Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Yirmialtıncı Âyet

Sûre‑i Hûd’da ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ âyetinin iki satır sonra gelen ﴿وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ âyetidir. Şu âyetin şeddeli (م) ve şeddeli (ل) ve şeddeli (ن) ikişer sayılmak ve اَلْجَنَّةِ ’deki (ت) vakıfta olduğundan (ه)olmak cihetiyle makam‑ı cifrîsi bin üçyüz elliiki olmakla tam tamına Resâili'n‑Nur şâkirdlerinin en me'yûsiyetli ve musîbetli zamanları olan bin üçyüz elliiki tarihine tam tamına tevâfukla o acınacak hâllerinde kudsî ve semâvî bir tesellî, bir beşârettir. Ve âyetin münâsebet‑i maneviyesi bir‑iki risalede, yani Kerâmât‑ı Aleviyede ve Gavsiyede beyân edilmiştir.﴿وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا ’deki سُعِدُوا kelimesi ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ ’deki سَع۪يدٌ kelimesine Kur'ân sahifesinde tam muvâzi ve mukâbil gelmesi, bu tevâfuka bir letâfet daha katar. Bu âyetin küllî ve çok geniş mânâ‑yı kudsîsinin cüz'iyâtından Risale‑i Nur şâkirdleri gibi tesellîye çok muhtaç bir cüz'îsi bu asırda bin üçyüz elliikide bulunduğuna tam tamına tevâfukla işâret ederek başına parmak basıyor.
874
Eğer ﴿فَفِي الْجَنَّةِ kelimesinde vakfedilmezse ve ﴿خَالِد۪ينَ kelimesiyle rabtedilse, o vakit (ة) , (ه) olmaz. Fakat daha latîf tesellîkâr bir tevâfuk olur. Çünkü ﴿وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا kaide‑i nahviyece mübtedâdır. ﴿فَفِي الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَonun haberidir. Bu haber ise, makam‑ı cifrîsi olan bin üçyüz kırkdokuz adediyle, bin üçyüz kırkdokuz tarihinden beşâretle remzen haber verir. Ve o tarihte bulunan Kur'ân hizmetkârlarından bir tâifenin ashâb‑ı Cennet ve ehl‑i saâdet olduğunu mânâ‑yı işârîsiyle ve tevâfuk‑u cifrî ile ihbar eder ve bu tarihte Risale‑i Nur şâkirdleri Kur'ân hesabına fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri ve çok mühim risalelerin te'lifleri ve başlarına gelen şimdiki musîbetin, düşmanları tarafından ihzarâtı tezâhür ettiğinden, elbette bu tarihe müteveccih ve işârî, tesellîkâr bir beşâret‑i Kur'âniye en evvel onlara baktığını gösterir.
Evet ﴿فَفِي الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ’de şeddeli (ن) , bir (ن) sayılmak cihetiyle (ت) dörtyüz, (خ) altıyüz; bin eder. İki (ن) yüz, bir (ى) iki (ف) , bir (ل) ikiyüz; diğer (ل) otuz, ikinci (ى) on, iki (ا) iki, bir (ج) üç, bir (د) dört, kırkdokuz eder ki; yekûnu bin üçyüz kırkdokuz eder.
875
Bu müjde‑i Kur'âniyenin binden bir vechi bize temâsı, bin hazineden ziyâde kıymetdârdır. Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rüya‑yı sâdıkadır. Şöyle ki: Isparta’da başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zâta rüyada (ona) deniliyor ki:
Resâili'n‑Nur Şâkirdleri, îmân ile kabre girecekler, îmânsız vefât etmezler.”
Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde bu müjde‑i Kur'âniyenin bir müjdecisi imiş. (Hâşiye)

Yirmiyedinci Âyet

Sûre‑i Saff’ta ﴿يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ ’dur. Bu âyetteki ﴿نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ cümlesinin makam‑ı cifrîsi, bin üçyüz onaltı veya yedidir. Ve bu tarih ise; sâbıkan Yirmibirinci Âyetin hâtimesinde zikredilen inkılâb‑ı fikrî sadedinde: Avrupa’nın bir müstemlekât nâzırı, Kur'ânın nurunu söndürmesine çalışması tarihine ve Resâili'n‑Nur müellifi dahi ona karşı o inkılâb‑ı fikrî sâyesinde o nuru parlatmaya çalışması aynı tarihe, hem yedi sûrede yedi defa ﴿تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ aynı tarihe, hem ﴿طٰسٓ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ dahi aynı tarihe, hem ﴿هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ dahi aynı tarihe, hem ﴿اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ dahi şeddeli (ن) , bir (ن) sayılmak ve tenvin sayılmamak cihetiyle aynı tarihe, hem ﴿فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ fermânı dahi aynı tarihe, hem ﴿نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ dahi aynı tarihe bil'ittifak muvâfakatleri elbette remizden, işâretten, delâletten ziyâde bir sarâhattir ki; Risale‑i Nur o Nur‑u İlâhî’nin bir lem'ası olacağını ve düşmanları tarafından gelen şübehât zulümâtını dağıtacağını mânâ‑yı işârîsiyle müjdeliyor.
876
Hem bu cifrî ve müteaddid ve mânidâr tevâfuklar ise, kuvvetli bir münâsebet‑i maneviyeye istinâd ederler. Evet Resâili'n‑Nurun yüzyirmi dokuz risaleleri, yüzyirmi dokuz elektrik lambalarının şişeleri misillû Kur'ân nur‑u a'zamından uzanan tellerin başlarına takılıp o nuru neşrettikleri meydândadır. Risale‑i Nurun yarı ismi iki defa bu cümle‑i âyette bulunmasıyla o münâsebeti pek letâfetlendiriyor.
877

Yirmisekizinci Âyet

Sûre‑i Tevbe’de ﴿يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ âyetindeki ﴿نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ cümlesi, kuvvetli ve letâfetli münâsebet‑i maneviyesiyle beraber şeddeli lâm’lar, birer (ل) ve şeddeli (م) asıl kelimeden olduğundan, iki (م) sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmidört ederek, Avrupa zâlimleri devlet‑i İslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle müdhiş bir sû‑i kasd plânı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyet‑perverleri, hürriyeti yirmidörtte ilânıyla o plânı akîm bırakmağa çalıştıkları hâlde, maatteessüf altı‑yedi sene sonra, Harb‑i Umumî neticesinde yine o sû‑i kasd niyetiyle Sevr Muâhedesinde Kur'ânın zararına gayet ağır şerâitle kâfirâne fikirlerini yine icra etmek olan plânlarını akîm bırakmak için Türk milliyet‑perverleri cumhûriyeti ilânla mukàbeleye çalıştıkları tarihi olan bin üçyüz yirmidörde, otuz dörde, ellidörde tam tamına tevâfukla, o herc ü merc içinde Kur'ânın nurunu muhâfazaya çalışanlar içinde Resâili'n‑Nur müellifi yirmidörtte ve Resâili'n‑Nurun mukaddemâtı otuzdörtte ve Resâili'n‑Nurun nurânî cüz'leri ve fedâkâr şâkirdleri elli dörtte mukàbeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hattâ hakikat‑i hâli bilmeyen bir kısım ehl‑i siyaseti telâşa sevkettiler ve bu itfâ sû‑i kasdına karşı tenvir vazifesini tam îfâ ettiklerinden bu âyetin mânâ‑yı işârîsi cihetinde bir medâr‑ı nazarı olduklarına kuvvetli bir emâredir. Şimdi İslâmlar içinde Nur‑u Kur'ân’a muhâlif hâletlerin ekserîsi o sû‑i kasdların ve Sevr Muâhedesi gibi gaddârâne muâhedelerin vahîm neticeleridir.
Eğer şeddeli (م) dahi şeddeli lâm’lar gibi bir sayılsa, o vakit bin ikiyüz seksendört eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet‑i İslâmiyenin nurunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrîk edip Rus’un doksanüç muhârebe‑i meş'ûmesiyle Âlem‑i İslâmın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resâili'n‑Nur şâkirdleri yerinde Mevlâna Hâlid’in (K.S.) şâkirdleri o bulut zulümâtını dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor.
Şimdi hâtıra geldi ki, eğer şeddeli lâm’lar ve (م) ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümâtı dağıtacak zâtlar ise, Hazret‑i Mehdi’nin şâkirdleri olabilir. Her ne ise Bu nurlu âyetin çok nurânî nükteleri var. اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِ sırrıyla kısa kestik.
878

Yirmidokuzuncu Âyet

Sûre‑i İbrahim’in başında ﴿الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ âyetidir. Şu âyetin dört‑beş cümlesinde dört‑beş îmâ var. Mecmûu bir işâret hükmüne geçer.

