بِمَصَابِيحَ، وَزَيَّنَ وَبَهَّر الْأَرْضَ بِأَزَاهِيرَ.
[35]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْفَخْرِ وَالشَّرَفِ أَنِّي مَخْلُوقٌ وَمَمْلُوكٌ وَعَبْدٌ لِمَنْ هَذِهِ الْكَائِنَاتُ بِجَمِيعِ كَمَالَاتِهَا وَمَحَاسِنِهَا ظِلٌّ ضَعِيفٌ بِالنِّسْبَةِ إِلَى كَمَالِهِ وَجَمَالِهِ، وَمِنْ آيَاتِ كَمَالِهِ وَإِشَارَاتِ جَمَالِهِ.
[36]وَكَذَا حَسْبِي مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَنْ يَدَّخِرُ مَا لَا يُعَدُّ وَلَا يُحْصَى مِنْ نِعَمِهِ فِي صُنَيْدِقَاتٍ لَطِيفَةٍ هِيَ بَيْنَ « الْكَافِ وَالنُّونِ » فَيدَّخِرُ بِقُدْرَتِهِ مَلَايِينَ قِنْطَارٍ فِي قَبْضَةٍ وَاحِدَةٍ فِيهَا صُنَيْدِقَاتٌ لَطِيفَةٌ تُسَمَّى بُذُورًا وَنَوَايَا.
[37]وَكَذَا حَسْبِي مِنْ كُلِّ ذِي جَمَالٍ وَذِي إِحْسَانٍ؛ الْجَمِيلُ الرَّحِيمُ الَّذِي مَا هَذِهِ الْمَصْنُوعَاتُ الْجَمِيلَاتُ إِلَّا مَرَايَا مُتَفَانِيَةٌ لِتَجَدُّدِ أَنْوَارِ جَمَالِهِ بِمَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ. وَهَذِهِ النِّعَمُ الْمُتَوَاتِرَةُ وَالْأَثْمَارُ الْمُتَعَاقِبَةُ فِي الرَّبِيعِ وَالصَّيْفِ مَظَاهِرُ لِتَجَدُّدِ مَرَاتِبِ إِنْعَامِهِ الدَّائِمِ عَلَى مَرِّ الْأَنَامِ وَالْأَيَّامِ وَالْأَعْوَامِ.(Tercüme)
128
[38]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْحَيَاةِ وَمَاهِيَّتِهَا أَنِّي خَرِيطَةٌ وَفِهْرِسْتَةٌ وَفَذْلَكَةٌ وَمِيزَانٌ وَمِقْيَاسٌ لِجَلَوَاتِ أَسْمَاءِ خَالِقِ الْمَوْتِ وَالْحَيَاةِ.
[39]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْحَيَاةِ وَوَظِيفَتِهَا كَوْنِي كَكَلِمَةٍ مَكْتُوبَةٍ بِقَلَمِ الْقُدْرَةِ، وَمُفْهِمَةٍ دَالَّةٍ عَلَى أَسْمَاءِ الْقَدِيرِ الْمُطْلَقِ الْحَيِّ الْقَيُّومِ بِمَظْهَرِيَّةِ حَيَاتِي لِلشُّئُونِ الذَّاتِيَّةِ لِفَاطِرِي الَّذِي لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنٰى.
[40]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْحَيَاةِ وَحُقُوقِهَا إِعْلَانِي وَتَشْهِيرِي بَيْنَ إِخْوَانِي الْمَخْلُوقَاتِ وَإِعْلَانِي وَإِظْهَارِي لِنَظَرِ شُهُودِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ بِتَزَيُّنِي بِجَلَواتِ أَسْمَاءِ خَالِقِيَ الَّذِي زَيَّنَنِي بِمُرَصَّعَاتِ حُلَّةِ وُجُودِي وَخِلْعَةِ فِطْرَتِي وَقِلَادَةِ حَيَاتِي الْمُنْتَظَمَةِ الَّتِي فِيهَا مُزَيَّنَاتُ هَدَايَا رَحْمَتِهِ.
[41]وَكَذَا حَسْبِي مِنْ حُقُوقِ حَيَاتِي فَهْمِي لِتَحِيَّاتِ ذَوِي الْحَيَاةِ لِوَاهِبِ الْحَيَاةِ وَشُهُودِي لَهَا وَشَهَادَاتِي عَلَيْهَا.
[42]وَكَذَا حَسْبِي مِنْ حُقُوقِ حَيَاتِي تَبَرُّجِي وَتَزَيُّنِي بِمُرَصَّعَاتِ جَوَاهِرِ إِحْسَانِهِ بِشُعُورٍ إِيمَانِيٍّ لِلْعَرْضِ لِنَظَرِ شُهُودِ سُلْطَانِي الْأَزَلِيِّ.
[43]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْحَيَاةِ وَلَذَّتِهَا عِلْمِي وَإِذْعَانِي وَشُعُورِي وَإِيمَانِي، بِأَنِّي عَبْدُهُ وَمَصْنوعُهُ وَمَخْلُوقُهُ وَفَقِيرُهُ وَمُحْتَاجٌ إِلَيْهِ؛ وَهُوَ خَالِقِي رَحِيمٌ بِي كَرِيمٌ لَطِيفٌ مُنْعِمٌ عَلَىَّ، يُرَبِّينِي كَمَا يَلِيقُ بِحِكْمَتِهِ وَرَحْمَتِهِ.
