Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
670

Suâl

Suâl: Kusurlu, noksaniyetli, müteğayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz‑i cismâniye için, bir haşr‑i cismânî neden icâb ediyor?
Elcevab: Çünkü, nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat, masnûât‑ı İlâhiye’nin bütün envâ'ına menşe' ve medâr olduğundan bütün anâsır‑ı sâirenin ma'nen fevkıne çıktığı gibi hem kesâfetli olan nefs‑i insaniye; sırr‑ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif‑i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet; en câmi', en muhît, en zengin bir âyine‑i tecelliyât-ı Esmâ-i İlâhiye’dir. Bütün hazâin‑i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzana çekecek âletler, cismâniyettedir.
Meselâ; dildeki kuvve‑i zâika, rızık zevkinde envâ'‑ı mat'ûmât adedince mîzanlara menşe' olmasaydı herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem, gayet mütenevvi' ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti'dâdlar, yine cismâniyettedir.
671
Mâdem şu kâinâtın Sâni'i, şu kâinâtla bütün hazâin‑i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât‑ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ'‑ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, Onbirinci Söz’de isbât edildiği gibi kat'î anlaşılıyor.
Elbette şu seyl‑i kâinâtın bir havz‑ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher‑i a'zamı ve şu mezraa‑i dünyanın bir mahzen‑i ebedîsi olan dâr‑ı saâdet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhâni bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.
Ve O Sâni'‑i Hakîm ve O Âdil‑i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfât olarak ve ibâdât‑ı mahsûsalarına sevâb olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle O’nun cemâl‑i rahmetine ve kemâl‑i adâletine uygun değildir, kàbil‑i tevfik olamaz.
672

Suâl

Suâl: Cisim, eğer hayatî olsa; eczâ‑yı bedenî, dâim terkîb ve tahlildedir, inkırâza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, bekà‑yı şahsî ve muâmele‑i zevciye ise, bekà‑yı nev'î içindir ki, şu âlemde birer esâs olmuşlar. Âlem‑i ebediyette ve âlem‑i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?
Elcevab: Evvelâ, şu âlemde cism‑i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârifin muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn‑i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârif ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem‑i ebediyette ise; zerrât‑ı cisim sâbit kalıp terkîb ve tahlile ma'rûz değil. Veyâhut muvâzene sâbit kalır (Hâşiye); vâridât ile masârif muvâzenettedir. Devr‑i dâimî gibi, cism‑i zîhayat; telezzüzat için, hayat‑ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.
Ekl ve şürb ve muâmele‑i zevciye; gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider; fakat o vazifeye bir ücret‑i muaccele olarak öyle mütenevvi' lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccuh ediyor. Mâdem bu dâr‑ı elemde, bu kadar acîb ve ayrı ayrı lezzetlere medâr, ekl ve nikâhtır; elbette, dâr‑ı lezzet ve saâdet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir sûret alıp ve vazife‑i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi, uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münâsib, en câmi' hayatdâr bir mâden‑i lezzet olur.
Evet, ﴿وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ sırrınca, şu dâr‑ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu hayatdârdırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar, emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: Filân meyveyi bana getir.” getirir. Filân taşa desen: Gel gelir. Mâdem taş, ağaç, bu derece ulvî bir sûret alırlar.
Elbette ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat‑i cismâniyelerini muhâfaza etmekle beraber, Cennet’in dünya fevkındeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları iktiza eder.
673

Suâl

Suâl: اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca: Dost, dostuyla beraber Cennet’te bulunacaktır.” Hâlbuki basit bir bedevî, bir dakikada Sohbet‑i Nebeviye’de Lillâh için bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennet’te Peygamber’in yanında bulunması lâzım gelir. Hâlbuki gayr‑ı mütenâhî feyze mazhar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?
Elcevab: Bir temsîl ile şu ulvî hakikate şöyle bir işâret ederiz ki: Meselâ; gayet güzel ve şa'şaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyâfet, gayet müzeyyen bir seyrangâh, öyle bir sûrette ihzar etmiş ki; kuvve‑i zâikanın hissedecek bütün lezâiz‑i mat'ûmâtı câmi', kuvve‑i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve‑i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkezâ bütün havâss‑ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek herşeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyâfete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve‑i zâikası pek az olduğundan cüz'î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve‑i şâmmesi yok. Sanâyi‑i garîbeden anlamaz. Hàrika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kàbiliyeti nisbetinde ancak zevkederek istifade eder. Diğeri ise; bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki; o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garâibi, ayrı ayrı hissedip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı hâlde o dost ile omuz omuzadır.
Mâdem, bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyâya kadar fark oluyor. Elbette dâr‑ı saâdet ve ebediyet olan Cennet’te, bittarîki'l‑evlâ, dost, dostu ile beraber iken; herbirisi isti'dâdına göre sofra‑i Rahmânürrahîm’den, isti'dâdları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennet’ler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü; Cennet’in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları hâlde, umumun damı Arş‑ı A'zamdır.
Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar sûrlu dâireler bulunsa o dâireler birbirinin üstündedir; fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de; Cennet’ler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdîsin mütenevvi' rivâyâtı işâret ediyor.
674

Suâl

Suâl: Ehâdîste denilmiş: Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri hâlde bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir, ne mânâsı var, nasıl güzelliktir?
Elcevab: Mânâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada; hüsün ve cemâl, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni olmazsa yeter. Hâlbuki, güzel, hayatdâr, revnâkdâr, bütün kışırsız lübb ve kabuksuz olan Cennet’te; göz gibi bütün insanın duyguları, latîfeleri, cins‑i latîf olan hûrilerden ve hûriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet’teki nisâ‑i dünyeviyeden ayrı ayrı hisse‑i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin güzelliğinden tut, kemik içindeki iliklere kadar birer hissin, birer latîfenin medâr‑ı zevki olduğunu hadîs işâret ediyor.
Evet, Hûrilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi tâbiriyle Hadîs‑i Şerîf işâret ediyor ki: İnsanın ne kadar hüsün‑perver ve zevk‑perest ve zînete meftûn ve cemâle müştâk duyguları ve hâsseleri ve kuvâları ve latîfeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes'ûd edecek, maddî ve manevî her nev'i zînet ve hüsn‑ü cemâle hûriler câmi'dirler. Demek hûriler, Cennet’in aksâm‑ı zînetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi; kendi vücûdlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyâde ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksâmını gösteriyorlar; ﴿وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ işâretinin hakikatini gösteriyorlar.
Hem, Cennet’te lüzumsuz, kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından ehl‑i Cennet’in ekl ve şürbünden sonra kazûratı olmadığını Hadîs‑i Şerîf beyân ediyor. Mâdem şu süflî dünyada, en âdi zîhayat olan ağaçlar, çok teğaddî ettikleri hâlde kazûratsız oluyorlar; en yüksek tabaka‑i hayat olan Cennet ehli, neden kazûratsız olmasın?
675

