389
Yirmiikinci Söz’ün İkinci Makamı
﴿﷽﴾
﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ❋ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾
﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ﴾
﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ﴾
Mukaddime
Erkân‑ı îmâniyenin kutb‑u a'zamı olan îmân‑ı Billâh’a dair “Katre Risalesi”nde, şu mevcûdâtın herbirisi, ellibeş lisânla Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûduna ve vahdâniyetine delâlet ve şehâdetlerini icmâlen beyân etmişiz. Hem “Nokta Risalesi”nde, Cenâb‑ı Hakk’ın delâil‑i vücûb ve vahdâniyetinden, herbirisi bin bürhân kuvvetinde dört bürhân‑ı küllî zikretmişiz. Hem oniki kadar Arabî risalelerimde, Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûdunu ve vahdâniyetini gösteren yüzler kat'î bürhânları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifâen derin tedkîkàta girişmeyeceğiz. Yalnız, şu “Yirmiikinci Söz”de; Arabî Risaletü'n‑Nurda icmâlen yazdığım “Oniki Lem'a”yı, îmân‑ı Billâh güneşinden göstermeğe çalışacağız.
390
Birinci Lem'a
Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi' malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri; icmâlî, âmiyânedir ki: “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki, sâhib olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezâretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sâhib çıkabilir. İkinci çeşit odur ki; her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde tuğrâyı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir sûrette “Herşey o zâtındır.” der. İşte şu hâlde herbir şey o zâtı ma'nen gösterir.
Aynen öyle de; tevhid dahi iki çeşittir.
Biri: Tevhid‑i âmî ve zâhirîdir ki; “Cenâb‑ı Hak birdir, şerîki, nazîri yoktur, bu kâinât O’nundur.”
İkincisi: Tevhid‑i hakîkidir ki; herşey üstünde sikke‑i kudretini ve hâtem‑i Rubûbiyet’ini ve nakş‑ı kalemini görmekle doğrudan doğruya herşeyden O’nun nuruna karşı bir pencere açıp O’nun birliğine ve herşey O’nun dest‑i kudretinden çıktığına ve Ulûhiyet’inde ve Rubûbiyet’inde ve mülkünde hiçbir vecihle, hiçbir şerîki ve muîni olmadığına, şühûda yakın bir yakìn ile tasdik edip îmân getirmektir ve bir nev'i huzur‑u dâimî elde etmektir. Biz dahi şu Söz’de, o hàlis ve àlî tevhid‑i hakîkiyi gösterecek şuâları zikredeceğiz.
Bir Nükte İçinde Bir İhtar: Ey esbâb‑perest gâfil! Esbâb, bir perdedir. Çünkü, izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret‑i Samedâniye’dir. Çünkü, tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder. Sultan‑ı Ezelî’nin memurları, Saltanat‑ı Rubûbiyet’in icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rubûbiyet’in temâşâger nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vâsıtalar, kudretin izzetini, Rubûbiyet’in haşmetini izhâr içindir. Tâ umûr‑u hasîse ile kudretin mübâşereti görünmesin. Acz‑âlûd, fakr‑pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerîk‑i saltanat ittihàz etmiş değildir.
391
Demek esbâb vaz'edilmiş, tâ aklın nazar‑ı zâhirîsine karşı kudretin izzeti muhâfaza edilsin. Zîra âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir “mülk” ciheti var ki; âyinenin mülevven yüzüne benzer, muhtelif renklere ve hâlâta medâr olabilir. Biri “melekût”dur ki; âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zâhir vechinde, kudret‑i Samedâniye’nin izzetine ve kemâline münâfî hâlât vardır. Esbâb, o hâlâta hem merci', hem medâr olmak için vaz'edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde, herşey şeffâftır, güzeldir. Kudretin bizzat mübâşeretine münâsibdir. İzzetine münâfî değildir. Onun için esbâb, sırf zâhirîdir, melekûtiyette ve hakikatte te'sir‑i hakîkileri yoktur.
Hem esbâb‑ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl i'tirâzları Âdil‑i Mutlak’a tevcîh etmemek için o şekvâlara, o i'tirâzlara hedef olacak esbâb vaz'edilmiştir. Çünkü; kusur onlardan çıkıyor ve onların kàbiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl‑i latîf sûretinde bir temsîl‑i manevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb‑ı Hakk’a demiş ki: “Kabz‑ı ervâh vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler.” Cenâb‑ı Hak lisân‑ı hikmetle O’na demiş ki: “Seninle ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım; tâ şekvâları onlara gidip senden küsmesinler.”
İşte bak, nasıl hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenâlıklara merci'dirler ve kabz‑ı ervâhta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesine mütealliktir; öyle de, Hazret‑i Azrâil dahi bir perdedir. Kabz‑ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib düşmeyen bazı hâlâta merci' olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret‑i İlâhiye’ye bir perdedir.
392
Evet, izzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki; esbâb, ellerini çeksinler te'sir‑i hakîkiden.
İkinci Lem'a
Bak şu kâinât bostanına, şu zeminin bağına! Şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et!‥ Göreceksin ki; bir Sâni'‑i Zülcelâl’in, bir Fâtır‑ı Zülcemâl’in, o serilmiş ve serpilmiş masnûâttan herbir masnû' üstünde Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkesi ve herbir mahlûku üstünde Sâni'‑i Külli Şey’e hàs bir hâtemi ve kalem‑i kudretin birer menşûru olan sahâif‑i leyl ve nehâr, yaz ve baharda yazılan tabakàt‑ı mevcûdât üstünde taklid kabûl etmez bir tuğrâ‑i garrâsı vardır. Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o tuğrâlardan nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz.
Meselâ, hesabsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki: “Bir şeyden herşey yapar, hem herşeyden bir tek şey yapar.” Çünkü; nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesabsız a'zâ ve cihâzât‑ı hayvaniyeyi yapar. İşte bir şeyi herşey yapmak, elbette bir Kadîr‑i Mutlak’ın işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan, o taam ise hayvanî olsun, nebâtî olsun, o müteaddid maddeleri, hàs bir cisme kemâl‑i intizam ile çeviren ve ondan mahsûs bir cild nesceden ve ondan basit cihâzları yapan, elbette bir Kadîr‑i Külli Şey’dir ve Alîm‑i Mutlak’tır.
Evet, Hàlık‑ı mevt ve hayat, şu destgâh‑ı dünyada, hikmetiyle, hayatı öyle bir kanun‑u emriye-i mu'ciz-nümâ ile idare ediyor ki; o kanunu tatbik ve icra etmek, bütün kâinâtı kabza‑i tasarrufunda tutan bir Zât’a mahsûstur.
393
İşte eğer aklın sönmemiş ise, kalbin kör olmamış ise, anlarsın ki; bir şeyi kemâl‑i sühûlet ve intizamla herşey yapan ve herşeyi kemâl‑i mîzan ve intizamla san'atkârâne bir tek şey yapan, herşeyin Sâni'ine hàs ve Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkedir.
Meselâ, görsen: Hàrika‑pîşe bir zât, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi' sâir kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki; o zât, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altın yapar. Elbette kat'iyyen hükmedeceksin ki; O Zât, öyle kendine hàs bir san'ata mâliktir, bütün anâsır‑ı arziye, O’nun emrine musahhar ve bütün mevâlid‑i türâbiye, O’nun hükmüne bakar‥
Evet, hayattaki tecellî‑i kudret ve hikmet, bu misâlden bin derece daha acîbdir. İşte hayat üstündeki çok sikkelerden bir tek sikke…
Üçüncü Lem'a
Bak, şu kâinât‑ı seyyâlede, şu mevcûdât‑ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara! Göreceksin ki, bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde, Hayy‑ı Kayyûm’un koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:
O zîhayat, meselâ, şu insan; âdeta kâinâtın bir misâl‑i musağğarı, şecere‑i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki, envâ'‑ı âlemin ekser nümûnelerini câmi'dir. Güyâ o zîhayat, bütün kâinâttan gayet hassas mîzanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halketmek ve ona Rab olmak, bütün kâinâtı kabza‑i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
394
İşte, eğer aklın evhâmda boğulmamış ise, anlarsın ki: Bir kelime‑i kudreti, meselâ, bal arısını; ekser eşyaya bir nev'i küçük fihriste yapmak ve bir sahifede, meselâ, insanda; şu kitab‑ı kâinâtın ekser mes'elelerini yazmak, hem bir noktada, meselâ, küçücük incir çekirdeğinde; koca incir ağacının programını dercetmek ve bir harfte, meselâ, kalb‑i beşerde; şu âlem‑i kebîrin safahâtında tecellî ve ihâta eden bütün esmânın âsârını göstermek ve bir mercimek dânesi kadar mevki tutan kuvve‑i hâfıza-i insaniyede bir kütübhâne kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisât‑ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs ve bu kâinâtın Rabb‑i Zülcelâl’ine mahsûs bir hâtemdir.
İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem‑i Rabbânî’den bir tek hâtem, böyle nurunu gösterse ve O’nun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ ظُهُورِهِ demeyecek misin?
Dördüncü Lem'a
Bak, şu semâvâtın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcûdâta ve çeşit çeşit masnûâta dikkat et! Göreceksin ki; herbiri üstünde Şems‑i Ezelî’nin taklid kabûl etmez tuğrâları vardır. Nasıl hayatta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor ve bir‑ikisini gördük; ihyâ üstünde dahi öyle tuğrâları vardır. Temsîl, derin mânâları fehme yakınlaştırdığından bir temsîl ile şu hakikati göstereceğiz.
Meselâ, Güneş; seyyârelerden tut, tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve kar’ın parlak zerreciklerine kadar şu Güneş’in cilve‑i misâliyesinden ve in'ikâsından bir tuğrâsı ve Güneş’e mahsûs bir eser‑i nurânîsi görünüyor. Şâyet o hadsiz şeylerde görünen güneşçiklerini, Güneş’in cilve‑i in'ikâsı ve tecellî‑i aksi olduğunu kabûl etmezsen, o vakit herbir katrede ve ziyâya ma'rûz herbir cam parçasında ve ışığa mukâbil her şeffâf bir zerrecikte; tabîi ve hakîki bir Güneş’in vücûdunu bil'asâle kabûl etmek gibi gayet derece bir dîvânelikle, nihâyetsiz bir belâhete düşmekliğin lâzım gelir.
395
Öyle de: Şems‑i Ezelî’nin tecelliyât‑ı nurâniyesinden “ihyâ” yani “hayat vermek” cihetinde, herbir zîhayat üstünde öyle bir tuğrâsı vardır ki, farazâ bütün esbâb toplansa ve birer fâil‑i muhtar kesilseler yine o tuğrâyı taklid edemezler. Zîra herbiri birer mu'cize‑i kudret olan zîhayatlar, herbiri O Şems‑i Ezelî’nin şuâları hükmünde olan esmâsının nokta‑i mihrâkıyesi sûretindedir.
Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş‑ı acîb-i san'atı, o nazm‑ı garîb-i hikmeti ve o tecellî‑i sırr-ı Ehadiyet’i, Zât‑ı Ehad-i Samed’e verilmediği vakit, herbir zîhayatta, hattâ bir sinekte, bir çiçekte nihâyetsiz bir Kudret‑i Fâtıra, içinde saklandığını ve herşeyi muhît bir ilim bulunduğunu ve kâinâtı idare edecek bir İrâde‑i Mutlaka, onda mevcûd olduğunu; belki Vâcibü'l‑Vücûd’a mahsûs bâkî sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabûl etmek; âdeta o çiçeğin, o sineğin herbir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi, dalâletin en eblehçesine, hurâfâtın en ahmakçasına bir derekesine düşmek lâzım gelir.
Zîra o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki; o zerre, cüz'ü olduğu zîhayata bakar, onun nizâmına göre vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev'ine bakar gibi, o nev'in devamına yarayacak her yerde zer'etmek ve nev'inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat, alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcûdâta karşı muâmelâtını ve münâsebât‑ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor.
İşte, eğer o zerre, bir Kadîr‑i Mutlak’ın memuru olmazsa ve nisbeti O Kadîr‑i Mutlak’tan kesilse o vakit o zerreye herşeyi görür bir göz, herşeye muhît bir şuûr vermek lâzımdır.
396
Elhâsıl: Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, Güneş’in cilve‑i aksine ve in'ikâsının tecellîsine verilmezse, bir tek Güneş’e mukâbil nihâyetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım gelir. Muhâl‑ender muhâl bir hurâfeyi kabûl etmek iktiza eder. Aynen bunun gibi; eğer herşey Kadîr‑i Mutlak’a verilmezse, bir tek Allah’a mukâbil nihâyetsiz, belki zerrât‑ı kâinât adedince ilâhları kabûl etmek gibi, yüz derece muhâl içindeki bir muhâli mevcûd kabûl etmek gibi bir dîvânelik hezeyanına düşmek lâzım gelir.
Elhâsıl: Herbir zerreden üç pencere, Şems‑i Ezelî’nin nur‑u vahdâniyetine ve vücûb‑u vücûduna açılır.
