Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Üçüncü Dal

Kıyâmet alâmetlerinden ve âhirzaman vukûâtından ve bazı a'mâlin fazilet ve sevâblarından bahseden ehâdîs‑i şerîfe güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl‑i ilim, onların bir kısmına zaîf veya mevzu' demişler. Îmânı zaîf ve enâniyeti kavî bir kısım da inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsîle girişmeyeceğiz. Yalnız Oniki Asılı beyân ederiz.
457
Birinci Asıl: Yirminci Söz’ün âhirindeki suâl ve cevapta izâh ettiğimiz mes'eledir. İcmâli şudur ki:
Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervâh‑ı àliyeyi, ervâh‑ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese göz ile görülecek vukûâtı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün mechûl kalsın, ne de bedîhî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zîra, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet‑i kıyâmet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir isti'dâd, elmas gibi bir isti'dâd ile beraber kalır. Sırr‑ı teklif ve netice‑i imtihan zâyi' olur. İşte bunun için Mehdi ve Süfyân mes'eleleri gibi çok mes'elelerde çok ihtilâf olmuş. Hem, rivâyât dahi çok muhteliftir; birbirine zıd hükümler olmuş.
İkinci Asıl: Mesâil‑i İslâmiye’nin tabakàtı vardır. Biri, bir bürhân‑ı kat'î istese; diğeri, bir zann‑ı gâlibî ile iktifâ eder. Başkası yalnız bir kabûl‑ü teslîmî ve reddetmemek ister. Öyle ise, esâsât‑ı îmâniyeden olmayan mesâil‑i fer'iye veya vukûât‑ı zamaniyenin herbirinde bir iz'ân‑ı yakìn ile bir bürhân‑ı kat'î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslîmiyetle ilişmemektir.
Üçüncü Asıl: Zaman‑ı sahâbede, Benî‑İsrail ve Nasâra ulemâlarından çoğu İslâmiyet’e girdiler. Eski ma'lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman oldu. Bazı hilâf‑ı vâki ma'lûmât‑ı sâbıkaları, İslâmiyet’in malı olarak tevehhüm edildi.
Dördüncü Asıl: Ehâdîs‑i Şerîfe râvilerinin bazı kavilleri veyâhut istinbat ettikleri mânâları, metn‑i hadîsten telâkki ediliyordu. Hâlbuki insan hatâdan hàlî olmadığı için hilâf‑ı vâki bazı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek za'fına hükmedilmiş.
458
Beşinci Asıl: اِنَّ ف۪ي اُمَّت۪ي مُحَدَّثُونَ yani مُلْهَمُونَ sırrınca bazı ehl‑i keşf ve ehl‑i velâyet olan muhaddisîn‑i muhaddesûn ilhâmlarıyla gelen bazı maânî, hadîs telâkki edilmiş. Hâlbuki, ilhâm‑ı evliyâ bazı ârızalarla hatâ olabilir. İşte bu nev'iden bir kısım, hilâf‑ı hakikat çıkabilir.
Altıncı Asıl: Beyne'n‑nâs iştihâr bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki; durûb‑u emsâl hükmüne geçer. Hakîki mânâsına bakılmaz. Ne maksad için sevkedilir, ona bakılır. İşte bu nev'iden beyne'n‑nâs teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad‑ı irşadî için temsîl ve kinâye nev'inden zikredivermiş. Şu nev'i mes'elelerin mânâ‑yı hakîkisinde kusur varsa, örf ve âdât‑ı nâsa aittir ve teârüf ve tesâmu'‑u umumîye râci'dir.
Yedinci Asıl: Pek çok teşbih ve temsîller bulunuyor ki, mürûr‑u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat‑i maddiye telâkki ediliyor. Hatâya düşer. Meselâ: Sevr ve Hût isminde ve âlem‑i misâlde sevr ve hût timsâlinde, berrî ve bahrî hayvanat nâzırlarından iki melâiketullâh, âdeta bir koca öküz ve cismânî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.
Hem meselâ: Bir vakit huzur‑u Nebevî’de derin bir ses işitildi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti ki: Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp ancak bu dakika Cehennem’in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” İşte bu hadîsi işiten, hakikate vâsıl olmayan inkâra sapar. Hâlbuki, yirmi dakika o hadîsten sonra kat'iyyen sâbittir ki: Biri geldi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi ki: Meşhûr münâfık, yirmi dakika evvel öldü.” Yetmiş yaşına giren o münâfık, Cehennem’in bir taşı olarak bütün müddet‑i ömrü, tedennîde esfel‑i sâfilîne, küfre sukùttan ibaret olduğunu gayet belîğâne bir sûrette Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beyân etmiştir. Cenâb‑ı Hak, o vefât dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir.
459
Sekizinci Asıl: Cenâb‑ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr‑ı tecrübe ve meydân‑ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ: Leyle‑i Kadr’i, umum Ramazan’da; saat‑ı icâbe-i duâyı, Cuma gününde; makbûl velîsini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyâmetin vaktini, ömr‑ü dünya içinde saklamış. Zîra ecel‑i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet‑i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Hâlbuki, âhiret ve dünya muvâzenesini muhâfaza etmek ve her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak maslahatı, iktiza eder ki; her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu hâlde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.
İşte Kıyâmet dahi, şu insan‑ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn‑u ûlâ ve vustâ, gaflet‑i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn‑u uhrâ, dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat‑ı şahsiyesiyle, hânesinin ve köyünün bekàsıyla alâkadardır; öyle de, hayat‑ı ictimâiye ve nev'iyesiyle, küre‑i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır. Kur'ân ﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der. Kıyâmet yakındır.” fermân ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zîra Kıyâmet, dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir‑iki gün veya bir‑iki dakika gibidir. Saat‑ı Kıyâmet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün.
İşte bunun içindir ki, Hakîm‑i Mutlak, Kıyâmet’i, Muğayyebât‑ı Hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibham sırrındandır ki; her asır, hattâ asr‑ı hakikat-bîn olan Asr‑ı Saâdet dahi dâima Kıyâmet’ten korkmuşlar. Hattâ bazıları: Şerâiti hemen hemen çıkmış.” demişler.
460
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahâbelerin fikirleri niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbâl‑i dünyevîde bin dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karîb zannetmişler?”
Elcevab: Çünkü: Sahâbeler, feyz‑i sohbet-i Nübüvvet’ten herkesten ziyâde dâr‑ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyâmetin ibham vaktindeki Hikmet‑i İlâhiye’yi anlayarak, ecel‑i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi dâima muntazır bir vaziyet alarak âhiretlerine ciddi çalışmışlar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: Kıyâmeti bekleyiniz, intizar ediniz!” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad‑ı Nebevî’dir. Yoksa, vukû'‑u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki, hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu nev'i sözleri, hikmet‑i ibhamdan ileri geliyor.
Hem şu sırdandır ki; Mehdi, Süfyân gibi âhirzamanda gelecek eşhâsları çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl‑i velâyet Onlar geçmiş.” demişler. İşte bu da Kıyâmet gibi, Hikmet‑i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünkü; her zaman, her asır, kuvve‑i maneviyenin takviyesine medâr olacak ve ye'sten kurtaracak Mehdi mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır.
Hem gaflet içinde fenâlara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifâkın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer ta'yin edilseydi, maslahat‑ı irşad-ı umumî zâyi' olurdu.
461
Şimdi, Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: Ehâdîsi tefsir edenler, metn‑i ehâdîsi, tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez‑i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukûât‑ı Mehdiye veya Süfyâniye’yi merkez‑i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhâsın şahs‑ı manevîsine veya temsîl ettikleri cemâate ait âsâr‑ı azîmeyi o eşhâsın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhâs‑ı hàrika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Hâlbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydânıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhâs, hattâ o müdhiş Deccâl dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccâl olduğunu bilmez. Belki nur‑u îmânın dikkatiyle o eşhâs‑ı âhirzaman tanınabilir.
