Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
375

Yirmiikinci Söz

İki Makamdır

Birinci Makam

﴿
﴿وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
﴿وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir te'sir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki: Acîb bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki; kemâl‑i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl‑i hayretlerinden etraflarına baktılar, gördüler ki: Bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket Bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir Diğer bir cihette bakılsa, gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acâib âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki: Bir kısım mahlûklar var, bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar, onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işâretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.
O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: Şu acîb âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sâhibi, şu musanna' sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, O’nu tanımalıyız. Çünkü; anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren O’dur. O’nu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hàrika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâ'ıyla tezyîn eden ve ibret‑nümâ mu'cizâtlarla donatan bir Zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. O’nu tanımalıyız. Hem, ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”
376
Öteki adam dedi: İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.”
Arkadaşı cevaben dedi ki: Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir. Onun için O’na karşı lâkayd kalmak, hiç kâr‑ı akıl değildir.”
O serseri adam dedi: Ben bütün rahatımı, keyfimi, O’nu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesâdüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım!”
Akıllı arkadaşı ona dedi: Senin bu temerrüdün beni de, belki çokları da belâya atacaktır. Bir edebsizin yüzünden, bazen olur ki; bir memleket harâb olur.”
Yine o serseri dönüp dedi ki: Ya kat'iyyen bana isbât et ki; bu koca memleketin tek bir Mâliki, tek bir Sâni'i vardır. Yâhut bana ilişme!”
Cevaben arkadaşı dedi: Mâdem inâdın dîvânelik derecesine çıkmış, o inâdınla bizi ve belki memleketi bir kahre giriftâr edeceksin; ben de sana Oniki Bürhân ile göstereceğim ki: Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır ve o usta, herşeyi idare eden yalnız O’dur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve herşeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu'cize ve hàrikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar O’nun memurlarıdır.”

Birinci Bürhân

Gel her tarafa bak, herşeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü: Bak, bir dirhem (Hâşiye‑1) kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuûru (Hâşiye‑2) olmayan, gayet hakîmâne işler görüyor. Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sâhibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her mu'cize, herşey mu'cizekâr bir hàrika olmak lâzım gelir. Bu ise, bir safsatadır.
377

İkinci Bürhân

Gel bütün bu ovaları, bu meydânları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Herbirisinde o gizli Zât’tan haber veren işler var. Âdeta herbiri birer tuğrâ, birer sikke gibi, o gaybî Zât’tan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak; bir dirhem pamuktan (Hâşiye‑1) ne yapıyor. Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki; bizim gibi binler adam giyse ve yese, kâfî gelir. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını; gaybî avucuna aldı, bir et parçası (Hâşiye‑2) yaptı; bak, gör İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir Zât’a mahsûstur ki; bütün bu memleket, bütün eczâsıyla O’nun mu'cize‑i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.

Üçüncü Bürhân

Gel, bu müteharrik antika (Hâşiye‑3) san'atlarına bak! Herbirisi öyle bir tarzda yapılmış; âdeta bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne varsa, o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki; bu sarayın ustasından başka birisi gelip bu acîb sarayı küçük bir makinede dercetsin! Hem hiç mümkün müdür ki; bir kutu kadar bir makine bütün bir âlemi içine aldığı hâlde, tesâdüfî veyâhut abes bir , içinde bulunsun! Demek bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli Zât’ın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer dellâl, birer ilânnâme hükmündedirler. Lisân‑ı hâlleriyle derler ki: Biz öyle bir zâtın san'atıyız ki; bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve sühûletle icâd ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zâttır.”
378

Dördüncü Bürhân

Ey muannid arkadaş! Gel, sana daha acîbini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler değişti, değişiyor. Bir hâlette durmuyor. Dikkat et ki; bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular; birer hâkim‑i mutlak sûretini aldılar. Âdeta herbir şey, bütün eşyaya hükmediyor. İşte bu yanımızdaki bu makineye bak; (Hâşiye‑1) güyâ emrediyor. İşte onun tezyînâtına ve işlemesine lâzım levâzımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte oraya bak! O şuûrsuz cisim (Hâşiye‑2) güyâ bir işâret ediyor, en büyük bir cismi, kendine hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor. Daha başka şeyleri bunlara kıyâs et. Âdeta herbir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor.
Eğer o gizli Zât’ı kabûl etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahlûklarda; O Zât’ın bütün hünerlerini, san'atlarını, kemâlâtlarını, birer birer (o şeylere) vereceksin. İşte, aklın uzak gördüğü bir tek mu'ciz‑nümâ Zât’ın bedeline, milyarlar onun gibi mu'ciz‑nümâ, hem birbirine zıd, hem birbirine misil, hem birbiri içinde bulunsun; bu intizam bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar.
Hâlbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa, karıştırır. Çünkü; bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vâli, bir memlekette iki pâdişah bulunsa karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz hâkim‑i mutlak beraber bulunsun!
379

Beşinci Bürhân

Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimâtını gör ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak! Eğer nihâyetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir Zât’ın kalemi işlemezse bu nakışları, sâir şuûrsuz sebeblere, kör tesâdüfe, sağır tabiata verilse o vakit, ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu, öyle mu'ciz‑nümâ nakkàş, öyle bir hàrikulâde kâtib olması lâzım gelir ki; bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin. Çünkü, bak bu taşlardaki nakşa; (Hâşiye‑1) herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimât kanunları var, bütün memleketin teşkilât programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hàrikadır. Öyle ise; herbir nakış, herbir san'at, o gizli Zât’ın bir ilânnâmesidir, bir hâtemidir.
Mâdem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San'atlı bir nakış, nakkàşını bildirmemek olmaz Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkàş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin!‥

Altıncı Bürhân

Gel, bu geniş ovaya çıkacağız. (Hâşiye‑2) İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, bütün etrafı görülsün. Hem herşeyi yakınlaştıracak güzel dûrbînleri de beraber alacağız. Çünkü, bu acîb memlekette acîb işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor. İşte bak! Bu dağlar ve ovalar ve şehirler, birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor Öyle bir tarzda ki; milyonlarla birbiri içinde işler gayet muntazam sûrette değişiyor. Âdeta milyonlar mütenevvi' kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi pek acîb tahavvülât oluyor. Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli‑miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mâhiyetçe onlara benzer, fakat sûretçe ayrı, başkaları geldiler. Âdeta şu ova, dağlar, birer sahife; yüzbinlerle ayrı ayrı kitaplar, içinde yazılıyor. Hem hatâsız, noksansız olarak yazılıyor. İşte bu işler, yüz derece muhâldir ki; kendi kendine olsun.
380
Evet nihâyet derecede san'atlı, dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhâldir ki; kendilerinden ziyâde, san'atkârlarını gösteriyorlar. Hem bunları işleyici öyle mu'ciz‑nümâ bir Zât’tır ki; hiçbir , O’na ağır gelmez. Bin kitab yazmak, bir harf kadar O’na kolay gelir. Bununla beraber her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle herşeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne herkese lâyık oldukları lütûfları yapıyor, hem öyle ihsân‑perverâne umumî perdeler ve kapılar açıyor ki; herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle sehàvet‑perverâne sofralar kuruyor ki; bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, herbir tâifesine hàs ve lâyık, belki herbir ferdine mahsûs ismiyle ve resmiyle bir tabla‑i ni'met veriliyor.
İşte dünyada bundan muhâl bir şey var ki; bu gördüğümüz işler içinde tesâdüfî işler bulunsun veya abes ve fâidesiz olsun veya müteaddid eller karışsın veya ustası herşeye muktedir olmasın veya herşey O’na musahhar olmasın! İşte ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir bahâne bul!

