94
Dördüncü Şuâ
Ma'nen ve rütbeten Beşinci Lem'a ve sûreten ve makâmen Otuzbirinci Mektûbun Otuzbirinci Lem'asının kıymetdâr Dördüncü Şuâı ve Âyet‑i Hasbiye’nin mühim bir nüktesidir.
İhtar: Risale‑i Nur, sâir kitaplara muhâlif olarak başta perdeli gidiyor; gittikçe inkişaf eder. Hususan bu risalede, Birinci Mertebe çok kıymetdâr bir hakikat olmakla beraber çok ince ve derindir. Hem bu birinci mertebe, bana mahsûs gayet ehemmiyetli bir muhâkeme‑i hissî ve gayet rûhlu bir muâmele‑i îmânî ve gayet gizli bir mükâleme‑i kalbî sûretinde mütenevvi' ve derin dertlerime şifâ olarak tebârüz etmiş. Bana tam tevâfuk eden tam hissedebilir. Yoksa tam zevkedemez…
﴿﷽﴾
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Bir zaman ehl‑i dünya beni herşeyden tecrid ettiklerinden beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Ve ihtiyarlık zamanımda kısmen teessürâttan gelen beş nev'i hastalıklara giriftâr olmuştum.
Sıkıntıdan gelen bir gafletle Risale‑i Nurun tesellî verici ve medet edici envârına bakmayarak doğrudan doğruya kalbime baktım ve rûhumu aradım.
Gördüm ki; gayet kuvvetli bir aşk‑ı bekà ve şedîd bir muhabbet‑i vücûd ve büyük bir iştiyak‑ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bende hükmediyorlar. Hâlbuki müdhiş bir fenâ o bekàyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim:
95
“Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk‑ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, âh ki, Lokman bîhaber!”
Me'yûsâne başımı eğdim, birden ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ âyeti imdâdıma geldi, dedi: “Beni dikkatle oku.” Ben günde beşyüz defa okudum. Benim için aynelyakìn sûretinde inkişaf eden çok kıymetdâr envârından bir kısmını ve yalnız dokuz nurunu ve mertebesini icmâlen yazıp, eskiden aynelyakìn ile değil, belki ilmelyakìn ile bilinen tafsilâtını Risale‑i Nura havâle ediyorum.
Birinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye
Bendeki aşk‑ı bekà, bendeki bekàya değil, belki sebebsiz ve bizzat mahbûb olan kemâl‑i mutlak sâhibi Zât‑ı Zülkemâl’in ve Zülcemâl’in bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda O Kâmil‑i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet‑i fıtriye gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu. ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ geldi, perdeyi kaldırdı.
Gördüm ve hissettim ve hakkalyakìn zevkettim ki, bekàmın lezzet ve saâdeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî‑i Zülkemâl’in bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna îmânımda ve iz'ânımda ve îkanımda vardır. Çünkü O’nun bekàsıyla benim için lâyemût bir hakikat tahakkuk eder. Zîra “Benim mâhiyetim, hem bâkî, hem sermedî bir ismin gölgesi olur; daha ölmez.” diye şuûr‑u îmânî ile takarrur eder.
96
Hem o şuûr‑u îmânla mahbûb‑u mutlak olan Kemâl‑i Mutlak’ın varlığı bilinmekle, şedîd ve fıtrî olan muhabbet‑i zâtı tatmin edilir. Hem Bâkî‑i Sermedînin bekàsına ve varlığına ait o şuûr‑u îmânî ile kâinâtın ve nev'‑i insanın kemâlâtı bilinir ve bulunur ve kemâlâta karşı fıtrî meftûniyet, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır.
Hem, o şuûr‑u îmânî ile O Bâkî‑i Sermedîye bir intisab ve o intisabın im'ânıyla umum mülküne bir münâsebet peydâ olur ve o münâsebet‑i intisabî ile hadsiz bir mülke bir nev'i mâlikiyet gibi – îmân gözüyle – bakar, ma'nen istifade eder.
Hem şuûr‑u îmânî ile ve intisab ve münâsebet ile umum mevcûdâta bir alâka, bir nev'i ittisal peydâ olur. Ve o hâlde, ikinci derecede vücûd‑u şahsîsinden başka hadsiz bir vücûd, o şuûr‑u îmânî ve intisab ve münâsebet ve alâka ve ittisal cihetinde güyâ onun bir nev'i varlığıdır gibi var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin edilir.
Hem o şuûr‑u îmânî ve intisab ve münâsebet ve alâkadarlığı cihetiyle bütün ehl‑i kemâlâta karşı bir uhuvvet peydâ olur. O hâlde Bâkî‑i Sermedînin varlığıyla ve bekàsıyla o hadsiz ehl‑i kemâl mahvolmayıp zâyi' olmadıklarını bilmekle, takdir ve tahsin ile merbût ve dost olduğu hadsiz dostlarının bekàları ve devam‑ı kemâlâtı o şuûr‑u îmânî sâhibine ulvî bir zevk verir.
Hem o şuûr‑u îmânî ve intisab ve münâsebet ve alâkadarlık ve uhuvvet vâsıtasıyla bütün dostlarımın – ki, hayatımı ve bekàmı maalmemnuniye onların saâdetleri için fedâ ediyorum – onların mes'ûdiyetleri ile hadsiz bir saâdet kendimde hissedebilir gördüm.
Çünkü, bir samîmî dostun saâdetiyle şefkatli dostu dahi saâdetlenir ve lezzetlenir. Şu hâlde Bâkî‑i Zülkemâl’in bekàsı ve varlığıyla, başta Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashâbı olarak umum sâdâtım ve ahbabım olan Enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve bütün sâir hadsiz dostlarım i'dâm‑ı ebedîden kurtulduğunu ve bir saâdet‑i sermediyeye mazhariyetlerini o şuûr‑u îmânî ile hissettim. Ve münâsebet, alâka, uhuvvet, dostluk sırrıyla saâdetleri bana in'ikâs edip saâdetlendirdiğini zevkettim.
97
Hem o şuûr‑u îmânî ile rikkat‑i cinsiye ve şefkat‑i akraba yüzünden gelen hadsiz teellümâttan kurtulup hadsiz bir zevk‑i rûhâni duydum. Çünkü, hayatımı ve bekàmı maaliftihâr onların tehlikelerden kurtulmaları için fedâ etmeği fıtrî arzu ettiğim başta pederlerim ve vâlidelerim ve bütün neslî ve nesebî ve manevî akrabalarım, Bâkî‑i Hakîkinin bekàsı ve varlığıyla mahvdan ve ademden ve i'dâm‑ı ebedîden ve hadsiz elemlerden kurtulup o hadsiz rahmetine mazhariyetlerini şuûr‑u îmânî ile hissettim. Ve medâr‑ı gam ve elem olan cüz'î ve te'sirsiz şefkatime bedel, nihâyetsiz bir rahmet, onlara nezâret ve himâyet ettiğini duydum, hissettim. Bir vâlide veledinin lezzetiyle, zevkiyle, rahatıyla zevklenmesi gibi; ben de o bütün şefkat ettiğim zâtların, o rahmetin himâyeti altındaki necâtlarıyla ve istirahatleriyle zevklendim ve ferâhlandım ve çok derin şükrettim.
Hem o şuûr‑u îmânî ile, netice‑i hayatım ve sebeb‑i saâdetim ve vazife‑i fıtratım olan Resâili'n‑Nur dahi ziya'dan, mahvdan, fâidesiz kalmasından ve ma'nen kurumasından kurtulmalarını ve meyvedâr, bâkî kalmalarını o intisab‑ı îmânî ile bildim, hissettim, kanâat getirdim; kendi bekàmın lezzetinden çok ziyâde bir manevî lezzet duydum, tam hissettim.
Çünkü, îmân ettim ki: Bâkî‑i Zülkemâl’in bekàsı ve varlığıyla Resâili'n‑Nur yalnız insanların hâfızalarında ve kalblerinde nakşolmuyor; belki hadsiz zîşuûr mahlûkatın ve rûhânilerin bir mütâlaagâhları olmakla beraber rızâ‑yı İlâhîye mazhar ise, levh‑i mahfûz’da ve elvâh‑ı mahfûzada irtisam ederek sevâb meyveleriyle tezeyyün eder. Ve bilhassa Kur'ân’a mensûbiyeti ve kabûl‑ü nebevî ve – inşâallâh – marzî‑i İlâhî cihetiyle bir ânda vücûdu ve nazar‑ı Rabbâniyeye mazhariyeti, umum ehl‑i dünyanın takdirinden daha ziyâde kıymetdâr bildim.
