Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Mukaddime

Mukaddime beş noktadır.

Birinci Nokta

Îmân ve teklif, ihtiyar dâiresinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsâbaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes'eleleri elbette bedîhî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarûrî olmaz. ki, Ebû Bekirler a'lâ‑yı illiyîne çıksınlar ve Ebû Cehiller esfel‑i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir.
Hem dâr‑ı teklifte gözle görünecek olan alâmet‑i kıyâmet ve eşrât‑ı saat, bir kısım müteşâbihât‑ı Kur'âniye gibi kapalı ve te'villi oluyor. Yalnız, güneş’in mağribden çıkması bedâhet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha tevbe ve îmân makbûl olmaz. Çünkü, Ebû Bekirler Ebû Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü dahi ve kendisi İsâ Aleyhisselâm olduğu, nur‑u îmânın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccâl ve Süfyân gibi eşhâs‑ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.
710

İkinci Nokta

Peygambere bildirilen umûr‑u gaybiye: Bir kısmı tafsîl ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur'ânın ve Hadîs‑i Kudsînin muhkemâtı gibi. Ve diğer bir kısmı icmâl ile bildirilir, tafsilât ve tasvirâtı onun ictihâdına havâle edilir. Îmâna girmeyen hâdisât‑ı kevniyeye ve vukûât‑ı istikbâliyeye dair hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) belâğatıyla temsîller sûretinde sırr‑ı teklif hikmetine muvâfık tafsîl ve tasvir eder.
Meselâ: Bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Fermân etti ki: Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennem’in dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür.” Bu garîb haberden beş‑altı dakika sonra birisi geldi dedi: Resûlallâh! Yetmiş yaşında bulunan filân münâfık vefât etti, Cehennem’e gitti.” Peygamberin yüksek belîğâne kelâmının te'vilini gösterdi.
İhtar: Hakàik‑ı îmâniyeye girmeyen cüz'î hâdisât‑ı istikbâliye nazar‑ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.

Üçüncü Nokta

İki Nükte’dir.

Birincisi

Teşbihler ve temsîller sûretinde rivâyet edilen bir kısım hadîsler, mürûr‑u zamanla avâmın nazarında hakikat telâkki edildiğinden vâkıa mutâbık çıkmıyor. Ayn‑ı hakikat olduğu hâlde vâkıa mutâbakatı görünmüyor. Meselâ: Hamele‑i Arş gibi arzın hamelesinden olan Sevr ve Hût nâmında ve misâlinde iki melâike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.
711

İkincisi

Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet‑i İslâmiye’nin veya merkez‑i hilâfetin nokta‑i nazarında vürûd ettiği hâlde, umum ehl‑i dünyaya şâmil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu hâlde, küllî ve âmm telâkki edilmiş. Meselâ rivâyette vardır ki: Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak.” Yani, Zikirhâneler kapanacak ve Türkçe ezân ve kamet okunacak.” demektir.

Dördüncü Nokta

Ecel ve mevt gibi umûr‑u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misillû, dünyanın sekerâtı ve mevti ve nev'‑i beşerin ve cins‑i hayvanın eceli ve vefâtı olan Kıyâmet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı yarı ömür gaflet‑i mutlaka içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet‑i mutlaka içinde havf ve recânın muvâzene‑i maslahatkârâne ve hakîmânesi bozulduğu gibi, aynen öyle de: Dünyanın eceli ve sekerâtı olan Kıyâmet vakti muayyen olsaydı, kurûn‑u ûlâ ve vustâ fikr‑i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Ve kurûn‑u uhrâ, dehşet‑i mutlaka içinde bulunup ne hayat‑ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf ve recâ içinde ihtiyar ile itâatkârâne olan ubûdiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu.
Hem eğer muayyen olsa, bir kısım hakàik‑ı îmâniye bedâhet derecesine girer, herkes ister istemez tasdik eder. İhtiyar ve irâde ile bağlı olan sırr‑ı teklif ve hikmet‑i îmân bozulur.
İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr‑u gaybiye gizli kaldığından, herkes her dakikada hem ecelini, hem bekàsını düşündüğü için; hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyâmet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için; hem dünyanın fânîliğinde hayat‑ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imâret‑i dünyaya çalışabilir.
712
Hem de musîbetlerin vakti muayyen olsaydı, musîbet başına gelen adam, musîbetin intizarında o gelen musîbetin belki on mislinden ziyâde manevî bir musîbet o intizardan çekmemesi için, hikmet ve Rahmet‑i İlâhiye tarafından gizli, perdeli bırakılmış.
Ve ekser hâdisât‑ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaybdan haber vermek yasak edilmiş. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itâatsizlik etmemek içindir ki, medâr‑ı teklif ve hakàik‑ı îmâniyeden başka olan umûr‑u gaybiyeden İzn‑i Rabbânî ile haber verenler dahi, yalnız işâret sûretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebûr’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi, bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki; o kitapların bir kısım tâbileri te'vil edip îmân etmediler.
Fakat i'tikàdat‑ı îmâniyeye giren mes'eleleri tasrîh ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir sûrette tebliğ etmek hikmet‑i teklifin muktezâsı olduğundan, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ve Tercümân‑ı Zîşanı (A.S.M.) umûr‑u uhreviyeden tafsîlen ve hâdisât‑ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler.

Beşinci Nokta

Hem her iki deccâlın, asırlarına ait olan hàrikaları, onların bahsiyle ve münâsebetiyle rivâyet edildiğinden onların şahıslarından sudûr edeceği telâkki ve tevehhüm edilmesinden, o rivâyet müteşâbih olmuş, mânâsı gizlenmiş. Meselâ, tayyare ve şimendiferle gezmesi
713
Hem meselâ, meşhûr olmuş ki; İslâm Deccâlı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, İstanbul’da Dikilitaş’ta bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek ki: O öldü.” Yani pek acîb ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyo ile bağırılacak, haber verilecek.
Hem Deccâlın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garîb hâlleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münâsebetdâr rivâyet edilmesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ; O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret‑i İsâ (A.S.) onu öldürebilir, başka çare olamaz.” rivâyet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semâvî ve ulvî hàlis bir din İsevîlerde zuhûr edecek ve hakikat‑i Kur'âniyeye iktidâ ve ittihâd eden bu İsevî dinidir ki, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü ile o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.
Hem bir kısım râvilerin kàbil‑i hatâ ictihâdlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir, mânâ gizlenir. Vâkıa mutâbakatı görünmez, müteşâbih hükmüne geçer.
Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemâatin ve cem'iyetin şahs‑ı manevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr‑i infiradî gâlib olduğundan, cemâatin sıfât‑ı azîmesi ve büyük harekâtı o cemâatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle; o şahıslar, hàrika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvâfık olmak için yüz derece cisminden ve kuvvetinden büyük bir acûbe cisim ve müdhiş bir heykel ve çok hàrika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edilmiş. Vâkıa mutâbakatı görünmüyor ve o rivâyet müteşâbih olur.
Hem iki deccâlın sıfatları ve hâlleri ayrı ayrı olduğu hâlde, mutlak gelen rivâyetlerde iltibas oluyor, biri, öteki zannedilir. Hem Büyük Mehdi’nin hâlleri sâbık mehdilere işâret eden rivâyetlere mutâbık çıkmıyor, hadîs‑i müteşâbih hükmüne geçer. İmâm‑ı Ali (R.A.) yalnız İslâm Deccâlından bahseder.
714
Mukaddime bitti, mes'elelere başlıyoruz.
Şimdilik o hâdisât‑ı gaybiyenin yüzer misâllerinden mülhidler tarafından avâmın akîdelerini bozmak fikriyle işâa edilen yirmiüç mes'eleleri, tevfik‑i Rabbânî ile gayet muhtasar bir sûrette beyân edilecek. Ve o mes'eleler mülhidlerin tahmini gibi zarar vermemekle beraber, herbiri bir lem'a‑i i'câz-ı Nebevî olduğu görünmekle ve hakîki te'villeri isbât ve izhâr edilmekle akîde‑i avâmı kuvvetlendirmeğe mühim bir sebeb olmasını rahmet‑i Rabbânîden ricâ edip hatîâtımı ve galatâtımı afv u mağfiret altına almasını Rabb‑i Rahîm’imden niyâz ederim.
715