[44]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْحَيَاةِ وَقِيمَتِهَا مِقْيَاسِيَّتِي بِأَمْثَالِ عَجْزِي الْمُطْلَقِ وَفَقْرِي الْمُطْلَقِ وَضَعْفِي الْمُطْلَقِ لِمَرَاتِبِ قُدْرَةِ الْقَدِيرِ الْمُطْلَقِ، وَدَرَجَاتِ رَحْمَةِ الرَّحِيمِ الْمُطْلَقِ، وَطَبَقَاتِ قُوَّةِ الْقَوِيِّ الْمُطْلَقِ.(Tercüme)
129
[45]وَكَذَا حَسْبِي بِمَعْكَسِيَّتِي بِجُزْئِيَّاتِ صِفَاتِي مِنَ الْعِلْمِ وَالْإِرَادَةِ وَالْقُدْرَةِ الْجُزْئِيَّةِ لِفَهْمِ الصِّفَاتِ الْمُحِيطَةِ لِخَالِقِي. فَأَفْهَمُ عِلْمَهُ الْمُحِيطَ بِمِيزَانِ عِلْمِي الْجُزْئِيِّ.
[46]وَهَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْكَمَالِ؛ عِلْمِي بِأَنَّ إِلٰهِي هُوَ الْكَامِلُ الْمُطْلَقُ. فَكُلُّ مَا فِي الْكَوْنِ مِنَ الْكَمَالِ مِنْ آيَاتِ كَمَالِهِ، وَإِشَارَاتٌ إِلَى كَمَالِهِ.
[47]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْكَمَالِ فِي نَفْسِي، اَلْإِيمَانُ بِاللهِ. إِذِ الْإِيمَانُ لِلْبَشَرِ مَنْبَعٌ لِكُلِّ كَمَالَاتِهِ.
[48]وَكَذَا حَسْبِي مِنْ كُلِّ شَيْءٍ لِأَنْوَاعِ حَاجَاتِي الْمَطْلُوبَةِ بِأَنْوَاعِ أَلْسِنَةِ جِهَازاتِي الْمُخْتَلِفَةِ، إِلٰهِي وَرَبِّي وَخَالِقِي وَمُصَوِّرِي الَّذِي لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى الَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِي وَيُرَبِّينِي وَيُدَبِّرُنِي وَيُكَمِّلُنِي،(Hâşiye‑1) ❋ جَلَّ جَلَالُهُ وَعَمَّ نَوَالُهُ.
[49]اَلنُّكْتَةُ الرَّابِعَةُ
[50]حَسْبِي لِكُلِّ مَطَالِبِي مَنْ فَتَحَ صُورَتِي وَصُورَةَ أَمْثَالِي مِنْ ذَوِي الْحَيَاةِ فِي الْمَاءِ بِلَطِيفِ صُنْعِهِ وَلَطِيفِ قُدْرَتِهِ وَلَطِيفِ حِكْمَتِهِ وَلَطِيفِ رُبُوبِيَّتِهِ.
[51]وَكَذَا حَسْبِي لِكُلِّ مَقَاصِدِي مَنْ أَنْشَأَنِي وَشَقَّ سَمْعِي وَبَصَرِي، وَأَدْرَجَ فِي جِسْمِي لِسَانًا وَجَنَانًا، وَأَوْدَعَ فِيهَا وَفِي جِهَازَاتِي؛ مَوَازِينَ حَسَّاسَةً لَا تُعَدُّ لِوَزْنِ مُدَّخَرَاتِ أَنْوَاعِ خَزَائِنِ رَحْمَتِهِ. وَكَذَا أَدْمَجَ فِي لِسَانِي وَجَنَانِي وَفِطْرَتِي آلَاتٍ جَسَّاسَةً لَا تُحْصَى لِفَهْمِ أَنْوَاعِ كُنُوزِ أَسْمَائِهِ.
[52]وَكَذَا حَسْبِي مَنْ أَدْرَجَ فِي شَخْصِي الصَّغِيرِ الْحَقِيرِ، وَأَدْمَجَ فِي وُجُودِي الضَّعِيفِ الْفَقِيرِ هَذِهِ الْأَعْضَاءَ وَالْآلَاتِ وَهَذِهِ الْجَوَارِحَ وَالْجِهَازَاتِ وَهَذِهِ الْحَوَاسَّ وَالْحِسِّيَّاتِ وَهَذِهِ اللَّطَائِفَ وَالْمَعْنَوِيَّاتِ؛ لِإِحْسَاسِ جَمِيعِ أَنْوَاعِ نِعَمِهِ، وَلِإِذَاقَةِ أَكْثَرِ تَجَلِّيَاتِ أَسْمَائِهِ بِجَلِيلِ أُلُوهِيَّتِهِ وَجَمِيلِ رَحْمَتِهِ وَبِكَبِيرِ رُبُوبِيَّتِهِ وَكَرِيمِ رَأْفَتِهِ وَبِعَظِيمِ قُدْرَتِهِ وَلَطِيفِ حِكْمَتِهِ.(Tercüme)
130
[53]اَلنُّكْتَةُ الْخَامِسَةُ
[54]لَابُدَّ لِي وَلِكُلِّ أَحَدٍ أَنْ يَقُولَ حَالًا وَقَالًا وَمُتَشَكِّرًا وَمُفْتَخِرًا:
[55]حَسْبِي مَنْ خَلَقَنِي، وَأَخْرَجَنِي مِنْ ظُلْمَةِ الْعَدَمِ، وَأَنْعَمَ عَلَيَّ بِنُورِ الْوُجُودِ.