98
İşte hayatımı ve bekàmı o resâilin hakàik‑ı îmâniyeyi isbât eden herbir risalenin bekàsına, devamına, ifâdesine, makbûliyetine fedâ etmeğe her vakit hazır olduğumu ve saâdetimi onların Kur'ân’a hizmet etmelerinde bildim. Ve o hâlde bekà‑i İlâhî ile yüz derece insanların tahsinlerinden daha ziyâde bir takdire mazhariyetlerini o intisab‑ı îmânî ile anladım. Bütün kuvvetimle: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ dedim.
Hem o şuûr‑u îmânî ile ebedî bir bekà ve dâimî bir hayat veren Bâkî‑i Zülcelâl’in bekàsına ve vücûduna îmân ve îmânın a'mâl‑i sâliha gibi neticeleri, bu fânî hayatın bâkî meyveleri ve ebedî bir bekànın vesileleri olduğunu bildim. Meyvedâr bir ağaca inkılâb etmek için kabuğunu terkeden bir çekirdek gibi, ben de o bâkî meyveleri vermek için bu bekà‑i dünyevînin kabuğunu bırakmağa nefsimi kandırdım. Nefsimle beraber: “﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ O’nun bekàsı bize yeter.” dedim.
Hem şuûr‑u îmânî ve intisab‑ı ubûdiyet ile toprak perdesinin arkası ışıklanmasını ve ağır tabaka‑i türâbiye dahi ölülerin üstünden kalktığını ve kabir kapısıyla girilen yeraltı dahi, adem‑âlûd karanlıklar olmadığını ilmelyakìn ile bildim. Bütün kuvvetimle ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ dedim.
99
Hem gayet kat'î bir sûrette hissettim ve o şuûr‑u îmânî ile hakkalyakìn bildim ki; fıtratımda çok şiddetli olan aşk‑ı bekà, Bâkî‑i Zülkemâl’in bekàsına, varlığına iki cihetle bakarken; enâniyetin perde çekmesiyle mahbûbunu kaçırmış, âyinesine perestiş etmiş bir serseme dönmüş gördüm. Ve o çok derin ve kuvvetli aşk‑ı bekà, bizzat ve sebebsiz, fıtraten sevilen ve perestiş edilen kemâl‑i mutlak bir isminin gölgesi vâsıtasıyla mâhiyetimde hükmedip o aşk‑ı bekàyı vermiş ve muhabbet için hiçbir illet ve hiçbir garazı ve Zâtından başka hiçbir sebeb iktiza etmeyen kemâl‑i Zâtı perestişe kâfî ve vâfî iken, sâbıkan beyân ettiğimiz ve herbirisine bir hayat ve bir bekà değil, belki elden gelse binler hayat‑ı dünyeviye ve bekà fedâ edilmeğe lâyık olan mezkûr bâkî meyveleri dahi ihsân etmekle, o fıtrî aşkı şiddetlendirmiş hissettim. Elimden gelse idi bütün zerrât‑ı vücûdumla, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ diyecektim ve o niyetle dedim.
Ve bekàsını arayan ve bekà‑i İlâhîyi bulan o şuûr‑u îmânî – ki bir kısım meyvelerine sâbıkan “Hem… Hem… Hem…”ler ile işâret ettim – bana öyle bir zevk ve şevk verdi ki; bütün rûhumla, bütün kuvvetimle, en derin kalbimde nefsimle beraber ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ dedim.
İkinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye
Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde ehl‑i dünya desîseleriyle, câsuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbimde dedim: “Elleri bağlı, zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. O bîçârenin (yani benim için) bir nokta‑i istinâd yok mu?” diye ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ âyetine müracaat ettim.
100
Bana bildirdi ki: İntisab‑ı îmânî tezkeresiyle, Kadîr‑i Mutlak öyle bir sultana istinâd edersin ki; zemin yüzünde her baharda dörtyüzbin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanat ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl‑i intizamla vermekle beraber, her sene eşcâr ve tuyûr denilen o iki muazzam ordusunun elbiselerini tazelendirerek yeni libâslar giydirir, urbalarını ve formalarını değiştirir ve tavuğun ve kuşun fistanlarını ve çarşaflarını tazelendirdiği gibi, dağın libâsını ve sahrânın yüz örtüsünü değiştirir.
Ve başta insan olarak hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzâklarını; değil medenî insanların son zamanda keşfettikleri et ve şeker vesâire taamların hülâsaları gibi, belki yüz derece o medenî hülâsalardan daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hülâsalara koyup ve o hülâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderî ta'rifeleri içine sarıp, muhâfaza için küçücük sandukçalara koyup tevdî' eder. O sandukçukların icâdı “kâf‑nûn” fabrikasından o kadar çabuk ve kolay ve çoklukladır ki, Kur'ân der: “Bir emir ile yapılır.”
Hem o umum hülâsalar bir şehri doldurmadığı ve birbirine benzedikleri ve aynı madde oldukları hâlde, Rezzâk‑ı Kerîm onlardan bir yaz mevsiminde pişirdiği gayet mütenevvi' ve lezîz taamlar zeminin bütün şehirlerini bir cihette doldurabilir.
İşte sen, intisab‑ı îmânî tezkeresiyle böyle bir nokta‑i istinâd bulabildiğinden hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin.
Ben de, âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve‑i maneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma belki dünyaya meydân okutturabilir bir iktidar‑ı îmânî hissederek bütün rûhum ile ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ dedim. Ve hadsiz fakrım ve ihtiyacım cihetinde dahi bir nokta‑i istimdâd için yine o âyete müracaat ettim.
Bana dedi ki: “Sen memlûkiyet ve ubûdiyet intisabıyla öyle bir Mâlik‑i Kerîm’e mensûb ve iâşe defterinde mukayyedsin ki; her bahar ve yazda gaybdan ve hiçten umulmadığı yerden ve kuru bir topraktan kaldırır, indirir tarzında yüz defa zemin sofrasını ayrı ayrı yemekleriyle tezyîn eder, serer. Güyâ zamanın seneleri ve her senenin günleri, birbiri arkasından gelen ihsân meyvelerine ve rahmet taamlarına birer kab ve bir Rezzâk‑ı Rahîm’in küllî ve cüz'î ihsânat mertebelerine birer meşherdirler. İşte sen böyle bir Ganiyy‑i Mutlakın abdisin. Abdiyetine şuûrun varsa, senin elîm fakrın lezîz bir iştihâ olur.”
101
Ben de o dersimi aldım. Nefsimle beraber “Evet evet, doğrudur.” deyip mütevekkilâne ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ dedim.
Üçüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye
Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyîkiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette, dâimî bir saâdete namzed olduğumu îmân telkin ettiği hengâmda “of! of!”dan vazgeçtim “oh! oh!” dedim. Fakat bu gaye‑i hayâl ve hedef‑i rûh ve netice‑i fıtratın tahakkuku ancak ve ancak bütün mahlûkatın bütün harekât ve sekenâtlarını ve ahvâl ve a'mâllerini – kavlen ve fiilen – bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz‑i mutlak olan insanı kendine dost ve muhâtab eden ve bütün mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadîr‑i Mutlak’ın hadsiz kudretiyle ve insana nihâyetsiz inâyet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünüp, bu iki noktada; yani böyle bir kudretin fa'âliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti hakkında, îmânın inkişafını ve kalbin itmi'nânını veren bir izâh istedim.
Yine o âyete müracaat ettim; dedi ki: “ حَسْبُنَا ’daki نَا ’ya dikkat edip senin ile beraber lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile kimler حَسْبُنَا ’yı söylüyorlar, dinle!” emretti.
102
Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar ve sinekler ve hesabsız hayvanlar ve hayvancıklar ve nihâyetsiz nebâtlar, yeşilcikler ve gayetsiz ağaçlar ve ağaççıklar dahi benim gibi lisân‑ı hâl ile ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾’in mânâsını yâdediyorlar ve yâda getiriyorlar ki, bütün şerâit‑i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki; birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine müşâbih çekirdeklerden kuşların yüz bin çeşitlerini ve hayvanların yüz bin tarzlarını, nebâtâtın yüz bin nev'ini, ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mîzanlı, intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir sûrette gözümüz önünde, hususan her baharda gayet çabuk, gayet kolay, gayet geniş bir dâirede gayet çoklukla halk eder, yapar; kudretinin azamet ve haşmeti içinde beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmaları, vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir. Ve böyle hadsiz mu'cizâtı ibraz eden bir fiil‑i rubûbiyete ve bir tasarruf‑u hallâkıyete müdâhale ve iştirâk mümkün olmadığını bildirir diye bildim.