Birinci Pencere: Herbir zerre; bir nefer gibi, nasıl ki askerî dâirelerinin herbirinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda herbirisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizâmı dâiresinde bir hareketi olduğu gibi‥
Öyle de; senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde, başında, vücûdunda ve kuvve‑i müvellide, kuvve‑i câzibe, kuvve‑i dâfia, kuvve‑i musavvire gibi deverân‑ı dem’e ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyîn ve sâir a'sâblarda, hem senin nev'inde, ilâ âhir‥ birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr‑i Ezelî’nin eser‑i sun'u ve memur‑u muvazzafı ve taht‑ı tedbirinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir.
İkinci Pencere: Havadaki herbir zerre, herbir çiçeği, herbir meyveyi ziyaret edebilir. Herbir çiçeğe, herbir meyveye girer işleyebilir. Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr‑i Mutlak’ın memur‑u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san'atlarını ve onlara giydirilen sûretlerin terziliğini ve hıyâtat‑ı kâmile-i muhîta-i san'atını bilmek lâzım gelir. İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur‑u tevhidin şuâını gösteriyor. Ziyâyı, havaya; mâi, türâba kıyâs et.
Zâten eşyanın asıl menşe'leri, şu dört maddedir: Yeni hikmetle, müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza, karbon, azottur ki; bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdır.
397
Üçüncü Pencere: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprak, herbir çiçekli ve meyveli nebâtâtın neşv ü nemâsına menşe' olabilir bir kâseyi, o zerreciklerden doldursan, bütün dünyadaki her nev'i çiçek ve meyveli nebâtâtın tohumcukları ki; o tohumcuklar hayvanatın nutfeleri gibi ayrı ayrı şeyler değil, nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuzadan mürekkeb, mâhiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf manevî olarak aslının programı tevdî' edilmiş. İşte o tohumları nöbetle o kâseye koysak, herbiri hàrika cihâzâtıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhûr edeceğini, vukû' bulmuş gibi inanırsın.
Eğer o zerreler; herbir şeyin herbir hâl ve vaziyetini bilen ve herşeye (ona) lâyık vücûdu ve vücûdun levâzımatını vermeye kadîr ve kudretine nisbeten herşey kemâl‑i sühûletle musahhar olan bir Zât’ın memuru ve emirber bir vazifedârı olmazlarsa, o toprağın herbir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedârların adedince manevî fabrikalar ve matbaalar içinde bulunması lâzım gelir ki, o cihâzâtları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcûdât‑ı muhtelifeye menşe' olabilsin veya bütün o mevcûdâta muhît bir ilim ve bütün onların teşkilâtına muktedir olacak bir kudret vermek lâzımdır; tâ bütün onların teşkilâtına medâr olsun.
Demek Cenâb‑ı Hak’tan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilâhlar kabûl edilmesi lâzım gelir. Bu ise, bin defa muhâl içinde muhâl bir hurâfedir.
Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır. Nasıl bir sultan‑ı azîmin bir âdi neferi, o pâdişahın nâmıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir; öyle de, Ezel ve Ebed Sultan’ının emriyle, bir sinek, bir Nemrud’u yere serer. Bir karınca, bir Fir'avun’un sarayını harâb eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.
398
Hem herbir zerrede, vücûb ve vahdet‑i Sâni'a iki şâhid‑i sâdık daha var.
Birisi; herbir zerre, acz‑i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi' vazifeleri kaldırıyor ve cümûdiyeti ile beraber bir şuûr‑u küllî gösteren intizam‑perverâne nizâm‑ı umumîye tevfik‑i hareket eder. Demek herbir zerre, lisân‑ı acziyle Kadîr‑i Mutlak’ın vücûb‑u vücûduna ve nizâm‑ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehâdet eder.
كَمَا اَنَّ ف۪ي كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَيْنِ عَلٰى اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذٰلِكَ ف۪ي كُلِّ حَيٍّ لَهُ اٰيَتَانِ عَلٰى اَنَّهُ اَحَدٌ صَمَدٌ
Evet, herbir zîhayatta, biri Ehadiyet sikkesi, diğeri Samediyet tuğrâsı bulunuyor. Zîra bir zîhayat ekser kâinâtta cilveleri görünen esmâyı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta‑i mihrâkıye hükmünde Hayy‑ı Kayyûm’un tecellî‑i İsm-i A'zamını gösteriyor. İşte Ehadiyet‑i Zâtiye’yi, Muhyî perdesi altında bir nev'i gölgesini gösterdiğinden, bir Sikke‑i Ehadiyet’i taşıyor.
Hem o zîhayat, kâinâtın bir misâl‑i musağğarı ve şecere‑i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinât kadar ihtiyacâtını ummadığı ve bilmediği bir yerden kolaylıkla küçücük dâire‑i hayatına yetiştirmek cihetiyle Samediyet tuğrâsını gösteriyor. Yani, o hâl gösteriyor ki: Onun öyle bir Rabbi var ki; ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşya, O’nun bir teveccühünün yerini tutamaz.
نَعَمْ يَكْف۪ي لِكُلِّ شَيْءٍ شَيْءٌ عَنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَا يَكْف۪ي عَنْهُ كُلُّ شَيْءٍ وَلَوْ لِشَيْءٍ وَاحِدٍ
399
Hem o hâl gösteriyor ki; onun O Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte Samediyet’in gölgesini gösteren bir nev'i tuğrâsı…
Demek herbir zîhayatta, bir Sikke‑i Ehadiyet, bir Tuğrâ‑i Samediyet vardır. Evet, herbir zîhayat, hayat lisânıyla ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾ okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere‑i mühimme de var. Başka bir yerde tafsîl edildiği için burada ihtisar edildi.
Mâdem şu kâinâtın herbir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdâniyetine açıyor; zerreden tâ Şems’e kadar tabakàt‑ı mevcûdât, Zât‑ı Zülcelâl’in envâr‑ı mârifetini ne sûretle neşrettiğini kıyâs edebilirsin.
İşte mârifetullâhta terakkiyât‑ı maneviyenin derecâtını ve huzurun merâtibini bundan anla ve kıyâs et!‥
Beşinci Lem'a
Nasıl ki bir kitab, eğer yazma ve mektûb olsa onun yazmasına bir kalem kâfîdir. Eğer basma ve matbu' olsa o kitabın hurûfâtı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır; tâ o kitab tab'edilip vücûd bulsun. Eğer o kitabın bazı harflerinde gayet ince bir hat ile o kitabın ekseri yazılmış ise – Sûre‑i Yâsîn, lafz‑ı Yâsîn’de yazıldığı gibi – o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzım; tâ tab'edilsin.
400
Aynen öyle de: Şu kitab‑ı kâinâtı kalem‑i kudret-i Samedâniye’nin yazması ve Zât‑ı Ehadiyet’in mektûbu desen vücûb derecesinde bir sühûlet ve lüzum derecesinde bir ma'kuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbâba isnâd etsen imtina' derecesinde suûbetli ve muhâl derecesinde müşkülâtlı ve hiçbir vehim kabûl etmeyen hurâfâtlı şöyle bir yola gidersin ki: Tabiat için ya herbir cüz' toprakta, herbir katre suda, herbir parça havada, milyarlarca mâdenî matbaalar ve hadsiz manevî fabrikalar bulunması lâzım, tâ ki; hesabsız çiçekli, meyveli masnûâtın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Yâhut herşeye muhît bir ilim, herşeye muktedir bir kuvvet, onlarda kabûl etmek lâzım gelir; tâ şu masnûâta hakîki masdar olabilsin.
Çünkü; toprağın ve suyun ve havanın herbir cüz'ü, ekser nebâtâta menşe' olabilir. Hâlbuki herbir nebât – meyveli olsa, çiçekli olsa – teşekkülâtı o kadar muntazamdır, o kadar mevzûndur, o kadar birbirinden mümtâzdır, o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki; herbirisine, yalnız ona mahsûs birer ayrı manevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır.
Demek tabiat, mistarlıktan masdarlığa çıksa herbir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmağa mecburdur. İşte bu tabiat‑perestlik fikrinin esâsı, öyle bir hurâfâttır ki; hurâfeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl zanneden ehl‑i dalâletin, nasıl nihâyetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizam ettiklerini gör, ibret al!‥
Elhâsıl: Nasıl bir kitabın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücûduna tek bir sûretle delâlet ediyor ve kendi kâtibini on kelime ile ta'rif eder ve çok cihetlerle gösterir. Meselâ, “Benim kâtibimin hüsn‑ü hattı var, kalemi kırmızıdır, şöyledir böyledir.” der.
Aynen öyle de: Şu kitab‑ı kebîr-i âlemin herbir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder ve kendi sûreti kadar gösterir. Fakat Nakkàş‑ı Ezelî’nin esmâsını, bir kaside kadar ta'rif eder ve keyfiyetleri adedince işâret parmaklarıyla o esmâyı gösterir, müsemmâsına şehâdet eder.
Demek hem kendini, hem bütün kâinâtı inkâr eden Sofestâi gibi bir ahmak, yine Sâni'‑i Zülcelâl’in inkârına gitmemek gerektir!‥
401
Altıncı Lem'a
Hàlık‑ı Zülcelâl’in nasıl ki mahlûkatının herbir ferdinin başında ve masnûâtının herbir cüz'ünün cebhesinde, ehadiyetinin sikkesini koymuştur; (Nasıl ki geçmiş lem'alarda bir kısmını gördün.) öyle de, herbir nev'in üstünde çok sikke‑i ehadiyet, herbir küll üstünde müteaddid hâtem‑i vâhidiyet, tâ mecmû‑u âlem üstünde mütenevvi' tuğrâ‑i vahdet, gayet parlak bir sûrette koymuştur. İşte pek çok sikkelerden ve hâtemlerden ve tuğrâlardan, sath‑ı arz sahifesinde bahar mevsiminde vaz'edilen bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nakkàş‑ı Ezelî, zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üçyüzbin nebâtât ve hayvanatın envâ'ını, nihâyetsiz ihtilât, karışıklık içinde nihâyet derecede imtiyaz ve teşhîs ile ve gayet derecede intizam ve tefrik ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zâhir ve bâhir, parlak bir sikke‑i tevhiddir.
Evet, bahar mevsiminde ölmüş arzın ihyâsı içinde, üçyüzbin haşrin nümûnelerini kemâl‑i intizam ile icâd etmek ve arzın sahifesinde birbiri içinde üçyüzbin muhtelif envâ'ın efrâdını hatâsız ve sehivsiz, galatsız, noksansız, gayet mevzûn, manzûm, gayet muntazam ve mükemmel bir sûrette yazmak; elbette nihâyetsiz bir kudrete ve muhît bir ilme ve kâinâtı idare edecek bir irâdeye mâlik bir Zât‑ı Zülcelâl’in, bir Kadîr‑i Zülkemâl’in ve bir Hakîm‑i Zülcemâl’in sikke‑i mahsûsası olduğunu zerre mikdar şuûru bulunanın derketmesi lâzım gelir.
Kur'ân‑ı Hakîm fermân ediyor ki: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
402
Evet, zeminin diriltilmesinde, üçyüzbin haşrin nümûnelerini birkaç gün zarfında yapan, gösteren kudret‑i Fâtıra’ya; elbette insanın haşri O’na göre kolay gelir. Meselâ: Gelincik Dağı’nı ve Süphan Dağı’nı bir işâretle kaldıran bir Zât‑ı Mu'ciz-nümâ’ya: “Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?” denilir mi! Öyle de, gök ve dağ ve yeri altı günde icâd eden ve onları vakit be‑vakit doldurup boşaltan bir Kadîr‑i Hakîm’e, bir Kerîm‑i Rahîm’e: “Ebed tarafından ihzar edilip serilmiş, kendi ziyâfetine gidecek yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?” İstib'âd sûretinde söylenir mi!
Şu zeminin yüzünde yaz zamanında bir sikke‑i tevhidi gördün. Şimdi bak! Gayet basîrâne ve hakîmâne zemin yüzündeki şu tasarrufât‑ı azîme-i bahariye üstünde bir hâtem‑i vâhidiyet gayet âşikâre görünüyor. Çünkü; şu icraat, bir vüs'at‑i mutlaka içinde ve o vüs'atle beraber bir sür'at‑i mutlaka ile ve o sür'at ile beraber bir sehàvet‑i mutlaka içinde görünen intizam‑ı mutlak ve kemâl‑i hüsn-ü san'at ve mükemmeliyet‑i hilkat; öyle bir hâtemdir ki, gayr‑ı mütenâhî bir ilim ve nihâyetsiz bir kudret sâhibi ona sâhib olabilir.
Evet görüyoruz ki; bütün yeryüzünde bir vüs'at‑i mutlaka içinde bir icâd, bir tasarruf, bir fa'âliyet var.
Hem o vüs'at içinde bir sür'at‑i mutlaka ile işleniyor.
Hem o sür'at ve vüs'atle beraber bir sühûlet‑i mutlaka ile yapılıyor.