Birincisi

﴿اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesi ifâde eder ki: Kitab‑ı Mübîn vâsıtasıyla, ondördüncü asırdaki zulümâttan, insanlar biiznillâh Kur'ân’dan gelen bir nura çıkarlar.” Bu meâl ve hususan nur lafzı, Resâili'n‑Nura mutâbık olduğu gibi, makam‑ı cifrîsi şeddeli (ن) , iki (ن) olmak üzere bin üçyüz otuzsekiz veya dokuz ederek Harb‑i Umumî zulümâtında te'lif edilen Resâili'n‑Nurun fâtihası olan İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri, o zulmetler içindeki zuhûru tarihine tam tamına tevâfuku ve âyetteki Nur kelimesi Risale‑i Nurdaki Nur lafzına îmâ ile bakıyor.

İkincisi

﴿اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ cümlesi evvelki cümledeki Nuru ta'rif ederek der: O Nur Cenâb‑ı Hakk’ın İzzet ve Mahmûdiyetini gösteren yoldur. Bu cümlenin makam‑ı ebcedîsi beşyüz kırksekiz veya elli olarak Resâili'n‑Nurun şeddeli (ن) , bir (ن) olmak üzere adedi olan beşyüz kırksekize tam tamına tevâfuk eder. Eğer okunmayan iki elif sayılsa, mertebesine işâret eden iki farkla yine tam tamına tevâfuk eder. Bu îmâyı te'yid eden, hem letâfetlendiren bir münâsebet var. Şöyle ki:
879
Âlem‑i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve onüçüncü asrın âhiri ve ondördüncü asır ile Harb‑i Umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münâsebetiyle bu cümle makam‑ı ebcedi ile altıncı asra ve evvelki cümle gibi ﴿اَلْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülazîz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îmâ eder.
Hem, sâbık âyetlerde ise, Resâili'n‑Nurun ikinci ismine tevâfukla işâret eden umum o âyetler, dehşetli asır olan Hülâgu ve Cengiz asrına dahi îmâ ederler. Hattâ o âyetlerin hem o asra, hem bu asra îmâları içindir ki, Hazret‑i Ali (R.A.) Ercûze’sinde ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) Kasidesinde Resâili'n‑Nura kerâmetkârâne işâret ettikleri vakit hem o asra, hem şu asra bakıp hiddetle işâret etmişler.

Üçüncüsü

﴿مِنَ الظُّلُمَاتِ kelimesindeki اَلظُّلُمَاتِ ’ın adedi bin üçyüz yetmişiki ederek bu asrın zulümleri, zulmetleri ne vakte kadar devam edeceğini, o zulmetlerin içinde bir Nur dâima tenvire çalışacağını îmâ ile Risale‑i Nurun tenvirine remzen bakar.

Dördüncüsü

﴿لِتُخْرِجَ النَّاسَ cümlesi diyor ki: Bin üçyüz kırkbeşte Kur'ân’dan gelen bir Nur ile insanlar karanlıklardan ışıklara çıkarılacak.” Bu meâl ise, bin üçyüz kırkbeşte fevkalâde tenvire başlayan Resâili'n‑Nura tam tamına cifirce, hem meâlce muvâfık ve mutâbık olmakla Risale‑i Nurun makbûliyetine îmâ, belki remzediyor.

Beşincisi

﴿الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ’deki اِلَيْكَ kelimesi Kur'ân’a hàs baktığı için hariç kalmak üzere ﴿الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ cümlesinin makamı Risaletü'n‑Nurun birinci ismine tam tamına tevâfuk etmesi Risaletü'n‑Nurun, Kitab‑ı Münzel’in tam bir tefsiri ve mânâsı olduğunu ve O’ndan yabânî olmadığını remzen ifâde eder. Çünkü ﴿الٓرٰ üçyüz sekseniki, كِتَابٌ dörtyüz yirmiüç, اَنْزَلْنَاهُ yüz kırk dört, yekûnu dokuzyüz kırkdokuz; eğer tenvin nun sayılsa dokuzyüz doksandokuz ederek Risaletü'n‑Nurun eğer şeddeli (ن) bir (ن) sayılsa adedi olan dokuzyüz kırksekize, eğer şeddeli (ن) , iki (ن) olsa, dokuzyüz doksansekize sırlı (yani vahiy olmadığını ifâde için) bir tek farkla tevâfuk edip ona îmâ eder.
880
Elhâsıl: Bu bir tek âyette mezkûr beş cümlenin münâsebet‑i maneviyeyi gözeterek beş aded îmâları bir kuvvetli işâret, belki bir delâlet hükmüne geçebilir kanâati bana bunu yazdırdı. Hatâ etmişsem Kitab‑ı Mübîn’i şefâatçi edip Erhamürrâhimîn’den kusurumun affını niyâz ederim.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
881

Yirmidokuzuncu Âyetin Sehvine Dair Tafsilât

﴿
Küçük bir sehivden kuvvetli bir işâret‑i gaybiye gördüm. Ondan bildim ki, o sehiv bunun içinmiş. Şöyle ki:
Birinci Şuâ olan İşârât‑ı Kur'âniyenin yirmidokuzuncu âyet Sûre‑i İbrahim’in başında, ﴿الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ içinde ﴿اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesine makam‑ı cifrîsi sehven bin üçyüz otuzdört ederek, Risale‑i Nurun fâtihası olan İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin zuhûru ve tab'ı tarihine tevâfukla bakar denilmiş. Hâlbuki melfûz harflerinin makamı, bin üçyüz otuzdokuz olup o tefsirin fevkalâde iştihârı ve Dâru'l‑Hikmet tarafından ekser müftülere gönderilen nüshalar, müteaddid ve maddî ve manevî inkılâbların sarsıntılarından vikàye noktasında çok emâreler ve müftülerin itirafıyla birer kale ve ekser müftülerin ellerinde birer elmas kılınç hükmüne geçmeleri tarihine tevâfukla takdirkârâne bakar. Okunmayan iki elif sayılsa, bin üçyüz kırkbir edip Risale‑i Nurun mebde'‑i zuhûruna tam tamına tevâfukla bakar.
Bu küçük sehiv şöyle bir mânâyı birden kuvvetli ihtar etti ki, o Sûre‑i İbrahim’in (A.S.) başındaki âyetin Risale‑i Nura remzen bakan yalnız onun dört cümlesi değil, belki o birinci sahife âhirine kadar münâsebât‑ı maneviye cihetinde bir mânâ‑yı remziyle efrâd‑ı kesîresi içinde Risale‑i Nura gizli bir hususiyet ile îmâ eder, remzen bakar. Ben şimdilik o hakikat‑i remziyeyi beyân edemem. Yalnız kısa bir işâret edilecek.
882
Evet Risale‑i Nurun mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle Hazret‑i İbrahim’in (A.S.) hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevâfuk etmek sırrıyla şu sûrede daha ziyâde Risale‑i Nuru kucağına alıyor. Baştaki âyet, dört cümle ile en karanlık bir asrın kara kara içinde, zulmet zulmet içinde insanları nura çıkaran ve Kur'ân’dan çıkan bir nura parmak bastığı gibi en karanlık içinde bulunan ve Risale‑i Nurun cereyanına muhâlif gidenleri ta'rif eder.
Üçüncü Âyet:﴿اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا اُولَٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ
Bu dahi, üç cümlesiyle bazı münâsebât‑ı maneviye ve muvâfakat‑ı mefhûmiye cihetinde ve hem Risale‑i Nurun mesleğine, hem mülhidlerin mesleğine îmâen bakar.
Ve birinci cümlesiyle der ki: O bedbahtlar, bazı ehl‑i îmânın (îmânları beraber olduğu hâlde) ve bir kısım ehl‑i ilmin (âhireti tam bildikleri hâlde) onlara iltihak delâletiyle, bilerek ve severek hayat‑ı dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu hâlde beş paralık şişeyi ona tercih etmek gibi sefâhet‑i hayatı, dinî hissiyata muannidâne tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler.”
Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünkü hiçbir asır böyle bir tarzı göstermemiş. Sâir asırlarda o ehl‑i dalâlet âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.
Ve ikinci cümlesi olan ﴿وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ ile der ki: O bedbahtların dalâleti, muhabbet‑i hayattan ve temerrüdden neş'et ettiği için kendi hâlleri ile durmuyorlar, tecâvüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdâdları bağlı olan dine, adâvetkârâne, menba'larını kurutmak ve esâsâtını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar.”
883
Ve üçüncü cümlesi olan ﴿وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا ile der ki: Onların dalâleti fenden, felsefeden geldiği için acîb bir gurur ve garîb bir fir'avunluk ve dehşetli bir enâniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kâinâtı idare eden İlâhî kanunların şuâlarını ve insan âleminde o hakàikın düsturlarını süflî hevesâtlarına ve müştehiyâtlarına müsâid görmediklerinden (hâşâ! hâşâ!) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar.”
İşte bu âyet, üç cümlesiyle ma'nen bu asırda acîb bir tâife‑i dâlleye tam bir tevâfuk‑u manevî ile mânâ‑yı işârîsiyle çok efrâdı içinde hususî baktığı gibi tevâfuk‑u cifrîsiyle dahi başlarına parmak basıyor. Evet evvelki cümle olan ﴿اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ ’nin makamı bin üçyüz yirmiyedi; eğer şeddeli (ل) ve (ب) ikişer sayılsa, Arabî tarihiyle bin üçyüz ellidokuz edip o tuğyanlı tâifenin savletli zamanını göstererek tam tevâfukla bakar. ﴿وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا’nin makamı; tenvin, nun olmak cihetiyle bin ikiyüz dokuz ederek Şerîat‑ı İslâmiyeye sû‑i kasd olarak ecnebî kanunlarını adliyeye sokmak fikri ve teşebbüsü tarihine tam tamına tevâfukla bakar.
Ve bu emâreler gibi çok îmâlar ile baştaki âyetin kuvvetli işâret ettiği Risale‑i Nurun muârızlarına zâhir bir sûrette baktığı gibi, mefhûm‑u muhâlifi delâletiyle dahi Risale‑i Nura tam bakar. Hattâ dördüncü âyette Risale‑i Nurun Türkçe olmasını tahsin eder ve beşincide Arabî ve Türkçeyi tam bilmeyen ve mürşidleri ve âlimleri perîşan olan vilâyât‑ı şarkıyede Risale‑i Nur imdâdlarına ve her tâifeden ziyâde başlarına gelen hâdiseler ve âyette ﴿بِاَيَّامِ اللّٰهِ tâbir edilen elîm vâkıaları hâtırlarına getirmekle îkaz ve irşad etmelerine bir mânâ‑yı işârî ve remzî ile emrediyor.
Bu âhirki ehemmiyetli işâreti beyân etmeme şimdilik izin olmadığından yalnız herbirinin bir tek remzi gayet kısa beyân edilecek. Şöyle ki:
884
Dördüncü Âyetin ﴿وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ cümlesi makam‑ı cifrîsiyle ve baştaki âyetin işâretleri karînesiyle ve risalet ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında nâibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle bir mânâ‑yı remzî cihetinde vazife‑i irsiyeti tam yapan Risale‑i Nuru, efrâdı içine hususî bir iltifatla dâhil edip lisân‑ı Kur'ân olan Arabî olmayarak, Türkçe olmasını takdir ediyor.
Evet, bunun makamı رَسُولٍ ’deki tenvin (ن) sayılmak ve şeddeli (ل) bir sayılsa bin üçyüz otuzsekiz (1338); ve şeddeli (ل) iki sayılsa ve şeddeli (ى) bir sayılsa bin üçyüz ellisekiz (1358), her ikisi birer sayılsa bin üçyüz yirmisekiz (1328), şeddeliler iki sayılsa, tenvin sayılmazsa, bin üçyüz onsekiz (1318); hem tenvin hem şeddeliler sayılsa bin üçyüz altmış sekiz (1368) ederek Risale‑i Nurun beş devresine ve beş vaziyetine remzen ve îmâen bakar.
Beşinci Âyette ﴿اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ﴿اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ cümlesinde makam‑ı cifrîsi, şeddeliler birer sayılmak cihetinde bin üçyüz ellibir ederek Risale‑i Nurun şimdilik beyânına iznim olmayan ehemmiyetli vazifesinin ve bu evâmir‑i Kur'âniye’yi imtisalinin tarihine tam tamına tevâfuk‑u cifrî ve muvâfakat‑ı maneviye karînesiyle ve kıssadan hisse almak münâsebât‑ı mefhûmiye remzi ile Risale‑i Nura îmâen bakar.
Daha yazılacak çok gaybî işâretler var, fakat izin verilmedi, şimdilik kaldı.
885