Yedinci Bürhân

Ey arkadaş gel! Şimdi bu cüz'iyâtı bırakıp saray şeklindeki bu acîb âlemin eczâlarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz. İşte bak: Bu âlemde o derece intizam ile küllî işler yapılıyor ve umumî inkılâblar oluyor ki; âdeta bütün bu saraydaki mevcûd taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey, birer fâil‑i muhtar gibi bütün bu âlemin nizâmât‑ı külliyesini gözetip, ona göre tevfik‑i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdâdına koşuyor.
381
İşte bak! Gâibden acîb bir kafile (Hâşiye‑1) çıkıp geliyor. Merkebleri; ağaçlara, nebâtlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla‑i erzâk taşıyorlar. İşte bak! Bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzâklarını getiriyorlar. Hem de bak! Bu kubbede o azîm elektrik lambası, (Hâşiye‑2) onlara ışık verdiği gibi bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor; yalnız pişirilecek taamlar, bir dest‑i gaybî tarafından birer ipe takılıp (Hâşiye‑3) ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak! Bu bîçâre zaîf, nahîf, kuvvetsiz hayvancıklar nasıl onların başı önünde, latîf gıdâ ile dolu iki tulumbacık (Hâşiye‑4) takılmış, iki çeşme gibi; yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu ağzına yapıştırması kâfîdir.
Elhâsıl: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmîl için birbirine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Herşeyi buna kıyâs et; ta'dâd ile bitmez
İşte bütün bu hâller, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î gösterir ki; şu saray‑ı acîbin ustasına, yani şu garîb âlemin sâhibine herşey musahhardır. Herşey O’nun hesabına çalışır. Herşey O’na bir emirber nefer hükmündedir. Herşey O’nun kuvvetiyle döner. Herşey O’nun emriyle hareket eder. Herşey O’nun hikmetiyle tanzim olunur. Herşey O’nun keremiyle muâvenet eder. Herşey O’nun merhametiyle başkasının imdâdına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle!

Sekizinci Bürhân

Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray‑ı muhteşemin sâhibini tanımak istemiyorsun! Hâlbuki herşey, O’nu gösteriyor, O’na işâret ediyor, O’na şehâdet ediyor. Bütün bu şeylerin şehâdetini nasıl tekzîb ediyorsun? Öyle ise; bu sarayı da inkâr et ve Âlem yok, memleket yok.” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yâhut aklını başına al, beni dinle!
382
İşte bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta eden yeknesak unsurlar, mâdenler var. (Hâşiye) Âdeta memleketten çıkan herşey, o maddelerden yapılıyor. Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.
Hem bak, bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip hâline getiren, elbette bilbedâhe birdir. Çünkü; o , iştirâk kabûl etmez. Öyle ise; bütün nescolunan san'atlı şeyler, O’na mahsûstur. Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor; bütün ebnâ‑yı cinsleriyle öyle intişar etmiş; beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir ânda yapılıyor, nescediliyor. Demek bir tek zâtın işidir, bir tek emirle hareket ediyor. Yoksa böyle bir ânda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir hey'ette ittifak ve muvâfakat muhâldir. Öyle ise; bu san'atlı şeylerin herbirisi, o gizli Zât’ın bir ilânnâmesi hükmünde O’nu gösteriyor.
Güyâ herbir çiçekli kumaş, herbir san'atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu'ciz‑nümâ Zât’ın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer tuğrâsı hükmünde; lisân‑ı hâl ile herbirisi der: Ben kimin san'atıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve herbir nakış der: Beni kim dokudu ise, bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Herbir tatlı lokma der: Beni kim yapıyor, pişiriyorsa, bulunduğum kazan dahi onundur.” Herbir makine der: Beni kim yapmış ise, memlekette intişar eden bütün emsâlimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise; bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse o bize mâlik olabilir.” Meselâ, nasıl mîrîye mahsûs tek bir palaska veyâhut bir tek düğmeye mâlik olmak için onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki; onlara hakîki mâlik olsun. Yoksa o boşboğaz başı bozuktan, mîrî malıdır diye elinden alınıp tecziye edilir.
Elhâsıl: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhît birer maddedir, onların mâliki de bütün memlekete mâlik bir tek zât olabilir; öyle de, bütün memlekette intişar eden san'atlar, birbirine benzediği ve bir tek sikke izhâr ettikleri için bütün memleket yüzünde intişar eden masnû'lar, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san'atları olduğunu gösteriyorlar.
İşte ey arkadaş! Mâdem şu memlekette, yani şu saray‑ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü; bir kısım şeyler, bir iken ihâtası var. Bir kısım müteaddid ise fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için bir vahdet‑i nev'iye gösteriyor. Vahdet ise, bir Vâhid’i gösterir. Demek ustası da, mâliki de, sâhibi de, sâni'i de bir olmak lâzım gelir.
383
Bununla beraber sen buna dikkat et ki, bir perde‑i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor. (Hâşiye) Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Herbir ipin başına bak! Birer elmas, birer nişan, birer ihsân, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki; böyle garîb bir gayb perdesinden, böyle acîb ihsânatı, hedâyâyı, şu mahlûklara uzatan Zât’ı tanımamak, O’na teşekkür etmemek, ne kadar dîvânece bir harekettir? Çünkü, O’nu tanımazsan bilmecbûriye diyeceksin ki: Bu ipler, uçlarındaki elmasları, sâir hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe, bir pâdişahlık mânâsını vermek lâzım gelir. Hâlbuki gözümüzün önünde bir dest‑i gaybî, o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor.
Demek bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyâde, o mu'ciz‑nümâ Zât’ı gösteriyor. O’nu tanımazsan bütün bu şeyleri inkâr etmekle hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.

Dokuzuncu Bürhân

Gel, ey muhâkemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sâhibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü, istib'âd ediyorsun. O’nun acîb san'atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun. Hâlbuki asıl istib'âd, asıl müşkülât ve hakîki suûbetler ve dehşetli külfetler, O’nu tanımamaktadır.
Çünkü; O’nu tanısak, bütün bu saray, bu âlem, bir tek şey gibi kolay gelir, rahat olur, bu ortadaki ucuzluk ve mebzûliyete medâr olur.
Eğer tanımazsak ve O olmazsa, o vakit herbir şey, bütün bu saray kadar müşkülâtlı olur. Çünkü, herşey bu saray kadar san'atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak. (Hâşiye‑1) Eğer O’nun gizli matbaha‑i mu'ciz-nümâsından çıkmasa idi, şimdi kırk para ile aldığımız hâlde, yüz liraya alamazdık.
384
Evet bütün istib'âd, müşkülât, suûbet, helâket, belki muhâliyet, O’nu tanımamaktadır. Çünkü; nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi sühûlet peydâ eder. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse; herbir meyve, bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl bütün ordunun techizâtı bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa; kemiyetçe bir neferin techizâtı kadar kolaylaşır. Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde techizâtı yapılsa, alınsa; herbir neferin techizâtı için, bütün ordunun techizâtına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.
Aynen bu iki misâl gibi: Şu muntazam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakki memlekette, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin icâdı, bir tek Zât’a verildiği vakit o kadar kolay olur, o kadar hìffet peydâ eder ki; gördüğümüz nihâyetsiz ucuzluğa ve mebzûliyete ve sehàvete sebebiyet verir. Yoksa herşey o kadar pahalı, o kadar müşkülâtlı olacak ki; dünya verilse birisi elde edilemez