Beşinci Şuâ’ın İkinci Makamı ve Mes'eleleri

﴿

Birinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanın eşhâs‑ı mühimmesinden olan Süfyân’ın eli delinecek.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Sefâhet ve lehviyât için gayet isrâf ile elinde mal durmaz, isrâfâta akar. Darb‑ı meselde deniliyor ki, Filân adamın eli deliktir.” Yani çok müsriftir.
İşte, Süfyân isrâfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tama'ı uyandırarak insanların o zaîf damarlarını tutup kendine musahhar eder.” diye bu hadîs ihtar ediyor. İsrâf eden ona esir olur, onun dâmına düşer.” diye haber verir.

İkinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar; alnında هٰذَا كَافِرٌ yazılmış bulunur.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun te'vili şudur ki: O Süfyân, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile ta'mîm ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için inşâallâh ihtidâ eder, daha herkes yalnız istemeyerek onu giymekle kâfir olmaz.
716

Üçüncü Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan Deccâlın yalancı Cennet ve Cehennemleri bulunur.”﴿اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun bir te'vili şudur ki: Hükûmet dâiresinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishâne ile lise mektebi, Biri hûri ve gılmânın çirkin bir taklidi, diğeri azâb ve zindân sûretine girecek.” diye bir işârettir.

Dördüncü Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanda, Allah Allah diyecek kalmaz.”لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ bunun bir te'vili şu olmak gerektir ki: Allah Allah Allah deyip zikreden tekyeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezân ve kamet gibi şeâirde İsmullâh yerine başka isim konulacak.” demektir. Yoksa, umum insanlar küfr‑ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü; Allah’ı inkâr etmek, kâinâtı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukû'unu akıl kabûl etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar.
Diğer bir te'vili şudur ki: Kıyâmet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin rûhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyâmet kâfirlerin başlarında patlar.

Beşinci Mes'ele

Rivâyette vardır ki: Âhirzamanda Deccâl gibi bir kısım şahıslar, ulûhiyet da'vâ edecekler ve kendilerine secde ettirecekler.”
اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Nasıl ki, pâdişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük pâdişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de; tabîiyyûn ve maddiyûn mezhebinin başına geçen o eşhâs, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nev'i rubûbiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubûdiyetkârâne serfürû ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.
717

Altıncı Mes'ele

Rivâyette var ki: Fitne‑i Âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz.” Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr‑i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azâb‑ı kabirden sonra مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ‥ مِنْ فِتْنَةِ اٰخِرِ الزَّمَانِ vird‑i ümmet olmuş.اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftûn eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya’da hamamlarda kadın‑erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyâl olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâl‑perest erkekler dahi, nefsine mağlûb olup o ateşe sarhoşâne bir sürûr ile düşer, yanar.
İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyâtları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedârlık ile pervâne gibi nefis‑perestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr‑i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.

Yedinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Süfyân büyük bir âlim olacak, ilim ile dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.”وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun bir te'vili şudur ki: Başka pâdişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşîret veya cesâret ve servet gibi vâsıta‑i saltanat olmadığı hâlde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyâsî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshìr eder, etrafında fetvâcı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdâr eder ve din derslerinden tecerrüd eden maârifi rehber edip ta'mîmine şiddetle çalışır, demektir.
718

Sekizinci Mes'ele

Rivâyetler, Deccâlın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şudur ki: İslâmların Deccâlı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl‑i tahkîk İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccâlı Süfyân’dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla görecek. Kâfirlerin Büyük Deccâlı ayrıdır. Yoksa Büyük Deccâlın cebr ve ceberût‑u mutlakına karşı itâat etmeyen şehîd olur ve istemeyerek itâat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.

Dokuzuncu Mes'ele

Rivâyetlerde, vukûât‑ı Süfyâniye ve hâdisât‑ı istikbâliye Şam’ın etrafında ve Arabistan’da tasvir edilmiş.اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Merkez‑i hilâfet eski zamanda Irak’ta ve Şam’da ve Medine’de bulunduğundan, râviler kendi ictihâdlarıyla dâimî öyle kalacak gibi mânâ verip, Merkez‑i Hükûmet-i İslâmiye yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi ictihâdlarıyla tafsîl etmişler.
719

Onuncu Mes'ele

Rivâyetlerde, eşhâs‑ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun te'vili şudur ki: O şahısların temsîl ettikleri manevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya’yı mağlûb eden Japon Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr‑i Muhît’te, diğer ayağı Port Artür Kalesinde olarak gösterildiği gibi, şahs‑ı manevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor.
Amma fevkalâde ve hàrika iktidarları ise ekser icraatları tahribât ve müştehiyât olduğundan fevkalâde bir iktidar görünür, çünkü tahrib kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyât ise, nefisler tarafdâr olduğundan çabuk sirâyet eder.

Onbirinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezâret eder.” اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun iki te'vili var:
Birisi: O zamanda meşrû nikâh azalır veya Rusya’daki gibi kalkar. Bir tek kadına bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara çoban olur.
İkinci Te'vili: O fitne zamanında, harblerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binâen ekser tevellüdât kızlar bulunmasından kinâyedir. Belki hürriyet‑i nisvân ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder; veledi kendi sûretine çekmeğe sebebiyet verdiğinden, emr‑i İlâhî ile kızlar pek çok olur.