Sekizinci Şuâ

Üçüncü Bir Kerâmet‑i Aleviye

Bir İfâde‑i Merâm

Ma'lûm olsun ki; ben Risale‑i Nurun kıymetini ve ehemmiyetini beyân etmekle Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini ilân etmek ve za'f‑ı îmâna düşenleri onlara dâvet etmek ve onların kuvvetlerini ve hakkâniyetlerini göstermek istiyorum. Yoksa, hâşâ! kendimi ve hiçbir cihetle beğenmediğim nefs‑i emmâremi beğendirmek ve medhetmek değildir.
Hem Risale‑i Nur zâhiren benim eserim olmak haysiyetiyle senâ etmiyorum. Belki yalnız Kur'ânın bir tefsiri ve Kur'ân’dan mülhem bir tercümân‑ı hakîkisi ve îmânın hüccetleri ve dellâlı olmak haysiyetiyle meziyetlerini beyân ediyorum. Hattâ, bir kısım risaleleri ihtiyarım haricinde yazdığım gibi, Risale‑i Nurun ehemmiyetini zikretmekte ihtiyarsız hükmündeyim.
İmâm‑ı Ali’nin (Radıyallahu Anh), Âyetü'l‑Kübrâ nâmını verdiği Yedinci Şuâ risalesini yazmakta çok zahmet çektiğime bir mükâfât‑ı àcile ve bir alâmet‑i makbûliyet ve bir medâr‑ı teşvik olarak bu kerâmet‑i Celcelûtiye, inâyet‑i İlâhiye tarafından verildiğine şübhem kalmamış. Tahdîs‑i ni'met kabîlinden bunu Sekizinci Şuâ olarak yazdım. Yoksa haşre dair mühim bir âyetin mu'cizeli olan bürhânlarını yazacaktım.
886
﴿
İmâm‑ı Ali’nin (Radıyallahu Anh) Risale‑i Nura dair üçüncü bir kerâmetidir
Evet, Onsekizinci ve Yirmisekizinci Lem'alarda izâh ve isbât edilen iki zâhir kerâmetini te'yid ve takviye ederek Kaside‑i Celcelûtiye’sinde, Sirâcü'n‑Nur’dan sarâhat derecesinde haber verdiği gibi, yine o Kasidede Sirâcü'n‑Nur’un en nâmdâr risalelerine parmak basıyor, âdeta alkışlıyor; ve sekiz aded remz ile meşhûr bir kısım risalelerini gösteriyor.

