İkinci Dal
Çok esrârın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyân eder.
Birinci Sır: “Evliyâ, ne için usûl‑ü îmâniyede ittifak ettikleri hâlde; meşhûdâtlarında, keşfiyâtlarında çok tehâlüf ediyorlar? Şühûd derecesinde olan keşifleri, bazen hilâf‑ı vâki ve muhâlif‑i hak çıkıyor? Hem niçin ehl‑i fikir ve nazar, herbiri kat'î bir bürhân ile hak telâkki ettikleri efkârlarında birbirine mütenâkız bir sûrette hakikati görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?”
450
İkinci Sır: “Enbiyâ‑i sâlife, niçin haşr‑i cismânî gibi bir kısım erkân‑ı îmâniyeyi bir derece mücmel bırakmışlar; Kur'ân gibi tafsilât vermemişler? Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı, inkâra kadar gitmişler? Hem niçin hakîki ârif olan evliyânın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler? Hattâ derece‑i hakkalyakìne kadar gittikleri hâlde bir kısım erkân‑ı îmâniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir sûrette görünüyor. Hattâ onun içindir ki; onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân‑ı îmâniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler, hattâ bazıları sapmışlar. Mâdem bütün erkân‑ı îmâniyenin inkişafıyla hakîki kemâl bulunur; niçin ehl‑i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Hâlbuki; bütün esmânın mertebe‑i a'zamlarının mazharı ve bütün enbiyânın serveri olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün kütüb‑ü mukaddesenin reis‑i enveri olan Kur'ân‑ı Hakîm, bütün erkân‑ı îmâniyeyi vâzıh bir sûrette, pek ciddi bir ifâdede ve kasdî bir tarzda tafsîl etmişlerdir?”
Evet, çünkü; hakikatte hakîki kemâl‑i etemm öyledir. İşte şu esrârın hikmeti şudur ki:
İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin, iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, isti'dâdı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu hâlde; binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî eder. Onun için hakikatin keşfinde ve hakkın şühûdunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kàbiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kàbiliyeti, bazı erkân‑ı îmâniyenin inkişafına menşe' olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü' ediyor; ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem külliyet ve cüz'iyet ve zılliyet ve asliyet itibariyle cilve‑i esmâ, başka başka sûret alıyor. Bazı isti'dâd cüz'iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor ve isti'dâda göre bazen bir isim gâlib oluyor. Yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O isti'dâdda onun hükmü hükümrân oluyor. İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete, esrârlı, geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsîl ile bazı işâretler ederiz.
451
Meselâ: Zühre nâmıyla nakışlı bir çiçek ve Kamer’e âşık hayatlı bir katre ve Güneş’e bakan safvetli bir reşhayı farzediyoruz ki; herbirisinin bir şuûru, bir kemâli var ve o kemâle bir iştiyakı bulunuyor. Şu üç şeyde çok hakikatlere işâret etmekle beraber nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işâret eder ve üç tabaka ehl‑i hakikate misâldir. (Hâşiye)
Birincisi: Ehl‑i fikir, ehl‑i velâyet, ehl‑i nübüvvetin işârâtıdır.
İkincisi: Cismânî cihâzât ile kemâline sa'yedip hakikate gidenleri…
Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın isti'mâliyle mücâhede etmekle hakikate gidenleri…
Ve kalbin tasfiyesiyle ve îmân ve teslîmiyetle hakikate gidenlerin misâlleridir.
Üçüncüsü: Enâniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlâliyle hakikate giden…
Ve ilim ve hikmetle ve akıl ve mârifetle hakikati aramaya giden…
Ve îmân ve Kur'ân ile, fakr ve ubûdiyetle hakikate çabuk giden, ayrı ayrı isti'dâdda bulunan üç tâifenin hikmet‑i ihtilâflarına işâret eden temsîllerdir.
İşte şu üç tabakanın terakkiyâtındaki sırrı ve geniş hikmeti; “Zühre”, “Katre”, “Reşha” ünvânları altında bir temsîl ile bir derece göstereceğiz.
Meselâ: Güneş’in, kendi Hàlık’ının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellîsi ve in'ikâsı ve ifâzası var; birisi çiçeklere, birisi Kamer’e ve seyyârelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in'ikâslarıdır.
Birincisi; üç tarzdadır:
Biri, küllî ve umumî bir tecellî ve in'ikâstır ki; bütün çiçeklere birden ifâzasıdır.
452
Biri de hàs bir tecellîdir ki, herbir nev'e göre bir hususî in'ikâsı vardır.
Biri de cüz'î bir tecellîdir ki, herbir çiçeğin şahsiyetine göre bir ifâzasıdır. Şu temsîlimiz, o kavle göredir ki; çiçeklerin süslü renkleri Güneş’in ziyâsındaki yedi rengin istihâle‑i in'ikâsiyesinden neş'et ediyor ve bu kavle göre çiçekler dahi Güneş’in bir çeşit âyineleridir.
İkincisi: Güneş’in Kamer’e ve seyyârelere, Fâtır‑ı Hakîm’in izniyle verdiği nur ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra Kamer, o ziyânın gölgesi hükmünde olan nuru, Güneş’ten küllî bir sûrette istifade eder. Sonra hususî bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir sûret‑i cüz'iyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffâflarına ve havanın zerrelerine ifâde ve ifâzasıdır.