Onikinci Mes'ele

Rivâyetlerde var ki: Deccâlın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür.”
720
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun iki te'vili vardır:
Birisi: Büyük Deccâlın kutb‑u şimâlî dâiresinde ve şimâl tarafında zuhûr edeceğine kinâye ve işârettir. Çünkü kutb‑u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendifer ile bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemâdiyen güneş gurûb etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada dâima güneş görünür. Ben Rusya’daki esâretimde bu mevkiye yakın bulunuyordum. Demek büyük Deccâl, şimâlden bu tarafa tecâvüz edeceğini mu'cizâne bir ihbardır.
İkinci Te'vili İse: Hem büyük Deccâlın, hem İslâm Deccâlı’nın üç devre‑i istibdâdları mânâsında üç eyyâm var. Bir günü; bir devre‑i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhâfazaya çalışır.” diye, gayet yüksek bir belâğatla ümmetine haber vermiş.

Onüçüncü Mes'ele

Kat'î ve sahîh rivâyette var ki: İsâ Aleyhisselâm büyük Deccâlı öldürür.”وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun da iki vechi var:
Bir Vechi Şudur Ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidrâcî hàrikalarıyla kendini muhâfaza eden ve herkesi teshîr eden o dehşetli Deccâlı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hàrika ve mu'cizâtlı ve umumun makbûlü bir zât olabilir ki: O Zât, en ziyâde alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’dır.
721
İkinci Vechi Şudur Ki: Şahs‑ı İsâ Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktûl olan şahs‑ı Deccâlın, teşkil ettiği dehşetli maddiyûnluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs‑ı manevîsini öldürecek ve inkâr‑ı ulûhiyet olan fikr‑i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî rûhânileridir ki; o rûhâniler din‑i İsevî’nin hakikatini Hakikat‑i İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma'nen öldürecek. Hattâ, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm gelir, Hazret‑i Mehdi’ye namazda iktidâ eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat‑i Kur'âniyenin metbûiyetine ve hâkimiyetine işâret eder.

Ondördüncü Mes'ele

Rivâyette var ki: Deccâlın mühim kuvveti Yahudîdir. Yahudîler severek tâbi olurlar.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ diyebiliriz ki, bu rivâyetin bir parça te'vili Rusya’da çıkmış. Çünkü, her hükûmetin zulmünü gören Yahudîler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, Komünist Komitesinin te'sisinde mühim bir rol ile Yahudî milletinden olan Troçki nâmında dehşetli bir adamı, Rusya’nın başkumandanlığına ve terbiye‑gerdeleri olan meşhûr Lenin’den sonra Rus Hükûmetinin başına geçirerek Rusya’nın başını patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar. Büyük Deccâlın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve sâir hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar.

Onbeşinci Mes'ele

Ye'cüc ve me'cüc hâdisâtı’nın icmâli Kur'ân’da olduğu gibi, rivâyette bir kısım tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'ânın muhkemâtından olan icmâli gibi muhkem değil, belki bir derece müteşâbih sayılır. Onlar te'vil isterler. Belki râvilerin ictihâdları karışmasıyla tâbir isterler.
722
Evet, لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şudur ki: Kur'ânın lisân‑ı semâvîsinde Ye'cüc ve Me'cüc nâmı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin‑i Maçin’den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa’yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr ü zeber edeceklerine işâret ve kinâyedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efrâdı onlardandır.
Evet, ihtilâl‑i Fransavîde hürriyet‑perverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesâtı tahrib ettiğinden aşıladığı fikir, bilâhare bolşevikliğe inkılâb etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukaddesât‑ı ahlâkıye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan; elbette, ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb‑i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddâr canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez.
Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o şerâite muvâfık insanlar ise: Çin‑i Maçin’de kırk günlük bir mesâfede yapılan ve acâib‑i seb'a-i âlemden birisi bulunan Sedd‑i Çinî’nin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabileleridir ki, Kur'ânın mücmel haberini tefsir eden Zât‑ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) mu'cizâne ve muhakkìkâne haber vermiş.
723

Onaltıncı Mes'ele

Rivâyette var ki: İsâ Aleyhisselâm Deccâlı öldürdüğü münâsebetiyle Deccâlın fevkalâde büyük ve minâreden daha yüksek bir azamet‑i heykelde ve Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu…” gösterir.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şu olmak gerektir ki: İsâ Aleyhisselâm’ı nur‑u îmân ile tanıyan ve tâbi olan cemâat‑i rûhâniye-i mücâhidînin kemiyeti, Deccâlın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işâret ve kinâyedir.

Onyedinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Deccâl çıktığı gün bütün dünya işitir ve kırk günde dünyayı gezer ve hàrikulâde bir eşeği vardır.”اَللّٰهُ اَعْلَمُbu rivâyetler tamamen sahîh olmak şartıyla te'villeri şudur: Bu rivâyetler mu'cizâne haber verir ki, Deccâl zamanında vâsıta‑i muhâbere ve seyahat o derece terakkî edecek ki, bir hâdise bir günde umum dünyada işitilecek. Radyo ile bağırır, şark‑garb işitir ve umum ceridelerinde okunacak. Ve bir adam kırk günde dünyayı devredecek ve yedi kıt'asını ve yetmiş hükûmetini görecek ve gezecek.” diye, zuhûrundan on asır evvel telgraf, telefon, radyo, şimendifer, tayyareden mu'cizâne haber verir.
Hem Deccâl, deccâllık haysiyetiyle değil, belki gayet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Ve gezmesi de her yeri istilâ etmek için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Ve bindiği merkebi ve himarı ise; ya şimendiferdir ki, bir kulağı ve bir başı Cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı Cennet gibi güzelce tezyîn ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyâfetli başına gönderir. Veyâhut onun eşeği, merkebi; dehşetli bir otomobildir veya tayyaredir veyâhut (sükût lâzım!)
724

Onsekizinci Mes'ele

Rivâyette var ki: Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var.” Yani ﴿ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ اَلْفَ سَنَةٍ âyetinin sırrıyla bin sene hâkimâne ve mükemmel yaşayacak. Eğer istikamette gitmezse, ona yarım gün var. Yani ancak beşyüz sene kadar hâkimiyeti ve gâlibiyeti muhâfaza eder.
اَللّٰهُ اَعْلَمُ bu rivâyet kıyâmetten haber vermek değil, belki İslâmiyetin gâlibâne hâkimiyetinden ve hilâfetin saltanatından bahseder ki, ayn‑ı hakikat ve bir mu'cize‑i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış. Çünkü Hilâfet‑i Abbâsiyenin âhirinde, onun ehl‑i siyaseti istikameti kaybettiği için, beşyüz sene kadar yaşamış. Fakat ümmetin hey'et‑i mecmuası ise, istikameti kaybetmediğinden, Hilâfet‑i Osmaniye imdâda gelip binüçyüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiş. Sonra Osmanlı siyâsiyyûnları dahi istikameti muhâfaza edemediğinden, o da ancak (hilâfetle) beşyüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mu'cizâne ihbarını, Hilâfet‑i Osmaniye kendi vefâtıyla tasdik etmiş. Bu hadîsi başka risalelerde dahi bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.