Alâmet‑i Kıyâmet’ten olan Deccâl hakkında Hadîs‑i Şerîfte: Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyâm‑ı sâire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer.” rivâyet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivâyete muhâl demişler. Hâşâ, şu rivâyetin inkâr ve ibtaline gitmişler. Hâlbuki; وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِhakikati şu olmak gerektir ki:
Âlem‑i küfrün en kesâfetlisi olan şimâlde tabîiyyûnun fikr‑i küfrîsinden süzülen bir cereyan‑ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyet’i inkâr edecek bir şahsın şimâl tarafından çıkmasına işâret ve şu işâret içinde bir remz‑i hikmet vardır ki; kutb‑u şimâlîye yakın dâirede bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. Deccâlın bir günü bir senedir.” o dâire yakınında zuhûruna işârettir. İkinci günü bir aydır.” demekten murad, şimâlden bu tarafa geldikçe bazen olur yazın bir ayında Güneş gurûb etmez. Şu dahi, Deccâl şimâlden çıkıp âlem‑i medeniyet tarafına tecâvüzüne işârettir. Günü Deccâla isnâd etmekle şu işârete işâret eder. Daha bu tarafa geldikçe bir haftada Güneş gurûb etmiyor. Daha gele gele, tulû' ve gurûb ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esârette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta Güneş gurûb etmeyen bir yer vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı. Deccâlın çıktığı vakit umum dünya işitecek.” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhâl gören mülhidler, şimdi âdi görüyorlar!‥
462
Alâmet‑i Kıyâmet’ten olan Ye'cüc ve Me'cüc’e ve Sedd’e dair bir risalede, bir derece tafsîlen yazdığımdan ona havâle edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvânıyla ictimâât‑ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden tâifeler ve Sedd‑i Çinî’nin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyâmete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet‑i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivâyetlerde vardır.
Bazı Mülhidler Derler: Bu kadar acâibi yapan ve yapacak tâifeler nerede?”
Elcevab: Çekirge gibi bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesâda veren kesretli o tâifelerin hakikatleri mahdûd bazı ferdlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe emr‑i İlâhî ile o mahdûd ferdlerden gayet kesretli aynı fesâd yine başlar. Güyâ onların hakikat‑i milliyetleri inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhûr ediyor. Aynen öyle de; bir zaman dünyayı herc ü merc eden o tâifeler, İzn‑i İlâhî ile mevsimi geldiği vakit aynı o tâife, medeniyet‑i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir sûrette tezâhür eder. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Dokuzuncu Asıl: Mesâil‑i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem‑i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevâbına dair ehâdîs‑i şerîfenin bir kısmı terğîb ve terhîbe münâsib bir te'sir vermek için belâğatlı bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübâlağalı zannetmişler. Hâlbuki, bütün onlar ayn‑ı hak ve mahz‑ı hakikat olduklarından mücâzefe ve mübâlağa, içlerinde yoktur.
463
Ezcümle, en ziyâde insafsızların zihnini kurcalayan şu hadîstir ki: لَوْ وَزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ ev kemâ kàl meâl‑i şerîfi: Dünyanın Cenâb‑ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki: عِنْدَ اللّٰهِ tâbiri, âlem‑i bekàdan demektir. Evet âlem‑i bekàdan bir sinek kanadı kadar bir nur mâdem ebedîdir; yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvâzene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını, âlem‑i bekàdan bir sinek kanadı kadar dâimî bir feyz‑i İlâhî’ye ve bir ihsân‑ı İlâhî’ye muvâzeneye gelmediği demektir.
Hem, dünyanın iki yüzü var; belki üç yüzü var. Biri, Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsının âyineleridir. Diğeri, âhirete bakar; âhiret tarlasıdır. Diğeri, fenâya, ademe bakar; bildiğimiz, marzî‑i İlâhî olmayan ehl‑i dalâletin dünyasıdır. Demek Esmâ‑i Hüsnâ’nın âyineleri ve Mektûbat‑ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın menşe'i ve beliyyâtın menba'ı olan dünya‑perestlerin dünyasının, âlem‑i âhirette ehl‑i îmâna verilen sermedî bir zerresine değmediğine işârettir.
İşte en doğru ve ciddi şu hakikat nerede ve insafsız ehl‑i ilhâdın fehmettikleri mânâ nerede! O insafsız ehl‑i ilhâdın en mübâlağa, en mücâzefe zannettikleri mânâ nerede!‥
464
Hem meselâ: İnsafsız ehl‑i ilhâdın mübâlağa zannettikleri, hattâ muhâl bir mübâlağa ve mücâzefe tevehhüm ettikleri biri de; amellerin sevâbına dair ve bazı sûrelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ: Fâtiha’nın Kur'ân kadar sevâbı vardır.” Sûre‑i İhlâs, sülüs‑ü Kur'ân Sûre‑i İzâ Zülzileti'l-ardu, rub'u Sûre‑i Kul yâ Eyyühe'l-kâfirûn, rub'u Sûre‑i Yâsîn, on defa Kur'ân kadar…” olduğuna rivâyet vardır.
İşte İnsafsız ve Dikkatsiz İnsanlar Demişler Ki: Şu muhâldir. Çünkü; Kur'ân içinde Yâsîn ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur?”
Elcevab: Hakikati şudur ki: Kur'ân‑ı Hakîm’in herbir harfinin bir sevâbı var, bir hasenedir. Fazl‑ı İlâhî’den o harflerin sevâbı sünbüllenir; bazen on tane verir, bazen yetmiş, bazen yediyüz (Âyete'l‑Kürsî harfleri gibi), bazen binbeşyüz (Sûre‑i İhlâs’ın harfleri gibi), bazen onbin (Leyle‑i Berât’ta okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesâdüf edenler gibi) ve bazen otuzbin, meselâ; haşhaş tohumunun kesreti misillû (Leyle‑i Kadir’de okunan âyetler gibi) ve O gece bin aya mukâbil işâretiyle bir harfinin o gecede otuzbin sevâbı olur anlaşılır. İşte Kur'ân‑ı Hakîm, tezâuf‑u sevâbıyla beraber elbette muvâzeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevâb ile bazı sûrelerle muvâzeneye gelebilir.
Meselâ: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farzedelim ki, bin dâne ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer dâne olmuş ise; o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukâbil oluyor. Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş, herbirinde ikiyüz dâne vermiş; o vakit bir tek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ kıyâs et.
Şimdi Kur'ân‑ı Hakîm’i, nurânî, mukaddes bir mezraa‑i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte herbir harfi, asıl sevâbıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre‑i Yâsîn, İhlâs, Fâtiha, Kul yâ Eyyühe'l‑kâfirûn, İzâ Zülzileti'l‑ardu gibi sâir faziletlerine dair rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvâzene edilebilir.
465
Meselâ: Kur'ân‑ı Hakîm’in üçyüz bin altıyüz yirmi harfi olduğundan Sûre‑i İhlâs, Besmele ile beraber altmışdokuzdur. Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi harfti. Demek Sûre‑i İhlâs’ın herbir harfinin haseneleri binbeşyüze yakındır.
İşte Sûre‑i Yâsîn’in hurûfâtı hesab edilse, Kur'ân‑ı Hakîm’in mecmû‑u hurûfâtına nisbet edilse ve on defa muzâaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsîn‑i Şerîf’in herbir harfi takriben beşyüze yakın sevâbı vardır. Yani o kadar hasene sayılabilir.
İşte buna kıyâsen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar latîf ve güzel ve doğru ve mücâzefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.
Onuncu Asıl: Ekser tâife‑i mahlûkatta olduğu gibi, ef'âl ve a'mâl‑i beşeriyede bazı hàrika ferdler bulunur. O ferdler eğer iyilikte ileri gitmişse o nev'ilerin medâr‑ı fahrleridir. Yoksa, medâr‑ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs‑ı manevî, birer gaye‑i hayâl hükmüne geçerler. Sâir ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek o mükemmel hàrika ferd, mutlak, mübhem bulunup her yerde bulunması mümkün Şu ibham itibariyle mantıkça kaziye‑i mümkine sûretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani herbir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.
Meselâ: Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir Hac kadardır.” İşte iki rekât namaz bazı vakitte bir Hacca mukâbil geldiği hakikattir. Herbir iki rekât namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür. Demek şu nev'ideki rivâyetler, vukû'u bilfiil dâimî ve küllî değil. Zîra kabûlün mâdem şartları vardır; külliyet ve dâimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır veyâhut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nev'i ehâdîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir.
Meselâ: Gıybet, katl gibidir.” Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katl gibi bir zehr‑i kàtilden daha muzırdır. Meselâ: Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka‑i azîmenin yerine geçer.”