Sonra حَسْبُنَا ’daki نَا ’da bulunan “ene”ye yani nefsime baktım, gördüm ki: Hayvanat içinde beni dahi menşe'im olan bir katre sudan Yaratan yaratmış, mu'cizâne yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sîneme öyle bir kalb, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalb ve dilde rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün Rahmânî hediyeleri, atiyyeleri tartacak, bilecek yüzer mîzancıkları, ölçücükleri ve Esmâ‑i Hüsnâ’nın nihâyetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince ta'rifeleri o âletlere yardımcı vermiş.
103
Hem kemâl‑i intizam ile bu kadar hassas duyguları ve hissiyatları ve gayet muntazam bu manevî latîfeleri ve bâtınî hâsseleri bu cismimde dercetmekle beraber, gayet san'atlı bu cihâzâtı ve cevârihi ve hayat‑ı insaniyece gayet lüzumlu ve mükemmel bu kadar a'zâ ve âletleri bu vücûdumda kemâl‑i hikmetle yaratmış. Tâ ki, ni'metlerinin bütün nev'ilerini ve umum çeşitlerini bana tattırsın ve ihsâs etsin ve hadsiz tecelliyât‑ı esmâsının ayrı ayrı zuhûrlarını o duygular ve hissiyatla ve hassâsiyetle bana bildirsin, zevkettirsin.
Ve bu ehemmiyetsiz görünen hakîr ve fakir vücûdumu – her mü'minin vücûdu gibi – kâinâta bir güzel takvîm ve rûznâme ve âlem‑i ekbere muhtasar bir nüsha‑i enver ve şu dünyaya bir misâl‑i musağğar ve masnûâtına bir mu'cize‑i azhar ve ni'metlerinin her nev'ine tâlib bir müşteri ve medâr ve rubûbiyetinin kanunlarına ve icraat tellerine santral gibi bir mazhar ve hikmet ve rahmet atiyyelerine ve çiçeklerine nümûne bahçesi gibi bir liste, bir fihriste ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine anlayışlı bir muhâtab yaratmış olmakla beraber, en büyük bir ni'met olan vücûdu, bu vücûdumda büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Ve o hayat ile o ni'met‑i vücûdum âlem‑i şehâdet kadar inbisat edebiliyor.
Hem insaniyeti verdi; o insaniyet ile o ni'met‑i vücûd manevî ve maddî âlemlerde inkişaf ederek insana mahsûs duygularla o geniş sofralardan istifade yolunu açtı.
Hem İslâmiyeti bana ihsân etti. O İslâmiyet ile o ni'met‑i vücûd, âlem‑i gayb ve şehâdet kadar genişlendi.
Hem îmân‑ı tahkîkîyi in'âm etti. O îmân ile o ni'met‑i vücûd, dünya ve âhireti içine aldı.
104
Hem o îmânda mârifet ve muhabbetini verdi; ve mârifet ve muhabbetle o ni'met‑i vücûd içinde dâire‑i mümkinâttan âlem‑i vücûba ve dâire‑i esmâ-i İlâhiye’ye kadar hamd ü senâ ile istifade için ellerini uzatabilir bir mertebe ihsân etti.
Hem hususî olarak bir İlm‑i Kur'ânî ve Hikmet‑i Îmâniye verdi; ve o ihsânı ile çok mahlûkat üstüne bir tefevvuk verdi ve sâbık noktalar gibi çok cihetlerle öyle bir câmiiyet vermiş ki, ehadiyetine ve samediyetine tam bir âyine ve küllî ve kudsî rubûbiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyet ile mukàbele edebilen bir isti'dâd vermiş.
Ve Enbiyâlarla insanlara gönderdiği bütün mukaddes kitapların ve suhufların ve fermânların icmâıyla ve bütün Enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın ittifakıyla, bu bendeki bulunan emâneti ve hediyesi ve atiyyesi olan vücûdumu ve hayatımı ve nefsimi – âyet‑i Kur'âniye’nin nassı ile – benden satın alıyor. Tâ ki, elimde fâidesiz zâyi' olmasın ve iâde etmek üzere muhâfaza edip satmak bahâsına saâdet‑i ebediyeyi ve Cennet’i vereceğini kat'î bir sûrette çok tekrar ile va'd ve ahdettiğini ilmelyakìn ve tam îmân ile anladım.
Ve böyle hadsiz hayvanat ve nebâtâtın yüzbinler nev'ilerinin ve çeşitlerinin sûretlerini “Fettâh” ismiyle mahdûd ve müteşâbih katrelerden ve habbelerden gayet kolay ve çabuk ve mükemmel açan ve insana sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hayret verici bu kadar ehemmiyet veren ve rubûbiyetin ehemmiyetli işlerine medâr yapan bir Zât‑ı Zülcelâl-i ve'l-İkram olan Rabbim var olduğunu ve gelecek baharın icâdı gibi kolay ve kat'î ve muhakkak bir sûrette haşri icâd ve Cennet’i ihsân ve saâdet‑i ebediyeyi halkedeceğini bu Âyet‑i Hasbiye’den ders aldım. Elimden gelseydi bilfiil ve gelmediği için binniyet, bittasavvur, bilhayâl bütün mahlûkat dilleriyle “Hasbünallâhu ve ni'melvekîl” dedim ve ebedü'l‑âbidîn dâima tekrar etmek istiyorum.
105
Dördüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye
Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar bir gaflet zamanıma rast gelip – şiddetli alâkadar ve meftûn olduğum vücûdum, belki mahlûkatın vücûdları ademe gidiyor diye – elîm bir endişe verirken yine Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: “Mânâma dikkat et ve îmân dûrbîniyle bak!”
Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücûdum hadsiz bir vücûdun âyinesi ve nihâyetsiz bir inbisat ile hadsiz vücûdları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymetdâr bâkî, müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime‑i hikmet hükmünde bulunduğunu ve mensûbiyet cihetiyle bir ân yaşaması ebedî bir vücûd kadar kıymetdâr olduğunu ilmelyakìn ile bildim.
Çünkü, şuûr‑u îmân ile bu vücûdum Vâcibü'l‑Vücûd’un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhâmın hadsiz karanlıklarından ve hadsiz müfârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup mevcûdâta, hususan zîhayatlara taalluk eden ef'âlde, esmâ‑i İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla münâsebet peydâ ettiğim bütün sevdiğim mevcûdâta muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim.
Ma'lûmdur ki, karyeleri ve şehirleri ve memleketleri veya taburları ve kumandanları ve üstadları gibi râbıtaları bir olan adamlar sevimli bir uhuvvet ve dostâne bir arkadaşlık hissederler. Ve bu gibi râbıtalardan mahrum olanlar dâimî, elîm karanlıklar içinde azâb çekiyorlar. Hem bir ağacın meyveleri, şuûrları olsa, birbirinin kardeşi ve birbirinin bedeli ve musâhibi ve nâzırı olduklarını hissederler. Eğer ağaç olmazsa veya ondan koparılsa, herbiri o meyveler adedince firâkları hissedecek.
106
İşte îmân ile, îmândaki intisab ile, her mü'min gibi, bu vücûdum dahi hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır; kendisi gitse de, onlar arkada kaldığından kendisi kalmış gibi memnun olur.
Bununla beraber – Yirmidördüncü Mektûb’da tafsîlen kat'î isbât edildiği gibi – her zîhayatın, hususan zîrûhun vücûdu bir kelime gibidir. Söylenir ve yazılır, sonra kaybolur. Fakat kendi vücûduna bedel ikinci derecede vücûdları sayılan hem mânâsı, hem hüviyet‑i misâliyesi ve sûreti, hem neticeleri, hem mübârek ise sevâbı, hem hakikati gibi çok vücûdlarını bırakır, sonra perde altına girdiği gibi:
Aynen öyle de: Bu vücûdum ve her zîhayatın vücûdu, zâhirî vücûddan gitse, zîrûh ise hem rûhunu, hem mânâsını, hem hakikatini, hem misâlini, hem mâhiyet‑i şahsiyesinin dünyevî neticelerini ve uhrevî semerelerini, hem hüviyet ve sûretini; hâfızalarda ve elvâh‑ı mahfûzada ve sermedî manzaraların film şeritlerinde ve ilm‑i ezelînin meşherlerinde ve kendini temsîl eden ve bekà veren fıtrî tesbihâtını defter‑i a'mâlinde ve esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerine ve mukteziyâtlarına fıtrî mukàbelelerini ve vücûdî âyinedârlıklarını dâire‑i esmâda ve daha bunlar gibi zâhirî vücûdundan daha kıymetdâr müteaddid manevî vücûdlarını kendi yerinde bırakır, sonra gider; ilmelyakìn sûretinde bildim.