Onuncu Bürhân

Gel, ey bir parça insafa gelmiş arkadaş! Onbeş gündür (Hâşiye‑2) biz buradayız. Eğer şu âlemin nizâmlarını bilmezsek, pâdişahını tanımazsak; cezaya müstehak oluruz. Özrümüz kalmadı. Zîra onbeş gün (güyâ bize mühlet verilmiş gibi) bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nâzik, san'atlı, mîzanlı, letâfetli, ibretli masnû'lar içinde hayvan gibi gezip bozamayız, bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir.
O Zât ne kadar kudretli, haşmetli bir zât olduğunu şununla anlayınız ki; şu koca âlemi, bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hâne gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor. İşte bak, vakit be‑vakit bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri, kemâl‑i intizamla doldurup, kemâl‑i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı da kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa, çeşit çeşit sofralar, (Hâşiye‑3) bir dest‑i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında mütenevvi' yemekleri sıra ile getirip yedirir, onu kaldırıp başkasını getirir. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki, o dehşetli haşmet içinde hadsiz sehàvetli bir kerem var.
385
Hem de bak ki; o gaybî Zât’ın saltanatına, birliğine, bütün bu şeyler şehâdet ettiği gibi öyle de, kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakîki perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılâblar, bu tahavvülâtlar, O Zât’ın devamına, bekàsına şehâdet eder. Çünkü; zevâl bulan eşya ile beraber esbâbları dahi kayboluyor. Hâlbuki onların arkasından, onlara isnâd ettiğimiz şeyler, tekrar oluyor. Demek o eserler, onların değilmiş; belki zevâlsiz birinin eserleri imiş.
Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor, arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki; onları parlattıran, dâimî ve yüksek bir ışık sâhibidir. Öyle de; bu işlerin sür'atle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki; zevâlsiz, dâimî bir tek zâtın cilveleridir, nakışlarıdır, âyineleridir, san'atlarıdır

Onbirinci Bürhân

Gel ey arkadaş! Şimdi sana geçmiş olan on bürhân kuvvetinde kat'î bir bürhân daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz, (Hâşiye‑1) şu uzakta bir cezîre var, oraya gideceğiz. Çünkü; bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem, herkes o cezîreye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar.
İşte bak gidiyoruz. Şimdi şu cezîreye çıktık. Bak pek büyük bir ictimâ' var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi mühim ihtifal görünüyor. İyi dikkat et! Bu cem'iyet‑i azîmenin bir reisi var. Gel daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.
386
İşte bak! Ne kadar parlak ve binden (Hâşiye‑2) ziyâde nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor. Ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu onbeş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim. Sen de benden öğren. Bak, O Zât şu memleketin mu'ciz‑nümâ Sultan’ından bahsediyor. O Sultan‑ı Zîşan, beni sizlere gönderdiğini söylüyor. Bak, öyle hàrikalar gösteriyor, şübhe bırakmıyor ki; Bu Zât, O Pâdişah’ın bir memur‑u mahsûsudur. Sen dikkat et ki, bu Zât’ın söylediği sözü, değil yalnız şu cezîredeki mahlûklar dinliyorlar; belki hàrikulâde sûretinde bütün memlekete işittiriyor. Çünkü, uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor; belki hayvanlar da, hattâ bak, dağlar da O’nun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işâret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb‑ı kevser memesi gibi yapar, ondan âb‑ı hayat içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe‑i àlîsinde mühim lamba, (Hâşiye‑1) O’nun işâretiyle, bir iken ikileşiyor.
Demek bu memleket bütün mevcûdâtıyla O’nun memuriyetini tanıyor. O’nu Gaybî bir Zât‑ı Mu'ciz-nümâ’nın en hàs ve doğru bir tercümânıdır, bir dellâl‑ı saltanatı ve tılsımının keşşâfı ve evâmirinin tebliğine emin bir elçisi olduğunu biliyor gibi, O’nu dinleyip itâat ediyorlar.
İşte, bu Zât’ın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar: Evet, evet, doğrudur!” derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketleri ışıklandıran büyük nur lambası, (Hâşiye‑2) O Zât’ın işâret ve emirlerine baş eğmesiyle: Evet, evet, her dediğin doğrudur!” derler.
İşte ey sersem arkadaş! Şu pâdişahın hazine‑i hàssasına mahsûs bin nişan taşıyan şu nurânî ve muhteşem ve pek ciddi Zât’ın bütün kuvvetiyle, bütün memleketin ileri gelenlerinin taht‑ı tasdikinde bahsettiği bir Zât‑ı Mu'ciz-nümâ’da ve zikrettiği evsâfında ve tebliğ ettiği evâmirinde, hiçbir vecihle hilâf ve hile bulunabilir mi? Bunda hilâf‑ı hakikat kàbilse; şu sarayı, şu lambaları, şu cemâati; hem vücûdlarını, hem hakikatlerini tekzîb etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa buna karşı i'tirâz parmağını uzat! Gör, nasıl parmağın, bürhân kuvvetiyle kırılıp, senin gözüne sokulacak
387

Onikinci Bürhân

Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader! Bütün onbir bürhân kuvvetinde bir bürhân daha göstereceğim. İşte bak! Yukarıdan inen ve herkes O’na hayretinden veya hürmetinden kemâl‑i dikkatle bakan, şu nurânî fermâna (Hâşiye‑3) bak. O bin nişanlı Zât, O’nun yanına durmuş, O fermânın meâlini umuma beyân ediyor.
İşte şu fermânın üslûbları, öyle bir tarzda parlıyor ki; herkesin nazar‑ı istihsânını celbediyor ve öyle ciddi, ehemmiyetli mes'eleleri zikrediyor ki; herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünkü; bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acâibi izhâr eden Zât’ın şuûnâtını, ef'âlini, evâmirini, evsâfını birer birer beyân ediyor. O fermânın hey'et‑i umumiyesinde bir tuğrâ‑i a'zam olduğu gibi; bak, herbir satırında, herbir cümlesinde taklid edilmez bir tuğrâ olduğu misillû; ifâde ettiği mânâlar, hakikatler, emirler, hikmetler üstünde dahi O Zât’a mahsûs birer manevî hâtem hükmünde O’na hàs bir tarz görünüyor.
Elhâsıl: O Fermân‑ı A'zam, güneş gibi O Zât‑ı A'zamı gösterir, kör olmayan görür
İşte ey arkadaş! Aklın başına gelmiş ise, bu kadar kâfî Eğer bir sözün varsa, şimdi söyle!
O inâdcı adam cevaben dedi ki: Ben, senin bu bürhânlarına karşı yalnız derim: Elhamdülillâh inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki: Şu memleketin tek bir Mâlik‑i Zülkemâl’i, şu âlemin tek bir Sâhib‑i Zülcelâl’i, şu sarayın tek bir Sâni'‑i Zülcemâl’i bulunduğunu kabûl ettim. Allah senden râzı olsun ki, beni eski inâdımdan ve dîvâneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhânların herbirisi tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfî idi. Fakat herbir bürhân geldikçe daha revnâkdâr, daha şirin, daha hoş, daha nurânî, daha güzel mârifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim….”
388
Tevhidin hakikat‑i uzmâsına ve Âmentü Billâh îmânına işâret eden hikâye‑i temsîliye tamam oldu. Fazl‑ı Rahmân, feyz‑i Kur'ân, nur‑u îmân sâyesinde tevhid‑i hakîkinin güneşinden, hikâye‑i temsîliyedeki oniki bürhâna mukâbil, Oniki Lem'a ile bir Mukaddimeyi göstereceğiz. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ وَالْهِدَايَةُ
389