Üçüncüsü: Güneş’in emr‑i İlâhî ile cevv‑i havayı ve denizlerin yüzlerini birer âyine ederek, sâfî ve küllî ve gölgesiz bir in'ikâsı var. Sonra o Güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve kar’ın şişeciklerine, herbirine birer cüz'î aksi, birer küçük timsâlini veriyor.
İşte Güneş’in herbir çiçeğe ve Kamer’e mukâbil herbir katreye, herbir reşhaya mezkûr üç cihette ikişer tarîk ile teveccüh ve ifâzası var.
Birinci tarîk: Bil'asâle, doğrudan doğruya berzahsız, hicâbsızdır. Şu yol, Nübüvvet’in tarîkini temsîl eder.
İkinci Yol: Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların kàbiliyetleri Şems’in cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velâyet mesleğini temsîl eder.
İşte “Zühre”, “Katre”, “Reşha” herbirisi evvelki yolda diyebilirler ki: “Ben umum âlem Güneş’inin bir âyinesiyim.” Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki, “Ben kendi güneşimin âyinesiyim, veyâhut nev'ime tecellî eden güneşin âyinesiyim.” der. Çünkü; Güneş’i öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir Güneş’i göremiyor. Hâlbuki o şahsın veyâhut nev'inin veya cinsinin güneşi, dar berzah içinde mahdûd bir kayd altında ona görünüyor. Hâlbuki kayıtsız, berzahsız, mutlak Güneş’in âsârını o mukayyed güneşe veremiyor. Çünkü: Bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir etmek; umum nebâtât, hayvanatın hayatlarını tahrîk etmek ve seyyârâtı etrafında döndürmek gibi haşmet‑nümâ eserleri, o dar kayıt ve mahdûd berzah içinde gördüğü güneşe şühûd‑u kalbî ile veremiyor. Belki, o âsâr‑ı acîbeyi, eğer o şuûrlu farzettiğimiz üç şey, o kayd altında gördüğü güneşe verse de, sırf aklî ve îmânî bir tarzda – ve o mukayyed, ayn‑ı mutlak olduğunu – bir teslîmiyet ile verebilir. Fakat o insan gibi akıllı farzettiğimiz “Zühre”, “Katre”, “Reşha” şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnâd etmeleri aklîdir, şühûdî değil. Belki, bazen hükm‑ü îmânîleri, şühûd‑u kevniyelerine müsâdeme eder. Pek güçlükle inanabilirler.
453
İşte hakikate dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatin a'zâları görünen ve hakikatle karışık şu temsîl içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi “Zühre”, “Katre”, “Reşha” farzedeceğiz. Zîra onlarda farzettiğimiz şuûr kâfî gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de manevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.
İşte sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevağğul eden ve nefsi kesâfet peydâ eden arkadaş! Sen “Zühre” ol. Nasıl ki o “Zühre” çiçeği, ziyâ‑yı şems’ten inhilâl etmiş bir renk alıyor ve o bir renk içinde Şems’in timsâlini karıştırıp kendine zînetli bir sûret giydiriyor… Zîra senin isti'dâdın dahi ona benzer.
Hem şu esbâba dalmış Eski Said gibi mektebli feylesof ise, Kamer’e âşık olan “Katre” olsun ki; Kamer, Güneş’ten aldığı ziyâ zıllini ona verir ve onun göz bebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o “Katre” o nur ile yalnız Kamer’i görür, Güneş’i göremez. Belki, îmânıyla görebilir.
Hem, şu herşeyi doğrudan doğruya Cenâb‑ı Hak’tan bilir, esbâbı bir perde telâkki eder fakir adam, o da “Reşha” olsun. Öyle bir “Reşha” ki; kendi zâtında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki; ona dayanıp “Zühre” gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki; onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh etsin. Hàlis bir safveti var ki; doğrudan doğruya Güneş’in timsâlini gözbebeğinde saklıyor. Şimdi mâdem biz bu üç şey yerine geçtik; kendimize bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız?‥
454
İşte bakıyoruz ki: Bir Zât‑ı Kerîm, ihsânıyla bizi gayet derece tezyîn ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsân edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek taleb eder. Öyle ise, herbirimiz isti'dâdımıza göre, o muhabbet câzibesiyle sülûk edeceğiz.
Ey Zühre‑misâl! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakkî ede ede, tâ bir mertebe‑i külliyeye geldin. Güyâ bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Hâlbuki, “Zühre” kesif bir âyinedir. Onda ziyâdaki yedi renk inhilâl ve inkisar eder. Şems’in aksini gizler. Sen sevdiğin Güneş’in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü; kayıtlı olan renkler, hususiyetler, dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu hâlde sûretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş'et eden firâktan kurtulamazsın.
Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki; sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehâsini ile telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki Güneş’in yüzüne atasın. Hem, başaşağı celb‑i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Şems’e çeviresin. Çünkü; sen, onun âyinesisin. Vazifen, âyinedârlıktır. Bilsen, bilmesen, hazine‑i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet nasıl bir çiçek, Güneş’in küçücük bir âyinesidir. Şu koca Güneş dahi gök denizinde Şems‑i Ezelî’nin “NUR” isminden tecellî eden bir lem'anın katre‑misâl bir âyinesidir. Ey kalb‑i insanî! Sen, nasıl bir Güneş’in âyinesi olduğunu bundan bil.
Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini bulursun. Fakat Güneş’i, nefsü'l‑emirde nasıl ise, öyle göremezsin. O hakikati, çıplak anlamazsın. Belki, senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve kesâfetli dûrbînin bir sûret takar ve kayıtlı kàbiliyetin bir kayd altına alır.
