Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
344

Mukaddime

İşte Kur'ân‑ı Hakîm, enbiyâları, insanın cemâatlerine terakkiyât‑ı maneviye cihetinde birer pişdâr ve imâm gönderdiği gibi; yine insanların terakkiyât‑ı maddiye sûretinde dahi o enbiyânın herbirisinin eline bazı hàrikalar verip, yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibâ'a emrediyor.
İşte enbiyâların manevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu'cizâtlarından bahis dahi onların nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki işmâm ediyor. Hattâ denilebilir ki; manevî kemâlât gibi maddî kemâlâtı ve hàrikaları dahi en evvel mu'cize eli nev'‑i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret‑i Nuh’un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan sefîne ve Hazret‑i Yûsuf’un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest‑i mu'cizedir.
Bu hakikate latîf bir işârettir ki; san'atkârların ekseri, herbir san'atta birer peygamberi pîr ittihàz ediyor. Meselâ: Gemiciler Hazret‑i Nuh’u (Aleyhisselâm), saatçiler Hazret‑i Yûsuf’u (Aleyhisselâm), terziler Hazret‑i İdris’i (Aleyhisselâm)
Evet mâdem Kur'ân’ın herbir âyeti, çok vücûh‑u irşadî ve müteaddid cihât‑ı hidayeti olduğunu ehl‑i tahkîk ve ilm‑i belâğat ittifak etmişler. Öyle ise, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en parlak âyetleri olan mu'cizât‑ı enbiyâ âyetleri; birer hikâye‑i tarihiye olarak değil, belki onlar çok maânî‑i irşadiyeyi tazammun ediyorlar.
Evet, mu'cizât‑ı enbiyâyı zikretmesiyle fen ve san'at‑ı beşeriyenin nihâyet hududunu çiziyor. En ileri gâyâtına parmak basıyor. En nihâyet hedeflerini ta'yin ediyor. Beşerin arkasına dest‑i teşviki vurup o gayeye sevkediyor. Zaman‑ı mâzi, zaman‑ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi, mâzinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir.
Şimdi misâl olarak o çok vâsi' menba'dan yalnız birkaç nümûnelerini beyân edeceğiz
Meselâ: Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesi olarak teshìr‑i havayı beyân eden ﴿وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyeti, Hazret‑i Süleyman, bir günde havada tayerân ile iki aylık bir mesâfeyi kat'etmiştir.” der. İşte bunda işâret ediyor ki; beşere yol açıktır ki, havada böyle bir mesâfeyi kat'etsin. Öyle ise, ey beşer! Mâdem sana yol açıktır; bu mertebeye yetiş ve yanaş.
345
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisânıyla ma'nen diyor: Ey insan! Bir abdim, hevâ‑yı nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tenbelliğini bırakıp bazı kavânîn‑i âdetimden güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz.”
Hem Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesini beyân eden: ﴿فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا ilâ âhir Bu âyet işâret ediyor ki; zemin tahtında gizli olan rahmet hazinelerinden, basit âletlerle istifade edilebilir. Hattâ taş gibi bir sert yerde, bir asâ ile âb‑ı hayat celbedilebilir. İşte şu âyet, bu mânâ ile beşere der ki: Rahmetin en latîf feyzi olan âb‑ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise, haydi çalış, bul!”
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı remziyle ma'nen diyor ki: Ey insan! Mâdem bana i'timâd eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki; her istediği yerde âb‑ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavânîn‑i rahmetime istinâd etsen şöyle ona benzer veyâhut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!”
İşte beşer terakkiyâtının mühimlerinden birisi, bir âletin icâdıdır ki; ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihâyât ve gâyât‑ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet, şimdiki hâl‑i hâzır tayyareden çok ileri nihâyetlerinin noktalarını ta'yin etmiştir
Hem meselâ: Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesine dair; ﴿وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِي الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِ Kur'ân, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nasıl ahlâk‑ı ulviyesine ittibâ'a beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san'at‑ı àliyeye ve tıbb‑ı Rabbânî’ye, remzen terğîb ediyor. İşte şu âyet işâret ediyor ki: En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musîbet‑zede benî Âdem! Me'yûs olmayınız. Her dert ne olursa olsun dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür!”
346
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı işâretiyle ma'nen diyor ki: Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı; biri de, maddî dertlerin ilâcı. İşte ölmüş kalbler nur‑u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, O’nun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ buluyor. Sen de benim eczâhâne‑i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”
İşte beşerin tıb cihetindeki şimdiki terakkiyâtından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işâret ediyor ve teşvik yapıyor.
Hem meselâ: Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm hakkında: ﴿وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ﴿وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm hakkında: ﴿وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ âyetleri işâret ediyorlar ki; telyîn‑i hadîd, en büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir ki, büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet, telyîn‑i hadîd, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühâsı eritmek ve mâdenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanâyi‑i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esâsı ve mâdenidir. İşte şu âyet işâret ediyor ki: Büyük bir resûle, büyük bir halife‑i zemine, büyük bir mu'cize sûretinde, büyük bir ni'met olarak telyîn‑i hadîddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanâyi‑i umumiyeye medâr olmaktır.”
Mâdem bir resûle hem halife, yani hem manevî hem maddî bir hâkime, lisânına hikmet ve eline san'at vermiş. Lisânındaki hikmete sarîhan teşvik eder. Elbette elindeki san'ata dahi terğîb işâreti var.
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı işâretiyle ma'nen diyor: Ey benî Âdem! Evâmir‑i teklifiyeme itâat eden bir abdimin lisânına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, herşeyi kemâl‑i vuzûh ile fasledip hakikatini gösteriyor ve eline de öyle bir san'at verdim ki, elinde balmumu gibi demiri her şekle çevirir. Halifelik ve pâdişahlığına mühim kuvvet elde eder. Mâdem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir, hem hayat‑ı ictimâiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir‑i tekvîniyeme itâat etseniz, o hikmet ve o san'at, size de verilebilir. Mürûr‑u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz.”
347
İşte beşerin san'at cihetinde en ileri gitmesi ve maddî kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde etmesi, telyîn‑i hadîd iledir ve izâbe‑i nühâs iledir. Âyette nühâs, kıtr ile tâbir edilmiş. Şu âyetler, umum nev'‑i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tenbellerine şiddetle ihtar ediyor
Hem meselâ: Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, Taht‑ı Belkîs’i yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim‑i ilm-i celb, dedi: Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim.” olan hâdise‑i hàrikaya delâlet eden şu âyet: ﴿قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ ilâ âhir İşâret ediyor ki; uzak mesâfelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzar etmek mümkündür. Hem vâkidir ki: Risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, hem masûmiyetine, hem de adâletine medâr olmak için pek geniş olan aktâr‑ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali' olmak ve raiyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu'cize sûretinde Cenâb‑ı Hak ihsân etmiştir. Demek, Cenâb‑ı Hakk’a i'timâd edip Süleyman Aleyhisselâm’ın lisân‑ı ismetiyle istediği gibi, o da lisân‑ı isti'dâdıyla Cenâb‑ı Hak’tan istese ve kavânîn‑i âdetine ve inâyetine tevfik‑i hareket etse; ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir.
Demek; Taht‑ı Belkîs Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyâhut sûretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların sûretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte, uzak mesâfede, celb‑i sûrete ve savta haşmetli bir sûrette işâret ediyor ve ma'nen diyor:
348
Ey ehl‑i saltanat! Adâlet‑i tâmme yapmak isterseniz Süleymanvâri, rû‑yi zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü, bir hâkim‑i adâlet-pîşe, bir pâdişah‑ı raiyet-perver; aktâr‑ı memleketine, her istediği vakit muttali' olmak derecesine çıkmakla mes'ûliyet‑i maneviyeden kurtulur veya tam adâlet yapabilir.”
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı remziyle ma'nen diyor ki: Ey benî Âdem! Mâdem bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adâlet‑i tâmme yapmak için; ahvâl ve vukûât‑ı zemine bizzat ıttılâ' veriyorum ve mâdem herbir insana, fıtraten, zemine bir halife olmak kàbiliyetini vermişim. Elbette o kàbiliyete göre rû‑yi zemini görecek ve bakacak, anlayacak isti'dâdını dahi vermesini, hikmetim iktiza ettiğinden vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de, nev'an yetişebilir. Maddeten erişemezse de, ehl‑i velâyet misillû, ma'nen erişebilir. Öyle ise; şu azîm ni'metten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife‑i ubûdiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rû‑yi zemini, her tarafı herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz. ﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ ’deki fermân‑ı Rahmânî’yi dinleyiniz.”
İşte beşerin nâzik san'atlarından olan celb‑i sûret ve savtların çok ilerisindeki nihâyât hududunu şu âyet, remzen gösteriyor ve teşviki işmâm ediyor.
349
Hem meselâ: Yine Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervâh‑ı habîseyi teshìr edip, şerlerini men' ve umûr‑u nâfiada istihdam etmeyi ifâde eden şu âyetler ﴿مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ ilâ âhir ﴿وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَ ilâ âhir âyetiyle diyor ki; Yerin, insandan sonra zîşuûr olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temâs edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki; Cenâb‑ı Hakk’ın evâmirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir.”
Cenâb‑ı Hak ma'nen şu âyetin lisân‑ı remziyle der ki: Ey insan! Bana itâat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerîrlerini itâat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan, çok mevcûdât, hattâ cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.”