Birincisi

Risale‑i Nura tasrîh eden تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً fıkrasından sonra Süryânî lisânıyla Esmâ‑i Hüsnâ’dan istimdâd ve suver‑i Kur'âniye ile bir münâcât yapıyor. Tam otuzüç sûrelerle öyle garîb ve mânidâr bir tarzda zikrediyor ki; bir kısım sırları ve gaybî haberleri dahi bildirmek istediği anlaşılıyor. Ben sıkıntılı bir zamanda İmâm‑ı Ali’nin (Radıyallahu Anh) Âyetü'l‑Kübrâ nâmını verdiği Yedinci Şuâ’ı bitirdiğim aynı vakitte i'tikàdımca bana acele bir mükâfât ve bir ücret olarak geceleyin Celcelûtiye’yi okudum. Birden bir ihtar‑ı gaybî gibi kalbime denildi:
İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh), Risale‑i Nur ile çok meşguldür. Mecmûundan haber verdiği gibi kıymetdâr risalelerine de işâret derecesinde remzedip îmâ ediyor. Eğer sarîh bir sûrette gaybdan haber vermek (çok zararları bulunduğundan hikmete münâfî olduğu cihetle) Hikmet‑i İlâhiye tarafından yasak olmasa idi tasrîh edecekti. Meselâ; sûreleri ta'dâd ederken, yirmibeşinciye geldiği vakit diyor ki:
887
بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَسَائِلٍ❋ وَبِسُورَةِ التَّهْم۪يزِ وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ
وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى❋ وَبِاِقْتَرَبَتْ لِيَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ
وَبِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَاٰيَةً❋ عَدَدَ مَا قَرَاَ الْقَار۪ي وَمَا قَدْ تَنَزَّلَتْ
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَايَ بِفَضْلِكَ الَّذ۪ي❋ عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ
İşte bu fıkralarda Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesini hayrette bırakan ve üstünde göz ile görünen bir kerâmetiyle ve kıyâmet ve haşri isbât eden hàrika hüccetleriyle iştihâr eden Yirmidokuzuncu Söz’e Hazret‑i İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh), zikir ve ta'dâd ettiği sûrelerin yirmidokuzuncu mertebesinde وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ ile ona işâret eder. Çünkü, kıyâmet kopmasından gayet dehşetli haber veren ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ Sûresi’ne tam mutâbık bir sûrette o Yirmidokuzuncu Söz, kıyâmetin ve harâb‑ı âlemin ve mevt‑i dünyanın ve hayat‑ı âhiretin ve ihyâ‑yı emvâtın kat'î hüccetlerini beyân ederken, bu sûrenin dehşetli tasvirini zikretmesi; hem mânâda, hem Yirmidokuzuncu Mertebede tetâbukları o işâreti isbât eder.
888
Hem, tahavvülât‑ı zerrâtta boğulan maddiyûnları susturan ve zerrâtın tahavvülâtı ve harekâtını, vazife ve intizamlarını emsâlsiz bir tarzda isbât eden Otuzuncu Söz nâmındaki Zerrât Risalesine Hazret‑i İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh), otuzuncu mertebede وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًاkasemiyle ona işâret eder. Evet bu işârette lafzan ve sûreten Sûre‑i ﴿وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا ve Risale‑i Zerrât, birbirine müşâbehet ile beraber mânâ cihetiyle dahi münâsebet var. Çünkü, Sûre‑i ﴿وَالذَّارِيَاتِ ’ın başında tesâdüfî ve intizamsız zannedilen temevvücat‑ı havâiye, gayet hikmetli ve vazifedâr olarak Rubûbiyetin tekvînî emirlerini etrafa yetiştirir diye ifâde ettiği gibi, Risale‑i Zerrât dahi maddiyûnlar tarafından tesâdüfî ve intizamsız telâkki edilen harekât‑ı zerrât dahi, gayet hikmetli ve o zerreler muntazam vazifelerle vazifedâr olduklarını gayet kuvvetli ve kat'î bürhânlar ile isbât ediyor.
Hem Mi'râc‑ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı delâil‑i akliye ile gayet ma'kul ve kat'î bir sûrette isbât eden ve Otuzbirinci Söz nâmında ve mertebesinde bulunan Risale‑i Mi'râc’a, Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) otuzbirinci mertebede Mi'râc‑ı Ahmedî (A.S.M.) ve Kàb‑ı Kavseyn’deki müşâhede ve mükâlemeyi sarîh bir sûrette başlayan Sûre‑i ﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى ’nın başında bulunan ﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى cümlesi ile sarâhate yakın bir tarzda o risaleye işâret eder ve Sûre‑i ﴿وَالطُّورِ’yi bırakarak ﴿وَالذَّارِيَاتِ ’den sonra ﴿وَالنَّجْمِ Sûresi’ni zikretmesi bu işâreti kuvvetlendirir.
Hem Şakk‑ı Kamer Mu'cizesini münkirlere karşı kuvvetli deliller ile isbât eden Mi'râc Risalesi’nin zeyli bulunan Şakk‑ı Kamer Risalesi nâmında otuzbirinci mertebenin âhirinde olan o risaleye, Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Şakk‑ı Kamer’i nass‑ı sarîh ile zikreden Sûre‑i ﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ’den iktibas ederek, Otuzbirinci Mertebenin akabinde zikredilen وَبِاِقْتَرَبَتْ لِيَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ fıkrasıyla sarâhate yakın işâret eder.
889
Ma'lûmdur ki; Risale‑i Nur başta otuzüç aded Sözler’dir ve Sözler nâmıyla yâd edilir. Fakat, Otuzüçüncü Söz müstakil değil, belki Otuzüç aded Mektûbat’tan ibarettir. Ve Mektûbat nâmıyla zikredilir. Sonra Otuzbirinci Mektûb dahi müstakil değil, belki otuzbir aded Lem'alar’dan mürekkebdir. Ve Lem'alar adı ile müştehirdir. Sonra Otuzbirinci Lem'a dahi müstakil olmamış, o da inşâallâh otuzbir aded Şuâlardan mürekkeb olacak. El‑Âyetü'l-Kübrâ yedinci ve bu risale Sekizinci Şuâ’lardır. Demek Sözler’in hâtimesi Otuzikinci Söz’dür. Hem Risale‑i Nurun yıldızları içinde bir güneş hükmünde şâkirdlerince telâkki edilen Otuzikinci Söz nâmındaki Üç Mevkıflı risale‑i hàrika ve câmia ve Sözler’in bir cihette hâtimesi ve cem'iyetli neticesi olan o risaleye Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için Kur'ânın çok sûreleriyle birden Otuzikinci Mertebede وَبِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَاٰيَةً kasemiyle Otuzikinci Mertebede bulunan o câmi' risaleye işâret eder.
Risale‑i Nurun Otuzüçüncü Söz’ü ise, bundan evvel beyân ettiğimiz gibi otuzüç aded mektûblardan ibaret ve Mektûbat nâmında otuzüç kitab ve yüzden ziyâde risalelerdir. İşte Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Otuzüçüncü Mertebede ve kaseminde Otuzüçüncü Söz’ün eczâları olan o yüz on kitab ve Mektûbat’a birden işâret etmek için yüz on semâvî suhuf nâmında yüz on muhtasar kitaplar ve O büyük mukaddes kitaplardan istimdâd mânâsında olan şu: فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَايَ بِفَضْلِكَ الَّذ۪ي ❋ عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ kelâmıyla işâret eder.
Ma'lûmdur ki; ilm‑i belâğatta ve fenn‑i beyânda uzak ve gizli mânâlara delâlet etmek için karîne tâbir ettikleri emârelerden ve münâsebetlerden birisi bulunsa, uzak bir mânâ ve gizli ve işârî olan bir mefhûm, karînenin kuvvetine göre sarîh ve zâhir mânâsı gibi kabûl edilir. İşte bu kaideye binâen, bu işârî mânâların herbirisine müteaddid karîneler, emâreler bulunduğu gibi, sâir arkadaşları da ona karîneler olur. Risale‑i Nurun mecmûundan haber veren sarîh fıkralar dahi herbirisine kuvvetli bir karînedir.
890

İkinci Remz

Kur'ânın el‑Âyetü'l-Kübrâ’sı olan ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ’nin hakikat‑i kübrâsını ve tefsir‑i ekberini gösteren ve Ramazan‑ı Şerîfin ilhâmî bir hediyesi bulunan Yedinci Şuâ risalesine Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Mektûbat’a işâretten sonra Lem'alar’a işâret içinde Şuâlar’a bakarak وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ (Hâşiye) deyip ilm‑i belâğatça müstetbeâtü't‑terâkib ve maârîzü'l‑kelâm denilen mânâ‑yı zâhirînin tebaiyetiyle ve perdesinin arkasıyla müteaddid karînelerin kuvvetine göre işâret eder. Ve o acîb ve yüksek ve tevhidin hüccetü'l‑kübrâsı; ve el‑Âyetü'l-Kübrâ’nın bir alâmet‑i kübrâsı ve bir tefsir‑i a'zamı olan risaleye Âyetü'l‑Kübrâ nâmı veriyor. Ve o nâmla hem menba'ı olan Âyetü'l‑Kübrâ’nın azametini, hem bu Yedinci Şuâ olan vahdâniyetin ve tevhidin bürhân‑ı a'zamının fevkalâde kuvvetini ilân eder, haber verir.
Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) bu büyük iltifatına, bu risalenin liyâkatine her kimin bir şübhesi varsa, gelsin bir defa o risaleyi okusun. Eğer, evet lâyıktır demezse bana tuh! desin.
891
Evet Kur'ânın aleyhinde bin seneden beri müntakìmâne hazırlanan dinsizlerin i'tirâzlarını ve kâfir feylesofların terâküm edip şimdi yol bularak intişar eden şübhelerini ve Kur'ânın dehşetli darbelerinden intikam besleyen muannid Yahudîlerin ve mağrûr bir kısım Hıristiyanların hücumlarını def'edip mukàbele eden ve her asırda Kur'ânın pek çok kahramanları ve manevî kaleleri vardı. Şimdi ihtiyaç bir‑iki’den, yüze çıkmış. Ve müdâfi'ler yüzden, iki‑üçe inmiş.
Hem, hakàik‑ı îmâniyeyi, ilm‑i kelâmdan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtaç bulunduğundan bu zamanda o kapı dahi kapandı. Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatleri ta'lim eden Risale‑i Nur, elbette İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın bu iltifatına lâyıktır.
Hem İmâm‑ı Ali (R.A.) onuncu mertebe‑i ta'dâdında onuncu sûre olarak ve kıyâmet ve Leyle‑i Berât’a bakan وَبِسُورَةِ الدُّخَانِ ف۪يهَا سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْdeyip mânâ‑yı işârîsiyle Onuncu Söz nâmında ve mertebesinde olan Haşir Risalesi’ne işâretle beraber, o risalenin fevkalâde ehemmiyetini ve gayet muhkem olduğunu ve o zamanın dumanlı karanlıklarını izâle eden bir Leyle‑i Berât’ın bir kandili hükmünde bulunmasına ve haşir ve kıyâmetin bir alâmeti olan duhàn, hem Leyle‑i Berât’ın senevî olarak hikmetli tefrik ve taksim‑i umûr noktalarıyla ve başka karîneler ile îmâen ve remzen haber veriyor.
892
Evet Onuncu Söz, çok ehemmiyetli bir belâyı def'etti. Hürriyet‑i efkâr serbestiyeti ve Harb‑i Umumî sarsıntısı vaktinde haşri inkâr eden münâfıklar, fırsat bulup çok yerlerde zehirli fikirlerini izhâra başladıkları bir zamanda Onuncu Söz çıktı ve tab'edildi. Bin nüshası etrafa yayıldı, onu gören herkes kemâl‑i iştiyak ve merakla okudu. Zındıkların kâfirâne fikirlerini tam kırdı. Ve onları susturdu. İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın bu takdirine liyâkatini isbât etti. Kimin şübhesi varsa gelsin onu dikkatle okusun, haşrin ne kadar kuvvetli bir bürhânı olduğunu görsün.
Hem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) ondokuzuncu sûre olarak Sûretü'n‑Nur’u بِسِرِّ حَوَام۪يمِ الْكِتَابِ جَم۪يعِهَا ❋ عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ fıkrasıyla zikrederek pek muhtasar olan Ondokuzuncu Söz’e ve pek mükemmel bulunan Ondokuzuncu Mektûb’a işâret için nur lafzını tekrar etmekle mektûbların mertebesi, yani Ondördüncü Mektûb noksan kalmasına îmâen Sûre‑i Nur’u onbeşincide yine zikretmesiyle gayet latîf ve müdakkikàne haber veriyor. Ve o iki risaleleri, Risale‑i Nurun, büyük Nurları olduklarını bildiriyor. Evet Risalet‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a dair olan Ondokuzuncu Söz, hem üç cihetle kerâmetli ve hàrika olan Ondokuzuncu Mektûb, elhak Risale‑i Nurun en parlak birer nurudurlar.
Ve Âişe‑i Sıddıka Radıyallahu Anhâ’nın berâeti münâsebetiyle, âyet‑i Nur’un ﴿مَثَلُ نُورِهِ kelimesindeki zamîr, üç vecihten birisi ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a râci' olmak haysiyetiyle Sûre‑i Nur Zât‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile ziyâde alâkadar bulunduğundan, o sûre ile Risalet‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı isbât eden o iki risaleye iki nur lafzıyla, belki üç nur kelimeleriyle yine aynen risalet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı isbât eden Mi'râc Risalesi’ne dahi işâret etmiş.
Ben itiraf ediyorum ki: Ondördüncü Mektûb, noksan kaldığını unutmuştum. Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) aynı sûreyi iki defa tekrar etmesiyle tahattur ettim ve işârâtındaki dikkatine hayran oldum. Fakat o tekrar, yalnız Ondokuzuncu Söz ve Mektûb için sayılır; ondan sonrakilere nisbeten sayılmaz.
893