Şimdi sen dahi ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre‑i fikrin dûrbîniyle, felsefenin merdiveniyle tâ Kamer’e kadar terakkî ettin, Kamer’e girdin. Bak, Kamer kendi zâtında kesâfetli, zulümâtlıdır. Ne ziyâsı var, ne hayatı. Senin sa'yin beyhûde, ilmin fâidesiz gitti.
Sen ye'sin zulümâtından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervâh‑ı habîsenin iz'acâtından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki; tabiat gecesini terkedip hakikat Güneş’ine teveccüh etsen ve yakìnen inansan ki, şu gece nurları gündüz Güneş’inin ışıklarının gölgeleridir…
Bu şartı yaptıktan sonra sen kemâlini bulursun. Fakir ve karanlıklı Kamer yerine haşmetli Güneş’i bulursun. Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi, Güneş’i sâfî göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen, ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicâbların halfinde ve kàbiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.
455
İşte Reşha‑misâl üçüncü arkadaşınız ki, hem fakirdir, hem renksizdir. Güneş’in harâretiyle çabuk tebahhur eder, enâniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde‑i kesife, nâr‑ı aşk ile ateş alır, ziyâ ile nura döner. O ziyânın cilvelerinden gelen bir şuâa yapışır, yanaşır.
Ey Reşha‑misâl! Mâdem doğrudan doğruya Güneş’e âyinedârlık ediyorsun; sen hangi mertebede bulunsan bulun, ayn‑ı Şems’e karşı aynelyakìn bir tarzda, sâfî bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o Şems’in âsâr‑ı acîbesini ona vermekte müşkülât çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsâfını tereddüdsüz verebilirsin. Saltanat‑ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kàbiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz, hilâf‑ı hakikate sevketmez. Çünkü sen, sâfî, hàlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki; mazharlarda görünen ve âyinelerde müşâhede olunan Güneş değil, belki bir nev'i cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler onun ünvânlarıdır. Fakat bütün âsâr‑ı haşmetini gösteremiyorlar.
İşte şu hakikatle karışık temsîlde, böyle başka başka üç tarîk ile kemâle gidilir. Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe‑i şühûdun tafsilâtında başka başkadırlar. Fakat neticede ve Hakk’a iz'ân ve hakikati tasdikte ittifak ederler.
456
İşte, nasıl bir gece adamı ki, hiç Güneş’i görmemiş. Yalnız Kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneş’e mahsûs haşmetli ziyâyı, dehşetli câzibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslîm olup taklid ediyor.
Öyle de: Veraset‑i Ahmediye (A.S.M.) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe‑i uzmâsına yetişmeyen, Haşr‑i A'zamı ve Kıyâmet‑i Kübrâyı taklidî olarak kabûl eder, “Aklî bir mes'ele değildir.” der. Çünkü; hakikat‑i Haşir ve Kıyâmet, İsm‑i A'zamın ve bazı esmânın derece‑i a'zamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse, Haşir ve Kıyâmet’i, gece‑gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itmi'nân‑ı kalb ile kabûl eder.
İşte şu sırdandır ki; Haşir ve Kıyâmet’i en a'zam mertebede, en ekmel tafsilâtla Kur'ân zikrediyor. Ve İsm‑i A'zamın mazharı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise, hikmet‑i irşadın iktizasıyla bir derece basit ve ibtidâî bir hâlde olan ümmetlerine Haşr’i, en a'zam bir derecede en geniş bir tafsilâtla ders vermemişler. Hem şu sırdandır ki; bir kısım ehl‑i velâyet, bazı erkân‑ı îmâniyeyi mertebe‑i uzmâsında görmemişler veya gösterememişler. Hem şu sırdandır ki, Mârifetullâh’ta derecât‑ı ârifîn çok tefâvüt ediyor. Daha bunlar gibi çok esrâr şu hakikatten inkişaf eder.
Şimdi şu temsîl, hem bir derece hakikati ihsâs ettiğinden, hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan biz dahi temsîl ile iktifâ ediyoruz. Haddimizin ve tâkatimizin fevkınde olan esrâra girişmeyeceğiz.
Üçüncü Dal
Kıyâmet alâmetlerinden ve âhirzaman vukûâtından ve bazı a'mâlin fazilet ve sevâblarından bahseden ehâdîs‑i şerîfe güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl‑i ilim, onların bir kısmına “zaîf” veya “mevzu'” demişler. Îmânı zaîf ve enâniyeti kavî bir kısım da inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsîle girişmeyeceğiz. Yalnız “Oniki Asıl”ı beyân ederiz.
457
Birinci Asıl: Yirminci Söz’ün âhirindeki suâl ve cevapta izâh ettiğimiz mes'eledir. İcmâli şudur ki:
Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervâh‑ı àliyeyi, ervâh‑ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese göz ile görülecek vukûâtı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün mechûl kalsın, ne de bedîhî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zîra, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet‑i kıyâmet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir isti'dâd, elmas gibi bir isti'dâd ile beraber kalır. Sırr‑ı teklif ve netice‑i imtihan zâyi' olur. İşte bunun için Mehdi ve Süfyân mes'eleleri gibi çok mes'elelerde çok ihtilâf olmuş. Hem, rivâyât dahi çok muhteliftir; birbirine zıd hükümler olmuş.