İşte beşerin, san'at ve fennin imtizacından süzülen, maddî ve manevî fevkalâde hassâsiyetinden tezâhür eden ispirtizma gibi celb‑i ervâh ve cinlerle muhâbereyi şu âyet, en nihâyet hududunu çiziyor ve en fâideli sûretlerini ta'yin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine emvât nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh‑ı habîseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil; belki tılsımat‑ı Kur'âniye ile onları teshìr etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.
Hem, temessül‑ü ervâha işâret eden Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’ın ifritleri celb ve teshìrine dair âyetler, hem; ﴿فَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا misillû bazı âyetler, rûhânilerin temessülüne işâret etmekle beraber celb‑i ervâha dahi işâret ediyorlar. Fakat, işâret olunan celb‑i ervâh-ı tayyibe ise, medenîlerin yaptığı gibi hezeliyât sûretinde bazı oyuncaklara o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan rûhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil, belki ciddi olarak ve ciddi bir maksad için Muhyiddin‑i Arabî gibi zâtlar ki, istediği vakit ervâh ile görüşen bir kısım ehl‑i velâyet misillû, onlara müncelib olup münâsebet peydâ etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece takarrüb etmekle rûhâniyetlerinden manevî istifade etmektir ki, âyetler ona işâret eder ve işâret içinde bir teşviki ihsâs ediyorlar ve bu nev'i san'at ve fünûn‑u hafiyenin en ileri hududunu çiziyor ve en güzel sûretini gösteriyorlar
350
Hem meselâ: Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’ın mu'cizelerine dair; ﴿اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِ﴿يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ ve ﴿عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ âyetler delâlet ediyor ki: Cenâb‑ı Hak, Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’ın tesbihâtına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir edâ vermiştir ki, dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillû ve birer insan gibi bir serzâkirin etrafında ufkî halka tutup bir dâire olarak tesbihât ediyorlardı.
Acaba bu mümkün müdür, hakikat mıdır?
Evet hakikattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünkü, aks‑i sadâ vâsıtasıyla dağın önünde sen Elhamdülillâh de. Dağ da aynen senin gibi Elhamdülillâh diyecek. Mâdem bu kàbiliyeti, Cenâb‑ı Hak dağlara ihsân etmiştir; elbette o kàbiliyet inkişaf ettirilebilir ve o çekirdek sünbüllenir.
İşte Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a risaletiyle beraber hilâfet‑i rû-yi zemini, müstesnâ bir sûrette ona verdiğinden; o geniş risalet ve muazzam saltanata lâyık bir mu'cize olarak o kàbiliyet çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş ki; çok büyük dağlar, birer nefer, birer şâkird, birer mürîd gibi Hazret‑i Dâvud’a iktidâ edip O’nun lisânıyla, O’nun emriyle Hàlık‑ı Zülcelâl’e tesbihât ediyorlardı. Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm ne söylese onlar da tekrar ediyorlardı. Nasıl ki şimdi vesâit‑i muhâbere ve vesâil‑i irtibatın kesret ve tekemmülü sebebiyle haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm ordusuna bir ânda Allâhu Ekber dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir. Mâdem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisânıyla mecâzî olarak konuşturur; elbette Cenâb‑ı Hakk’ın haşmetli bir kumandanı, hakîki olarak konuşturur, tesbihât yaptırır.
351
Bununla beraber her cebelin bir şahs‑ı manevîsi bulunduğunu ve ona münâsib birer tesbih ve birer ibâdeti olduğunu, eski Söz’lerde beyân etmişiz. Demek her dağ, insanların lisânıyla aks‑i sadâ sırrıyla tesbihât yaptıkları gibi, kendi elsine‑i mahsûsalarıyla dahi Hàlık‑ı Zülcelâl’e tesbihâtları vardır. ﴿وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً﴿عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ cümleleriyle Hazret‑i Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâm’a, kuşlar envâ'ının lisânlarını, hem isti'dâdlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını, onlara Cenâb‑ı Hakk’ın ihsân ettiğini şu cümleler gösteriyorlar. Evet mâdem hakikattir, mâdem rû‑yi zemin bir sofra‑i Rahmândır, insanın şerefine kurulmuştur; öyle ise, o sofradan istifade eden sâir hayvanat ve tuyûrun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip, ilhâm‑ı İlâhî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misillû kuşları konuşturarak, medeniyet‑i beşeriyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve etmiştir; öyle de, başka kuş ve hayvanların isti'dâd dili bilinirse, çok tâifeleri var ki; karındaşları hayvanat‑ı ehliye gibi birer mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ; çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar fâideli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir.
İşte kuşlardan şu nev'i istifade ve teshìri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en müntehâ hududunu şu âyet çiziyor, en uzak hedefini ta'yin ediyor, en haşmetli sûretine parmakla işâret ediyor ve bir nev'i teşvik eder.
İşte Cenâb‑ı Hak şu âyetlerin lisân‑ı remziyle ma'nen diyor ki:
352
Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, O’nun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adâletine medâr olmak için mülkümdeki muazzam mahlûkatı O’na musahhar edip konuşturuyorum ve cünûdumdan ve hayvanatımdan çoğunu O’na hizmetkâr veriyorum. Öyle ise, herbirinize de mâdem gök ve yer ve dağlar, hamlinden çekindiği bir emânet‑i kübrâyı tevdî' etmişim. Halife‑i zemin olmak isti'dâdını vermişim. Şu mahlûkatın da dizginleri kimin elinde ise, O’na râm olmanız lâzımdır; O’nun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin ve onların dizginleri elinde olan Zât’ın nâmına elde edebilseniz ve isti'dâdlarınıza lâyık makama çıksanız…”
Mâdem hakikat böyledir; mânâsız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektûb postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel; en hoş, en yüksek, en ulvî bir eğlence‑i masûmâneye çalış ki, dağlar sana Dâvudvâri birer muazzam fonoğraf olabilsin ve hava‑i nesîmînin dokunmasıyla eşcâr ve nebâtâttan birer tel‑i mûsikî gibi nağamât‑ı zikriye kulağına gelsin ve dağ, binler dilleriyle tesbihât yapan bir acâibü'l‑mahlûkat mâhiyetini göstersin ve ekser kuşlar, Hüdhüd‑ü Süleymânî gibi birer mûnis arkadaş veya mutî' birer hizmetkâr sûretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin. Öteki lehviyât gibi, insaniyetin iktiza ettiği makamdan seni düşürtmesin
Hem meselâ: Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesi hakkında olan ﴿قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ âyetinde, üç işâret‑i latîfe var:
Birincisi: Ateş dahi, sâir esbâb‑ı tabîiye gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki; Hazret‑i İbrahim’i (Aleyhisselâm) yakmadı ve ona, yakma!” emrediliyor.
353
İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, bürûdetiyle ihrâk eder. Yani ihrâk gibi bir te'sir yapar. Cenâb‑ı Hak سَلَامًا (Hâşiye) lafzıyla bürûdete diyor ki: Sen de harâret gibi bürûdetinle ihrâk etme!” Demek o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi te'sir gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet, hikmet‑i tabîiyede nâr‑ı beyzâ hâlinde ateşin bir derecesi var ki, harâreti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harâreti kendine celbettiği için, şu tarz bürûdetle, etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimâd ettirip ma'nen bürûdetiyle ihrâk eder. İşte zemherir, bürûdetiyle ihrâk eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecâtına ve umum envâ'ına câmi' olan Cehennem içinde, elbette Zemheririn bulunması zarûrîdir.
Üçüncüsü: Cehennem ateşinin te'sirini men'edecek ve emân verecek îmân gibi bir madde‑i maneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillû; dünyevî ateşinin dahi te'sirini men'edecek bir madde‑i maddiye vardır. Çünkü; Cenâb‑ı Hak, ism‑i Hakîm iktizasıyla; bu dünya dâru'l‑hikmet olmak hasebiyle, esbâb perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise, Hazret‑i İbrahim’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukâvemet hâletini vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.
İşte bu işâretin remziyle ma'nen şu âyet diyor ki: Ey Millet‑i İbrahim; İbrahimvâri olunuz. maddî ve manevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe, hem burada hem orada bir zırh olsun. Rûhunuza îmânı giydirip, Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi; Cenâb‑ı Hakk’ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhâfaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.”
İşte beşerin mühim terakkiyâtından ve keşfiyâtındandır ki, bir maddeyi bulmuş; ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise; ona mukâbil bak ne kadar ulvî, latîf ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak, Hanîfen Müslimen tezgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor
354
Hem meselâ: ﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın da'vâ‑yı hilâfet-i kübrâda mu'cize‑i kübrâsı, ta'lim‑i Esmâ’dır.” diyor. İşte sâir enbiyânın mu'cizeleri, birer hususî hàrika‑i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyânın pederi ve dîvân‑ı Nübüvvet’in fâtihası olan Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın mu'cizesi, umum kemâlât ve terakkiyât‑ı beşeriyenin nihâyetlerine ve en ileri hedeflerine sarâhate yakın işâret ediyor.
Cenâb‑ı Hak (Celle Celâlühû), ma'nen şu âyetin lisân‑ı işâretiyle diyor ki:
Ey benî Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet da'vâsında rüchâniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı ta'lim ettiğimden, siz dahi, mâdem O’nun evlâdı ve vâris‑i isti'dâdısınız; bütün esmâyı taallüm edip mertebe‑i emânet-i kübrâda, bütün mahlûkata karşı, rüchâniyetinize liyâkatinizi göstermek gerektir. Zîra kâinât içinde bütün mahlûkat üstünde en yüksek makàmâta gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe‑i àliyeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız!‥
Fakat sizin pederiniz, bir defa şeytana aldandı; Cennet gibi bir makamdan, rû‑yi zemine muvakkaten sukùt etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda şeytana uyup Hikmet‑i İlâhiye’nin semâvâtından, tabiat dalâletine sukùta vâsıta yapmayınız. Vakit be‑vakit başınızı kaldırıp Esmâ‑i Hüsnâ’ma dikkat ederek, o semâvâta urûc etmek için fünûnunuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız; fünûn ve kemâlâtınızın menba'ları ve hakikatleri olan Esmâ‑i Rabbâniye’me çıkasınız ve o Esmâ’nın dûrbîniyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız…”
355

