Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
333

Yirminci Söz

İki Makamdır

Birinci Makam

﴿
﴿وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَ
﴿اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً
﴿ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً
Bir gün şu âyetleri okurken iblisin ilkaâtına karşı Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden üç nükte ilhâm edildi. Vesvesenin sûreti şudur:
Dedi ki: Dersiniz, Kur'ân mu'cizedir. Hem nihâyetsiz belâğattadır. Hem, umuma her vakitte hidayettir. Hâlbuki şöyle bazı hâdisât‑ı cüz'iyeyi, tarihvâri bir sûrette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vâkıa‑i cüz'iyeyi, o kadar mühim tavsifât ile böyle zikretmek, hattâ o sûre‑i azîmeye de El‑Bakara tesmiye etmekte ne münâsebet var? Hem de Âdem’e secde olan hâdise, sırf bir emr‑i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz. Kavî bir îmândan sonra teslîm ve iz'ân edilebilir. Hâlbuki Kur'ân, umum ehl‑i akla ders veriyor. Çok yerlerde ﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ der, akla havâle eder. Hem taşların tesâdüfî olan bazı hâlât‑ı tabîiyesini ehemmiyetle beyân etmekte ne hidayet var?”
334
İlhâm olunan nüktelerin sûreti şudur:

Birinci Nükte

Kur'ân‑ı Hakîm’de çok hâdisât‑ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur‑u küllî saklanmış ve bir kanun‑u umumînin ucu olarak gösteriliyor. Nasıl ki, ﴿عَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا Hazret‑i Âdem’in melâikelere karşı kàbiliyet‑i hilâfet için bir mu'cizesi olan ta'lim‑i esmâ’dır ki, bir hâdise‑i cüz'iyedir. Şöyle bir düstur‑u küllînin ucudur ki:
Nev'‑i beşere câmiiyet‑i isti'dâd cihetiyle ta'lim olunan hadsiz ulûm ve kâinâtın envâ'ına muhît pek çok fünûn ve Hàlık’ın şuûnât ve evsâfına şâmil kesretli maârifin ta'limidir ki; nev'‑i beşere, değil yalnız melâikelere, belki semâvât ve arz ve dağlara karşı emânet‑i kübrâyı haml da'vâsında bir rüchâniyet vermiş ve hey'et‑i mecmuasıyla arzın bir halife‑i manevîsi olduğunu Kur'ân ifhâm ettiği misillû; Melâikelerin Âdem’e secdesiyle beraber, şeytanın secde etmemesi olan hâdise‑i cüz'iye-i gaybiye, pek geniş bir düstur‑u külliye-i meşhûdenin ucu olduğu gibi, pek büyük bir hakikati ihsâs ediyor. Şöyle ki:
335
Kur'ân, şahs‑ı Âdem’e melâikelerin itâat ve inkıyadını ve şeytanın tekebbür ve imtina'ını zikretmesiyle; nev'‑i beşere, kâinâtın ekser maddî envâ'ları ve o envâ'ın manevî mümessilleri ve müekkelleri musahhar olduklarını ve nev'‑i beşerin hâsselerinin bütün istifadelerine müheyyâ ve münkàd olduklarını ifhâm etmekle beraber, o nev'in isti'dâdâtını bozan ve yanlış yollara sevkeden mevâdd‑ı şerîre ile onların mümessilleri ve sekene‑i habîseleri, o nev'‑i beşerin tarîk‑ı kemâlâtında ne büyük bir engel, ne müdhiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, bir tek Âdem’le cüz'î hâdiseyi konuşurken bütün kâinâtla ve bütün nev'‑i beşerle bir mükâleme‑i ulviye ediyor.

İkinci Nükte

Mısır Kıt'ası, kumistan olan Sahrâ‑yı Kebîr’in bir parçası olduğundan Nil‑i Mübârek’in feyziyle gayet mahsuldâr bir tarla hükmüne geçtiğinden, o Cehennem‑nümûn sahrâ komşuluğunda şöyle Cennet‑misâl bir mevki‑i mübârekin bulunması, felâhat ve zirâati, ahâlisinde pek merğûb bir sûrete getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş ki; zirâati kudsiye ve vâsıta‑i zirâat olan Bakar”ı ve Sevr”i mukaddes, belki ma'bûd derecesine çıkarmış. Hattâ o zamandaki Mısır milleti sevr’e, bakar’a, ibâdet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda Benî‑İsrail dahi o kıt'ada neş'et ediyordu ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, İcl mes'elesinden anlaşılıyor.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve isti'dâdlarına işlemiş olan o bakar‑perestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile ifhâm ediyor.
İşte şu hâdise‑i cüz'iye ile bir düstur‑u küllîyi, her vakit, hem herkese gayet lüzumlu bir ders‑i hikmet olduğunu ulvî bir i'câz ile beyân eder.
Buna kıyâsen bil ki: Kur'ân‑ı Hakîm’de bazı hâdisât‑ı tarihiye sûretinde zikredilen cüz'î hâdiseler, küllî düsturların uçlarıdır. Hattâ çok sûrelerde zikr ve tekrar edilen kıssa‑i Mûsa’nın yedi cümlelerine misâl olarak Lemeât’ta, İ'câz‑ı Kur'ân Risalesi’nde o cüz'î cümlelerin herbir cüz'ünün, nasıl mühim bir düstur‑u küllîyi tazammun ettiğini beyân etmişiz. İstersen o risaleye müracaat et.
336