[56]وَكَذَا حَسْبِي مَنْ جَعَلَنِي حَيًّا فَأَنْعَمَ عَلَيَّ نِعْمَةَ الْحَيَاةِ الَّتِي تُعْطِي لِصَاحِبِهَا كُلَّ شَيْءٍ(Hâşiye‑1) وَتَمُدُّ يَدَ صَاحِبِهَا إِلَى كُلِّ شَيْءٍ.
[57]وَكَذَا حَسْبِي مَنْ جَعَلَنِي إِنْسَانًا فَأَنْعَمَ عَلَيَّ بِنِعْمَةِ الْإِنْسَانِيَّةِ الَّتِي صَيَّرَتِ الْإِنْسَانَ عَالَمًا صَغِيرًا أَكْبَرَ مَعْنًى مِنَ الْعَالَمِ الْكَبِيرِ.
[58]وَكَذَا حَسْبِي مَنْ جَعَلَنِي مُؤْمِنًا فَأَنْعَمَ عَلَيَّ نِعْمَةَ الْإِيمَانِ الَّذِي يُصَيِّرُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ كَسُفْرَتَيْنِ(Hâşiye‑2) مَمْلُوئَتَيْنِ مِنَ النِّعَمِ يُقَدِّمُهُمَا إِلَى الْمُؤْمِنِ بِيَدِ الْإِيمَانِ.
[59]وَكَذَا حَسْبِي مَنْ جَعَلَنِي مِنْ أُمَّةِ حَبِيبِهِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، فَأَنْعَمَ عَلَيَّ بِمَا فِي الْإِيمَانِ مِنَ الْمَحَبَّةِ وَالْمَحْبُوبِيَّةِ الْإِلٰهِيَّةِ، الَّتِي هِيَ مِنْ أَعْلَى مَرَاتِبِ الْكَمَالَاتِ الْبَشَرِيَّةِ‥ وَبِتِلْكَ الْمَحَبَّةِ الْإِيمَانِيَّةِ تَمْتَدُّ أَيَادِي اسْتِفَادَةِ الْمُؤْمِنِ إِلَى مَا لَا يَتَنَاهى مِنْ مُشْتَمَلَاتِ دَائِرَةِ الْإِمْكَانِ وَالْوُجُوبِ.
[60]وَكَذَا حَسْبِي مَنْ فَضَّلَنِي جِنْسًا وَنَوْعًا وَدِينًا وَإِيمَانًا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ مَخْلُوقَاتِهِ، فَلَمْ يَجْعَلْنِي جَامِدًا وَلَا حَيَوَانًا وَلَا ضَالًّا . فَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الشُّكْرُ.
[61]وَكَذَا حَسْبِي مَنْ جَعَلَنِي مَظْهَرًا جَامِعًا لِتَجَلِّيَاتِ أَسْمَائِهِ، وَأَنْعَمَ عَلَيَّ بِنِعْمَةٍ لَا تَسَعُهَا الْكَائِنَاتُ بِسِرِّ حَدِيثِ « لَا يَسَعُنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَيَسَعُنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ » يَعْنِي أَنَّ الْمَاهِيَّةَ الْإِنْسَانِيَّةَ مَظْهَرٌ جَامِعٌ لِجَمِيعِ تَجَلِّيَاتِ الْأَسْمَاءِ الْمُتَجَلِّيَةِ فِي جَمِيعِ الْكَائِنَاتِ.(Tercüme)
131
[62]وَكَذَا حَسْبِي مَنِ اشْتَرَى مُلْكَهُ الَّذِي عِنْدِي مِنِّي لِيَحْفَظَهُ لِي، ثُمَّ يُعِيدَهُ إِلَيَّ، وَأَعْطَانَا ثَمَنَهُ الْجَنَّةَ. فَلَهُ الشُّكْرُ وَلَهُ الْحَمْدُ بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ وُجُودِي فِي ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ.
[63]حَسْبي رَبِّي جَلَّ اللهُ
[64]نُورُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ
[65]لَٓا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ
[66]حَسْبِي رَبِّي جَلَّ اللهُ
[67]سِرُّ قَلْبِي ذِكْرُ اللهِ
[68]ذِكْرُ أَحْمَدَ صَلَّى اللهُ
[69]لَٓا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ(Tercüme)
132
Altıncı Şuâ
Yalnız İki Nükte’dir.
﴿﷽﴾
Namazdaki teşehhüdde bulunan اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ ilâ âhirihî’nin iki noktasına gelen iki suâle iki cevaptır. Teşehhüdün sâir hakikatlerinin beyânı başka vakte ta'lik edilerek bu Altıncı Şuâ’da yüzer nüktesinden yalnız İki Nüktesi muhtasar bir sûrette beyân edilecek.
Birinci Suâl
Teşehhüdün mübârek kelimâtı, mi'râc gecesinde Cenâb‑ı Hak ile Resûlünün bir mükâlemeleri olduğu hâlde, namazda okunmasının hikmeti nedir?