Hem o sür'at ve vüs'at ve sühûletle beraber teksir‑i efrâdda bir sehàvet‑i mutlaka görünüyor.
Hem o sehàvet ve sühûlet ve sür'at ve vüs'atle beraber herbir nev'ide, herbir ferdde görünen bir intizam‑ı mutlak ve gayet mümtâz bir hüsn‑ü san'at ve gayet müstesnâ bir mükemmeliyet‑i hilkat ile beraber gayet sehàvet içinde bir intizam‑ı tâmm var.
Ve o teksir‑i efrâd içinde bir mükemmeliyet‑i hilkat ve gayet bir sür'at içinde bir hüsn‑ü san'at ve nihâyet ihtilât içinde bir imtiyaz‑ı etemm ve gayet mebzûliyet içinde gayet kıymetdâr eserler ve gayet geniş dâire içinde tam bir muvâfakat ve gayet sühûlet içinde gayet san'atkârâne bedîaları icâd etmek, bir ânda, her yerde, bir tarzda, her ferdde bir san'at‑ı hàrika, bir fa'âliyet‑i mu'ciz-nümâ göstermek; elbette ve elbette öyle bir Zât’ın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı gibi, her yerde hâzır, nâzırdır. Hiçbir şey O’ndan gizlenmediği gibi, hiçbir şey O’na ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, O’nun kudretine nisbeten müsâvîdirler.
403
Meselâ: O Rahîm‑i Zülcemâl’in bağistan‑ı kereminden, mu'cizâtının salkımlarından bir dânecik hükmünde gördüğüm, iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım, yüz ellibeş çıktı. Bir salkımın dânesini saydım, yüzyirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, dâim su verse, şu harârete karşı o yüzer rahmetin şurub tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifâyet edecek. Hâlbuki, bazen az bir rutûbet ancak eline geçer. İşte bu işi yapan herşeye kàdir olmak lâzım gelir.
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ
Yedinci Lem'a
Bak, nasıl sahife‑i Arz üstünde Zât‑ı Ehad-i Samed’in hâtemlerini az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinât kitab‑ı kebîrine bir bak, göreceksin ki; o kâinâtın hey'et‑i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzûh ile hâtem‑i Vahdet okunuyor. Çünkü; şu mevcûdât bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntazam şehrin eczâları ve efrâdları gibi bel bele verip, birbirine karşı muâvenet elini uzatıp, birbirinin suâl‑i hâcetine: “Lebbeyk! Baş üstüne!” derler. El ele verip bir intizam ile çalışırlar. Baş başa verip zevi'l‑hayata hizmet ederler. Omuz omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir‑i Hakîm’e itâat ederler.
404
Evet; Güneş ve Ay’dan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebâtâtın, muhtaç ve aç hayvanların imdâdına gelmelerinde ve hayvanların, zaîf, şerîf insanların imdâdına koşmalarında, hattâ mevâdd‑ı gıdâiyenin latîf, nahîf yavruların ve meyvelerin imdâdına uçmalarında, tâ zerrât‑ı taamiyenin hüceyrât‑ı beden imdâdına geçmelerinde cârî olan bir düstur‑u teâvünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki; gayet Kerîm bir tek Mürebbî’nin kuvvetiyle, gayet Hakîm bir tek Müdebbir’in emriyle hareket ediyorlar.
İşte şu kâinât içinde cârî olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teânuk, bu musahhariyet, bu intizam, bir tek Müdebbir’in tertibiyle idare edildiklerine ve bir tek Mürebbî’nin tedbiriyle sevk edildiklerine kat'iyyen şehâdet etmekle beraber; şu bilbedâhe san'at‑ı eşyada görünen hikmet‑i âmme içindeki inâyet‑i tâmme ve o inâyet içinde parlayan rahmet‑i vâsia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç herbir zîhayata onun hâcetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen erzâk ve iâşe‑i umumî, öyle parlak bir hâtem‑i tevhiddir ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.
Evet, kasd ve şuûr ve irâdeyi gösteren bir perde‑i hikmet, umum kâinâtı kaplamış ve o perde‑i hikmet üstünde lütûf ve tezyîn ve tahsin ve ihsânı gösteren bir perde‑i inâyet serilmiştir ve o müzeyyen perde‑i inâyet üstünde kendini sevdirmek, tanıttırmak ve in'âm ve ikram etmek lem'alarını gösteren bir hulle‑i rahmet, kâinâtı içine almıştır ve o münevver perde‑i rahmet-i âmme üstüne serilen ve terahhumu ve ihsân ve ikramı ve kemâl‑i şefkat ve hüsn‑ü terbiyeyi ve lütf‑u Rubûbiyet’i gösteren bir sofra‑i erzâk-ı umumiye dizilmiştir.
405
Evet şu mevcûdâta, zerrelerden güneşlere kadar; ferdler olsun, nev'iler olsun, küçük olsun, büyük olsun, semerât ve gâyâtla ve fâideler ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş‑ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş ve o hikmet‑nümâ sûret gömleği üstünde lütûf ve ihsân çiçekleriyle müzeyyen bir hulle‑i inâyet, herşeyin kàmetine göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle‑i inâyet üzerine tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in'âm lem'alarıyla münevver, rahmet nişanları takılmış ve o münevver ve murassa' nişanları ihsân etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevi'l‑hayatın tâifelerine kâfî, bütün hâcetlerine vâfî bir sofra‑i rızk-ı umumî kurulmuştur.
İşte şu iş, Güneş gibi âşikâre, nihâyetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Zât‑ı Zülcemâl’e işâret edip gösteriyor…
Öyle mi? Herşey rızka muhtaç mıdır?
Evet, bir ferd, rızka ve devam‑ı hayata muhtaç olduğu gibi, görüyoruz ki; bütün mevcûdât‑ı âlem – bâhusus zîhayat olsa – küllî olsun, cüz'î olsun, küll olsun, cüz' olsun; vücûdunda, bekàsında, hayatında ve idâme‑i hayatta maddeten ve ma'nen çok metâlibi var, çok levâzımatı var. İftikàrâtı ve ihtiyacâtı öyle şeylere var ki, en ednâsına o şeyin eli yetişmediği, en küçük matlûbuna o şeyin kuvveti kâfî gelmediği bir hâlde, görüyoruz ki; bütün metâlibi ve erzâk‑ı maddiye ve maneviyesi ﴿مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ﴾ ummadığı yerlerden kemâl‑i intizamla ve vakt‑i münâsibde ve lâyık bir tarzda kemâl‑i hikmetle ellerine veriliyor.
İşte bu iftikàr ve ihtiyac‑ı mahlûkat ve bu tarzda imdâd ve iâne‑i gaybiye, acaba güneş gibi, bir Mürebbî‑i Hakîm-i Zülcelâl’i, bir Müdebbir‑i Rahîm-i Zülcemâl’i göstermiyor mu?
406
Sekizinci Lem'a
Nasıl ki bir tarlada ekilen bir nev'‑i tohum delâlet eder ki; o tarla, herhalde tohum sâhibinin taht‑ı tasarrufâtında olduğunu, hem o tohum dahi, tarla mutasarrıfının taht‑ı tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de, şu anâsır denilen mezraa‑i masnûât, vâhidiyet ve besâtet ile beraber, külliyet ve ihâtaları ve şu mahlûkat denilen semerât‑ı rahmet ve mu'cizât‑ı kudret ve kelâmât‑ı hikmet olan nebâtât ve hayvanat, mümâselet ve müşâbehetleriyle beraber çok yerlerde intişarı, her tarafta bulunup tavattunları, tek bir Sâni'‑i Mu'ciz-nümâ’nın taht‑ı tasarrufunda olduklarını öyle bir tarzda gösteriyor ki; güyâ herbir çiçek, herbir semere, herbir hayvan, O Sâni'in birer sikkesidir, birer hâtemidir, birer tuğrâsıdır. Her nerede bulunsa lisân‑ı hâliyle herbirisi der ki: “Ben kimin sikkesiyim, bu yer dahi onun masnû'udur. Ben kimin hâtemiyim, bu mekân dahi onun mektûbudur. Ben kimin tuğrâsıyım, bu vatanım dahi onun mensûcudur.”
Demek en ednâ bir mahlûka rubûbiyet, bütün anâsırı kabza‑i tasarrufunda tutana mahsûstur ve en basit bir hayvanı tedbir ve tedvîr etmek, bütün hayvanatı, nebâtâtı, masnûâtı kabza‑i Rubûbiyet’inde terbiye edene hàs olduğunu kör olmayan görür.
Evet herbir ferd, sâir efrâda mümâselet ve misliyet lisânı ile der: “Kim bütün nev'ime mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok.” Her nev'i, sâir nev'ilerle beraber yeryüzünde intişarı lisânıyla der: “Kim bütün sath‑ı arza mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok.” Arz, sâir seyyârât ile bir Güneşe irtibatı ve semâvât ile tesânüdü lisânıyla der: “Kim bütün kâinâta mâlik ise, bana mâlik o olabilir, yoksa yok.”
407
Evet farazâ zîşuûr bir elmaya biri dese: “Sen benim san'atımsın.” O elma lisân‑ı hâl ile ona: “Sus!” diyecek. “Eğer bütün yeryüzünde bütün elmaların teşkiline muktedir olabilirsen, belki yeryüzünde münteşir bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedârlara, belki bütün bahar sefînesiyle hazine‑i rahmetten gelen bütün hedâyâ‑yı Rahmâniye’ye mutasarrıf olabilirsen bana Rubûbiyet da'vâ et.” O tek elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracak…
Dokuzuncu Lem'a
Cüz'de, cüz'îde; küllde, küllîde, küll‑i âlemde; hayatta, zîhayatta, ihyâda olan sikkelerden, hâtemlerden, tuğrâlardan bazılarına işâret ettik. Şimdi, nev'ilerde hesabsız sikkelerden bir sikkeye işâret edeceğiz.
Evet, nasıl ki meyvedâr bir ağacın hesabsız semereleri, bir terbiye‑i vâhide, bir kanun‑u vahdetle, bir tek merkezden idare edildiklerinden külfet ve meşakkat ve masraf, o kadar sühûlet peydâ eder ki; kesretle terbiye edilen tek bir semereye müsâvî olurlar. Demek kesret ve taaddüd‑ü merkez, her semere için, kemiyetçe bütün ağaç kadar külfet ve masraf ve cihâzât ister. Fark yalnız keyfiyetçedir. Nasıl ki bir tek nefere lâzım techizât‑ı askeriyeyi yapmak için, orduya lâzım bütün fabrikalar kadar fabrikalar lâzımdır‥
Demek iş, vahdetten kesrete geçse, efrâd adedince – kemiyet cihetiyle – külfet ziyâdeleşir. İşte, her nev'ide bilmüşâhede görünen sühûlet‑i fevkalâde, elbette vahdetten, tevhidden gelen bir yüsr ve sühûlet eseridir.
Elhâsıl: Bir cinsin bütün envâ'ı, bir nev'in bütün efrâdı, a'zâ‑yı esâsîde muvâfakat ve müşâbehetleri nasıl isbât ederler ki, tek bir Sâni'in masnû'larıdır. Çünkü, vahdet‑i kalem ve ittihâd‑ı sikke öyle ister. Öyle de, bu meşhûd sühûlet‑i mutlaka ve külfetsizlik, vücûb derecesinde icâb eder ki, bir Sâni'‑i Vâhid’in eserleri olsun. Yoksa imtina' derecesine çıkan bir suûbet, o cinsi, in'idâma ve o nev'i, ademe götürecekti.
408
Velhâsıl: Cenâb‑ı Hakk’a isnâd edilse, bütün eşya, bir tek şey gibi bir sühûlet peydâ eder. Eğer esbâba isnâd edilse, herbir şey, bütün eşya kadar suûbet peydâ eder. Mâdem öyledir, kâinâtta şu görünen fevkalâde ucuzluk ve şu göz önündeki hadsiz mebzûliyet, Sikke‑i Vahdet’i güneş gibi gösterir. Eğer, gayet mebzûliyetle elimize geçen şu san'atlı meyveler, Vâhid‑i Ehad’in malı olmazsa, bütün dünyayı verse idik bir tek narı yiyemezdik.
Onuncu Lem'a
Tecellî‑i Cemâliye’yi gösteren hayat, nasıl bir bürhân‑ı ehadiyettir, belki bir çeşit tecellî‑i vahdet’tir; tecellî‑i Celâl’i izhâr eden memât dahi bir bürhân‑ı vâhidiyettir.