Üçüncü Remz

Yirmisekizinci Lem'ada izâh ve isbât edilen تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْبِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ❋ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ fıkralarıyla Risale‑i Nurun üç ehemmiyetli vaziyetini haber veriyor. Bu fıkraların sarâhate yakın bir sûrette hem cifir, hem mânâ cihetiyle Risale‑i Nura işâretini Onsekizinci Lem'ada izâhına binâen, burada ise orada zikredilmeyen ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın nazar‑ı dikkatini celbeden yalnız üç sırrı beyân edilecek.

Birincisi

İslâmlar içinde, dellâllar elinde teşhîr sûretinde gezdirmeye lâyık olan Risale‑i Nur, maatteessüf gayet gizli perde altında intişar ve istitara mecbur olmasına işâreten İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, iki defa سِرًّا بَيَانَةً ve سِرًّا تَنَوَّرَتْ kelimeleriyle سِرًّا yani gizli intişar edebilir. Müteaccibâne haber veriyor.

İkincisi

Risale‑i Nur, İsm‑i A'zam cilvesiyle ve İsm‑i Rahîm ve Hakîm’in tecellîsiyle zuhûr ettiğinden, imtiyazlı hàssası اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’den iktibasen celâl ve kibriyâ, ﴿ ’den istifazaten merhamet ve şefkat, ﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ’den istifadeten hikmet ve intizamın esâsları üzerine gidiyor. Onun rûhu ve hayatı onlardır. Sâir meşreblerdeki aşk yerinde, Risale‑i Nurun meşrebinde müştâkàne şefkattir. Ve re'fetkârâne muhabbettir.
894
Nasıl ki Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) sarîh bir sûrette Sirâcü'n‑Nur’un tarih‑i te'lifini ve tekemmül zamanını ve meşhûr ismini تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla haber vermiş. Öyle de بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ilâ âhir fıkrasıyla da Sirâcü'n‑Nur’un esâslarından haber veriyor. Çünkü جَلَالٍ بَازِخٍ izzet, azamet ve celâl ve kibriyâdır. شَرَنْطَخٍ Süryânîce Raûf ve بَرْكُوتٍ Rahîmdir.
Demek Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh Sirâcü'n‑Nur’u ta'rif ediyor. Hayatını ve nurunu, kibriyâ ve azamet ve re'fet ve rahîmiyetten alıyor diye mümtâz hâsiyetini beyân eder.

Üçüncüsü

Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, bu fıkrada بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ cümlesiyle diyor ki: Bin üçyüz ellidörtte Sirâcü'n‑Nur yani Risale‑i Nurun nuru ile dalâletin tecâvüz eden nârı inşâallâh sönecek. Yani, fitne‑i diniye ateşini, ya tahribâttan vazgeçirecek veya ileri tecâvüzâtını kıracak.
Eğer Hicrî tarihi olsa, bundan iki sene evvel, dini dünyadan tefrik fırsatından istifade ile, dinin ve Kur'ânın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvurâtın tecâvüzâtı tevakkuf etmesi, elbette karşılarında kuvvetli bir seddin bulunmasındandır. O sed ise, bu zamanda çok intişar eden Risale‑i Nurun keskin hüccetleri ve kuvvetli bürhânları olduğu çok emâreler ile hissediliyor. Ve bu ikinci ihtimaldeki işâret‑i Aleviye dahi onu te'yid ediyor. (Hâşiye) Evet cifirce بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ : خ altıyüz, (ت) dörtyüz, (ر) ikiyüz, şeddeli (ن) yüz, (م) kırk, (د) ve üç (ا) yedi, بِهِ ’deki (ب) iki (ه)beş, yekûnu bin üçyüz ellidört eder.
895
Lillâhi'l‑Hamd, Sirâcü'n‑Nur’un el‑Âyetü'l-Kübrâ’sı gibi çok risaleleri var. Herbiri kuvvetli birer lamba hükmünde Sırat‑ı Müstakîmi gösterip İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın haberini tasdik ediyorlar.
Bu üçüncü sırrın münâsebetiyle aynen بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ gibi bin üçyüz ellidört tarihine makam‑ı cifrîsiyle bakan ve Said’in (R.A.) iki mâruf lakabına remzen ve ismen îmâ eden ve kendini muhâfaza et emrini veren; ve o tarihte herkesten ziyâde müteaddid tehlikelere ma'rûz bulunacağını telvih eden Ercûze’nin âhirlerindeki: فَاسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظ۪يمِ الشَّانِ يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِبِاَنْ يَق۪يكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ fıkrasıyla diyor: Said el‑Kürdî! Bin üçyüz ellidört tarihine yetişirsen Mevlâ‑yı Azîminden, o zamanın ve o asrın fitne ve şerlerinden muhâfazanı iste ve yalvar.”
Evet Onsekizinci Lem'ada Birinci Kerâmet‑i Aleviyenin izâhında, Kaside‑i Ercûziyenin Risale‑i Nur ve müellifine dair işârât‑ı gaybiyesi beyân edilmiş. İsm‑i A'zam ve Sekîne tâbir ettiği Esmâ‑i Sitte-i meşhûruyla dâima meşgul olan bir şâkirdiyle konuştuğu ve tesellî verdiği ve çok emâreler ve karînelerle o şâkird, Said olduğu isbât edilmiş. Ve orada o şâkirdine demiş: اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْط۪يرًا ❋ بِتَّ بِهَا الْاَم۪يرُ وَالْفَق۪يرَا Yani, ecnebî hurûfları bin üçyüz kırksekizde ta'mîm edilecek, çoluk‑çocuk emîrler ve fakirler icbar sûretinde gece dersleriyle öğrenmeye çalışacaklar.
896
Evet سُطِّرَتْ تَسْط۪يرًا cümlesi tam tamına iki (ت) sekizyüz, iki (س) yüz yirmi, iki (ر) dörtyüz, iki (ط) onsekiz, bir (ى) on, mecmûu bin üçyüz kırksekizdir. Aynı tarihte lâtinî hurûflarına gece dersleriyle cebren çalıştırıldı.
Sonra İmâm‑ı Ali (R.A.) Sekîne ile meşgul olan Said’e (R.A.) bakar, konuşur. Akabinde يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ der. İki‑üç yerde kuvvetli işâret ile Said (R.A.) ismini verdiği şâkirdine hitâben Kendini Sekîne ile duâ edip muhâfazaya çalış.” Yâ‑i nidâî’den sonra müteaddid karîneler ve emâreler ile Said var. Demek يَا سَع۪يدُ مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ olur. Bu fıkra nasıl ki, مُدْرِكًا kelimesiyle El‑Kürdî lakabına hem lafzan hem cifren bakar. Çünkü mimsiz دَرْكًا Kürd () kalbidir. Mim ise, (ل) ve (ى) ’ye tam muvâfıktır.
Öyle de; diğer bir ismi olan Bediüzzaman lakabına dahi Ez‑zaman kelimesiyle îmâ etmekle beraber bin üçyüz ellidört veya bin üçyüz ellibeş makam‑ı cifrîsiyle Said’in (R.A.) hakikat‑i hâlini ve hilâf‑ı âdet vaziyetini ve hıfz u vikàye için kesretli duâsını ve halvet ve inzivasını tamamıyla tâbir ve ifâde ettiğinden sarâhate yakın bir sûrette parmağını Onun başına o kasidede tesellî için basıyor. Burada da بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْsırrına mazhar olan Risale‑i Nuru alkışlıyor.
897
Ma'lûm olsun ki; Celcelûtiye’nin esâsı ve rûhu olan اَلْقَسَمُ الْجَامِعُ وَالدَّعْوَةُ الشَّر۪يفَةُ وَالْاِسْمُ الْاَعْظَمُ İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın en mühim ve en müdakkik Üveysî bir şâkirdi ve İslâmiyetin en meşhûr ve parlak bir hücceti olan Hüccetü'l‑İslâm İmâm-ı Gazâlî (R.A.) diyor ki: Onlar vahy ile Peygambere (A.S.M.) nâzil olduğu vakit İmâm‑ı Ali’ye (R.A.) emretti: Yaz!’ O da yazdı. Sonra nazmetti.” İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) diyor: اِنَّ هٰذِهِ الدَّعْوَةَ الشَّر۪يفَةَ وَالْوِفْقَ الْعَظ۪يمَ وَالْقَسَمَ الْجَامِعَ وَالْاِسْمَ الْاَعْظَمَ وَالسِّرَّ الْمَكْنُونَ الْمُعَظَّمَ بِلَا شَكٍّ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ
İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Nureddin’den ders alarak bu Celcelûtiye’nin hem Süryânî kelimelerini, hem kıymetini ve hâsiyetini şerhetmiş.