Elcevab: Her mü'minin namazı, onun bir nev'i mi'râcı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mi'râc‑ı Ekber-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’da söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle, o kudsî sohbet tahattur edilir. O tahatturla o mübârek kelimelerin mânâları cüz'iyetten külliyete çıkar ve o kudsî ve ihâtalı mânâlar tasavvur edilir veya edilebilir. Ve o tasavvur ile kıymeti ve nuru teâlî edip genişlenir.
133
Meselâ: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gecede Cenâb‑ı Hakk’a karşı selâm yerinde اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ demiş. Yani: “Bütün zîhayatların, hayatlarıyla gösterdikleri tesbihât‑ı hayatiye ve sâni'lerine takdim ettikleri fıtrî hediyeler Ey Rabbim, sana mahsûstur. Ben dahi bütün onları tasavvurumla ve îmânımla sana takdim ediyorum.”
Evet nasıl ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm اَلتَّحِيَّاتُ kelimesiyle bütün zîhayatın ibâdât‑ı fıtriyelerini niyet edip takdim ediyor. Öyle de, tahiyyâtın hülâsası olan اَلْمُبَارَكَاتُ kelimesiyle de bütün medâr‑ı bereket ve tebrik ve Bârekallâh dediren ve mübârek denilen ve hayatın ve zîhayatın hülâsası olan mahlûklar, hususan tohumların ve çekirdeklerin, dânelerin, yumurtaların fıtrî mübârekiyetlerini ve bereketlerini ve ubûdiyetlerini temsîl ederek, o geniş mânâ ile söylüyor.
Ve mübârekâtın hülâsası olan اَلصَّلَوَاتُ kelimesiyle de zîhayatın hülâsası olan bütün zîrûhun ibâdât‑ı mahsûsalarını tasavvur edip Dergâh‑ı İlâhî’ye o ihâtalı mânâsıyla arzediyor.
Ve اَلطَّيِّبَاتُ kelimesiyle de, zîrûhun hülâsaları olan kâmil insanların ve melâike‑i mukarrebînin, salavâtın hülâsası olan “tayyibât” ile nurânî ve yüksek ibâdetlerini irâde ederek ma'bûd’una tahsîs ve takdim eder.
134
Hem nasıl ki, o gecede Cenâb‑ı Hak tarafından اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِيُّ demesi, istikbâlde yüzer milyon insanların herbiri, her gün, hiç olmazsa on defa اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِيُّ demelerini âmirâne iş'âr eder ve o selâm‑ı İlâhî, o kelimeye geniş bir nur ve yüksek bir mânâ verir.
Öyle de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, o selâma mukâbil اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِح۪ينَ demesi, istikbâlde muazzam ümmeti ve ümmetinin sâlihleri, selâm‑ı İlâhîyi temsîl eden İslâmiyete mazhar olmasını ve İslâmiyetin umumî bir şiârı olan mü'minler ortasındaki اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ ‑ وَعَلَيْكَ السَّلَامُ umum ümmet demesini râciyâne, dâiyâne Hàlık’ından istediğini ifâde ve ihtar eder.
Ve o sohbette hissedar olan Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, emr‑i İlâhî ile o gece اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ demesi, bütün ümmet kıyâmete kadar böyle şehâdet edeceğini ve böyle diyeceklerini mübeşşirâne haber verir.
Ve bu mükâleme‑i kudsiyeyi tahattur ile kelimelerin mânâları parlar, genişlenir.
Bu mezkûr hakikatin inkişafında bana yardım eden garîb bir hâlet‑i rûhiyedir:
Bir zaman karanlıklı bir gurbette, karanlık bir gecede, zulmetli bir gaflet içinde, hâl‑i hâzırda olan bu koca kâinât hayâlime câmid, rûhsuz, meyyit, boş, hàlî, müdhiş bir cenaze göründü. Geçmiş zaman dahi bütün bütün ölü, boş, meyyit, müdhiş tahayyül edildi. O hadsiz mekân ve o hududsuz zaman, karanlıklı bir vahşetgâh sûretini aldı. Ben o hâletten kurtulmak için namaza ilticâ ettim. Teşehhüdde اَلتَّحِيَّاتُ dediğim zaman birden kâinât canlandı; hayatdâr, nurânî bir şekil aldı, dirildi. Hayy‑ı Kayyûm’un parlak bir âyinesi oldu. Bütün hayatdâr eczâsıyla beraber, hayatlarının tahiyelerini ve hedâyâ‑yı hayatiyelerini dâimî bir sûrette Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a takdim ettiklerini ilmelyakìn, belki hakkalyakìn ile bildim ve gördüm.
135
Sonra اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِيُّ dediğim vakit, o hududsuz ve hàlî zaman birden Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın riyâseti altında, zîhayat rûhlar ile vahşetzâr sûretinden ünsiyetli bir seyrangâh sûretine inkılâb etti.
İkinci Suâl
Teşehhüd âhirinde: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرٰه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرٰه۪يمَ ’deki teşbih, teşbihlerin kaidesine uygun gelmiyor. Çünkü, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, İbrahim Aleyhisselâm’dan daha ziyâde rahmete mazhardır ve daha büyüktür. Bunun sırrı nedir? Hem bu tarzdaki salavâtın teşehhüdde tahsîsinin hikmeti nedir?