Yirmiikinci Söz’ün İkinci Makamı

﴿
﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ❋ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

Mukaddime

Erkân‑ı îmâniyenin kutb‑u a'zamı olan îmân‑ı Billâh’a dair Katre Risalesinde, şu mevcûdâtın herbirisi, ellibeş lisânla Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûduna ve vahdâniyetine delâlet ve şehâdetlerini icmâlen beyân etmişiz. Hem Nokta Risalesinde, Cenâb‑ı Hakk’ın delâil‑i vücûb ve vahdâniyetinden, herbirisi bin bürhân kuvvetinde dört bürhân‑ı küllî zikretmişiz. Hem oniki kadar Arabî risalelerimde, Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûdunu ve vahdâniyetini gösteren yüzler kat'î bürhânları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifâen derin tedkîkàta girişmeyeceğiz. Yalnız, şu Yirmiikinci Sözde; Arabî Risaletü'n‑Nurda icmâlen yazdığım Oniki Lem'a, îmân‑ı Billâh güneşinden göstermeğe çalışacağız.
390

Birinci Lem'a

Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi' malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri; icmâlî, âmiyânedir ki: Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki, sâhib olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezâretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sâhib çıkabilir. İkinci çeşit odur ki; her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde tuğrâyı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir sûrette Herşey o zâtındır.” der. İşte şu hâlde herbir şey o zâtı ma'nen gösterir.
Aynen öyle de; tevhid dahi iki çeşittir.
Biri: Tevhid‑i âmî ve zâhirîdir ki; Cenâb‑ı Hak birdir, şerîki, nazîri yoktur, bu kâinât O’nundur.”
İkincisi: Tevhid‑i hakîkidir ki; herşey üstünde sikke‑i kudretini ve hâtem‑i Rubûbiyet’ini ve nakş‑ı kalemini görmekle doğrudan doğruya herşeyden O’nun nuruna karşı bir pencere açıp O’nun birliğine ve herşey O’nun dest‑i kudretinden çıktığına ve Ulûhiyet’inde ve Rubûbiyet’inde ve mülkünde hiçbir vecihle, hiçbir şerîki ve muîni olmadığına, şühûda yakın bir yakìn ile tasdik edip îmân getirmektir ve bir nev'i huzur‑u dâimî elde etmektir. Biz dahi şu Söz’de, o hàlis ve àlî tevhid‑i hakîkiyi gösterecek şuâları zikredeceğiz.
Bir Nükte İçinde Bir İhtar: Ey esbâb‑perest gâfil! Esbâb, bir perdedir. Çünkü, izzet ve azamet öyle ister. Fakat gören, kudret‑i Samedâniye’dir. Çünkü, tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder. Sultan‑ı Ezelî’nin memurları, Saltanat‑ı Rubûbiyet’in icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rubûbiyet’in temâşâger nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vâsıtalar, kudretin izzetini, Rubûbiyet’in haşmetini izhâr içindir. umûr‑u hasîse ile kudretin mübâşereti görünmesin. Acz‑âlûd, fakr‑pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerîk‑i saltanat ittihàz etmiş değildir.
391
Demek esbâb vaz'edilmiş, aklın nazar‑ı zâhirîsine karşı kudretin izzeti muhâfaza edilsin. Zîra âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki; âyinenin mülevven yüzüne benzer, muhtelif renklere ve hâlâta medâr olabilir. Biri melekûtdur ki; âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zâhir vechinde, kudret‑i Samedâniye’nin izzetine ve kemâline münâfî hâlât vardır. Esbâb, o hâlâta hem merci', hem medâr olmak için vaz'edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde, herşey şeffâftır, güzeldir. Kudretin bizzat mübâşeretine münâsibdir. İzzetine münâfî değildir. Onun için esbâb, sırf zâhirîdir, melekûtiyette ve hakikatte te'sir‑i hakîkileri yoktur.
Hem esbâb‑ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl i'tirâzları Âdil‑i Mutlak’a tevcîh etmemek için o şekvâlara, o i'tirâzlara hedef olacak esbâb vaz'edilmiştir. Çünkü; kusur onlardan çıkıyor ve onların kàbiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl‑i latîf sûretinde bir temsîl‑i manevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb‑ı Hakk’a demiş ki: Kabz‑ı ervâh vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler.” Cenâb‑ı Hak lisân‑ı hikmetle O’na demiş ki: Seninle ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım; şekvâları onlara gidip senden küsmesinler.”
İşte bak, nasıl hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenâlıklara merci'dirler ve kabz‑ı ervâhta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesine mütealliktir; öyle de, Hazret‑i Azrâil dahi bir perdedir. Kabz‑ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib düşmeyen bazı hâlâta merci' olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret‑i İlâhiye’ye bir perdedir.
392
Evet, izzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki; esbâb, ellerini çeksinler te'sir‑i hakîkiden.

İkinci Lem'a

Bak şu kâinât bostanına, şu zeminin bağına! Şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et!‥ Göreceksin ki; bir Sâni'‑i Zülcelâl’in, bir Fâtır‑ı Zülcemâl’in, o serilmiş ve serpilmiş masnûâttan herbir masnû' üstünde Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkesi ve herbir mahlûku üstünde Sâni'‑i Külli Şey’e hàs bir hâtemi ve kalem‑i kudretin birer menşûru olan sahâif‑i leyl ve nehâr, yaz ve baharda yazılan tabakàt‑ı mevcûdât üstünde taklid kabûl etmez bir tuğrâ‑i garrâsı vardır. Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o tuğrâlardan nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz.
Meselâ, hesabsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki: Bir şeyden herşey yapar, hem herşeyden bir tek şey yapar.” Çünkü; nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesabsız a'zâ ve cihâzât‑ı hayvaniyeyi yapar. İşte bir şeyi herşey yapmak, elbette bir Kadîr‑i Mutlak’ın işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan, o taam ise hayvanî olsun, nebâtî olsun, o müteaddid maddeleri, hàs bir cisme kemâl‑i intizam ile çeviren ve ondan mahsûs bir cild nesceden ve ondan basit cihâzları yapan, elbette bir Kadîr‑i Külli Şey’dir ve Alîm‑i Mutlak’tır.
Evet, Hàlık‑ı mevt ve hayat, şu destgâh‑ı dünyada, hikmetiyle, hayatı öyle bir kanun‑u emriye-i mu'ciz-nümâ ile idare ediyor ki; o kanunu tatbik ve icra etmek, bütün kâinâtı kabza‑i tasarrufunda tutan bir Zât’a mahsûstur.
393
İşte eğer aklın sönmemiş ise, kalbin kör olmamış ise, anlarsın ki; bir şeyi kemâl‑i sühûlet ve intizamla herşey yapan ve herşeyi kemâl‑i mîzan ve intizamla san'atkârâne bir tek şey yapan, herşeyin Sâni'ine hàs ve Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkedir.
Meselâ, görsen: Hàrika‑pîşe bir zât, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi' sâir kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki; o zât, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altın yapar. Elbette kat'iyyen hükmedeceksin ki; O Zât, öyle kendine hàs bir san'ata mâliktir, bütün anâsır‑ı arziye, O’nun emrine musahhar ve bütün mevâlid‑i türâbiye, O’nun hükmüne bakar
Evet, hayattaki tecellî‑i kudret ve hikmet, bu misâlden bin derece daha acîbdir. İşte hayat üstündeki çok sikkelerden bir tek sikke