Şimdi terğîb ve teşvik için o mübhem ferd‑i mükemmel, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının imkânını vâki bir sûrette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrîk etmektir.
466
Hem de şu âlemin mikyâsıyla, âlem‑i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvâzi gelemez. Sevâb‑ı a'mâl o âleme baktığı için dünyevî nazarımız ona dar geliyor, aklımıza sığıştıramıyoruz. Meselâ: مَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِيَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَهَارُونَYani: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَض۪ينَ ❋ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَض۪ينَ ❋ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ❋ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyâde nazar‑ı dikkatini celbeden şu gibi rivâyetlerdir. Hakikati şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Mûsa ve Hârun Aleyhimesselâm’ın sevâblarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem‑i ebediyette Rahîm‑i Mutlak, saâdet‑i ebediyede nihâyetsiz ihtiyaç içinde bir abdine, bir tek virde mukâbil vereceği hakikat‑i sevâb, o iki Zât’ın sevâblarına fakat dâire‑i ilmimize ve tahminimize giren sevâblarına müsâvî olabilir.
Meselâ: Bedevî, vahşî bir adam hiç pâdişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdûd fikriyle bir pâdişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sâde‑dil bir tâife var ki, eskiden diyorlardı ki: Pâdişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, pâdişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir sûrette tahayyül ediyorlar ki; kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi biri o adamlardan birisine dese: Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin pâdişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim, yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim.” O söz hakikattir. Çünkü; haşmet‑i pâdişahîden onun dar dâire‑i fikrine giren ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.
467
İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle âhirete müteveccih hakàik‑ı sevâbiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret‑i Mûsa (A.S.) ve Hârun’un (A.S.) mechûlümüz olan hakîki sevâbları ile muvâzene değil çünkü; teşbih kaidesi, mechûlü ma'lûma kıyâs eder belki muvâzene edilen; ma'lûmumuz olan ve tahminimize giren sevâblarıyla, bir abd‑i mü'minin bir virdine mukâbil mechûlümüz olan hakîki sevâbıdır.
Hem de, deniz yüzü ile katrenin gözbebeği Güneş’in tamam aksini tutmakta müsâvîdirler. Fark, keyfiyettedir. Hazret‑i Mûsa (A.S.) ve Hârun’un (A.S.) deniz‑misâl âyine‑i rûhlarına in'ikâs eden mâhiyet‑i sevâb, bir katre hükmünde bir abd‑i mü'minin bir âyetten aldığı aynı mâhiyet‑i sevâbdır. Mâhiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kàbiliyete tâbidir.
Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saâdet hazinesini açar ki; altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet Kur'ân kadar fâide verebilir.
Hem İsm‑i A'zama mazhar olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir âyette mazhar olduğu feyz‑i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset‑i Ahmediye ile İsm‑i A'zam zılline mazhar bir mü'min, kendi kàbiliyeti itibariyle kemiyetçe bir Nebî’nin feyzi kadar sevâb alıyor denilse, hilâf‑ı hakikat olamaz.
Hem de, sevâb ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki bir zerrecik bir şişede, semâvât nücûmuyla beraber görünebilir; öyle de, niyet‑i hàlisa ile şeffâfiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nurânî sevâb ve fazilet yerleşebilir.
468
Netice‑i Kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve îmânı zaîf, felsefesi kavî, hodbîn, münekkid adam! Şu On Asılı nazara al. Sonra sen, hilâf‑ı hakikat ve kat'î muhâlif‑i vâki gördüğün bir rivâyeti bahâne ederek ehâdîs‑i şerîfeye ve dolayısıyla Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mertebe‑i ismetine halel verecek i'tirâz parmağını uzatma!‥ Zîra, evvelâ o On Asıl”ın on dâiresi, seni inkârdan vazgeçirir. Hakîki bir kusur varsa bize aittir.” derler, Hadîse râci' olamaz. Eğer hakîki değilse senin sû‑i fehmine aittir.” derler.
Elhâsıl: İnkâr ve redde gitmek için, şu On Asıl”ı tekzîb ve ibtal etmek lâzım gelir. Şimdi insafın varsa, bu On Usûl”ü kemâl‑i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf‑ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! Ya bir tefsiri, ya bir te'vili, ya bir tâbiri vardır.” de, ilişme.
Onbirinci Asıl: Nasıl, Kur'ân‑ı Hakîm’in müteşâbihâtı var; te'vile muhtaçtır veyâhut mutlak teslîm istiyor. Ehâdîsin de Kur'ân’ın müteşâbihâtı gibi müşkülâtı vardır. Bazen çok dikkatli bir tefsire ve tâbire muhtaçtır. Geçmiş misâllerle iktifâ edebilirsiniz.
Evet, nasıl ki hüşyâr olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tâbir eder; öyle de, bazen uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor. Fakat kendi âlem‑i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tâbir ediyor. Öyle de: Ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvîm edilen insafsız adam!‥ Sırr‑ı ﴿مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ve تَنَامُ عَيْن۪ي وَلَا يَنَامُ قَلْب۪ي hükmüne mazhar ve hakîki hüşyâr ve yakzân olan Zât’ın gördüğünü sen kendi rüyanda inkâr değil, tâbir et. Evet uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müdhiş bir harpte yaralar alır gibi bir hakikat‑i nevmiye bazen telâkki eder. Ondan sorulsa, Hakikaten ben yaralandım. Bana top, tüfek atıldı!” diyecek. Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırâbına gülüyorlar. İşte bu nevm‑âlûd nazar‑ı gaflet ve fikr‑i felsefe elbette hakàik‑ı Nübüvvet’e mehenk olamazlar.
469
Onikinci Asıl: Nazar‑ı Nübüvvet ve tevhid ve îmân; vahdete, âhirete, Ulûhiyet’e baktığı için, hakàikı ona göre görür. Ehl‑i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbâba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta‑i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl‑i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl‑i usûli'd-din ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın makàsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.
İşte onun içindir ki, mevcûdâtın tafsîl‑i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl‑i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakîki hikmet olan ulûm‑u àliye-i İlâhiye ve Uhreviye’de o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkìkîn‑i İslâmiye’yi, hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Hâlbuki, akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset‑i Nübüvvet ile makàsıd‑ı àliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler!
Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat‑i kat'iyyesi, Kur'ân’ın hakàik‑ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümûne olarak bir misâl zikrederiz:
470
Meselâ; küre‑i arz, ehl‑i hikmet nazarıyla bakılsa hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyâre gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk. Fakat ehl‑i Kur'ân nazarıyla bakıldığı vakit Onbeşinci Söz’de izâh edildiği gibi hakikati şöyledir ki: Semere‑i âlem olan insan; en câmi', en bedî' ve en âciz, en azîz, en zaîf, en latîf bir mu'cize‑i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber ma'nen ve san'aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi bütün mu'cizât‑ı san'atının meşheri, sergisi bütün tecelliyât‑ı esmâsının mazharı, nokta‑i mihrâkıyesi nihâyetsiz fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin mahşeri, ma'kesi hadsiz hallâkıyet‑i İlâhiye’nin hususan nebâtât ve hayvanatın kesretli envâ'‑ı sağîresinden cevvâdâne icâdın medârı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta nümûnegâhı ve mensûcât‑ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menâzır‑ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtin‑i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte arzın bu azamet‑i maneviyesinden ve ehemmiyet‑i san'aviyesindendir ki; Kur'ân‑ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukâbil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ diyor.
İşte sâir mesâili buna kıyâs et ve anla ki: Felsefenin rûhsuz, sönük hakikatleri, Kur'ân’ın parlak, rûhlu hakikatleriyle müsâdeme edemez. Nokta‑i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür.
471