Aynı duâ, eski zamandan beri ve bütün namazda tekrar etmeleri… Hâlbuki bir duâ bir defa kabûle mazhar olsa yeter. Milyonlarca duâları makbûl olan zâtlar musırrâne duâ etmesi ve bilhassa o şey va'd‑i İlâhîye iktiran etmiş ise… Meselâ ﴿عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا﴾ Cenâb‑ı Hak va'dettiği hâlde, her ezân ve kametten sonra edilen mervî duâda وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًاﮂ الَّذ۪ي وَعَدْتَهُ deniliyor; bütün ümmet o va'di îfâ etmek için duâ ederler. Bunun sırr‑ı hikmeti nedir?
136
Elcevab: Bu suâlde üç cihet ve üç suâl var.
Birinci Cihet
Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm, gerçi Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a yetişmiyor. Fakat O’nun âli, Enbiyâdırlar. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın âli, evliyâdırlar. Evliyâ ise, Enbiyâya yetişemezler. Âl hakkında olan bu duânın parlak bir sûrette kabûl olduğuna delil şudur ki:
Üçyüzelli milyon içinde, Âl‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan yalnız iki zâtın, yani Hasan (R.A.) ve Hüseyin’in (R.A.) neslinden gelen evliyâ – ekser‑i mutlak – hakikat mesleklerinin ve tarîkatlarının pîrleri ve mürşidleri onlar olmaları عُلَمَاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ي اِسْرَائ۪يلَ hadîsinin mazharları olduklarıdır. Başta Cafer‑i Sâdık (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) ve Şah‑ı Nakşibend (R.A.) olarak herbiri, ümmetin bir kısm‑ı a'zamını tarîk‑ı hakikate ve Hakikat‑i İslâmiyete irşad edenler, bu âl hakkındaki duânın makbûliyetinin meyveleridirler.
137
İkinci Cihet
Bu tarzdaki salavâtın namaza tahsîs‑i hikmeti ise; meşâhir‑i insaniyenin en nurânî, en mükemmeli, en müstakîmi olan Enbiyâ ve evliyânın kafile‑i kübrâsının gittikleri ve açtıkları yolda, kendisi dahi o yüzer icmâ ve yüzer tevâtür kuvvetinde bulunan ve şaşırmaları mümkün olmayan o cemâat‑i uzmâya, o Sırat‑ı Müstakîmde iltihak ve refâkat ettiğini tahattur etmektir. Ve o tahattur ile şübehât‑ı şeytaniyeden ve evhâm‑ı seyyieden kurtulmaktır.
Ve bu kafile, bu kâinât sâhibinin dostları ve makbûl masnû'ları ve onların muârızları, O’nun düşmanları ve merdud mahlûkları olduğuna delil ise; zaman‑ı Âdem’den beri o kafileye dâima muâvenet‑i gaybiye gelmesi ve muârızlarına her vakit musîbet‑i semâviye inmesidir.
Evet, kavm‑i Nuh ve Semûd ve Âd ve Fir'avun ve Nemrud gibi bütün muârızlar, gadab‑ı İlâhîyi ve azâbını ihsâs edecek bir tarzda gaybî tokatlar yedikleri gibi; kafile‑i kübrânın Nuh Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâm, Mûsa Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi bütün kudsî kahramanları dahi, hàrika ve mu'cizâne ve gaybî bir sûrette mu'cizelere ve ihsânat‑ı Rabbâniye’ye mazhar olmuşlar.
Bir tek tokat hiddeti, bir tek ikram muhabbeti gösterdiği hâlde, binler tokat muârızlara ve binler ikram ve muâvenet kafileye gelmesi, bedâhet derecesinde ve gündüz gibi zâhir bir tarzda o kafilenin hakkâniyetine ve Sırat‑ı Müstakîmde gittiğine şehâdet ve delâlet eder. Fâtiha’da ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ o kafileye ve ﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓال۪ينَ﴾ muârızlarına bakıyor. Burada beyân ettiğimiz nükte ise Fâtiha’nın âhirinde daha zâhirdir.
138
Üçüncü Cihet
Bu kadar tekrar ile kat'î verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr‑ı hikmeti şudur:
İstenilen şey meselâ, Makam‑ı Mahmûd bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam‑ı Mahmûd gibi mühim hakikatleri ihtiva eden bir hakikat‑i a'zamın bir dalıdır. Ve hilkat‑i kâinâtın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise; dolayısıyla o hakikat‑i umumiye-i uzmânın tahakkukunu ve vücûd bulmasını ve o şecere‑i hilkatin en büyük dalı olan âlem‑i bâkînin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinâtın en büyük neticesi olan haşir ve kıyâmetin tahakkukunu ve dâr‑ı saâdetin açılmasını istemektir.
Ve o istemekle, dâr‑ı saâdetin ve Cennet’in en mühim bir sebeb‑i vücûdu olan ubûdiyet‑i beşeriyeye ve daavât‑ı insaniyeye kendisi dahi iştirâk etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azîm bir maksad için, bu hadsiz duâlar dahi azdır.