Üçüncü Lem'a

Bak, şu kâinât‑ı seyyâlede, şu mevcûdât‑ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara! Göreceksin ki, bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde, Hayy‑ı Kayyûm’un koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:
O zîhayat, meselâ, şu insan; âdeta kâinâtın bir misâl‑i musağğarı, şecere‑i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki, envâ'‑ı âlemin ekser nümûnelerini câmi'dir. Güyâ o zîhayat, bütün kâinâttan gayet hassas mîzanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halketmek ve ona Rab olmak, bütün kâinâtı kabza‑i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
394
İşte, eğer aklın evhâmda boğulmamış ise, anlarsın ki: Bir kelime‑i kudreti, meselâ, bal arısını; ekser eşyaya bir nev'i küçük fihriste yapmak ve bir sahifede, meselâ, insanda; şu kitab‑ı kâinâtın ekser mes'elelerini yazmak, hem bir noktada, meselâ, küçücük incir çekirdeğinde; koca incir ağacının programını dercetmek ve bir harfte, meselâ, kalb‑i beşerde; şu âlem‑i kebîrin safahâtında tecellî ve ihâta eden bütün esmânın âsârını göstermek ve bir mercimek dânesi kadar mevki tutan kuvve‑i hâfıza-i insaniyede bir kütübhâne kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisât‑ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs ve bu kâinâtın Rabb‑i Zülcelâl’ine mahsûs bir hâtemdir.
İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem‑i Rabbânî’den bir tek hâtem, böyle nurunu gösterse ve O’nun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ ظُهُورِهِ demeyecek misin?