İkinci Asıl: Mesâil‑i İslâmiye’nin tabakàtı vardır. Biri, bir bürhân‑ı kat'î istese; diğeri, bir zann‑ı gâlibî ile iktifâ eder. Başkası yalnız bir kabûl‑ü teslîmî ve reddetmemek ister. Öyle ise, esâsât‑ı îmâniyeden olmayan mesâil‑i fer'iye veya vukûât‑ı zamaniyenin herbirinde bir iz'ân‑ı yakìn ile bir bürhân‑ı kat'î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslîmiyetle ilişmemektir.
Üçüncü Asıl: Zaman‑ı sahâbede, Benî‑İsrail ve Nasâra ulemâlarından çoğu İslâmiyet’e girdiler. Eski ma'lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman oldu. Bazı hilâf‑ı vâki ma'lûmât‑ı sâbıkaları, İslâmiyet’in malı olarak tevehhüm edildi.
Dördüncü Asıl: Ehâdîs‑i Şerîfe râvilerinin bazı kavilleri veyâhut istinbat ettikleri mânâları, metn‑i hadîsten telâkki ediliyordu. Hâlbuki insan hatâdan hàlî olmadığı için hilâf‑ı vâki bazı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek za'fına hükmedilmiş.
458
Beşinci Asıl: اِنَّ ف۪ي اُمَّت۪ي مُحَدَّثُونَ yani مُلْهَمُونَ sırrınca bazı ehl‑i keşf ve ehl‑i velâyet olan muhaddisîn‑i muhaddesûn ilhâmlarıyla gelen bazı maânî, hadîs telâkki edilmiş. Hâlbuki, ilhâm‑ı evliyâ – bazı ârızalarla – hatâ olabilir. İşte bu nev'iden bir kısım, hilâf‑ı hakikat çıkabilir.
Altıncı Asıl: Beyne'n‑nâs iştihâr bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki; durûb‑u emsâl hükmüne geçer. Hakîki mânâsına bakılmaz. Ne maksad için sevkedilir, ona bakılır. İşte bu nev'iden beyne'n‑nâs teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad‑ı irşadî için temsîl ve kinâye nev'inden zikredivermiş. Şu nev'i mes'elelerin mânâ‑yı hakîkisinde kusur varsa, örf ve âdât‑ı nâsa aittir ve teârüf ve tesâmu'‑u umumîye râci'dir.
Yedinci Asıl: Pek çok teşbih ve temsîller bulunuyor ki, mürûr‑u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat‑i maddiye telâkki ediliyor. Hatâya düşer. Meselâ: “Sevr” ve “Hût” isminde ve âlem‑i misâlde sevr ve hût timsâlinde, berrî ve bahrî hayvanat nâzırlarından iki melâiketullâh, âdeta bir koca öküz ve cismânî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.
Hem meselâ: Bir vakit huzur‑u Nebevî’de derin bir ses işitildi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti ki: “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp tâ ancak bu dakika Cehennem’in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” İşte bu hadîsi işiten, hakikate vâsıl olmayan inkâra sapar. Hâlbuki, yirmi dakika o hadîsten sonra kat'iyyen sâbittir ki: Biri geldi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi ki: “Meşhûr münâfık, yirmi dakika evvel öldü.” Yetmiş yaşına giren o münâfık, Cehennem’in bir taşı olarak bütün müddet‑i ömrü, tedennîde esfel‑i sâfilîne, küfre sukùttan ibaret olduğunu gayet belîğâne bir sûrette Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beyân etmiştir. Cenâb‑ı Hak, o vefât dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir.
459
Sekizinci Asıl: Cenâb‑ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr‑ı tecrübe ve meydân‑ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ: Leyle‑i Kadr’i, umum Ramazan’da; saat‑ı icâbe-i duâyı, Cuma gününde; makbûl velîsini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyâmetin vaktini, ömr‑ü dünya içinde saklamış. Zîra ecel‑i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet‑i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Hâlbuki, âhiret ve dünya muvâzenesini muhâfaza etmek ve her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak maslahatı, iktiza eder ki; her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu hâlde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.
İşte Kıyâmet dahi, şu insan‑ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn‑u ûlâ ve vustâ, gaflet‑i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn‑u uhrâ, dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat‑ı şahsiyesiyle, hânesinin ve köyünün bekàsıyla alâkadardır; öyle de, hayat‑ı ictimâiye ve nev'iyesiyle, küre‑i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır. Kur'ân ﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ﴾ der. “Kıyâmet yakındır.” fermân ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zîra Kıyâmet, dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir‑iki gün veya bir‑iki dakika gibidir. Saat‑ı Kıyâmet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün.
İşte bunun içindir ki, Hakîm‑i Mutlak, Kıyâmet’i, “Muğayyebât‑ı Hamse”den olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibham sırrındandır ki; her asır, hattâ asr‑ı hakikat-bîn olan Asr‑ı Saâdet dahi dâima Kıyâmet’ten korkmuşlar. Hattâ bazıları: “Şerâiti hemen hemen çıkmış.” demişler.
460
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahâbelerin fikirleri niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbâl‑i dünyevîde bin dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karîb zannetmişler?”
Elcevab: Çünkü: Sahâbeler, feyz‑i sohbet-i Nübüvvet’ten herkesten ziyâde dâr‑ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyâmetin ibham vaktindeki Hikmet‑i İlâhiye’yi anlayarak, ecel‑i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi dâima muntazır bir vaziyet alarak âhiretlerine ciddi çalışmışlar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: “Kıyâmeti bekleyiniz, intizar ediniz!” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad‑ı Nebevî’dir. Yoksa, vukû'‑u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki, hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu nev'i sözleri, hikmet‑i ibhamdan ileri geliyor.