Üçüncü Nükte

﴿ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Şu âyeti okurken, müvesvis dedi ki: Herkese ma'lûm ve âdi olan taşların şu fıtrî bazı hâlât‑ı tabîiyesini, en mühim ve büyük mes'eleler sûretinde bahs ve beyânda ne mânâ var, ne münâsebet var, ne ihtiyaç var?”
Şu vesveseye karşı feyz‑i Kur'ân’dan şöyle bir nükte ilhâm edildi:
Evet, münâsebet var ve ihtiyaç var. Hem o derece büyük bir münâsebet ve ehemmiyetli bir mânâ ve o derece muazzam ve lüzumlu bir hakikat var ki, ancak Kur'ân’ın îcâz‑ı mu'cizi ve lütf‑u irşadıyla bir derece basitleştirilmiş ve ihtisar edilmiş.
Evet, i'câz‑ı Kur'ân’ın bir esâsı olan îcâz, hem hidayet‑i Kur'ân’ın bir nuru olan lütf‑u irşad ve hüsn‑ü ifhâm, iktiza ediyorlar ki; Kur'ân’ın muhâtabları içinde ekseriyeti teşkil eden avâma karşı küllî hakikatleri ve derin ve umumî düsturları, me'lûf ve cüz'î sûretler ile gösterilsin ve fikirleri basit olan umumî avâma karşı muazzam hakikatlerin yalnız uçları ve basit bir sûreti gösterilsin. Hem âdet perdesi tahtında ve zeminin altında hàrikulâde olan tasarrufât‑ı İlâhiye icmâlen gösterilsin. İşte bu sırra binâendir ki, Kur'ân‑ı Hakîm şu âyetle diyor:
337
Ey Benî‑İsrail ve ey benî Âdem! Sizlere ne olmuş ki; kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyâde katılaşmıştır! Zîra görmüyor musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak altında bir tabaka‑i azîme teşkil eden o koca taşlar, o kadar evâmir‑i İlâhiye’ye karşı mutî' ve musahhar ve icraat‑ı Rabbâniye altında o kadar yumuşak ve emirberdir ki; havada ağaçların teşkilinde tasarrufât‑ı İlâhiye, ne derece sühûletle cereyan ediyor; öyle de, tahte'z‑zemin ve o sert, sağır taşlarda o derece sühûlet ve intizam ile, hattâ damarlara karşı kanın cevelânı gibi muntazam su cedvelleri (Hâşiye) ve su damarları, kemâl‑i hikmetle o taşlarda mukâvemet görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada nebâtât ve ağaçların dallarının sühûletle sûret‑i intişarı gibi o derece sühûletle köklerin nâzik damarları, yer altındaki taşlarda mümânaat görmeyerek evâmir‑i İlâhî ile muntazaman intişar ettiğini Kur'ân işâret ediyor ve geniş bir hakikati, şu âyetle ders veriyor ve o ders ile, o kasâvetli kalblere bu mânâyı veriyor ve remzen diyor:
Ey Benî‑İsrail ve ey benî Âdem! Za'f ve acziniz içinde nasıl bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zât’ın evâmirine karşı o kalb, kasâvetle mukâvemet ediyor. Hâlbuki; o koca, sert taşların tabaka‑i muazzaması, O Zât’ın evâmiri önünde kemâl‑i inkıyadla, karanlıkta nâzik vazifelerini mükemmel îfâ ediyorlar. İtâatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan bütün zevi'l‑hayata, âb‑ı hayatla beraber sâir medâr‑ı hayatlarına öyle bir hazinedarlık ediyor ve öyle bir adâletle taksimata vesiledir ve öyle bir hikmetle tevzîata vâsıta oluyor ki: Hakîm‑i Zülcelâl’in dest‑i kudretinde balmumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır, mukâvemetsizdir ve azamet‑i kudretine karşı secdededir.
338
Zîra, toprak üstünde müşâhede ettiğimiz şu masnûât‑ı muntazama ve şu hikmetli ve inâyetli tasarrufât‑ı İlâhiye misillû, zemin altında aynen cereyan ediyor. Belki, hikmeten daha acîb ve intizamca daha garîb bir sûrette hikmet ve inâyet‑i İlâhiye tecellî ediyor.
Bakınız! En sert ve hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi evâmir‑i tekvîniyeye karşı yumuşaklık gösteriyorlar ve memur‑u İlâhî olan o latîf sulara, o nâzik köklere, o ipek gibi damarlara o derece mukâvemetsiz ve kasâvetsizdir. Güyâ bir âşık gibi, o latîf ve güzellerin temâsıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor!
Hem, ﴿وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ ile şöyle bir hakikat‑i muazzamanın ucunu gösteriyor ki:
Taleb‑i rü'yet hâdisesinde, meşhûr dağın tecellî ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi; umum rû‑yi zeminde, aslı, sudan incimâd etmiş âdeta yekpâre taşlardan ibaret olan ekser dağların, zelzele veya bazı hâdisât‑ı arziye sûretinde tecelliyât‑ı Celâliye ile o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet verici tecelliyât‑ı Celâliyenin zuhûruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı ufalanıp toprağa kalbolup, nebâtâta menşe' olur. Diğer bir kısmı taş kalarak, yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp, sekene‑i zeminin meskeni gibi birçok işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî bazı hikem ve menâfi' için Kudret ve Hikmet‑i İlâhiye’ye secde‑i itâat ederek, desâtir‑i Hikmet-i Sübhâniye’ye emirber şeklini alıyorlar.
Elbette o haşyetten, o yüksek mevkii terkedip mütevâziâne aşağı yerleri ihtiyar etmek ve o mühim menfaatlere sebeb olmak beyhûde olmayıp başıboş değil ve tesâdüfî dahi olmadığı, belki bir Hakîm‑i Kadîr’in tasarrufât‑ı hakîmânesiyle, o intizamsızlık içinde zâhirî nazara görünmeyen bir intizam‑ı hakîmâne bulunduğuna delil ise; o taşlara müteallik fâideler, menfaatler ve onlar, üstünde yuvarlandıkları dağın cesedine giydirilen ve çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla münakkaş ve müzeyyen olan gömleklerin kemâl‑i intizamı ve hüsn‑ü san'atı; kat'î, şüphesiz şehâdet eder.
339
İşte, şu üç âyetin, hikmet nokta‑i nazarında ne kadar kıymetdâr olduğunu gördünüz. Şimdi bakınız Kur'ân’ın letâfet‑i beyânına ve i'câz‑ı belâğatına; nasıl şu zikrolunan büyük ve geniş ve ehemmiyetli hakikatlerin uçlarını üç fıkra içinde üç vâkıa‑i meşhûre ve meşhûde ile gösteriyor ve medâr‑ı ibret üç hâdise‑i uhrâyı hatırlatmakla latîf bir irşad yapar, mukâvemet‑sûz bir zecreder.
Meselâ, ikinci fıkrada der: ﴿وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ
Şu fıkra ile, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın asâsına karşı kemâl‑i şevk ile inşikak edip on iki gözünden on iki çeşme akıtan taşa işâret etmekle, şöyle bir mânâyı ifhâm ediyor ve ma'nen diyor:
Ey Benî‑İsrail! Bir tek mu'cize‑i Mûsa’ya (A.S.) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır. Ya haşyetinden veya sürûrundan ağlayarak sel gibi yaş akıttığı hâlde, hangi insafla bütün mu'cizât‑ı Mûseviye’ye (A.S.) karşı temerrüd ederek ağlamayıp, gözünüz cümûd ve kalbiniz katılık ediyor?
Hem üçüncü fıkrada der: ﴿وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ
Şu fıkra ile, Tûr‑i Sînâ’daki münâcât‑ı Mûseviye’de (A.S.) vukû' bulan tecelliye‑i Celâliye heybetinden koca dağ parçalanıp dağılması ve o haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olan vâkıa‑i meşhûreyi ihtar ile şöyle bir mânâyı ders veriyor ki:
Ey kavm‑i Mûsa! Nasıl, Allah’tan korkmuyorsunuz? Hâlbuki taşlardan ibaret olan dağlar, O’nun haşyetinden ezilip dağılıyor ve sizden ahz‑ı mîsâk için üstünüzde Cebel‑i Tûr’u tuttuğunu, hem taleb‑i rü'yet hâdisesinde dağın parçalanmasını bilip ve gördüğünüz hâlde, ne cesâretle O’nun haşyetinden titremeyip, kalbinizi katılık ve kasâvette bulunduruyorsunuz?
340
Hem birinci fıkrada diyor: ﴿وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ
Bu fıkra ile, dağlardan nebeân eden Nil‑i mübârek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evâmir‑i tekvîniyeye karşı ne kadar hàrika‑nümâ ve mu'cizevâri bir sûrette mazhar ve musahhar olduğunu ifhâm eder ve onunla böyle bir mânâyı müteyakkız kalblere veriyor ki: şöyle azîm ırmakların, elbette mümkün değil şu dağlar hakîki menba'ları olsun. Çünkü; farazâ o dağlar tamamen su kesilse ve mahrûtî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür'atli ve kesretli cereyanlarına muvâzeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler ve o kesretli masârife karşı gâliben bir metre kadar toprakta nüfûz eden yağmur, kâfî vâridât olamaz.
Demek ki, şu enhârın nebeânları, âdi ve tabîi ve tesâdüfî bir değildir. Belki pek hàrika bir sûrette Fâtır‑ı Zülcelâl, onları sırf hazine‑i gaybdan akıttırıyor.
İşte bu sırra işâreten, bu mânâyı ifâde için hadîste rivâyet ediliyor ki: O üç nehrin herbirine, Cennet’ten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler.” Hem bir rivâyette denilmiş ki: Şu üç nehrin menba'ları, Cennet’tendir.” Şu rivâyetin hakikati şudur ki: Mâdem esbâb‑ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeânına kàbil değildir. Elbette menba'ları, bir âlem‑i gaybdadır ve gizli bir hazine‑i rahmetten gelir ki; masârif ile vâridâtın muvâzenesi devam eder.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, şu mânâyı ihtar ile şöyle bir ders veriyor ki, der:
Ey Benî‑İsrail ve ey benî Âdem! Kalb katılığı ve kasâvetinizle öyle bir Zât‑ı Zülcelâl’in evâmirine karşı itâatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems‑i Sermedî’nin ziyâ‑yı mârifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki; Mısır’ınızı Cennet sûretine çeviren Nil‑i mübârek gibi koca nehirleri, âdi, câmid taşların ağızlarından akıtıp mu'cizât‑ı kudretini, şevâhid‑i vahdâniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhûr ve ifâzaları derecesinde kâinâtın kalbine ve zeminin dimağına vererek, cin ve insin kulûb ve ukùlüne isâle ediyor. Hem, hissiz, câmid bazı taşları böyle acîb bir tarzda mu'cizât‑ı kudretine mazhar etmesi, (Hâşiye) Güneş’in ziyâsı, Güneş’i gösterdiği gibi, O Fâtır‑ı Zülcelâl’i gösterdiği hâlde, nasıl O’nun o nur‑u mârifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?
341
İşte, şu üç hakikate nasıl bir belâğat giydirilmiş gör ve belâğat‑ı irşadiyeye dikkat et! Acaba hangi kasâvet ve katılık vardır ki, böyle harâretli şu belâğat‑ı irşada karşı dayanabilsin, ezilmesin?‥
İşte baştan buraya kadar anladınsa, Kur'ân‑ı Hakîm’in irşadî bir lem'a‑i i'câzını gör, Allah’a şükret!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى وَوَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهِ اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَك۪يمُ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
342