Ondokuzuncu Mes'ele

Rivâyetlerde, âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl‑i Beyt-i Nebevî’den Hazret‑i Mehdi’nin (Radıyallahu Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. Hattâ bir kısım ehl‑i ilim ve ehl‑i velâyet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bu ayrı ayrı rivâyetlerin bir te'vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyânet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dâirelerde icraatları olduğu gibi, herbir asır me'yûsiyet vaktinde, kuvve‑i maneviyesini te'yid edecek bir nev'i Mehdi’ye veyâhut Mehdi’nin onların imdâdına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; Rahmet‑i İlâhiye ile her devirde belki her asırda bir nev'i Mehdi, Âl‑i Beyt’ten çıkmış, Ceddinin Şerîatını muhâfaza ve sünnetini ihyâ etmiş.
725
Meselâ: Siyaset âleminde Mehdi‑i Abbâsî ve diyânet âleminde Gavs‑ı A'zam ve Şah‑ı Nakşibend ve Aktâb‑ı Erbaa ve Oniki İmâm gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zâtlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivâyetlerde medâr‑ı nazar-ı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan rivâyetler ihtilâf ederek, bir kısım ehl‑i hakikat demiş: Eskide çıkmış.” Her ne ise Bu mes'ele Risale‑i Nurda beyân edildiğinden, onu ona havâle ile burada bu kadar deriz ki:
Dünyada mütesânid hiçbir hânedân ve mütevâfık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cem'iyet ve cemâat yoktur ki, Âl‑i Beyt’in hânedânına ve kabilesine ve cem'iyetine ve cemâatine yetişebilsin.
Evet yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler manevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat‑i Kur'âniyenin mayası ile ve îmânın nuruyla ve İslâmiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl‑i Beyt, elbette âhirzamanda Şerîat‑ı Muhammediye’yi ve hakikat‑i Furkàniyeyi ve sünnet‑i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihyâ ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan Büyük Mehdinin kemâl‑i adâletini ve hakkâniyetini dünyaya göstermeleri gayet ma'kul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarûrî ve hayat‑ı ictimâiye-i insaniyedeki düsturların muktezâsıdır

Yirminci Mes'ele

Güneşin, mağribden çıkması ve zeminden dâbbetü'l‑arzın zuhûrudur.
726
Amma güneşin mağribden tulû'u ise, bedâhet derecesinde bir alâmet‑i kıyâmettir. Ve bedâheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise‑i semâviye olduğundan tefsiri ve mânâsı zâhirdir, te'vile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki:اَللّٰهُ اَعْلَمُ o tulû'un sebeb‑i zâhirîsi: Küre‑i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur'ân onun başından çıkmasıyla zemin dîvâne olup, İzn‑i İlâhî ile başını başka seyyâreye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp garbdan şarka olan seyahatini irâde‑i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garbdan tulû'a başlar. Evet, arzı şems ile, ferşi arş ile kuvvetli bağlayan Hablullâhi'l‑metîn olan Kur'ânın kuvve‑i câzibesi kopsa; küre‑i arzın ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş garbdan çıkar. Hem müsâdeme neticesinde emr‑i İlâhî ile kıyâmet kopar diye bir te'vili vardır.
Amma Dâbbetü'l‑Arz”: Kur'ân’da, gayet mücmel bir işâret ve lisân‑ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsîli ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'î bir kanâatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim:لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Nasıl ki, kavm‑i Fir'avun’a çekirge âfâtı ve bit belâsı ve Kâbe tahribine çalışan Kavm‑i Ebrehe’ye Ebâbil kuşları musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyân’ın ve Deccâlların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc’ün anarşistliği ile fesâda ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. اَللّٰهُ اَعْلَمُ o dâbbe bir nev'idir. Çünkü, gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir tâife‑i hayvaniye olacak. Belki, ﴿اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُ âyetinin işâretiyle, o hayvan, dâbbetü'l‑arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler îmân bereketiyle ve sefâhet ve sû‑i isti'mâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet, îmân hususunda o hayvanı konuşturmuş.
727
﴿رَبَّنَٓا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
728

Sâbık Yirmi Aded Mes'elelere Bir Tetimme Olarak Üç Küçük Mes'eledir

Birinci Mes'ele

Rivâyetlerde Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’a Mesih nâmı verildiği gibi her iki deccâla dahi Mesih nâmı verilmiş ve bütün rivâyetlerde مِنْ فِتْنَةِ الْمَس۪يحِ الدَّجَّالِ‥ مِنْ فِتْنَةِ الْمَس۪يحِ الدَّجَّالِ denilmiş. Bunun hikmeti ve te'vili nedir?
Elcevab: Allâhu a'lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki, emr‑i İlâhî ile İsâ Aleyhisselâm, Şerîat‑ı Mûseviye’de bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarab gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de; büyük Deccâl, şeytanın iğvâsı ve hükmüyle Şerîat‑ı İseviye’nin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat‑ı ictimâiyelerini idare eden râbıtaları bozarak anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc’e zemin hazır eder.
Ve İslâm Deccâlı olan Süfyân dahi; Şerîat‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desîseleriyle kaldırmağa çalışarak hayat‑ı beşeriyenin maddî ve manevî râbıtalarını bozarak serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nurânî zincirleri çözer, hevesât‑ı müteaffine bataklığında birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn‑ı istibdâd bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydân açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdâddan başka zabt altına alınamaz.
729

İkinci Mes'ele

Rivâyetlerde, her iki Deccâlın hàrikulâde icraatlarından ve pek fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht bir kısım insanlar, onlara bir nev'i Ulûhiyet isnâd eder diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir?
Elcevab: ﴿اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ icraatları büyük ve hàrikulâde olması ise: Ekser tahribât ve hevesâta sevkiyât olduğundan, kolayca hàrikulâde öyle işler yaparlar ki, bir rivâyette, Bir günleri bir senedir.” Yani; bir senede yaptıkları işleri üçyüz senede yapılmaz denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görülmesi ise, dört cihet ve sebebi var:
Birincisi
İstidrâc eseri olarak, müstebidâne olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve fa'âl milletin kuvvetiyle vukû'a gelen terakkiyât ve iyilikler haksız olarak onlara isnâd edilmesiyle binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeğe sebeb olur.
Hâlbuki, hakikaten ve kaideten, bir cemâatin hareketiyle vücûda gelen müsbet mehâsin ve şeref ve ganîmet o cemâate taksim edilir ve efrâdına verilir. Ve seyyiât ve tahribât ve zâyiât ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ: Bir tabur bir kaleyi fethetse, ganîmet ve şeref süngülerine aittir. Ve menfî tedbirler ile zâyiâtlar olsa, kumandanlarına aittir.
İşte hak ve hakikatin bu düstur‑u esâsiyesine bütün bütün muhâlif olarak müsbet terakkiyât ve hasenât o müdhiş başlara ve menfî icraat ve seyyiât bîçâre milletlerine verilmesiyle; nefret‑i âmmeye lâyık olan o şahıslar istidrâc cihetiyle ehl‑i gaflet tarafından bir muhabbet‑i umumiyeye mazhar olurlar.
730
İkinci Cihet ve Sebeb
Her iki Deccâl, a'zamî bir istibdâd ve a'zamî bir zulüm ve a'zamî bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, a'zamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acîb bir istibdâd ki: kanunlar perdesinde herkesin vicdânına ve mukaddesâtına, hattâ elbisesine müdâhale ederler. Zannederim asr‑ı âhirde İslâm ve Türk hürriyet‑perverleri, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile bu dehşetli istibdâdı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hatâ bir cebhede hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harâb ve yüzer masûmları tecziye ve tehcir ile perîşan eder.
Üçüncü Cihet ve Sebeb
Her iki Deccâl, Yahudînin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muâvenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccâlı masonların komitelerini aldatıp müzâheretlerini kazandıklarından dehşetli bir iktidar zannedilir.
Hem bazı ehl‑i velâyetin istihrâcâtıyla anlaşılıyor ki, İslâm devletinin başına geçecek olan Süfyânî Deccâl ise; gayet muktedir ve dâhî ve fa'âl ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şân ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrâzam ve gayet cesur ve iktidarlı ve metîn ve cevvâl ve şöhret‑perestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshìr eder. Onların fevkalâde ve dâhiyâne icraatlarını, riyâsızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnâd ve o vâsıta ile koca ordunun ve hükûmetin teceddüd ve inkılâb ve Harb‑i Umumî inkılâbından gelen şiddet‑i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyâtı şahsına isnâd ettirerek şahsında pek acîb ve hàrika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından işâa ettirir.
731
Dördüncü Cihet ve Sebeb
Büyük Deccâlın, ispirtizma nev'inden teshîr edici hàssaları bulunur. İslâm Deccâlının dahi, bir gözünde teshîr edici manyetizma bulunur. Hattâ rivâyetlerde, Deccâlın bir gözü kördür.” diye nazar‑ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccâlın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü, öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadîste kaydetmekle, onlar kâfir‑i mutlak bulunduğundan yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü var ve âkıbeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işâret eder.
Ben bir manevî âlemde İslâm Deccâlını gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshîrci bir manyetizma gözümle müşâhede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr‑ı mutlaktan çıkan bir cür'et ve cesâretle mukaddesâta hücum eder. Avâm‑ı nâs hakikat‑i hâli bilmediklerinden hàrikulâde iktidar ve cesâret zannederler.
Hem şânlı ve kahraman bir millet, mağlûbiyeti hengâmında, böyle istidrâclı ve şânlı ve tâli'li ve muvaffakıyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan gizli ve dehşetli olan mâhiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister.
Fakat kahraman ve mücâhid ordunun ve dindar milletin, rûhundaki nur‑u îmân ve Kur'ân ışığıyla hakikat‑i hâli göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribâtını tamire çalışacağı rivâyetlerden anlaşılır.

Üçüncü Küçük Mes'ele

Medâr‑ı ibret üç hâdisedir.
Birinci Hâdise
Bir zaman, Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Hazret‑i Ömer Radıyallahu Anh’a Yahudî çocukları içinde birisini gösterdi, İşte sûreti!” dedi. Hazret‑i Ömer (Radıyallahu Anh), Öyle ise ben bunu öldüreceğim.” dedi. Fermân etti: Eğer bu Süfyân ve İslâm Deccâlı olsa, sen öldüremezsin; eğer o olmazsa, onun sûretiyle öldürülmez.”
732
Bu rivâyet işâret eder ki; onun sûreti, hâkimiyeti zamanında çok şeylerde görüneceği gibi, kendisi Yahudîler içinde tevellüd edecek. Garîbdir ki, onun sûretindeki bir çocuğu katledecek derecede ona hiddet ve adâvet eden Hazret‑i Ömer (Radıyallahu Anh) o Süfyân’ın en çok beğendiği ve takdir ettiği ve çok defa ondan senâkârâne bahsedeceği bir memdûhu Hazret‑i Ömer’le çıkmış.
İkinci Hâdise
O İslâm Deccâlı, Sûre‑i ﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ mânâsını merak edip soruyor diye çoklar nakletmişler. Garîbdir ki, bu sûrenin akîbinde olan ﴿اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ Sûresi’nde ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına cifir ile ve mânâsıyla işâret ettiği gibi, ehl‑i salâta ve câmilere tâğiyâne tecâvüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidrâclı adam, küçük bir sûreyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.
Üçüncü Hâdise
Bir rivâyette, İslâm Deccâlı Horasan taraflarından zuhûr edecek.” denilmiş.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şudur ki: Şark’ın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivâyet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyânî Deccâl onların içinde zuhûr edeceğine işâret eder.
Garîbdir, hem çok garîbdir. Yediyüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur'ânın elinde şeref‑şiâr, bârika‑âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı isti'mâl etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor.” diye rivâyetlerden anlaşılıyor.
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ ❋ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
733

Onbeşinci ŞuâEl‑Hüccetü'z-Zehrâ

İki Makamdır
Bu ders; zâhiren küçük, hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniş bir risaledir. Hem benim tefekkürî hayatımın, hem Nurun tahkîkî hayat‑ı maneviyesinin ilmelyakìn, aynelyakìn ittihâdından çıkan bir meyve‑i îmâniye ve firdevsî bir semere‑i Kur'âniye’dir.
Said Nursî

Birinci Makam

Üç Kısımdır

Birinci Kısım

Yirminci Mektûbun Hülâsatü'l‑Hülâsası, Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de Verilen Dersin Birinci Kısmıdır.

﴿
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Afyon hapsinde onbir ay tecrid‑i mutlakta bulunduğuma dair mahkeme‑i temyize yazdığım istid'a bahânesiyle otuzbeş sene inzivada, hususan gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve garazkârâne tarassudlarla yirmiüç sene sıkıntı çekmesinden insanlardan tevahhuş edip yalnız tek başına kalarak, hizmetçisinden ve Nur dersini iştiyakla arzulayandan başka kimse ile bir saat beraber bir yerde bulunmasından çok sıkılan benim gibi bir bîçâreyi, beşinci koğuşa cebren nakil ve kardeşlerimin yanıma gelmelerini yasak ettiler. O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok telâş ederken, birden bir alâmet‑i hiddet ve gadab olarak soğuk o derece şiddetlendi ki; eğer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktım. O zahmet, benim hakkımda rahmete döndü.
734
Kalbe geldi ki: Gerçi Nur şâkirdleri, her koğuşta hem kendileri hesabına, hem senin bedeline tam Nur dersleri ile çalışıyorlar. Fakat bu beşinci koğuş, bir nev'i tecridhâne olmasından tazeleniyor, değişiyor; Nur dersine daha ziyâde muhtaçtır. Hem Rus’un dehşetli bir inkâr ile ve Allah’ı tanımamak ile hücumunu yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyarlar, elbette îmân‑ı Billâh’taki mevcûdiyet ve vahdâniyet‑i İlâhiye’ye dair gayet kat'î ve kuvvetli derslere pek ziyâde ihtiyaçları var.” diye tesbihâtta kalbe geldi.
Ben de sabah namazından sonra eskiden beri on defa okuduğum ve koca Yirminci Mektûb Risalesi, onbir kelimesinde hem onbir bürhân‑ı vücûb-u vücûd ve vahdet‑i Rabbâniye, hem onbir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilâtla gösteren ve bir rivâyette ism‑i a'zam taşıyan bu tehlil ve tevhid‑i muazzam: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَاشَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ kudsî cümleyi mütefekkirâne tekrar edip Yirminci Mektûb’un kısa bir hülâsatü'l‑hülâsasını beraber düşünüyordum. Birden kalbe geldi ki: Bu kısacık hülâsayı Nâdir Hocaya ve buradaki gençlere ders ver.” Ben de Bismillâh deyip başladım, dedim:
Bu kelâm‑ı tevhidde onbir müjde, onbir hüccet‑i îmâniye var. Şimdi, yalnız hüccetlere gayet kısa bir işâret edip, izâhını ve müjdeleri Yirminci Mektûb ve Nur eczâlarına havâle edeceğim. Fakat şimdi, o dersi yazdığım zaman onlara söylemediğim bazı kelimeleri ve nükteleri dahi yazmağı münâsib gördüm.
735
İşte o kelâm‑ı tevhidin onbir kelimesinden:

Birinci Kelime

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’dır.
Bundaki hüccet ise matbu' Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’dir. O emsâlsiz hüccetin hàrikalığı içindir ki; İmâm‑ı Ali (R.A.), Nurun eczâlarından haber verdiği sırada وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتِ deyip o Âyetü'l‑Kübrâ’yı şefâatçi yaparak Nur şâkirdlerinin Denizli hapsinde, o risalenin hem Ankara, hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altında te'sirli intişarıyla talebelerine berâet kazandırmağa sebeb olduğu gibi, onun gizli tab'ı da, şâkirdlerinin dokuz ay mevkufiyetlerine vesile olmasıyla İmâm‑ı Ali’nin (R.A.), hem kerâmet‑i gaybiyesini, hem Nur şâkirdlerinin bedeline duâsını pek zâhir bir sûrette tasdik etti.
Evet, Âyetü'l‑Kübrâ Şuâı, otuzüç icmâ‑ı azîmi ve küllî hüccetleri mevcûdâtın hey'et‑i mecmuasında gösterip, herbir hüccet‑i külliyede hadsiz bürhânlara işâret ederek başta semâvât, yıldızlar kelimeleriyle; arz, hayvanat ve nebâtât kelâmları ve cümleleriyle; gitgide kâinât mecmuası, müştemilât ve mevcûdât ve hudûs ve imkân ve tağayyür hakikatlerinin kelimeleriyle Vâcibü'l‑Vücûd’un mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş zuhûrunda ve gündüz kat'iyyetinde isbât ediyor.
Sarsılmaz bir îmân isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Âyetü'l‑Kübrâ’ya müracaat etsinler.
736

İkinci Kelime

وَحْدَهُ ’dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Bu kâinâtta, her cihette bir birlik, bir vahdet görünüyor. Meselâ; kâinât bir muntazam şehir, bir muhteşem saray, bir mücessem mânidâr kitab, bir cismânî ve her âyeti, hattâ herbir harfi ve herbir noktası, mu'cizekâr bir Kur'ân hükmünde bulunmasıyla bir vahdet ve birlik gösterdiği gibi, o sarayın lambası bir ve takvimci kandili bir ve ateşli aşçısı bir ve sakacı süngeri, sucusu bir, bir bir bir, binbirler kadar birlikleri ve vahdetleri göstermekle o sarayın ve şehrin, o kitabın, o cismânî Kur'ân‑ı kebîrin, sâhibi, hâkimi, kâtibi, musannifi bilbedâhe mevcûd ve vâhid ve birdir diye kat'î isbât eder.

Üçüncü Kelime

لَاشَر۪يكَ لَهُ ’dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur ki:
Âyetü'l‑Kübrâ Şuâı’nın mâdeni, üstadı, esâsı ve Âyetü'l‑Kübrâ nâmında olan ﴿قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَا بْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلًا ilâ âhir âyet‑i ekberidir. Yani: Eğer şerîki olsa ve başka parmaklar icâda ve rubûbiyete karışsa idiler, intizam‑ı kâinât bozulacaktı.” Hâlbuki, küçücük sineğin kanadından ve göz bebeğindeki hüceyrecikten tut, tayyare‑i cevviye olan hadsiz kuşlara, manzûme‑i şemsiyeye kadar herşeyde cüz'î‑küllî, küçük ve büyük en mükemmel bir intizam bulunması; şeksiz ve kat'î bir sûrette şerîklerin muhâliyetine ve ma'dûmiyetine delâlet ettiği gibi, Vâcibü'l‑Vücûd’un mevcûdiyetine ve vahdetine bilbedâhe şehâdet eder.
737

Dördüncü Kelime

لَهُ الْمُلْكُ ’dür.
Bundaki uzun hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; zemin yüzünü bir tarla yapıp içinde, herbir baharda yüzbin nev'i nebâtâtın tohumlarını beraber, karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor. Ve mahsulâtlarını ayrı ayrı, hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemâl‑i intizamla kaldırıp ikiyüzbin nev'i hayvanatına ondan erzâk ve ta'yinâtı rahmet ve hikmet eliyle ihtiyaçlarına göre tevzî' eden hadsiz kudret ve ilim sâhibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki; bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemin tarlasında bu tasarrufâtı yapıyor. Bu Mutasarrıf‑ı Hakîmi ve Mâlik‑i Rahîmi tanımayan; bu zemini, ahmak Sofestâiler gibi mahsulâtıyla inkâr etmeğe mecbur olur.

Beşinci Kelime

وَلَهُ الْحَمْدُ ’dur.
Bundaki pek geniş hüccete gayet kısa bir işârettir:
Evet, gözümüzle görüyoruz ve aklımızla bedâhetle biliyoruz ki; bu kâinât şehrinde ve zemin mahallesinde ve insan ve hayvanat kışlasında öyle bir Rezzâk‑ı Rahîm ve Muhsin‑i Kerîm tasarruf ve nezâret ve terbiye eder ki; kendi ni'metlerine mukâbil hamd ve şükrettirmek için, zemini bir sefîne‑i tüccariye ve erzâk getiren bir şimendifer ve yüzündeki bahar mevsimini bir vagon tarzında yüzbin nev'i taamlarla ve memeler denilen konserve paketleriyle doldurup kış âhirinde erzâkları biten muhtaç zîhayatlara yetiştiren bir Rezzâk‑ı Rahîm’in işleri olduğunu zerre kadar aklı bulunan tasdik eder. Ve tasdik etmeyip inkâra sapan, elbette zemin yüzünde vesile‑i hamd ve şükrân olan bütün muntazam ni'metleri ve muayyen rızıkları inkâr etmeğe mecbur olarak ahmak bir muzır hayvan olur.
738

Altıncı Kelime

يُحْي۪ي ’dir.
Hüccetine, gayet kısa bir işâret:
Evet, Onuncu Söz’de ve Nur eczâlarında bürhânlarıyla isbât edilmiş ki: Her baharda, zîhayattan üçyüzbin nev'i ve çeşit çeşit tarzlarda ve hadsiz efrâdı bulunan bir ordu‑yu sübhânî, rû‑yi zeminde ihyâ ediliyor. Onlara hayat ve levâzımat‑ı hayatiye kemâl‑i intizamla veriliyor. Haşr‑i A'zamın yüzbin nümûnelerini, belki emârelerini gösterip o ayrı ayrı hadsiz mahlûkatı beraber, birbiri içinde, sehivsiz, yanlışsız, noksansız, hiç şaşırmayarak, karışık iken hiç karıştırmayarak, unutmayarak kemâl‑i mîzan ve nizâmla dirilten ve hayat veren ve nutfe denilen mütemâsil su katrelerinden ve toprak müteşâbih tohumlarından ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan, birbirinin aynı nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efrâdı bulunan ve birbirinden sûretçe, san'atça ve maîşetçe ayrı ayrı yüzbinler zîhayatları dirilten ve zemin ve bahar sahifesinde yüzbin başka başka kitapları beraber, birbiri içinde, hatâsız, gayet mükemmel yazan; hadsiz bir dikkat ve nihâyetsiz bir hikmetle gören, tasarruf eden bir Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm ve Muhyî bir Hallâk‑ı Alîm olduğuna kanâat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemin ve fezâ yüzlerinde bulunmuş bütün zîhayatları inkâr etmeğe ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmağa mecburdur.
739

Yedinci Kelime

وَيُم۪يتُ ’dur.
Bunun hüccetine gayet kısa bir işâret:
Evet görüyoruz ki: Güz mevsiminde üçyüzbin nev'i zîhayat vefât nâmıyla terhis edilirken, herbir nev'i ve ferdin sahife‑i amellerinin kutucukları ve işlediklerinin fihristeleri ve gelen baharda işleyeceklerinin listeleri ve bir cihette bir nev'i rûhları olan tohumlarını onların yerlerinde Hafîz‑i Zülcelâl’in yed‑i hikmetine emânet edildiğini ve incirin tohum ve çekirdekleri gibi zerrecik o küçücük tohumları birer rûh‑u bâkî gibi incir ağacının bütün kavânîn‑i hayatiyesini taşıyan ve bir kitab kadar kuvve‑i hâfızada yazı misillû ağacın tarihçe‑i hayatını onda kader kalemiyle yazan, büyük bir kitab hükmüne getiren bir Hallâk‑ı Hakîm, bir Hayy‑ı Lâyemût’u tanımayan; elbette değil ahmak bir insan ve dîvâne bir hayvan, belki Cehennem ateşini karıştıran bir serseri şeytandan daha bedbaht ve ebedî ölüme mahkûm olur.
Evet, bu kelimelerin hüccetlerine işâret eden küllî, ihâtalı ve hadsiz hàrika ve nihâyetsiz hàrikaları, mu'cizeleri ihtiva eden bu mezkûr hakîmâne ef'âl, fâilsiz olmaları yüz derece muhâl ve bâtıl olduğu gibi, kör, âciz, şuûrsuz, sağır, câmid, karmakarışık, intizamsız, karışık, istilâcı olan esbâba isnâd etmek; bin derece mümteni', esâssızdır.
Yoksa, toprağın herbir zerresinde hadsiz bir kudret, bir hikmet ve bütün otlar ve çiçeklerin teşkilâtına dair pek hàrika ve küllî bir san'atkârlık bulunmak; havanın herbir zerresinde Rehber’deki Hüve Nüktesi’nin dediği gibi bütün konuşmaları ve telefon ve radyoların kelimelerini bilecek ve sâir zerrelere ders verecek bir kàbiliyet bulunmak lâzım gelir. Bu acîb fikri ise; hiçbir şeytan, hiçbir kimseye kabûl ettiremez.
Ve bu derece akıldan, hakikatten uzak ve bütün mevcûdâta karşı bir tahkîr ve tecâvüz olan küfür ve inkârın cezası, ancak dehşetli Cehennem olabilir ve ayn‑ı adâlettir. Elbette öyle münkirler için, Yaşasın Cehennem!” dememiz lâzım.
740

Sekizinci Kelime

وَهُوَ حَيٌّ لَايَمُوتُ ’dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Meselâ: Nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcıklarda görünen güneşçikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşçikleri gösterip gökteki güneşe işâret ve şehâdet ederler ve zevâl ve vefâtlarıyla bir dâimî güneşin mevcûdiyetine ve bekàsına delâlet ederler; aynen öyle de: Her vakit değişen kâinât denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezâsında ve zerrât tarlasında ve bütün hâdisâtı ve fânî mevcûdâtı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlûkat, mütemâdiyen sür'atle akıp gidiyorlar; zâhirî sebebleriyle beraber vefât ediyorlar. Her sene, her gün bir kâinât ölür, bir tazesi yerine gelir.
Ve zerrât tarlasında, mütemâdiyen seyyâr dünyalar ve seyyâl âlemler mahsulâtı alındığından, elbette kabarcıklar ve güneşçikler zevâlleriyle dâimî bir güneşi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlûkat ve mahsulâtın vefâtları ve zâhirî sebebleriyle beraber kemâl‑i intizamla terhisleri, gündüz gibi şüphesiz, güneş gibi zâhir bir kat'iyyette bir Hayy‑ı Lâyemût’un, bir Şems‑i Sermedî’nin, bir Hallâk‑ı Bâkî’nin ve bir Kumandan‑ı Akdes’in vücûb‑u vücûdu ve vahdeti ve mevcûdiyeti, kâinâtın mevcûdiyetinden bin derece zâhir ve kat'îdir diye bütün mevcûdât ayrı ayrı ve beraber şehâdet ederler.
İşte, kâinâtı dolduran bu yüksek sesleri ve kuvvetli şehâdetleri işitmeyen ve kulak vermeyen, ne derece sağır ve ahmak ve cânî olduğunu elbette anladınız.
741

Dokuzuncu Kelime

بِيَدِهِ الْخَيْرُ ’dır.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Görüyoruz ki: Bu kâinâtta her dâire, her nev'i, her tabaka, hattâ her ferd, her a'zâ, hattâ her bedendeki herbir hüceyrenin ihtiyat rızkını taşıyan bir mahzeni, bir deposu ve levâzımatını yetiştiren, muhâfaza eden bir tarlası ve hazinesi var ki; gayet intizam ve mîzan ile ve nihâyetsiz hikmet ve inâyet ile vakti vaktine muhtacın iktidar ve ihtiyarı haricinde bir dest‑i gaybî tarafından o muhtacın eline veriliyor.
Meselâ: Dağlar, zîhayata ve insana lâzım olan bütün mâdenleri, ilâçları ve hayata lâzım şeyleri taşıyor ve birinin emriyle ve tedbiriyle gayet mükemmel bir hazine, bir anbar olduğu gibi zemin dahi bütün o zîhayatın erzâklarını bir Rezzâk‑ı Hakîm’in kuvvetiyle yetiştiren kemâl‑i mîzan ve intizamla bir tarla, bir harman, bir matbahtır.
Hattâ her insanın ve cismindeki herbir uzvun bir deposu ve mahzeni, hattâ bir hüceyrenin dahi bir ihtiyat mahzenciği bulunması gibi gitgide dâr‑ı âhiretin bir mahzeni dünyadır; ve Cennet’in bir tarlası ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenâtları ve nurları mahsul veren Âlem‑i İslâmiyet ve hakikatli insaniyet; ve Cehennem’in bir anbarı ise, şerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsul veren ve şer olan ademden gelen ve hayr olan vücûd âlemlerini telvîs eden pis maddeler, tâifeler; ve yıldızların harâret mahzeni, Cehennem; ve nurlar hazinesi, bir Cennet’tir ki, Biyedihi'l‑hayr kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere işâretle pek parlak bir hücceti gösteriyor.
Evet, bu kelime ile ve بِيَدِه۪ مَقَال۪يدُ كُلِّ شَيْءٍ cümlesiyle yani; Herşeyin anahtarı, O’nun elindedir.” nihâyetsiz geniş ve hadsiz hàrikalı bir hüccet‑i rubûbiyet ve vahdeti bütün bütün kör olmayana gösterir. Meselâ: Hadsiz o hazine ve anbarlardan yalnız buna bak ki:
742
Herbiri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihâzâtını ve mukadderâtının programını taşıyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumların anahtarları elinde bulunan bir Mutasarrıf‑ı Hakîm, bir çekirdeğin kapıcığını Uyan!” emriyle ve irâde anahtarıyla tam mîzan‑ı nizâmla açtığı gibi, zemin hazinesini dahi yağmur anahtarıyla açarak, mahzencikleri ve nebâtâtın nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanatın menşe'leri ve kuşların ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan bütün inkişaf emrini alan katreler mahzenciklerini beraber, hatâsız açtığı vakitte, kâinâtta küllî ve cüz'î, maddî ve manevî bütün hazine ve depoları, hikmet ve irâde ve rahmet ve meşîet eliyle herbirine mahsûs bir anahtarla açtığını bilmek ve görmek istersen, senin bir nev'i mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimağına ve cesedine ve midene ve bahçene ve zeminin çiçeği olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki; kemâl‑i nizâm ve mîzan ve rahmet ve hikmetle bir dest‑i gaybî tarafından emr‑i kün feyekûn tezgâhından gelen ayrı ayrı anahtarlarla açıyor. Bir dirhem kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazen yüz batman taamları kemâl‑i intizam ile çıkarıyor, zîhayatlara ziyâfet veriyor.
Acaba böyle muntazam, alîmâne, basîrâne nihâyetsiz bir fiile ve tesâdüfsüz tam hikmetli bir san'ata ve yanlışsız tam mîzanlı bir tasarrufa ve zulümsüz tam adâletli bir rubûbiyete hiç mümkün müdür ki; kör kuvvet, sağır tabiat, serseri tesâdüf, câmid, câhil, âciz esbâb müdâhale edebilsin! Ve bütün eşyayı birden görüp ve beraber idare edemeyen ve zerrâtla seyyârât yıldızları emrinde bulunmayan bir mevcûd, bu her cihetle hikmetli, mu'cizeli, mîzanlı tasarrufa ve idareye karışabilsin!
743
İşte; her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf‑ı Rahîm’i, bir Rabb‑i Hakîm’i tanımayan ve inkâra sapana, elbette ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin dediği gibi, Cehennem ona kızıyor ve kızışıyor ve hadsiz azâbıma müstehaktır, merhamete hiç lâyık değildir, diye lisân‑ı hâl ile der.

Onuncu Kelime

﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Bu misâfirhâne‑i dünyaya gelen her zîşuûr, gözünü açtıkça görür ki: Bir kudret, bütün kâinâtı kabzasında tutmuş ve nihâyetsiz, hiç şaşırmayan ezelî, ihâtalı bir ilim ve gayet dikkatli, hiç mîzansız, fâidesiz hareket etmeyen bir sermedî hikmet ve inâyet o kudretin içinde bulunup zerrât ordusundan bir tek zerreyi meczûb mevlevî gibi döndürerek çok vazifelerde istihdam ettiği gibi, küre‑i arzı aynı ânda, aynı kanunla bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede yine bir meczûb mevlevî misillû gezdirir. Mevsimlerin mahsulâtlarını hayvan ve insanlara getirdiği aynı kanunla, aynı zamanda güneşi bir mekik, bir çıkrık yaparak merkezinde cezbedârâne ve câzibekârâne döndürüp manzûme‑i şemsiye ordusu olan seyyârât yıldızlarını kemâl‑i mîzan ve intizamla vazifelerde çalıştırır.
Ve aynı kudret; aynı zamanda, aynı kanun‑u hikmetle zemin sahifesinde yüzbinler kitab hükmünde yüzbinler nev'ileri beraber, birbiri içinde, iltibassız, sehivsiz yazar, Haşr‑i A'zamın binler nümûnelerini izhâr eder.
Ve aynı kudret, aynı zamanda hava sahifesini bir yazar‑bozar tahtasına çevirir. Bütün zerrelerini birer kalem uçları ve o kitabın noktaları hükmünde emir ve irâdenin onlara ta'yin ettiği vazifelerinde isti'mâl ederek ve bütün o zerrelere herbirine öyle bir kàbiliyet vermiş ki: Güyâ bütün sözleri ve konuşmaları bilir gibi alır, neşreder, şaşırmaz küçücük birer kulak, incecik birer lisân olarak istihdam edip unsur‑u hava, emir ve irâde‑i İlâhînin bir arşı olduğunu isbât eder.
744