Bir Nükte‑i Mühimme ve Bir Sırr‑ı Ehemm

Şu âyet‑i acîbe, insanın câmiiyet‑i isti'dâdı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât‑ı ilmiye ve terakkiyât‑ı fenniye ve havârık‑ı sun'iyeyi Ta'lim‑i Esmâ ünvânıyla ifâde ve tâbir etmekte şöyle latîf bir remz‑i ulvî var ki:
Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat‑i àliyesi var ki; o hakikat, bir ism‑i İlâhî’ye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi' tecelliyâtı ve muhtelif dâireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at, kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir sûrette nâkıs bir gölgedir
Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta‑i müntehâsı, Cenâb‑ı Hakk’ın İsm‑i Adl ve Mukaddirine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşâhede etmektir.
Meselâ, tıb bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihâyeti ve hakikati, Hakîm‑i Mutlak’ın Şâfi ismine dayanıp, eczâhâne‑i kübrâsı olan rû‑yi zeminde rahîmâne cilvelerini, edviyelerde görmekle tıb, kemâlâtını bulur, hakikat olur.
Meselâ, hakikat‑i mevcûdâttan bahseden hikmetü'l‑eşya, Cenâb‑ı Hakk’ın (Celle Celâlühû) İsm‑i Hakîminin tecelliyât‑ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet, hikmet olabilir. Yoksa, ya hurâfâta inkılâb eder ve mâlâyaniyât olur veya felsefe‑i tabîiye misillû dalâlete yol açar.
İşte sana üç misâl!‥ Sâir kemâlât ve fünûnu bu üç misâle kıyâs et.
356
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, şu âyetle beşeri, şimdiki terakkiyâtında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihâyet mertebelere, arkasına dest‑i teşviki vurup, parmağıyla o mertebeleri göstererek: Haydi, arş ileri!” diyor. Bu âyetin hazine‑i uzmâsından şimdilik bu cevherle iktifâ ederek o kapıyı kapıyoruz
Hem meselâ: Hâtem‑i dîvân-ı nübüvvet ve bütün enbiyânın mu'cizeleri, O’nun da'vâ‑i risaletine bir tek mu'cize hükmünde olan enbiyânın serveri ve şu kâinâtın mâbihi'l‑iftiharı ve Hazret‑i Âdem’e (Aleyhisselâm) icmâlen ta'lim olunan bütün esmânın bütün merâtibiyle tafsîlen mazharı; yukarıya celâl ile parmağını kaldırmakla şakk‑ı Kamer eden ve aşağıya cemâl ile indirmekle yine on parmağından kevser gibi su akıtan ve bin mu'cizât ile musaddak ve müeyyed olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu'cize‑i kübrâsı olan Kur'ân‑ı Hakîm’in vücûh‑u i'câzının en parlaklarından olan hak ve hakikate dair beyânâtındaki cezâlet, ifâdesindeki belâğat, maânîsindeki câmiiyet, üslûblarındaki ulviyet ve halâveti ifâde eden: ﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا gibi çok âyât‑ı beyyinâtla ins ve cinnin enzârını, şu mu'cize‑i ebediyenin vücûh‑u i'câzından en zâhir ve en parlak vechine çeviriyor. Bütün ins ve cinnin damarlarına dokunduruyor. Dostlarının şevklerini, düşmanlarının inâdını tahrîk edip, azîm bir teşvik ile, şiddetli bir terğîb ile dost ve düşmanları, O’nu tanzîre ve taklide, yani nazîrini yapmak ve kelâmını O’na benzetmek için sevkediyor.
Hem öyle bir sûrette o mu'cizeyi nazargâh‑ı enâma koyuyor; güyâ insanın bu dünyaya gelişinden gaye‑i yegânesi, o mu'cizeyi hedef ve düstur ittihàz edip O’na bakarak, netice‑i hilkat-i insaniyeye bilerek yürümektir.
357
Elhâsıl: Sâir Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın mu'cizâtları, birer havârık‑ı san'ata işâret ediyor ve Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın mu'cizesi ise; esâsât‑ı san'at ile beraber, ulûm ve fünûnun, havârık ve kemâlâtının fihristesini bir sûret‑i icmâlîde işâret ediyor ve teşvik ediyor. Amma, mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ise; ta'lim‑i esmâ’nın hakikatine mufassalan mazhariyetini, hak ve hakikat olan ulûm ve fünûnun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kemâlâtı ve saadâtı vâzıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm teşvikatla, beşeri onlara sevkediyor. Hem öyle bir tarzda sevkeder, teşvik eder ki, o tarz ile şöyle anlattırıyor:
Ey insan! Şu kâinâttan maksad‑ı a'lâ, tezâhür‑ü Rubûbiyet’e karşı, ubûdiyet‑i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye‑i aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlât ile yetişmektir.”
Hem öyle bir sûrette ifâde ediyor ki, o ifâde ile şöyle işâret eder: Elbette nev'‑i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.”
Hem O Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, cezâlet ve belâğat‑ı Kur'âniye’yi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâğat ve cezâlet, bütün envâ'ıyla âhirzamanda en merğûb bir sûret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabûl ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silâhını, cezâlet‑i beyândan ve en mukâvemet‑sûz kuvvetini, belâğat‑ı edâdan alacaktır.”
358
Elhâsıl: Kur'ân’ın ekser âyetleri, herbiri birer hazine‑i kemâlâtın anahtarı ve birer define‑i ilmin miftâhıdır.
Eğer istersen Kur'ân’ın semâvâtına ve âyâtının nücûmlarına yetişesin; geçmiş olan yirmi aded Söz’leri, yirmi basamaklı bir merdiven yaparak çık. (Hâşiye‑1) Onunla gör ki; Kur'ân ne kadar parlak bir güneştir. Hakàik‑ı İlâhiye’ye ve hakàik‑ı mümkinât üstüne nasıl sâfî bir nur serpiyor ve parlak bir ziyâ neşrediyor, bak!‥
Netice: Mâdem enbiyâya dair olan âyetler, şimdiki terakkiyât‑ı beşeriyenin hàrikalarına birer nev'i işâretle beraber, daha ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz‑ı ifâdesi var ve mâdem herbir âyetin müteaddid mânâlara delâleti muhakkaktır, belki müttefekun‑aleyhtir ve mâdem enbiyâya ittibâ' etmek ve iktidâ etmeye dair evâmir‑i mutlaka var; öyle ise, şu geçmiş âyetlerin maânî‑i sarîhalarına delâletle beraber, san'at ve fünûn‑u beşeriyenin mühimlerine işârî bir tarzda delâlet, hem teşvik ediliyor denilebilir