Hem şu sırdandır ki; Mehdi, Süfyân gibi âhirzamanda gelecek eşhâsları çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl‑i velâyet “Onlar geçmiş.” demişler. İşte bu da Kıyâmet gibi, Hikmet‑i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünkü; her zaman, her asır, kuvve‑i maneviyenin takviyesine medâr olacak ve ye'sten kurtaracak “Mehdi” mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır.
Hem gaflet içinde fenâlara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifâkın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer ta'yin edilseydi, maslahat‑ı irşad-ı umumî zâyi' olurdu.
461
Şimdi, Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: Ehâdîsi tefsir edenler, metn‑i ehâdîsi, tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez‑i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukûât‑ı Mehdiye veya Süfyâniye’yi merkez‑i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhâsın şahs‑ı manevîsine veya temsîl ettikleri cemâate ait âsâr‑ı azîmeyi o eşhâsın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhâs‑ı hàrika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Hâlbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydânıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhâs, hattâ o müdhiş Deccâl dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccâl olduğunu bilmez. Belki nur‑u îmânın dikkatiyle o eşhâs‑ı âhirzaman tanınabilir.
Alâmet‑i Kıyâmet’ten olan Deccâl hakkında Hadîs‑i Şerîfte: “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyâm‑ı sâire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer.” rivâyet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivâyete muhâl demişler. Hâşâ, şu rivâyetin inkâr ve ibtaline gitmişler. Hâlbuki; وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِhakikati şu olmak gerektir ki:
Âlem‑i küfrün en kesâfetlisi olan şimâlde tabîiyyûnun fikr‑i küfrîsinden süzülen bir cereyan‑ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyet’i inkâr edecek bir şahsın şimâl tarafından çıkmasına işâret ve şu işâret içinde bir remz‑i hikmet vardır ki; kutb‑u şimâlîye yakın dâirede bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccâlın bir günü bir senedir.” o dâire yakınında zuhûruna işârettir. “İkinci günü bir aydır.” demekten murad, şimâlden bu tarafa geldikçe bazen olur yazın bir ayında Güneş gurûb etmez. Şu dahi, Deccâl şimâlden çıkıp âlem‑i medeniyet tarafına tecâvüzüne işârettir. Günü Deccâla isnâd etmekle şu işârete işâret eder. Daha bu tarafa geldikçe bir haftada Güneş gurûb etmiyor. Daha gele gele, tulû' ve gurûb ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esârette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta Güneş gurûb etmeyen bir yer vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı. “Deccâlın çıktığı vakit umum dünya işitecek.” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhâl gören mülhidler, şimdi âdi görüyorlar!‥
462
Alâmet‑i Kıyâmet’ten olan Ye'cüc ve Me'cüc’e ve Sedd’e dair bir risalede, bir derece tafsîlen yazdığımdan ona havâle edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvânıyla ictimâât‑ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden tâifeler ve Sedd‑i Çinî’nin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyâmete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet‑i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivâyetlerde vardır.
Bazı Mülhidler Derler: “Bu kadar acâibi yapan ve yapacak tâifeler nerede?”
Elcevab: Çekirge gibi bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesâda veren kesretli o tâifelerin hakikatleri mahdûd bazı ferdlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe emr‑i İlâhî ile o mahdûd ferdlerden gayet kesretli aynı fesâd yine başlar. Güyâ onların hakikat‑i milliyetleri inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhûr ediyor. Aynen öyle de; bir zaman dünyayı herc ü merc eden o tâifeler, İzn‑i İlâhî ile mevsimi geldiği vakit aynı o tâife, medeniyet‑i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir sûrette tezâhür eder. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Dokuzuncu Asıl: Mesâil‑i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem‑i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevâbına dair ehâdîs‑i şerîfenin bir kısmı terğîb ve terhîbe münâsib bir te'sir vermek için belâğatlı bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübâlağalı zannetmişler. Hâlbuki, bütün onlar ayn‑ı hak ve mahz‑ı hakikat olduklarından mücâzefe ve mübâlağa, içlerinde yoktur.
463
Ezcümle, en ziyâde insafsızların zihnini kurcalayan şu hadîstir ki: لَوْ وَزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ – ev kemâ kàl – meâl‑i şerîfi: “Dünyanın Cenâb‑ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki: عِنْدَ اللّٰهِ tâbiri, âlem‑i bekàdan demektir. Evet âlem‑i bekàdan bir sinek kanadı kadar bir nur mâdem ebedîdir; yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvâzene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını, âlem‑i bekàdan bir sinek kanadı kadar dâimî bir feyz‑i İlâhî’ye ve bir ihsân‑ı İlâhî’ye muvâzeneye gelmediği demektir.
Hem, dünyanın iki yüzü var; belki üç yüzü var. Biri, Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsının âyineleridir. Diğeri, âhirete bakar; âhiret tarlasıdır. Diğeri, fenâya, ademe bakar; bildiğimiz, marzî‑i İlâhî olmayan ehl‑i dalâletin dünyasıdır. Demek Esmâ‑i Hüsnâ’nın âyineleri ve Mektûbat‑ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın menşe'i ve beliyyâtın menba'ı olan dünya‑perestlerin dünyasının, âlem‑i âhirette ehl‑i îmâna verilen sermedî bir zerresine değmediğine işârettir.