Dördüncü Dal

﴿اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَايَشَٓاءُ
Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız bir tek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:
Kur'ân‑ı Hakîm tasrîh ediyor ki: Arş’tan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey, Cenâb‑ı Hakk’a secde ve ibâdet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibâdetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kàbiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz onların ibâdetlerinin tenevvü'ünün bir nev'ini bir temsîl ile beyân ederiz.
Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى azîm bir Mâlikü'l‑Mülk büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, O Zât dört nev'i ameleyi onun binasında istihdam ve isti'mâl eder.
Birinci nev'i: O’nun memlûk ve köleleridir. Bu nev'in, ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet latîf bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler onların zevkini ve şevkini ziyâde eder. Onlar O mukaddes Seyyidlerine intisablarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifâ ediyorlar. Hem O Seyyidin nâmıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da manevî lezzet buluyorlar. Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar.
İkinci kısım ki: Bazı âmî hizmetkârlardır. Bilmiyorlar niçin işliyorlar. Belki, O Mâlik‑i Zîşan onları isti'mâl ediyor. Kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz'î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki; amellerine ne çeşit küllî gayeler, àlî maslahatlar terettüb ediyor. Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.
472
Üçüncü kısım: O Mâlikü'l‑Mülk’ün bir kısım hayvanatı var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor, onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da isti'dâdlarına muvâfık işlerde çalışmaları onlara bir telezzüz veriyor. Çünkü; bilkuvve bir kàbiliyet ve bir isti'dâd, fiil ve amel sûretine girse; inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir ve bütün fa'âliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet‑i maneviyedir. Onunla iktifâ ederler.
Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki; biliyorlar ne işliyorlar ve ne için işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sâir ameleler ne için işliyorlar ve O Mâlikü'l‑Mülk’ün maksadı nedir, ne için işlettiriyor. İşte bu nev'i amelelerin sâir amelelere bir riyâset ve nezâretleri var. Onların derecât ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var.
Aynen bunun gibi, semâvât ve arzın Mâlik‑i Zülcelâl’i ve dünya ve âhiretin Bânî‑i Zülcemâl’i olan Rabbü'l‑Âlemîn, değil ihtiyaç için, çünkü Herşeyin Hàlık’ı O’dur.” belki izzet ve azamet ve Rubûbiyet’in şuûnâtı gibi bazı hikmetler için, şu kâinât sarayında şu dâire‑i esbâb içinde hem melâikeyi, hem hayvanatı, hem cemâdât ve nebâtâtı, hem insanları istihdam ediyor; onlara ibâdet ettiriyor.
Şu dört nev'i, ayrı ayrı vezâif‑i ubûdiyetle mükellef etmiştir.
Birinci Kısım: Temsîlde memlûklere misâl Melâikelerdir. Melâikeler ise, onlarda mücâhede ile terakkiyât yoktur. Belki herbirinin sâbit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs‑i amellerinde bir zevk‑i mahsûsaları var. Nefs‑i ibâdetlerinde derecâtlarına göre tefeyyüzleri var. Demek o hizmetkârlarının mükâfâtı hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan; , hava ve ziyâ ve gıdâ ile teğaddî edip telezzüz eder. Öyle de; melekler, zikir ve tesbih ve hamd ve ibâdet ve mârifet ve muhabbetin envârıyla teğaddî edip telezzüz ediyorlar. Çünkü; onlar nurdan mahlûk oldukları için gıdâlarına nur kâfîdir. Hattâ nura yakın olan râyiha‑i tayyibe dahi onların bir nev'i gıdâlarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet, ervâh‑ı tayyibe, revâih‑i tayyibeyi sever.
473
Hem melekler, Ma'bûd’larının emriyle işledikleri işlerde ve O’nun hesabıyla işledikleri amellerde ve O’nun nâmıyla ettikleri hizmette ve O’nun nazarıyla yaptıkları nezârette ve O’nun intisabıyla kazandıkları şerefte ve O’nun mülk ve melekûtunun mütâlaasıyla aldıkları tenezzühte ve O’nun tecelliyât‑ı cemâliye ve celâliyesinin müşâhedesiyle kazandıkları tena'umda öyle bir saâdet‑i azîme vardır ki; akl‑ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.
Meleklerin bir kısmı âbiddirler, diğer bir kısmının ubûdiyetleri ameldedir. Melâike‑i arziyenin amele kısmı, bir nev'i insan gibidir. Tâbir câiz ise, bir nev'i çobanlık ederler. Bir nev'i de çiftçilik ederler. Yani rû‑yi zemin umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvanatın tâifelerine Hàlık‑ı Zülcelâl’in emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek‑i müekkel nezâret eder. Ondan daha küçük, herbir nev'i hayvanata mahsûs bir nev'i çobanlık edecek bir melâike‑i müekkel var.
Hem de rû‑yi zemin bir tarladır; umum nebâtât onun içinde ekilir. Umumuna Cenâb‑ı Hakk’ın nâmıyla, kuvvetiyle nezâret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir tâife‑i mahsûsaya nezâret etmekle Cenâb‑ı Hakk’a ibâdet ve tesbih eden melekler var. Rezzâkıyet arşının hamelesinden olan Hazret‑i Mîkâil Aleyhisselâm şunların en büyük nâzırlarıdır.
Meleklerin çoban ve çiftçiler mesâbesinde olanlarının insanlara müşâbehetleri yoktur. Çünkü; onların nezâretleri sırf Cenâb‑ı Hakk’ın hesabıyladır ve O’nun nâmıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezâretleri, yalnız Rubûbiyet’in tecelliyâtını, memur olduğu nev'ide müşâhede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nev'ide mütâlaa etmek ve evâmir‑i İlâhiye’yi o nev'e bir nev'i ilhâm etmek ve o nev'in ef'âl‑i ihtiyariyesini bir nev'i tanzim etmekten ibarettir.
474
Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtâta nezâretleri, onların tesbihât‑ı maneviyelerini melek lisânıyla temsîl etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır‑ı Zülcelâl’e karşı takdim ettiği tahiyyât‑ı maneviyelerini melek lisânıyla ilân etmek; hem onlara verilen cihâzâtı, hüsn‑ü isti'mâl etmek ve bazı gayelere tevcîh etmek ve bir nev'i tanzim etmekten ibarettir.
Melâikelerin şu hizmetleri, cüz'‑i ihtiyarîleriyle bir nev'i kisbdir. Belki, bir nev'i ubûdiyet ve ibâdettir. Tasarruf‑u hakîkileri yoktur. Çünkü; herşeyde Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs bir sikke vardır. Başkaları parmağını icâda karıştıramaz. Demek, melâikelerin şu nev'i amelleri ise, onların ibâdetidir. İnsan gibi, âdetleri değildir.
Ve Bu Saray‑ı Kâinâtta İkinci Kısım Amele: Hayvanattır. Hayvanat dahi iştihâ sâhibi bir nefis ve bir cüz'‑i ihtiyarîleri olduğundan, amelleri hàlisen‑livechillâh olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl-i ve'l-İkram, Kerîm olduğundan onların nefislerine bir hisse vermek için amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsân ediyor. Meselâ: Meşhûr bülbül kuşu (Hâşiye), gülün aşkıyla mâruf o hayvancığı Fâtır‑ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu isti'mâl ediyor.
Birincisi: Hayvanat kabileleri nâmına, nebâtât tâifelerine karşı olan münâsebât‑ı şedîdeyi ilâna memurdur.
İkincisi: Rahmân’ın rızka muhtaç misâfirleri hükmünde olan hayvanat tarafından bir hatîb‑i Rabbânî’dir ki, Rezzâk‑ı Kerîm tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve ilân‑ı sürûr etmekle muvazzaftır.
475
Üçüncüsü: Ebnâ‑yı cinsine imdâd için gönderilen nebâtâta karşı hüsn‑ü istikbâli, herkesin başında izhâr etmektir.
Dördüncüsü: Nev'‑i hayvanatın nebâtâta derece‑i aşka vâsıl olan şiddet‑i ihtiyacını, nebâtâtın güzel yüzlerine karşı mübârek başları üstünde beyân etmektir.
Beşincisi: Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl-i ve'l-Cemâl-i ve'l-İkram’ın bârgâh‑ı merhametine en latîf bir tesbihi, en latîf bir şevk içinde, gül gibi en latîf bir yüzde takdim etmektir.