İki Mühim Suâle Karşı İki Mühim Cevab

Birincisi

Eğer Desen: Mâdem Kur'ân, beşer için nâzil olmuştur; neden beşerin nazarında en mühim olan medeniyet hàrikalarını tasrîh etmiyor? Yalnız gizli bir remz ile, hafî bir îmâ ile, hafif bir işâretle, zaîf bir ihtar ile iktifâ ediyor?”
Elcevab: Çünkü: Medeniyet‑i beşeriye hàrikalarının hakları, bahs‑i Kur'ânîde o kadar olabilir. Zîra Kur'ân’ın vazife‑i asliyesi; dâire‑i Rubûbiyet’in kemâlât ve şuûnâtını ve dâire‑i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini ta'lim etmektir. Öyle ise; şu havârık‑ı beşeriyenin o iki dâirede hakları, yalnız bir zaîf remz, bir hafif işâret ancak düşer. Çünkü; onlar, dâire‑i Rubûbiyet’ten haklarını isteseler o vakit pek az hak alabilirler.
359
Meselâ; tayyare‑i beşer (Hâşiye‑2), Kur'ân’a dese: Bana bir hakk‑ı kelâm ver, âyâtında bir mevki ver.” Elbette o dâire‑i Rubûbiyet’in tayyareleri olan seyyârât, Arz, Kamer; Kur'ân nâmına diyecekler: Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.”
Eğer beşerin tahte'l‑bahirleri, Âyât‑ı Kur'âniye’den mevki isteseler; o dâirenin tahte'l‑bahirleri, (yani bahr‑i muhît-i havâîde ve esîr denizinde yüzen) zemin ve yıldızlar ona diyecekler: Yanımızda senin yerin, görünmeyecek derecede azdır.”
Eğer elektriğin parlak, yıldız‑misâl lambaları, hakk‑ı kelâm isteyerek âyetlere girmek isteseler; o dâirenin elektrik lambaları olan şimşekler, şahablar ve gök yüzünü zînetlendiren yıldızlar ve misbâhlar diyecekler: Işığın nisbetinde bahis ve beyâna girebilirsin.”
Eğer havârık‑ı medeniyet, dekàik‑ı san'at cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam taleb ederlerse o vakit, bir tek sinek onlara: Susunuz!” diyecek. Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zîra sizlerdeki, beşerin cüz'‑i ihtiyarıyla kesbedilen bütün ince san'atlar ve bütün nâzik cihâzlar toplansa benim küçücük vücûdumdaki ince san'at ve nâzenîn cihâzlar kadar acîb olamaz ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ ilâ âhir âyeti sizi susturur”.
Eğer o hàrikalar, dâire‑i ubûdiyete gidip o dâireden haklarını isterlerse, o zaman o dâireden şöyle bir cevab alırlar ki: Sizin münâsebetiniz bizimle pek azdır ve dâiremize kolay giremezsiniz.
Çünkü: Programımız budur ki: Dünya bir misâfirhânedir. İnsan ise, onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misâfirdir ve kısa bir ömürde hayat‑ı ebediyeye lâzım olan levâzımatı tedârik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.
Hâlbuki siz, ekseriyet itibariyle şu fânî dünyayı bir makarr‑ı ebedî nokta‑i nazarında ve gaflet perdesi altında, dünya‑perestlik hissiyle işlenmiş bir sûret sizde görülüyor. Öyle ise, hak‑perestlik ve âhireti düşünmeklik esâsları üzerine müesses olan ubûdiyetten hisseniz pek azdır. Lâkin, eğer kıymetdâr bir ibâdet olan sırf menfaat‑i ibâdullâh için ve menâfi'‑i umumîye ve istirahat‑i âmmeye ve hayat‑ı ictimâiyenin kemâline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem san'atkârlar ve mülhem keşşâflar, arkanızda ve içinizde varsa o hassas zâtlara şu Remz ve İşârât‑ı Kur'âniye sa'ye teşvik ve san'atlarını takdir etmek için elhak kâfî ve vâfîdir…”
360

İkinci Suâle Cevab

Eğer Desen: Şimdi şu tahkîkattan sonra şübhem kalmadı ve tasdik ettim ki; Kur'ân’da, sâir hakàikla beraber, medeniyet‑i hâzıranın hàrikalarına ve belki daha ilerisine işâret ve remz vardır. Dünyevî ve uhrevî saâdet‑i beşere lâzım olan herşey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat, niçin Kur'ân onları sarâhatle zikretmiyor; , muannid kâfirler dahi tasdike mecbur olsunlar, kalbimiz de rahat olsun?”
Elcevab: Din bir imtihandır, teklif‑i İlâhî bir tecrübedir; , ervâh‑ı àliye ile ervâh‑ı sâfile, müsâbaka meydânında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir mâdene ateş veriliyor; elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr‑ı imtihanda olan teklifat‑ı İlâhiye bir ibtilâdır ve bir müsâbakaya sevktir ki; isti'dâd‑ı beşer mâdeninde olan cevâhir‑i àliye ile mevâdd‑ı süfliye birbirinden tefrik edilsin.
Mâdem Kur'ân, bu dâr‑ı imtihanda, bir tecrübe sûretinde, bir müsâbaka meydânında, beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur; elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr‑u gaybiye-i istikbâliyeye yalnız işâret edecek ve hüccetini isbât edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarâhaten zikretse, sırr‑ı teklif bozulur. Âdeta gökyüzündeki yıldızlarla vâzıhan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ yazmak misillû bir bedâhete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsâbaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir rûh ile elmas gibi bir rûh (Hâşiye) beraber kalacaklar.
361
Elhâsıl: Kur'ân‑ı Hakîm, hakîmdir. Herşeye, kıymeti nisbetinde bir makam verir. İşte Kur'ân, binüçyüz sene evvel, istikbâlin zulümâtında müstetir ve gaybî olan semerât ve terakkiyât‑ı insaniyeyi görüyor ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha güzel bir sûrette gösterir.
Demek Kur'ân, öyle bir Zât’ın kelâmıdır ki, bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir ânda görüyor
İşte Mu'cizât‑ı Enbiyâ yüzünde parlayan bir lem'a‑i i'câz-ı Kur'ân!‥
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ وَوَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهِ ف۪ي كُلِّ اٰنٍ وَزَمَانٍ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ وَكَرِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا وَمَوْلٰينَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِيِّكَ وَرَسُولِكَ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَزْوَاجِهِ وَذُرِّيَّاتِهِ وَعَلَى النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ وَعَلَى الْمَلٰئِكَةِ الْمُقَرَّب۪ينَ وَالْاَوْلِيَاءِ وَالصَّالِح۪ينَ ❋ اَفْضَلَ صَلَاةٍ وَاَزْكٰى سَلَامٍ وَاَنْمٰى بَرَكَاتٍ بِعَدَدِ سُوَرِ الْقُرْاٰنِ وَاٰيَاتِهِ وَحُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَمَعَان۪يهِ وَاِشَارَاتِهِ وَرُمُوزِهِ وَدَلَالَاتِهِ وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَالْطُفْ بِنَا يَا اِلٰهَنَا يَا خَالِقَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ ❋ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ اٰم۪ينَ
362

Yirmibirinci Söz

İki Makamdır

Birinci Makam

﴿
﴿اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلٰى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: Namaz iyidir. Fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor!”
O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki; tenbellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zât o sözü, bütün nüfûs‑u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Mâdem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise, nefsimden başlarım.”
Dedim: Ey nefis!‥ Cehl‑i mürekkeb içinde, tenbellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukâbil Beş Îkazı benden işit.