Suâl

Suâl: Ehâdîs‑i şerîfede denilmiştir ki: Bazı ehl‑i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüzbinler kasır, yüzbinler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
Elcevab: Eğer insan, yalnız câmid bir vücûd olsaydı veyâhut yalnız mideden ibaret nebâtî bir mahlûk olsaydı veyâhut yalnız mukayyed, ağır ve muvakkat ve basit bir zât‑ı cismâniye ve bir cism‑i hayvanîden ibaret olsaydı; öyle çok kasırlara, çok hûrilere lâyık ve mâlik olmazdı.
Fakat insan öyle câmi' bir mu'cize‑i kudrettir ki; hattâ şu dünya‑yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse belki hırsı tok olmayacaktır.
Hâlbuki ebedî bir dâr‑ı saâdette, nihâyetsiz isti'dâda mâlik, nihâyetsiz ihtiyaçlar lisânıyla nihâyetsiz arzular eliyle, nihâyetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdîste beyân olunan ihsânat‑ı İlâhiye’ye mazhariyeti ma'kuldür ve haktır ve hakikattir. Ve şu hakikat‑i ulviyeye bir temsîl dûrbîniyle rasad edeceğiz. Şöyle ki:
Bu dere bahçesi gibi, (Hâşiye) şu Barla bağ ve bahçelerinin herbirinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu hâlde, Barla’da gıdâsı itibariyle ancak bir avuç yeme mâlik olan herbir kuş, herbir serçe, herbir arı; Bütün Barla’nın bağ ve bostanları, benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır.” diyebilir. Barla’yı zaptedip dâire‑i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştirâki onun bu hükmünü bozmaz.
Hem, insan olan bir insan diyebilir ki: Benim Hàlık’ım, bu dünyayı bana hâne yapmış; güneş benim bir lambamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir; yeryüzü çiçekli‑miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir.” der, Allah’a şükreder. Sâir mahlûkatın iştirâki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bil'akis, mahlûkat onun hânesini tezyîn eder, hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar.
Acaba bu daracık dünyada insan, insaniyet itibariyle, hattâ bir kuş dahi, böyle bir dâire‑i azîmede, bir nev'i tasarruf da'vâ etse, cesîm bir ni'mete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr‑ı saâdette, ona beşyüz senelik bir mesâfede bir mülk ihsân etmek, nasıl istib'âd edilebilir?
676
Hem nasıl ki şu kesâfetli, karanlıklı dar dünyada, güneşin pek çok âyinelerde bir ânda aynen bulunması gibi; öyle de, nurânî bir zât, bir ânda çok yerlerde aynen bulunması Onaltıncı Söz’de isbât edildiği gibi meselâ: Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, bin yıldızda bir ânda, hem Arş’da, hem huzur‑u Nebevî’de, hem huzur‑u İlâhî’de bir vakitte bulunması; hem Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, haşirde bir ânda ekser etkıyâ‑ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir ânda tezâhür etmesi ve evliyânın bir nev'i garîbi olan ebdâllerin, bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avâmın, rüyada, bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşâhede etmesi ve herkesin kalb, rûh, hayâl cihetiyle bir ânda pek çok yerlerle temâs edip alâkadarâne bulunması, ma'lûm ve meşhûd olduğundan:
Elbette nurânî, kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennet’te, cisimleri rûh kuvvetinde ve hìffetinde ve hayâl sür'atinde olan ehl‑i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hûrilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak, o ebedî Cennet’e, o nihâyetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir‑i Sâdıkın (A.S.M.) haber verdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.İdrak‑i maâlî bu küçük akla gerekmez.Zîra bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى حَب۪يبِكَ الَّذ۪ي فَتَحَ اَبْوَابَ الْجَنَّةِ بِحَب۪يبِيَّتِهِ وَبِصَلَاتِهِ وَاَيَّدَتْهُ اُمَّتُهُ عَلٰى فَتْحِهَا بِصَلَوَاتِهِمْ عَلَيْهِ، عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ ❋ اَللّٰهُمَّ ادْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ حَب۪يبِكَ الْمُخْتَارِ اٰم۪ينَ
677

Cennet Sözüne Küçük Bir Zeyl

Cehennem’e Dairdir
İkinci ve Sekizinci Söz’lerde isbât edildiği gibi îmân, manevî bir Cennet’in çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi, manevî bir Cehennem’in tohumunu saklıyor. Nasıl ki küfür, Cehennem’in bir çekirdeğidir; öyle de, Cehennem onun bir meyvesidir. Nasıl küfür, Cehennem’e duhûlüne sebebdir; öyle de, Cehennem’in vücûduna ve icâdına dahi sebebdir. Zîra küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edebsiz ona serkeşâne dese: Beni te'dib etmezsin ve edemezsin!” Herhalde, o yerde hapishâne yoksa da, tek o edebsiz için bir hapishâne teşkil edecek, onu içine atacaktır.
Hâlbuki kâfir, Cehennem’i inkâr ile, nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi ve gayet büyük ve nihâyetsiz Kadîr bir Zâtı tekzîb ve isnâd‑ı acz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor. Elbette, farz‑ı muhâl olarak, Cehennem’in hiçbir sebeb‑i vücûdu bulunmazsa da şu derece tekzîb ve isnâd‑ı aczi tazammun eden küfür için bir Cehennem halkedilecek, o kâfir içine atılacaktır.
﴿رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
678

Yirmidokuzuncu Söz

Bekà‑i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ
﴿
﴿تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ﴿قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي
Şu makam, iki maksad‑ı esâs ile bir mukaddimeden ibarettir.

Mukaddime

Melâike ve rûhâniyâtın vücûdu, insan ve hayvanların vücûdu kadar kat'îdir, denilebilir. Evet, Onbeşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyân edildiği gibi: Hakikat kat'iyyen iktiza eder ve hikmet yakìnen ister ki; zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuûr sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münâsib bulunsun. Şerîatın lisânında, pek çok muhtelifü'l‑cins olan o sekenelere Melâike ve Rûhâniyât tesmiye edilir.
Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zîra şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîşuûr mahlûklarla doldurulması, arasıra boşaltıp yeniden yeni zîşuûrlarla şenlendirilmesi işâret eder, belki tasrîh eder ki; şu muhteşem burçlar sâhibi olan müzeyyen kasırlar misâli olan semâvât dahi, nur‑u vücûdun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyâsı olan zîşuûr ve zevi'l‑idrak mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi, ins ve cin gibi, şu saray‑ı âlemin seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu Saltanat‑ı Rubûbiyet’in dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubûdiyetleri ile kâinâtın, büyük ve küllî mevcûdâtın, tesbihâtlarını temsîl ediyorlar.
679
Evet, şu kâinâtın keyfiyâtı, onların vücûdlarını gösteriyor. Çünkü; kâinâtı hadd ü hesaba gelmeyen dakîk san'atlı tezyînât ve o mânidâr mehâsin ile ve hikmetdâr nukùş ile süslendirip tezyîn etmesi; bilbedâhe ona göre mütefekkir istihsân edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister, vücûdlarını taleb eder.
Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise, olana verilir. Öyle ise; şu nihâyetsiz hüsn‑ü san'at içinde gıdâ‑yı ervâh ve kût‑u kulûb, elbette melâike ve rûhânilere bakar, gösterir. Mâdem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazife‑i tefekkür ve ubûdiyet ister. Hâlbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazifeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs'atli ubûdiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir.
Demek, bu nihâyetsiz ve çok mütenevvi' olan şu vezâif ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâ'ları ve rûhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid‑i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.
Evet, şu kâinâtın herbir cihetinde, herbir dâiresinde, rûhâniyât ve melâikelerden birer tâife, birer vazife‑i ubûdiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivâyât‑ı ehâdîsiyenin işârâtıyla ve şu intizam‑ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki; bir kısım ecsâm‑ı câmide-i seyyâre, yıldızlar seyyârâtından tut, yağmur katarâtına kadar bir kısım melâikenin sefîne ve merâkibidirler. O melâikeler, bu seyyârelere İzn‑i İlâhî ile binerler, âlem‑i şehâdeti seyredip gezerler ve o merkeblerinin tesbihâtını temsîl ederler.
680
Hem denilebilir; bir kısım hayatdâr ecsâm, bir Hadîs‑i Şerîfte Ehl‑i Cennet rûhları, Berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve Cennet’te gezerler.” diye işâret ettiği Tuyûrun Hùdrun tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, sineklere kadar bir cins ervâhın tayyareleridir. Onlar, bunların içine emr‑i Hak’la girerler; âlem‑i cismâniyâtı seyredip, o hayatdâr cesedlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile, âlem‑i cismânîdeki mu'cizât‑ı fıtratı temâşâ ediyorlar, tesbihât‑ı mahsûsalarını edâ ediyorlar.
İşte, nasıl hakikat böyle iktiza ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktiza eyliyor. Çünkü; şu kesâfetli ve rûha münâsebeti az olan topraktan ve şu küdûretli ve nur‑u hayata münâsebeti pek cüz'î olan sudan, mütemâdiyen hummâlı bir fa'âliyetle, letâfetli hayatı ve nurâniyetli zevi'l‑idraki halkeden Fâtır‑ı Hakîm, elbette, rûha çok lâyık ve hayata çok münâsib şu nur denizinden ve hattâ şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu elektrik gibi sâir madde‑i latîfeden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır.
681

Birinci Maksad

Melâikenin tasdiki, îmânın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte‑i esâsiye vardır.