İşte şu beş gayeler gibi başka mânâlar da vardır. Şu mânâlar ve şu gayeler, bülbülün Hak Sübhânehû ve Teâlânın hesabına ettiği amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur. Biz şu mânâları onun hazîn sözlerinden fehmediyoruz. Melâike ve rûhâniyâtın fehmettikleri gibi kendisi, kendi nağamâtının mânâsını tamamen bilmese de fehmimize zarar vermez. Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar.” meşhûrdur. Hem bülbül, şu gayeleri tafsilâtıyla bilmemesinden olmamasına delâlet etmiyor. Lâakal saat gibi sana evkàtını bildirir. Kendisi bilmiyor ne yapıyor. Bilmemesi senin bildiğine zarar vermez.
Amma o bülbülün cüz'î maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerinin müşâhedesiyle aldığı zevk ve onlarla muhâvere ve konuşmak ve dertlerini dökmekle aldığı telezzüzdür. Demek onun nağamât‑ı hazînesi, hayvanî teellümâttan gelen teşekkiyât değil, belki atâyâ‑yı Rahmâniye’den gelen bir teşekkürâttır.
Bülbüle; nahli, fahli, ankebût ve nemli, yani arı ve vâsıta‑i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyâs et. Herbirinin amellerinin bülbül gibi çok gayeleri var. Onlar için de birer maaş‑ı cüz'î hükmünde birer zevk‑i mahsûs, hizmetlerinin içinde dercedilmiştir. O zevk ile san'at‑ı Rabbâniye’deki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasıl ki, bir sefîne‑i Sultaniye’de bir nefer dümencilik edip bir cüz'î maaş alır; öyle de, hizmet‑i Sübhâniye’de bulunan bu hayvanatın birer cüz'î maaşları vardır.
476
Bülbül Bahsine Bir Tetimme: Sakın zannetme ki; bu ilân ve dellâllık ve tesbihâtın nağamâtıyla teğannî, bülbüle mahsûstur. Belki ekser envâ'ın herbir nev'inin bülbül‑misâli bir sınıfı var ki, o nev'in en latîf hissiyatını, en latîf bir tesbih ile, en latîf sec'alarla temsîl edecek birer latîf ferdi veya efrâdı bulunur. Hususan sinek ve böceklerin bülbülleri hem çoktur, hem çeşit çeşittirler ki, onlar bütün kulağı bulunanların en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların başlarında tesbihâtlarını güzel sec'alarla onlara işittirip onları mütelezziz ediyorlar.
Onlardan bir kısmı leylîdir. Gecede sükûta dalan ve sükûnete giren bütün küçük hayvanların kaside‑hân enîsleri, gecenin sükûnetinde ve mevcûdâtın sükûtunda onların tatlı sözlü nutuk‑hânlarıdır. Ve o meclis‑i halvette olan zikr‑i hafînin dâiresinde birer kutubdur ki, herbirisi onu dinler; kendi kalbleriyle Fâtır‑ı Zülcelâl’lerine bir nev'i zikir ve tesbih ederler.
Diğer bir kısmı, nehârîdir. Gündüzde ağaçların minberlerinde, bütün zîhayatların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde yüksek âvâzlarıyla, latîf nağamât ile, sec'alı tesbihât ile Rahmânürrahîm’in rahmetini ilân ediyorlar. Güyâ bir zikr‑i cehrî halkasının bir reisi gibi işitenlerin cezbelerini tahrîk ediyorlar ki; o vakit işitenlerin herbirisi lisân‑ı mahsûsuyla ve bir âvâz‑ı hususî ile Fâtır‑ı Zülcelâl’inin zikrine başlar. Demek herbir nev'i mevcûdâtın, hattâ yıldızların da bir serzâkiri ve nur‑efşân bir bülbülü var.
Fakat, bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mâhiyetçe en ekmel ve sûretçe en ecmel, kâinât bostanında, arz ve semâvâtın bütün mevcûdâtını latîf seceâtıyla, lezîz nağamâtıyla, ulvî tesbihâtıyla vecde ve cezbeye getiren; nev'‑i beşerin andelîb‑i zîşanı ve benî Âdem’in bülbül‑ü zi'l-Kur'ân’ı: Muhammed‑i Arabî’dir. عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَمْثَالِهِ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَاَجْمَلُ التَّسْل۪يمَاتِ
477
Elhâsıl: Kâinât sarayında hizmet eden hayvanat, kemâl‑i itâatle evâmir‑i tekvîniyeye imtisal edip, fıtratlarındaki gayeleri güzel bir vecihle ve Cenâb‑ı Hakk’ın nâmıyla izhâr ederek, hayatlarının vazifelerini bedî' bir tarz ile Cenâb‑ı Hakk’ın kuvvetiyle işlemekle ettikleri tesbihât ve ibâdât, onların hedâyâ ve tahiyyâtlarıdır ki, Fâtır‑ı Zülcelâl ve Vâhib‑i Hayat dergâhına takdim ediyorlar.
Üçüncü Kısım Ameleler: Nebâtât ve Cemâdâttır. Onların cüz'‑i ihtiyarîleri olmadığı için, maaşları yoktur. Amelleri hàlisen‑livechillâh”tır ve Cenâb‑ı Hakk’ın irâdesiyle ve ismiyle ve hesabıyla ve havl ve kuvvetiyledir. Fakat nebâtâtın gidişatlarından hissolunuyor ki, onların vezâif‑i telkîh ve tevlîdde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit telezzüzatları var. Fakat hiç teellümâta mazhar değiller. Hayvan muhtar olduğu için, lezzet ile beraber elemi de var. Cemâdât ve nebâtâtın amellerinde ihtiyar gelmediği için, eserleri de ihtiyar sâhibi olan hayvanların amellerinden daha mükemmel oluyor. İhtiyar sâhibi olanların içinde, arı emsâli gibi vahiy ve ilhâm ile tenevvür edenlerin amelleri, cüz'‑i ihtiyarîsine i'timâd edenlerin amellerinden daha mükemmeldir.
Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın herbir tâifesi, lisân‑ı hâl ve isti'dâd diliyle Fâtır‑ı Hakîm’den suâl ediyorlar, duâ ediyorlar ki: Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün herbir tarafında tâifemizin bayrağını dikmekle, Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini lisânımızla ilân edelim ve rû‑yi arz mescidinin herbir köşesinde sana ibâdet etmek için bize tevfik ver ve meşhergâh‑ı arzın herbir tarafında senin Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını, senin bedî' ve antika san'atlarını kendi lisânımızla teşhîr etmek için bize bir revâc ve seyahate iktidar ver!” derler.
478
Fâtır‑ı Hakîm onların manevî duâlarını kabûl edip ki, bir tâifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir. Her tarafa uçup gidiyorlar. Tâifeleri nâmına Esmâ‑i İlâhiye’yi okutturuyorlar. (Ekser dikenli nebâtât ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi.) Ve bir kısmına da insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor. İnsanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı tâifelerine de, hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanlar yutacak bir et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da çengelcikleri verip, her temâs edene yapışıyor. Başka yerlere giderek tâifesinin bayrağını dikerler, Sâni'‑i Zülcelâl’in antika san'atını teşhîr ediyorlar. Ve bir kısmına da, acı düğelek denilen nebâtât gibi, saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki; vakti geldiği zaman onun meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, zer'eder. Fâtır‑ı Zülcelâl’in zikir ve tesbihini kesretli lisânlarla söylettirmeye çalışırlar ve hâkezâ kıyâs et.
Fâtır‑ı Hakîm ve Kàdir‑i Alîm, kemâl‑i intizamla herşeyi güzel yaratmış, güzel techiz etmiş, güzel gayelere tevcîh etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihât yaptırıyor, güzel ibâdet ettiriyor. Ey insan!‥ İnsan isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesâdüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma!
Dördüncü Kısım: İnsandır. Şu kâinât sarayında bir nev'i hademe olan insanlar, hem melâikeye benzer, hem hayvanata benzer. Melâikeye; ubûdiyet‑i külliyede, nezâretin şümûlünde, mârifetin ihâtasında, Rubûbiyet’in dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi'dir. Fakat insanın şerîre ve iştihâlı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak pek mühim terakkiyât ve tedenniyâta mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Öyle ise, insanın iki maaşı var: Biri cüz'îdir, hayvanîdir, muacceldir. İkincisi melekîdir, küllîdir, müecceldir.
479
Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı ve terakkiyât ve tedenniyâtı, geçen Yirmiüç aded Söz’lerde kısmen geçmiştir. Hususan Onbirinci ve Yirmiüçüncü’de daha ziyâde beyân edilmiş. Onun için şurada ihtisar ederek kapıyı kapıyoruz. Erhamürrâhimîn’den rahmet kapılarını bize açmasını ve şu Söz’ün tekmîline tevfikini refîk eylemesini niyâz ile, kusurumuzun ve hatâmızın afvını taleb ile hatmediyoruz.