Birinci Îkaz

Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir?‥ Hiç kat'î senedin var ki; gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?‥ Sana usanç veren tevehhüm‑ü ebediyettir. Keyf için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki; ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmidörtten birisini, hakîki bir hayat‑ı ebediyenin saâdetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarfetmek; usanmak şöyle dursun, belki ciddi bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrîke sebeb olur.
363

İkinci Îkaz

Ey şikem‑perver nefsim! Acaba her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?‥ Mâdem vermiyor; çünkü; ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise: Hâne‑i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdâsı, rûhumun âb‑ı hayatı ve latîfe‑i Rabbâniye’min hava‑i nesîmini cezb ve celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir.
Evet, nihâyetsiz teessürât ve elemlere ma'rûz ve mübtelâ ve nihâyetsiz telezzüzata ve emellere meftûn ve pür‑sevdâ bir kalbin kût ve kuvveti, herşeye kadîr bir Rahîm‑i Kerîm’in kapısını niyâz ile çalmakla elde edilebilir.
Evet, şu fânî dünyada kemâl‑i sür'atle vâveylâ‑yı firâkı koparan giden, ekser mevcûdâtla alâkadar bir rûhun âb‑ı hayatı ise, herşeye bedel bir Ma'bûd‑u Bâkî’nin, bir Mahbûb‑u Sermedî’nin çeşme‑i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir.
Evet, fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ezelî ve ebedî bir Zât’ın âyinesi olan ve nihâyetsiz derecede nâzik ve letâfetli bulunan zîşuûr bir sırr‑ı insanî, zînur bir latîfe‑i Rabbâniye, şu kasâvetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümâtlı ve boğucu olan ahvâl‑i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır. Ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

Üçüncü Îkaz

Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibâdet külfetini ve namazın meşakkatini ve musîbet zahmetini, bugün düşünüp muzdarib olmak; hem gelecek günlerdeki ibâdet vazifesini ve namaz hizmetini ve musîbet elemini, bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek, hiç kâr‑ı akıl mıdır?
Şu sabırsızlıkta misâlin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenâh kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu hâlde; o tutar, mühim bir kuvvetini sağ cenâha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem, sol cenâhta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden büyük bir kuvvet gönderir, Ateş et!‥” emrini verir, merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar; merkeze hücum eder, târ ü mâr eder.
364
Evet, buna benzersin. Çünkü; geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş. Elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti, kerâmete iltihak ve meşakkati, sevâba inkılâb etmiş. Öyle ise; ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddi bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise, mâdem gelmemişler, şimdiden düşünüp usanmak ve fütûr getirmek; aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir dîvâneliktir.
Mâdem hakikat böyledir, âkıl isen, ibâdet cihetinde yalnız bugünü düşün. Ve Onun bir saatini, ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarfediyorum.” de. O vakit senin acı bir fütûrun, tatlı bir gayrete inkılâb eder.
İşte ey sabırsız nefsim! Sen, üç sabır ile mükellefsin.
Birisi: Tâat üstünde sabırdır.
Birisi: Ma'siyetten sabırdır.
Diğeri: Musîbete karşı sabırdır.
Aklın varsa, şu üçüncü îkazdaki temsîlde görünen hakikati rehber tut. Merdâne Sabûr!” de, üç sabrı omuzuna al. Cenâb‑ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan her meşakkate ve her musîbete kâfî gelebilir ve o kuvvetle dayan.

Dördüncü Îkaz

Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife‑i ubûdiyet neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor? Hâlbuki bir adam sana birkaç para verse veyâhut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır ve fütûrsuz çalışırsın.
Acaba, bu misâfirhâne‑i dünyada âciz ve fakir kalbine kût ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıdâ ve ziyâ; ve herhalde mahkemen olan Mahşer’de sened ve berât; ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat Köprüsü’nde nur ve burâk olacak bir namaz, neticesiz midir? Veyâhut ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va'detse yüz gün seni çalıştırır. Hulfü'l‑va'd edebilir; o adama i'timâd edersin, fütûrsuz işlersin.
365
Acaba, hulfü'l‑va'd; hakkında muhâl olan bir Zât, Cennet gibi bir ücreti ve saâdet‑i ebediye gibi bir hediyeyi sana va'detse pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle O’nu va'dinde ittiham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir te'dibe ve dehşetli bir tâzibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütûrsuz hizmet ettiğin hâlde, Cehennem gibi bir haps‑i ebedînin havfı, en hafif ve latîf bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?

Beşinci Îkaz

Ey dünya‑perest nefsim! Acaba ibâdetteki fütûrun ve namazdaki kusurun, meşâğil‑i dünyeviyenin kesretinden midir? Veyâhut derd‑i maîşetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarfediyorsun?
Sen isti'dâd cihetiyle bütün hayvanatın fevkınde olduğunu ve hayat‑ı dünyeviyenin levâzımatını tedârikte, iktidar cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazife‑i asliyen hayvan gibi çabalamak değil, belki hakîki bir insan gibi, hakîki bir hayat‑ı dâime için sa'y etmektir.
Bununla beraber meşâğil‑i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzûlî bir sûrette karıştığın ve karıştırdığın mâlâyanî meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güyâ binler sene ömrün var gibi, en lüzumsuz ma'lûmât ile vakit geçiriyorsun. Meselâ: Zühal’in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır? Ve Amerika tavukları ne kadardır?” gibi kıymetsiz şeylerle kıymetdâr vaktini geçiriyorsun. Güyâ, kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun!‥
Eğer Desen: Beni namazdan ve ibâdetten alıkoyan ve fütûr veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd‑i maîşetin zarûrî işleridir.”
Öyle İse, Ben de Sana Derim Ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan, sonra biri gelse, dese ki: Gel on dakika kadar şurayı kaz, yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüd bulacaksın.” Sen ona: Yok, gelmem. Çünkü; on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak.” desen ne kadar dîvânece bir bahâne olduğunu elbette bilirsin.
Aynen onun gibi; sen şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terketsen, bütün sa'yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen, istirahat ve teneffüs vaktini, rûhun rahatına, kalbin teneffüsüne medâr olan namaza sarfetsen; o vakit bereketli nafaka‑i dünyeviye ile beraber, senin nafaka‑i uhreviyene ve zâd‑ı âhiretine ehemmiyetli bir menba' olan iki mâden‑i manevî bulursun:
366
Birinci Mâden: Bütün bağındaki yetiştirdiğin (Hâşiye) çiçekli olsun, meyveli olsun her nebâtın, her ağacın tesbihâtından, güzel bir niyet ile bir hisse alıyorsun.
İkinci Mâden: Hem, bu bağdan çıkan mahsulâttan kim yese, hayvan olsun, insan olsun, inek olsun, sinek olsun, müşteri olsun, hırsız olsun sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şart ile ki: Sen, Rezzâk‑ı Hakîki nâmına ve izni dâiresinde tasarruf etsen ve O’nun malını, O’nun mahlûkatına veren bir tevzîat memuru nazarıyla kendine baksan
İşte bak: Namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder. Ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder. Ve sa'ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve‑i manevî te'min eden o iki neticeden ve o iki mâdenden mahrum kalır, iflas eder. Hattâ ihtiyarlandıkça bahçecilikten usanır, fütûr gelir. Neme lâzım der Ben zâten dünyadan gidiyorum. Bu kadar zahmeti ne için çekeceğim?” diyecek, kendini tenbelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: Daha ziyâde ibâdetle beraber, sa'y‑i helâle çalışacağım. kabrime daha ziyâde ışık göndereceğim. Âhiretime daha ziyâde zahîre tedârik edeceğim.”
Elhâsıl: Ey nefis! Bil ki: Dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise; senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise, hakîki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakal günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi, hakîki istikbâl için teşkil olunan bir sandukça‑i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at.
Hem bil ki; her yeni gün sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümâtlı ve perîşan bir hâlde gider. Senin aleyhinde Âlem‑i Misâl’de şehâdet eder. Zîra herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsûs âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür; kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir; düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nâzik şeyleri kaba gösterdiği misillû; sen, kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehâdet ettirebilirsin.
367
Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni'‑i Zülcelâl’ine müteveccih olsan, birden sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdeta namazın bir elektrik lambası ve namaza niyetin onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümâtını dağıtır. Ve o herc ü merc‑i dünyeviyedeki karmakarışık, perîşaniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizam ve mânidâr bir kitabet‑i kudret olduğunu gösterir. ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyet‑i pür-envârından bir nuru, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in'ikâsıyla ışıklandırır. Senin lehinde nurâniyetle şehâdet ettirir.
Sakın deme: Benim namazım nerede, şu hakikat‑i namaz nerede!” Zîra bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmâl ve tafsîl ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin velev hissetmezse namazı, büyük bir velînin namazı gibi, şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır. velev şuûrun taalluk etmezse Fakat, derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden, mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar merâtib bulunur Öyle de; namazın derecâtında da, daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakikat‑i nurâniyenin esâsı bulunur
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ: « اَلصَّلٰوةُ عِمَادُ الدّ۪ينِ » وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
368

Yirmibirinci Söz’ün İkinci Makamı

Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder
﴿
﴿رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ
Ey maraz‑ı vesvese ile mübtelâ! Biliyor musun vesvesen neye benzer? Musîbete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mâhiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mâhiyetini bilsen, onu tanısan gider. Öyle ise, şu musîbetli vesvesenin aksâm‑ı kesîresinden kesîrü'l‑vukû' olan yalnız Beş Vechini beyân edeceğim. Belki sana ve bana şifâ olur. Zîra, şu vesvese öyle bir şeydir ki; cehil onu dâvet eder, ilim onu tardeder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