Birinci Esâs

Vücûdun kemâli, hayat iledir. Belki vücûdun hakîki vücûdu, hayat iledir. Hayat, vücûdun nurudur. Şuûr, hayatın ziyâsıdır. Hayat, herşeyin başıdır ve esâsıdır. Hayat, herşeyi herbir zîhayat olan şeye mal eder. Bir şeyi bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey‑i zîhayat diyebilir ki: Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hânemdir. Kâinât, Mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasıl ki ziyâ, ecsâmın görülmesine sebebdir ve renklerin bir kavle göre sebeb‑i vücûdudur. Öyle de, hayat dahi mevcûdâtın keşşâfıdır. Keyfiyâtın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz'î bir cüz'ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüz'e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz eşyayı, iştirâk ve ittihâd ettirip bir vahdete medâr, bir rûha mazhar yapmak gibi, kemâlât‑ı vücûdun umumuna sebebdir. Hattâ hayat, kesret tabakàtında bir çeşit tecellî‑i Vahdet’tir ve kesrette Ehadiyet’in bir âyinesidir.
Bak, hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetîmdir, garîbdir, yalnızdır. Münâsebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka, kâinâtta ne varsa o dağa nisbeten ma'dûmdur. Çünkü; ne hayatı var ki, hayat ile alâkadar olsun; ne şuûru var ki, taalluk etsin.
Şimdi bak küçücük bir cisme, meselâ; balarısına Hayat ona girdiği ânda bütün kâinâtla öyle münâsebet te'sis eder ki, bütün kâinâtla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebâtâtları ile öyle bir ticâret akdeder ki, diyebilir: Şu arz, benim bahçemdir, ticârethânemdir.”
682
İşte, zîhayattaki meşhûr havâss‑ı zâhire ve bâtına duygularından başka, gayr‑ı meş'ûr, sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envâ'ıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübâdele ve tasarrufa sâhib olur.
İşte, en küçük zîhayatta hayat böyle te'sirini gösterse; elbette hayat, tabaka‑i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; hayatın ziyâsı olan şuûr ile, akıl ile bir insan, kendi hânesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat, kendi aklı ile avâlim‑i ulviyede ve rûhiyede ve cismâniyede gezer. Yani, o zîşuûr ve zîhayat, ma'nen o âlemlere misâfir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuûrun mir'ât‑ı rûhuna misâfir olup irtisam ve temessül ile geliyorlar.
Hayat, Zât‑ı Zülcelâl’in en parlak bir bürhân‑ı vahdeti ve en büyük bir mâden‑i ni'meti ve en latîf bir tecellî‑i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş‑ı nezîh-i san'atıdır. Evet, hafî ve dakîktir. Çünkü; envâ'‑ı hayatın en ednâsı olan hayat‑ı nebât ve o hayat‑ı nebâtın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde‑i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette, ülfet içinde, zaman‑ı Âdem’den beri hikmet‑i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikati, hakîki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.
Hem hayat, o kadar nezîh ve temizdir ki; iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffâftır. Dest‑i Kudret, esbâbın perdesini vaz'etmeyerek, doğrudan doğruya mübâşeret ediyor. Fakat, sâir şeylerdeki umûr‑u hasîseye ve Kudret’in izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyât‑ı zâhiriyeye menşe' olmak için esbâb‑ı zâhiriyeyi perde etmiştir.
683
Elhâsıl: Denilebilir ki, hayat olmazsa; vücûd, vücûd değildir. Ademden farkı olmaz. Hayat, rûhun ziyâsıdır. Şuûr, hayatın nurudur.
Mâdemki hayat ve şuûr bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve mâdem şu âlemde bilmüşâhede bir intizam‑ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinâtta bir itkan‑ı muhkem, bir insicam‑ı ahkem görünüyor. Mâdem, şu bîçâre perîşan küremiz, sergerdân zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevi'l‑hayat ile, zevi'l‑ervâh ile ve zevi'l‑idrak ile dolmuştur Elbette sâdık bir hads ile ve kat'î bir yakìn ile hükmolunur ki; şu kusûr‑u semâviye ve şu burûc‑u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zîhayat, zîşuûr sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurânî sekeneler bulunur. Nâr, nuru yakmaz.” Belki, Ateş, ışığa medet verir.”
Mâdem Kudret‑i Ezeliye, bilmüşâhede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîrûhu halkeder ve gayet ehemmiyetle madde‑i kesifeyi, hayat vâsıtasıyla madde‑i latîfeye çevirir ve nur‑u hayatı herşeyde kesretle serpiyor ve şuûr ziyâsıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette O Kadîr‑i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle, nur gibi, esîr gibi rûha yakın ve münâsib olan sâir seyyâlât‑ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, câmid bırakmaz, şuûrsuz bırakmaz. Belki madde‑i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ mânâlardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuûru kesretle halkeder ki; hayvanatın pek çok muhtelif ecnâsları gibi pek çok muhtelif rûhâni mahlûkları, o seyyâlât‑ı latîfe maddelerinden halkeder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da rûhâni ve cin ecnâslarıdır.
Melâikelerin ve rûhânilerin kesretle vücûdlarını kabûl etmek ne derece hakikat ve bedîhî ve ma'kul olduğunu ve Kur'ân’ın beyân ettiği gibi onları kabûl etmeyen, ne derece hilâf‑ı hakikat ve hilâf‑ı hikmet bir hurâfe, bir dalâlet, bir hezeyan, bir dîvânelik olduğunu şu temsîle bak, gör:
684
İki adam Biri bedevî, vahşî; biri medenî, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medenî muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perîşan küçük bir hâneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki, o hâne; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acîb bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hânenin etrafı da zîrûh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medâr‑ı taayyüşü ve hususî şerâit‑i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı, âkilü'n‑nebâttır, yalnız nebâtât ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı, âkilü's‑semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hâli görüyorlar, bakıyorlar ki; uzakta, binler müzeyyen saraylar, àlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs'atli meydânlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyâhut göz zaîfliğiyle veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem, şu perîşan hânedeki şerâit‑i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşî, bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbâba binâen görünmediklerinden ve buradaki şerâit‑i hayat orada bulunmadığından der: O saraylar, sekenelerden hàlîdir, boştur; zîrûh, içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: Ey bedbaht! Şu hakîr, küçük hâneyi görüyorsun ki, zîrûh ile, amelelerle doldurulmuş Ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hâne etrafında boş bir yer yoktur; zîhayat ve zîrûh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki; şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyînâtın, şu san'atlı sarayların onlara münâsib àlî sekeneleri bulunmasın! Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerâit‑i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veya gözünün kàbiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile görünmemeleri, onların olmamalarına, hiçbir vakit delil olamaz.
Adem‑i rü'yet, adem‑i vücûda delâlet etmez. Görünmemek, olmamağa hüccet olamaz.”
685
İşte şu temsîl gibi, ecrâm‑ı ulviye ve ecsâm‑ı seyyâre içinde küre‑i arzın hakaret ve kesâfeti ile beraber bu kadar hadsiz zîrûhların, zîşuûrların vatanı olması ve en hasîs ve en müteaffin cüz'leri dahi birer menba'‑ı hayat kesilmesi, birer mahşer‑i huveynât olması, bizzarûre ve bilbedâhe ve bittarîki'l‑evlâ ve bilhadsi's‑sâdık ve bilyakìni'l‑kat'î delâlet eder, şehâdet eyler, ilân eder ki:
Şu nihâyetsiz fezâ‑yı âlem ve şu muhteşem semâvât; burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuûr, zîhayat, zîrûhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimâttan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât‑ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîrûhlara ve o zîşuûrlara, Şerîat‑ı Garrâ-yı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân Melâike ve cânn ve rûhâniyâttır.” der, tesmiye eder.
Melâikenin ise; ecsâmın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve rûhâniyât dahi, onların da pek çok ecnâs‑ı muhtelifeleri vardır.
Şu Nükte‑i Esâsiyenin Hâtimesi:
Bittecrübe, madde asıl değil ki; vücûd, ona münhasır kalsın ve tâbi olsun; belki madde, bir mânâ ile kàimdir. İşte o mânâ, hayattır, rûhtur.
Hem bilmüşâhede madde, mahdum değil ki, herşey ona ircâ edilsin; belki hàdimdir, bir hakikatin tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esâsı da rûhtur.
686
Hem bilbedâhe, madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin, kemâlât ondan istenilsin; belki mahkûmdur, bir esâsın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esâs, hayattır, rûhtur, şuûrdur.
Hem bizzarûre madde lübb değil, esâs değil, müstakar değil ki; işler ve kemâlât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyyâ bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir sûrettir.
Görülmüyor mu ki, gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki; arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr‑ı hayat tezâyüd ediyor, nur‑u rûh teşeddüd ediyor. Güyâ madde inceleştikçe, bizim maddiyâtımızdan uzaklaştıkça rûh âlemine, hayat âlemine, şuûr âlemine yaklaşıyor gibi; harâret‑i rûh, nur‑u hayat daha şiddetli tecellî ediyor.
İşte hiç mümkün müdür ki, bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuûr ve rûhun tereşşuhâtı bulunsun; o perde altında olan âlem‑i bâtın, zîrûh ve zîşuûrlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki, şu maddiyât ve âlem‑i şehâdetteki mânânın ve rûhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz tereşşuhâtı ve lemeât ve semerâtının menâbi'i, yalnız maddeye ve maddenin hareketine ircâ edilip izâh edilsin. Hâşâ ve kat'a ve asla! Bu hadsiz tereşşuhât ve lemeât gösteriyor ki; şu âlem‑i maddiyât ve şehâdet ise, âlem‑i melekût ve ervâh üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.
687