İşte îmân ve îmândaki şuûr ve intisab ile bu mezkûr bâkî, manevî vücûdlara sâhib olunabilir. Îmân olmazsa, bütün o vücûdlardan mahrum olmakla beraber zâhirî vücûdu dahi onun hakkında ademe ve hiçliğe gider gibi zâyi' olur.
107
Bir zaman bahar çiçeklerinin çabuk mahvolmalarına çok yazığım geliyordu; hattâ o nâzenînlere acıyordum. Burada beyân edilen hakikat‑i îmâniye gösterdi ki, o çiçekler âlem‑i mânâda çekirdeklerdir. Sâbıkan beyân ettiğimiz rûhtan başka bütün o vücûdları meyve veren birer ağaç, birer sünbül hükmünde nur‑u vücûd noktasında kazançları bire yüzdür. Zâhirî vücûdları mahvolmaz, saklanır. Hem bâkî olan hakikat‑i nev'iyesinin tazelenen sûretleridir. Geçen baharda yaprak, çiçek, meyve gibi mevcûdâtı, bu bahardakinin mislidirler. Fark yalnız itibarîdir. O itibarî fark dahi, bu hikmet kelimelerine ve rahmet sözlerine ve kudret harflerine ayrı ayrı, müteaddid mânâları verdirmek içindir bildim. Yazıklar yerinde “Mâşâallâh, Bârekallâh” dedim.
İşte îmânın şuûruyla ve îmân râbıtasıyla, arz ve semâvât san'atkârına intisab noktasında gökleri yıldızlarla, zemini çiçekler ve güzel mahlûklarla yapan, süslendiren ve böyle herbir san'atta yüzer mu'cize gösteren bir san'atkârın eser‑i san'atı ve böyle hadsiz hàrikalı bir ustanın yapılışı olmak, ne kadar antika ve kıymetdâr ve şuûru varsa ne kadar iftihar eder ve şereflenir diye uzaktan hissettim. Hususan o nihâyetsiz mu'cizekâr usta, koca semâvât ve arzın büyük kitabını insan gibi küçük bir nüshada yazsa, belki insanı o kitaba müntehab ve mükemmel bir hülâsa yapsa; o insan ne kadar büyük bir şeref, bir kemâl, bir kıymete medâr ve îmân ile mazhar ve şuûr ve intisab ile o şerefe sâhib olacağını bu âyetten ders aldığımdan niyet ve tasavvur cihetinde bütün mevcûdâtın dilleriyle ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ dedim.
Beşinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye
Yine bir vakit hayatım çok ağır şerâit ile sarsıldı. Nazar‑ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi; gördüm: Ömrüm koşarak gidiyor; âhire yakınlaşmış hayatım dahi tazyîkat altında sönmeğe yüz tutmuş. Hâlbuki “Hayy” ismine dair risalede izâh edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdâr fâideleri, böyle çabuk sönmeğe değil, belki pek uzun yaşamağa lâyıktır diye müteellimâne düşündüm. Yine üstadım olan ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ âyetine müracaat ettim. Dedi: “Sana hayatı veren Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a göre hayata bak!”
108
Ben de baktım, gördüm ki: Hayatımın bana bakması bir ise, Zât‑ı Hayy ve Muhyî’ye bakması yüzdür. Bana ait neticesi bir ise, Hàlık’ıma ait bindir. O cihet uzun zaman, belki zaman istemez; bir ân yaşaması yeter. Bu hakikat, Risale‑i Nurun risalelerinde bürhânlar ile izâh edildiğinden burada dört mes'ele içinde kısa bir hülâsası beyân edilecek.
Birinci Mes'ele
Hayatın mâhiyeti ve hakikati Hayy‑ı Kayyûm’a baktığı cihetle baktım, gördüm ki: Mâhiyet‑i hayatım esmâ‑i İlâhiye’nin definelerini açan anahtarların mahzeni ve nakışlarının bir küçük haritası ve cilvelerinin bir fihristesi ve kâinâtın büyük hakikatlerine ince bir mikyâs ve mîzan ve Hayy‑ı Kayyûm’un mânidâr ve kıymetdâr isimlerini bilen, bildiren, fehmedip tefhim eden yazılmış bir kelime‑i hikmettir anladım. Ve hayatın bu tarzdaki hakikati bin derece kıymet kazanıyor ve bir saat devamı bir ömür kadar ehemmiyet alır. Zamanı olmayan Zât‑ı Ezeliyeye münâsebeti cihetinde uzun ve kısalığına bakılmaz.
İkinci Mes'ele
Hayatın hakîki hukukuna baktım, gördüm ki: Hayatım Rabbânî bir mektûbdur; kardeşlerim olan zîşuûr mahlûkata kendini okutturur, yaratanı bildirir bir mütâlaagâhdır.
Hem Hàlık’ımın kemâlâtını teşhîr eden bir ilânnâmeliktir.
109
Hem hayatı yaratanın hayat ile ihsân ettiği kıymetdâr hediyeler ve nişanlar ile bilerek süslenip her gün tekerrür eden resm‑i küşâdda mü'minâne, şuûrdârâne, şâkirâne, minnetdârâne Pâdişah‑ı Bî-misâlinin nazarına arzetmektir.
Hem hadsiz zîhayatların Hàlıklarına vâsıfâne tahiyyâtlarını ve şâkirâne tesbihât hediyelerini anlamak, müşâhede etmek ve şehâdetle ilân etmektir.
Hem lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ve lisân‑ı ubûdiyet ile Hayy‑ı Kayyûm’un mehâsin‑i rubûbiyetini izhâr etmektir.
İşte bunlar gibi hayatın yüksek hukukları uzun zaman istemediği gibi, hayatı bin derece i'lâ eder ve dünyevî olan hukuk‑u hayatiyeden yüz derece daha kıymetdârdır diye ilmelyakìn ile bildim ve dedim: Sübhânallâh! Îmân ne kadar kıymetdâr ve hayatdârdır ki, hangi şeye girse canlandırır ve bir şu'lesi böyle fânî hayatı, bâkiyâne hayatlandırır, üstündeki fenâyı siler.
Üçüncü Mes'ele
Hayatımın Hàlık’ıma bakan fıtrî vazifelerine ve manevî fâidelerine baktım, gördüm ki: Hayatım, hayatın Hàlık’ına üç cihetle âyinedârlık ediyor:
Birinci Vecih: Hayatım, acz ve zaafıyla ve fakr ve ihtiyacıyla Hàlık‑ı hayatın kudret ve kuvvetine ve gınâ ve rahmetine âyinedârlık eder.
Evet nasıl ki, açlık derecesiyle yemeğin lezzet dereceleri ve karanlığın mertebeleriyle ışık mertebeleri ve soğuğun mikyâsıyla harâretin mîzan dereceleri bilinir; öyle de, hayatımdaki hadsiz acz ve fakr ile beraber hadsiz ihtiyaçlarımı izâle ve hadsiz düşmanlarımı def'etmek noktasında Hàlık’ımın hadsiz kudret ve rahmetini bildim; suâl ve duâ ve ilticâ ve tezellül ve ubûdiyet vazifesini anladım ve aldım.
110
İkinci Vecih: Hayatımdaki cüz'î ilim ve irâde ve sem' ve basar gibi mânâlarıyla Hàlık’ımın küllî ve ihâtalı sıfatlarına ve şuûnâtına âyinedârlıktır.
Evet ben kendi hayatımda ve şuûrlu fiillerimde bilmek, işitmek, görmek, söylemek, istemek gibi çok mânâlarıyla bildim ki, bu kâinâtın şahsımdan büyüklüğü derecesinde daha büyük bir mikyâsta Hàlık’ımın muhît ilmini, irâdesini, sem' ve basar ve kudret ve hayat gibi evsâfını ve muhabbet ve gadab ve şefkat gibi şuûnâtını anladım; îmân ederek tasdik ettim ve itiraf ederek bir mârifet yolunu daha buldum.