Birinci VecihBirinci Yara

Şeytan, evvelâ şübheyi kalbe atar. Eğer kalb kabûl etmezse şübheden şetme döner. Hayâle karşı, şetme benzer bazı pis hâtıraları ve münâfî‑i edeb çirkin hâlleri tasvir eder. Kalbe eyvâh dedirtir, ye'se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki; kalbi, Rabbine karşı sû‑i edebde bulunuyor. Müdhiş bir halecân ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:
369
Bak ey bîçâre vesveseli adam! Telâş etme; çünkü, senin hâtırına gelen şetm değil, belki tahayyüldür. Tahayyül‑ü küfür, küfür olmadığı gibi, tahayyül‑ü şetm dahi, şetm değildir. Zîra mantıkça tahayyül, hüküm değildir. Şetm ise, hükümdür. Hem bununla beraber o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü; senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme‑i şeytânîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm‑ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü; hükümsüz bir tahayyülü, hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder. Onun sözünü, ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zâten şeytanın da istediği odur.

İkinci Vecih

Budur ki: Mânâlar kalbden çıktıkları vakit, sûretlerden çıplak olarak hayâle girerler, oradan sûretleri giyerler. Hayâl ise, her vakit bir sebeb tahtında bir nev'i sûretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin sûretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse; ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, sûretler mülevves ve rezîl ise, giymek yoktur, fakat temâs var. Vesveseli adam, temâsı, telebbüsle iltibas eder. Eyvâh!” der, Kalbim ne kadar bozulmuş! Bu sefillik, bu hısset‑i nefis, beni matrûd eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder. Şu yaranın merhemi şudur:
Dinle ey bîçâre! Nasıl ki senin, namazın edeb‑i nezîhânesinin vesilesi olan zâhirî taharete, batnının bâtınındaki necâset ona te'sir etmez ve bozmaz; öyle de, maânî‑i mukaddesenin, sûret‑i mülevveseye mücâvereti zarar etmez. Meselâ: Sen âyât‑ı İlâhiye’yi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz, ya bir iştihâ, ya bevl gibi bir emr‑i müheyyic, şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayâlin, devâ‑i illet ve kazâ‑yı hâcetin levâzımatını görecek, bakacak, onlara münâsib süflî sûretleri nescedecek ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise, hasr‑ı nazardır, zann‑ı zarardır.
370

Üçüncü Vecih

Budur ki: Eşya mâbeynlerinde, bazı münâsebât‑ı hafiye bulunur. Hattâ hiç ümîd etmediğin şeyler içinde münâsebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur veya senin hayâlin, meşgul olduğu san'ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr‑ı münâsebettendir ki; bazen bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hâtıra getirir.
Fenn‑i Beyân’da beyân olunduğu gibi, Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayâlde sebeb‑i kurbiyettir.” Yani iki zıddın sûretlerinin cem'ine vâsıta, bir münâsebet‑i hayâliyedir. Bu münâsebetle gelen tahattura, tedâi‑yi efkâr tâbir edilir. Meselâ: Sen namazda, münâcâtta, Kâbe karşısında, huzur‑u İlâhî’de iken âyâtı tefekkürde olduğun bir hâlde, şu tedâi‑yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyaniyât‑ı rezîleye sevkeder.
Senin başın, böyle bir tedâi‑yi efkâra mübtelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibâha geldiğin ânda, dön. Aman ne kusur ettim!” deyip tedkikle meşgul olup durma; o zaîf münâsebet, senin dikkatinle kuvvet peydâ etmesin. Zîra teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zaîf tahatturun melekeye döner. Bir maraz‑ı hayâlî olur. Korkma, maraz‑ı kalbî değil. Şu nev'i tahattur ise, gâliben ihtiyarsızdır. Hususan hassas asabîlerde daha gâlibdir. Şeytan, şu nev'i vesvesenin mâdenini çok işlettirir. Şu yaranın merhemi şudur ki:
Tedâi‑yi efkâr, gâliben ihtiyarsızdır. Onda mes'ûliyet yoktur. Hem, tedâîde mücâveret var; temâs ve ihtilât yoktur. Onun için efkârın keyfiyetleri, birbirine sirâyet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki şeytan ile melek‑i ilhâm, kalb taraflarında mücâveretleri var ve füccâr ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez; öyle de, tedâi‑yi efkâr sâikasıyla istemediğin pis hayâlât gelip nezîh efkârın içine girse, zarar vermez; meğer kasden olsa veya zarar zannıyla onunla ziyâde meşgul olsa. Hem bazen kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur. Pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.
371

Dördüncü Vecih

Amelin en iyi sûretini taharrîden neş'et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüd ettikçe hâl ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken harama düşer. Bazen bir sünnetin araması, bir vâcibi terkettiriyor. Acaba amelim sahîh oldu mu?” der, iâde eder. Bu hâl devam eder, gayet ye'se düşer. Şeytan şu hâlinden istifade eder, onu yaralar.
Şu yaranın iki merhemi var:
Birinci Merhem: Bu gibi vesvese, Ehl‑i İ'tizâl’e lâyıktır. Çünkü, onlar derler: Medâr‑ı teklif olan ef'âl ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibariyle ya hüsnü var, sonra o hüsne binâen emredilmiş; veya kubhu var, sonra ona binâen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta‑i nazarında olan hüsün ve kubuh, zâtîdir; emir ve nehy‑i İlâhî ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: Acaba amelim nefsü'l‑emirdeki güzel sûrette yapılmış mıdır?”
Amma mezheb‑i hak olan Ehl‑i Sünnet ve Cemâat derler ki: Cenâb‑ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabîh olur.” Demek emir ile güzellik; nehiy ile çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubuh, mükellefin ıttılâ'ına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubuh ise, sûrî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir.
Meselâ, sen namaz kıldın veya abdest aldın. Hâlbuki namazını ve abdestini fesâda verecek bir sebeb, nefsü'l‑emirde varmış. Lâkin sen ona hiç muttali' olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahîhtir, hem hasendir. Mu'tezile der: Hakikatte kabîh ve fâsiddir. Lâkin senden kabûl edilir. Çünkü; cehlin var, bilmedin ve özrün var.” Öyle ise, Ehl‑i Sünnet mezhebine göre, zâhir‑i Şerîat’a muvâfık olarak işlediğin ameline: Acaba sahîh olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat, Kabûl olmuş mu?” de. Gururlanma, ucbe girme.
İkinci Merhem: Dinde harec yoktur.لَا حَرَجَ فِي الدّ۪ينِ Mâdem dört mezheb haktır. Mâdem istiğfara müncer olan derk‑i kusur ise, gurura müncer olan hüsn‑ü amelin rü'yetine böyle vesveseli adama müreccahtır. Yani böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse daha evlâdır.
372
Mâdem böyledir; sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hâl, bir harecdir. Hakikat‑i hâle muttali' olmak güçtür. Dindeki yüsre münâfîdir. لَاحَرَجَ فِي الدِّينِاَلدِّينُ يُسْرٌ esâsına muhâliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb‑i hakka muvâfık gelir. O bana kâfîdir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek ibâdeti lâyıkı vechile edâ edemediğimden istiğfar ve tazarru ile merhamet‑i İlâhiye’ye dehàlet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabûl olunmak için mütezellilâne bir niyâza vesiledir.”