Hem Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a “Makam‑ı Mahmûd” verilmesi, umum ümmete şefâat‑ı kübrâsına işârettir. Hem O, bütün ümmetinin saâdetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salavât ve rahmet duâlarını bütün ümmetten istemesi ayn‑ı hikmettir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
139
Yedinci ŞuâÂyetü'l‑Kübrâ
Mühim Bir İhtar ve Bir İfâde‑i Merâm
Bu ehemmiyetli risalenin, herkes herbir mes'elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği mikdar yeter. O bahçe yalnız onun için değil; belki, elleri uzun olanların hisseleri de var.
Bu risalenin fehmini işkâl eden beş sebeb var:
Birincisi: Ben kendi müşâhedâtımı kendi fehmime göre ve kendim için yazdım. Sâir kitaplar gibi başkalarının fehmine ve telâkkisine göre yazmadım.
İkincisi: İsm‑i a'zam cilvesiyle tevhid‑i hakîki a'zamî bir sûrette yazıldığından, mes'eleleri hem gayet geniş, hem gayet derin ve bazen çok uzun olduğundan, herkes birden ihâta edemez.
Üçüncüsü: Herbir mes'ele büyük ve uzun bir hakikat olması sebebiyle, hakikati parçalamamak için bazen bir sahife veya bir yaprak bir tek cümle olur. Bir tek delil hükmünde çok mukaddemât bulunur.
Dördüncüsü: Ekser mes'elelerinin herbirisinin pek çok delilleri ve hüccetleri bulunduğundan; bazen on, bazen yirmi delili bir tek bürhân yapmak cihetiyle mes'ele uzunlaşır; kısa fehimler kavramaz.
Beşincisi: Ben Ramazanın feyziyle bu risalenin nurlarına mazhar olmaklığımla beraber, birkaç cihette hâlim perîşan ve birkaç hastalıkla vücûdum sarsıldığı bir zamanda acele yazılıp, birinci müsvedde ile iktifâ edildi. Hem yazdığım vakit, irâde ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvâfık görmediğim için bir parça fehmi işkâl edecek bir vaziyet aldı. Hem Arabî fıkralar içine çok girdi. Hattâ Birinci Makam baştan başa Arabî olduğundan içinden çıkarıldı, müstakil yazıldı.
140
Medâr‑ı kusur ve işkâl olan bu beş sebeble beraber, bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmâm‑ı Ali (R.A.) kerâmât‑ı gaybiyesinde bu risaleye, “Âyet‑i Kübrâ” ve “Asâ‑yı Mûsa” nâmlarını vermiş. Risale‑i Nurun risaleleri içinde buna hususî bakıp, nazar‑ı dikkati celbetmiş.(❋) “El‑Âyetü'l-Kübrâ”nın bir hakîki tefsiri olan bu Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi, Hazret‑i İmâm’ın (R.A.) tâbirince, “Asâ‑yı Mûsa” nâmında Yedinci Şuâ kitabıdır.
Bu Yedinci Şuâ, bir mukaddime ve iki makamdır. Mukaddimesi dört mes'ele‑i mühimmeyi; Birinci Makamı, Âyet‑i Kübrâ’nın tefsirinden Arabî kısmını; İkinci Makamı, onun bürhânlarını ve tercümesini ve meâlini beyân ederler.
Bu gelen mukaddime lüzumundan fazla izâh edilmekle beraber, bir derece uzun olması ihtiyarsız olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı. Belki de bir kısım insanlar bu uzunu kısa görürler.
Said Nursî
141
Mukaddime
﴿﷽﴾
﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ﴾
Bu âyet‑i uzmânın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi: Hàlık‑ı Kâinâtı tanımak ve O’na îmân edip ibâdet etmektir ve o insanın vazife‑i fıtratı ve farîza‑i zimmeti, mârifetullâh ve îmân‑ı Billâh’tır ve iz'ân ve yakìn ile vücûdunu ve vahdetini tasdik etmektir.
Evet, fıtraten dâimî bir hayat ve ebedî yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihâyetsiz elemleri bulunan bîçâre insana, elbette o hayat‑ı ebediyenin üssü'l‑esâsı ve anahtarı olan îmân‑ı Billâh ve mârifetullâh ve vesilelerinden başka olan şeyler ve kemâlâtlar o insana nisbeten aşağıdır. Belki çoğunun kıymetleri yoktur.
Risale‑i Nurda bu hakikat kuvvetli bürhânlarla isbât edildiğinden, bu hakikati Risale‑i Nura havâle ederek, yalnız o yakìn‑i îmânîyi bu asırda sarsan ve tereddüd veren iki vartayı “Dört Mes'ele” içinde beyân ederiz.
Birinci Vartadan Çare‑i Necât
İki mes'eledir.
Birinci Mes'ele
Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü Lem'asında tafsîlen isbât edildiği gibi, umumî mes'elelerde isbâta karşı nefyin kıymeti yoktur ve kuvveti pek azdır.
Meselâ, Ramazan‑ı Şerîfin başında hilâli görmek hususunda, iki âmî şâhid hilâli isbât etseler ve binlerle eşrâf ve âlimler: “Görmedik” deyip nefyetseler, onların nefiyleri kıymetsiz ve kuvvetsizdir. Çünkü, isbâtta birbirine kuvvet verir; birbirinde tesânüd ve icmâ var. Nefiy’de ise; bir olsa bin olsa farkları yoktur; herkes kendi başına kalır, infiradî olur. Çünkü, isbât eden harice bakar ve nefsü'l‑emre göre hükmeder. Meselâ; misâlimizde olduğu gibi, biri dese: “Gökte ay vardır.” Diğer arkadaşı parmağını oraya basar, ikisi birleşip kuvvetleşirler.