İşte en doğru ve ciddi şu hakikat nerede ve insafsız ehl‑i ilhâdın fehmettikleri mânâ nerede! O insafsız ehl‑i ilhâdın en mübâlağa, en mücâzefe zannettikleri mânâ nerede!‥
464
Hem meselâ: İnsafsız ehl‑i ilhâdın mübâlağa zannettikleri, hattâ muhâl bir mübâlağa ve mücâzefe tevehhüm ettikleri biri de; amellerin sevâbına dair ve bazı sûrelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ: “Fâtiha’nın Kur'ân kadar sevâbı vardır.” “Sûre‑i İhlâs, sülüs‑ü Kur'ân” “Sûre‑i İzâ Zülzileti'l-ardu, rub'u” “Sûre‑i Kul yâ Eyyühe'l-kâfirûn, rub'u” “Sûre‑i Yâsîn, on defa Kur'ân kadar…” olduğuna rivâyet vardır.
İşte İnsafsız ve Dikkatsiz İnsanlar Demişler Ki: “Şu muhâldir. Çünkü; Kur'ân içinde Yâsîn ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur?”
Elcevab: Hakikati şudur ki: Kur'ân‑ı Hakîm’in herbir harfinin bir sevâbı var, bir hasenedir. Fazl‑ı İlâhî’den o harflerin sevâbı sünbüllenir; bazen on tane verir, bazen yetmiş, bazen yediyüz (Âyete'l‑Kürsî harfleri gibi), bazen binbeşyüz (Sûre‑i İhlâs’ın harfleri gibi), bazen onbin (Leyle‑i Berât’ta okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesâdüf edenler gibi) ve bazen otuzbin, meselâ; haşhaş tohumunun kesreti misillû (Leyle‑i Kadir’de okunan âyetler gibi) ve “O gece bin aya mukâbil” işâretiyle bir harfinin o gecede otuzbin sevâbı olur anlaşılır. İşte Kur'ân‑ı Hakîm, tezâuf‑u sevâbıyla beraber elbette muvâzeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevâb ile bazı sûrelerle muvâzeneye gelebilir.
Meselâ: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farzedelim ki, bin dâne ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer dâne olmuş ise; o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukâbil oluyor. Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş, herbirinde ikiyüz dâne vermiş; o vakit bir tek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ kıyâs et.
Şimdi Kur'ân‑ı Hakîm’i, nurânî, mukaddes bir mezraa‑i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte herbir harfi, asıl sevâbıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre‑i Yâsîn, İhlâs, Fâtiha, Kul yâ Eyyühe'l‑kâfirûn, İzâ Zülzileti'l‑ardu gibi sâir faziletlerine dair rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvâzene edilebilir.
465
Meselâ: Kur'ân‑ı Hakîm’in üçyüz bin altıyüz yirmi harfi olduğundan Sûre‑i İhlâs, Besmele ile beraber altmışdokuzdur. Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi harfti. Demek Sûre‑i İhlâs’ın herbir harfinin haseneleri binbeşyüze yakındır.
İşte Sûre‑i Yâsîn’in hurûfâtı hesab edilse, Kur'ân‑ı Hakîm’in mecmû‑u hurûfâtına nisbet edilse ve on defa muzâaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsîn‑i Şerîf’in herbir harfi takriben beşyüze yakın sevâbı vardır. Yani o kadar hasene sayılabilir.
İşte buna kıyâsen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar latîf ve güzel ve doğru ve mücâzefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.
Onuncu Asıl: Ekser tâife‑i mahlûkatta olduğu gibi, ef'âl ve a'mâl‑i beşeriyede bazı hàrika ferdler bulunur. O ferdler eğer iyilikte ileri gitmişse o nev'ilerin medâr‑ı fahrleridir. Yoksa, medâr‑ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs‑ı manevî, birer gaye‑i hayâl hükmüne geçerler. Sâir ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek o mükemmel hàrika ferd, mutlak, mübhem bulunup her yerde bulunması mümkün… Şu ibham itibariyle mantıkça kaziye‑i mümkine sûretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani herbir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.
Meselâ: “Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir Hac kadardır.” İşte iki rekât namaz bazı vakitte bir Hacca mukâbil geldiği hakikattir. Herbir iki rekât namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür. Demek şu nev'ideki rivâyetler, vukû'u bilfiil dâimî ve küllî değil. Zîra kabûlün mâdem şartları vardır; külliyet ve dâimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır veyâhut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nev'i ehâdîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir.
Meselâ: “Gıybet, katl gibidir.” Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katl gibi bir zehr‑i kàtilden daha muzırdır. Meselâ: “Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka‑i azîmenin yerine geçer.”
Şimdi terğîb ve teşvik için o mübhem ferd‑i mükemmel, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının imkânını vâki bir sûrette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrîk etmektir.
466
Hem de şu âlemin mikyâsıyla, âlem‑i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvâzi gelemez. Sevâb‑ı a'mâl o âleme baktığı için dünyevî nazarımız ona dar geliyor, aklımıza sığıştıramıyoruz. Meselâ: مَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِيَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَهَارُونَYani: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَض۪ينَ ❋ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَض۪ينَ ❋ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ❋ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyâde nazar‑ı dikkatini celbeden şu gibi rivâyetlerdir. Hakikati şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Mûsa ve Hârun Aleyhimesselâm’ın sevâblarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem‑i ebediyette Rahîm‑i Mutlak, saâdet‑i ebediyede nihâyetsiz ihtiyaç içinde bir abdine, bir tek virde mukâbil vereceği hakikat‑i sevâb, o iki Zât’ın sevâblarına – fakat dâire‑i ilmimize ve tahminimize giren sevâblarına – müsâvî olabilir.