Beşinci Vecih

Mesâil‑i îmâniyede şübhe sûretinde gelen vesvesedir. Bîçâre vesveseli adam, bazen tahayyülü, taakkul ile iltibas eder. Yani; hayâle gelen bir şübheyi, akla girmiş bir şübhe tevehhüm edip i'tikàdına halel gelmiş zanneder. Hem bazen tevehhüm ettiği bir şübheyi, îmâna zarar veren bir şek zanneder. Hem bazen tasavvur ettiği bir şübheyi, tasdik‑i aklîye girmiş bir şübhe zanneder. Hem bazen bir emr‑i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani dalâletin esbâbını anlamak sûretinde kuvve‑i müfekkirenin cevelânını ve tedkîkàtını ve bî‑tarafâne muhâkemesini, hilâf‑ı îmân zanneder.
İşte telkinât‑ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan ürkerek: Eyvâh! Kalbim bozulmuş, i'tikàdıma halel gelmiş.” der. O hâller, gâliben ihtiyarsız olduğundan, cüz'‑i ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye'se düşer.
Bu yaranın merhemi şudur ki:
373
Tahayyül‑ü küfür, küfür olmadığı gibi; tevehhüm‑ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur‑u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi; tefekkür‑ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü; hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür; tasdik‑i aklîden ve iz'ân‑ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz'‑i ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif‑i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz'ân, öyle değiller. Bir mîzana tâbidirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz'ân değiller. Öyle de, şübhe ve tereddüd sayılmazlar. Fakat eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstakar bir hâle gelse, o vakit hakîki bir nev'i şübhe, ondan tevellüd edebilir. Hem bî‑tarafâne muhâkeme nâmıyla veya insaf nâmına deyip, şıkk‑ı muhâlifi iltizam ede ede, öyle bir hâle gelir ki, ihtiyarsız taraf‑ı muhâlifi iltizam eder. Ona vâcib olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil‑i fuzûlîsi olacak bir hâlet, zihninde takarrur eder.
Şu nev'i vesvesenin en mühimmi budur ki: Vesveseli adam, imkân‑ı zâtî ile imkân‑ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Hâlbuki, ilm‑i kelâmın kaidelerindendir ki: İmkân‑ı zâtî ise, yakìn‑i ilmîye münâfî değil ve zarûret‑i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân‑ı zâtî ile muhtemeldir. Hâlbuki yakìnen, o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şüphesiz biliyoruz. Ve o ihtimal‑i imkânî ve o imkân‑ı zâtî, bize şek vermez, bir şübhe getirmez, yakìnimizi bozmaz. Meselâ: Şu güneş, zâtında mümkündür ki; bugün gurûb etmesin veya yarın tulû' etmesin. Hâlbuki, bu imkân yakìnimize zarar vermez, şübhe getirmez.
374
İşte bunun gibi, meselâ: Hakàik‑ı îmâniyeden olan hayat‑ı dünyeviyenin gurûbuna ve hayat‑ı uhreviyenin tulû'una, imkân‑ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakìn‑i îmânîye zarar vermez. Hem لَاعِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍyani: Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin, hiç ehemmiyeti yoktur.” olan kaide‑i meşhûre, hem usûlü'd‑din, hem usûlü'l‑fıkhın kaide‑i mukarreresindendir.
Eğer Desen: Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binâen bize belâ olmuş?”
Elcevab: İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl‑ı vesvese teyakkuza sebebdir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaydlığı atar, tehâvünü def'eder. Onun için Hakîm‑i Mutlak, şu dâr‑ı imtihanda, şu meydân‑ı müsâbakada, bize bir kamçı‑yı teşvik olarak vesveseyi şeytanın eline vermiş; beşerin başına vuruyor. Şâyet ziyâde incitse, Hakîm‑i Rahîm’e şekvâ etmeli, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ demeli
375

Yirmiikinci Söz

İki Makamdır

Birinci Makam

﴿
﴿وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
﴿وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir te'sir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki: Acîb bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki; kemâl‑i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl‑i hayretlerinden etraflarına baktılar, gördüler ki: Bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket Bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir Diğer bir cihette bakılsa, gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acâib âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki: Bir kısım mahlûklar var, bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar, onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işâretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.
O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: Şu acîb âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sâhibi, şu musanna' sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, O’nu tanımalıyız. Çünkü; anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren O’dur. O’nu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hàrika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâ'ıyla tezyîn eden ve ibret‑nümâ mu'cizâtlarla donatan bir Zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. O’nu tanımalıyız. Hem, ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”
376
Öteki adam dedi: İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.”
Arkadaşı cevaben dedi ki: Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir. Onun için O’na karşı lâkayd kalmak, hiç kâr‑ı akıl değildir.”
O serseri adam dedi: Ben bütün rahatımı, keyfimi, O’nu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesâdüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım!”
Akıllı arkadaşı ona dedi: Senin bu temerrüdün beni de, belki çokları da belâya atacaktır. Bir edebsizin yüzünden, bazen olur ki; bir memleket harâb olur.”
Yine o serseri dönüp dedi ki: Ya kat'iyyen bana isbât et ki; bu koca memleketin tek bir Mâliki, tek bir Sâni'i vardır. Yâhut bana ilişme!”
Cevaben arkadaşı dedi: Mâdem inâdın dîvânelik derecesine çıkmış, o inâdınla bizi ve belki memleketi bir kahre giriftâr edeceksin; ben de sana Oniki Bürhân ile göstereceğim ki: Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır ve o usta, herşeyi idare eden yalnız O’dur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve herşeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu'cize ve hàrikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar O’nun memurlarıdır.”

Birinci Bürhân

Gel her tarafa bak, herşeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü: Bak, bir dirhem (Hâşiye‑1) kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuûru (Hâşiye‑2) olmayan, gayet hakîmâne işler görüyor. Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sâhibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her mu'cize, herşey mu'cizekâr bir hàrika olmak lâzım gelir. Bu ise, bir safsatadır.
377

İkinci Bürhân

Gel bütün bu ovaları, bu meydânları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Herbirisinde o gizli Zât’tan haber veren işler var. Âdeta herbiri birer tuğrâ, birer sikke gibi, o gaybî Zât’tan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak; bir dirhem pamuktan (Hâşiye‑1) ne yapıyor. Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki; bizim gibi binler adam giyse ve yese, kâfî gelir. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını; gaybî avucuna aldı, bir et parçası (Hâşiye‑2) yaptı; bak, gör İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir Zât’a mahsûstur ki; bütün bu memleket, bütün eczâsıyla O’nun mu'cize‑i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.

Üçüncü Bürhân

Gel, bu müteharrik antika (Hâşiye‑3) san'atlarına bak! Herbirisi öyle bir tarzda yapılmış; âdeta bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne varsa, o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki; bu sarayın ustasından başka birisi gelip bu acîb sarayı küçük bir makinede dercetsin! Hem hiç mümkün müdür ki; bir kutu kadar bir makine bütün bir âlemi içine aldığı hâlde, tesâdüfî veyâhut abes bir , içinde bulunsun! Demek bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli Zât’ın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer dellâl, birer ilânnâme hükmündedirler. Lisân‑ı hâlleriyle derler ki: Biz öyle bir zâtın san'atıyız ki; bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve sühûletle icâd ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zâttır.”
378

Dördüncü Bürhân

Ey muannid arkadaş! Gel, sana daha acîbini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler değişti, değişiyor. Bir hâlette durmuyor. Dikkat et ki; bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular; birer hâkim‑i mutlak sûretini aldılar. Âdeta herbir şey, bütün eşyaya hükmediyor. İşte bu yanımızdaki bu makineye bak; (Hâşiye‑1) güyâ emrediyor. İşte onun tezyînâtına ve işlemesine lâzım levâzımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte oraya bak! O şuûrsuz cisim (Hâşiye‑2) güyâ bir işâret ediyor, en büyük bir cismi, kendine hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor. Daha başka şeyleri bunlara kıyâs et. Âdeta herbir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor.
Eğer o gizli Zât’ı kabûl etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahlûklarda; O Zât’ın bütün hünerlerini, san'atlarını, kemâlâtlarını, birer birer (o şeylere) vereceksin. İşte, aklın uzak gördüğü bir tek mu'ciz‑nümâ Zât’ın bedeline, milyarlar onun gibi mu'ciz‑nümâ, hem birbirine zıd, hem birbirine misil, hem birbiri içinde bulunsun; bu intizam bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar.
Hâlbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa, karıştırır. Çünkü; bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vâli, bir memlekette iki pâdişah bulunsa karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz hâkim‑i mutlak beraber bulunsun!
379

Beşinci Bürhân

Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimâtını gör ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak! Eğer nihâyetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir Zât’ın kalemi işlemezse bu nakışları, sâir şuûrsuz sebeblere, kör tesâdüfe, sağır tabiata verilse o vakit, ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu, öyle mu'ciz‑nümâ nakkàş, öyle bir hàrikulâde kâtib olması lâzım gelir ki; bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin. Çünkü, bak bu taşlardaki nakşa; (Hâşiye‑1) herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimât kanunları var, bütün memleketin teşkilât programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hàrikadır. Öyle ise; herbir nakış, herbir san'at, o gizli Zât’ın bir ilânnâmesidir, bir hâtemidir.
Mâdem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San'atlı bir nakış, nakkàşını bildirmemek olmaz Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkàş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin!‥