Evet meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ Nasıl ki, güneşe karşı parlayan ve akan büyük bir ırmağın kabarcıkları ve zemin yüzünün mütelemmi şeffâfatı, Güneş’in aksini ve ışığını göstermek sûretiyle Güneş’e şehâdet ettikleri gibi, o katarâtın ve şeffâfatın gurûbuyla, gitmeleriyle beraber, arkalarından yeni gelen katarât tâifeleri ve şeffâfat kabileleri üstünde yine güneşin cilveleri haşmetle devamı ve ışığının tecellîsi ve noksansız istimrarı kat'iyyen şehâdet eder ki; sönüp yanan, değişip tazelenen, gelip parlayan misâlî güneşçikler ve ışıklar ve nurlar, bir bâkî, dâimî, àlî, tecellîsi zevâlsiz bir tek güneşin cilveleridir. Demek o parlayan katarâtlar, zuhûruyla ve gelmeleriyle Güneş’in vücûdunu gösterdikleri gibi; gurûblarıyla, zevâlleriyle, Güneş’in bekàsını ve devamını ve birliğini gösteriyorlar.
Aynen öyle de: Şu mevcûdât‑ı seyyâle, vücûdlarıyla ve hayatlarıyla Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûb‑u vücûduna ve ehadiyetine şehâdet ettikleri gibi; zevâlleriyle, ölümleriyle O Vâcibü'l‑Vücûd’un ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
409
Evet gece‑gündüz, kış ve yaz, asırlar ve devirlerin değişmesiyle gurûb ve ufûl içinde teceddüd eden ve tazelenen masnûât‑ı cemîle, mevcûdât‑ı latîfe, elbette bir àlî ve sermedî ve dâimü't‑tecellî bir cemâl sâhibinin vücûd ve bekà ve vahdetini gösterdikleri gibi; o masnûât, esbâb‑ı zâhiriye-i süfliyeleriyle beraber zevâl bulup ölmeleri, o esbâbın hiçliğini ve bir perde olduğunu gösteriyorlar. Şu hâl kat'iyyen isbât eder ki; şu san'atlar, şu nakışlar, şu cilveler, bütün esmâsı kudsiye ve cemîle olan bir Zât‑ı Cemîl-i Zülcelâl’in tazelenen san'atlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır, taharrük eden âyineleridir, birbiri arkasından gelen sikkeleridir, hikmetle değişen hâtemleridir…
Elhâsıl: Şu kitab‑ı kebîr-i kâinât, nasıl ki vücûd ve vahdete dair âyât‑ı tekvîniyeyi bize ders veriyor; öyle de: O Zât‑ı Zülcelâl’in bütün evsâf‑ı kemâliye ve cemâliye ve celâliyesine de şehâdet eder. Ve kusursuz ve noksansız kemâl‑i Zâtî’sini isbât ederler. Çünkü; bedîhîdir ki, bir eserde kemâl, o eserin menşe' ve mebde'i olan fiilin kemâline delâlet eder. Fiilin kemâli ise, ismin kemâline ve ismin kemâli, sıfatın kemâline ve sıfatın kemâli, şe'n‑i zâtînin kemâline ve şe'nin kemâli, o zât‑ı zîşuûnun kemâline hadsen ve zarûreten ve bedâheten delâlet eder.
Meselâ; nasıl ki kusursuz bir kasrın mükemmel olan nukùş ve tezyînâtı, arkalarında bir usta ef'âlinin mükemmeliyetini gösterir. O ef'âlin mükemmeliyeti, o fâil ustanın rütbelerini gösteren ünvânları ve isimlerinin mükemmeliyetini gösterir ve o esmâ ve ünvânlarının mükemmeliyeti, o ustanın san'atına dair sıfatlarının mükemmeliyetini gösterir ve o san'at ve sıfatlarının mükemmeliyeti, o san'at sâhibinin şuûn‑u zâtiye denilen kàbiliyet ve isti'dâd‑ı zâtiyesinin mükemmeliyetini gösterir ve o şuûn ve kàbiliyet‑i zâtiyenin mükemmeliyeti, o ustanın mâhiyet‑i zâtiyesinin mükemmeliyetini gösterdiği misillû…
410
Aynen öyle de, şu kusursuz, futursuz, ﴿هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ﴾ sırrına mazhar olan şu âsâr‑ı meşhûde-i âlem, şu mevcûdât‑ı muntazama-i kâinâtta olan san'at ise; bilmüşâhede bir müessir‑i zi'l-iktidarın kemâl‑i ef'âline delâlet eder. O kemâl‑i ef'âl ise, bilbedâhe O Fâil‑i Zülcelâl’in kemâl‑i esmâsına delâlet eder. O kemâl‑i esmâ ise, bizzarûre o esmânın Müsemmâ‑yı Zülcemâl’inin kemâl‑i sıfâtına delâlet ve şehâdet eder. O kemâl‑i sıfât ise, bilyakìn O Mevsuf‑u Zülkemâl’in kemâl‑i şuûnuna delâlet ve şehâdet eder. O kemâl‑i şuûn ise, bihakka'l‑yakìn, O Zîşuûn’un kemâl‑i zâtına öyle delâlet eder ki; bütün kâinâtta görünen bütün envâ'‑ı kemâlât, O’nun kemâline nisbeten sönük bir zıll‑i zaîf sûretinde, bir Zât‑ı Zülkemâl’in âyât‑ı kemâli ve rumûz‑u celâli ve işârât‑ı cemâli olduğunu gösterir.
411
Güneşler Kuvvetinde
Onbirinci Lem'a
Ondokuzuncu Söz’de ta'rif edilen ve kitab‑ı kebîrin âyet‑i kübrâsı ve o Kur'ân‑ı Kebîr’deki ism‑i a'zamı ve o şecere‑i kâinâtın çekirdeği ve en münevver meyvesi ve o saray‑ı âlemin güneşi ve Âlem‑i İslâmiyet’in bedr‑i münevveri ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin dellâl‑ı saltanatı ve tılsım‑ı kâinâtın keşşâf‑ı zîhikmeti olan Seyyidimiz Muhammedü'l‑Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm: Bütün enbiyâyı sâyesi altına alan risalet cenâhı ve bütün Âlem‑i İslâm’ı himâyesine alan İslâmiyet cenâhlarıyla hakikatin tabakàtında uçan ve bütün enbiyâ ve mürselîni, bütün evliyâ ve sıddıkîni ve bütün asfiyâ ve muhakkìkîni arkasına alıp bütün kuvvetiyle vahdâniyeti gösterip, arş‑ı ehadiyete yol açıp gösterdiği îmân‑ı Billâh ve isbât ettiği vahdâniyet‑i İlâhiye’ye hiç vehim ve şübhenin haddi var mı ki, kapatabilsin ve perde olabilsin!
Mâdem Ondokuzuncu Söz’de ve Ondokuzuncu Mektûb’da o bürhân‑ı kàtı'ın âbu'l‑hayat-ı mârifetinden Ondört Reşha ve Ondokuz İşârât ile O Zât‑ı Mu'ciz-nümâ’nın envâ'‑ı mu'cizâtıyla beraber, icmâlen bir derece ta'rif ve beyân etmişiz. Şurada şu işâret ile iktifâ edip, o vahdâniyetin bürhân‑ı kàtı'ını tezkiye eden ve sıdkına şehâdet eden esâsâta işâret sûretinde bir salavât‑ı şerîfe ile hatmederiz…
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِكَ وَوَحْدَانِيَّتِكَ وَشَهِدَ عَلٰى اَوْصَافِ جَلَالِكَ وَجَمَالِكَ وَكَمَالِكَ الشَّاهِدُ الصَّادِقُ الْمُصَدَّقُ وَالْبُرْهَانُ النَّاطِقُ الْمُحَقَّقُ سَيِّدُ الْاَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَل۪ينَ ، اَلْحَامِلُ سِرَّ اِجْمَاعِهِمْ وَتَصْد۪يقِهِمْ وَمُعْجِزَاتِهِمْ ، وَاِمَامُ الْاَوْلِيَاءِ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ ، اَلْحَاو۪ي سِرَّ اِتِّفَاقِهِمْ وَتَحْق۪يقِهِمْ وَكَرَامَاتِهِمْ ، ذُوالْمُعْجِزَاتِ الْبَاهِرَةِ وَالْخَوَارِقِ الظَّاهِرَةِ وَالدَّلَائِلِ الْقَاطِعَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ لَهُ ، ذُوالْخِصَالِ الْغَالِيَةِ ف۪ي ذَاتِهِ ، وَالْاَخْلَاقِ الْعَالِيَةِ ف۪ي وَظ۪يفَتِهِ ، وَالسَّجَايَا السَّامِيَةِ ف۪ي شَر۪يعَتِهِ الْمُكَمَّلَةِ الْمُنَزَّهَةِ لَهُ عَنِ الْخِلَافِ ، مَهْبِطُ الْوَحْيِ الرَّبَّانِيِّ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ وَالْمُنْزَلِ وَالْمُنَزَّلِ عَلَيْهِ ،سَيَّارُ عَالَمِ الْغَيْبِ وَالْمَلَكُوتِ ، مُشَاهِدُ الْاَرْوَاحِ وَمُصَاحِبُ الْمَلٰئِكَةِ ، اَنْمُوذَجُ كَمَالِ الْكَائِنَاتِ شَخْصًا وَنَوْعًا وَجِنْسًا (اَنْوَرُ ثَمَرَاتِ شَجَرَةِ الْخِلْقَةِ) سِرَاجُ الْحَقِّ ، بُرْهَانُ الْحَق۪يقَةِ ، تِمْثَالُ الرَّحْمَةِ ، مِثَالُ الْمَحَبَّةِ ، كَشَّافُ طِلْسِمِ الْكَائِنَاتِ ، دَلَّالُ سَلْطَنَةِ الرُّبُوبِيَّةِ ، الْمُرْمِزُ بِعُلْوِيَّةِ شَخْصِيَّتِهِ الْمَعْنَوِيَّةِ اِلٰى اَنَّهُ نَصْبُ عَيْنِ فَاطِرِ الْعَالَمِ ف۪ي خَلْقِ الْكَائِنَاتِ ، ذُو الشَّر۪يعَةِ الَّت۪ي هِيَ بِوُسْعَةِ دَسَات۪يرِهَا وَقُوَّتِهَا تُش۪يرُ اِلٰى اَنَّهَا نِظَامُ نَاظِمِ الْكَوْنِ وَوَضْعُ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ ❋
412
نَعَمْ ، اِنَّ نَاظِمَ الْكَائِنَاتِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَتَمِّ الْاَكْمَلِ هُوَ نَاظِمُ هٰذَا الدّ۪ينِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَحْسَنِ الْاَجْمَلِ ، سَيِّدُنَا نَحْنُ مَعَاشِرَ بَن۪ي اٰدَمَ وَمُهْد۪ينَا اِلَى الْا۪يمَانِ نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمُؤْمِن۪ينَ ، مُحَمَّدٌ بْنُ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَاَتَمُّ التَّسْل۪يمَاتِ مَا دَامَتِ الْاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ، فَاِنَّ ذٰلِكَ الشَّاهِدَ الصَّادِقَ الْمُصَدَّقَ يَشْهَدُ عَلٰى رُؤُوسِ الْاَشْهَادِ مُنَادِيًا ، وَمُعَلِّمًا لِاَجْيَالِ الْبَشَرِ خَلْفَ الْاَعْصَارِ وَالْاَقْطَارِ ، نِدَاءً عُلْوِيًّا بِجَم۪يعِ قُوَّتِهِ وَبِغَايَةِ جِدِّيَّتِهِ وَبِنِهَايَةِ وُثُوقِهِ وَبِقُوَّةِ اِطْمِئْنَانِهِ وَبِكَمَالِ ا۪يمَانِهِ: (اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ )
413
Güneşler Kuvvetinde
Onikinci Lem'a
Şu Yirmiikinci Söz’ün Onikinci Lem'ası, öyle bir bahr‑i hakàiktır ki; bütün Yirmiiki Söz, ancak onun yirmiiki katresi ve öyle bir menba'‑ı envârdır ki; şu Yirmiiki Söz, o güneşten ancak yirmiiki lem'asıdır. Evet, o Yirmiiki aded Söz’lerin herbirisi, Semâ‑i Kur'ân’da parlayan bir tek necm‑i âyetin bir lem'ası ve bahr‑i Furkàn’dan akan bir âyetin ırmağından tek bir katresi ve bir kenz‑i a'zam-ı Kitabullâh’ta herbiri bir sandukça‑i cevâhir olan âyetlerin bir tek âyetinin bir tek incisidir.