Yirminci Söz’ün İkinci Makamı

Mu'cizât‑ı Enbiyâ yüzünde parlayan bir lem'a‑i i'câz-ı Kur'ân
Âhirdeki iki suâl ve iki cevaba dikkat et.
﴿
﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ
Ondört sene evvel, (şimdi otuz seneden geçti) şu âyetin bir sırrına dair İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki tefsirimde Arabiyyü'l‑ibare bir bahis yazmıştım. Şimdi arzuları bence ehemmiyetli olan iki kardaşım, o bahse dair Türkçe olarak bir parça izâh istediler. Ben de Cenâb‑ı Hakk’ın tevfikine i'timâden ve Kur'ân’ın feyzine istinâden diyorum ki:
Bir kavle göre Kitab‑ı Mübîn, Kur'ân’dan ibarettir. Yaş ve kuru, herşey içinde bulunduğunu, şu âyet‑i kerîme beyân ediyor. Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat herkes, herşeyi içinde göremez. Zîra, muhtelif derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri, bazen nüveleri, bazen icmâlleri, bazen düsturları, bazen alâmetleri; ya sarâhaten, ya işâreten, ya remzen, ya ibhamen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad‑ı Kur'ân’a münâsib bir tarzda ve iktiza‑yı makam münâsebetinde şu tarzların birisiyle ifâde ediliyor. Ezcümle:
Beşerin san'at ve fen cihetindeki terakkiyâtlarının neticesi olan havârık‑ı san'at ve garâib‑i fen olarak tayyare, elektrik, şimendifer, telgraf gibi şeyler vücûda gelmiş ve beşerin hayat‑ı maddiyesinde en büyük mevki almışlar. Elbette umum nev'‑i beşere hitâb eden Kur'ân‑ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz. Evet bırakmamış. İki Cihet ile onlara da işâret etmiştir.
Birinci cihet: Mu'cizât‑ı Enbiyâ sûretiyle
İkinci kısım şudur ki: Bazı hâdisât‑ı tarihiye sûretinde işâret eder.
343
Ezcümle: ﴿قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ ❋ اَلنَّارِذَاتِ الْوَقُودِ ❋ اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ ❋ وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ شُهُودٌ ❋ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ(Hâşiye‑1)
Kezâ: ﴿فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ ❋ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ gibi âyetlerle şimendifere işâret ettiği gibi, ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ(Hâşiye‑2) ﴿لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ âyeti, pek çok envâra, esrâra işâretle beraber elektriğe dahi remz ediyor. Şu ikinci kısım, hem çok zâtlar onlarla uğraştığından hem çok dikkat ve izâha muhtaç olduğundan ve hem çok olduğundan; şimdilik şimendifer ve elektriğe işâret eden şu âyetlerle iktifâ edip o kapıyı açmayacağım.
Birinci kısım ise, mu'cizât‑ı enbiyâ sûretinde işâret ediyor. Biz dahi o kısımdan bazı nümûneleri misâl olarak zikredeceğiz.
344