142
Nefy ve inkârda ise, nefsü'l‑emre bakmaz ve bakamaz. Çünkü, “hususî olmayan ve hàs bir yere bakmayan bir nefy isbât edilmez.” meşhûr bir düsturdur. Meselâ, bir şeyi dünyada var diye ben isbât etsem; sen de “dünyada yok” desen; benim bir işâretimle kolayca isbât edilebilen o şeyin, sen nefyini, yani ademini isbât etmek için, bütün dünyayı aramak ve taramak ve göstermek belki geçmiş zamanların her tarafını dahi görmek lâzım geliyor. Sonra “yoktur, vukû' bulmamıştır.” diyebilirsin.
Mâdem nefy ve inkâr edenler nefsü'l‑emre bakmazlar; belki kendi nefislerine ve akıllarına ve gözlerine bakıp hükmediyorlar. Elbette birbirine kuvvet veremezler ve zahîr olmazlar. Çünkü, görmeye ve bilmeye mâni olan perdeler, sebebler ayrı ayrıdırlar. Herkes: “Ben görmüyorum, benim yanımda ve i'tikàdımda yoktur.” diyebilir. Yoksa: “Vâkide yoktur.” diyemez. Eğer dese – hususan, umum kâinâta bakan îmân mes'elelerinde – dünya kadar büyük bir yalan olur ki, doğru diyemez ve doğrultulmaz.
Elhâsıl: İsbâtta netice birdir, vâhiddir, tesânüd olur. Nefiyde ise, bir değildir müteaddiddir. Ya “yanımda ve nazarımda” veya “i'tikàdımda” gibi kayıtların herkese göre taaddüdü ile neticeler dahi taaddüd eder; daha tesânüd olmaz.
İşte bu hakikat noktasında, îmâna karşı gelen kâfirlerin ve münkirlerin kesretinin ve zâhiren çokluğunun kıymeti yoktur. Ve mü'minin yakìnine ve îmânına hiç tereddüd vermemek lâzım iken; bu asırda Avrupa feylesoflarının nefy ve inkârları, bir kısım bedbaht meftûnlarına tereddüd verip yakìnlerini izâle ve saâdet‑i ebediyelerini mahvetmiş. Ve insandan her günde otuz bin adama isabet eden ölümü, mevt ve eceli bir terhis mânâsından çıkarıp i'dâm‑ı ebedî sûretine çevirmiş. Kapısı kapanmayan kabir, dâima i'dâmını o münkire ihtar etmekle lezzetli hayatını elîm elemlerle zehirliyor. İşte, îmân ne kadar büyük bir ni'met ve hayatın hayatı olduğunu anla!
İkinci Mes'ele
Bir fennin veya bir san'atın medâr‑ı münâkaşa olmuş bir mes'elesinde, o fennin ve o san'atın haricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san'atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez, hükümleri hüccet olmaz; o fennin icmâ‑ı ulemâsına dâhil sayılmazlar.
143
Meselâ; büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedâvisinde bir küçük tabib kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa, maddiyâtta çok tevağğul eden ve gittikçe maneviyattan tebâüd eden ve nura karşı gabîleşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirâne sözü maneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.
Acaba yerde iken Arş‑ı A'zamı temâşâ eden, hàrika bir dehâ‑yı kudsî sâhibi olan ve doksan sene maneviyatta terakkî edip çalışan ve hakàik‑ı îmâniyeyi ilmelyakìn, aynelyakìn hattâ hakkalyakìn sûretinde keşfeden Şeyh Geylânî (K.S.) gibi yüzbinler ehl‑i hakikatin ittifak ettikleri tevhidî ve kudsî ve manevî mes'elelerde, maddiyâtın en dağınık ve kesretin en cüz'î teferruâtına dalan ve sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri kaç para eder ve inkârları ve i'tirâzları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı?
Hakàik‑ı İslâmiyeye zıddiyet gösterip mübâreze eden küfrün mâhiyeti bir inkârdır, bir cehildir, bir nefiydir. Sûreten isbât ve vücûdî görülse de, mânâsı ademdir, nefiydir.
Îmân ise ilimdir, vücûdîdir, isbâttır, hükümdür. Herbir menfî mes'elesi dahi, bir müsbet hakikatin ünvânı ve perdesidir.
Eğer îmâna karşı mübâreze eden ehl‑i küfür, gayet müşkülât ile menfî i'tikàdlarını kabûl‑ü adem ve tasdik‑i adem sûretinde isbât ve kabûl etmeğe çalışsalar; o küfür, bir cihette yanlış bir ilim ve hatâ bir hüküm sayılabilir. Yoksa, irtikâbı çok kolay olan yalnız adem‑i kabûl ve inkâr ve adem‑i tasdik ise cehl‑i mutlaktır, hükümsüzlüktür.
Elhâsıl: İ'tikàd‑ı küfriye, iki kısımdır:
Birisi: Hakàik‑ı İslâmiyeye bakmıyor. Kendine mahsûs yanlış bir tasdik ve bâtıl bir i'tikàd ve hatâ bir kabûldür ve zâlim bir hükümdür. Bu kısım bahsimizden hariçtir. O bize karışmaz, biz de ona karışmayız.