İkinci Esâs

Melâikenin vücûduna ve rûhânilerin sübûtuna ve hakikatlerinin vücûduna bir icmâ‑ı manevî ile tâbirde ihtilâflarıyla beraber bütün ehl‑i akıl ve ehl‑i nakil, bilerek, bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir.
Hattâ maddiyâtta çok ileri giden hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un Meşâiyyûn kısmı, melâikenin mânâsını inkâr etmeyerek Herbir nev'in bir mâhiyet‑i mücerrede-i rûhâniyeleri vardır.” derler. Melâikeyi öyle tâbir ediyorlar.
Eski hükemânın İşrâkìyyûn kısmı dahi melâikenin mânâsında kabûle muztar kalarak, yalnız, yanlış olarak Ukùl‑ü Aşere ve Erbâbü'l‑Envâ' diye isim vermişler.
Bütün ehl‑i edyân, melekü'l‑cibâl, melekü'l‑bihâr, melekü'l‑emtâr gibi her nev'e göre birer melek‑i müekkel, vahyin ilhâmı ve irşadı ile bulunduğunu kabûl ederek o nâmlarla tesmiye ediyorlar.
Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine ma'nen sukùt etmiş olan Maddiyûn ve Tabîiyyûn dahi, melâikenin mânâsını inkâr edemeyerek (Hâşiye) Kuvâ‑yı Sâriye nâmıyla bir cihette kabûle mecbur olmuşlar.
Ey melâike ve rûhâniyâtın kabûlünde tereddüd gösteren bîçâre adam! Neye istinâd ediyorsun? Hangi hakikate güveniyorsun ki; bütün ehl‑i akıl, bilerek‑bilmeyerek melâikenin mânâsının sübûtuna ve tahakkukuna ve rûhânilerin tahakkukları hakkında ittifaklarına karşı geliyorsun, kabûl etmiyorsun? Mâdemki; Birinci Esâs’ta isbât edildiği gibi hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır, belki neticesidir, zübdesidir; bütün ehl‑i akıl, mânâ‑yı melâikenin kabûlünde ma'nen müttefiktirler ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîrûhlarla şenlendirilmiştir. Şu hâlde hiç mümkün olur mu ki; şu fezâ‑yı vesîa, sekenelerden; şu semâvât‑ı latîfe, mutavattinînden hàlî kalsın.
688
Hiç hâtırına gelmesin ki; şu hilkatte cârî olan nâmuslar, kanunlar, kâinâtın hayatdâr olmasına kâfî gelir. Çünkü; o cereyan eden nâmuslar, şu hükmeden kanunlar, itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır; ademî sayılır. Onları temsîl edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melâike denilen ibâdullâh olmazsa o nâmuslara, o kanunlara bir vücûd taayyün edemez, bir hüviyet teşahhus edemez, bir hakikat‑i hariciye olamaz. Hâlbuki: Hayat, bir hakikat‑i hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat‑i hariciyeyi yüklenemez.”
Elhâsıl: Mâdem ehl‑i hikmetle ehl‑i din ve ashâb‑ı akıl ve nakil ma'nen ittifak etmişler ki; mevcûdât, şu âlem‑i şehâdete münhasır değildir. Hem mâdem, zâhir olan âlem‑i şehâdet, câmid ve teşekkül‑ü ervâha nâmuvâfık olduğu hâlde bu kadar zîrûhlarla tezyîn edilmiş Elbette vücûd, ona münhasır değildir; belki daha çok tabakàt‑ı vücûd vardır ki, âlem‑i şehâdet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem mâdem, denizin balığa nisbeti gibi, ervâha muvâfık olan âlem‑i gayb ve âlem‑i mânâ, ervâhlar ile dolu olmak iktiza eder. Hem mâdem, bütün emirler, mânâ‑yı melâikenin vücûduna şehâdet ederler
Elbette, bilâ‑şek velâ-şübhe, melâike vücûdlarının ve rûhâni hakikatlerinin en güzel sûreti ve ukùl‑ü selîme kabûl edecek ve istihsân edecek en ma'kul keyfiyeti odur ki; Kur'ân, şerh ve beyân etmiştir. O Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân der ki: Melâike, ibâd‑ı mükerremdir. Emre muhâlefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melâike, ecsâm‑ı latîfe-i nurâniyedirler. Muhtelif nev'ilere münkasımdırlar.”
689
Evet, nasıl ki: Beşer bir ümmettir, Kelâm sıfatından gelen Şerîat‑ı İlâhiye’nin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de, melâike dahi, muazzam bir ümmettir ki, onların amele kısmı İrâde sıfatından gelen Şerîat‑ı Tekvîniye’nin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir‑i hakîki olan Kudret‑i Fâtıra’nın ve İrâde‑i Ezeliye’nin emirlerine tâbi bir nev'i ibâdullâhtırlar ki; ecrâm‑ı ulviyenin herbiri onların birer mescidi, birer ma'bedi hükmündedirler.