Dördüncü Remz

İmâm‑ı Ali (R.A.), Sirâcü'n‑Nur’dan haber verdikten sonra yine otuzüç ve bir cihetle otuziki aded Süryânîce esmâyı ta'dâd ederken Risale‑i Nurun en kuvvetli, en kıymetdâr olan Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi’ne ve Otuzikinci Söz’e kuvvetli işâret ettiği gibi, sâir risalelere de remzen veya îmâen veya telvihen bakar. Evet Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Risale‑i Nura bakarak Süryânî isimleri dercederek diyor:
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
898
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ❋ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
بِيَاهٍ وَيَا يُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا ❋ بِطَمْطَامٍ مِهْرَاشٍ لِنَارِ الْعِدَاسَمَتْ
بِهَالٍ اَه۪يلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ ❋ طَهِيٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ
اَنُوخٍ بِيَمْلُوخٍ وَاَبْرُوخٍ اُقْسِمَتْ ❋ بِتَمْل۪يخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ
اَبَاز۪يخَ بَيْذُوخٍ وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا ❋ خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ()
بِبَلْخٍ وَسِمْيَانٍ وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا ❋ بِذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ
بِشَلْمَخَتٍ اِقْبَلْ دُعَائ۪ي…
diye duâ ile hatmeder.
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) başta sarâhat ile haber verdiği Risale‑i Nuru, Sirâcü'n‑Nur ve Sirâcü's‑Sürc nâmıyla Birinci Mertebede âşikâr onu gösterip ta'dâd ederken, Yirmibeşe geldiği vakit بِتَمْل۪يخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ der. Âyât‑ı Kur'âniye’nin i'câzlarını beyân ve Kur'ânın kırk vecihle mu'cize olduğunu yedi aded küllî vecihlerde isbât eden Risale‑i Nurun en meşhûr ve parlak risalesi olan Yirmibeşinci Söz nâmındaki Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesine işâret eder.
Çünkü başta Sirâcü'n‑Nur’un birinci mertebede sayılması, hem بِتَمْل۪يخِ اٰيَاتٍ fıkrasında اٰيَاتٍ kelimesinin bulunması, hem yirmibeşinci mertebede zikretmesi, kuvvetli bir karînedir ki; pek çok âyetleri zikredip i'câzları ve sırları beyân eden Yirmibeşinci Söz’e mânâ‑yı mecâzî ile bakar. Ve sûrelerin ta'dâdında dahi yine yirmibeşinci mertebede ibareyi değiştirip baştan başlar gibi بِحَقِّ تَبَارَكَ diyerek Risale‑i Nurun en mübârek ve bereketli olan Yirmibeşinci Söz’ün ehemmiyetini gösteriyor.
899
Sonra yirmialtı ve yedide اَبَاز۪يخَ بَيْذُوخٍ وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا der.
Sonra otuz ve otuzbirincide: بِبَلْخٍ وَسِمْيَانٍ وَبَازُوخٍ بَعْدَهَاdeyip yine ibareyi değiştirip بَعْدَهَا kelimesini zikreder. Gayet zâhir ve kuvvetli bir karîne ile ictihâda dair Yirmiyedinci Söz’ün sahâbeler hakkındaki çok mühim ve kıymetdâr zeylini ve Mi'râca dair Otuzbirinci Söz’ün Şakk‑ı Kamere dair ve ona çok ihtiyaç bulunan ehemmiyetli zeylini بَعْدَهَا kelimesiyle gösterir gibi, kuvvetli işâret eder.
Ben itiraf ediyorum ki; ben bu zeyilleri unutmuştum. İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) bu ihtarı ile tahattur ettim. Şakk‑ı Kamer’i sâbıkan yazdım. Şimdi bu ânda sahâbeler hakkındaki zeyli hatırladım.
İşte mâdem ilm‑i belâğat ve fenn‑i beyânda bir tek karîne ile mecâzî bir mânâ murad olunabilir ve bir tek münâsebetle, bir mefhûma işâret bulunsa, o mefhûm bir mânâ‑yı işârî olarak kabûl edilir. Elbette zâhir ve çok karînelerden ve emârelerden kat'‑ı nazar, yalnız bu iki yerde tam zeyillerin bulunduğu aynı makamda ve zeyl mânâsında olan بَعْدَهَا kelimesini tekrar sûretinde ifâdeyi değiştirerek söylemesi, tam bir karînedir ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) mânâ‑yı hakîkisinden başka, bir mânâ‑yı mecâzî ve işârîyi dahi ifâde etmek istiyor.
Sonra yirmidokuzuncu mertebede, heybetli bir tarzda خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ der. Yirmibeşte geçen ve sırları bilmek mânâsında olan تَشَمَّخَتْ kelimesini tekrar ile sâbıkan beyân ettiğimiz hàrikalı Yirmidokuzuncu Söz’e kuvvetli bir karîne ile işâret eder.
900
Sonra otuzikinci mertebede sûrelerin ta'dâdında ehemmiyetle işâret ettiği risale‑i câmia olan Otuzikinci Söz’e yine nazar‑ı dikkati kuvvetli celbetmek için ذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ ve bir nüshada بِهِ الْكَوْنُ عُطِّرَتْ yani İsm‑i Adl ve İsm‑i Hakem’in tecellîsiyle ve adâlet ve mîzanıyla ve intizam ve hikmetiyle dünya tamir edilir. Tahribden kurtulur.” İkinci nüsha ile o iki ismin râyiha‑i tayyibesiyle ve çok hoş kokularıyla, dünya güzel kokular alır. Attar dükkânı gibi râyiha‑i tayyibe verir.
İşte, İsm‑i Adl ve İsm‑i Hakem’in parlak bir âyineleri ve bir tefsirleri hükmünde olan Otuzikinci Söz’e parmak basıyor ve mânâ‑yı mecâzî sûretinde ifâde eder.ذَيْمُوخٍ kelimesinin tekrarıyla Sözler otuzüç iken bir mertebesi mektûblardan ibaret olduğuna ve Otuzikinci Söz, son mertebesi bulunduğuna îmâ eder.
Ben Süryânî kelimelerinin mânâlarını tamamıyla bilemediğimden ve İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) dahi tamamıyla izâh etmediğinden Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) o kelimeler ile sâir risalelere işârâtını şimdilik bırakıyorum.