Mukaddime

İşte Kur'ân‑ı Hakîm, enbiyâları, insanın cemâatlerine terakkiyât‑ı maneviye cihetinde birer pişdâr ve imâm gönderdiği gibi; yine insanların terakkiyât‑ı maddiye sûretinde dahi o enbiyânın herbirisinin eline bazı hàrikalar verip, yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibâ'a emrediyor.
İşte enbiyâların manevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu'cizâtlarından bahis dahi onların nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki işmâm ediyor. Hattâ denilebilir ki; manevî kemâlât gibi maddî kemâlâtı ve hàrikaları dahi en evvel mu'cize eli nev'‑i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret‑i Nuh’un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan sefîne ve Hazret‑i Yûsuf’un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest‑i mu'cizedir.
Bu hakikate latîf bir işârettir ki; san'atkârların ekseri, herbir san'atta birer peygamberi pîr ittihàz ediyor. Meselâ: Gemiciler Hazret‑i Nuh’u (Aleyhisselâm), saatçiler Hazret‑i Yûsuf’u (Aleyhisselâm), terziler Hazret‑i İdris’i (Aleyhisselâm)
Evet mâdem Kur'ân’ın herbir âyeti, çok vücûh‑u irşadî ve müteaddid cihât‑ı hidayeti olduğunu ehl‑i tahkîk ve ilm‑i belâğat ittifak etmişler. Öyle ise, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en parlak âyetleri olan mu'cizât‑ı enbiyâ âyetleri; birer hikâye‑i tarihiye olarak değil, belki onlar çok maânî‑i irşadiyeyi tazammun ediyorlar.
Evet, mu'cizât‑ı enbiyâyı zikretmesiyle fen ve san'at‑ı beşeriyenin nihâyet hududunu çiziyor. En ileri gâyâtına parmak basıyor. En nihâyet hedeflerini ta'yin ediyor. Beşerin arkasına dest‑i teşviki vurup o gayeye sevkediyor. Zaman‑ı mâzi, zaman‑ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi, mâzinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir.
Şimdi misâl olarak o çok vâsi' menba'dan yalnız birkaç nümûnelerini beyân edeceğiz
Meselâ: Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesi olarak teshìr‑i havayı beyân eden ﴿وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyeti, Hazret‑i Süleyman, bir günde havada tayerân ile iki aylık bir mesâfeyi kat'etmiştir.” der. İşte bunda işâret ediyor ki; beşere yol açıktır ki, havada böyle bir mesâfeyi kat'etsin. Öyle ise, ey beşer! Mâdem sana yol açıktır; bu mertebeye yetiş ve yanaş.
345
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisânıyla ma'nen diyor: Ey insan! Bir abdim, hevâ‑yı nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tenbelliğini bırakıp bazı kavânîn‑i âdetimden güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz.”
Hem Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesini beyân eden: ﴿فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا ilâ âhir Bu âyet işâret ediyor ki; zemin tahtında gizli olan rahmet hazinelerinden, basit âletlerle istifade edilebilir. Hattâ taş gibi bir sert yerde, bir asâ ile âb‑ı hayat celbedilebilir. İşte şu âyet, bu mânâ ile beşere der ki: Rahmetin en latîf feyzi olan âb‑ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise, haydi çalış, bul!”
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı remziyle ma'nen diyor ki: Ey insan! Mâdem bana i'timâd eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki; her istediği yerde âb‑ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavânîn‑i rahmetime istinâd etsen şöyle ona benzer veyâhut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!”
İşte beşer terakkiyâtının mühimlerinden birisi, bir âletin icâdıdır ki; ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihâyât ve gâyât‑ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet, şimdiki hâl‑i hâzır tayyareden çok ileri nihâyetlerinin noktalarını ta'yin etmiştir
Hem meselâ: Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesine dair; ﴿وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِي الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِ Kur'ân, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nasıl ahlâk‑ı ulviyesine ittibâ'a beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san'at‑ı àliyeye ve tıbb‑ı Rabbânî’ye, remzen terğîb ediyor. İşte şu âyet işâret ediyor ki: En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musîbet‑zede benî Âdem! Me'yûs olmayınız. Her dert ne olursa olsun dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür!”
346
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı işâretiyle ma'nen diyor ki: Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı; biri de, maddî dertlerin ilâcı. İşte ölmüş kalbler nur‑u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, O’nun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ buluyor. Sen de benim eczâhâne‑i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”
İşte beşerin tıb cihetindeki şimdiki terakkiyâtından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işâret ediyor ve teşvik yapıyor.
Hem meselâ: Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm hakkında: ﴿وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ﴿وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm hakkında: ﴿وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ âyetleri işâret ediyorlar ki; telyîn‑i hadîd, en büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir ki, büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet, telyîn‑i hadîd, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühâsı eritmek ve mâdenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanâyi‑i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esâsı ve mâdenidir. İşte şu âyet işâret ediyor ki: Büyük bir resûle, büyük bir halife‑i zemine, büyük bir mu'cize sûretinde, büyük bir ni'met olarak telyîn‑i hadîddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanâyi‑i umumiyeye medâr olmaktır.”
Mâdem bir resûle hem halife, yani hem manevî hem maddî bir hâkime, lisânına hikmet ve eline san'at vermiş. Lisânındaki hikmete sarîhan teşvik eder. Elbette elindeki san'ata dahi terğîb işâreti var.
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı işâretiyle ma'nen diyor: Ey benî Âdem! Evâmir‑i teklifiyeme itâat eden bir abdimin lisânına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, herşeyi kemâl‑i vuzûh ile fasledip hakikatini gösteriyor ve eline de öyle bir san'at verdim ki, elinde balmumu gibi demiri her şekle çevirir. Halifelik ve pâdişahlığına mühim kuvvet elde eder. Mâdem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir, hem hayat‑ı ictimâiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir‑i tekvîniyeme itâat etseniz, o hikmet ve o san'at, size de verilebilir. Mürûr‑u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz.”
347
İşte beşerin san'at cihetinde en ileri gitmesi ve maddî kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde etmesi, telyîn‑i hadîd iledir ve izâbe‑i nühâs iledir. Âyette nühâs, kıtr ile tâbir edilmiş. Şu âyetler, umum nev'‑i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tenbellerine şiddetle ihtar ediyor