Üçüncü Esâs

Mes'ele‑i melâike ve rûhâniyât, o mesâildendir ki; tek bir cüz'ün vücûdu ile bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü'yeti ile umum nev'in vücûdu ma'lûm olur. Çünkü; kim inkâr ederse külliyen inkâr eder. Bir tekini kabûl eden, o nev'in umumunu kabûl etmeye mecburdur. Mâdem öyledir, işte bak! Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki; bütün ehl‑i edyân, bütün asırlarda, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar melâikenin vücûduna ve rûhânilerin tahakkukuna ittifak etmişler ve insanın tâifeleri, birbirinden bahsi ve muhâveresi ve rivâyeti gibi melâikelerle muhâvere edilmesine ve onların müşâhedesine ve onlardan rivâyet etmesine icmâ etmişlerdir.
Acaba hiçbir ferd, melâikelerden bilbedâhe görünmezse, hem bilmüşâhede bir şahsın veya müteaddid eşhâsın vücûdu kat'î bilinmezse, hem onların bilbedâhe, bilmüşâhede vücûdları hissedilmezse, hiç mümkün müdür ki; böyle bir icmâ ve ittifak devam etsin ve böyle müsbet ve vücûdî bir emirde ve şühûda istinâd eden bir hâlde müstemirren ve tevâtüren o ittifak devam etsin.
690
Hem hiç mümkün müdür ki; şu i'tikàd‑ı umumînin menşe'i, mebâdî‑i zarûriye ve bedîhî emirler olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki; hakikatsiz bir vehim, bütün inkılâbât‑ı beşeriyede, bütün akàid‑i insaniyede istimrar etsin, bekà bulsun. Hem hiç mümkün müdür ki; şu ehl‑i edyânın, bu icmâ‑ı azîmin senedi, bir hads‑i kat'î olmasın, bir yakìn‑i şühûdî olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki; o hads‑i kat'î, o yakìn‑i şühûdî, hadsiz emârelerden ve o emâreler, hadsiz müşâhedât vâkıalarından ve o müşâhedât vâkıaları, şeksiz ve şüphesiz mebâdî‑i zarûriyeye istinâd etmesin. Öyle ise; şu ehl‑i edyândaki bu i'tikàdat‑ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevâtür‑ü manevî kuvvetini ifâde eden pek çok kerrât ile melâike müşâhedelerinden ve rûhânilerin rü'yetlerinden hâsıl olan mebâdî‑i zarûriyedir, esâsât‑ı kat'iyyedir.
Hem hiç mümkün müdür, hiç ma'kul mudur, hiç kàbil midir ki: Hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye semâsının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiyâ ve evliyâ, tevâtür sûretiyle ve icmâ‑ı manevî kuvveti ile ihbar ettikleri ve şehâdet ettikleri melâike ve rûhâniyâtın vücûdları ve müşâhedeleri, bir şübhe kabûl etsin, bir şekke medâr olsun. Bâhusus onlar şu mes'elede ehl‑i ihtisàstırlar. Ma'lûmdur ki; iki ehl‑i ihtisàs, binler başkasına müreccahtırlar, hem şu mes'elede ehl‑i isbâttırlar. Ma'lûmdur ki; iki ehl‑i isbât, binler ehl‑i nefy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinât semâsında dâim parlayan ve hiçbir vakit gurûb etmeyen, âlem‑i hakikatin Şemsü'ş‑Şümûs’u olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ihbarâtı ve risalet güneşi olan Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) şehâdâtı ve müşâhedâtı, hiç kàbil midir ki; bir şübhe kabûl etsin.
Mâdem tek bir rûhâniyâtın vücûdu, bir zamanda tahakkuk etse, şu nev'in umumen tahakkukunu gösteriyor ve mâdem şu nev'in vücûdu tahakkuk ediyor; elbette onların sûret‑i tahakkukunun en ahseni, en ma'kulü, en makbûlü; Şerîat’ın şerhettiği gibidir, Kur'ân’ın gösterdiği gibidir, Sâhib‑i Mi'râc’ın gördüğü gibidir.
691

Dördüncü Esâs

Şu kâinâtın mevcûdâtına nazar‑ı dikkat ile bakılsa görünür ki: Cüz'iyât gibi külliyatın dahi birer şahs‑ı manevîsi vardır ki, birer vazife‑i külliyesi görünüyor. Onda bir hizmet‑i külliye görünüyor.
Meselâ; bir çiçek, kendince bir nakş‑ı san'atı gösterip lisân‑ı hâliyle Esmâ‑i Fâtır’ı zikrettiği gibi; küre‑i arz bahçesi dahi, bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam küllî vazife‑i tesbihiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizam içinde bir ilânatı, tesbihâtı ifâde ediyor; öyle de: koca bir ağacın hey'et‑i umumiyesiyle gayet muntazam bir vazife‑i fıtriyesi ve ubûdiyeti vardır. Nasıl bir ağaç, yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimâtı ile bir tesbihâtı var; öyle de koca semâvât denizi dahi kelimâtı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır‑ı Zülcelâl’ine tesbihât yapar ve Sâni'‑i Zülcelâl’ine hamd eder ve hâkezâ
Mevcûdât‑ı hariciyenin herbiri, sûreten câmid, şuûrsuz iken gayet hayatkârâne ve şuûrdârâne vazifeleri ve tesbihâtları vardır. Elbette, nasıl melâikeler bunların âlem‑i melekûtta mümessilidirler, tesbihâtlarını ifâde ederler; bunlar dahi âlem‑i mülk ve âlem‑i şehâdette o melâikelerin timsâlleri, hâneleri, mescidleri hükmündedirler.
Yirmidördüncü Söz’ün Dördüncü Dalı’nda beyân edildiği gibi; şu saray‑ı âlemin Sâni'‑i Zülcelâl’i, o saray içinde istihdam ettiği dört kısım amelenin birincisi, melâike ve rûhânilerdir. Mâdem nebâtât ve cemâdât bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim, ücretsiz hidemâttadırlar. Ve hayvanat, bir ücret‑i cüz'iye mukâbilinde bilmeyerek gayet küllî maksadlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel ve muaccel iki ücret mukâbilinde O Sâni'‑i Zülcelâl’in makàsıdını bilerek tevfik‑i hareket etmek ve herşeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sâir hademelere nezâret etmek ile istihdam edilmeleri, bilmüşâhede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.
692
Hem insana benzer ki, O Sâni'‑i Zülcelâl’in makàsıd‑ı külliyesini bilir bir ubûdiyet ile tevfik‑i hareket ederler. Hem, insanın hilâfına olarak hazz‑ı nefisten ve cüz'î ücretlerden tecerrüd ederek yalnız Sâni'‑i Zülcelâl’in nazarı ile, emri ile, teveccühü ile, hesabı ile, nâmı ile ve kurbiyetiyle ihtisas ile ve intisab ile hâsıl ettikleri lezzet ve kemâl ve zevk ve saâdeti kâfî görüp, hàlisen muhlisen çalışıyorlar.
Cinslerine göre, kâinâttaki mevcûdâtın envâ'ına göre vazife‑i ibâdetleri tenevvü' ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dâirelerinde, muhtelif vazifedârları gibi, Saltanat‑ı Rubûbiyet dâirelerinde vezâif‑i ubûdiyeti ve tesbihâtı öyle tenevvü' ediyor. Meselâ: Hazret‑i Mîkâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnûât‑ı İlâhiye’ye Cenâb‑ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle, bir nâzır‑ı umumî hükmündedir. Tâbir câizse umum çitfçi‑misâl melâikelerin reisidir. Hem Fâtır‑ı Zülcelâl’in izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umum hayvanatın manevî çobanlarının reisi, büyük bir melek‑i müekkeli vardır.
İşte mâdem şu mevcûdât‑ı hariciyenin, herbirisinin üstünde, birer melek‑i müekkel var olmak lâzım gelir; ki, o cismin gösterdiği vezâif‑i ubûdiyet ve hidemât‑ı tesbihiyesini âlem‑i melekûtta temsîl etsin, dergâh‑ı Ulûhiyet’e bilerek takdim etsin; elbette Muhbir‑i Sâdık’ın rivâyet ettiği melâikeler hakkındaki sûretler, gayet münâsibdir ve ma'kuldür.
Meselâ, fermân etmiş ki: Bazı melâikeler bulunur, kırk başı veya kırkbin başı var. Her başta kırkbin ağzı var. Herbir ağızda kırkbin dil ile, kırkbin tesbihât yapar.” Şu hakikat‑i hadîsiyenin bir mânâsı var, bir de sûreti var.
693
Mânâsı şudur ki: Melâikenin ibâdâtı, hem gayet muntazamdır, mükemmeldir; hem gayet küllîdir, geniştir.
Ve şu hakikatin sûreti ise, şudur ki: Bazı büyük mevcûdât‑ı cismâniye vardır ki, kırkbin baş, kırkbin tarz ile vezâif‑i ubûdiyeti yapar. Meselâ; semâ, güneşlerle, yıldızlarla tesbihât yapar. Zemin tek bir mahlûk iken, yüzbin baş ile, her başta yüzbinler ağız ile, her ağızda yüzbinler lisân ile, vazife‑i ubûdiyet ve tesbihât‑ı Rabbâniye’yi yapıyor. İşte küre‑i arza müekkel melek dahi âlem‑i melekûtta şu mânâyı göstermek için öyle görülmek lâzımdır.
Hattâ ben, mutavassıt bir bâdem ağacı gördüm ki; kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım; kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım; kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar‑ı hikmetle dikkat ettim; herbir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve san'atları gördüm ki; herbiri Sâni'‑i Zülcelâl’in ayrı ayrı birer cilve‑i esmâsını ve birer ismini okutturuyor.
İşte hiç mümkün müdür ki, şu bâdem ağacının Sâni'‑i Zülcelâl’i ve Hakîm‑i Zülcemâl’i, bu câmid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun mânâsını bilen, ifâde eden, kâinâta ilân eden, Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdim eden, ona münâsib ve rûhu hükmünde bir melek‑i müekkeli ona bindirmesin?
Ey arkadaş! Şuraya kadar beyânâtımız, kalbi kabûle ihzar etmek ve nefsi teslîme mecbur etmek ve aklı iz'âna getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettin ise, melâikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evhâm‑ı seyyieden temizlen. İşte Kur'ân âlemi, kapıları açıktır. İşte Kur'ân cenneti مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابِ’dır; gir bak. Melâikeyi o Cennet‑i Kur'âniye içinde güzel bir sûrette gör. Herbir âyet‑i tenzîl, birer menzildir.
694
İşte şu menzillerden bak: ﴿وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا ❋ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا ❋ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا ❋ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا ❋ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا﴿وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ❋ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ❋ وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا ❋ فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا ❋ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا﴿تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ﴿عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
Hem dinle: ﴿سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ❋ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ senâlarını işit.
Eğer cinnîlerle görüşmek istersen ﴿قُلْ اُو۫حِيَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ sûrlu sûreye gir, onları gör, dinle ne diyorlar. Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki: ﴿اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ❋ يَهْد۪ٓي اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا
695