Beşinci Dal

Beşinci dalın Beş meyvesi var.
Birinci Meyve: Ey nefis‑perest nefsim!‥ Ve ey dünya‑perest arkadaşım! Muhabbet; şu kâinâtın bir sebeb‑i vücûdudur, hem şu kâinâtın râbıtasıdır, hem şu kâinâtın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istilâ edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte, şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihâz, fıtratında dercolunmuştur. Alâ külli hâl o muhabbet ve havf, ya halka veya Hàlık’a müteveccih olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elîm bir beliyedir. Halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir. Çünkü: Sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabûl etmez. Şu hâlde havf, elîm bir belâdır.
Muhabbet ise; sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allah’a ısmarladık.” demeyip gider gençliğin ve malın gibi ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksandokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü: Samed âyinesi olan bâtın‑ı kalb ile, sanem‑misâl dünyevî mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir ve istiskàl eder, reddeder. Zîra fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)
480
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor, ya sana refâkat etmiyor. Senin rağmına müfârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saâdet olsun.
Evet, Hàlık‑ı Zülcelâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. Ma'lûmdur ki; bir vâlide, meselâ: Bir yavruyu korkutup sînesine celbediyor. O korku o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü; şefkat sînesine celbediyor. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, Rahmet‑i İlâhiye’nin bir lem'asıdır.
Demek, havfullâhta bir azîm lezzet vardır. Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullâhta ne kadar nihâyetsiz lezzet bulunduğu ma'lûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firâklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akàribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinâtı, dünyayı sever. Bu dâirelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Hâlbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deverânında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçâre kalb‑i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâima ızdırâb içinde kalır, yâhut gaflet ile sarhoş olur.
Mâdem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakîki sâhibine ver, şu belâlardan kurtul! Şu nihâyetsiz muhabbetler, nihâyetsiz bir kemâl ve cemâl sâhibine mahsûstur. Ne vakit hakîki sâhibine verdin, o vakit bütün eşyayı O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu cihetle ızdırâbsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinâta sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en lezîz bir ni'met iken, en elîm bir nıkmet olur.
481
Bir cihet kaldı ki, en mühimmi de odur ki, ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarfediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine ma'bûd ve mahbûb yapıyorsun. Herşeyi nefsine fedâ ediyorsun. Âdeta bir nev'i rubûbiyet veriyorsun. Hâlbuki, muhabbetin sebebi ya kemâldir zîra kemâl zâtında sevilir yâhut menfaattir, yâhut lezzettir veyâhut hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir.
Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kat'î isbât etmişiz ki, asıl mâhiyetin; kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fâtır‑ı Zülcelâl’in kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedârlık ediyorsun.
Demek, ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin yâhut acımalısın veyâhut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen, çünkü; senin nefsin lezzet ve menfaatin menşe'idir. Sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftûnsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat‑i nefsiyeyi, nihâyetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o, bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem'acık ile iktifâ eder. Zîra nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifâ ettiğin ve saâdetleriyle mes'ûd olduğun mevcûdâtın ve bütün kâinâtın menfaatleri, ni'metleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb‑u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. , hem kendinin, hem bütün onların saâdetleriyle mütelezziz olasın. Hem Kemâl‑i Mutlak’ın muhabbetinden aldığın nihâyetsiz bir lezzeti alasın.
482
Zâten sana, sende, senin nefsine olan şedîd muhabbetin, O’nun Zât’ına karşı muhabbet‑i Zâtiye’dir ki; sen sû‑i isti'mâl edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki Eneyi yırt, Hüveyi göster. Ve kâinâta dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû‑i isti'mâl etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü; yerinde sarfolunmayan bir muhabbet‑i gayr-ı meşrûanın cezası, merhametsiz bir musîbettir. Rahmânürrahîm ismiyle, hûrilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismânî hevesâtına ihzar eden ve sâir esmâsıyla senin rûhun, kalbin, sırrın, aklın ve sâir letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsânatını, o Cennet’te sana müheyyâ eden ve herbir isminde manevî çok hazine‑i ihsân ve kerem bulunan bir Mahbûb‑u Ezelî’nin elbette bir zerre muhabbeti, kâinâta bedel olabilir. Kâinât O’nun bir cüz'î tecellî‑i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise, O Mahbûb‑u Ezelî’nin kendi Habîb’ine söylettirdiği şu Fermân‑ı Ezelî’yi dinle, ittibâ' et:
﴿اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
İkinci Meyve: Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddime‑i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice‑i ni'met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
Çünkü ey nefis! Hayr‑ı mahz olan vücûdu sana giydiren Hàlık‑ı Zülcelâl, sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat'ûmâtı bir sofra‑i ni'met içinde senin önüne koymuştur.
Sonra sana hassâsiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû‑yi zemin kadar geniş bir sofra‑i ni'meti, o ellerin önüne koymuştur.
Sonra manevî çok rızık ve ni'metler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem‑i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra‑i ni'met, o mide‑i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.
Sonra nihâyetsiz ni'metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle teğaddî eden ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyet’i ve îmânı sana verdiğinden, dâire‑i mümkinât ile beraber Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât‑ı Mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana fethetmiştir.
483
Sonra îmânın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr‑ı mütenâhî bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana ihsân etmiştir.
Yani, cismâniyetin itibariyle küçük, zaîf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdûd bir cüz'sün. O’nun ihsânıyla cüz'î bir cüz'den, küllî bir küll‑ü nurânî hükmüne geçtin. Zîra, hayatı sana vermekle, cüz'iyetten bir nev'i külliyete; ve insaniyeti vermekle hakîki külliyete; ve İslâmiyet’i vermekle ulvî ve nurânî bir külliyete; ve mârifet ve muhabbeti vermekle muhît bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, ni'metli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Hâlbuki buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güyâ eski ücretleri kâfî gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem, Niçin duâm kabûl olmadı?” diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın nâz değil, niyâzdır. Cenâb‑ı Hak, Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi, mahz‑ı fazl ve keremiyle ihsân eder. Sen, dâima rahmet ve keremine ilticâ et. O’na güven ve şu fermânı dinle: ﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Eğer Desen: Şu küllî hadsiz ni'metlere karşı, nasıl şu mahdûd ve cüz'î şükrümle mukàbele edebilirim?”
Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir i'tikàd ile
Meselâ: Nasıl ki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir pâdişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbûl adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: Ey Seyyidim! Bütün şu kıymetdâr hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü; sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.” İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece‑i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabûl eden o pâdişah, o bîçârenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek i'tikàd liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabûl eder.
484
Aynen öyle de: Âciz bir abd, namazında Ettehiyyâtü lillâh der. Yani: Bütün mahlûkatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye‑i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve i'tikàd, pek geniş bir şükr‑ü küllîdir.
Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ: Kavun, kalbinde, nüveler sûretinde bin niyet eder ki, Hàlık’ım! Senin Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb‑ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibâdet gibi kabûl eder. Mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” şu sırra işâret eder.
Hem, سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ وَنُسَبِّحُكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ اَنْبِيَائِكَ وَاَوْلِيَائِكَ وَمَلٰئِكَتِكَ gibi hadsiz adedle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl, bir zâbit, bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi nâmına pâdişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zâbitlik eden ve hayvanat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcûdât‑ı arziyeye halifelik etmeye kàbil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ der; bütün halkın ibâdetlerini ve istiânelerini, kendi nâmına Ma'bûd‑u Zülcelâl’e takdim eder.
485
Hem, سُبْحَانَكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ جَم۪يعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَبِاَلْسِنَةِ جَم۪يعِ مَصْنُوعَاتِكَder; bütün mevcûdâtı kendi hesabına söylettirir. Hem, اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا der; herşey nâmına bir salavât getirir. Çünkü: Herşey, Nur‑u Ahmedî (A.S.M.) ile alâkadardır. İşte tesbihâtta, salavâtlarda hadsiz adedlerin hikmetini anla.
Üçüncü Meyve: Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel‑i uhrevî istersen ve herbir dakika‑i ömrünü bir ömür kadar fâideli görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' et. Çünkü: Bir muâmele‑i şer'iyeye tatbik‑i amel ettiğin vakit, bir nev'i huzur veriyor. Bir nev'i ibâdet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor.
Meselâ: Bir şeyi satın aldın. İcâb ve kabûl‑ü şer'iyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibâdet hükmünü alır. O tahattur‑u hükm-ü şer'î, bir tasavvur‑u vahiy verir. O dahi, Şâri'i düşünmekle bir teveccüh‑ü İlâhî verir. O dahi, bir huzur verir.
Demek, Sünnet‑i Seniye’ye tatbik‑i amel etmekle bu fânî ömür, bâkî meyveler verecek, bir hayat‑ı ebediyeye medâr olacak olan fâideler elde edilir.
﴿فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ fermânını dinle. Şerîat ve Sünnet‑i Seniye’nin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbir isminin feyz‑i tecellîsine bir mazhar‑ı câmi' olmağa çalış
486
Dördüncü Meyve: Ey nefis! Ehl‑i dünyaya, hususan ehl‑i sefâhete, hususan ehl‑i küfre bakıp sûrî zînet ve aldatıcı gayr‑ı meşrû lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünkü; sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukùt edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü; senin başındaki akıl, meş'ûm bir âlet olur. Senin başını dâima döğecektir.
Meselâ: Nasıl ki; bir saray bulunsa, büyük bir dâiresinde büyük bir elektrik lambası bulunur. O elektrikten teşa'ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini çevirip ziyâyı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda büyük elektrik lambasıyla merbût olmayan küçük elektrik lambaları her menzilde bulunuyor. O saray sâhibi, büyük elektrik lambasının düğmesini çevirerek kapatsa, sâir menzillerde ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir. Hırsızlar istifade edemezler.
İşte ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lambasıdır. Eğer O’nu unutsa El‑iyâzü Billâh kalbinden O’nu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabûl edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri, rûhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mâhiyetindeki bütün menziller ve latîfeler, karanlığa düşer ve kalbinde müdhiş bir tahribât ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribât ve vahşete mukâbil, hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin! Hangi menfaati bulup o tahribât zararını onunla tamir edersin!
Hâlbuki ecnebîler, o ikinci saraya benzerler ki; Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların manevî kemâlât‑ı ahlâkıyelerine medâr olacak Hazret‑i Mûsa ve İsâ Aleyhimesselâm’a bir nev'i îmânları ve Hàlık’larına bir çeşit i'tikàdları kalabilir.
Ey nefs‑i emmâre! Eğer desen: Ben, ecnebî değil, hayvan olmak isterim!” Sana kaç defa söylemiştim: Hayvan gibi olamazsın. Zîra kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokadıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem ﴿كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ sille‑i te'dibini gör.
487
Beşinci Meyve: Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi, insan, şecere‑i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi' ve umuma bakar ve umumun cihetü'l‑vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahlûktur. Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekàya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehâdan mebde'e çeviren bir hayt‑ı vuslat, yâhut mebde' ve müntehâ ortasında bir nokta‑i ittisaldir.
Nasıl ki, tohum olacak kıymetdâr bir meyve‑i zîşuûr, ağacın altındaki zîrûhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zâyi' olacak. Eğer o meyve, nokta‑i istinâdını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihetü'l‑vahdetini tutmakla beraber ağacın bekàsına ve hakikatinin devamına vâsıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde bir tek çekirdek, bir hakikat‑i külliye-i dâimeye, bir ömr‑ü bâkî içinde mazhar oluyor.
Öyle de; insan, eğer kesrete dalıp, kâinât içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânîlerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihâyetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fânî, hem ademe düşer. Hem ma'nen kendini i'dâm eder. Eğer lisân‑ı Kur'ân’dan kalb kulağıyla îmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi'râcıyla arş‑ı kemâlâta çıkabilir. Bâkî bir insan olur.
Ey nefsim! Mâdem hakikat böyledir ve mâdem millet‑i İbrahimiye’densin (A.S.), İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ de ve Mahbûb‑u Bâkî’ye yüzünü çevir ve benim gibi şöyle ağla
(Buradaki Fârisî beyitler, Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı’nda yazılmakla burada yazılmamıştır.)
488

Yirmibeşinci SözMu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi

Elde Kur'ân gibi bir mu'cize‑i bâkî varken,
Başka bürhân aramak aklıma zâid görünür.
Elde Kur'ân gibi bir bürhân‑ı hakikat varken,
Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir.