Hem meselâ: Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, Taht‑ı Belkîs’i yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim‑i ilm-i celb, dedi: Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim.” olan hâdise‑i hàrikaya delâlet eden şu âyet: ﴿قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ ilâ âhir İşâret ediyor ki; uzak mesâfelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzar etmek mümkündür. Hem vâkidir ki: Risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, hem masûmiyetine, hem de adâletine medâr olmak için pek geniş olan aktâr‑ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali' olmak ve raiyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu'cize sûretinde Cenâb‑ı Hak ihsân etmiştir. Demek, Cenâb‑ı Hakk’a i'timâd edip Süleyman Aleyhisselâm’ın lisân‑ı ismetiyle istediği gibi, o da lisân‑ı isti'dâdıyla Cenâb‑ı Hak’tan istese ve kavânîn‑i âdetine ve inâyetine tevfik‑i hareket etse; ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir.
Demek; Taht‑ı Belkîs Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyâhut sûretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların sûretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte, uzak mesâfede, celb‑i sûrete ve savta haşmetli bir sûrette işâret ediyor ve ma'nen diyor:
348
Ey ehl‑i saltanat! Adâlet‑i tâmme yapmak isterseniz Süleymanvâri, rû‑yi zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü, bir hâkim‑i adâlet-pîşe, bir pâdişah‑ı raiyet-perver; aktâr‑ı memleketine, her istediği vakit muttali' olmak derecesine çıkmakla mes'ûliyet‑i maneviyeden kurtulur veya tam adâlet yapabilir.”
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı remziyle ma'nen diyor ki: Ey benî Âdem! Mâdem bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adâlet‑i tâmme yapmak için; ahvâl ve vukûât‑ı zemine bizzat ıttılâ' veriyorum ve mâdem herbir insana, fıtraten, zemine bir halife olmak kàbiliyetini vermişim. Elbette o kàbiliyete göre rû‑yi zemini görecek ve bakacak, anlayacak isti'dâdını dahi vermesini, hikmetim iktiza ettiğinden vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de, nev'an yetişebilir. Maddeten erişemezse de, ehl‑i velâyet misillû, ma'nen erişebilir. Öyle ise; şu azîm ni'metten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife‑i ubûdiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rû‑yi zemini, her tarafı herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz. ﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ ’deki fermân‑ı Rahmânî’yi dinleyiniz.”
İşte beşerin nâzik san'atlarından olan celb‑i sûret ve savtların çok ilerisindeki nihâyât hududunu şu âyet, remzen gösteriyor ve teşviki işmâm ediyor.
349
Hem meselâ: Yine Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervâh‑ı habîseyi teshìr edip, şerlerini men' ve umûr‑u nâfiada istihdam etmeyi ifâde eden şu âyetler ﴿مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ ilâ âhir ﴿وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَ ilâ âhir âyetiyle diyor ki; Yerin, insandan sonra zîşuûr olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temâs edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki; Cenâb‑ı Hakk’ın evâmirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir.”
Cenâb‑ı Hak ma'nen şu âyetin lisân‑ı remziyle der ki: Ey insan! Bana itâat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerîrlerini itâat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan, çok mevcûdât, hattâ cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.”
İşte beşerin, san'at ve fennin imtizacından süzülen, maddî ve manevî fevkalâde hassâsiyetinden tezâhür eden ispirtizma gibi celb‑i ervâh ve cinlerle muhâbereyi şu âyet, en nihâyet hududunu çiziyor ve en fâideli sûretlerini ta'yin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine emvât nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh‑ı habîseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil; belki tılsımat‑ı Kur'âniye ile onları teshìr etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.
Hem, temessül‑ü ervâha işâret eden Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’ın ifritleri celb ve teshìrine dair âyetler, hem; ﴿فَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا misillû bazı âyetler, rûhânilerin temessülüne işâret etmekle beraber celb‑i ervâha dahi işâret ediyorlar. Fakat, işâret olunan celb‑i ervâh-ı tayyibe ise, medenîlerin yaptığı gibi hezeliyât sûretinde bazı oyuncaklara o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan rûhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil, belki ciddi olarak ve ciddi bir maksad için Muhyiddin‑i Arabî gibi zâtlar ki, istediği vakit ervâh ile görüşen bir kısım ehl‑i velâyet misillû, onlara müncelib olup münâsebet peydâ etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece takarrüb etmekle rûhâniyetlerinden manevî istifade etmektir ki, âyetler ona işâret eder ve işâret içinde bir teşviki ihsâs ediyorlar ve bu nev'i san'at ve fünûn‑u hafiyenin en ileri hududunu çiziyor ve en güzel sûretini gösteriyorlar
350
Hem meselâ: Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’ın mu'cizelerine dair; ﴿اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِ﴿يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ ve ﴿عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ âyetler delâlet ediyor ki: Cenâb‑ı Hak, Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’ın tesbihâtına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir edâ vermiştir ki, dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillû ve birer insan gibi bir serzâkirin etrafında ufkî halka tutup bir dâire olarak tesbihât ediyorlardı.
Acaba bu mümkün müdür, hakikat mıdır?
Evet hakikattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünkü, aks‑i sadâ vâsıtasıyla dağın önünde sen Elhamdülillâh de. Dağ da aynen senin gibi Elhamdülillâh diyecek. Mâdem bu kàbiliyeti, Cenâb‑ı Hak dağlara ihsân etmiştir; elbette o kàbiliyet inkişaf ettirilebilir ve o çekirdek sünbüllenir.
İşte Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a risaletiyle beraber hilâfet‑i rû-yi zemini, müstesnâ bir sûrette ona verdiğinden; o geniş risalet ve muazzam saltanata lâyık bir mu'cize olarak o kàbiliyet çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş ki; çok büyük dağlar, birer nefer, birer şâkird, birer mürîd gibi Hazret‑i Dâvud’a iktidâ edip O’nun lisânıyla, O’nun emriyle Hàlık‑ı Zülcelâl’e tesbihât ediyorlardı. Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm ne söylese onlar da tekrar ediyorlardı. Nasıl ki şimdi vesâit‑i muhâbere ve vesâil‑i irtibatın kesret ve tekemmülü sebebiyle haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm ordusuna bir ânda Allâhu Ekber dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir. Mâdem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisânıyla mecâzî olarak konuşturur; elbette Cenâb‑ı Hakk’ın haşmetli bir kumandanı, hakîki olarak konuşturur, tesbihât yaptırır.
351