İşte Ondokuzuncu Söz’ün Ondördüncü Reşhası’nda bir nebze ta'rif edilen O Kelâmullâh; İsm‑i A'zamdan, Arş‑ı A'zamdan, Rubûbiyet’in tecellî‑i a'zamından nüzûl edip, ezeli ebede rabtedecek, ferşi arşa bağlayacak bir vüs'at ve ulviyet içinde bütün kuvvetiyle ve âyâtının bütün kat'iyyetiyle mükerreren ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ der, bütün kâinâtı işhâd eder ve şehâdet ettirir. Evet لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ
Evet, O Kur'ân’a selîm bir kalb gözüyle baksan göreceksin ki; cihât‑ı sittesi öyle parlıyor, öyle şeffâftır ki; hiçbir zulmet, hiçbir dalâlet, hiçbir şübhe ve rayb, hiçbir hile, içine girmeye ve dâire‑i ismetine duhûle fürce bulamaz. Çünkü, üstünde sikke‑i i'câz‥ altında bürhân ve delil‥ arkasında nokta‑i istinâdı, mahz‑ı vahy-i Rabbânî‥ önünde saâdet‑i dâreyn‥ sağında aklı istintak edip tasdikini te'min‥ solunda vicdânı istişhâd ederek teslîmini tesbit‥ içi bilbedâhe sâfî hidayet‑i Rahmâniye‥ üstü bilmüşâhede hàlis envâr‑ı îmâniye‥ meyveleri biayne'l‑yakìn kemâlât‑ı insaniye ile müzeyyen asfiyâ ve muhakkìkîn‑i evliyâ ve sıddıkîn olan o lisân‑ı gaybın sînesine kulağını yapıştırıp dinlesen derinden derine, gayet mûnis ve mukni', nihâyet ciddi ve ulvî ve bürhân ile mücehhez bir sadâ‑yı semâvî işiteceksin ki, öyle bir kat'iyyetle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ der ve tekrar eder ki, hakkalyakìn derecesinde söylediğini, aynelyakìn gibi bir ilm‑i yakìni, sana ifâde ve ifâza ediyor…
414
Elhâsıl: Herbirisi birer güneş olan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile Furkàn‑ı Ahkem ki:
Biri; âlem‑i şehâdetin lisânı olarak, bin mu'cizât içinde bütün enbiyâ ve asfiyânın taht‑ı tasdiklerinde, İslâmiyet ve risalet parmaklarıyla işâret ederek bütün kuvvetiyle gösterdiği bir hakikati…
Diğeri; âlem‑i gaybın lisânı hükmünde, kırk vücûh‑u i'câz içinde, kâinâtın bütün âyât‑ı tekvîniyesinin taht‑ı tasdiklerinde, hakkâniyet ve hidayet parmaklarıyla işâret edip bütün ciddiyetle gösterdiği aynı hakikati… Acaba o hakikat, güneşten daha bâhir, gündüzden daha zâhir olmaz mı?
Ey dalâlet‑âlûd mütemerrid insancık! (Hâşiye) Ateşböceğinden daha sönük kafa fenerinle nasıl şu güneşlere karşı gelebilirsin? Onlardan istiğnâ edebilirsin? Üflemekle onları söndürmeye çalışırsın? Tuuuh! Tuf‥ senin o münkir aklına!‥ Nasıl o iki lisân‑ı gayb ve şehâdet, bütün âlemlerin Rabbi ve şu kâinâtın sâhibi nâmına ve O’nun hesabına söyledikleri sözleri ve da'vâları inkâr edebilirsin? Ey bîçâre ve sinekten daha âciz, daha hakîr! Sen necisin ki, şu kâinâtın Sâhib‑i Zülcelâl’ini tekzîbe yelteniyorsun?
415
Hâtime
Ey aklı hüşyâr, kalbi müteyakkız arkadaş! Eğer şu Yirmiikinci Söz’ün başından buraya kadar fehmetmişsen, Oniki Lem'a’yı birden elinde tut. Binler elektrik kuvvetinde bir sirâc‑ı hakikat bularak, Arş‑ı A'zamdan uzatılıp gelen Âyât‑ı Kur'âniye’ye yapış. Burâk‑ı tevfike bin, semâvât‑ı hakàikta urûc et, Arş‑ı Mârifetullâh’a çık, اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ de. Ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ diyerek, bütün mevcûdât‑ı kâinâtın başları üstünde ve mescid‑i kebîr-i âlemde vahdâniyeti ilân et!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿رَبَّنَا لَا تُؤاَخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَالَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ﴾
﴿رَبَّناَ لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ❋ رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يه۪ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ﴾
416
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمْ اُمَّتَهُ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
417
Yirmiüçüncü Söz
Şu Söz’ün İki Mebhası Vardır
﴿﷽﴾
﴿لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ❋ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾
Birinci Mebhas
Îmânın binler mehâsininden yalnız beşini “Beş Nokta” içinde beyân ederiz.
Birinci Nokta
İnsan; nur‑u îmân ile a'lâ‑yı illiyîne çıkar. Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet‑i küfür ile esfel‑i sâfilîne düşer. Cehennem’e ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü: Îmân insanı Sâni'‑i Zülcelâl’ine nisbet ediyor. Îmân, bir intisabdır. Öyle ise, insan, îmân ile insanda tezâhür eden San'at‑ı İlâhiye ve Nukùş‑u Esmâ-i Rabbâniye itibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat'eder. O kat'tan san'at‑ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise; hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat‑ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir.
Bu sırrı bir temsîl ile beyân edeceğiz. Meselâ: İnsanların san'atları içinde, nasıl ki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsâvî, bazen madde daha kıymetdâr, bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor. Belki bazen, antika olan bir san'at, bir milyon kıymeti aldığı hâlde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse; hàrika‑pîşe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yâdetmekle ve o san'atla teşhîr edilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer, kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir.
418
İşte insan, Cenâb‑ı Hakk’ın böyle antika bir san'atıdır. Ve en nâzik ve nâzenîn bir mu'cize‑i kudretidir ki; insanı, bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâta bir misâl‑i musağğar sûretinde yaratmıştır.
Eğer nur‑u îmân, içine girse; üstündeki bütün mânidâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü'min, şuûr ile okur. Ve, o intisabla okutur. Yani: “Sâni'‑i Zülcelâl’in masnû'uyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım.” gibi mânâlarla insandaki san'at‑ı Rabbâniye tezâhür eder. Demek Sâni'ine intisabdan ibaret olan îmân, insandaki bütün âsâr‑ı san'atı izhâr eder. İnsanın kıymeti, o san'at‑ı Rabbâniye’ye göre olur. Ve âyine‑i Samedâniye itibariyledir. O hâlde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhâtab‑ı İlâhî ve Cennet’e lâyık bir misâfir‑i Rabbânî olur.
Eğer kat'‑ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o mânidâr nukùş‑u Esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîra Sâni' unutulsa, Sâni'a müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidâr àlî san'atların ve manevî àlî nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbâba ve tabiata ve tesâdüfe verilip, nihâyet sukùt eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde‑i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi; kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür, böyle mâhiyet‑i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.
419
İkinci Nokta
Îmân, nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor; üstünde yazılan bütün Mektûbat‑ı Samedâniye’yi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman‑ı mâzi ve müstakbeli, zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ﴾ âyet‑i kerîmesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz, şöyle ki:
Bir vâkıa‑i hayâliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukâbil… Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere… Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da; her tarafı karanlık, kesif bir zulümât istilâ etmişti. Ben sağ tarafıma baktım; nihâyetsiz bir zulümât içinde bir mezar‑ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müdhiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı. Onu isti'mâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki; “Keşke bu cep fenerim olmasa idi; bu dehşetleri görmese idim.” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. “Eyvâh! Şu fener, başıma belâdır.” dedim. Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güyâ onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lambasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümât boşandı. Her taraf o lambanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatini gösterdi.
Baktım ki: O gördüğüm köprü; gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar‑ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nurânî insanların taht‑ı riyâsetinde ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu farkettim. Ve sol tarafımda fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise; süslü, sevimli, câzibedâr olan dağların arkalarında azîm bir ziyâfetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayâl‑meyâl gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise; mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat‑ı ehliye olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نوُرِ الْا۪يمَانِ diyerek ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ﴾ âyet‑i kerîmesini okudum, o vâkıadan ayıldım.
420
İşte o iki dağ; mebde'‑i hayat, âhir‑i hayat‥ yani, âlem‑i arz ve âlem‑i berzahtır. O köprü ise; hayat yoludur. O sağ taraf ise; geçmiş zamandır. Sol taraf ise; istikbâldir. O cep feneri ise; hodbîn ve bildiğine i'timâd eden ve vahy‑i semâvîyi dinlemeyen enâniyet‑i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise; âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkatıdır.
İşte enâniyetine i'timâd eden, zulümât‑ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam; o vâkıada, evvelki hâlime benzer ki; o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet‑âlûd ma'lûmât ile zaman‑ı mâziyi bir mezar‑ı ekber sûretinde ve adem‑âlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli, gayet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem herbirisi, bir Hakîm‑i Rahîm’in birer memur‑u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. ﴿وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ﴾ hükmüne mazhar eder.
Eğer hidayet‑i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin fir'avuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese; o vâkıada, ikinci hâlime benzeyecek. O vakit, birden kâinât bir gündüz rengini alır; nur‑u İlâhî ile dolar. Âlem ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetini okur. O vakit zaman‑ı mâzi, bir mezar‑ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyânın taht‑ı riyâsetinde, vazife‑i ubûdiyeti îfâ eden ervâh‑ı sâfiye cemâatlerinin vazife‑i hayatlarını bitirmekle, اَللّٰهُ اَكْبَرُ diyerek makàmât‑ı àliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki; dağlar‑misâl bazı inkılâbât‑ı berzahiye ve uhreviye arkalarında Cennet’in bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet‑i Rahmâniye’yi o nur‑u îmân ile uzaktan uzağa farkeder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hâdiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı; sûreten haşîn, ma'nen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hattâ mevti, hayat‑ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saâdet‑i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle. Hakikati, temsîle tatbik et.
421
Üçüncü Nokta
Îmân hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakîki îmânı elde eden adam, kâinâta meydân okuyabilir. Ve îmânın kuvvetine göre hâdisâtın tazyîkatından kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ der, sefîne‑i hayatta kemâl‑i emniyetle hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr‑i Mutlak’ın yed‑i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saâdet‑i ebediyeye girmek için Cennet’e uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse; dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel‑i sâfilîne çeker. Demek; îmân tevhidi, tevhid teslîmi, teslîm tevekkülü, tevekkül saâdet‑i dâreyni iktiza eder.
Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı, dest‑i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nev'i duâ‑yı fiilî telâkki ederek; müsebbebâtı, yalnız Cenâb‑ı Hak’tan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnetdâr olmaktan ibarettir.
Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer:
Vaktiyle iki adam; hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefîneye birer bilet alıp girdiler. Birisi; girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezâret eder. Diğeri; hem ahmak, hem mağrûr olduğundan, yükünü yere bırakmıyor.
422
Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”
O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi' olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhâfaza edeceğim.”
Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefîne‑i Sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu hâlde görse, ya ‘dîvânedir’ diye seni tardedecek. Ya, ‘Hâindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihzâ ediyor, hapis edilsin.’ diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü; ehl‑i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyâyı ve zilleti gösteren tasannu'un ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçârenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden râzı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.
İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfürûşluktan ve maskaralıktan ve şekàvet‑i uhreviyeden ve tazyîkat‑ı dünyeviye hapsinden kurtulasın‥
Dördüncü Nokta
Îmân, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife‑i asliyesi, îmân ve duâdır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
Şu mes'elenin binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o mes'eleye vâzıh bir delildir. Ve bir bürhân‑ı kàtı'dır. Evet, insaniyet îmân ile insaniyet olduğunu; insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü: Hayvan, dünyaya geldiği vakit, âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi isti'dâdına göre mükemmel olarak gelir; yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit‑i hayatiyesini ve kâinâtla olan münâsebetini ve kavânîn‑i hayatını öğrenir, meleke sâhibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar‑ı hayatiyeyi ve meleke‑i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder; yani ona ilhâm olunur.
423
Demek; hayvanın vazife‑i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir. Ve mârifet kesbetmekle terakkî etmek değildir. Ve aczini göstermekle medet istemek, duâ etmek değildir. Belki vazifesi; isti'dâdına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet‑i fiiliyedir.
İnsan ise, dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına câhil, hattâ yirmi senede tamamen şerâit‑i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir‑i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç‥ hem gayet âciz ve zaîf bir sûrette dünyaya gönderilip, bir‑iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve menfaati farkeder. Hayat‑ı beşeriyenin muâvenetiyle, ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakınabilir.
Demek ki, insanın vazife‑i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, duâ ile ubûdiyettir. Yani: “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikâne terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütûflarıyla böyle nâzenînâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdiü'l‑Hâcât’a lisân‑ı acz ve fakr ile yalvarmaktır. Ve istemek ve duâ etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenâhlarıyla, makam‑ı a'lâ-yı ubûdiyete uçmaktır.
Demek, insan bu âleme, ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mâhiyet ve isti'dâd itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm‑u hakîkiyenin esâsı ve mâdeni ve nuru ve rûhu Mârifetullâh’tır. Ve onun üssü'l‑esâsı da Îmân‑ı Billâh’tır.