İkinci Maksad

Kıyâmet ve mevt‑i dünya ve hayat‑ı âhiret hakkındadır
Şu maksadın dört esâsı ve bir mukaddime‑i temsîliyesi vardır.

Mukaddime

Nasıl ki bir saray veya bir şehir hakkında biri da'vâ etse: Şu saray veya şehir, tahrib edilip yeniden muhkem bir sûrette bina ve tamir edilecektir.” Elbette onun da'vâsına karşı altı suâl terettüb eder.
Birincisi: Niçin tahrib edilecek? Sebeb ve muktazî var mıdır?” Eğer, Evet var.” diye isbât etti.
İkincisi: Şöyle bir suâl gelir ki: Bunu tahrib edip, tamir edecek usta muktedir midir? Yapabilir mi?” Eğer, Evet yapabilir.” diye isbât etti.
Üçüncüsü: Şöyle bir suâl gelir ki: Tahribi mümkün müdür? Hem, sonra tahrib edilecek midir?” Eğer, Evet diye imkân‑ı tahribi, hem vukû'unu isbât etse, iki suâl daha ona vârid olur ki:
Acaba şu acîb saray veya şehrin tamiri mümkün müdür?
Mümkün olsa, acaba tamir edilecek midir?”
Eğer, Evet diye bunları da isbât etse; o vakit bu mes'elenin hiçbir cihette hiçbir köşesinde bir delik, bir menfez kalmaz ki, şek ve şübhe ve vesvese girebilsin.
İşte şu temsîl gibi; dünya sarayının, şu kâinât şehrinin tahrib ve tamiri için muktazî var Fâil ve ustası muktedir Tahribi mümkün ve vâki olacak Tamiri mümkün ve vâki olacaktır. İşte şu mes'eleler birinci esâstan sonra isbât edilecektir.
696

Birinci Esâs

Rûh, kat'iyyen bâkîdir. Birinci maksaddaki melâike ve rûhânilerin vücûdlarına delâlet eden hemen bütün deliller, şu mes'elemiz olan bekà‑i rûh’a dahi delildirler. Bence mes'ele o kadar kat'îdir ki, fazla beyân abes olur. Evet, şu âlem‑i berzahta, âlem‑i ervâhta bulunan ve âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervâh‑ı bâkiye kafileleri ile bizim mâbeynimizdeki mesâfe o kadar ince ve kısadır ki, bürhân ile göstermeğe lüzum kalmaz.
Hadd ü hesaba gelmeyen ehl‑i keşfin ve şühûdun onlarla temâs etmeleri, hattâ ehl‑i keşfi'l-kubûrun onları görmeleri, hattâ bir kısım avâmın da onlarla muhâbereleri ve umumun da rüya‑yı sâdıkada onlarla münâsebet peydâ etmeleri, muzâaf tevâtür sûretinde âdeta beşerin ulûm‑u müteârifesi hükmüne geçmiştir. Fakat şu zamanda maddiyûn fikri herkesi sersem ettiğinden, en bedîhî bir şeyde zihinlere vesvese vermiş.
İşte şöyle vesveseleri izâle için hads‑i kalbînin ve iz'ân‑ı aklînin pek çok menba'larından bir mukaddime ile dört menba'ına işâret edeceğiz.

Mukaddime

Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati’nde isbât edildiği gibi; ebedî, sermedî, misilsiz bir cemâl, elbette âyinedâr müştâkının ebediyetini ve bekàsını ister. Hem kusursuz, ebedî bir kemâl‑i san'at, mütefekkir dellâlının devamını taleb eder. Hem nihâyetsiz bir rahmet ve ihsân, muhtaç müteşekkirlerinin devam‑ı tena'umlarını iktiza eder.
İşte o âyinedâr müştâk, o dellâl mütefekkir, o muhtaç müteşekkir; en başta rûh‑u insanîdir. Öyle ise; ebedü'l‑âbâd yolunda o cemâl, o kemâl, o rahmete refâkat edecek, bâkî kalacaktır.
697
Yine Onuncu Söz’ün Altıncı Hakikati’nde isbât edildiği gibi; değil rûh‑u beşer, hattâ en basit tabakàt‑ı mevcûdât dahi fenâ için yaratılmamışlar; bir nev'i bekàya mazhardırlar. Hattâ rûhsuz, ehemmiyetsiz bir çiçek dahi vücûd‑u zâhirîden gitse, bin vecihle bir nev'i bekàya mazhardır. Çünkü; sûreti, hadsiz hâfızalarda bâkî kalır. Kanun‑u teşekkülâtı, yüzer tohumcuklarında bekà bulup devam eder. Mâdem bir parçacık rûha benzeyen o çiçeğin kanun‑u teşekkülü, timsâl‑i sûreti, bir Hafîz‑i Hakîm tarafından ibkà ediliyor. Dağdağalı inkılâblar içinde kemâl‑i intizam ile zerrecikler gibi tohumlarında muhâfaza edilir, bâkî kalır Elbette gayet cem'iyetli ve gayet yüksek bir mâhiyete mâlik ve haricî vücûd giydirilmiş ve zîşuûr ve zîhayat ve nurânî kanun‑u emrî olan rûh‑u beşer, ne derece kat'iyyetle bekàya mazhar ve ebediyetle merbût ve sermediyetle alâkadar olduğunu anlamazsan, nasıl Zîşuûr bir insanım diyebilirsin?
Evet, koca bir ağacın bir derece rûha benzeyen programını ve kanun‑u teşekkülâtını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte dercedip muhâfaza eden bir Zât‑ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât‑ı Hafîz-i Bîzevâl hakkında Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder?” denilir mi!