Dördüncü Lem'a

Bak, şu semâvâtın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcûdâta ve çeşit çeşit masnûâta dikkat et! Göreceksin ki; herbiri üstünde Şems‑i Ezelî’nin taklid kabûl etmez tuğrâları vardır. Nasıl hayatta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor ve bir‑ikisini gördük; ihyâ üstünde dahi öyle tuğrâları vardır. Temsîl, derin mânâları fehme yakınlaştırdığından bir temsîl ile şu hakikati göstereceğiz.
Meselâ, Güneş; seyyârelerden tut, katrelere kadar, camın küçük parçalarına kadar ve kar’ın parlak zerreciklerine kadar şu Güneş’in cilve‑i misâliyesinden ve in'ikâsından bir tuğrâsı ve Güneş’e mahsûs bir eser‑i nurânîsi görünüyor. Şâyet o hadsiz şeylerde görünen güneşçiklerini, Güneş’in cilve‑i in'ikâsı ve tecellî‑i aksi olduğunu kabûl etmezsen, o vakit herbir katrede ve ziyâya ma'rûz herbir cam parçasında ve ışığa mukâbil her şeffâf bir zerrecikte; tabîi ve hakîki bir Güneş’in vücûdunu bil'asâle kabûl etmek gibi gayet derece bir dîvânelikle, nihâyetsiz bir belâhete düşmekliğin lâzım gelir.
395
Öyle de: Şems‑i Ezelî’nin tecelliyât‑ı nurâniyesinden ihyâ yani hayat vermek cihetinde, herbir zîhayat üstünde öyle bir tuğrâsı vardır ki, farazâ bütün esbâb toplansa ve birer fâil‑i muhtar kesilseler yine o tuğrâyı taklid edemezler. Zîra herbiri birer mu'cize‑i kudret olan zîhayatlar, herbiri O Şems‑i Ezelî’nin şuâları hükmünde olan esmâsının nokta‑i mihrâkıyesi sûretindedir.
Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş‑ı acîb-i san'atı, o nazm‑ı garîb-i hikmeti ve o tecellî‑i sırr-ı Ehadiyet’i, Zât‑ı Ehad-i Samed’e verilmediği vakit, herbir zîhayatta, hattâ bir sinekte, bir çiçekte nihâyetsiz bir Kudret‑i Fâtıra, içinde saklandığını ve herşeyi muhît bir ilim bulunduğunu ve kâinâtı idare edecek bir İrâde‑i Mutlaka, onda mevcûd olduğunu; belki Vâcibü'l‑Vücûd’a mahsûs bâkî sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabûl etmek; âdeta o çiçeğin, o sineğin herbir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi, dalâletin en eblehçesine, hurâfâtın en ahmakçasına bir derekesine düşmek lâzım gelir.
Zîra o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki; o zerre, cüz'ü olduğu zîhayata bakar, onun nizâmına göre vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev'ine bakar gibi, o nev'in devamına yarayacak her yerde zer'etmek ve nev'inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat, alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcûdâta karşı muâmelâtını ve münâsebât‑ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor.
İşte, eğer o zerre, bir Kadîr‑i Mutlak’ın memuru olmazsa ve nisbeti O Kadîr‑i Mutlak’tan kesilse o vakit o zerreye herşeyi görür bir göz, herşeye muhît bir şuûr vermek lâzımdır.
396
Elhâsıl: Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, Güneş’in cilve‑i aksine ve in'ikâsının tecellîsine verilmezse, bir tek Güneş’e mukâbil nihâyetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım gelir. Muhâl‑ender muhâl bir hurâfeyi kabûl etmek iktiza eder. Aynen bunun gibi; eğer herşey Kadîr‑i Mutlak’a verilmezse, bir tek Allah’a mukâbil nihâyetsiz, belki zerrât‑ı kâinât adedince ilâhları kabûl etmek gibi, yüz derece muhâl içindeki bir muhâli mevcûd kabûl etmek gibi bir dîvânelik hezeyanına düşmek lâzım gelir.
Elhâsıl: Herbir zerreden üç pencere, Şems‑i Ezelî’nin nur‑u vahdâniyetine ve vücûb‑u vücûduna açılır.
Birinci Pencere: Herbir zerre; bir nefer gibi, nasıl ki askerî dâirelerinin herbirinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda herbirisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizâmı dâiresinde bir hareketi olduğu gibi
Öyle de; senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde, başında, vücûdunda ve kuvve‑i müvellide, kuvve‑i câzibe, kuvve‑i dâfia, kuvve‑i musavvire gibi deverân‑ı dem’e ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyîn ve sâir a'sâblarda, hem senin nev'inde, ilâ âhir birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr‑i Ezelî’nin eser‑i sun'u ve memur‑u muvazzafı ve taht‑ı tedbirinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir.
İkinci Pencere: Havadaki herbir zerre, herbir çiçeği, herbir meyveyi ziyaret edebilir. Herbir çiçeğe, herbir meyveye girer işleyebilir. Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr‑i Mutlak’ın memur‑u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san'atlarını ve onlara giydirilen sûretlerin terziliğini ve hıyâtat‑ı kâmile-i muhîta-i san'atını bilmek lâzım gelir. İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur‑u tevhidin şuâını gösteriyor. Ziyâyı, havaya; mâi, türâba kıyâs et.
Zâten eşyanın asıl menşe'leri, şu dört maddedir: Yeni hikmetle, müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza, karbon, azottur ki; bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdır.
397
Üçüncü Pencere: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprak, herbir çiçekli ve meyveli nebâtâtın neşv ü nemâsına menşe' olabilir bir kâseyi, o zerreciklerden doldursan, bütün dünyadaki her nev'i çiçek ve meyveli nebâtâtın tohumcukları ki; o tohumcuklar hayvanatın nutfeleri gibi ayrı ayrı şeyler değil, nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuzadan mürekkeb, mâhiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf manevî olarak aslının programı tevdî' edilmiş. İşte o tohumları nöbetle o kâseye koysak, herbiri hàrika cihâzâtıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhûr edeceğini, vukû' bulmuş gibi inanırsın.
Eğer o zerreler; herbir şeyin herbir hâl ve vaziyetini bilen ve herşeye (ona) lâyık vücûdu ve vücûdun levâzımatını vermeye kadîr ve kudretine nisbeten herşey kemâl‑i sühûletle musahhar olan bir Zât’ın memuru ve emirber bir vazifedârı olmazlarsa, o toprağın herbir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedârların adedince manevî fabrikalar ve matbaalar içinde bulunması lâzım gelir ki, o cihâzâtları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcûdât‑ı muhtelifeye menşe' olabilsin veya bütün o mevcûdâta muhît bir ilim ve bütün onların teşkilâtına muktedir olacak bir kudret vermek lâzımdır; bütün onların teşkilâtına medâr olsun.
Demek Cenâb‑ı Hak’tan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilâhlar kabûl edilmesi lâzım gelir. Bu ise, bin defa muhâl içinde muhâl bir hurâfedir.
Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır. Nasıl bir sultan‑ı azîmin bir âdi neferi, o pâdişahın nâmıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir; öyle de, Ezel ve Ebed Sultan’ının emriyle, bir sinek, bir Nemrud’u yere serer. Bir karınca, bir Fir'avun’un sarayını harâb eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.
398
Hem herbir zerrede, vücûb ve vahdet‑i Sâni'a iki şâhid‑i sâdık daha var.
Birisi; herbir zerre, acz‑i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi' vazifeleri kaldırıyor ve cümûdiyeti ile beraber bir şuûr‑u küllî gösteren intizam‑perverâne nizâm‑ı umumîye tevfik‑i hareket eder. Demek herbir zerre, lisân‑ı acziyle Kadîr‑i Mutlak’ın vücûb‑u vücûduna ve nizâm‑ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehâdet eder.
كَمَا اَنَّ ف۪ي كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَيْنِ عَلٰى اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذٰلِكَ ف۪ي كُلِّ حَيٍّ لَهُ اٰيَتَانِ عَلٰى اَنَّهُ اَحَدٌ صَمَدٌ
Evet, herbir zîhayatta, biri Ehadiyet sikkesi, diğeri Samediyet tuğrâsı bulunuyor. Zîra bir zîhayat ekser kâinâtta cilveleri görünen esmâyı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta‑i mihrâkıye hükmünde Hayy‑ı Kayyûm’un tecellî‑i İsm-i A'zamını gösteriyor. İşte Ehadiyet‑i Zâtiye’yi, Muhyî perdesi altında bir nev'i gölgesini gösterdiğinden, bir Sikke‑i Ehadiyet’i taşıyor.
Hem o zîhayat, kâinâtın bir misâl‑i musağğarı ve şecere‑i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinât kadar ihtiyacâtını ummadığı ve bilmediği bir yerden kolaylıkla küçücük dâire‑i hayatına yetiştirmek cihetiyle Samediyet tuğrâsını gösteriyor. Yani, o hâl gösteriyor ki: Onun öyle bir Rabbi var ki; ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşya, O’nun bir teveccühünün yerini tutamaz.
نَعَمْ يَكْف۪ي لِكُلِّ شَيْءٍ شَيْءٌ عَنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَا يَكْف۪ي عَنْهُ كُلُّ شَيْءٍ وَلَوْ لِشَيْءٍ وَاحِدٍ
399
Hem o hâl gösteriyor ki; onun O Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte Samediyet’in gölgesini gösteren bir nev'i tuğrâsı
Demek herbir zîhayatta, bir Sikke‑i Ehadiyet, bir Tuğrâ‑i Samediyet vardır. Evet, herbir zîhayat, hayat lisânıyla ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere‑i mühimme de var. Başka bir yerde tafsîl edildiği için burada ihtisar edildi.
Mâdem şu kâinâtın herbir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdâniyetine açıyor; zerreden Şems’e kadar tabakàt‑ı mevcûdât, Zât‑ı Zülcelâl’in envâr‑ı mârifetini ne sûretle neşrettiğini kıyâs edebilirsin.
İşte mârifetullâhta terakkiyât‑ı maneviyenin derecâtını ve huzurun merâtibini bundan anla ve kıyâs et!‥

Beşinci Lem'a

Nasıl ki bir kitab, eğer yazma ve mektûb olsa onun yazmasına bir kalem kâfîdir. Eğer basma ve matbu' olsa o kitabın hurûfâtı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır; o kitab tab'edilip vücûd bulsun. Eğer o kitabın bazı harflerinde gayet ince bir hat ile o kitabın ekseri yazılmış ise Sûre‑i Yâsîn, lafz‑ı Yâsîn’de yazıldığı gibi o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzım; tab'edilsin.
400
Aynen öyle de: Şu kitab‑ı kâinâtı kalem‑i kudret-i Samedâniye’nin yazması ve Zât‑ı Ehadiyet’in mektûbu desen vücûb derecesinde bir sühûlet ve lüzum derecesinde bir ma'kuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbâba isnâd etsen imtina' derecesinde suûbetli ve muhâl derecesinde müşkülâtlı ve hiçbir vehim kabûl etmeyen hurâfâtlı şöyle bir yola gidersin ki: Tabiat için ya herbir cüz' toprakta, herbir katre suda, herbir parça havada, milyarlarca mâdenî matbaalar ve hadsiz manevî fabrikalar bulunması lâzım, ki; hesabsız çiçekli, meyveli masnûâtın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Yâhut herşeye muhît bir ilim, herşeye muktedir bir kuvvet, onlarda kabûl etmek lâzım gelir; şu masnûâta hakîki masdar olabilsin.
Çünkü; toprağın ve suyun ve havanın herbir cüz'ü, ekser nebâtâta menşe' olabilir. Hâlbuki herbir nebât meyveli olsa, çiçekli olsa teşekkülâtı o kadar muntazamdır, o kadar mevzûndur, o kadar birbirinden mümtâzdır, o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki; herbirisine, yalnız ona mahsûs birer ayrı manevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır.
Demek tabiat, mistarlıktan masdarlığa çıksa herbir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmağa mecburdur. İşte bu tabiat‑perestlik fikrinin esâsı, öyle bir hurâfâttır ki; hurâfeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl zanneden ehl‑i dalâletin, nasıl nihâyetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizam ettiklerini gör, ibret al!‥
Elhâsıl: Nasıl bir kitabın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücûduna tek bir sûretle delâlet ediyor ve kendi kâtibini on kelime ile ta'rif eder ve çok cihetlerle gösterir. Meselâ, Benim kâtibimin hüsn‑ü hattı var, kalemi kırmızıdır, şöyledir böyledir.” der.
Aynen öyle de: Şu kitab‑ı kebîr-i âlemin herbir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder ve kendi sûreti kadar gösterir. Fakat Nakkàş‑ı Ezelî’nin esmâsını, bir kaside kadar ta'rif eder ve keyfiyetleri adedince işâret parmaklarıyla o esmâyı gösterir, müsemmâsına şehâdet eder.
Demek hem kendini, hem bütün kâinâtı inkâr eden Sofestâi gibi bir ahmak, yine Sâni'‑i Zülcelâl’in inkârına gitmemek gerektir!‥
401