Bununla beraber her cebelin bir şahs‑ı manevîsi bulunduğunu ve ona münâsib birer tesbih ve birer ibâdeti olduğunu, eski Söz’lerde beyân etmişiz. Demek her dağ, insanların lisânıyla aks‑i sadâ sırrıyla tesbihât yaptıkları gibi, kendi elsine‑i mahsûsalarıyla dahi Hàlık‑ı Zülcelâl’e tesbihâtları vardır. ﴿وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً﴿عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ cümleleriyle Hazret‑i Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâm’a, kuşlar envâ'ının lisânlarını, hem isti'dâdlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını, onlara Cenâb‑ı Hakk’ın ihsân ettiğini şu cümleler gösteriyorlar. Evet mâdem hakikattir, mâdem rû‑yi zemin bir sofra‑i Rahmândır, insanın şerefine kurulmuştur; öyle ise, o sofradan istifade eden sâir hayvanat ve tuyûrun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip, ilhâm‑ı İlâhî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misillû kuşları konuşturarak, medeniyet‑i beşeriyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve etmiştir; öyle de, başka kuş ve hayvanların isti'dâd dili bilinirse, çok tâifeleri var ki; karındaşları hayvanat‑ı ehliye gibi birer mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ; çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar fâideli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir.
İşte kuşlardan şu nev'i istifade ve teshìri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en müntehâ hududunu şu âyet çiziyor, en uzak hedefini ta'yin ediyor, en haşmetli sûretine parmakla işâret ediyor ve bir nev'i teşvik eder.
İşte Cenâb‑ı Hak şu âyetlerin lisân‑ı remziyle ma'nen diyor ki:
352
Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, O’nun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adâletine medâr olmak için mülkümdeki muazzam mahlûkatı O’na musahhar edip konuşturuyorum ve cünûdumdan ve hayvanatımdan çoğunu O’na hizmetkâr veriyorum. Öyle ise, herbirinize de mâdem gök ve yer ve dağlar, hamlinden çekindiği bir emânet‑i kübrâyı tevdî' etmişim. Halife‑i zemin olmak isti'dâdını vermişim. Şu mahlûkatın da dizginleri kimin elinde ise, O’na râm olmanız lâzımdır; O’nun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin ve onların dizginleri elinde olan Zât’ın nâmına elde edebilseniz ve isti'dâdlarınıza lâyık makama çıksanız…”
Mâdem hakikat böyledir; mânâsız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektûb postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel; en hoş, en yüksek, en ulvî bir eğlence‑i masûmâneye çalış ki, dağlar sana Dâvudvâri birer muazzam fonoğraf olabilsin ve hava‑i nesîmînin dokunmasıyla eşcâr ve nebâtâttan birer tel‑i mûsikî gibi nağamât‑ı zikriye kulağına gelsin ve dağ, binler dilleriyle tesbihât yapan bir acâibü'l‑mahlûkat mâhiyetini göstersin ve ekser kuşlar, Hüdhüd‑ü Süleymânî gibi birer mûnis arkadaş veya mutî' birer hizmetkâr sûretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin. Öteki lehviyât gibi, insaniyetin iktiza ettiği makamdan seni düşürtmesin
Hem meselâ: Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesi hakkında olan ﴿قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ âyetinde, üç işâret‑i latîfe var:
Birincisi: Ateş dahi, sâir esbâb‑ı tabîiye gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki; Hazret‑i İbrahim’i (Aleyhisselâm) yakmadı ve ona, yakma!” emrediliyor.
353
İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, bürûdetiyle ihrâk eder. Yani ihrâk gibi bir te'sir yapar. Cenâb‑ı Hak سَلَامًا (Hâşiye) lafzıyla bürûdete diyor ki: Sen de harâret gibi bürûdetinle ihrâk etme!” Demek o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi te'sir gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet, hikmet‑i tabîiyede nâr‑ı beyzâ hâlinde ateşin bir derecesi var ki, harâreti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harâreti kendine celbettiği için, şu tarz bürûdetle, etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimâd ettirip ma'nen bürûdetiyle ihrâk eder. İşte zemherir, bürûdetiyle ihrâk eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecâtına ve umum envâ'ına câmi' olan Cehennem içinde, elbette Zemheririn bulunması zarûrîdir.
Üçüncüsü: Cehennem ateşinin te'sirini men'edecek ve emân verecek îmân gibi bir madde‑i maneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillû; dünyevî ateşinin dahi te'sirini men'edecek bir madde‑i maddiye vardır. Çünkü; Cenâb‑ı Hak, ism‑i Hakîm iktizasıyla; bu dünya dâru'l‑hikmet olmak hasebiyle, esbâb perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise, Hazret‑i İbrahim’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukâvemet hâletini vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.
İşte bu işâretin remziyle ma'nen şu âyet diyor ki: Ey Millet‑i İbrahim; İbrahimvâri olunuz. maddî ve manevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe, hem burada hem orada bir zırh olsun. Rûhunuza îmânı giydirip, Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi; Cenâb‑ı Hakk’ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhâfaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.”
İşte beşerin mühim terakkiyâtından ve keşfiyâtındandır ki, bir maddeyi bulmuş; ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise; ona mukâbil bak ne kadar ulvî, latîf ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak, Hanîfen Müslimen tezgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor
354
Hem meselâ: ﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın da'vâ‑yı hilâfet-i kübrâda mu'cize‑i kübrâsı, ta'lim‑i Esmâ’dır.” diyor. İşte sâir enbiyânın mu'cizeleri, birer hususî hàrika‑i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyânın pederi ve dîvân‑ı Nübüvvet’in fâtihası olan Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın mu'cizesi, umum kemâlât ve terakkiyât‑ı beşeriyenin nihâyetlerine ve en ileri hedeflerine sarâhate yakın işâret ediyor.
Cenâb‑ı Hak (Celle Celâlühû), ma'nen şu âyetin lisân‑ı işâretiyle diyor ki:
Ey benî Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet da'vâsında rüchâniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı ta'lim ettiğimden, siz dahi, mâdem O’nun evlâdı ve vâris‑i isti'dâdısınız; bütün esmâyı taallüm edip mertebe‑i emânet-i kübrâda, bütün mahlûkata karşı, rüchâniyetinize liyâkatinizi göstermek gerektir. Zîra kâinât içinde bütün mahlûkat üstünde en yüksek makàmâta gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe‑i àliyeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız!‥
Fakat sizin pederiniz, bir defa şeytana aldandı; Cennet gibi bir makamdan, rû‑yi zemine muvakkaten sukùt etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda şeytana uyup Hikmet‑i İlâhiye’nin semâvâtından, tabiat dalâletine sukùta vâsıta yapmayınız. Vakit be‑vakit başınızı kaldırıp Esmâ‑i Hüsnâ’ma dikkat ederek, o semâvâta urûc etmek için fünûnunuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız; fünûn ve kemâlâtınızın menba'ları ve hakikatleri olan Esmâ‑i Rabbâniye’me çıkasınız ve o Esmâ’nın dûrbîniyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız…”
355