Üçüncü Vecih: Hayatımda nakışları ve cilveleri bulunan esmâ‑i İlâhiye’ye âyinedârlıktır.
Evet, ben kendi hayatıma ve cismime baktıkça, yüzer tarzda mu'cizâne eserler, nakışlar, san'atlar görmekle beraber çok şefkatkârâne beslendiğimi müşâhede ettiğimden, beni yaratan ve yaşatan Zât, ne kadar fevkalâde sehàvetli, merhametli, san'atkâr, lütûfkâr; ne derece hàrika iktidarlı – tâbirde hatâ olmasın – mehâretli, hüşyâr, işgüzar olduğunu îmân nuruyla bildim, tesbih ve takdis ve hamd ve şükür ve tekbir ve ta'zîm ve tevhid ve tehlil gibi fıtrat vazifeleri ve hilkat gayeleri ve hayat neticeleri ne olduğunu bildim. Ve kâinâtta en kıymetdâr mahlûk, hayat olduğunun sebebini ve herşey hayata musahhar olmasının sırrını ve hayata karşı herkeste fıtrî bir iştiyak bulunduğunun hikmetini ve hayatın hayatı îmân olduğunu ilmelyakìn ile anladım.
Dördüncü Mes'ele
Dünyadaki bu hayatımın hakîki lezzeti ve saâdeti nedir diye yine bu ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ âyetine baktım, gördüm ki:
111
Bu hayatımın en sâf lezzeti ve en hàlis saâdeti îmândadır. Yani, beni yaratan ve yaşatan bir Rabb‑i Rahîm’in mahlûku ve masnû'u ve memlûkü ve terbiye‑gerdesi ve nazarı altında olmasına ve O’na her vakit muhtaç bulunmasına ve O ise hem Rabbim, hem İlâhım, hem bana karşı gayet merhametli ve şefkatli bulunduğuna kat'î îmânım öyle kâfî ve vâfî ve elemsiz ve dâimî bir lezzet ve saâdettir ki, ta'rif edilmez. Ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ ne kadar yerindedir diye âyetten fehmettim.
İşte hayatın hakikatine ve hukukuna ve vazifelerine ve manevî lezzetine ait olan bu dört mes'ele gösterdiler ki:
Hayat, Zât‑ı Bâkî-i Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve rûh oldukça, hem bekà bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakmaz diye bu âyetten dersimi aldım ve niyet ve tasavvur ve hayâlce bütün hayatların ve zîhayatların nâmına ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ dedim.
Altıncı Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye
Müfârakat‑ı umumiye hengâmı olan harâb‑ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde müfârakat‑ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet‑i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl‑perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda dâimî ve tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi ve tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm.
112
Fıtratımdaki aşk‑ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda bir medâr‑ı tesellî bulmak için yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: “Beni oku ve dikkatle mânâma bak!” Ben de, Sûre‑i Nur’daki Âyet‑i Nur’un rasathânesine girip îmânın dûrbîniyle Âyet‑i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuûr‑u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm:
Nasıl ki; âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân‑ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâli ve o güzellikleri tazelendiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân‑ı seb'asının gizli güzelliklerini izhâr ediyorlar.
Aynen öyle de: Şems‑i Ezel ve Ebed olan Cemîl‑i Zülcelâl’in cemâl‑i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sının sermedî güzelliklerine âyinedârlık edip cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcûdât hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işâretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğu pek çok kuvvetli delilleri ile Risale‑i Nurda tafsîlen izâh edilmiş. Burada o bürhânlardan üç tanesine kısaca işâret edilecek:
Birinci Bürhân
Nasıl ki, işlenmiş bir eserin güzelliği işlemesinin güzelliğine ve işlemek güzelliği ustalığın o san'attan gelen ünvânın güzelliğine ve ustadaki san'atkârlık ünvânının güzelliği o san'atkârın o san'ata ait sıfatının güzelliğine ve sıfatının güzelliği kàbiliyet ve isti'dâdının güzelliğine ve kàbiliyetinin güzelliği zâtının ve hakikatinin güzelliğine derece‑i bedâhette gayet kat'î bir sûrette delâlet ettiği gibi...
113
Aynen öyle de: Bu kâinâtın baştan başa bütün güzel mahlûklarında ve yapılışları güzel umum masnû'larındaki hüsün ve cemâl dahi San'atkâr‑ı Zülcelâl’deki fiillerinin hüsün ve cemâline kat'î şehâdet ve ef'âlindeki hüsün ve cemâl ise, o fiillere bakan ünvânların, yani isimlerin hüsün ve cemâline şüphesiz delâlet ve isimlerin hüsün ve cemâli ise, isimlerin menşe'i olan kudsî sıfatların hüsün ve cemâline kat'î şehâdet ve sıfatların hüsün ve cemâli ise, sıfatların mebde'i olan şuûnât‑ı zâtiyenin hüsün ve cemâline kat'î şehâdet ve şuûnât‑ı zâtiyenin hüsün ve cemâli ise, fâil ve müsemmâ ve mevsuf olan zâtının hüsün ve cemâline ve mâhiyetinin kudsî kemâline ve hakikatinin mukaddes güzelliğine bedâhet derecede kat'î bir sûrette şehâdet eder.
Demek Sâni'‑i Zülcemâl’in kendi Zât‑ı Akdes’ine lâyık öyle hadsiz bir hüsn‑ü cemâli var ki, bir gölgesi bütün mevcûdâtı baştan başa güzelleştirmiş ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliği var ki, bir cilvesi kâinâtı serbeser güzelleştirmiş ve bütün dâire‑i mümkinâtı hüsün ve cemâl lem'alarıyla tezyîn edip ışıklandırmış.
Evet, işlenmiş bir eser fiilsiz olmadığı gibi, fiil dahi fâilsiz olamaz. Ve isimler müsemmâsız olması muhâl olduğu gibi, sıfatlar dahi mevsufsuz mümkün değildir. Mâdem bir san'atın ve eserin vücûdu, bedâhetle o eseri işleyenin fiiline delâlet ve o fiilin vücûdu, fâilinin ve ünvânının ve eseri intac eden sıfatın ve isminin vücûdlarına delâlet eder. Elbette bir eserin kemâli ve cemâli dahi, fiilin kendine mahsûs kemâl ve cemâline, o da ismin kendine münâsib, muvâfık güzelliğine, o dahi zâtın ve hakikatin – fakat zâta ve hakikate lâyık ve muvâfık – kemâline ve cemâline ilmelyakìn ile ve bedâhetle delâlet eder.
Aynen öyle de: Bu eserler perdesi altındaki fa'âliyet‑i dâime, fâilsiz olması muhâl olduğu gibi, bu masnûât üstünde cilveleri ve nakışları göz ile görünen isimler dahi müsemmâsız hiçbir cihetle mümkün olmadığı ve müşâhede derecesinde hissedilen kudret, irâde gibi sıfatlar dahi mevsufsuz olması muhâl olduğundan, şu kâinâtta bütün eserler, mahlûklar, masnû'lar hadsiz vücûdlarıyla, hàlık ve sâni' ve fâillerinin vücûd‑u ef'âline ve esmâsının vücûduna ve evsâfının vücûduna ve şuûnât‑ı zâtiyesinin vücûduna ve Zât‑ı Akdes’inin vücûb‑u vücûduna kat'î bir sûrette delâlet ettikleri gibi; o masnûâtın umumunda görünen muhtelif kemâlât ve ayrı ayrı cemâller ve çeşit çeşit güzellikler, Sâni'‑i Zülcelâl’de olan fiillerin ve isimlerin ve sıfatların ve şe'nlerin ve Zâtının kendilerine mahsûs münâsib ve lâyık ve vâcibiyetine ve kudsiyetine muvâfık olarak hadsiz kemâlâtlarına ve nihâyetsiz cemâllerine ve ayrı ayrı ve umum kâinâtın fevkınde güzelliklerine gayet sarîh şehâdet ve gayet kat'î delâlet ederler.
114
İkinci Bürhân
’ın beş noktası var
Birinci Nokta
Meşreblerinde, mesleklerinde birbirinden ayrı ve uzak olan bütün ehl‑i hakikatin reisleri, zevk ve keşfe istinâd ederek icmâ ile, ittifak ile îmân edip hükmediyorlar ki, bütün mevcûdâttaki hüsün ve cemâl, bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’da bulunan mukaddes hüsün ve cemâlin gölgesi ve lemeâtı ve perdelerin arkasında cilvesidir.