Beşinci Remz

Mâdem Celcelûtiye vahy ile Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a nâzil olmuş. Ve Allâmü'l‑Guyûb’un ilmiyle ifâde‑i mânâ eder. Hem mâdem Celcelûtiye اَقِدْ كَوْكَب۪ي ve تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkralarında mânâ‑yı mecâzî ile o kasidenin hakikatini isbât eden Risale‑i Nura sarîhan ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işâreten haber vermekle beraber فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذ۪ي جَلَّ قَدْرُهُ ’da dahi o kasidenin bir esâsı olan اَلْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ ile çok iştigâl ve istimdâd eden Risale‑i Nur müellifine ve bunun onüç ehemmiyetli vâkıât‑ı hayatına îmâen, remzen, işâreten mânâ‑yı mecâzî ile haber veriyor. Hem mâdem mânâ‑yı mecâzî ile ve mefhûm‑u işârînin murad olmasına bir zaîf karîne ve bir gizli emâre ve bir tek münâsebet kâfî geliyor. Hem mâdem Risale‑i Nur ve risalelerine ve müellifi ve ahvâline olan işâretler birbirine karîne olur. Belki mes'elenin vahdeti itibariyle umum işâretler, karîneleriyle beraber herbirisine kuvvetli bir karîne ve kavî bir emâre hükmündedir.
901
Elbette diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki başta: بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ Yani, hazine‑i esrâr olan ﴿ ile başladım. Rûhum, onun ile o hazineyi keşfetti diyerek sâir işârâtın karînesiyle bir mânâ‑yı işârî ve bir medlûl‑ü mecâzî sûretinde Risale‑i Nurun ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ’ı hükmünde ve fâtihası ve besmelesi ve ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ’daki büyük sırrın hakikatini beyân eden ve kısa ve gayet kuvvetli Birinci Söz nâmında olan ﴿بِسْمِ اللّٰهِ Risalesine îmâ, belki remz, belki işâret ediyor.
Aynen öyle de; sâir işârâtın karîne ve münâsebetiyle ve hurûf‑u Kur'âniye’nin esrârından bahseden ve Rumûzât‑ı Semâniye nâmında bulunan sekiz küçük risalelerin mâhiyetlerini andırır bir tarzda, ibareyi değiştirerek hurûfların esrârıyla istimdâd etmeğe başlaması, karîne‑i latîfesiyle muazzam duâ ve münâcât ve câmi' kasem‑i istimdâdînin âhirlerinde ve Sözler’e ve Mektûblar’a işâretten sonra بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْ fıkrasıyla Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısım esrâr‑ı hurûf-u Kur'âniye’yi beyân eden Rumûzât‑ı Semâniye nâmında sekiz küçük risalelerin en mühimleri ve Feth‑i Mekke ve Feth‑i Şam ve Feth‑i Kudüs ve Feth‑i İstanbul gibi çok fütûhât‑ı İslâmiyeden gaybî haber veren Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ ’nun esrârını beyân ile, fütûhât‑ı İslâmiyenin pehlivanı olan Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı dikkatini celbeden Fetih ve Nasr risalesine, hem Sûre‑i Feth’in en mühim ve en âhir âyetin beş vecih ile i'câzını beyân ve isbât ile, kahraman‑ı İslâm Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı dikkatini celbeden gayet kıymetli olan âyet‑i Fetih risalesi nâmındaki küçük bir risaleye îmâ, belki işâret eder, i'tikàdındayım. Böyle i'tikàda iştirâk edilmezse de i'tirâz edilmemeli.
902

Altıncı Remz

Mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.), Üstad‑ı Kudsîsinden aldığı derse binâen, Kur'ân’a taalluk eden gelecek hâdisâttan haber veriyor. Ve benden sorunuz diye müteaddid ve doğru haberleri verip bir şah‑ı velâyet olduğunu öyle kerâmetlerle isbât etmiş. Ve mâdem bu asırda Avrupa dinsizleri ve ehl‑i dalâlet münâfıkları, dehşetli bir sûrette Kur'ân’a hücumu hengâmında Risale‑i Nur o seyl‑i dalâlete karşı mukâvemet edip, Kur'ânın tılsımlarını keşfederek hakikatini muhâfaza ediyor. Ve mâdem اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ❋ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ fıkrasıyla Yirmisekizinci Lem'a’da isbât edildiği gibi sarâhate yakın bir sûrette Risale‑i Nura işâret etmekle beraber Sûre‑i Nur’daki Âyetü'n‑Nur’un Risale‑i Nura işâretine işâret eder. Ve mâdem اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا mânâ ve cifirce tam tamına Risale‑i Nura tevâfuk ediyor. Elbette diyebiliriz ki; bu fıkranın akabinde: بِاٰجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلَالَةٍ ❋ جَل۪يلٍ جَلْجَلَيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْبِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَسِمْرَازٍ اَبْرَمٍ ❋ وَبَهْرَةِ تِبْر۪يزٍ وَاُمٍّ تَبَرَّكَتْ fıkrasıyla Risale‑i Nurun bidâyette Oniki Söz nâmında iştihâr ve intişar eden oniki küçük risalelerine اَقِدْ كَوْكَب۪ي karînesiyle, bu fıkradaki oniki Süryânî kelimeler onlara birer işârettir. Gerçi elimde bulunan Celcelûtiye nüshası en sahîh ve en mu'temeddir. İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) gibi çok imâmlar Celcelûtiye’yi şerh etmişler. Fakat bu Süryânî kelimelerin mânâsını tam bilmediğimden ve nüshalarda ihtilâf bulunduğundan, herbirisinin vech‑i işâretini ve münâsebetini şimdilik bilmediğimden bırakıyorum.
903
Elhâsıl: Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) bir defa اَقِدْ كَوْكَب۪ي fıkrasıyla âhir zamanda Risale‑i Nuru duâ ile Allah’tan niyâz eder, ister ve bidâyette oniki risaleden ibaret bulunduğundan yalnız oniki risalesine işâret ediyor. İkinci defada تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla daha sarîh bir sûrette Risale‑i Nuru medh ü senâ ile göstererek tekemmülüne işâreten, umum Sözleri ve Mektûbları ve Lem'aları remzen haber verir. Hem Oniki Söz nâmı ile çok intişar eden o küçücük Risaleler bu fıkradaki kelimeler gibi birbirine ismen ve sûreten benzedikleri gibi, Bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kelimesine mutâbık olarak herbiri gayet Bedî' bir tarzda, güzel bir temsîl ile, büyük ve derin bir hakikat‑i Kur'âniyeyi tefsir ve isbât eder.
Eğer bir muannid tarafından denilse: Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) bu umum mecâzî mânâları irâde etmemiş?”
904
Biz de deriz ki: Farazâ Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) irâde etmezse, fakat kelâm delâlet eder. Ve karînelerin kuvvetiyle işârî ve zımnî delâletle mânâları içine dâhil eder. Hem mâdem o mecâzî mânâlar ve işârî mefhûmlar haktır, doğrudur ve vâkıa mutâbıktır; ve bu iltifata lâyıktırlar ve karîneleri kuvvetlidir. Elbette Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) böyle bütün işârî mânâları irâde edecek küllî bir teveccühü farazâ bulunmazsa Celcelûtiye vahy olmak cihetiyle hakîki sâhibi Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) Üstadı olan Peygamber‑i Zîşan’ın (A.S.M.) küllî teveccühü ve Üstadının Üstad‑ı Zülcelâl’inin ihâtalı ilmi onlara bakar, irâde dâiresine alır.
Bu hususta benim hususî ve kat'î ve yakìn derecesindeki kanâatimin bir sebebi şudur ki: Müşkülât‑ı azîme içinde el‑Âyetü'l-Kübrâ’nın tefsir‑i ekberi olan Yedinci Şuâ’ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî tesellî ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübeler ile bu gibi hâletlerimde inâyet‑i İlâhiye imdâdıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte hiç hâtırıma gelmediği hâlde birden bu kerâmet‑i Aleviyenin zuhûru bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdâdıma gelen sâir inâyet‑i İlâhiye gibi Rabb‑i Rahîm’in bir inâyetidir. İnâyet ise aldatmaz, hakikatsiz olmaz.