Bir Nükte‑i Mühimme ve Bir Sırr‑ı Ehemm

Şu âyet‑i acîbe, insanın câmiiyet‑i isti'dâdı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât‑ı ilmiye ve terakkiyât‑ı fenniye ve havârık‑ı sun'iyeyi Ta'lim‑i Esmâ ünvânıyla ifâde ve tâbir etmekte şöyle latîf bir remz‑i ulvî var ki:
Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat‑i àliyesi var ki; o hakikat, bir ism‑i İlâhî’ye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi' tecelliyâtı ve muhtelif dâireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at, kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir sûrette nâkıs bir gölgedir
Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta‑i müntehâsı, Cenâb‑ı Hakk’ın İsm‑i Adl ve Mukaddirine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşâhede etmektir.
Meselâ, tıb bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihâyeti ve hakikati, Hakîm‑i Mutlak’ın Şâfi ismine dayanıp, eczâhâne‑i kübrâsı olan rû‑yi zeminde rahîmâne cilvelerini, edviyelerde görmekle tıb, kemâlâtını bulur, hakikat olur.
Meselâ, hakikat‑i mevcûdâttan bahseden hikmetü'l‑eşya, Cenâb‑ı Hakk’ın (Celle Celâlühû) İsm‑i Hakîminin tecelliyât‑ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet, hikmet olabilir. Yoksa, ya hurâfâta inkılâb eder ve mâlâyaniyât olur veya felsefe‑i tabîiye misillû dalâlete yol açar.
İşte sana üç misâl!‥ Sâir kemâlât ve fünûnu bu üç misâle kıyâs et.
356
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, şu âyetle beşeri, şimdiki terakkiyâtında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihâyet mertebelere, arkasına dest‑i teşviki vurup, parmağıyla o mertebeleri göstererek: Haydi, arş ileri!” diyor. Bu âyetin hazine‑i uzmâsından şimdilik bu cevherle iktifâ ederek o kapıyı kapıyoruz
Hem meselâ: Hâtem‑i dîvân-ı nübüvvet ve bütün enbiyânın mu'cizeleri, O’nun da'vâ‑i risaletine bir tek mu'cize hükmünde olan enbiyânın serveri ve şu kâinâtın mâbihi'l‑iftiharı ve Hazret‑i Âdem’e (Aleyhisselâm) icmâlen ta'lim olunan bütün esmânın bütün merâtibiyle tafsîlen mazharı; yukarıya celâl ile parmağını kaldırmakla şakk‑ı Kamer eden ve aşağıya cemâl ile indirmekle yine on parmağından kevser gibi su akıtan ve bin mu'cizât ile musaddak ve müeyyed olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu'cize‑i kübrâsı olan Kur'ân‑ı Hakîm’in vücûh‑u i'câzının en parlaklarından olan hak ve hakikate dair beyânâtındaki cezâlet, ifâdesindeki belâğat, maânîsindeki câmiiyet, üslûblarındaki ulviyet ve halâveti ifâde eden: ﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا gibi çok âyât‑ı beyyinâtla ins ve cinnin enzârını, şu mu'cize‑i ebediyenin vücûh‑u i'câzından en zâhir ve en parlak vechine çeviriyor. Bütün ins ve cinnin damarlarına dokunduruyor. Dostlarının şevklerini, düşmanlarının inâdını tahrîk edip, azîm bir teşvik ile, şiddetli bir terğîb ile dost ve düşmanları, O’nu tanzîre ve taklide, yani nazîrini yapmak ve kelâmını O’na benzetmek için sevkediyor.
Hem öyle bir sûrette o mu'cizeyi nazargâh‑ı enâma koyuyor; güyâ insanın bu dünyaya gelişinden gaye‑i yegânesi, o mu'cizeyi hedef ve düstur ittihàz edip O’na bakarak, netice‑i hilkat-i insaniyeye bilerek yürümektir.
357
Elhâsıl: Sâir Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın mu'cizâtları, birer havârık‑ı san'ata işâret ediyor ve Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’ın mu'cizesi ise; esâsât‑ı san'at ile beraber, ulûm ve fünûnun, havârık ve kemâlâtının fihristesini bir sûret‑i icmâlîde işâret ediyor ve teşvik ediyor. Amma, mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ise; ta'lim‑i esmâ’nın hakikatine mufassalan mazhariyetini, hak ve hakikat olan ulûm ve fünûnun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kemâlâtı ve saadâtı vâzıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm teşvikatla, beşeri onlara sevkediyor. Hem öyle bir tarzda sevkeder, teşvik eder ki, o tarz ile şöyle anlattırıyor:
Ey insan! Şu kâinâttan maksad‑ı a'lâ, tezâhür‑ü Rubûbiyet’e karşı, ubûdiyet‑i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye‑i aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlât ile yetişmektir.”
Hem öyle bir sûrette ifâde ediyor ki, o ifâde ile şöyle işâret eder: Elbette nev'‑i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.”
Hem O Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, cezâlet ve belâğat‑ı Kur'âniye’yi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâğat ve cezâlet, bütün envâ'ıyla âhirzamanda en merğûb bir sûret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabûl ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silâhını, cezâlet‑i beyândan ve en mukâvemet‑sûz kuvvetini, belâğat‑ı edâdan alacaktır.”
358
Elhâsıl: Kur'ân’ın ekser âyetleri, herbiri birer hazine‑i kemâlâtın anahtarı ve birer define‑i ilmin miftâhıdır.
Eğer istersen Kur'ân’ın semâvâtına ve âyâtının nücûmlarına yetişesin; geçmiş olan yirmi aded Söz’leri, yirmi basamaklı bir merdiven yaparak çık. (Hâşiye‑1) Onunla gör ki; Kur'ân ne kadar parlak bir güneştir. Hakàik‑ı İlâhiye’ye ve hakàik‑ı mümkinât üstüne nasıl sâfî bir nur serpiyor ve parlak bir ziyâ neşrediyor, bak!‥
Netice: Mâdem enbiyâya dair olan âyetler, şimdiki terakkiyât‑ı beşeriyenin hàrikalarına birer nev'i işâretle beraber, daha ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz‑ı ifâdesi var ve mâdem herbir âyetin müteaddid mânâlara delâleti muhakkaktır, belki müttefekun‑aleyhtir ve mâdem enbiyâya ittibâ' etmek ve iktidâ etmeye dair evâmir‑i mutlaka var; öyle ise, şu geçmiş âyetlerin maânî‑i sarîhalarına delâletle beraber, san'at ve fünûn‑u beşeriyenin mühimlerine işârî bir tarzda delâlet, hem teşvik ediliyor denilebilir

İki Mühim Suâle Karşı İki Mühim Cevab

Birincisi

Eğer Desen: Mâdem Kur'ân, beşer için nâzil olmuştur; neden beşerin nazarında en mühim olan medeniyet hàrikalarını tasrîh etmiyor? Yalnız gizli bir remz ile, hafî bir îmâ ile, hafif bir işâretle, zaîf bir ihtar ile iktifâ ediyor?”
Elcevab: Çünkü: Medeniyet‑i beşeriye hàrikalarının hakları, bahs‑i Kur'ânîde o kadar olabilir. Zîra Kur'ân’ın vazife‑i asliyesi; dâire‑i Rubûbiyet’in kemâlât ve şuûnâtını ve dâire‑i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini ta'lim etmektir. Öyle ise; şu havârık‑ı beşeriyenin o iki dâirede hakları, yalnız bir zaîf remz, bir hafif işâret ancak düşer. Çünkü; onlar, dâire‑i Rubûbiyet’ten haklarını isteseler o vakit pek az hak alabilirler.
359
Meselâ; tayyare‑i beşer (Hâşiye‑2), Kur'ân’a dese: Bana bir hakk‑ı kelâm ver, âyâtında bir mevki ver.” Elbette o dâire‑i Rubûbiyet’in tayyareleri olan seyyârât, Arz, Kamer; Kur'ân nâmına diyecekler: Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.”
Eğer beşerin tahte'l‑bahirleri, Âyât‑ı Kur'âniye’den mevki isteseler; o dâirenin tahte'l‑bahirleri, (yani bahr‑i muhît-i havâîde ve esîr denizinde yüzen) zemin ve yıldızlar ona diyecekler: Yanımızda senin yerin, görünmeyecek derecede azdır.”
Eğer elektriğin parlak, yıldız‑misâl lambaları, hakk‑ı kelâm isteyerek âyetlere girmek isteseler; o dâirenin elektrik lambaları olan şimşekler, şahablar ve gök yüzünü zînetlendiren yıldızlar ve misbâhlar diyecekler: Işığın nisbetinde bahis ve beyâna girebilirsin.”
Eğer havârık‑ı medeniyet, dekàik‑ı san'at cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam taleb ederlerse o vakit, bir tek sinek onlara: Susunuz!” diyecek. Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zîra sizlerdeki, beşerin cüz'‑i ihtiyarıyla kesbedilen bütün ince san'atlar ve bütün nâzik cihâzlar toplansa benim küçücük vücûdumdaki ince san'at ve nâzenîn cihâzlar kadar acîb olamaz ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ ilâ âhir âyeti sizi susturur”.
Eğer o hàrikalar, dâire‑i ubûdiyete gidip o dâireden haklarını isterlerse, o zaman o dâireden şöyle bir cevab alırlar ki: Sizin münâsebetiniz bizimle pek azdır ve dâiremize kolay giremezsiniz.
Çünkü: Programımız budur ki: Dünya bir misâfirhânedir. İnsan ise, onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misâfirdir ve kısa bir ömürde hayat‑ı ebediyeye lâzım olan levâzımatı tedârik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.
Hâlbuki siz, ekseriyet itibariyle şu fânî dünyayı bir makarr‑ı ebedî nokta‑i nazarında ve gaflet perdesi altında, dünya‑perestlik hissiyle işlenmiş bir sûret sizde görülüyor. Öyle ise, hak‑perestlik ve âhireti düşünmeklik esâsları üzerine müesses olan ubûdiyetten hisseniz pek azdır. Lâkin, eğer kıymetdâr bir ibâdet olan sırf menfaat‑i ibâdullâh için ve menâfi'‑i umumîye ve istirahat‑i âmmeye ve hayat‑ı ictimâiyenin kemâline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem san'atkârlar ve mülhem keşşâflar, arkanızda ve içinizde varsa o hassas zâtlara şu Remz ve İşârât‑ı Kur'âniye sa'ye teşvik ve san'atlarını takdir etmek için elhak kâfî ve vâfîdir…”
360