İkinci Nokta
Bütün güzel mahlûklar, kafile kafile arkasında durmayarak gelip gidiyorlar, fenâya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellîsinde devam ettiğinden kat'î bir sûrette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malı ve o âyinelerin cemâli değildir. Belki, güneşin cemâl‑i şuââtı, cereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, sermedî bir cemâlin ışıklarıdırlar.
Üçüncü Nokta
Nurun gelmesi elbette nurânîden ve vücûd vermesi her hâlde mevcûddan ve ihsân ise gınâdan ve sehàvet ise servetten ve ta'lim ilimden gelmesi bedîhî olduğu gibi, hüsün vermek dahi hasenden ve güzelleştirmek, güzelden ve cemâl vermek cemîlden olabilir, başka olamaz.
İşte bu hakikate binâen îmân ederiz ki: Bu kâinâttaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki; bu mütemâdiyen değişen ve tazelenen kâinât, bütün mevcûdâtıyla âyinedârlık dilleriyle, o güzelin cemâlini tavsif ve ta'rif eder.
115
Dördüncü Nokta
Nasıl ki, cesed rûha dayanır, ayakta durur, hayatlanır ve lafız mânâya bakar, ona göre nurlanır ve sûret hakikate istinâd eder, ondan kıymet alır.
Aynen öyle de, bu maddî ve cismânî olan âlem‑i şehâdet dahi bir ceseddir, bir lafızdır, bir sûrettir; âlem‑i gaybın perdesi arkasındaki esmâ‑i İlâhiye’ye dayanır, hayatlanır, istinâd eder, can alır, ona bakar, güzelleşir. Bütün maddî güzellikler, kendi hakikatlerinin ve mânâlarının manevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatleri ise, esmâ‑i İlâhiye’den feyz alırlar ve onların bir nev'i gölgeleridir. Ve bu hakikat, Risale‑i Nurda kat'î isbât edilmiştir.
Demek bu kâinâtta bulunan bütün güzelliklerin envâ'ı ve çeşitleri, âlem‑i gayb arkasında tecellî eden ve kusurdan mukaddes, maddeden mücerred bir cemâlin esmâ vâsıtasıyla cilveleri ve işâretleri ve emârâtlarıdır. Fakat nasıl ki, Vâcibü'l‑Vücûd’un Zât‑ı Akdes’i, başkalara hiçbir cihette benzemez ve sıfatları mümkinâtın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir. Öyle de, O’nun kudsî cemâli, mümkinâtın ve mahlûkatın hüsünlerine benzemez, hadsiz derecede daha àlîdir.
Evet, koca Cennet bütün hüsün ve cemâliyle bir cilvesi bulunan ve bir saat müşâhedesi ehl‑i Cennet’e Cennet’i unutturan bir Cemâl‑i Sermedî, elbette nihâyeti ve şebîhi ve nazîri ve misli olmaz.
Ma'lûmdur ki; herşeyin hüsnü kendine göredir; hem binler tarzda bulunur ve nev'ilerin ihtilâfı gibi güzellikleri de ayrı ayrıdır. Meselâ; göz ile hissedilen bir güzellik, kulak ile hissedilen bir hüsün bir olmaması ve akıl ile fehmedilen bir hüsn‑ü aklî, ağız ile zevk edilen bir hüsn‑ü taam bir olmadığı gibi; kalb, rûh vesâir zâhirî ve bâtınî duyguların istihsân ettikleri ve güzel hissettikleri güzellikler, onların ihtilâfı gibi muhteliftir.
116
Meselâ; îmânın güzelliği ve hakikatin güzelliği ve nurun hüsnü ve çiçeğin hüsnü ve rûhun cemâli ve sûretin cemâli ve şefkatin güzelliği ve adâletin güzelliği ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü ayrı ayrı oldukları gibi; Cemîl‑i Zülcelâl’in nihâyet derecede güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sının güzellikleri dahi ayrı ayrı olduğundan, mevcûdâtta bulunan hüsünler ayrı ayrı düşmüş.
Eğer Cemîl‑i Zülcelâl’in esmâsındaki hüsünlerin mevcûdât âyinelerinde bir cilvesini müşâhede etmek istersen, zeminin yüzünü bir küçük bahçe gibi temâşâ edecek bir geniş, hayâlî göz ile bak ve hem bil ki: Rahmâniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tâbirler, Cenâb‑ı Hakk’ın hem isim, hem fiil, hem sıfât, hem şe'nlerine işâret ederler.
İşte başta insan olarak bütün hayvanatın muntazaman bir perde‑i gaybdan gelen erzâklarına bak, Rahmâniyet‑i İlâhiye’nin cemâlini gör.
Hem bütün yavruların mu'cizâne iâşelerine ve başları üstünde ve annelerinin sînelerinde asılmış tatlı, sâfî, âb‑ı kevser gibi iki tulumbacık süte temâşâ eyle, rahîmiyet‑i Rabbâniyenin câzibedâr cemâlini gör.
Hem bütün kâinâtı envâ'ıyla beraber bir kitab‑ı kebîr-i hikmet ve öyle bir kitab ki; her harfi yüz kelime, her kelimesi yüzer satır, her satırı bin bâb, her bâbı binler küçük kitab hükmüne getiren hakîmiyet‑i İlâhiye’nin cemâl‑i bî-misâline bak, gör.
Hem kâinâtı bütün mevcûdâtıyla mîzanı altına alan ve bütün ecrâm‑ı ulviye ve süfliyenin muvâzenelerini idâme ettiren ve güzelliğin en mühim bir esâsı olan tenâsübü veren ve herşeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk‑ı hayatı verip ihkàk‑ı hak eden ve mütecâvizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak, gör.
117
Hem insanın geçmiş tarihçe‑i hayatını, buğday dânesi küçüklüğündeki kuvve‑i hâfızasında ve her nebât ve ağacın gelecek tarihçe‑i hayat-ı sâniyesini çekirdeğinde yazmasına ve her zîhayatın muhâfazasına lüzumu bulunan âlât ve cihâzâta, meselâ; arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak ve hafîziyet ve hâfiziyet‑i Rabbâniyenin letâfetli cemâlini gör.
Hem zemin sofrasında Kerîm‑i Mutlak olan Rahmân‑ı Rahîm’in misâfirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi', hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk ve safâsına yardım eden cihâzlara bak, ikram ve kerîmiyet‑i Rabbâniyenin gayet şirin cemâlini ve gayet tatlı güzelliğini gör.
Hem Fettâh ve Musavvir isimlerinin tecellîleriyle başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok mânidâr sûretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok câzibedâr sîmâlarına bak, fettâhiyet ve musavviriyet‑i İlâhiye’nin mu'cizâtlı cemâlini gör.
İşte bu mezkûr misâllere kıyâsen Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbirisinin kendine mahsûs öyle kudsî bir cemâli var ki; bir tek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev'i güzelleştiriyor. Bir tek çiçekte bir ismin cilve‑i cemâlini gördüğün gibi bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet’i îmân gözüyle görebilirsen bak, gör; Cemâl‑i Sermedînin derece‑i haşmetini anla.
O güzelliğe karşı îmân güzelliğiyle ve ubûdiyet cemâli ile mukàbele etsen çok güzel bir mahlûk olursun.
Eğer dalâletin hadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfûr kubhuyla mukàbele edip karşılasan, en çirkin bir mahlûk olmakla beraber, bütün güzel mevcûdâtın ma'nen menfûrları olursun.
118
Beşinci Nokta
Nasıl ki, yüzer hüner ve san'at ve kemâl ve cemâlleri bulunan bir Zât; herbir hüner kendini teşhîr etmek ve herbir güzel san'at kendini takdir ettirmek ve herbir kemâl kendini izhâr etmek ve herbir cemâl kendini göstermek istemesi kaidesince O Zât dahi bütün hünerlerini ve san'atlarını ve kemâlâtını ve gizli güzelliklerini ta'rif edecek, teşhîr edecek, gösterecek olan bir hàrika sarayı yapmış. Her kim o mu'cizeli sarayı temâşâ etse, birden ustasının ve sâhibinin hünerlerine ve mehâsinine ve kemâlâtına intikal eder ve gözüyle görür gibi inanır, tasdik eder ve der ki: “Her cihetle güzel ve hünerli olmayan bir zât, böyle her cihetle güzel bir eserin masdarı, mûcidi ve taklidsiz muhteri'i olamaz. Belki onun manevî hüsünleri ve kemâlleri bu saray ile tecessüm etmiş gibidir.” hükmeder.