Yedinci Remz

Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki
……………………. ❋ وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ
وَبِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا ❋ وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ ❋ وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ
905
diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şuâ’a işâret etmiş. Öyle de, aynı fıkra ile Àlî bir tefekkürnâme ve Tevhide dair yüksek bir mârifetnâme nâmında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'aya dahi işâret eder. İkinci fıkrasıyla İsm‑i A'zam ve Sekîne denilen Esmâ‑i Sitte-i meşhûrenin hakikatlerini gayet àlî bir tarzda beyân ve isbât eden ve Yirmidokuzuncu Lem'ayı takib eyleyen Otuzuncu Lem'a nâmında altı nükte‑i esmâ risalesine بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle işâret ettiğinden sonra akabinde Risale‑i Esmâ’yı takib eden Otuzbirinci Lem'anın Birinci Şuâı olarak otuzüç âyet‑i Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işârâtını kaydedip hesab‑ı cifrî münâsebetiyle baştan başa ilm‑i hurûf risalesi gibi görünen ve bir mu'cize‑i Kur'âniye hükmünde bulunan risaleye حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelimesiyle işâret edip, der‑akab وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelâmıyla dahi risale‑i hurûfiyeyi takib eden ve Âyetü'l‑Kübrâ’dan ve başka Resâil‑i Nuriye’den terekküb eden ve Asâ‑yı Mûsa nâmını alan ve Asâ‑yı Mûsa gibi, dalâletin ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale‑i Nurun şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ‑yı Mûsa nâmını vererek işâretle beraber manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.
Evet وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى kelimesiyle Yedinci Şuâ’a işâreti, kuvvetli karîneler ile isbât edildiği gibi, aynı kelime, diğer bir mânâ ile elhak Risale‑i Nurun Âyetü'l-Kübrâ’sı hükmünde ve ekser Risalelerin rûhlarını cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm müstetbeâtü't‑terâkib kaidesiyle ona bakıyor, efrâdına dâhil ediyor. Öyle ise; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) dahi bu fıkradan ona bakıp işâret eder diyebiliriz.
906
Hem sâir işârâtın karînesiyle, hem Mektûbat’tan sonra Lem'alar’a, başka bir tarz‑ı ibare ile îmâ ederek Lem'aların en parlağının te'lifi dehşetli bir zamanda ve hapis ve i'dâmdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için mânâ‑yı mecâzî ve mefhûm‑u işârî ile Hazret‑i Ali (R.A.) kendi lisânını büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına isti'mâl ederek وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ yani: Yâ Rab! Beni kurtar, emân ve emniyet ver!” diye duâ etmesiyle, tam tamına Eskişehir hapishânesinde i'dâm ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle kelâm, zımnî ve işârî, delâlet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) dahi bundan, ona işâret eder.
Hem Otuzuncu Lem'a nâmında ve altı nükte olan Risale‑i Esmâ’ya bakarak وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى deyip sâir işârâtın karînesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karînesiyle, hem ikisinin isimde ve esmâ lafzında tevâfuk karînesiyle, hem teşettüt‑ü hâle ve sıkıntılı bir gurbete ve perîşaniyete düşen müellifi onun te'lifi bereketiyle tesellî ve tahammül bulmasına ve mânâ‑yı mecâzî cihetinde Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) lisânıyla kendine duâ olan وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ yani İsm‑i A'zam olan o esmâ risalesinin bereketiyle beni teşettütten, perîşaniyetten hıfz eyle yâ Rabbî meâli, tam tamına o risale ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle kelâm, mecâzî delâlet; ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) ise gaybî işâret eder diyebiliriz.
Hem mâdem Celcelûtiye’nin aslı vahiydir ve esrârlıdır ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybî umûr‑u istikbâliyeden haber veriyor.
907
Ve mâdem Kur'ân itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'ân hesabıyla Risale‑i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir.
Ve mâdem sarâhat derecesinde çok karîne ve emârelerle Risale‑i Nur Celcelûtiye’nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş.
Ve mâdem Risale‑i Nur ve eczâları bu mevkie lâyıktırlar ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyâkatleri ve kıymetleri var.
Ve mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Sirâcü'n‑Nur’dan, zâhir bir sûrette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözler’den sonra Mektûblar’dan, sonra Lem'alar’dan, risalelerdeki gibi aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında kuvvetli karînelerin sevkiyle kelâm delâlet ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) işâret ettiğini isbât eylemiş.
Ve mâdem başta: بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ risalelerin başı ve Birinci Söz olan ﴿بِسْمِ اللّٰهِ Risalesine baktığı gibi, kasem‑i câmi'-i muazzamın âhirinde risalelerin kısm‑ı âhirleri olan son Lem'alara ve Şuâlara, hususan bir âyetü'l‑kübrâ-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Hàrika-i Arabiye ve Risale‑i Esmâ-i Sitte ve Risale‑i İşârât-ı Hurûf-u Kur'âniye ve bilhassa şimdilik en âhir Şuâ ve Asâ‑yı Mûsa gibi; dalâletlerin bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mâhiyette bulunan ve bir mânâda Âyetü'l‑Kübrâ nâmını alan risale‑i hàrikaya bakıyor gibi bir tarz‑ı ifâde görünüyor.
Ve mâdem, bir tek mes'elede bulunan emâreler ve karîneler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle, emâreler birbirine kuvvet verir, zaîf bir münâsebetle bir tereşşuh dahi menba'ına ilhâk edilir.
908
Elbette bu yedi aded esâslara istinâden deriz:
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki; meşhûr Sözler’e tertibleri üzerine işâret etmiş ve Mektûbat’tan bir kısmına ve Lem'alar’dan en mühimlerine tertible bakmış. Öyle de, بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'alar’dan en son olan Esmâ‑i Sitte Risalesi’ne tahsin ederek bakıyor.
Ve حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelâmıyla dahi Otuzuncu Lem'ayı takib eden İşârât‑ı Hurûf-u Kur'âniye Risalesini takdir edip işâretle tasdik ediyor. وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve îmânın elinde Asâ‑yı Mûsa gibi hàrikalı en kuvvetli bürhân olan mecmua risalesini senâkârâne remzen gösteriyor gibi bir tarz‑ı ifâdeden bilâ‑pervâ hükmediyoruz ki:
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) hem Risale‑i Nurdan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mânâ‑yı hakîki ve mecâzî ile işârî ve remzî ve îmâî ve telvihî bir sûrette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa işâret olunan risalelere bir kere dikkatle baksın. İnsafı varsa şübhesi kalmaz zannediyorum.
Buradaki mânâ‑yı işârî ve medlûl‑ü mecâzîlere karînelerin en güzeli ve latîfi, aynı tertibi muhâfaza ile verilen isimlerin münâsebetidir. Meselâ, yirmidokuz, otuz ve otuzbir ve otuziki mertebe‑i ta'dâdda Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Söz’lere gayet münâsib isimler ile ve başta Sözler’in başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla; ve âhirde şimdilik risalelerin âhirine, mâhiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işâret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letâfetlidir.
Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten koca dağ gibi bir ağacı halk etmek, Kudret‑i İlâhiye’nin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir.
909
Ben kasemle te'min ederim ki; Risale‑i Nuru senâdan maksadım: Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini te'yid ve isbât ve neşirdir.
Hàlık‑ı Rahîmime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi kendime beğendirmemiş. Nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş. Ve o nefs‑i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattir ve dehşetli bir hasârettir.
İşte bu hâlet‑i rûhiye ile yalnız hakàik‑ı îmâniyenin tercümânı olan Risale‑i Nurun doğru ve hak olduğuna latîf bir münâsebet söyleyeceğim. Şöyle ki:
Celcelûtiye, Süryânîce bedî' demektir. Ve bedî' mânâsındadır. İbareleri bedî' olan Risale‑i Nur, Celcelûtiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhâtı göründüğünden, Kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki; eskiden beri benim liyâkatim olmadığı hâlde, bana verilen Bediüzzaman lakabı benim değildi. Belki Risale‑i Nurun manevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümânına âriyeten ve emâneten takılmış. Şimdi o emânet isim, hakîki sâhibine iâde edilmiş.
Demek Süryânîce bedî' mânâsında ve kasidede tekerrürüne binâen kasideye verilen Celcelûtiye ismi, işârî bir tarzda bid'at zamanında çıkan Bedîü'l‑beyân ve Bediüzzaman olan Risale‑i Nurun hem ibare, hem mânâ, hem isim noktalarıyla bedî'liğine münâsebetdârlığını ihsâs etmesine ve bu isim bir parça Ona da bakmasına ve bu ismin müsemmâsında Risale‑i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا

Sekizinci Remz

Bu remzin beyânından evvel en mühim iki suâle cevab yazılacak.
910

Birinci Suâl

Bütün kıymetdâr kitaplar içinde Risale‑i Nur, Kur'ânın işâretine ve iltifatına ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) takdir ve tahsinine ve Gavs‑ı A'zam’ın teveccüh ve tebşîrine vech‑i ihtisàsı nedir? O iki zâtın kerâmetle Risale‑i Nura bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bazı vakit olur bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehîd olan bir adam, bir velâyet kazanır. Ve soğuğun şiddetinden incimâd etmek zamanında ve düşmanın dehşet‑i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir.
İşte aynen öyle de; Risale‑i Nura verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın Şerîat‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) ve Şeâir‑i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribâtın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin îmânlarını kurtarması noktasından Risale‑i Nur, öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur'ân ona kuvvetli işâretle iltifat etmiş. Ve Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) üç kerâmetle ona beşâret vermiş. Ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) kerâmetkârâne ondan haber verip tercümânını teşci' etmiş.
Evet bu asrın dehşetine karşı, taklidî olan i'tikàdın istinâd kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü'min tek başıyla dalâletin cemâatle hücumuna mukâvemet ettirecek gayet kuvvetli bir îmân‑ı tahkîkî lâzımdır ki dayanabilsin.
Risale‑i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhânlar ile isbât ederek, o îmân‑ı tahkîkîyi taşıyan hàlis ve sâdık şâkirdleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde hizmet‑i îmâniye itibariyle âdeta birer gizli kutub gibi mü'minlerin manevî birer nokta‑i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri hâlde kuvve‑i maneviye-i i'tikàdları cesur birer zâbit gibi, kuvve‑i maneviyeyi ehl‑i îmânın kalblerine verip, mü'minlere ma'nen mukâvemet ve cesâret veriyorlar.
911