Meselâ: Bedevî, vahşî bir adam hiç pâdişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdûd fikriyle bir pâdişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sâde‑dil bir tâife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Pâdişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, pâdişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir sûrette tahayyül ediyorlar ki; kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi biri o adamlardan birisine dese: “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin pâdişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim, yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim.” O söz hakikattir. Çünkü; haşmet‑i pâdişahîden onun dar dâire‑i fikrine giren ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.
467
İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle âhirete müteveccih hakàik‑ı sevâbiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret‑i Mûsa (A.S.) ve Hârun’un (A.S.) mechûlümüz olan hakîki sevâbları ile muvâzene değil – çünkü; teşbih kaidesi, mechûlü ma'lûma kıyâs eder – belki muvâzene edilen; ma'lûmumuz olan ve tahminimize giren sevâblarıyla, bir abd‑i mü'minin bir virdine mukâbil mechûlümüz olan hakîki sevâbıdır.
Hem de, deniz yüzü ile katrenin gözbebeği Güneş’in tamam aksini tutmakta müsâvîdirler. Fark, keyfiyettedir. Hazret‑i Mûsa (A.S.) ve Hârun’un (A.S.) deniz‑misâl âyine‑i rûhlarına in'ikâs eden mâhiyet‑i sevâb, bir katre hükmünde bir abd‑i mü'minin bir âyetten aldığı aynı mâhiyet‑i sevâbdır. Mâhiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kàbiliyete tâbidir.
Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saâdet hazinesini açar ki; altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet Kur'ân kadar fâide verebilir.
Hem İsm‑i A'zama mazhar olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir âyette mazhar olduğu feyz‑i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset‑i Ahmediye ile İsm‑i A'zam zılline mazhar bir mü'min, kendi kàbiliyeti itibariyle kemiyetçe bir Nebî’nin feyzi kadar sevâb alıyor denilse, hilâf‑ı hakikat olamaz.
Hem de, sevâb ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki bir zerrecik bir şişede, semâvât nücûmuyla beraber görünebilir; öyle de, niyet‑i hàlisa ile şeffâfiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nurânî sevâb ve fazilet yerleşebilir.
468
Netice‑i Kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve îmânı zaîf, felsefesi kavî, hodbîn, münekkid adam! Şu “On Asıl”ı nazara al. Sonra sen, hilâf‑ı hakikat ve kat'î muhâlif‑i vâki gördüğün bir rivâyeti bahâne ederek ehâdîs‑i şerîfeye ve dolayısıyla Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mertebe‑i ismetine halel verecek i'tirâz parmağını uzatma!‥ Zîra, evvelâ o “On Asıl”ın on dâiresi, seni inkârdan vazgeçirir. “Hakîki bir kusur varsa bize aittir.” derler, Hadîse râci' olamaz. “Eğer hakîki değilse senin sû‑i fehmine aittir.” derler.
Elhâsıl: İnkâr ve redde gitmek için, şu “On Asıl”ı tekzîb ve ibtal etmek lâzım gelir. Şimdi insafın varsa, bu “On Usûl”ü kemâl‑i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf‑ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! “Ya bir tefsiri, ya bir te'vili, ya bir tâbiri vardır.” de, ilişme.
Onbirinci Asıl: Nasıl, Kur'ân‑ı Hakîm’in müteşâbihâtı var; te'vile muhtaçtır veyâhut mutlak teslîm istiyor. Ehâdîsin de Kur'ân’ın müteşâbihâtı gibi müşkülâtı vardır. Bazen çok dikkatli bir tefsire ve tâbire muhtaçtır. Geçmiş misâllerle iktifâ edebilirsiniz.
Evet, nasıl ki hüşyâr olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tâbir eder; öyle de, bazen uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor. Fakat kendi âlem‑i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tâbir ediyor. Öyle de: Ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvîm edilen insafsız adam!‥ Sırr‑ı ﴿مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى﴾ ve تَنَامُ عَيْن۪ي وَلَا يَنَامُ قَلْب۪ي hükmüne mazhar ve hakîki hüşyâr ve yakzân olan Zât’ın gördüğünü sen kendi rüyanda inkâr değil, tâbir et. Evet uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müdhiş bir harpte yaralar alır gibi bir hakikat‑i nevmiye bazen telâkki eder. Ondan sorulsa, “Hakikaten ben yaralandım. Bana top, tüfek atıldı!” diyecek. Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırâbına gülüyorlar. İşte bu nevm‑âlûd nazar‑ı gaflet ve fikr‑i felsefe elbette hakàik‑ı Nübüvvet’e mehenk olamazlar.
469
Onikinci Asıl: Nazar‑ı Nübüvvet ve tevhid ve îmân; vahdete, âhirete, Ulûhiyet’e baktığı için, hakàikı ona göre görür. Ehl‑i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbâba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta‑i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl‑i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl‑i usûli'd-din ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın makàsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.