İhtar

Şu Söz’ün başında Beş Şu'le’yi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şu'le’nin âhirlerinde eski hurûfâtla tab'etmek için gayet sür'atle yazmağa mecbur olduk. Hattâ bazı gün yirmi‑otuz sahifeyi iki‑üç saat içinde yazıyorduk. Onun için üç şu'leyi ihtisaren, icmâlen yazarak iki şu'leyi de şimdilik terkettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatâlara nazar‑ı insaf ve müsâmaha ile bakmalarını ihvânlarımızdan bekleriz.
Bu Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi’ndeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medâr‑ı tenkid olmuş veya ehl‑i fen tarafından i'tirâza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şübhelerine ma'rûz olmuş âyetlerdir.
İşte bu Yirmibeşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyân etmiş ki, ehl‑i ilhâd ve fennin kusur zannettikleri noktalar, i'câzın lemeâtı ve belâğat‑ı Kur'âniye’nin kemâlâtının menşe'leri olduğu, ilmî kaideleriyle isbât edilmiş. Bulantı vermemek için onların şübheleri zikredilmeden cevab‑ı kat'î verilmiş. ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا gibi Yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üç‑dört âyette şübheleri söylenmiş.
489
Hem bu Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm‑i belâğat ve Ulûm‑u Arabiye noktasında âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyân edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl‑i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde te'lif edildiğinden ifâde ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli mes'elelerin hakikatini beyân etmiş.
Said Nursî
490

Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi

﴿
﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا
Mahzen‑i mu'cizât ve mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'ân‑ı Hakîm-i Mu'cizü'l-Beyân’ın hadsiz vücûh‑u i'câzından kırka yakın vücûh‑u i'câziyeyi Arabî risalelerimde ve Arabî Risaletü'n‑Nurda ve İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki tefsirimde ve geçen şu yirmidört Söz’lerde işâretler etmişiz. Şimdi onlardan yalnız beş vechini bir derece beyân ve sâir vücûhu içlerinde icmâlen dercederek ve bir mukaddime ile onun ta'rif ve mâhiyetine işâret edeceğiz.

Mukaddime

Üç Cüz'”dür.

Birinci Cüz'

Kur'ân Nedir? Ta'rifi Nasıldır?
Elcevab: (Ondokuzuncu Söz’de beyân edildiği ve sâir Söz’lerde isbât edildiği gibi) Kur'ân;
Şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme‑i ezeliyesi
Ve âyât‑ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi' dillerinin tercümân‑ı ebedîsi
Ve şu âlem‑i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri
Ve zeminde ve gökte gizli Esmâ‑i İlâhiye’nin manevî hazinelerinin keşşâfı
Ve sutûr‑u hâdisâtın altında muzmer hakàikın miftâhı
491
Ve âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı
Ve şu âlem‑i şehâdet perdesi arkasında olan âlem‑i gayb cihetinden gelen iltifatât‑ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât‑ı ezeliye-i Sübhâniye’nin hazinesi
Ve şu İslâmiyet âlem‑i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi
Ve avâlim‑i Uhreviye’nin mukaddes haritası
Ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn‑u İlâhiye’nin kavl‑i şârihi, tefsir‑i vâzıhı, bürhân‑ı kàtı'ı, tercümân‑ı sâtı'ı
Ve şu âlem‑i insaniyetin mürebbîsi
Ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyet’in ve ziyâsı
Ve nev'‑i beşerin hikmet‑i hakîkiyesi
Ve insaniyeti saâdete sevkeden hakîki mürşidi ve hâdîsi
Ve insana:
hem bir kitab‑ı şerîat,
Hem bir kitab‑ı duâ,
Hem bir kitab‑ı hikmet,
Hem bir kitab‑ı ubûdiyet,
Hem bir kitab‑ı emir ve dâvet,
Hem bir kitab‑ı zikir,
Hem bir kitab‑ı fikir
Hem bütün insanın bütün hâcât‑ı maneviyesine merci' olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi' bir kitab‑ı mukaddes’tir.
Hem bütün evliyâ ve sıddıkîn ve urefa ve muhakkìkînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvâfık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhâne hükmünde bir kitab‑ı semâvîdir.
492

İkinci Cüz' ve Tetimme‑i Ta'rif

Kur'ân, Arş‑ı A'zamdan, İsm‑i A'zamdan, her ismin mertebe‑i a'zamından geldiği için, Onikinci Sözde beyân ve isbât edildiği gibi;
Kur'ân; bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır.
Hem bütün mevcûdâtın İlâh’ı ünvânıyla Allah’ın fermânıdır.
Hem bütün semâvât ve arzın Hàlık’ı nâmına bir hitâbdır.
Hem Rubûbiyet‑i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.
Hem saltanat‑ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe‑i ezeliyedir.
Hem Rahmet‑i vâsia-i muhîta nokta‑i nazarında bir defter‑i iltifatât-ı Rahmâniye’dir.
Hem Ulûhiyet’in azamet‑i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhâbere mecmuasıdır.
Hem İsm‑i A'zamın muhîtinden nüzûl ile Arş‑ı A'zamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmet‑feşân bir kitab‑ı mukaddes’tir.
Ve şu sırdandır ki; Kelâmullâh ünvânı, kemâl‑i liyâkatle Kur'ân’a verilmiş ve dâima da veriliyor. Kur'ân’dan sonra, sâir enbiyânın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sâir nihâyetsiz Kelimât‑ı İlâhiye’nin ise; bir kısmı dahi hàs bir itibarla, cüz'î bir ünvân ile, hususî bir tecellî ile, cüz'î bir isim ile ve hàs bir Rubûbiyet ile ve mahsûs bir saltanat ile ve hususî bir Rahmet ile zâhir olan ilhâmât sûretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanatın ilhâmları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir.
493

Üçüncü Cüz'

Kur'ân; asırları muhtelif bütün enbiyânın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün evliyânın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyânın eserlerini icmâlen tazammun eden; ve cihât‑ı sittesi parlak ve evhâm ve şübehâtın zulümâtından musaffâ; ve nokta‑i istinâdı, bilyakìn vahy‑i semâvî ve kelâm‑ı ezelî; ve hedefi ve gayesi bilmüşâhede saâdet‑i ebediye; içi, bilbedâhe hàlis hidayet; üstü, bizzarûre envâr‑ı îmân; altı, biilme'l‑yakìn delil ve bürhân; sağı, bittecrübe teslîm‑i kalb ve vicdân; solu, biayne'l‑yakìn teshìr‑i akıl ve iz'ân; meyvesi, bihakka'l‑yakìn Rahmet‑i Rahmân ve dâr‑ı cinân; makamı ve revâcı, bilhadsi's‑sâdık makbûl‑ü melek ve ins ü cânn bir kitab‑ı semâvîdir.
Kur'ân’ın ta'rifine dair üç cüz'ündeki sıfatların herbiri başka yerlerde kat'î isbât edilmiş veya isbât edilecektir. Da'vâmız mücerred değil, herbirisi bürhân‑ı kat'î ile müberhendir.
494

Birinci Şu'le

Bu şu'lenin Üç Şuâı var.

Birinci Şuâ

Derece‑i i'câzda belâğat‑ı Kur'âniye’dir. O belâğat ise, nazmın cezâletinden ve hüsn‑ü metânetinden ve üslûblarının bedâatından, garîb ve müstahsenliğinden ve beyânının berâatından, fâik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkâniyetinden ve lafzının fesâhatinden, selâsetinden tevellüd eden bir belâğat‑ı hàrikulâdedir ki; benî Âdem’in en dâhî edîblerini, en hàrika hatîblerini, en mütebahhir ulemâsını muârazaya dâvet edip binüçyüz senedir meydân okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muârazaya dâvet ettiği hâlde, kibir ve gururlarından başını semâvâta vuran o dâhîler ona muâraza için ağız açamayıp kemâl‑i zilletle boyun eğdiler. İşte belâğatındaki vech‑i i'câzı iki sûretle işâret ederiz.