424
Hem insan, nihâyetsiz acziyle nihâyetsiz beliyyâta ma'rûz ve hadsiz a'dânın hücumuna mübtelâ ve nihâyetsiz fakrıyla beraber nihâyetsiz hâcâta giriftâr ve nihâyetsiz metâlibe muhtaç olduğundan; vazife‑i asliye-i fıtriyesi, îmândan sonra duâdır. Duâ ise, esâs‑ı ubûdiyettir. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir merâmını, bir arzusunu elde etmek için; ya ağlar, ya ister. Yani; ya fiilî, ya kavlî lisân‑ı acziyle bir duâ eder. Maksûduna muvaffak olur. Öyle de: İnsan, bütün zîhayat âlemi içinde nâzik, nâzenîn, nâzdâr bir çocuk hükmündedir. Rahmânürrahîm’in dergâhında, ya za'f ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmek gerektir. Tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshìrin şükrünü edâ etsin. Yoksa bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi: “Ben kuvvetimle bu kàbil‑i teshìr olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acîb şeyleri teshìr ediyorum. Ve fikir ve tedbirimle kendime itâat ettiriyorum.” deyip küfran‑ı ni'mete sapmak, insaniyetin fıtrat‑ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.
Beşinci Nokta
Îmân, duâyı bir vesile‑i kat'iyye olarak iktiza ettiği ve fıtrat‑ı insaniye, onu şiddetle istediği gibi; Cenâb‑ı Hak dahi “Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde: ﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْ﴾ fermân ediyor. Hem ﴿اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ﴾ emrediyor.
Eğer Desen: Birçok defa duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki; âyet umumîdir; “Her duâya cevab var.” ifâde ediyor.
425
Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var; fakat kabûl etmek, hem aynı matlûbu vermek Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetine tâbidir. Meselâ; hasta bir çocuk çağırır: “Yâ hekim! Bana bak.” Hekim: “Lebbeyk” der. “Ne istersin?” cevab verir. Çocuk: “Şu ilâcı ver bana.” der. Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yâhut onun maslahatına binâen ondan daha iyisini verir, yâhut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenâb‑ı Hak; Hakîm‑i Mutlak, hâzır, nâzır olduğu için abdin duâsına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat, insanın hevâ‑perestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki Hikmet‑i Rabbâniye’nin iktizasıyla; ya matlûbunu veya daha evlâsını verir, veya hiç vermez.
Hem, duâ bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise; semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise; o nev'i duâ ve ibâdetin vakitleridir. O maksadlar, gayeleri değil. Meselâ: Yağmur namazı ve duâsı bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibâdetin vaktidir. Yoksa o ibâdet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o duâ, o ibâdet, hàlis olmadığından kabûle lâyık olmaz. Nasıl ki güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsûf ve husuf namazları denilen iki ibâdet‑i mahsûsanın vakitleridir. Yani: Gece ve gündüzün nurânî âyetlerinin nikâblanmasıyla bir azamet‑i İlâhiye’yi ilâna medâr olduğundan, Cenâb‑ı Hak, ibâdını o vakitte bir nev'i ibâdete dâvet eder. Yoksa o namaz – açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla muayyen olan – Ay ve Güneş’in husuf ve küsûflarının inkişafları için değildir. Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duâların evkàt‑ı mahsûsalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, duâ ile, niyâz ile Kadîr‑i Mutlak’ın dergâhına ilticâ eder.
Eğer duâ çok edildiği hâlde, beliyeler def' olunmazsa, denilmeyecek ki: “Duâ kabûl olmadı.” Belki denilecek ki: “Duânın vakti kazâ olmadı.” Eğer Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref'etse – nurun alâ nur – o vakit duâ vakti biter, kazâ olur.
Demek duâ, bir sırr‑ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hàlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhâr edip, duâ ile O’na ilticâ etmeli. Rubûbiyet’ine karışmamalı. Tedbiri O’na bırakmalı. Hikmetine i'timâd etmeli. Rahmetini ittiham etmemeli.
426
Evet hakikat‑i hâlde âyât‑ı beyyinâtın beyânıyla sâbit olan: Bütün mevcûdât, herbirisi birer mahsûs tesbih ve birer hususî ibâdet, birer hàs secde ettikleri gibi; bütün kâinâttan Dergâh‑ı İlâhiye’ye giden, bir duâdır.
Ya isti'dâd lisânıyladır; – bütün nebâtâtın duâları gibi – ki; herbiri lisân‑ı isti'dâdıyla Feyyâz‑ı Mutlak’tan bir sûret taleb ediyorlar. Ve esmâsına bir mazhariyet‑i münkeşife istiyorlar.
Veya ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyladır; – bütün zîhayatın iktidarları dâhilinde olmayan hâcât‑ı zarûriyeleri için duâlarıdır – ki; herbirisi o ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla, Cevvâd‑ı Mutlak’tan idâme‑i hayatları için bir nev'i rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.
Veya lisân‑ı ıztırarıyla bir duâdır ki; muztar kalan herbir zîrûh, kat'î bir ilticâ ile duâ eder, bir hâmî‑i mechûlüne ilticâ eder. Belki Rabb‑i Rahîm’ine teveccüh eder. Bu üç nev'i duâ bir mâni olmazsa dâima makbûldür.
Dördüncü nev'i ki; – en meşhûrudur – bizim duâmızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiilî ve hâlî; diğeri, kalbî ve kàlîdir. Meselâ: Esbâba teşebbüs, bir duâ‑yı fiilîdir. Esbâbın ictimâ'ı; müsebbebi icâd etmek için değil, belki lisân‑ı hâl ile müsebbebi Cenâb‑ı Hak’tan istemek için bir vaziyet‑i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine‑i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nev'i duâ‑yı fiilî; Cevvâd‑ı Mutlak’ın isim ve ünvânına müteveccih olduğundan, kabûle mazhariyeti ekseriyet‑i mutlakadır.
427
İkinci kısım: Lisân ile, kalb ile duâ etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Duâ eden adam anlar ki; birisi var, onun hâtırât‑ı kalbini işitir. Herşeye eli yetişir. Herbir arzusunu yerine getirebilir. Aczine merhamet eder, fakrına medet eder.
İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Duâ gibi hazine‑i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, a'lâ‑yı illiyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinâtın duâlarını, kendi duân içine al. Bir abd‑i küllî ve bir vekil‑i umumî gibi ﴿اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ de, kâinâtın güzel bir takvîmi ol.
428
İkinci Mebhas
İnsanın saâdet ve şekàvetine medâr Beş Nükte’den ibarettir
İnsan ahsen‑i takvîmde yaratıldığı ve ona gayet câmi' bir isti'dâd verildiği için; esfel‑i sâfilînden tâ a'lâ‑yı illiyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makàmâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydân‑ı imtihana atılmış; nihâyetsiz sukùt ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu'cize‑i kudret ve netice‑i hilkat ve acûbe‑i san'at olarak, şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakkî ve tedennîsinin sırrını “Beş Nükte”de beyân edeceğiz.
Birinci Nükte
İnsan, kâinâtın ekser envâ'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacâtı, âlemin her tarafına dağılmış; arzuları, ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştâk olduğu gibi, Cemîl‑i Zülcelâl’i de görmeğe müştâktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için, o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; Berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk‑ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer‑i acâib olan Âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp Âhiret’i yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr‑i Mutlak’ın dergâhına ilticâya muhtaçtır.
İşte şu vaziyette bir insana hakîki Ma'bûd olacak; yalnız herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr‑i Zülcelâl, bir Rahîm‑i Zülcemâl, bir Hakîm‑i Zülkemâl olabilir. Çünkü: Nihâyetsiz hâcât‑ı insaniyeyi îfâ edecek, ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise, ma'bûdiyete lâyık yalnız O’dur.
429
İşte ey insan! Eğer yalnız O’na abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelîl bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve da'vâya sapsan; o vakit iyilik ve icâd cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde; dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.
Evet ey insan! Sende iki cihet var. Birisi: İcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri: Tahrib, adem, şer, nefy, infiâl cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı; sinekten, örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhâr‑ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir dâire alırsın. Çünkü: Sen iyilik ve icâd ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icâd edebilirsin. Eğer fenâlık ve tahrib etsen, o vakit fenâlığın tecâvüz ve tahribin intişar eder.
430
Meselâ: Küfür; bir fenâlıktır, bir tahribdir, bir adem‑i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinâtın tahkîrini ve bütün Esmâ‑i İlâhiye’nin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünkü: Şu mevcûdâtın àlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zîra onlar, mektûbat‑ı Rabbâniye ve merâyâ‑yı Sübhâniye ve memurîn‑i İlâhiye’dirler. Küfür ise, onları âyinedârlık ve vazifedârlık ve mânidârlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesâdüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevâdd‑ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi, bütün kâinâtta ve mevcûdâtın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen Esmâ‑i İlâhiye’yi inkâr ile tezyif eder ve insanlık denilen bütün Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside‑i manzûme-i hikmet‥ ve bir şecere‑i bâkiyenin cihâzâtını câmi' çekirdek‑misâl bir mu'cize‑i kudret-i bâhire‥ ve emânet‑i kübrâyı uhdesine almakla; yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüchâniyet kazanan bir sâhib‑i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi; en zelîl bir hayvan‑ı fânî-i zâilden daha zelîl, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve mânâsız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.
Elhâsıl: Nefs‑i emmâre, tahrib ve şer cihetinde nihâyetsiz cinayet işleyebilir; fakat icâd ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet bir hâneyi bir günde harâb eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücûdu tevfik‑i İlâhiye’den istese, şer ve tahribden ve nefse i'timâddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ﴾ sırrına mazhar olur. Ondaki nihâyetsiz kàbiliyet‑i şer, nihâyetsiz kàbiliyet‑i hayra inkılâb eder. “Ahsen‑i takvîm” kıymetini alır, a'lâ‑yı illiyîne çıkar.
İşte ey gâfil insan! Bak Cenâb‑ı Hakk’ın fazlına ve keremine: Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu hâlde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yediyüz, bazen yedibin yazar. Hem şu nükteden anla ki: O müdhiş Cehennem’e girmek, ceza‑yı ameldir, ayn‑ı adldir. Fakat, Cennet’e girmek, mahz‑ı fazıldır.
431
İkinci Nükte
İnsanda iki vecih var. Birisi: Enâniyet cihetinde şu hayat‑ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri: Ubûdiyet cihetinde hayat‑ı ebediyeye bakar. Evvelki vecih itibariyle öyle bir bîçâre mahlûktur ki; sermâyesi, yalnız ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz'‑i ihtiyarî ve iktidardan zaîf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şu'le ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcûdiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O hâliyle beraber kâinâtın tabakàtında serilmiş hadsiz envâ'ın, hesabsız efrâdından nâzik, zaîf bir ferd olarak bulunuyor.
İkinci vecih itibariyle ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde pek büyük bir vüs'ati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü: Fâtır‑ı Hakîm, insanın mâhiyet‑i maneviyesinde nihâyetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr dercetmiştir. Tâ ki, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr‑i Rahîm ve gınâsı nihâyetsiz bir Ganiyy‑i Kerîm bir Zât’ın hadsiz tecelliyâtına câmi' geniş bir âyine olsun.
Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihâzât ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hàlık’ından isti'dâd lisânıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun.
Eğer o çekirdek, sû‑i mizâcından dolayı ona verilen cihâzât‑ı maneviyeyi, toprak altında bazı mevâdd‑ı muzırrayı celbine sarfetse; o dar yerde kısa bir zamanda fâidesiz tefessüh edip çürüyecektir.
Eğer o çekirdek, o manevî cihâzâtını ﴿فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى﴾ ’nın emr‑i tekvînîsini imtisal edip hüsn‑ü isti'mâl etse; o dar âlemden çıkacak, meyvedâr koca bir ağaç olmakla küçücük cüz'î hakikati ve rûh‑u manevîsi, büyük bir hakikat‑i külliye sûretini alacaktır.
432
İşte aynen onun gibi; insanın mâhiyetine, kudretten ehemmiyetli cihâzât ve kaderden kıymetli programlar tevdî' edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem‑i arzîde, hayat‑ı dünyeviye toprağı altında, o cihâzât‑ı maneviyesini nefsin hevesâtına sarfetse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz'î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir hâlde çürüyüp tefessüh ederek, mes'ûliyet‑i maneviyeyi bedbaht rûhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o isti'dâd çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, îmânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir‑i Kur'âniye’yi imtisal edip, cihâzât‑ı maneviyesini hakîki gayelerine tevcîh etse; elbette âlem‑i misâl ve Berzahta dal ve budak verecek ve âlem‑i Âhiret ve Cennet’te hadsiz kemâlât ve ni'metlere medâr olacak bir şecere‑i bâkiyenin ve bir hakikat‑i dâimenin cihâzâtına câmi' kıymetdâr bir çekirdek ve revnâkdâr bir makine ve bu şecere‑i kâinâtın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet hakîki terakkî ise; insana verilen kalb, sır, rûh, akıl, hattâ hayâl ve sâir kuvvelerin, hayat‑ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife‑i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl‑i dalâletin terakkî zannettikleri, hayat‑ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs‑i emmâreye musahhar edip yardımcı verse; o, terakkî değil, sukùttur. Şu hakikati bir vâkıa‑i hayâliyede, şöyle bir temsîlde gördüm ki:
Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik parlak bir tiyatro gibi nazar‑ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir câzibedârlık vardı. Dikkat ettim ki; o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabânî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki: O koca sarayın içerisi bomboş. Hep nâzik vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukùt etmiş ki, kapıda bu sûreti almışlardır.