144
İkincisi: Hakàik‑ı îmâniyeye karşı çıkar, muâraza eder. Bu dahi iki kısımdır:
Birisi: Adem‑i kabûldür. Yalnız, isbâtı tasdik etmemektir. Bu ise bir cehildir; bir hükümsüzlüktür ve kolaydır. Bu da bahsimizden hariçtir.
İkincisi: Kabûl‑ü ademdir. Kalben, ademini tasdik etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür, bir i'tikàddır, bir iltizamdır. Hem iltizamı için nefyini isbât etmeğe mecburdur.
Nefiy dahi iki kısımdır:
Birisi: “Hàs bir mevkide ve hususî bir cihette yoktur.” der. Bu kısım ise, isbât edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir.
İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinâta ve âhirete ve asırlara bakan îmânî ve kudsî ve âmm ve muhît olan mes'eleleri nefy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise – birinci mes'elede beyân ettiğimiz gibi – hiçbir cihetle isbât edilmez. Belki kâinâtı ihâta edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temâşâ edecek bir nazar lâzımdır, tâ o gibi nefiyler isbât edilebilsin.
İkinci Varta ve Çare‑i Necât
Bu dahi iki mes'eledir:
Birincisi
Azamet ve kibriyâ ve nihâyetsizlik noktasında, ya gaflete veya ma'siyete veya maddiyâta dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli mes'eleleri ihâta edemediklerinden, bir gurur‑u ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler. Evet, o ma'nen sıkışmış ve kurumuş akıllarına ve bozulmuş ve maneviyatta ölmüş olan kalblerine, çok geniş ve derin ve ihâtalı olan îmânî mes'eleleri sığıştırmadıklarından, kendilerini küfre ve dalâlete atarlar, boğulurlar.
Eğer dikkatle kendi küfürlerinin iç yüzüne ve dalâletlerinin mâhiyetine bakabilseler, görecekler ki; îmânda bulunan ma'kul ve lâyık ve lâzım olan azamete karşı, yüz derece muhâl ve imkânsızlık ve imtina' o küfrün altında ve içindedir.
145
Risale‑i Nur yüzer mîzan ve muvâzenelerle, bu hakikati “iki kere iki dört eder” derecesinde kat'î isbât etmiş. Meselâ; Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûdunu ve ezeliyetini ve ihâtalı sıfatlarını azametleri için kabûl edemeyen adam, ya hadsiz mevcûdâta, belki nihâyetsiz zerrelere, o vücûb‑u vücûdu ve ezeliyetini ve ulûhiyet sıfatlarını vermekle küfrünü i'tikàd edebilir. Veyâhut ahmak Sofestâiler gibi, hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu inkâr ve nefyetmekle akıldan istifâ etmelidir.
İşte, bunun gibi bütün hakàik‑ı îmâniye ve İslâmiye, kendilerinin şe'nlerini, muktezâları olan azamete istinâd ederek, karşılarındaki küfrün dehşetli muhâlâtından ve vahşetli hurâfâtından ve zulmetli cehâlâtından kurtarıp kemâl‑i iz'ân ve teslîmiyetle selîm kalblerde ve müstakîm akıllarda yerleştirirler.
Evet, ezân ve namaz gibi ekser Şeâir‑i İslâmiyede kesretle اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ azamet‑i kibriyâsını her vakit ilânı, hem اَلْعَظَمَةُ اِزَار۪ي وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائ۪ي Hadîs‑i Kudsînin fermânı, hem Cevşenü'l‑Kebîr Münâcâtı’nın seksenaltıncı ukdesinde:
يَا مَنْ لَا مُلْكَ اِلَّا مُلْكَهُ❋ يَامَنْ لَا يُحْصِي الْعِبَادُ ثَنَاءَهُ
يَا مَنْ لَا تَصِفُ الْخَلَائِقُ جَلَالَهُ❋ يَا مَنْ لَا تَنَالُ الْاَوْهَامُ كُنْهَهُ
يَا مَنْ لَا يُدْرِكُ الْاَبْصَارُ كَمَالَهُ❋ يَا مَنْ لَا يَبْلُغُ الْاَفْهَامُ صِفَاتَهُ
يَا مَنْ لَا يَنَالُ الْاَفْكَارُ كِبْرِيَاءَهُ❋ يَا مَنْ لَا يُحْسِنُ الْاِنْسَانُ نُعُوتَهُ
146
يَا مَنْ لَا يَرُدُّ الْعِبَادُ قَضَاءَهُ❋ يَا مَنْ ظَهَرَ ف۪ي كُلِّ شَيْءٍ اٰيَاتُهُ
سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ
diye olan gayet ârifâne münâcât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) beyânı gösteriyor ki; azamet ve kibriyâ, lüzumlu bir perdedir.
147
Âyetü'l‑Kübrâ
Kâinâttan Hàlık’ını Soran Bir Seyyahın Müşâhedâtıdır
﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا﴾
Birinci Bâb (Berâhin‑i Ulûhiyet)
Bu İkinci Makam, bu âyet‑i muazzamayı tefsir etmekle beraber, tayyedilen Arabî Birinci Makamın bürhânlarını ve hüccetlerini ve tercümesini ve kısa bir meâlini beyân eder. Şöyle ki: