Birincisi
Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr‑ı akıl değil‥ Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir‥ Öyle de; şu münkerât zamanında ve âdât‑ı ecânibin istilâsı ânında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla, kasr‑ı İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.
647
İkincisi
Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünkü; kat'î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kût ve gıdâ hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyâsına sarfetmek lâzım gelirken; İslâmiyet’in nazariyât kısmında ve selefin ictihâdat‑ı sâfiyâne ve hàlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak, bid'akârâne bir hıyânettir.
Üçüncüsü
Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer metâ' merğûb oluyor, vakit be‑vakit birer mal revâc buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, ictimâiyat‑ı insaniye ve medeniyet‑i beşeriye çarşısında, her asırda birer metâ' merğûb olup revâc buluyor. Sûk’unda, yani çarşısında teşhîr ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ, şu zamanda siyaset metâ'ı ve hayat‑ı dünyeviyenin te'mini ve felsefenin revâcları gibi… Ve selef‑i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en merğûb metâ'; Hàlık‑ı Semâvât ve Arz’ın marziyâtlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur‑u nübüvvet ve Kur'ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saâdet‑i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.
İşte o zamanda zihinler, kalbler, rûhlar, bütün kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabbinin marziyâtını anlamağa müteveccih olduğundan, ictimâiyat‑ı beşeriyenin sohbetleri, muhâvereleri, vukûâtları, ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir isti'dâdı bulunsa onun kalbi ve fıtratı, şuûrsuz olarak herşeyden bir ders‑i mârifet alır. O zamanda cereyan eden ahvâl ve vukûât ve muhâverâttan taallüm ediyordu. Güyâ herbir şey, ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve isti'dâdına, ictihâda bir isti'dâd‑ı ihzarî telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki, yakìn idi ki, kisbsiz ictihâda kàbiliyeti ola, ateşsiz nurlana… İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, ictihâda çalışmağa başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen isti'dâdı, “nurun alâ nur” sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.
648
Amma şu zamanda, medeniyet‑i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe‑i tabîiyenin tasallutuyla, şerâit‑i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabânîleşmiştir.
İşte bunun içindir ki; şu zamanda birisi, dört yaşında Kur'ân’ı hıfzedip âlimlerle mübâhase eden Süfyân İbn‑i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyân’ın ictihâdı kazandığı zamana nisbeten on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyân, on senede ictihâdı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki, tahsil edebilsin. Çünkü; Süfyân’ın ibtidâ‑i tahsil-i fıtrîsi, sinn‑i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş isti'dâdı müheyyâ olur, nurlanır, herşeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer.
Amma onun nazîri, şu zamanda – çünkü – zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat‑ı dünyeviyede sersem olmuş, isti'dâdı ictihâddan uzaklaşmış… Elbette fünûn‑u hâzırada tevağğulü derecesinde, isti'dâdı, ictihâd‑ı şer'î kàbiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm‑u arziyede tefennünü derecesinde ictihâdın kabûlünden geri kalmıştır. Onun için: “Ben de onun gibi zekîyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.
Dördüncüsü
Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için tevessü' meyli bulunur. O meyl‑i tevessü' ise – çünkü dâhildendir – vücûd ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsî' için bir meyil ise; o, vücûdun cildini yırtmaktır, tahrib etmektir; tevsî' değildir. Öyle de; İslâmiyet’in dâiresine selef‑i sâlihîn gibi takvâ‑yı kâmile kapısıyla ve zarûriyât‑ı diniyenin imtisali tarîkiyle dâhil olanlarda meylü't‑tevessü' ve irâde‑i ictihâd bulunsa, o, kemâldir ve tekemmüldür. Yoksa zarûriyâtı terkeden ve hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe‑i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü't‑tevsî' ve irâde‑i ictihâd, vücûd‑u İslâmiye’yi tahrib ve boynundaki şer'î zincirini çıkarmağa vesiledir.
649
Beşincisi
Üç nokta‑i nazar, şu zamanın ictihâdatını arziye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Hâlbuki, şerîat semâviyedir ve ictihâdat‑ı şer'iye dahi, onun ahkâm‑ı mestûresini izhâr ettiğinden semâviyedirler.
Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebebdir; icâba, icâda medâr değildir. İllet ise, vücûduna medârdır. Meselâ; seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat‑ı şer'iyenin illeti seferdir; hikmeti ise, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü, illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti, illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle ictihâd arziyedir, semâvî değildir.
İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saâdet‑i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları, ona tevcîh ediyor. Hâlbuki; şerîatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saâdet‑i uhreviyeye bakar. İkinci derecede – âhirete vesile olmak dolayısıyla – dünyanın saâdetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, rûh‑u şerîattan yabânîdir. Öyle ise, şerîat nâmına ictihâd edemez.
650
Üçüncüsü: اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yani: “Zarûret haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise, küllî değil. Zarûret, eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû‑i ihtiyarıyla, gayr‑ı meşrû sebeblerle zarûret olmuş ise; haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz, özür teşkil edemez.
Meselâ; bir adam sû‑i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufâtı, ulemâ‑i şerîatça aleyhinde cârîdir, mâzûr sayılmaz. Tatlîk etse talâkı vâki olur. Bir cinayet etse ceza görür. Fakat sû‑i ihtiyarıyla olmazsa talâk vâki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ; bir içki mübtelâsı, zarûret derecesinde mübtelâ olsa da diyemez ki: “Zarûrettir, bana helâldir.”
İşte şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtelâ eden bir beliye‑i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki; sû‑i ihtiyardan, gayr‑ı meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd ettiklerinden; ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Hâlbuki şu zamanın ehl‑i ictihâdı, o zarûratı, ahkâm‑ı şer'iyeye medâr yaptıklarından, ictihâdları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir, semâvî olamaz, şer'î değil. Hâlbuki; semâvât ve arzın Hàlık’ının ahkâm‑ı İlâhiye’sinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdâhale, O Hàlık’ın izn‑i manevîsi olmazsa; o tasarruf, o müdâhale merduttur.
Meselâ; bazı gâfiller, hutbe gibi bazı Şeâir‑i İslâmiyeyi, Arabî’den çıkarıp her milletin lisânıyla söylemeyi, iki sebeb için istihsân ediyorlar.
Birincisi: “Tâ, siyaset‑i hâzıra avâm‑ı müslimîne de o sûretle tefhim edilsin.” Hâlbuki siyaset‑i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese‑i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber, vahy‑i İlâhî’nin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese‑i siyâsiyenin hakkı yoktur ki; o makam‑ı àlîye çıkabilsin.
651
İkinci sebeb: “Hutbe, bazı suver‑i Kur'âniye’nin nasihatleri anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet‑i İslâm, İslâmiyet’in zarûriyâtı ve müsellemâtı ve ma'lûm olan ahkâmını, ekseriyet itibariyle imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât‑ı şer'iye ve mesâil‑i dakîka ve nasâyih‑i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisân ile hutbe okunması ve suver‑i Kur'âniye’nin – eğer mümkün olsaydı – tercümesi (Hâşiye) belki müstahsen olurdu.
Fakat namaz, zekât, orucun vücûbu ve katl, zinâ ve şarabın haramiyeti gibi ma'lûm olan ahkâm‑ı kat'iyye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm‑ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders almağa muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm‑ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve îmân hissini tahrîk etmekle imtisallerine teşvik ve tezkîre ve ihtara muhtaçtırlar.
Hâlbuki; bir âmî, ne kadar câhil dahi olsa, Kur'ân’dan ve hutbe‑i Arabiye’den şu meâl‑i icmâliyeyi anlar ki: “Herkese ve bana ma'lûm olan îmânın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini hatîb ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor.” der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba, kâinâtta hangi tâbirat var ki, Arş‑ı A'zamdan gelen Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkîrlerine, teşviklerine mukâbil gelebilsin!
Altıncısı
Selef‑i sâlihînin müçtehidîn‑i izâmı, asr‑ı nur ve asr‑ı hakikat olan asr‑ı sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp hàlis bir ictihâd edebilirler. Şu zamanın ehl‑i ictihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
Eğer Desen: “Sahâbeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hàlî olmazlar. Hâlbuki, ictihâdatın ve ahkâm‑ı Şerîatın medârı, sahâbelerin adâleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet “Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler.” diye ittifak etmişler?”
652
Elcevab: Evet, sahâbeler ekseriyet‑i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştâk, adâlete hâhişgerdirler. Çünkü; yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesâfe, Arş’tan ferşe kadar açılmış. Esfel‑i sâfilîndeki Müseylime‑i Kezzâb’ın derekesinden a'lâ‑yı illiyînde olan Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın derece‑i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.
Evet, Müseylime’yi esfel‑i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü'l‑Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm’ı a'lâ‑yı illiyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.
İşte, hissiyat‑ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin‑i ahlâkıyeye perestiş eden ve Şems‑i Nübüvvet’in ziyâ‑yı sohbetiyle nurlanan sahâbeler, o derece çirkin ve sukùta sebeb ve Müseylime’nin maskara‑âlûd müzahrefât dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr‑ı fahr ve mübâhât ve mi'râc‑ı suûd ve terakkî ve Fahr‑i Risalet’in hazine‑i àliyesinden en revâclı bulunan ve şa'şaa‑i cemâliyle, ictimâât‑ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka – ve bilhassa ahkâm‑ı şer'iye rivâyetinde ve tebliğinde – elbette ellerinden geldiği kadar tâlib ve muvâfık ve âşık olmaları kat'îdir, zarûrîdir, şüphesizdir.
Hâlbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesâfe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vâsıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek àlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne i'timâd edip, körü körüne alınmaz.
653
Hâtime
Asırlara göre şerîatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü'l‑Enbiyâ’dan sonra, Şerîat‑ı Kübrâ’sı her asırda, her kavme kâfî geldiğinden, muhtelif şerîatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruâtta, bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç kalmıştır.
Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizâclara göre ilâçlar tebeddül eder; öyle de, asırlara göre şerîatlar değişir, milletlerin isti'dâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü; ahkâm‑ı şer'iyenin teferruât kısmı, ahvâl‑i beşeriyeye bakar; ona göre gelir, ilâç olur.
Enbiyâ‑i sâlife zamanında, tabakàt‑ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri, hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca ibtidâî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şerîatlar, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıt'ada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatlar bulunurmuş.
Sonra, Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesiyle, insanlar güyâ ibtidâî derecesinden i'dâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtât ile akvâm‑ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şerîatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şerîata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.
Fakat, tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz‑ı hayat-ı ictimâiyede gitmediğinden, mezhebler taaddüd etmiştir.
Eğer beşerin ekseriyet‑i mutlakası, bir mekteb‑i àlînin talebesi gibi bir tarz‑ı hayat-ı ictimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat bu hâl‑i âlem, o hâle müsâade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.
Eğer Desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve oniki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?
654
Elcevab: Bir su, beş muhtelif mizâclı hastalara göre nasıl beş hüküm alır‥ şöyleki: Birisine hastalığının mizâcına göre su, ilâçtır; tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”
İşte bunun gibi, ahkâm‑ı İlâhiye – mezheblere, Hikmet‑i İlâhiye’nin sevkiyle ittibâ' edenlere göre – değişir; hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur.
Meselâ, Hikmet‑i İlâhiye’nin tensibiyle İmâm‑ı Şâfiî’ye ittibâ' eden, ekseriyet itibariyle Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati bir tek vücûd hükmüne getiren hayat‑ı ictimâiye de nâkıs olduğundan, herbiri bizzat dergâh‑ı Kàdiü'l-Hâcât’ta kendi derdini söylemek ve hususî matlûbunu istemek için, imâm arkasında, Fâtiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.
İmâm‑ı A'zam’a ittibâ' edenler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat‑ı ictimâiyeye müstaid olduğundan; bir cemâat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum nâmına söyler. Umum, kalben onu tasdik ve rabt‑ı kalb edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî Mezhebi’ne göre imâm arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn‑ı hak ve mahz‑ı hikmettir.
Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu ta'dil edip nefs‑i emmâreyi terbiye eder. Elbette ekser etbâ'ı, köylü ve nîm‑bedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebi’ne göre: “Kadına temâs ile abdest bozulur; az bir necâset zarar verir.” Ekseriyet itibariyle hayat‑ı ictimâiyeye giren, nîm‑medenî şeklini alan insanlar, ittibâ' ettikleri Mezheb‑i Hanefî’ye göre: “Mess‑i nisvân abdesti bozmaz; bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.”
655
İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz‑ı maîşet itibariyle ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan; san'at ve maîşet itibariyle, tabiat ve nefs‑i emmâresi meydânı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için şerîat, onların hakkında, o tecâvüzâta sed çekmek için, “Abdest bozulur, temâs etme! Namazını ibtal eder, bulaşma!” manevî kulağında bir sadâ‑yı semâvî çınlattırır. Ama o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât‑ı ictimâiyesi itibariyle, ahlâk‑ı umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa mübtelâ değil, mülevves şeylerle nezâfet‑i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şerîat, Mezheb‑i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz. Hicâb edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetvâ vardır.” der, onu vesveseden kurtarır.
İşte, denizden iki katre sana misâl… Onlara kıyâs et. Mîzan‑ı Şa'rânî mîzanıyla, şerîat mîzanlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
656
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ تَمَثَّلَ ف۪يهِ اَنْوَارُ مَحَبَّتِكَ لِجَمَالِ صِفَاتِكَ وَاَسْمَائِكَ، بِكَوْنِهِ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى، وَمَنْ تَمَرْكَزَ ف۪يهِ شُعَاعَاتُ مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ ف۪ي مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهِ اَكْمَلَ وَاَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ، وَصَيْرُورَتِهِ اَنْمُوذَجَ كَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ، وَفِهْرِسْتَةَ مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ. وَمَنْ تَظَاهَرَ ف۪يهِ لَطَائِفُ مَحَبَّتِكَ وَرَغْبَتِكَ لِاِسْتِحْسَانِ صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهِ اَعْلٰى دَلَّالِ مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ وَاَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِن۪ينَ صَوْتًا ف۪ي اِعْلَانِ حُسْنِ نُقُوشِكَ وَاَبْدَعَهُمْ نَعْتًا لِكَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ. وَمَنْ تَجَمَّعَ ف۪يهِ اَقْسَامُ مَحَبَّتِكَ وَاِسْتِحْسَانِكَ لِمَحَاسِنِ اَخْلَاقِ مَخْلُوقَاتِكَ وَلَطَائِفِ اَوْصَافِ مَصْنُوعَاتِكَ، بِكَوْنِهِ جَامِعًا لِمَحَاسِنِ الْاَخْلَاقِ كَافَّةً بِاِحْسَانِكَ وَلَطَائِفِ الْاَوْصَافِ قَاطِبَةً بِفَضْلِكَ. وَمَنْ صَارَ مِصْدَاقًا صَادِقًا وَمِقْيَاسًا فَائِقًا لِجَم۪يعِ مَنْ ذَكَرْتَ ف۪ي فُرْقَانِكَ اِنَّكَ تُحِبُّهُمْ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ وَالصَّابِر۪ينَ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُتَّق۪ينَ وَالتَّوَّاب۪ينَ وَالْاَوَّاب۪ينَ وَجَم۪يعِ الْاَصْنَافِ الَّذ۪ينَ اَحْبَبْتَهُمْ وَشَرَّفْتَهُمْ بِمَحَبَّتِكَ، ف۪ي فُرْقَانِكَ حَتّٰى صَارَ اِمَامَ الْحَب۪يب۪ينَ لَكَ، وَسَيِّدَ الْمَحْبُوب۪ينَ لَكَ وَرَئ۪يسَ اَوِدَّائِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاِخْوَانِهِ اَجْمَع۪ينَ
اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
657
Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli
Sahâbeler Hakkındadır
Mevlâna Câmî’nin dediği gibi derim:
يَا رَسُولَ اللّٰهِ چِه بَاشَدْ چُونْ سَگِ اَصْحَابِ كَهْف
دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَهِٔ اَصْحَابِ تُو
اُو رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ وَ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَىْ رَوَاسْت
اُو سَگِ اَصْحَابِ كَهْف وَ مَنْ سَگِ اَصْحَابِ تُو
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ… الخ﴾
Suâl Ediyorsunuz: Bazı rivâyetlerde vardır ki: “Bid'aların revâcı hengâmında ehl‑i îmân ve takvâdan bir kısım sulehâ, sahâbe derecesinde veya daha ziyâde efdal olabilir.” diye rivâyetler vardır. Bu rivâyetler sahîh midir? Sahîh ise, hakikatleri nedir?
658
Elcevab: Enbiyâdan sonra nev'‑i beşerin en efdali sahâbe olduğu, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’in icmâı bir hüccet‑i kàtıadır ki, o rivâyetlerin sahîh kısmı, fazilet‑i cüz'iye hakkındadır. Çünkü; cüz'î fazilette ve hususî bir kemâlde; mercûh, râcihe tereccuh edebilir. Yoksa Sûre‑i Feth’in âhirinde, sitâyişkârâne tavsifât‑ı Rabbâniye’ye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur'ân’ın medih ve senâsına mazhar olan sahâbelere, fazilet‑i külliye nokta‑i nazarında yetişilemez.
Şu hakikatin pek çok esbâb ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç hikmeti beyân edeceğiz.
Birinci Hikmet
Sohbet‑i Nebeviye öyle bir iksîrdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukâbil, hakikatin envârına mazhar olur. Çünkü, sohbette insibağ ve in'ikâs vardır. Ma'lûmdur ki; in'ikâs ve tebaiyetle, o Nur‑u A'zam-ı Nübüvvet’le beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük velîler sahâbe derecesine çıkamıyorlar.
Hattâ Celâleddin‑i Süyûtî gibi, uyanık iken çok defa Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olan velîler, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin sohbeti, Nübüvvet‑i Ahmediye (A.S.M.) nuruyla, yani “Nebî” olarak O’nunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise, vefât‑ı Nebevîden sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmeleri, velâyet‑i Ahmediye nuruyla sohbettir. Demek Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, onların nazarlarına temessül ve tezâhür etmesi, Velâyet‑i Ahmediye cihetindedir; “Nübüvvet” itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefâvüt etmek lâzım gelir.
659
Sohbet‑i Nebeviye ne derece bir iksîr‑i nurânî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir kasâvet‑i vahşiyânede bulunduğu hâlde gelip, bir saat Sohbet‑i Nebeviye’ye müşerref olur; daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat‑i rahîmâneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün Sohbet‑i Nebeviye’ye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim‑i hakàik ve rehber‑i kemâlât olurdu.
İkinci Sebeb
Yirmiyedinci Söz’deki ictihâd bahsinde beyân ve isbât edildiği gibi; sahâbeler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, kemâlât‑ı insaniyenin en a'lâ derecesindedirler. Çünkü; o zamanda, o inkılâb‑ı azîm-i İslâmî’de hayır ve hak, bütün güzelliğiyle; şer ve bâtıl, bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı.
Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümûnesi olan Müseylime‑i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat‑ı ulviye sâhibi ve maâlî‑i ahlâka meftûn ve izzet ve mübâhâta meyyâl olan sahâbeler, elbette ihtiyarlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler.
Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümûnesi olan Habîbullâh’ın (A.S.M.) a'lâ‑yı illiyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak muktezâ‑yı seciyeleridir.
660
Meselâ; nasıl ki, zaman oluyor; medeniyet‑i beşeriye çarşısında ve hayat‑ı ictimâiye-i insaniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr‑i kàtil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve manevî metâ'ların verdikleri güzel neticeler ve kıymetdâr eserler, bir tiryâk‑ı nâfi' ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar‑ı rağbetini kendine celbeder. Herkes, elinden geldiği kadar onları satın almağa çalışır.
Öyle de; Asr‑ı Saâdet’te hayat‑ı ictimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekàvet‑i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime‑i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlîd ettiğinden, secâya‑yı àliye ve hubb‑u maâlîye meftûn olan sahâbelerin, zehr‑i kàtilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saâdet‑i ebediye gibi netice veren ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi' bir tiryâk, en kıymetdâr bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letâifleriyle onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir.
Hâlbuki o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk‑ı ictimâiye bozuldu. Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revâc verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?
Geçen mes'eleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum. Şöyle ki:
661
Bir zaman kalbime geldi; niçin Muhyiddin‑i Arabî gibi hàrika zâtlar sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰى derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki; o hâtıra ve o hâl, sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır.
Evet Kur'ân‑ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb‑ı azîm-i ictimâîde, ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbi'iyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla ve hayır ve kemâlât, bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyic bir zamanda; her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakàtını turfanda ve tarâvetli ve taze ve genç bir sûrette ifâde ettiği gibi; o inkılâb‑ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letâif‑i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyâr ve müteyakkız bir sûrette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddid mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte, şu hikmete binâen bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyâr olan sahâbeler, envâr‑ı îmâniye ve tesbihiyeyi câmi' olan kelimât‑ı mübârekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.
Hâlbuki o infilâk ve inkılâbdan sonra, gitgide letâif uykuya ve havâs o hakàik noktasında gaflete düşüp, o kelimât‑ı mübâreke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letâfetini ve tarâvetini kaybeder. Âdeta, sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyâtla, ancak evvelki hâli iâde edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahâbenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.
Üçüncü Sebeb
Onikinci ve Yirmidördüncü ve Yirmibeşinci Söz’lerde isbât edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nisbeti, güneşin ayn‑ı zâtıyla, âyinelerde görülen güneşin misâli gibidir. İşte dâire‑i nübüvvet, dâire‑i velâyetten ne kadar yüksek ise, dâire‑i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahâbeler dahi dâire‑i velâyetteki sulehâya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâyet‑i kübrâ olan veraset‑i Nübüvvet ve sıddıkıyet – ki, sahâbelerin velâyetidir – bir velî kazansa yine saff‑ı evvel olan sahâbelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü Sebeb’in müteaddid vücûhundan üç vechini beyân ederiz.
662
Birinci Vecih: İctihâdda, yani istinbat‑ı ahkâmda, yani Cenâb‑ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlamakta, sahâbelere yetişilmez.
Çünkü; o zamandaki o büyük inkılâb‑ı İlâhî, marziyât‑ı Rabbâniye’yi ve ahkâm‑ı İlâhiye’yi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhân, istinbat‑ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalbler, “Rabbimizin bizden istediği nedir!” diye merak ederdi. Ahvâl‑i zaman, bu hâli işmâm ve ihsâs edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhâverât, bu mânâları tazammun ederek vukû' buluyordu. İşte bunun için herşey ve her hâl ve muhâvereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden; sahâbenin isti'dâdını tekmîl ve fikirlerini tenvir ettiğinden; ictihâd ve istinbatta isti'dâdı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe‑i istinbat ve ictihâdı, o sahâbenin derece‑i zekâvetinde ve isti'dâdında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır.
Çünkü; şimdi saâdet‑i ebediyeye bedel, saâdet‑i dünyeviye medâr‑ı nazardır. Beşerin nazar‑ı dikkati, başka maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd‑i maîşet, rûha sersemlik ve felsefe‑i tabîiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît‑i ictimâîsi, o şahsın zihnine ve isti'dâdına, ictihâd hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmiyedinci Söz’ün ictihâd bahsinde, Süfyân İbn‑i Uyeyne ile, onun zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde isbât etmişiz ki; Süfyân’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.
İkinci Vecih: Sahâbelerin Kurbiyet‑i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez.
Çünkü; Cenâb‑ı Hak, bize akrebdir ve herşeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise, O’ndan nihâyetsiz uzağız. O’nun kurbiyetini kazanmak iki sûretle olur.
663
Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahâbeler o sırra mazhardırlar.
İkinci Sûret: Bu'diyetimiz noktasında kat'‑ı merâtib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk‑i velâyet ona göre ve seyr‑i enfüsî ve seyr‑i âfâkî bu sûretle cereyan ediyor.
İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb‑i Rahmânî’dir ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir ve çok hàlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâib hàrikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.
Meselâ; nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var:
Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet‑i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir.
İkincisi, bir sene kat'‑ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir; fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor…
Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir.
Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp tarîkat berzahına girmeden, hakikati, ayn‑ı zâhir içinde bulmaktır.
İkincisi, çok merâtibden seyr ü sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl‑i velâyet, çendan fenâ‑i nefse muvaffak olurlar, nefs‑i emmâreyi öldürürler; yine sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden; nefsin mâhiyetindeki cihâzât‑ı kesîre ile, ubûdiyetin envâ'ına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ‑i nefisten sonra ubûdiyet‑i evliyâ besâtet peydâ eder.
664
Üçüncü Vecih: Fazilet‑i a'mâl ve sevâb‑ı ef'âl ve fazilet‑i uhreviye cihetinde sahâbelere yetişilmez.
Çünkü; nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahùf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor.
Öyle de, sahâbelerin te'sis‑i İslâmiyet’te ve neşr‑i ahkâm-ı Kur'âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân‑ı harb etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki, bütün dakikaları – o hizmet‑i kudsiyede – o şehîd olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.
Evet, sahâbeler mâdem İslâmiyet’in te'sisinde ve envâr‑ı Kur'âniye’nin neşrinde, saff‑ı evvel teşkil ediyorlar;اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِsırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ demesiyle; sahâbelerin, bütün ümmetin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebde'de küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasıl ki nokta‑i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyâdelik, dâire‑i muhîtada, bazen bir metre kadar ziyâdeye mukâbil geliyor.
Aynen şu dört misâl gibi; sahâbeler İslâmiyet’in şecere‑i nurâniyesinin köklerinden, esâslarından oldukları; hem bina‑yı İslâmiyet’in hutût‑u nurâniyesinin mebde'inde, hem Cemâat‑i İslâmiye’nin imâmlarından ve adedlerinin evvellerinde, hem Şems‑i Nübüvvet ve Sirâc‑ı Hakikat’in merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakîki sahâbe olmak lâzım geliyor.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلَّذ۪ي قَالَ اَصْحَاب۪ي كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ وَخَيْرُ الْقُرُونِ قَرْن۪ي وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
665
Suâller
Suâl
Deniliyor ki: “Sahâbeler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise, görmeden îmân ettik. Öyle ise, îmânımız daha kavîdir. Hem, kuvvet‑i îmânımıza delâlet eden rivâyet var?”
Elcevab: Sahâbeler, o zamanda efkâr‑ı âmme-i âlem, hakàik‑ı İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken – sahâbeler – yalnız sûret‑i insaniyede Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mu'cizesiz olarak, öyle bir îmân getirmişler ki; bütün efkâr‑ı âmme-i âlem, onların îmânlarını sarsmıyordu. Şübhe değil, bazısına vesvese de vermezdi.
Sizler iseniz, kendi îmânınızı, sahâbelerin îmânlarıyla muvâzene ediyorsunuz. Bütün efkâr‑ı âmme-i İslâmiye, îmânınıza kuvvet ve sened olduğu hâlde; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şecere‑i tûbâ-i Nübüvvet’inin çekirdeği olan beşeriyeti ve sûret‑i cismâniyesini değil, belki umum envâr‑ı İslâmiye ve hakàik‑ı Kur'âniye ile nurânî, muhteşem şahs‑ı manevîsini, bin mu'cizât ile muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz hâlde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen îmânınız nerede! Bütün âlem‑i küfrün ve Nasâra ve Yehûd’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahâbelerin îmânları nerede!‥ Hem, sahâbelerin kuvvet‑i îmânlarını gösteren ve îmânlarının tereşşuhâtı olan şiddet‑i takvâları ve kemâl‑i salâhatleri nerede! Ey müddeî! Senin şiddet‑i za'fından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük îmânın nerede!‥
666
Amma hadîste vârid olan ki; “Âhirzamanda beni görmeyen ve îmân getiren, daha ziyâde makbûldür.” meâlindeki rivâyet, hususî fazilete dairdir. Hàs bazı eşhâs hakkındadır. Bahsimiz ise, fazilet‑i külliye ve ekseriyet itibariyledir.
İkinci Suâl
Diyorlar ki: Ehl‑i velâyet ve ashâb‑ı kemâlât, dünyayı terketmişler. Hattâ hadîste var ki: “Dünya muhabbeti bütün hatâların başıdır.” Hâlbuki, sahâbeler dünyaya pek çok girmişler. Terk‑i dünya değil, belki bir kısım sahâbe, o zamanın ehl‑i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle sahâbelerin en ednâsına, “En büyük bir velî kadar kıymeti var” diyorsunuz?
Elcevab: Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında, gayet kat'î isbât edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, Esmâ‑i İlâhiye’ye mukâbil olan yüzünü sevmek, sebeb‑i noksaniyet değil, belki medâr‑ı kemâldir ve o iki yüzde, ne kadar ileri gitse daha ziyâde ibâdet ve mârifetullâhta ileri gider. Sahâbelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcûdâtı, Esmâ‑i İlâhiye’nin âyinesi görüp, müştâkàne temâşâ edip bakmışlar. Fenâ‑i dünya ise, fânî yüzüdür ki, insanın hevesâtına bakar.
Üçüncü Suâl
Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhûr ve en yüksek ve cadde‑i kübrâ iddia olunan Tarîk‑ı Nakşibendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imâmlarından bazıları esâsını böyle ta'rif etmişler, demişler ki:
دَرْ طَرِيقِ نَقْشبَنْدِى لَازِمْ اٰمَدْ چَارِ تَرْك: تَرْكِ دُنْيَا، تَرْكِ عُقْبَى، تَرْكِ هَسْتِى، تَرْكِ تَرْكْ
Yani, Tarîk‑ı Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksûd‑u hakîki yapmamak; hem vücûdunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakîki mârifetullâh ve kemâlât‑ı insaniye terk‑i mâsivâ ile olur?
667
Elcevab: Eğer, insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına rabt‑ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, rûh, sır, nefis gibi pek çok vazifedâr letâifi ve hàssaları vardır.
İnsan‑ı kâmil odur ki; bütün o letâifi, kendilerine mahsûs ayrı ayrı tarîk‑ı ubûdiyette, hakikat cânibine sevketmek ile, sahâbe gibi geniş bir dâirede, zengin bir sûrette, kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr‑ı iftihar değil, belki netice‑i ıztırardır.
Dördüncü Suâl
Sahâbelere karşı iddia‑yı rüchân nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu mes'eleyi medâr‑ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn‑i İzâm’a karşı müsâvât da'vâ etmek neden ileri geliyor?
Elcevab: Şu mes'eleyi söyleyen iki kısımdır.
Bir kısmı, sâfî ehl‑i diyânet ve ehl‑i ilimdir ki; bazı ehâdîsi görmüşler, şu zamanda ehl‑i takvâ ve salâhati teşvik ve terğîb için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zâten onlar azdırlar, çabuk da intibâha gelirler.
Diğer kısım ise, gayet müdhiş mağrûr insanlardır ki; mezhebsizliklerini, Müçtehidîn‑i İzâm’a müsâvât da'vâsı altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahâbeye karşı müsâvât da'vâsı altında icra etmek istiyorlar.
Çünkü, Evvelen; o ehl‑i dalâlet sefâhete girmiş, sefâhette tiryâki olmuş, sefâhete mâni olan tekâlif‑i Şer'iye’yi yapamıyor. Kendine bir bahâne bulmak için der ki: “Şu mesâil, ictihâdiyedirler. O mesâilde mezhebler birbirine muhâlif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hatâ edebilirler. Öyle ise; biz de onlar gibi ictihâd ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi yaparız. Onlara tâbi olmağa ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar, bu desîse‑i şeytaniye ile, başlarını mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu da'vâları ne kadar çürük, ne kadar esâssız olduğu Yirmiyedinci Söz’de kat'î bir sûrette gösterildiğinden ona havâle ederiz.
668
Sâniyen; o kısım ehl‑i dalâlet baktılar ki, müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyât‑ı diniyedir. Hâlbuki bu kısım ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyeyi terk ve tağyîr etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz.” deseler mes'eleleri tamam olmuyor. Çünkü; müçtehidîn, nazariyâta ve kat'î olmayan teferruâta karışabilirler.
Hâlbuki bu mezhebsiz ehl‑i dalâlet, zarûriyât‑ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kàbil‑i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat'î erkân‑ı İslâmiye’ye karşı gelmek istediklerinden, elbette zarûriyât‑ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan sahâbelere ilişecekler.
Heyhât! Değil bunlar gibi insan sûretindeki hayvanlar, belki hakîki insanlar ve hakîki insanların en kâmilleri olan evliyânın büyükleri, sahâbenin küçüklerine karşı müsâvât da'vâsını kazanamadıkları, gayet kat'î bir sûrette Yirmiyedinci Söz’de isbât edilmiştir.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الَّذ۪ي قَالَ: لَا تَسُبُّوا اَصْحَاب۪ي، لَوْ اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَبًا مَا بَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ مِنْ اَصْحَاب۪ي صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
669
Yirmisekizinci Söz
Cennet’e Dairdir
Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, Cennet’in bazı letâifine işâret eder. Fakat, Onuncu Söz’de on iki hakikat‑i kàtıa ile, gayet kat'î bir sûrette ve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, Onuncu Söz’ün hülâsası ve esâsı, müteselsil gayet metîn Arabî bir bürhân‑ı kat'î ile gayet parlak bir tarzda vücûdu isbât olunan Cennet’in, isbât‑ı vücûdundan bahis değil, belki şu makamda yalnız suâl ve cevaba ve tenkide medâr olan birkaç ahvâl‑i Cennet’ten bahseder. Eğer tevfik‑i İlâhî refîk olsa sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır, İnşâallâh.
﴿﷽﴾
﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُو وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ﴾
Cennet‑i Bâkiyeye Dair Bazı Suâllere Kısa Cevablardır.
Cennet’e dair, Cennet’ten daha güzel, hûrilerinden daha latîf, selsebilinden daha tatlı olan beyânât‑ı Âyât-ı Kur'âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları; hem o Cennet‑i Kur'âniye’den nümûne için, bazı çiçeklerin nümûnesi nev'inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu suâl ve cevabla işâret edeceğiz. Evet, Cennet bütün lezâiz‑i maneviyeye medâr olduğu gibi, bütün lezâiz‑i cismâniyeye de medârdır.
670
Suâl
Suâl: Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icâb ediyor?
Elcevab: Çünkü, nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat, masnûât‑ı İlâhiye’nin bütün envâ'ına menşe' ve medâr olduğundan bütün anâsır‑ı sâirenin ma'nen fevkıne çıktığı gibi‥ hem kesâfetli olan nefs‑i insaniye; sırr‑ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif‑i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet; en câmi', en muhît, en zengin bir âyine‑i tecelliyât-ı Esmâ-i İlâhiye’dir. Bütün hazâin‑i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzana çekecek âletler, cismâniyettedir.
Meselâ; dildeki kuvve‑i zâika, rızık zevkinde envâ'‑ı mat'ûmât adedince mîzanlara menşe' olmasaydı herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem, gayet mütenevvi' ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti'dâdlar, yine cismâniyettedir.
671
Mâdem şu kâinâtın Sâni'i, şu kâinâtla bütün hazâin‑i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât‑ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ'‑ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, Onbirinci Söz’de isbât edildiği gibi kat'î anlaşılıyor.
Elbette şu seyl‑i kâinâtın bir havz‑ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher‑i a'zamı ve şu mezraa‑i dünyanın bir mahzen‑i ebedîsi olan dâr‑ı saâdet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhâni bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.
Ve O Sâni'‑i Hakîm ve O Âdil‑i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfât olarak ve ibâdât‑ı mahsûsalarına sevâb olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle O’nun cemâl‑i rahmetine ve kemâl‑i adâletine uygun değildir, kàbil‑i tevfik olamaz.
672
Suâl
Suâl: Cisim, eğer hayatî olsa; eczâ‑yı bedenî, dâim terkîb ve tahlildedir, inkırâza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, bekà‑yı şahsî ve muâmele‑i zevciye ise, bekà‑yı nev'î içindir ki, şu âlemde birer esâs olmuşlar. Âlem‑i ebediyette ve âlem‑i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?
Elcevab: Evvelâ, şu âlemde cism‑i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârifin muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn‑i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârif ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem‑i ebediyette ise; zerrât‑ı cisim sâbit kalıp terkîb ve tahlile ma'rûz değil. Veyâhut muvâzene sâbit kalır (Hâşiye); vâridât ile masârif muvâzenettedir. Devr‑i dâimî gibi, cism‑i zîhayat; telezzüzat için, hayat‑ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.
Ekl ve şürb ve muâmele‑i zevciye; gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider; fakat o vazifeye bir ücret‑i muaccele olarak öyle mütenevvi' lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccuh ediyor. Mâdem bu dâr‑ı elemde, bu kadar acîb ve ayrı ayrı lezzetlere medâr, ekl ve nikâhtır; elbette, dâr‑ı lezzet ve saâdet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir sûret alıp ve vazife‑i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi, uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münâsib, en câmi' hayatdâr bir mâden‑i lezzet olur.
Evet, ﴿وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ﴾ sırrınca, şu dâr‑ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu hayatdârdırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar, emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: “Filân meyveyi bana getir.” getirir. Filân taşa desen: “Gel” gelir. Mâdem taş, ağaç, bu derece ulvî bir sûret alırlar.
Elbette ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat‑i cismâniyelerini muhâfaza etmekle beraber, Cennet’in dünya fevkındeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları iktiza eder.
673
Suâl
Suâl: اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca: “Dost, dostuyla beraber Cennet’te bulunacaktır.” Hâlbuki basit bir bedevî, bir dakikada Sohbet‑i Nebeviye’de Lillâh için bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennet’te Peygamber’in yanında bulunması lâzım gelir. Hâlbuki gayr‑ı mütenâhî feyze mazhar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?
Elcevab: Bir temsîl ile şu ulvî hakikate şöyle bir işâret ederiz ki: Meselâ; gayet güzel ve şa'şaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyâfet, gayet müzeyyen bir seyrangâh, öyle bir sûrette ihzar etmiş ki; kuvve‑i zâikanın hissedecek bütün lezâiz‑i mat'ûmâtı câmi', kuvve‑i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve‑i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkezâ‥ bütün havâss‑ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek herşeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyâfete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve‑i zâikası pek az olduğundan cüz'î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve‑i şâmmesi yok. Sanâyi‑i garîbeden anlamaz. Hàrika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kàbiliyeti nisbetinde ancak zevkederek istifade eder. Diğeri ise; bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki; o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garâibi, ayrı ayrı hissedip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı hâlde o dost ile omuz omuzadır.
Mâdem, bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyâya kadar fark oluyor. Elbette dâr‑ı saâdet ve ebediyet olan Cennet’te, bittarîki'l‑evlâ, dost, dostu ile beraber iken; herbirisi isti'dâdına göre sofra‑i Rahmânürrahîm’den, isti'dâdları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennet’ler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü; Cennet’in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları hâlde, umumun damı Arş‑ı A'zamdır.
Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar sûrlu dâireler bulunsa‥ o dâireler birbirinin üstündedir; fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de; Cennet’ler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdîsin mütenevvi' rivâyâtı işâret ediyor.
674
Suâl
Suâl: Ehâdîste denilmiş: “Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir, ne mânâsı var, nasıl güzelliktir?
Elcevab: Mânâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada; hüsün ve cemâl, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni olmazsa yeter. Hâlbuki, güzel, hayatdâr, revnâkdâr, bütün kışırsız lübb ve kabuksuz iç olan Cennet’te; göz gibi bütün insanın duyguları, latîfeleri, cins‑i latîf olan hûrilerden ve hûriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet’teki nisâ‑i dünyeviyeden ayrı ayrı hisse‑i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar birer hissin, birer latîfenin medâr‑ı zevki olduğunu hadîs işâret ediyor.
Evet, “Hûrilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi” tâbiriyle Hadîs‑i Şerîf işâret ediyor ki: İnsanın ne kadar hüsün‑perver ve zevk‑perest ve zînete meftûn ve cemâle müştâk duyguları ve hâsseleri ve kuvâları ve latîfeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes'ûd edecek, maddî ve manevî her nev'i zînet ve hüsn‑ü cemâle hûriler câmi'dirler. Demek hûriler, Cennet’in aksâm‑ı zînetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi; kendi vücûdlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyâde ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksâmını gösteriyorlar; ﴿وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ﴾ işâretinin hakikatini gösteriyorlar.
Hem, Cennet’te lüzumsuz, kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından ehl‑i Cennet’in ekl ve şürbünden sonra kazûratı olmadığını Hadîs‑i Şerîf beyân ediyor. Mâdem şu süflî dünyada, en âdi zîhayat olan ağaçlar, çok teğaddî ettikleri hâlde kazûratsız oluyorlar; en yüksek tabaka‑i hayat olan Cennet ehli, neden kazûratsız olmasın?
675
Suâl
Suâl: Ehâdîs‑i şerîfede denilmiştir ki: “Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüzbinler kasır, yüzbinler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
Elcevab: Eğer insan, yalnız câmid bir vücûd olsaydı veyâhut yalnız mideden ibaret nebâtî bir mahlûk olsaydı veyâhut yalnız mukayyed, ağır ve muvakkat ve basit bir zât‑ı cismâniye ve bir cism‑i hayvanîden ibaret olsaydı; öyle çok kasırlara, çok hûrilere lâyık ve mâlik olmazdı.
Fakat insan öyle câmi' bir mu'cize‑i kudrettir ki; hattâ şu dünya‑yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse belki hırsı tok olmayacaktır.
Hâlbuki ebedî bir dâr‑ı saâdette, nihâyetsiz isti'dâda mâlik, nihâyetsiz ihtiyaçlar lisânıyla nihâyetsiz arzular eliyle, nihâyetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdîste beyân olunan ihsânat‑ı İlâhiye’ye mazhariyeti ma'kuldür ve haktır ve hakikattir. Ve şu hakikat‑i ulviyeye bir temsîl dûrbîniyle rasad edeceğiz. Şöyle ki:
Bu dere bahçesi gibi, (Hâşiye) şu Barla bağ ve bahçelerinin herbirinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu hâlde, Barla’da gıdâsı itibariyle ancak bir avuç yeme mâlik olan herbir kuş, herbir serçe, herbir arı; “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları, benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır.” diyebilir. Barla’yı zaptedip dâire‑i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştirâki onun bu hükmünü bozmaz.
Hem, insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hàlık’ım, bu dünyayı bana hâne yapmış; güneş benim bir lambamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir; yeryüzü çiçekli‑miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir.” der, Allah’a şükreder. Sâir mahlûkatın iştirâki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bil'akis, mahlûkat onun hânesini tezyîn eder, hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar.
Acaba bu daracık dünyada insan, insaniyet itibariyle, hattâ bir kuş dahi, böyle bir dâire‑i azîmede, bir nev'i tasarruf da'vâ etse, cesîm bir ni'mete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr‑ı saâdette, ona beşyüz senelik bir mesâfede bir mülk ihsân etmek, nasıl istib'âd edilebilir?
676
Hem nasıl ki şu kesâfetli, karanlıklı dar dünyada, güneşin pek çok âyinelerde bir ânda aynen bulunması gibi; öyle de, nurânî bir zât, bir ânda çok yerlerde aynen bulunması – Onaltıncı Söz’de isbât edildiği gibi – meselâ: Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, bin yıldızda bir ânda, hem Arş’da, hem huzur‑u Nebevî’de, hem huzur‑u İlâhî’de bir vakitte bulunması; hem Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, haşirde bir ânda ekser etkıyâ‑ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir ânda tezâhür etmesi ve evliyânın bir nev'i garîbi olan ebdâllerin, bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avâmın, rüyada, bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşâhede etmesi ve herkesin kalb, rûh, hayâl cihetiyle bir ânda pek çok yerlerle temâs edip alâkadarâne bulunması, ma'lûm ve meşhûd olduğundan:
Elbette nurânî, kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennet’te, cisimleri rûh kuvvetinde ve hìffetinde ve hayâl sür'atinde olan ehl‑i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hûrilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak, o ebedî Cennet’e, o nihâyetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir‑i Sâdıkın (A.S.M.) haber verdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.İdrak‑i maâlî bu küçük akla gerekmez.Zîra bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