Birinci Menba'

Enfüsîdir. Yani, herkes hayatına ve nefsine dikkat etse bir rûh‑u bâkîyi anlar. Evet, herbir rûh, kaç sene yaşamış ise; o kadar beden değiştirdiği hâlde, bilbedâhe aynen bâkî kalmıştır. Öyle ise: mâdem cesed, gelip geçicidir mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi rûhun bekàsına te'sir etmez ve mâhiyetini de bozmaz. Yalnız, müddet‑i hayatta tedrîcî cesed libâsını değiştiriyor; mevtte ise, birden soyunur.
Gayet kat'î bir hads ile belki müşâhede ile sâbittir ki; cesed, rûh ile kàimdir. Öyle ise; rûh, onun ile kàim değildir. Belki rûh, binefsihî kàim ve hâkim olduğundan cesed istediği gibi dağılıp toplansın, rûhun istiklâliyetine halel vermez. Belki cesed, rûhun hânesi ve yuvasıdır, libâsı değil. Belki rûhun libâsı, bir derece sâbit ve letâfetçe rûha münâsib bir gılâf‑ı latîfi ve bir beden‑i misâlîsi vardır. Öyle ise; mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz; yuvasından çıkar, beden‑i misâlîsini giyer.
698

İkinci Menba'

Âfâkîdir. Yani, mükerrer müşâhedât ve müteaddid vâkıât ve kerrât ile münâsebâttan neş'et eden bir nev'i hükm‑ü tecrübîdir. Evet, tek bir rûhun ba'de'l‑memât bekàsı anlaşılsa, şu rûh nev'inin külliyetle bekàsını istilzam eder. Zîra fenn‑i mantıkça kat'îdir ki: Zâtî bir hàssa, bir tek ferdde görünse bütün efrâdda dahi o hàssanın vücûduna hükmedilir; çünkü, zâtîdir. Zâtî olsa her ferdde bulunur.
Hâlbuki değil bir ferd, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba hasra gelmez müşâhedâta istinâd eden âsâr ve bekà‑i ervâha delâlet eden emârât, o derece kat'îdir ki; bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur, o insanların vücûdlarına hiç vehim hâtıra gelmez; öyle de, şübhe kabûl etmez ki; şimdi âlem‑i melekût ve ervâhta, ölmüş, vefât etmiş insanların ervâhı, pek çok kesretle vardır ve bizimle münâsebetdârdırlar. Manevî hedâyâmız onlara gidiyor, onların nurânî feyizleri de bizlere geliyor.
Hem hads‑i kat'î ile vicdânen hissedilebilir ki; insan öldükten sonra esâslı bir ciheti bâkîdir. O esâs ise, rûhtur. Rûh ise, tahrib ve inhilâle ma'rûz değil. Çünkü; basittir, vahdeti var. Tahrib ve inhilâl ve bozulmak ise, kesret ve terkîb edilmiş şeylerin şe'nidir. Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hayat, kesrette bir tarz‑ı vahdeti te'min eder, bir nev'i bekàya sebebiyet verir.
Demek vahdet ve bekà, rûhta esâstır ki, ondan kesrete sirâyet eder. Rûhun fenâsı, ya tahrib ve inhilâl iledir. O tahrib ve inhilâl ise; vahdet yol vermez ki girsin, besâtet bırakmaz ki bozsun. Veyâhut i'dâm iledir. İ'dâm ise; Cevvâd‑ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsâade etmez ve nihâyetsiz cûdu bırakmaz ki, verdiği ni'met‑i vücûdu, o ni'met‑i vücûda pek müştâk ve lâyık olan rûh‑u insanîden geri alsın.
699

Üçüncü Menba'

Rûh; zîhayat, zîşuûr, nurânî, vücûd‑u haricî giydirilmiş, câmi', hakikatdâr, külliyet kesbetmeğe müstaid bir kanun‑u emrîdir. Hâlbuki; en zaîf olan kavânîn‑i emriye, sebat ve bekàya mazhardırlar. Çünkü; dikkat edilse, ma'rûz‑u tağayyür olan bütün nev'ilerde birer hakikat‑i sâbite vardır ki, bütün tağayyürât ve inkılâbât ve etvâr‑ı hayat içinde yuvarlanarak sûretler değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâkî kalıyor.
İşte herbir şahs‑ı insanî, mâhiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuûruyla ve umumî tasavvurâtıyla bir şahıs iken, bir nev' hükmüne geçmiştir. Bir nev'e gelen ve cârî olan kanun, o şahs‑ı insanîde dahi cârîdir.
Mâdem Fâtır‑ı Zülcelâl, insanı, câmi' bir âyine ve küllî bir ubûdiyetle ve ulvî bir mâhiyetle yaratmıştır. Her ferddeki hakikat‑i rûhiye, yüzbinler sûret değiştirse, İzn‑i Rabbânî ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise; o şahs‑ı insanînin hakikat‑i zîşuûru ve unsur‑u zîhayatı olan rûhu dahi, Allah’ın emriyle, izni ile ve ibkàsıyla dâima bâkîdir.

Dördüncü Menba'

Rûha bir derece müşâbih ve ikisi de âlem‑i emirden ve irâdeden geldiklerinden masdar itibariyle rûha bir derece muvâfık, fakat yalnız vücûd‑u hissî olmayan nev'ilerde hükümrân olan kavânîne dikkat edilse ve o nâmuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun‑u emrî, vücûd‑u haricî giyse idi, o nev'ilerin birer rûhu olurdu. Hâlbuki o kanun dâima bâkîdir, dâima müstemir, sâbittir. Hiçbir tağayyürât ve inkılâbât, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ; bir incir ağacı ölse, dağılsa onun rûhu hükmünde olan kanun‑u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâkî kalır.
İşte mâdem en âdi ve zaîf emrî kanunlar dahi böyle bekà ile, devam ile alâkadardır; elbette rûh‑u insanî, değil yalnız bekà ile, belki ebedü'l‑âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünkü; rûh dahi Kur'ân’ın nassı ile ﴿قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي fermân‑ı celîli ile; âlem‑i emirden gelmiş bir kanun‑u zîşuûr ve bir nâmus‑u zîhayattır ki, Kudret‑i Ezeliye, ona vücûd‑u haricî giydirmiş.
700
Demek, nasıl ki sıfat‑ı irâdeden ve âlem‑i emirden gelen şuûrsuz kavânîn, dâima veya ağleben bâkî kalıyor; aynen onların bir nev'i kardeşi ve onlar gibi sıfat‑ı irâdenin tecellîsi ve âlem‑i emirden gelen rûh, bekàya mazhar olmak daha ziyâde kat'îdir, lâyıktır. Çünkü; zîvücûddur, hakikat‑i hariciye sâhibidir. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Çünkü; zîşuûrdur. Hem onlardan daha dâimîdir, daha kıymetdârdır. Çünkü; zîhayattır.