433
Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki: Kapıda uzanmış vefâdâr bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki; içerisi çok şenlik. Dâire dâire üstünde, ayrı ayrı nâzik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dâiredeki adamlar; sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dâirede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latîf san'atlar, güzel nakışlarla iştigâl ediyorlar. En yukarıda efendi, pâdişahla muhâbere edip, halkın istirahatini te'min için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için kendine hàs ve ulvî vazifeler ile iştigâl ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, “yasak” demediler, gezebildim.
Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum, dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir. Ve ehl‑i dalâletindir. Diğerleri, nâmuslu Müslüman büyüklerinindir.” Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, sûretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl‑i taaccübümden bağırarak, aklım başıma geldi, ayıldım.
İşte, o vâkıa‑i hayâliyeyi sana tâbir edeceğim. Allah hayır etsin.
İşte o şehir ise, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye ve medine‑i medeniyet-i insaniyedir. O saraylar, herbirisi, birer insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, rûh, akıl gibi letâif ve nefis ve hevâ ve kuvve‑i şeheviye ve kuvve‑i gadabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir latîfenin ayrı ayrı vazife‑i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve‑i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi, nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife‑i asliyelerini unutturmak, elbette sukùttur, terakkî değildir. Sâir cihetleri sen tâbir edebilirsin.
434
Üçüncü Nükte
İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa'y‑i maddî itibariyle zaîf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun, o cihetteki dâire‑i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat‑ı ehliye, insanın za'f ve acz ve tenbelliğinden birer hisse almışlardır ki; yabânî emsâllerine kıyâs edildikleri vakit, azîm fark görünür. (Ehlî keçi ve öküz, yabânî keçi ve öküz gibi.)
Fakat o insan, infiâl ve kabûl ve duâ ve suâl cihetinde; şu dünya hanında azîz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e misâfir olmuş ki; nihâyetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî' masnûâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş. Ve o misâfirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir dâire açıp müheyyâ etmiştir ki; o dâirenin nısf‑ı kutru, yani merkezden muhît hattına kadar, gözün kestiği mikdar; belki hayâlin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.
İşte eğer insan, enâniyetine istinâd edip, hayat‑ı dünyeviyeyi gaye‑i hayâl ederek derd‑i maîşet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir dâire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihâzât ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek Haşir’de onun aleyhinde şehâdet edeceklerdir ve da'vâcı olacaklardır. Eğer kendini misâfir bilse, misâfir olduğu Zât‑ı Kerîm’in izni dâiresinde sermâye‑i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir dâire içinde uzun bir hayat‑ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra, a'lâ‑yı illiyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihâzât ve âlât, ondan memnun olarak Âhiret’te lehinde şehâdet ederler.
Evet, insana verilen bütün cihâzât‑ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat‑ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat‑ı bâkiye için verilmişler. Çünkü; insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihâzât ve âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyâdedir. Hayat‑ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü: Her gördüğü lezzetinde, binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem‑i zevâli, onun zevklerini bozuyor. Ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hàlık’ına şükreder.
435
Demek ahsen‑i takvîm sûretinde yaratılan insan, hayat‑ı dünyeviyeye hasr‑ı fikir etse; yüz derece sermâyece hayvandan yüksek olduğu hâlde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsîl ile bu hakikati beyân etmiştim. Münâsebet geldi, yine o temsîli tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip, “Mahsûs bir kumaştan bir kat elbise yaptır.” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula – içinde bazı şeyler yazılı – o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr on altın ile a'lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, dîvânelik edip evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da, kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi. Ve şiddetli bir te'dib gördü. Ve dehşetli bir azâb çekti. İşte ednâ bir şuûru olan anlar ki; ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki, mühim bir ticâret içindir.
Aynen onun gibi: İnsandaki cihâzât‑ı maneviye ve letâif‑i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ: Güzelliğin bütün merâtibini farkeden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk‑ı mahsûsalarını temyiz eden insanın zâika‑i lisâniyesi ve hakàikın bütün inceliklerine nüfûz eden insanın aklı ve kemâlâtın bütün envâ'ına müştâk insanın kalbi gibi sâir cihâzları, âletleri nerede!? Hayvanın pek basit yalnız bir‑iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede!?‥ Yalnız şu kadar fark var ki; hayvan, kendine hàs bir amelde – münhasıran o hayvanda – bir cihâz‑ı mahsûs ziyâde inkişaf eder. Fakat o inkişaf, hususîdir.
436
İnsanın cihâzât cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki; akıl ve fikir sebebiyle insanın hâsseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyacâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassâsiyeti çok tenevvü' etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle, pek çok makàsıda müteveccih arzulara medâr olmuş. Ve pek çok vazife‑i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyâde inbisat peydâ etmiştir. Ve ibâdâtın bütün envâ'ına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi' bir isti'dâd verilmiştir.
İşte şu derece cihâzâtça zenginlik ve sermâyece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat‑ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın vazife‑i asliyesi; nihâyetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet sûretinde ilân etmek ve küllî nazarıyla mevcûdâtın tesbihâtını müşâhede ederek şehâdet etmek ve ni'metler içinde imdâdât‑ı Rahmâniye’yi görüp şükretmek ve masnûâtta kudret‑i Rabbâniye’nin mu'cizâtını temâşâ ederek, nazar‑ı ibretle tefekkür etmektir.
Ey dünya‑perest ve hayat‑ı dünyeviyeye âşık ve sırr‑ı ahsen-i takvîmden gâfil insan! Şu hayat‑ı dünyeviyenin hakikatini bir vâkıa‑i hayâliyede Eski Said görmüş. O’nu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vâkıa‑i temsîliyeyi dinle:
Gördüm ki; ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum. Yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zât, bana tahsîs ettiği altmış altından, tedrîcen birer mikdar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara‑mumara, eğlencelere ve şöhret‑perestlik yoluna sarfettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticâret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.
437
Birden ben o hazîn hâlette iken, orada bir adam peydâ oldu. Bana dedi: “Bütün bütün sermâyeni zâyi' ettin. Tokada da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa, tevbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek bâkî kalan onbeş altından, her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhâfaza et. Yani gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.” Baktım nefsim râzı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itâat etmedi. Sonra “dörtte birisini” dedi. Baktım nefsim mübtelâ olduğu âdetini terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.
Birden o hâl değişti. Baktım ki; ben, tünel içinde sukùt eder gibi bir sür'atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki, hiçbir tarafa kaçılmaz. Garâibden olarak o şimendiferin iki tarafında pek câzibedâr çiçekler, lezîz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemîler gibi, onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli‑mikenli, mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle müfârakatından elimi parçalıyorlar. Bana pek pahalı düşüyorlardı. Birden şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın.”
Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukâbil bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “SAİD” ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden “Eyvâh!” dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi mi?” Dedim: “Evet geldi. Fakat kuvvet kalmadı; çare yok… Dedi: “Tevbe et, tevekkül et.” Dedim: “Ettim!”
Ayıldım. Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.
İşte o vâkıa‑i hayâliyeyi – Allah hayretsin – bir‑iki kısmını ben tâbir edeceğim. Sâir cihetleri sen kendin tâbir et.
438
O yolculuk ise; âlem‑i ervâhtan, rahm‑ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü'l‑âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise; altmış sene ömürdür ki, bu vâkıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat bâkî kalan on beşinden yarısını Âhiret’e sarfetmek için Kur'ân‑ı Hakîm’in hàlis bir tilmizi beni irşad etti. O han ise; benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise; zamandır. Herbir yıl bir vagondur. O tünel ise; hayat‑ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise; lezâiz‑i nâmeşrûadır ve lehviyât‑ı muharremedir ki; mülâkat esnâsında tasavvur‑u zevâldeki elem, kalbi kanatıyor. Müfârakatında parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor. Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver. Onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tâbiri şudur ki: İnsanın helâl sa'yiyle meşrû dâirede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfîdir. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz. Sâir kısımları sen tâbir edebilirsin.
Dördüncü Nükte
İnsan şu kâinât içinde pek nâzik ve nâzenîn bir çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü; o za'fın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcûdât ona musahhar olmuş. Eğer insan za'fını anlayıp, kàlen, hâlen, tavren duâ etse ve aczini bilip istimdâd eylese; o teshìrin şükrünü edâ ile beraber, matlûbuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle musahhar olur ki, iktidar‑ı zâtîsiyle onun öşr‑i mi'şârına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisân‑ı hâl duâsıyla hâsıl olan bir matlûbunu, yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. Meselâ: Tavuğun yavrusunun za'fındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây‑i dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân‑ı temâşâ bir cilve‑i rahmet…
Nasıl ki nâzdâr bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn hâliyle matlûblarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki; o matlûblardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek za'f ve acz, onun hakkında şefkat ve himâyeti tahrîk ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himâyeti ittiham etmek sûretiyle, ahmakàne bir gurur ile; “Ben kuvvetimle bunları teshìr ediyorum.” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
439
İşte insan dahi Hàlık’ının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfran‑ı ni'met sûretinde Karun gibi ﴿اِنَّمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ﴾ yani; “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım.” dese, elbette sille‑i azâba kendini müstehak eder.
Demek şu meşhûd saltanat‑ı insaniyet ve terakkiyât‑ı beşeriye ve kemâlât‑ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil; belki ona onun za'fı için teshìr edilmiş, onun aczi için ona muâvenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsân edilmiş, onun cehli için ona ilhâm edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar‑ı ilmî değil, belki şefkat ve re'fet‑i Rabbâniye ve rahmet ve Hikmet‑i İlâhiye’dir ki, eşyayı ona teshìr etmiştir. Evet bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshìr‑i Rabbânî ve ikram‑ı Rahmânî’dir.
Ey insan! Mâdem hakikat böyledir; gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyet’in dergâhında, acz ve za'fını istimdâd lisânıyla, fakr ve hâcâtını tazarru ve duâ lisânıyla ilân et ve abd olduğunu göster ve ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ de, yüksel.
Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinât bir Hakîm‑i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshìr edilsin, benden bir şükr‑ü küllî istenilsin?”
440
Çünkü; sen çendan, nefsin ve sûretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen; şu haşmetli kâinâtın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcûdâtın belâğatlı bir lisân‑ı nâtıkı ve şu kitab‑ı âlemin anlayışlı bir mütâlaacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibâdet eden masnûâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet ey insan! Sen, nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sağîr bir cüz', hakîr bir cüz'î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcûdât‑ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet‑i İlâhiye’nin ziyâsını tazammun eden îmânın nuruyla münevver olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin. Ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve dâire‑i nezâretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb‑i Rahîm’im, dünyayı bana bir hâne yaptı. Ay ve Güneş’i, o hâneme bir lamba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra‑i ni'met; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı, o hânemin zînetli levâzımatı yapmıştır.”
Netice‑i Kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel‑i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur'ân’ı dinlersen, a'lâ‑yı illiyîne çıkar, kâinâtın bir güzel takvîmi olursun.
Beşinci Nükte
İnsan, şu dünyaya bir memur ve misâfir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli isti'dâd ona verilmiş. Ve o isti'dâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdî' edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izâh ettiğimiz vazife‑i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmâl edeceğiz. Tâ ki, “Ahsen‑i Takvîm” sırrı anlaşılsın.
441
İşte insan, şu kâinâta geldikten sonra “iki cihet” ile ubûdiyeti var: Bir ciheti: Gâibâne bir sûrette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri: Hâzırâne, muhâtaba sûretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.
Birinci Vecih Şudur Ki: Kâinâtta görünen Saltanat‑ı Rubûbiyet’i, itâatkârâne tasdik edip, kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezâretidir.
Sonra, Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin nukùşlarından ibaret olan bedî' san'atları, birbirinin nazar‑ı ibretlerine gösterip, dellâllık ve ilâncılıktır.
Sonra, herbiri birer gizli hazine‑i maneviye hükmünde olan Esmâ‑i Rabbâniye’nin cevherlerini idrak terâzisiyle tartmak, kalbin kıymet‑şinâslığı ile takdirkârâne kıymet vermektir.
Sonra, kalem‑i kudretin mektûbatı hükmünde olan mevcûdât sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütâlaa edip, hayretkârâne tefekkürdür.
Sonra, şu mevcûdâttaki zînetleri ve latîf san'atları istihsânkârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır‑ı Zülcemâl’inin mârifetine muhabbet etmek ve onların Sâni'‑i Zülkemâl’inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.
İkinci Vecih: Huzur ve hitâb makamıdır ki; eserden Müessir’e geçer, görür ki: Bir Sâni'‑i Zülcelâl, kendi san'atının mu'cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da îmân ile, mârifet ile mukàbele eder.
Sonra görür ki: Bir Rabb‑i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da, O’na hasr‑ı muhabbetle, tahsîs‑i taabbüdle kendini O’na sevdirir.