Altıncı Lem'a

Hàlık‑ı Zülcelâl’in nasıl ki mahlûkatının herbir ferdinin başında ve masnûâtının herbir cüz'ünün cebhesinde, ehadiyetinin sikkesini koymuştur; (Nasıl ki geçmiş lem'alarda bir kısmını gördün.) öyle de, herbir nev'in üstünde çok sikke‑i ehadiyet, herbir küll üstünde müteaddid hâtem‑i vâhidiyet, mecmû‑u âlem üstünde mütenevvi' tuğrâ‑i vahdet, gayet parlak bir sûrette koymuştur. İşte pek çok sikkelerden ve hâtemlerden ve tuğrâlardan, sath‑ı arz sahifesinde bahar mevsiminde vaz'edilen bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nakkàş‑ı Ezelî, zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üçyüzbin nebâtât ve hayvanatın envâ'ını, nihâyetsiz ihtilât, karışıklık içinde nihâyet derecede imtiyaz ve teşhîs ile ve gayet derecede intizam ve tefrik ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zâhir ve bâhir, parlak bir sikke‑i tevhiddir.
Evet, bahar mevsiminde ölmüş arzın ihyâsı içinde, üçyüzbin haşrin nümûnelerini kemâl‑i intizam ile icâd etmek ve arzın sahifesinde birbiri içinde üçyüzbin muhtelif envâ'ın efrâdını hatâsız ve sehivsiz, galatsız, noksansız, gayet mevzûn, manzûm, gayet muntazam ve mükemmel bir sûrette yazmak; elbette nihâyetsiz bir kudrete ve muhît bir ilme ve kâinâtı idare edecek bir irâdeye mâlik bir Zât‑ı Zülcelâl’in, bir Kadîr‑i Zülkemâl’in ve bir Hakîm‑i Zülcemâl’in sikke‑i mahsûsası olduğunu zerre mikdar şuûru bulunanın derketmesi lâzım gelir.
Kur'ân‑ı Hakîm fermân ediyor ki: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
402
Evet, zeminin diriltilmesinde, üçyüzbin haşrin nümûnelerini birkaç gün zarfında yapan, gösteren kudret‑i Fâtıra’ya; elbette insanın haşri O’na göre kolay gelir. Meselâ: Gelincik Dağı’nı ve Süphan Dağı’nı bir işâretle kaldıran bir Zât‑ı Mu'ciz-nümâ’ya: Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?” denilir mi! Öyle de, gök ve dağ ve yeri altı günde icâd eden ve onları vakit be‑vakit doldurup boşaltan bir Kadîr‑i Hakîm’e, bir Kerîm‑i Rahîm’e: Ebed tarafından ihzar edilip serilmiş, kendi ziyâfetine gidecek yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?” İstib'âd sûretinde söylenir mi!
Şu zeminin yüzünde yaz zamanında bir sikke‑i tevhidi gördün. Şimdi bak! Gayet basîrâne ve hakîmâne zemin yüzündeki şu tasarrufât‑ı azîme-i bahariye üstünde bir hâtem‑i vâhidiyet gayet âşikâre görünüyor. Çünkü; şu icraat, bir vüs'at‑i mutlaka içinde ve o vüs'atle beraber bir sür'at‑i mutlaka ile ve o sür'at ile beraber bir sehàvet‑i mutlaka içinde görünen intizam‑ı mutlak ve kemâl‑i hüsn-ü san'at ve mükemmeliyet‑i hilkat; öyle bir hâtemdir ki, gayr‑ı mütenâhî bir ilim ve nihâyetsiz bir kudret sâhibi ona sâhib olabilir.
Evet görüyoruz ki; bütün yeryüzünde bir vüs'at‑i mutlaka içinde bir icâd, bir tasarruf, bir fa'âliyet var.
Hem o vüs'at içinde bir sür'at‑i mutlaka ile işleniyor.
Hem o sür'at ve vüs'atle beraber bir sühûlet‑i mutlaka ile yapılıyor.
Hem o sür'at ve vüs'at ve sühûletle beraber teksir‑i efrâdda bir sehàvet‑i mutlaka görünüyor.
Hem o sehàvet ve sühûlet ve sür'at ve vüs'atle beraber herbir nev'ide, herbir ferdde görünen bir intizam‑ı mutlak ve gayet mümtâz bir hüsn‑ü san'at ve gayet müstesnâ bir mükemmeliyet‑i hilkat ile beraber gayet sehàvet içinde bir intizam‑ı tâmm var.
Ve o teksir‑i efrâd içinde bir mükemmeliyet‑i hilkat ve gayet bir sür'at içinde bir hüsn‑ü san'at ve nihâyet ihtilât içinde bir imtiyaz‑ı etemm ve gayet mebzûliyet içinde gayet kıymetdâr eserler ve gayet geniş dâire içinde tam bir muvâfakat ve gayet sühûlet içinde gayet san'atkârâne bedîaları icâd etmek, bir ânda, her yerde, bir tarzda, her ferdde bir san'at‑ı hàrika, bir fa'âliyet‑i mu'ciz-nümâ göstermek; elbette ve elbette öyle bir Zât’ın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı gibi, her yerde hâzır, nâzırdır. Hiçbir şey O’ndan gizlenmediği gibi, hiçbir şey O’na ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, O’nun kudretine nisbeten müsâvîdirler.
403
Meselâ: O Rahîm‑i Zülcemâl’in bağistan‑ı kereminden, mu'cizâtının salkımlarından bir dânecik hükmünde gördüğüm, iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım, yüz ellibeş çıktı. Bir salkımın dânesini saydım, yüzyirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, dâim su verse, şu harârete karşı o yüzer rahmetin şurub tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifâyet edecek. Hâlbuki, bazen az bir rutûbet ancak eline geçer. İşte bu işi yapan herşeye kàdir olmak lâzım gelir.
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ

Yedinci Lem'a

Bak, nasıl sahife‑i Arz üstünde Zât‑ı Ehad-i Samed’in hâtemlerini az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü , şu kâinât kitab‑ı kebîrine bir bak, göreceksin ki; o kâinâtın hey'et‑i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzûh ile hâtem‑i Vahdet okunuyor. Çünkü; şu mevcûdât bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntazam şehrin eczâları ve efrâdları gibi bel bele verip, birbirine karşı muâvenet elini uzatıp, birbirinin suâl‑i hâcetine: Lebbeyk! Baş üstüne!” derler. El ele verip bir intizam ile çalışırlar. Baş başa verip zevi'l‑hayata hizmet ederler. Omuz omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir‑i Hakîm’e itâat ederler.
404
Evet; Güneş ve Ay’dan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, nebâtâtın, muhtaç ve hayvanların imdâdına gelmelerinde ve hayvanların, zaîf, şerîf insanların imdâdına koşmalarında, hattâ mevâdd‑ı gıdâiyenin latîf, nahîf yavruların ve meyvelerin imdâdına uçmalarında, zerrât‑ı taamiyenin hüceyrât‑ı beden imdâdına geçmelerinde cârî olan bir düstur‑u teâvünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki; gayet Kerîm bir tek Mürebbî’nin kuvvetiyle, gayet Hakîm bir tek Müdebbir’in emriyle hareket ediyorlar.
İşte şu kâinât içinde cârî olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teânuk, bu musahhariyet, bu intizam, bir tek Müdebbir’in tertibiyle idare edildiklerine ve bir tek Mürebbî’nin tedbiriyle sevk edildiklerine kat'iyyen şehâdet etmekle beraber; şu bilbedâhe san'at‑ı eşyada görünen hikmet‑i âmme içindeki inâyet‑i tâmme ve o inâyet içinde parlayan rahmet‑i vâsia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç herbir zîhayata onun hâcetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen erzâk ve iâşe‑i umumî, öyle parlak bir hâtem‑i tevhiddir ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.
Evet, kasd ve şuûr ve irâdeyi gösteren bir perde‑i hikmet, umum kâinâtı kaplamış ve o perde‑i hikmet üstünde lütûf ve tezyîn ve tahsin ve ihsânı gösteren bir perde‑i inâyet serilmiştir ve o müzeyyen perde‑i inâyet üstünde kendini sevdirmek, tanıttırmak ve in'âm ve ikram etmek lem'alarını gösteren bir hulle‑i rahmet, kâinâtı içine almıştır ve o münevver perde‑i rahmet-i âmme üstüne serilen ve terahhumu ve ihsân ve ikramı ve kemâl‑i şefkat ve hüsn‑ü terbiyeyi ve lütf‑u Rubûbiyet’i gösteren bir sofra‑i erzâk-ı umumiye dizilmiştir.
405
Evet şu mevcûdâta, zerrelerden güneşlere kadar; ferdler olsun, nev'iler olsun, küçük olsun, büyük olsun, semerât ve gâyâtla ve fâideler ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş‑ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş ve o hikmet‑nümâ sûret gömleği üstünde lütûf ve ihsân çiçekleriyle müzeyyen bir hulle‑i inâyet, herşeyin kàmetine göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle‑i inâyet üzerine tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in'âm lem'alarıyla münevver, rahmet nişanları takılmış ve o münevver ve murassa' nişanları ihsân etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevi'l‑hayatın tâifelerine kâfî, bütün hâcetlerine vâfî bir sofra‑i rızk-ı umumî kurulmuştur.
İşte şu , Güneş gibi âşikâre, nihâyetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Zât‑ı Zülcemâl’e işâret edip gösteriyor
Öyle mi? Herşey rızka muhtaç mıdır?
Evet, bir ferd, rızka ve devam‑ı hayata muhtaç olduğu gibi, görüyoruz ki; bütün mevcûdât‑ı âlem bâhusus zîhayat olsa küllî olsun, cüz'î olsun, küll olsun, cüz' olsun; vücûdunda, bekàsında, hayatında ve idâme‑i hayatta maddeten ve ma'nen çok metâlibi var, çok levâzımatı var. İftikàrâtı ve ihtiyacâtı öyle şeylere var ki, en ednâsına o şeyin eli yetişmediği, en küçük matlûbuna o şeyin kuvveti kâfî gelmediği bir hâlde, görüyoruz ki; bütün metâlibi ve erzâk‑ı maddiye ve maneviyesi ﴿مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ ummadığı yerlerden kemâl‑i intizamla ve vakt‑i münâsibde ve lâyık bir tarzda kemâl‑i hikmetle ellerine veriliyor.
İşte bu iftikàr ve ihtiyac‑ı mahlûkat ve bu tarzda imdâd ve iâne‑i gaybiye, acaba güneş gibi, bir Mürebbî‑i Hakîm-i Zülcelâl’i, bir Müdebbir‑i Rahîm-i Zülcemâl’i göstermiyor mu?
406

Sekizinci Lem'a

Nasıl ki bir tarlada ekilen bir nev'‑i tohum delâlet eder ki; o tarla, herhalde tohum sâhibinin taht‑ı tasarrufâtında olduğunu, hem o tohum dahi, tarla mutasarrıfının taht‑ı tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de, şu anâsır denilen mezraa‑i masnûât, vâhidiyet ve besâtet ile beraber, külliyet ve ihâtaları ve şu mahlûkat denilen semerât‑ı rahmet ve mu'cizât‑ı kudret ve kelâmât‑ı hikmet olan nebâtât ve hayvanat, mümâselet ve müşâbehetleriyle beraber çok yerlerde intişarı, her tarafta bulunup tavattunları, tek bir Sâni'‑i Mu'ciz-nümâ’nın taht‑ı tasarrufunda olduklarını öyle bir tarzda gösteriyor ki; güyâ herbir çiçek, herbir semere, herbir hayvan, O Sâni'in birer sikkesidir, birer hâtemidir, birer tuğrâsıdır. Her nerede bulunsa lisân‑ı hâliyle herbirisi der ki: Ben kimin sikkesiyim, bu yer dahi onun masnû'udur. Ben kimin hâtemiyim, bu mekân dahi onun mektûbudur. Ben kimin tuğrâsıyım, bu vatanım dahi onun mensûcudur.”
Demek en ednâ bir mahlûka rubûbiyet, bütün anâsırı kabza‑i tasarrufunda tutana mahsûstur ve en basit bir hayvanı tedbir ve tedvîr etmek, bütün hayvanatı, nebâtâtı, masnûâtı kabza‑i Rubûbiyet’inde terbiye edene hàs olduğunu kör olmayan görür.
Evet herbir ferd, sâir efrâda mümâselet ve misliyet lisânı ile der: Kim bütün nev'ime mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok.” Her nev'i, sâir nev'ilerle beraber yeryüzünde intişarı lisânıyla der: Kim bütün sath‑ı arza mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok.” Arz, sâir seyyârât ile bir Güneşe irtibatı ve semâvât ile tesânüdü lisânıyla der: Kim bütün kâinâta mâlik ise, bana mâlik o olabilir, yoksa yok.”
407
Evet farazâ zîşuûr bir elmaya biri dese: Sen benim san'atımsın.” O elma lisân‑ı hâl ile ona: Sus!” diyecek. Eğer bütün yeryüzünde bütün elmaların teşkiline muktedir olabilirsen, belki yeryüzünde münteşir bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedârlara, belki bütün bahar sefînesiyle hazine‑i rahmetten gelen bütün hedâyâ‑yı Rahmâniye’ye mutasarrıf olabilirsen bana Rubûbiyet da'vâ et.” O tek elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracak

Dokuzuncu Lem'a

Cüz'de, cüz'îde; küllde, küllîde, küll‑i âlemde; hayatta, zîhayatta, ihyâda olan sikkelerden, hâtemlerden, tuğrâlardan bazılarına işâret ettik. Şimdi, nev'ilerde hesabsız sikkelerden bir sikkeye işâret edeceğiz.