Aynen öyle de, bu kâinât denilen dünyadan, meşher‑i acâib ve saray‑ı muhteşemin hüsünlerini gören ve aklı çürük ve kalbi bozuk olmayan elbette intikal edecek ki, bu saray bir âyinedir; başkasının cemâlini ve kemâlini göstermek için böyle süslenmiş. Evet mâdem bu saray‑ı âlemin başka emsâli yok ki, güzellikleri ondan iktibas edip taklid edilsin. Elbette ve her hâlde bunun ustası kendi Zâtında ve Esmâsında kendine lâyık güzellikleri var ki, kâinât ondan iktibas ediyor ve ona göre yapılmış ve onları ifâde etmek için bir kitab gibi yazılmış.
Üçüncü Bürhân’ın
üç nüktesi var.
Birinci Nükte
Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfında gayet güzel bir tafsîl ve kuvvetli hüccetlerle beyân edilen bir hakikattir. Tafsîlini ona havâle ederek burada kısa bir işâretle ona bakacağız; şöyle ki:
Bu masnûâta, hususan hayvanat ve nebâtâta bakıyoruz, görüyoruz ki: Kasd ve irâdeyi gösteren ve ilim ve hikmeti bildiren dâimî bir tezyîn, bir süslemek ve tesâdüfe hamli imkânsız bir tanzim, bir güzelleştirmek hükmediyor.
119
Hem kendi san'atını beğendirmek ve nazar‑ı dikkati celbetmek ve masnû'unu ve seyircilerini memnun etmek için herşeyde öyle bir nâzik san'at ve ince hikmet ve àlî zînet ve şefkatli bir tertib ve tatlı vaziyet görünüyor; bedâhet derecesinde anlaşılır ki, kendini zîşuûrlara bildirmek ve tanıttırmak isteyen perde‑i gayb arkasında öyle bir san'atkâr var ki, herbir san'atıyla çok hünerlerini ve kemâlâtını teşhîr ile kendini sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ister.
Hem zîşuûr mahlûkları minnetdâr ve mesrûr ve kendine dost etmek için tesâdüfe havâlesi imkân haricinde ve umulmadığı yerden lezîz ni'metlerin her çeşidini onlara ihsân ediyor.
Hem derin bir şefkati ve yüksek bir merhameti ihsâs eden manevî ve kerîmâne bir muâmele, bir muârefe ve lisân‑ı hâl ile ve dostâne bir mükâleme ve duâlarına rahîmâne bir mukàbele görünüyor.
Demek bu güneş gibi zâhir olan tanıttırmak ve sevdirmek keyfiyeti arkasında müşâhede edilen lezzetlendirmek ve ni'metlendirmek ikramı ise, gayet esâslı bir irâde‑i şefkat ve gayet kuvvetli bir arzu‑yu merhametten ileri geliyor.
Ve böyle kuvvetli bir irâde‑i şefkat ve rahmet ise, hiçbir cihette ihtiyacı olmayan bir Müstağnî‑i Mutlakta bulunması elbette ve her hâlde kendini âyinelerde görmek ve göstermek isteyen ve tezâhür etmek, mâhiyetinin muktezâsı ve tebârüz etmek, hakikatinin şe'ni bulunan nihâyet kemâlde bir cemâl‑i bî-misâl ve ezelî bir hüsn‑ü lâyezâlî ve sermedî bir güzellik vardır ki; o cemâl kendini muhtelif âyinelerde görmek ve göstermek için merhamet ve şefkat sûretine girmiş, sonra zîşuûr âyinelerinde in'âm ve ihsân vaziyetini almış, sonra tahabbüb ve taarrüf – yani kendini tanıttırmak ve bildirmek – keyfiyetini takmış, sonra masnûâtı zînetlendirmek, güzelleştirmek ışığını vermiş.
İkinci Nükte
Nev'‑i insanda, hususan yüksek tabakasında, meslekleri ayrı ayrı hadsiz zâtlarda, gayet esâslı bir sûrette bulunan şedîd bir aşk‑ı Lâhutî ve kuvvetli bir muhabbet‑i Rabbâniye, bilbedâhe misilsiz bir cemâle işâret belki şehâdet eder.
120
Evet böyle bir aşk öyle bir cemâle bakar, iktiza eder ve öyle bir muhabbet böyle bir hüsn ister. Belki bütün mevcûdâtta lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile edilen umum hamd ve senâlar, o ezelî hüsne bakıyor, gidiyor. Belki Şems‑i Tebrizî gibi bir kısım âşıkların nazarında bütün kâinâtta bulunan umum incizablar, cezbeler, câzibeler, câzibedâr hakikatler, ezelî ve ebedî bir hakikat‑i câzibedâra işâretlerdir. Ve ecrâmı ve mevcûdâtı mevlevî‑misâl pervâne gibi raks ve semâ'a kaldıran cezbedârâne harekât ve deverân, o hakikat‑i câzibedârın cemâl‑i kudsîsinin hükümdarâne tezâhüratı karşısında âşıkâne ve vazifedârâne bir mukàbeledir.
Üçüncü Nükte
Bütün ehl‑i tahkîkin icmâıyla vücûd hayr‑ı mahzdır, nurdur. Adem şerr‑i mahzdır, zulmettir. Bütün hayırlar, iyilikler, güzellikler, lezzetler – tahlil neticesinde – vücûddan neş'et ettiklerini ve bütün fenâlıklar, şerler, musîbetler, elemler – hattâ ma'siyetler – ademe râci' olduğunu ehl‑i akıl ve ehl‑i kalbin büyükleri ittifak etmişler.
Eğer desen: Mâdem bütün güzelliklerin menba'ı vücûddur, vücûdda küfür ve enâniyet‑i nefsiye dahi var?
Elcevab: Küfür ise, hakàik‑ı îmâniyeyi inkâr ve nefy olduğundan ademdir. Enâniyetin vücûdu ise, haksız temellük ve âyinedârlığını bilmemek ve mevhûmu muhakkak bilmekten ileri geldiğinden vücûd rengini ve sûretini almış bir ademdir.
121
Mâdem bütün güzelliklerin menba'ı vücûddur ve bütün çirkinliklerin mâdeni ademdir. Elbette vücûdun en kuvvetlisi ve en yükseği ve en parlağı ve ademden en uzağı vâcib bir vücûd ve ezelî ve ebedî bir varlık, en kuvvetli ve en yüksek ve en parlak ve kusurdan en uzak bir cemâl ister, belki öyle bir cemâli ifâde eder, belki öyle bir cemâl olur. Güneşe, ihâtalı bir ziyânın lüzumu gibi Vâcibü'l‑Vücûd dahi sermedî bir cemâl istilzam eder; onun ile ışık verir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
İhtar: Âyet‑i Hasbiye-i Nuriyenin merâtibinden dokuz mertebesi yazılacaktı, fakat bazı esbâba binâen şimdilik üç mertebe te'hir edildi.
Tenbih: Risale‑i Nur, Kur'ânın ve Kur'ân’dan çıkan bürhânî bir tefsir olduğundan, Kur'ânın nükteli, hikmetli, lüzumlu, usandırmayan tekrârâtı gibi onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarûrî ve maslahatlı tekrârâtı vardır. Hem Risale‑i Nur, zevk ve şevk ile dillerde usandırmayan, dâima tekrar edilen kelime‑i tevhidin delilleri olmasından, zarûrî tekrârâtı kusur değil; usandırmaz ve usandırmamalı.
122
[1]اَلْبَابُ الْخَامِسُ
[2]فِى مَرَاتِبِ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾(Hâşiye‑1)
وَهُوَ خَمْسُ نُكَتٍ
[3]اَلنُّكْتَةُ الْاُولٰى
[4]فَهَذَا الْكَلَامُ دَوَاءٌ مُجَرَّبٌ لِمَرَضِ الْعَجْزِ الْبَشَرِيِّ وَسَقَمِ الْفَقْرِ الْإِنْسَانِيِّ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾(Hâşiye‑2) (Tercüme)
123
[5]إِذْ هُوَ الْمُوجِدُ الْمَوْجُودُ الْبَاقِي فَلَا بَأْسَ بِزَوَالِ الْمَوْجُودَاتِ لِدَوَامِ الْوُجُودِ الْمَحْبُوبِ بِبَقَاءِ مُوجِدِهِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ .
[6]وَهُوَ الصَّانِعُ الْفَاطِرُ الْبَاقِي فَلَا حُزْنَ عَلَى زَوَالِ الْمَصْنُوعِ لِبَقَاءِ مَدَارِ الْمَحَبَّةِ فِي صَانِعِهِ.
[7]وَهُوَ الْمَلِكُ الْمَالِكُ الْبَاقِي فَلَا تَأَسُّفَ عَلَى زَوَالِ الْمُلْكِ الْمُتَجَدِّدِ فِي زَوَالٍ وَذَهَابٍ.
[8]وَهُوَ الشَّاهِدُ الْعَالِمُ الْبَاقِي فَلَا تَحَسُّرَ عَلَى غَيْبُوبَةِ الْمَحْبُوبَاتِ مِنَ الدُّنْيَا لِبَقَائِهَا فِي دَائِرَةِ عِلْمِ شَاهِدِهَا وَفِي نَظَرِهِ.
[9]وَهُوَ الصَّاحِبُ الْفَاطِرُ الْبَاقِي فَلَا كَدَرَ عَلَى زَوَالِ المُسْتَحْسَنَاتِ لِدَوَامِ مَنْشَأِ مَحَاسِنِهَا فِي أَسْمَاءِ فَاطِرِهَا.
[10]وَهُوَ الْوَارِثُ الْبَاعِثُ الْبَاقِي فَلَا تَلَهُّفَ عَلَى فِرَاقِ الْأَحْبَابِ لِبَقَاءِ مَنْ يَرِثُهُمْ وَيَبْعَثُهُمْ.
[11]وَهُوَ الْجَمِيلُ الْجَلِيلُ الْبَاقِي فَلَا تَحَزُّنَ عَلَى زَوَالِ الْجَمِيلَاتِ الَّتِي هِيَ مَرَايَا لِلْأَسْمَآءِ الْجَمِيلَاتِ لِبَقَاءِ الْأَسْمَاءِ بِجَمَالِهَا بَعْدَ زَوَالِ الْمَرَايَا.
[12]وَهُوَ الْمَعْبُودُ الْمَحْبُوبُ الْبَاقِي فَلَا تَأَلُّمَ مِنْ زَوَالِ الْمَحْبُوبَاتِ الْمَجَازِيَّةِ لِبَقَاءِ الْمَحْبُوبِ الْحَقِيقِيِّ.
[13]وَهُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الْوَدُودُ الرَّءُوفُ الْبَاقِي فَلَا غَمَّ وَلَا مَأْيُوسِيَّةَ وَلَا أَهَمِّيَّةَ مِنْ زَوَالِ الْمُنْعِمِينَ الْمُشْفِقِينَ الظَّاهِرِينَ لِبَقَاءِ مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ وَشَفَقَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ.(Tercüme)
124
[14]وَهُوَ الْجَمِيلُ اللَّطِيفُ الْعَطُوفُ الْبَاقِي فَلَا حُرْقَةَ وَلَا عَبْرَةَ بِزَوَالِ اللَّطِيفَاتِ الْمُشْفِقَاتِ لِبَقَاءِ مَنْ يَقُومُ مَقَامَ كُلِّهَا، وَلَا يَقُومُ الْكُلُّ مَقَامَ تَجَلٍّ وَاحِدٍ مِنْ تَجَلِّيَاتِهِ؛
[15]فَبَقَاؤُهُ بِهَذِهِ الْأَوْصَافِ يَقُومُ مَقَامَ كُلِّ مَا فَنِيَ وَزَالَ مِنْ أَنْوَاعِ مَحْبُوبَاتِ كُلِّ أَحَدٍ مِنَ الدُّنْيَا.﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
[16]نَعَمْ حَسْبِي مِنْ بَقَاءِ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا بَقَاءُ مَالِكِهَا وَصَانِعِهَا وَفَاطِرِهَا.
[17]اَلنُّكْتَةُ الثَّانِيَةُ
[18]حَسْبِي(Hâşiye‑1) مِنْ بَقَائِي أَنَّ اللهَ هُوَ إِلٰهِيَ الْبَاقِي، وَخَالِقِيَ(Hâşiye‑2) الْبَاقِي، وَمُوجِدِيَ الْبَاقِي، وَفَاطِرِيَ الْبَاقِي، وَمَالِكِيَ الْبَاقِي، وَشَاهِدِيَ الْبَاقِي، وَمَعْبُودِيَ الْبَاقِي وبَاعِثِيَ الْبَاقِي،(Tercüme)
125
[19]فَلَا بَأْسَ وَلَا حُزْنَ وَلَا تَأَسُّفَ وَلَا تَحَسُّرَ عَلَى زَوَالِ وُجُودِي لِبَقَاءِ مُوجِدِي، وَإِيجَادِهِ بِأَسْمَائِهِ. وَمَا فِي شَخْصِي مِنْ صِفَةٍ إِلَّا وَهِيَ مِنْ شُعَاعِ اسْمٍ مِنْ أَسْمَائِهِ الْبَاقِيَةِ؛ فَزَوَالُ تِلْكَ الصِّفَةِ وَفَنَاءُهَا لَيْسَ إِعْدَامًا لَهَا، لِأَنَّهَا مَوْجُودَةٌ فِي دَائِرَةِ الْعِلْمِ وَبَاقِيَةٌ وَمَشْهُودَةٌ لِخَالِقِهَا.
[20]وَكَذَا حَسْبِي مِنَ الْبَقَاءِ وَلَذَّتِهِ عِلْمِي وَإِذْعَانِي وَشُعُورِي وَإِيمَانِي بِأَنَّهُ إِلٰهِيَ الْبَاقِي الْمُتَمَثِّلُ شُعَاعُ اسْمِهِ الْبَاقِي فِي مِرْآةِ مَاهِيَّتِي؛ وَمَا حَقِيقَةُ مَاهِيَّتِي إِلَّا ظِلٌّ لِذٰلِكَ الِاسْمِ. فَبِسِرِّ تَمَثُّلِهِ فِي مِرْآةِ حَقِيقَتِي صَارَتْ نَفْسُ حَقِيقَتِي مَحْبُوبَةً، لَا لِذَاتِهَا بَلْ بِسِرِّ مَا فِيهَا وَبَقَاءُ مَا تَمَثَّلَ فِيهَا أَنْوَاعُ بَقَاءٍ لَهَا.
[21]اَلنُّكْتَةُ الثَّالِثَةُ(Hâşiye‑1)
[22]﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾إِذْ هُوَ الْوَاجِبُ الْوُجُودِِ الَّذِي مَا هذِهِ الْمَوْجُودَاتُ السَّيَّالَاتُ إِلَّا مَظَاهِرُ لِتَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ إِيجَادِهِ وَوُجُودِهِ؛ بِهِ وَبِالِانْتِسَابِ إِلَيْهِ وَبِمَعْرِفَتِهِ أَنْوَارُ الْوُجُودِ بِلَا حَدٍّ. وَبِدُونِهِ ظُلُمَاتُ الْعَدَمَاتِ وَآلَامُ الْفِرَاقَاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَاتِ.(Tercüme)
126
[23]وَمَا هَذِهِ الْمَوْجُودَاتُ السَّيَّالَةُ إِلَّا وَهِيَ مَرَايَا وَهِيَ مُتَجَدِّدَةٌ بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الِاعْتِبَارِيَّةِ فِي فَنَائِهَا وَزَوَالِهَا وَبَقَائِهَا بِسِتَّةِ وُجُوهٍ:
[24]اَلْأَوَّلُ: بَقَاءُ مَعَانِيهَا الْجَمِيلَةِ وَهُوِيَّاتِهَا الْمِثَالِيَّةِ.
[25]وَالثَّانِى: بَقَاءُ صُوَرِهَا فِي الْأَلْوَاحِ الْمِثَالِيَّةِ.
[26]وَالثَّالِثُ: بَقَاءُ ثَمَرَاتِهَا الْأُخْرَوِيَّةِ.
[27]وَالرّابِعُ: بَقَاءُ تَسْبِيحَاتِهَا الرَّبَّانِيَّةِ الْمُتَمَثِّلَةِ لَهَا الَّتِي هِيَ نَوْعُ وُجُودٍ لَهَا.