İkinci Suâle Cevab

Eğer Desen: Şimdi şu tahkîkattan sonra şübhem kalmadı ve tasdik ettim ki; Kur'ân’da, sâir hakàikla beraber, medeniyet‑i hâzıranın hàrikalarına ve belki daha ilerisine işâret ve remz vardır. Dünyevî ve uhrevî saâdet‑i beşere lâzım olan herşey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat, niçin Kur'ân onları sarâhatle zikretmiyor; , muannid kâfirler dahi tasdike mecbur olsunlar, kalbimiz de rahat olsun?”
Elcevab: Din bir imtihandır, teklif‑i İlâhî bir tecrübedir; , ervâh‑ı àliye ile ervâh‑ı sâfile, müsâbaka meydânında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir mâdene ateş veriliyor; elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr‑ı imtihanda olan teklifat‑ı İlâhiye bir ibtilâdır ve bir müsâbakaya sevktir ki; isti'dâd‑ı beşer mâdeninde olan cevâhir‑i àliye ile mevâdd‑ı süfliye birbirinden tefrik edilsin.
Mâdem Kur'ân, bu dâr‑ı imtihanda, bir tecrübe sûretinde, bir müsâbaka meydânında, beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur; elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr‑u gaybiye-i istikbâliyeye yalnız işâret edecek ve hüccetini isbât edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarâhaten zikretse, sırr‑ı teklif bozulur. Âdeta gökyüzündeki yıldızlarla vâzıhan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ yazmak misillû bir bedâhete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsâbaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir rûh ile elmas gibi bir rûh (Hâşiye) beraber kalacaklar.
361
Elhâsıl: Kur'ân‑ı Hakîm, hakîmdir. Herşeye, kıymeti nisbetinde bir makam verir. İşte Kur'ân, binüçyüz sene evvel, istikbâlin zulümâtında müstetir ve gaybî olan semerât ve terakkiyât‑ı insaniyeyi görüyor ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha güzel bir sûrette gösterir.
Demek Kur'ân, öyle bir Zât’ın kelâmıdır ki, bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir ânda görüyor
İşte Mu'cizât‑ı Enbiyâ yüzünde parlayan bir lem'a‑i i'câz-ı Kur'ân!‥
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ وَوَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهِ ف۪ي كُلِّ اٰنٍ وَزَمَانٍ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ وَكَرِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا وَمَوْلٰينَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِيِّكَ وَرَسُولِكَ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَزْوَاجِهِ وَذُرِّيَّاتِهِ وَعَلَى النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ وَعَلَى الْمَلٰئِكَةِ الْمُقَرَّب۪ينَ وَالْاَوْلِيَاءِ وَالصَّالِح۪ينَ ❋ اَفْضَلَ صَلَاةٍ وَاَزْكٰى سَلَامٍ وَاَنْمٰى بَرَكَاتٍ بِعَدَدِ سُوَرِ الْقُرْاٰنِ وَاٰيَاتِهِ وَحُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَمَعَان۪يهِ وَاِشَارَاتِهِ وَرُمُوزِهِ وَدَلَالَاتِهِ وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَالْطُفْ بِنَا يَا اِلٰهَنَا يَا خَالِقَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ ❋ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ اٰم۪ينَ
362

Yirmibirinci Söz

İki Makamdır

Birinci Makam

﴿
﴿اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلٰى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: Namaz iyidir. Fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor!”
O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki; tenbellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zât o sözü, bütün nüfûs‑u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Mâdem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise, nefsimden başlarım.”
Dedim: Ey nefis!‥ Cehl‑i mürekkeb içinde, tenbellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukâbil Beş Îkazı benden işit.

Birinci Îkaz

Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir?‥ Hiç kat'î senedin var ki; gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?‥ Sana usanç veren tevehhüm‑ü ebediyettir. Keyf için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki; ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmidörtten birisini, hakîki bir hayat‑ı ebediyenin saâdetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarfetmek; usanmak şöyle dursun, belki ciddi bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrîke sebeb olur.
363

İkinci Îkaz

Ey şikem‑perver nefsim! Acaba her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?‥ Mâdem vermiyor; çünkü; ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise: Hâne‑i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdâsı, rûhumun âb‑ı hayatı ve latîfe‑i Rabbâniye’min hava‑i nesîmini cezb ve celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir.
Evet, nihâyetsiz teessürât ve elemlere ma'rûz ve mübtelâ ve nihâyetsiz telezzüzata ve emellere meftûn ve pür‑sevdâ bir kalbin kût ve kuvveti, herşeye kadîr bir Rahîm‑i Kerîm’in kapısını niyâz ile çalmakla elde edilebilir.
Evet, şu fânî dünyada kemâl‑i sür'atle vâveylâ‑yı firâkı koparan giden, ekser mevcûdâtla alâkadar bir rûhun âb‑ı hayatı ise, herşeye bedel bir Ma'bûd‑u Bâkî’nin, bir Mahbûb‑u Sermedî’nin çeşme‑i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir.
Evet, fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ezelî ve ebedî bir Zât’ın âyinesi olan ve nihâyetsiz derecede nâzik ve letâfetli bulunan zîşuûr bir sırr‑ı insanî, zînur bir latîfe‑i Rabbâniye, şu kasâvetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümâtlı ve boğucu olan ahvâl‑i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır. Ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

Üçüncü Îkaz

Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibâdet külfetini ve namazın meşakkatini ve musîbet zahmetini, bugün düşünüp muzdarib olmak; hem gelecek günlerdeki ibâdet vazifesini ve namaz hizmetini ve musîbet elemini, bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek, hiç kâr‑ı akıl mıdır?
Şu sabırsızlıkta misâlin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenâh kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu hâlde; o tutar, mühim bir kuvvetini sağ cenâha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem, sol cenâhta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden büyük bir kuvvet gönderir, Ateş et!‥” emrini verir, merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar; merkeze hücum eder, târ ü mâr eder.
364
Evet, buna benzersin. Çünkü; geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş. Elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti, kerâmete iltihak ve meşakkati, sevâba inkılâb etmiş. Öyle ise; ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddi bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise, mâdem gelmemişler, şimdiden düşünüp usanmak ve fütûr getirmek; aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir dîvâneliktir.