İkinci Esâs

Saâdet‑i ebediyeye muktazî vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil‑i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harâb‑ı âlem, mevt‑i dünya mümkündür. Hem vâki olacaktır. Yeniden ihyâ‑yı âlem ve haşir, mümkündür. Hem vâki olacaktır. İşte bu altı mes'eleyi, birer birer aklı iknâ edecek muhtasar bir tarzda beyân edeceğiz. Zâten Onuncu Söz’de kalbi, îmân‑ı kâmil derecesine çıkaracak derecede bürhânlar zikredilmiştir. Şurada ise; yalnız aklı iknâ edecek, susturacak, Eski Said’in Nokta Risalesi’ndeki beyânâtı tarzında bahsedeceğiz.
Evet saâdet‑i ebediyeye muktazî mevcûddur. O muktazînin vücûduna delâlet eden bürhân‑ı kat'î ON MENBA' VE MEDÂRdan süzülen bir hadstir.
Birinci Medâr: Dikkat edilse, şu kâinâtın umumunda bir nizâm‑ı ekmel, bir intizam‑ı kasdî vardır. Her cihette reşehât‑ı ihtiyar ve lemeât‑ı kasd görünür. Hattâ herşeyde bir nur‑u kasd, her şe'nde bir ziyâ‑yı irâde, her harekette bir lem'a‑i ihtiyar, her terkîbde bir şu'le‑i hikmet, semerâtının şehâdetiyle nazar‑ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet‑i ebediye olmazsa, şu esâslı nizâm, bir sûret‑i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esâssız bir nizâm olur. Nizâm ve intizamın rûhu olan maneviyat ve revâbıt ve niseb, hebâ olup gider. Demek, nizâmı nizâm eden, saâdet‑i ebediyedir. Öyle ise; nizâm‑ı âlem, saâdet‑i ebediyeye işâret ediyor.
701
İkinci Medâr: Hilkat‑i kâinâtta bir hikmet‑i tâmme görünüyor. Evet, inâyet‑i ezeliyenin timsâli olan Hikmet‑i İlâhiye, kâinâtın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizamı lisânı ile saâdet‑i ebediyeyi ilân eder.
Çünkü; saâdet‑i ebediye olmazsa, şu kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikmetleri, fâideleri, mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir. Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati, bu hakikati güneş gibi gösterdiğinden ona iktifâen burada ihtisar ederiz.
Üçüncü Medâr: Akıl ve hikmet ve istikrâ' ve tecrübenin şehâdetleri ile sâbit olan hilkat‑i mevcûdâttaki adem‑i abesiyet ve adem‑i isrâf, saâdet‑i ebediyeye işâret eder. Fıtratta isrâf ve hilkatte abesiyet olmadığına delil, Sâni'‑i Zülcelâl’in, herşeyin hilkatinde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sûreti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihâb etmesidir ve bazen bir şeyi, yüz vazife ile tavzif etmesidir ve bir ince şeye bin meyve ve gayeleri takmasıdır.
702
Mâdem isrâf yok ve abesiyet olmaz; elbette saâdet‑i ebediye olacaktır. Çünkü; dönmemek üzere adem, herşeyi abes eder, herşey isrâf olur. Umum fıtratta, ezcümle insanda, Fenn‑i Menâfiü'l-A'zâ şehâdetiyle sâbit olan adem‑i isrâf gösteriyor ki; insanda olan hadsiz isti'dâdât‑ı maneviye ve nihâyetsiz âmâl ve efkâr ve müyûlât dahi isrâf edilmeyecektir.
Öyle ise; insandaki o esâslı meyl‑i tekemmül, bir kemâlin vücûdunu gösterir ve o meyl‑i saâdet, saâdet‑i ebediyeye namzed olduğunu kat'î olarak ilân eder. Öyle olmazsa insanın mâhiyet‑i hakîkiyesini teşkil eden o esâslı maneviyat, o ulvî âmâl, hikmetli mevcûdâtın hilâfına olarak isrâf ve abes olur, kurur, hebâen gider. Şu hakikat, Onuncu Söz’ün Onbirinci Hakikati’nde isbât edildiğinden kısa kesiyoruz.
Dördüncü Medâr: Pek çok nev'ilerde, hattâ gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv‑i havada, hattâ insanın şahıslarında, müddet‑i hayatında değiştirdiği bedenler ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nev'i kıyâmet, bir kıyâmet‑i kübrânın tahakkukunu ihsâs ediyor, remzen haber veriyorlar.
Evet, meselâ; haftalık bizim saatimizin sâniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen; Allah’ın dünya denilen büyük saatindeki yevm, sene, ömr‑ü beşer, deverân‑ı dünya, birbirine mukaddime olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra subh‑u kıyâmet, o destgâhtan, o saat‑ı uzmâdan çıkacağını remzen haber veriyorlar.
Bir şahsın müddet‑i ömründe başına gelmiş birçok kıyâmet çeşitleri vardır. Her gece bir nev'i ölmekle, her sabah bir nev'i dirilmekle emârât‑ı haşrî gördüğü gibi, beş‑altı senede bil'ittifak bütün zerrâtını değiştirerek, hattâ bir senede iki defa tedrîcî bir kıyâmet ve haşir taklidini görmüş. Hem, hayvan ve nebât nev'ilerinde üçyüz binden ziyâde haşir ve neşir ve kıyâmet‑i nev'iyeyi her baharda müşâhede ediyor.
703
İşte bu kadar emârât ve işârât‑ı haşriye ve bu kadar alâmât ve rumûzât‑ı neşriye, elbette kıyâmet‑i kübrânın tereşşuhâtı hükmünde o haşre işâret ediyorlar. Bir Sâni'‑i Hakîm tarafından nev'ilerde böyle kıyâmet‑i nev'iyeyi, yani bütün nebâtât köklerini ve bir kısım hayvanları aynen baharda ihyâ etmek ve yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri gibi sâir bir kısım şeyleri aynıyla değil, misliyle iâde ederek bir nev'i haşir ve neşir yapmak; herbir şahs‑ı insanîde kıyâmet‑i umumiye içinde bir kıyâmet‑i şahsiyeye delil olabilir.
Çünkü; insanın bir tek şahsı, başkasının bir nev'i hükmündedir. Zîra fikir nuru, insanın âmâline ve efkârına öyle bir genişlik vermiş ki, mâzi ve müstakbeli ihâta eder. Dünyayı dahi yutsa tok olmaz. Sâir nev'ilerde ferdlerin mâhiyeti cüz'iyedir; kıymeti, şahsiyedir; nazarı, mahdûddur; kemâli, mahsurdur; lezzeti ve elemi, ânîdir. Beşerin ise, mâhiyeti ulviyedir; kıymeti gâliyedir; nazarı, âmmdır; kemâli, hadsizdir; manevî lezzeti ve elemi, kısmen dâimîdir.
Öyle ise; bilmüşâhede sâir nev'ilerde tekerrür eden bir çeşit kıyâmetler, haşirler; şu kıyâmet‑i kübrâ-yı umumiyede her şahs‑ı insanî aynıyla iâde edilerek haşredilmesine remz eder, haber verir. Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nde iki kere iki dört eder derecesinde kat'iyyet ile isbât edildiğinden burada ihtisar ederiz.
Beşinci Medâr: Beşerin cevher‑i rûhunda dercedilmiş gayr‑ı mahdûd isti'dâdât ve o isti'dâdâtta mündemic olan gayr‑ı mahsur kàbiliyetler ve o kàbiliyetlerden neş'et eden hadsiz meyiller ve o hadsiz meyillerden hâsıl olan nihâyetsiz emeller ve o nihâyetsiz emellerden tevellüd eden gayr‑ı mütenâhî efkâr ve tasavvurât‑ı insaniye; şu âlem‑i şehâdetin arkasında bulunan saâdet‑i ebediyeye elini uzatmış, ona gözünü dikmiş, o tarafa müteveccih olmuş olduğunu ehl‑i tahkîk görüyor.
İşte hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kat'î ve şedîd ve sarsılmaz meyl‑i saâdet-i ebediye, saâdet‑i ebediyenin tahakkukuna dair vicdâna bir hads‑i kat'î veriyor. Onuncu Söz’ün Onbirinci Hakikati, bu hakikati gündüz gibi gösterdiğinden kısa kesiyoruz.
704
Altıncı Medâr: Rahmânürrahîm olan şu mevcûdâtın Sâni'‑i Zülcemâl’inin rahmeti, saâdet‑i ebediyeyi gösteriyor. Evet ni'meti ni'met eden, ni'meti nıkmetlikten halâs eden ve mevcûdâtı, firâk‑ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan kurtaran saâdet‑i ebediyeyi, o rahmetin şe'nindendir ki; beşerden esirgemesin. Çünkü; bütün ni'metlerin re'si, reisi, gayesi, neticesi olan saâdet‑i ebediye verilmezse, dünya öldükten sonra âhiret sûretinde dirilmezse, bütün ni'metler nıkmetlere tahavvül ederler. O tahavvül ise, bilbedâhe ve bizzarûre ve umum kâinâtın şehâdetiyle muhakkak ve meşhûd olan Rahmet‑i İlâhiye’nin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Hâlbuki rahmet, güneşten daha parlak bir hakikat‑i sâbitedir.
Bak, rahmetin cilvelerinden ve latîf âsârından olan aşk ve şefkat ve akıl ni'metlerine dikkat et. Eğer firâk‑ı ebedî ve hicran‑ı lâyezâlîye, hayat‑ı insaniye incirâr edeceğini farzetsen görürsün ki; o latîf muhabbet, en büyük bir musîbet olur. O lezîz şefkat, en büyük bir illet olur. O nurânî akıl, en büyük bir belâ olur. Demek rahmet, çünkü rahmettir hicran‑ı ebedîyi, muhabbet‑i hakîkiyeye karşı çıkaramaz. Onuncu Söz’ün İkinci Hakikati, bu hakikati gayet güzel bir sûrette gösterdiğinden burada ihtisar edildi.