Birinci Sûret

İ'câzı vardır ve mevcûddur. Çünkü; Cezîretü'l‑Arab ahâlisi o asırda ekseriyet‑i mutlaka itibariyle ümmî idi. Ümmîlikleri için mefâhirlerini ve vukûât‑ı tarihiyelerini ve mehâsin‑i ahlâka yardım edecek durûb‑u emsâllerini, kitabet yerine şiir ve belâğat kaydıyla muhâfaza ediyorlardı. Mânidâr bir kelâm, şiir ve belâğat câzibesiyle eslâftan ahlâfa hâfızalarda kalıp gidiyordu.
İşte, şu ihtiyac‑ı fıtrî neticesi olarak o kavmin manevî çarşı‑yı ticâretlerinde en ziyâde revâc bulan, fesâhat ve belâğat metâ'ı idi. Hattâ bir kabilenin belîğ bir edîbi, en büyük bir kahraman‑ı millîsi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı.
495
İşte İslâmiyet’ten sonra âlemi, zekâlarıyla idare eden o zekî kavim, şu en revâclı ve medâr‑ı iftiharları ve ona şiddet‑i ihtiyaçla muhtaç olan belâğatta, akvâm‑ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâğat o kadar kıymetdâr idi ki, bir edîbin bir sözü için iki kavim büyük muhârebe ederdi ve bir sözüyle musâlaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde Muallakàt‑ı Seb'a nâmıyla yedi edîbin yedi kasidesini altınla Kâbe’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.
İşte böyle bir zamanda, belâğat en revâclı olduğu bir ânda Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nüzûl etti. Nasıl ki, zaman‑ı Mûsa Aleyhisselâm’da sihir ve zaman‑ı İsâ Aleyhisselâm’da tıb revâcda idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit büleğâ‑yı Arabı, en kısa bir sûresine mukàbeleye dâvet etti: ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ fermânıyla onlara meydân okuyor. Hem der ki: Îmân getirmezseniz mel'ûnsunuz! Cehennem’e gireceksiniz!” Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli sûrette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidâyeten i'dâm‑ı ebedî ile ve sonra da Cehennem’de i'dâm‑ı ebedî ile beraber dünyevî i'dâm ile de mahkûm ediyor. Der: Ya muâraza ediniz, yâhut can ve malınız helâkettedir!”
İşte eğer muâraza mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün idi ki; bir‑iki satırla muâraza edip da'vâsını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülâtlı muhârebe tarîki ihtiyar edilsin! Evet o zekî kavim, o siyâsî millet ki; bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği hâlde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin; en tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kàbil midir! Çünkü; edîbleri, birkaç hurûfâtla muâraza edebilseydi Kur'ân, da'vâsından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve manevî helâketten kurtulurlardı. Hâlbuki, muhârebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler.
Demek, muâraza‑i bilhurûf mümkün değildi, muhâldi. Onun için muhârebe‑i bi's-süyûfa mecbur oldular.
496
Hem, Kur'ân’ı tanzîr etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebeb vardı. Birisi, düşmanın hırs‑ı muârazası; diğeri, dostlarının şevk‑i taklididir ki, şu iki sâik‑i şedîd altında milyonlar Arabî kitaplar yazılmış ki; hiçbirisi O’na benzemez. Âlim olsun, âmî olsun her kim O’na ve onlara baksa kat'iyyen diyecek ki: Kur'ân bunlara benzemez. Hiçbirisi O’nu tanzîr edemez.” Şu hâlde, ya Kur'ân, bütününün altındadır. Bu ise, bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhâldir. Veya Kur'ân, o yazılan umum kitapların fevkındedir.
Eğer Desen: Nasıl biliyoruz ki; kimse muârazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki, meydâna çıksın? Birbirinin yardımı da fâide etmedi?”
Elcevab: Eğer muâraza mümkün olsaydı alâ külli hâl kat'î teşebbüs edilecekti. Çünkü; izzet ve nâmus mes'elesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi alâ külli hâl kat'î tarafdâr pek çok bulunacaktı. Çünkü: Hakka muârız ve muannid dâima kesretli idi. Eğer tarafdâr bulsaydı, alâ külli hâl iştihâr bulacaktı. Çünkü; küçük bir mücâdele, beşerin nazar‑ı istiğrabını celbedip destanlarda iştihâr eder. Şöyle acîb bir mücâdele ve vukûât ise, gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde en çirkin ve en şeni' şeylere kadar nakledilir, meşhûr olur. Hâlbuki muârazaya dair Müseylime‑i Kezzâb’ın bir‑iki fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseylime’de çendan belâğat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn‑ü cemâle mâlik olan beyân‑ı Kur'ân’a nisbet edildiği için onun sözleri hezeyan sûretinde tarihlere geçmiştir. İşte Kur'ân’ın belâğatındaki i'câz, kat'iyyen iki kere iki dört eder gibi mevcûddur ki; böyle oluyor.

İkinci Sûret

Belâğatındaki i'câz‑ı Kur'ânî’nin hikmetini Beş Noktada beyân edeceğiz.
Birinci Nokta
Kur'ân’ın nazmında bir cezâlet‑i hàrika var. O nazımdaki cezâlet ve metâneti, İşârâtü'l‑İ'câz baştan aşağıya kadar bu cezâlet‑i nazmiyeyi beyân eder. Saatin; sâniye, dakika, saati sayan ve birbirinin nizâmını tekmîl eden ne ise, Kur'ân‑ı Hakîm’in herbir cümledeki, hey'âtındaki nazım ve kelimelerindeki nizâm ve cümlelerin birbirine karşı münâsebâtındaki intizamı öyle bir tarzda İşârâtü'l‑İ'câzda âhirine kadar beyân edilmiştir. Kim isterse ona bakabilir ve bu nazımdaki cezâlet‑i hàrikayı bu sûrette görebilir. Yalnız bir‑iki misâl bir cümlenin hey'âtındaki nazmı göstermek için zikredeceğiz.
497
Meselâ: ﴿وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ Bu cümlede azâbı dehşetli göstermek için, en azının şiddetle te'sirini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli ifâde edecek; cümlenin bütün hey'etleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek. İşte لَئِنْ lafzı, teşkîktir. Şek, kıllete bakar. مَسَّ lafzı, azıcık dokunmaktır. Yine kılleti ifâde eder. نَفْحَةٌ lafzı, maddesi bir kokucuk olup kılleti ifâde ettiği gibi; sîgası, bire delâlet eder. Masdar‑ı merre tâbir‑i sarfiyesinde biricik demektir. Kılleti ifâde eder. نَفْحَةٌ ’deki tenvin‑i tenkîrî, taklîli içindir ki, o kadar küçük ki; bilinemiyor demektir. مِنْ lafzı, teb'îz içindir. Bir parça demektir. Kılleti ifâde eder. عَذَابِ lafzı, nekâl, ikàba nisbeten hafif bir nev'i cezadır ki, kıllete işâret eder. رَبِّكَ lafzı, Kahhâr, Cebbâr, Müntakìm’e bedel yine şefkati ihsâs etmekle kılleti işâret ediyor.
İşte Bu kadar kılletteki bir parça azâb böyle te'sirli ise, ikàb‑ı İlâhî ne kadar dehşetli olur kıyâs edebilirsiniz.” diye ifâde eder.
İşte şu cümlede küçük hey'etler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad‑ı küllîyi, herbiri kendi lisânıyla takviye eder. Şu misâl bir derece lafız ve maksada bakar.
İkinci misâl: ﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ Şu cümlenin hey'âtı, sadakanın şerâit‑i kabûlünün beşine işâret eder.
Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki: وَمِمَّا lafzındaki (مِنْ)‑i teb'îz ile o şartı ifâde eder.
498
İkinci şart: Ali’den alıp Velî’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı رَزَقْنَاهُمْ lafzı ifâde ediyor. Size rızık olandan veriniz.” demektir.
Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta رَزَقْنَا ’daki نَا lafzı işâret eder. Yani: Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur.”
Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına sarfetsin. Yoksa sefâhete sarfedenlere sadaka makbûl olmaz. Şu şarta يُنْفِقُونَ lafzı işâret ediyor.
Beşinci şart: Allah nâmına vermektir ki, رَزَقْنَاهُمْ ifâde ediyor. Yani Mal benimdir, benim nâmımla vermelisiniz.”
Şu şartlarla beraber tevsî' de var. Yani sadaka nasıl mal ile olur; ilim ile dahi olur. Kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksâma مِمَّا lafzındaki مَاumumiyetiyle işâret ediyor. Hem şu cümlede bizzat işâret ediyor. Çünkü; mutlaktır, umumu ifâde eder. İşte sadakayı ifâde eden şu kısacık cümlede, beş şart ile beraber geniş bir dâiresini akla ihsân ediyor. Hey'etiyle ihsâs ediyor. İşte hey'ette böyle pek çok nazımlar var. Kelimâtın dahi birbirine karşı, aynen, geniş böyle bir dâire‑i nazmiyesi var.
Sonra kelâmların da, meselâ: ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ’de altı cümle var. Üçü müsbet, üçü menfî. Altı mertebe‑i tevhidi isbât etmekle beraber şirkin altı envâ'ını reddeder. Herbir cümlesi öteki cümlelere hem delil olur, hem netice olur. Çünkü: Herbir cümlenin iki mânâsı var. Bir mânâ ile netice olur, bir mânâ ile de delil olur. Demek Sûre‑i İhlâs’ta otuz Sûre‑i İhlâs kadar muntazam, birbirini isbât eder delillerden mürekkeb sûreler vardır. Meselâ: قُلْ هُوَ اللّٰهُ : لِاَنَّهُ اَحَدٌ ، لِاَنَّهُ صَمَدٌ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