Altıncı Bürhân

Gel, bu geniş ovaya çıkacağız. (Hâşiye‑2) İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, bütün etrafı görülsün. Hem herşeyi yakınlaştıracak güzel dûrbînleri de beraber alacağız. Çünkü, bu acîb memlekette acîb işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor. İşte bak! Bu dağlar ve ovalar ve şehirler, birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor Öyle bir tarzda ki; milyonlarla birbiri içinde işler gayet muntazam sûrette değişiyor. Âdeta milyonlar mütenevvi' kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi pek acîb tahavvülât oluyor. Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli‑miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mâhiyetçe onlara benzer, fakat sûretçe ayrı, başkaları geldiler. Âdeta şu ova, dağlar, birer sahife; yüzbinlerle ayrı ayrı kitaplar, içinde yazılıyor. Hem hatâsız, noksansız olarak yazılıyor. İşte bu işler, yüz derece muhâldir ki; kendi kendine olsun.
380
Evet nihâyet derecede san'atlı, dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhâldir ki; kendilerinden ziyâde, san'atkârlarını gösteriyorlar. Hem bunları işleyici öyle mu'ciz‑nümâ bir Zât’tır ki; hiçbir , O’na ağır gelmez. Bin kitab yazmak, bir harf kadar O’na kolay gelir. Bununla beraber her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle herşeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne herkese lâyık oldukları lütûfları yapıyor, hem öyle ihsân‑perverâne umumî perdeler ve kapılar açıyor ki; herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle sehàvet‑perverâne sofralar kuruyor ki; bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, herbir tâifesine hàs ve lâyık, belki herbir ferdine mahsûs ismiyle ve resmiyle bir tabla‑i ni'met veriliyor.
İşte dünyada bundan muhâl bir şey var ki; bu gördüğümüz işler içinde tesâdüfî işler bulunsun veya abes ve fâidesiz olsun veya müteaddid eller karışsın veya ustası herşeye muktedir olmasın veya herşey O’na musahhar olmasın! İşte ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir bahâne bul!

Yedinci Bürhân

Ey arkadaş gel! Şimdi bu cüz'iyâtı bırakıp saray şeklindeki bu acîb âlemin eczâlarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz. İşte bak: Bu âlemde o derece intizam ile küllî işler yapılıyor ve umumî inkılâblar oluyor ki; âdeta bütün bu saraydaki mevcûd taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey, birer fâil‑i muhtar gibi bütün bu âlemin nizâmât‑ı külliyesini gözetip, ona göre tevfik‑i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdâdına koşuyor.
381
İşte bak! Gâibden acîb bir kafile (Hâşiye‑1) çıkıp geliyor. Merkebleri; ağaçlara, nebâtlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla‑i erzâk taşıyorlar. İşte bak! Bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzâklarını getiriyorlar. Hem de bak! Bu kubbede o azîm elektrik lambası, (Hâşiye‑2) onlara ışık verdiği gibi bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor; yalnız pişirilecek taamlar, bir dest‑i gaybî tarafından birer ipe takılıp (Hâşiye‑3) ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak! Bu bîçâre zaîf, nahîf, kuvvetsiz hayvancıklar nasıl onların başı önünde, latîf gıdâ ile dolu iki tulumbacık (Hâşiye‑4) takılmış, iki çeşme gibi; yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu ağzına yapıştırması kâfîdir.
Elhâsıl: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmîl için birbirine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Herşeyi buna kıyâs et; ta'dâd ile bitmez
İşte bütün bu hâller, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î gösterir ki; şu saray‑ı acîbin ustasına, yani şu garîb âlemin sâhibine herşey musahhardır. Herşey O’nun hesabına çalışır. Herşey O’na bir emirber nefer hükmündedir. Herşey O’nun kuvvetiyle döner. Herşey O’nun emriyle hareket eder. Herşey O’nun hikmetiyle tanzim olunur. Herşey O’nun keremiyle muâvenet eder. Herşey O’nun merhametiyle başkasının imdâdına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle!

Sekizinci Bürhân

Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray‑ı muhteşemin sâhibini tanımak istemiyorsun! Hâlbuki herşey, O’nu gösteriyor, O’na işâret ediyor, O’na şehâdet ediyor. Bütün bu şeylerin şehâdetini nasıl tekzîb ediyorsun? Öyle ise; bu sarayı da inkâr et ve Âlem yok, memleket yok.” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yâhut aklını başına al, beni dinle!
382
İşte bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta eden yeknesak unsurlar, mâdenler var. (Hâşiye) Âdeta memleketten çıkan herşey, o maddelerden yapılıyor. Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.
Hem bak, bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip hâline getiren, elbette bilbedâhe birdir. Çünkü; o , iştirâk kabûl etmez. Öyle ise; bütün nescolunan san'atlı şeyler, O’na mahsûstur. Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor; bütün ebnâ‑yı cinsleriyle öyle intişar etmiş; beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir ânda yapılıyor, nescediliyor. Demek bir tek zâtın işidir, bir tek emirle hareket ediyor. Yoksa böyle bir ânda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir hey'ette ittifak ve muvâfakat muhâldir. Öyle ise; bu san'atlı şeylerin herbirisi, o gizli Zât’ın bir ilânnâmesi hükmünde O’nu gösteriyor.
Güyâ herbir çiçekli kumaş, herbir san'atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu'ciz‑nümâ Zât’ın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer tuğrâsı hükmünde; lisân‑ı hâl ile herbirisi der: Ben kimin san'atıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve herbir nakış der: Beni kim dokudu ise, bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Herbir tatlı lokma der: Beni kim yapıyor, pişiriyorsa, bulunduğum kazan dahi onundur.” Herbir makine der: Beni kim yapmış ise, memlekette intişar eden bütün emsâlimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise; bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse o bize mâlik olabilir.” Meselâ, nasıl mîrîye mahsûs tek bir palaska veyâhut bir tek düğmeye mâlik olmak için onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki; onlara hakîki mâlik olsun. Yoksa o boşboğaz başı bozuktan, mîrî malıdır diye elinden alınıp tecziye edilir.
Elhâsıl: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhît birer maddedir, onların mâliki de bütün memlekete mâlik bir tek zât olabilir; öyle de, bütün memlekette intişar eden san'atlar, birbirine benzediği ve bir tek sikke izhâr ettikleri için bütün memleket yüzünde intişar eden masnû'lar, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san'atları olduğunu gösteriyorlar.
İşte ey arkadaş! Mâdem şu memlekette, yani şu saray‑ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü; bir kısım şeyler, bir iken ihâtası var. Bir kısım müteaddid ise fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için bir vahdet‑i nev'iye gösteriyor. Vahdet ise, bir Vâhid’i gösterir. Demek ustası da, mâliki de, sâhibi de, sâni'i de bir olmak lâzım gelir.
383
Bununla beraber sen buna dikkat et ki, bir perde‑i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor. (Hâşiye) Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Herbir ipin başına bak! Birer elmas, birer nişan, birer ihsân, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki; böyle garîb bir gayb perdesinden, böyle acîb ihsânatı, hedâyâyı, şu mahlûklara uzatan Zât’ı tanımamak, O’na teşekkür etmemek, ne kadar dîvânece bir harekettir? Çünkü, O’nu tanımazsan bilmecbûriye diyeceksin ki: Bu ipler, uçlarındaki elmasları, sâir hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe, bir pâdişahlık mânâsını vermek lâzım gelir. Hâlbuki gözümüzün önünde bir dest‑i gaybî, o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor.
Demek bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyâde, o mu'ciz‑nümâ Zât’ı gösteriyor. O’nu tanımazsan bütün bu şeyleri inkâr etmekle hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.

Dokuzuncu Bürhân

Gel, ey muhâkemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sâhibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü, istib'âd ediyorsun. O’nun acîb san'atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun. Hâlbuki asıl istib'âd, asıl müşkülât ve hakîki suûbetler ve dehşetli külfetler, O’nu tanımamaktadır.
Çünkü; O’nu tanısak, bütün bu saray, bu âlem, bir tek şey gibi kolay gelir, rahat olur, bu ortadaki ucuzluk ve mebzûliyete medâr olur.
Eğer tanımazsak ve O olmazsa, o vakit herbir şey, bütün bu saray kadar müşkülâtlı olur. Çünkü, herşey bu saray kadar san'atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak. (Hâşiye‑1) Eğer O’nun gizli matbaha‑i mu'ciz-nümâsından çıkmasa idi, şimdi kırk para ile aldığımız hâlde, yüz liraya alamazdık.
384
Evet bütün istib'âd, müşkülât, suûbet, helâket, belki muhâliyet, O’nu tanımamaktadır. Çünkü; nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi sühûlet peydâ eder. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse; herbir meyve, bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl bütün ordunun techizâtı bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa; kemiyetçe bir neferin techizâtı kadar kolaylaşır. Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde techizâtı yapılsa, alınsa; herbir neferin techizâtı için, bütün ordunun techizâtına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.