442
Sonra görüyor ki: Bir Mün'im‑i Kerîm, maddî ve manevî ni'metlerin lezîzleriyle onu perverde ediyor. O da, ona mukâbil; fiiliyle, hâliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse bütün hâsseleri ile, cihâzâtı ile şükür ve hamd ü senâ eder.
Sonra görüyor ki: Bir Celîl‑i Cemîl, şu mevcûdâtın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhâr edip nazar‑ı dikkati celbediyor. O da ona mukâbil; “Allâhu Ekber, Sübhânallâh” deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.
Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy‑i Mutlak, bir sehàvet‑i mutlak içinde nihâyetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukâbil; ta'zîm ve senâ içinde kemâl‑i iftikàr ile suâl eder ve ister.
Sonra görüyor ki: O Fâtır‑ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada teşhîr ediyor. O da ona mukâbil; “Mâşâallâh” diyerek takdir ile, “Bârekallâh” diyerek tahsin ile, “Sübhânallâh” diyerek hayret ile, “Allâhu Ekber” diyerek istihsân ile mukàbele eder.
Sonra görüyor ki: Bir Vâhid‑i Ehad, şu kâinât sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, O’na mahsûs hâtemleriyle, O’na münhasır tuğrâlarıyla, O’na hàs fermânlarıyla bütün mevcûdâta damga‑i vahdet koyuyor. Ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk‑ı âlemin aktârında vahdâniyetin bayrağını dikiyor. Ve Rubûbiyet’ini ilân ediyor. O da ona mukâbil; tasdik ile, îmân ile, tevhid ile, iz'ân ile, şehâdet ile, ubûdiyet ile mukàbele eder.
İşte bu çeşit ibâdât ve tefekkürâtla hakîki insan olur. Ahsen‑i takvîmde olduğunu gösterir. Îmânın yümnüyle emânete lâyık, emin bir halife‑i arz olur.
443
Ey ahsen‑i takvîmde yaratılan ve sû‑i ihtiyarıyla esfel‑i sâfilîn tarafına giden insan‑ı gâfil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm hâlde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, Âhiret’e müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve Âhiret’e bakan hakîki yüzü ne kadar güzel olduğunu, Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı’ndaki iki levha‑i hakikate bak, sen de gör.
Birinci levha: Ehl‑i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl‑i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.
İkinci levha: Ehl‑i hidayet ve huzurun hakikat‑i dünyalarına işâret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir…
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪ي ❋ وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪ي ❋ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪ي ❋ يَفْقَهُوا قَوْل۪ي﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّط۪يفَةِ الْاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَاءِ الْاَسْرَارِ وَمَظْهَرِ الْاَنْوَارِ وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلَالِ وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ ❋ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ ❋ وَبِسَيْرِهِ اِلَيْكَ ❋ اٰمِنْ خَوْف۪ي ❋ وَاَقِلْ عُثْرَت۪ي ❋ وَاذْهِبْ حُزْن۪ي وَحِرْص۪ي ❋ وَكُنْ ل۪ي وَخُذْن۪ي اِلَيْكَ مِنّ۪ي ❋ وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنّ۪ي وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَفْتُونًا بِنَفْس۪ي ❋ مَحْجُوبًا بِحِسّ۪ي ❋ وَاكْشِفْ ل۪ي عَنْ كُلِّ سِرِّ مَكْتُومٍ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ وَارْحَمْن۪ي وَارْحَمْ رُفَقَائ۪ي ❋ وَارْحَمْ اَهْلَ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ ❋ اٰم۪ينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ وَيَا اَكْرَمَ الْاَكْرَم۪ينَ
444
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
445
Yirmidördüncü Söz
Şu Söz “Beş Dal”dır. Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış çık, meyvelerini kopar al.
﴿﷽﴾
﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى﴾
Şu âyet‑i celîlenin şecere‑i nurâniyesinin çok hakikatlerinden bir hakikatinin “Beş Dal”ına işâret ederiz.
Birinci Dal
Nasıl ki, bir sultanın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvânları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır… Meselâ; adliye dâiresinde hâkim‑i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan‑ı a'zam ve ilmiyede halife… Daha buna kıyâsen sâir isim ve ünvânlarını bilsen anlarsın ki; bir tek pâdişah, saltanatının dâirelerinde ve tabaka‑i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvâna sâhib olabilir. Güyâ o hâkim, herbir dâirede şahsiyet‑i maneviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hâzırdır; bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle meşhûd ve nâzırdır; görünür, görür. Ve herbir mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir; idare eder, bakar.
446
Öyle de: Ezel, Ebed Sultan’ı olan Rabbü'l‑Âlemîn için, Rubûbiyet’inin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe'n ve nâmları; ve Ulûhiyet’inin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmet‑nümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvânları var. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûratı var. Ve ef'âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san'atında ve mütenevvi' masnûâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli Rubûbiyât’ı vardır.
Bununla beraber kâinâtın herbir âleminde, herbir tâifesinde, Esmâ‑i Hüsnâ’dan bir ismin ünvânı tecellî eder. O isim o dâirede hâkimdir. Başka isimler orada ona tâbidirler; belki onun zımnında bulunurlar.
Hem mahlûkatın herbir tabakasında az ve çok, küçük ve büyük, hàs ve âmm herbirisinde hàs bir tecellî, hàs bir Rubûbiyet, hàs bir isimle cilvesi vardır. Yani o isim herşeye muhît ve âmm olduğu hâlde öyle bir kasd ve ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder‥ güyâ o isim yalnız o şeye hàstır.
Hem bununla beraber Hàlık‑ı Zülcelâl, herşeye yakın olduğu hâlde, yetmiş bine yakın nurânî perdeleri vardır. Meselâ; sana tecellî eden Hàlık isminin, mahlûkıyetindeki cüz'î mertebesinden tut, tâ bütün kâinâtın Hàlık’ı olan mertebe‑i kübrâ ve ünvân‑ı a'zama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyâs edebilirsin. Demek bütün kâinâtı arkada bırakmak şartıyla mahlûkıyetin kapısından Hàlık isminin müntehâsına yetişirsin, dâire‑i sıfâta yanaşırsın.
Mâdem perdelerin birbirine temâşâ eder pencereleri var ve isimler, birbiri içinde görünüyor ve şuûnât, birbirine bakar ve temessülât, birbiri içine girer ve ünvânlar, birbirini ihsâs eder ve zuhûrat, birbirine benzer ve tasarrufât, birbirine yardım edip itmâm eder ve Rubûbiyet’in mütenevvi' terbiyeleri, birbirine imdâd edip muâvenet eder; elbette gerektir ki, Cenâb‑ı Hakk’ı bir isim, bir ünvân ile, bir Rubûbiyet’le ve hâkezâ‥ tanısa, başka ünvânları, Rubûbiyet’leri, şe'nleri içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sâir esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ: Kadîr ve Hàlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir.
447
Belki lâzım gelir ki; onun nazarı dâima karşısında (هُوَ)(هُوَ اللّٰهُ) okusun, görsün. Onun kulağı herşeyden ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ dinlesin, işitsin. Onun lisânı لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ desin, ilân etsin.
İşte Kur'ân‑ı Mübîn ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى﴾ fermânıyla, zikrettiğimiz hakikatlere işâret eder.
448
Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Celîl! Yâ Celîl! Yâ Azîz! Yâ Cebbâr!” dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Cemîl! Yâ Cemîl! Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!” diyecekler. (Hâşiye) Semâyı dinle. Nasıl “Yâ Celîl‑i Zülcemâl!” diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl “Yâ Cemîl‑i Zülcelâl!” diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Yâ Rahmân! Yâ Rezzâk!” diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl, “Yâ Hannân! Yâ Rahmân! Yâ Rahîm! Yâ Kerîm! Yâ Latîf! Yâ Atûf! Yâ Musavvir! Yâ Münevvir! Yâ Muhsin! Yâ Müzeyyin!” gibi çok esmâyı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün Esmâ‑i Hüsnâ’yı okuyor ve cebhesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güyâ kâinât, azîm bir musîka‑i zikriyedir. En küçük nağme, en gür nağamâta karışmakla, haşmetli bir letâfet veriyor. Ve hâkezâ kıyâs et.
Fakat, çendan insan bütün esmâya mazhardır; fakat kâinâtın tenevvü'ünü ve melâikenin ihtilâf‑ı ibâdâtını intac eden tenevvü'‑ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvü'üne sebeb olmuştur. Enbiyânın ayrı ayrı şerîatları, evliyânın başka başka tarîkatları, asfiyânın çeşit çeşit meşrebleri şu sırdan neş'et etmiştir. Meselâ: İsâ Aleyhisselâm, sâir esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha gâlibdir. Ehl‑i aşkta Vedûd ismi ve ehl‑i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyâde hâkimdir.
449
İşte, nasıl eğer bir adam hem hoca, hem zâbit, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa; onun herbir dâirede birer nisbeti, birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes'ûliyeti, birer terakkiyâtı ve muvaffakıyetsizliğine sebeb birer düşman ve rakìbleri oluyor. Ve pâdişaha karşı çok ünvânlarla görünüyor ve görür. Ve çok lisânlarla ondan medet ister. Ve âmirinin çok ünvânlarına müracaat eder. Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için muâvenetini çok sûretlerle taleb eder.
Öyle de: Çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ olan insan; münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev'‑i insanın medâr‑ı fahri ve – elhak – en hakîki insan‑ı kâmil olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü'l‑Kebîr nâmındaki münâcâtında binbir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiâze ediyor. İşte şu sırdandır ki, Sûre‑i ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ❋ مَلِكِ النَّاسِ ❋ اِلٰهِ النَّاسِ ❋ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ﴾ ’de üç ünvân ile istiâzeyi emrediyor ve ﴿﷽﴾ ’de üç ismiyle istiâneyi gösteriyor.
İkinci Dal
Çok esrârın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyân eder.
Birinci Sır: “Evliyâ, ne için usûl‑ü îmâniyede ittifak ettikleri hâlde; meşhûdâtlarında, keşfiyâtlarında çok tehâlüf ediyorlar? Şühûd derecesinde olan keşifleri, bazen hilâf‑ı vâki ve muhâlif‑i hak çıkıyor? Hem niçin ehl‑i fikir ve nazar, herbiri kat'î bir bürhân ile hak telâkki ettikleri efkârlarında birbirine mütenâkız bir sûrette hakikati görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?”
450
İkinci Sır: “Enbiyâ‑i sâlife, niçin haşr‑i cismânî gibi bir kısım erkân‑ı îmâniyeyi bir derece mücmel bırakmışlar; Kur'ân gibi tafsilât vermemişler? Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı, inkâra kadar gitmişler? Hem niçin hakîki ârif olan evliyânın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler? Hattâ derece‑i hakkalyakìne kadar gittikleri hâlde bir kısım erkân‑ı îmâniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir sûrette görünüyor. Hattâ onun içindir ki; onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân‑ı îmâniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler, hattâ bazıları sapmışlar. Mâdem bütün erkân‑ı îmâniyenin inkişafıyla hakîki kemâl bulunur; niçin ehl‑i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Hâlbuki; bütün esmânın mertebe‑i a'zamlarının mazharı ve bütün enbiyânın serveri olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün kütüb‑ü mukaddesenin reis‑i enveri olan Kur'ân‑ı Hakîm, bütün erkân‑ı îmâniyeyi vâzıh bir sûrette, pek ciddi bir ifâdede ve kasdî bir tarzda tafsîl etmişlerdir?”
Evet, çünkü; hakikatte hakîki kemâl‑i etemm öyledir. İşte şu esrârın hikmeti şudur ki:
İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin, iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, isti'dâdı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu hâlde; binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî eder. Onun için hakikatin keşfinde ve hakkın şühûdunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kàbiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kàbiliyeti, bazı erkân‑ı îmâniyenin inkişafına menşe' olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü' ediyor; ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem külliyet ve cüz'iyet ve zılliyet ve asliyet itibariyle cilve‑i esmâ, başka başka sûret alıyor. Bazı isti'dâd cüz'iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor ve isti'dâda göre bazen bir isim gâlib oluyor. Yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O isti'dâdda onun hükmü hükümrân oluyor. İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete, esrârlı, geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsîl ile bazı işâretler ederiz.
451
Meselâ: Zühre nâmıyla nakışlı bir çiçek ve Kamer’e âşık hayatlı bir katre ve Güneş’e bakan safvetli bir reşhayı farzediyoruz ki; herbirisinin bir şuûru, bir kemâli var ve o kemâle bir iştiyakı bulunuyor. Şu üç şeyde çok hakikatlere işâret etmekle beraber nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işâret eder ve üç tabaka ehl‑i hakikate misâldir. (Hâşiye)
Birincisi: Ehl‑i fikir, ehl‑i velâyet, ehl‑i nübüvvetin işârâtıdır.
İkincisi: Cismânî cihâzât ile kemâline sa'yedip hakikate gidenleri…