İşte onun içindir ki, mevcûdâtın tafsîl‑i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl‑i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakîki hikmet olan ulûm‑u àliye-i İlâhiye ve Uhreviye’de o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkìkîn‑i İslâmiye’yi, hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Hâlbuki, akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset‑i Nübüvvet ile makàsıd‑ı àliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler!
Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat‑i kat'iyyesi, Kur'ân’ın hakàik‑ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümûne olarak bir misâl zikrederiz:
470
Meselâ; küre‑i arz, ehl‑i hikmet nazarıyla bakılsa hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyâre gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk. Fakat ehl‑i Kur'ân nazarıyla bakıldığı vakit – Onbeşinci Söz’de izâh edildiği gibi – hakikati şöyledir ki: Semere‑i âlem olan insan; en câmi', en bedî' ve en âciz, en azîz, en zaîf, en latîf bir mu'cize‑i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber ma'nen ve san'aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi‥ bütün mu'cizât‑ı san'atının meşheri, sergisi‥ bütün tecelliyât‑ı esmâsının mazharı, nokta‑i mihrâkıyesi‥ nihâyetsiz fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin mahşeri, ma'kesi‥ hadsiz hallâkıyet‑i İlâhiye’nin hususan nebâtât ve hayvanatın kesretli envâ'‑ı sağîresinden cevvâdâne icâdın medârı, çarşısı‥ ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta nümûnegâhı‥ ve mensûcât‑ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı‥ ve menâzır‑ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı‥ ve besâtin‑i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte arzın bu azamet‑i maneviyesinden ve ehemmiyet‑i san'aviyesindendir ki; Kur'ân‑ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukâbil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ diyor.
İşte sâir mesâili buna kıyâs et ve anla ki: Felsefenin rûhsuz, sönük hakikatleri, Kur'ân’ın parlak, rûhlu hakikatleriyle müsâdeme edemez. Nokta‑i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür.
471
Dördüncü Dal
﴿اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَايَشَٓاءُ﴾
Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız bir tek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:
Kur'ân‑ı Hakîm tasrîh ediyor ki: Arş’tan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey, Cenâb‑ı Hakk’a secde ve ibâdet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibâdetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kàbiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz onların ibâdetlerinin tenevvü'ünün bir nev'ini bir temsîl ile beyân ederiz.
Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ azîm bir Mâlikü'l‑Mülk büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, O Zât dört nev'i ameleyi onun binasında istihdam ve isti'mâl eder.
Birinci nev'i: O’nun memlûk ve köleleridir. Bu nev'in, ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet latîf bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler onların zevkini ve şevkini ziyâde eder. Onlar O mukaddes Seyyidlerine intisablarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifâ ediyorlar. Hem O Seyyidin nâmıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da manevî lezzet buluyorlar. Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar.
İkinci kısım ki: Bazı âmî hizmetkârlardır. Bilmiyorlar niçin işliyorlar. Belki, O Mâlik‑i Zîşan onları isti'mâl ediyor. Kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz'î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki; amellerine ne çeşit küllî gayeler, àlî maslahatlar terettüb ediyor. Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.
472
Üçüncü kısım: O Mâlikü'l‑Mülk’ün bir kısım hayvanatı var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor, onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da isti'dâdlarına muvâfık işlerde çalışmaları onlara bir telezzüz veriyor. Çünkü; bilkuvve bir kàbiliyet ve bir isti'dâd, fiil ve amel sûretine girse; inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir ve bütün fa'âliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet‑i maneviyedir. Onunla iktifâ ederler.
Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki; biliyorlar ne işliyorlar ve ne için işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sâir ameleler ne için işliyorlar ve O Mâlikü'l‑Mülk’ün maksadı nedir, ne için işlettiriyor. İşte bu nev'i amelelerin sâir amelelere bir riyâset ve nezâretleri var. Onların derecât ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var.
Aynen bunun gibi, semâvât ve arzın Mâlik‑i Zülcelâl’i ve dünya ve âhiretin Bânî‑i Zülcemâl’i olan Rabbü'l‑Âlemîn, değil ihtiyaç için, çünkü “Herşeyin Hàlık’ı O’dur.” belki izzet ve azamet ve Rubûbiyet’in şuûnâtı gibi bazı hikmetler için, şu kâinât sarayında şu dâire‑i esbâb içinde hem melâikeyi, hem hayvanatı, hem cemâdât ve nebâtâtı, hem insanları istihdam ediyor; onlara ibâdet ettiriyor.
Şu dört nev'i, ayrı ayrı vezâif‑i ubûdiyetle mükellef etmiştir.
Birinci Kısım: Temsîlde memlûklere misâl “Melâike”lerdir. Melâikeler ise, onlarda mücâhede ile terakkiyât yoktur. Belki herbirinin sâbit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs‑i amellerinde bir zevk‑i mahsûsaları var. Nefs‑i ibâdetlerinde derecâtlarına göre tefeyyüzleri var. Demek o hizmetkârlarının mükâfâtı hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan; mâ, hava ve ziyâ ve gıdâ ile teğaddî edip telezzüz eder. Öyle de; melekler, zikir ve tesbih ve hamd ve ibâdet ve mârifet ve muhabbetin envârıyla teğaddî edip telezzüz ediyorlar. Çünkü; onlar nurdan mahlûk oldukları için gıdâlarına nur kâfîdir. Hattâ nura yakın olan râyiha‑i tayyibe dahi onların bir nev'i gıdâlarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet, ervâh‑ı tayyibe, revâih‑i tayyibeyi sever.
473
Hem melekler, Ma'bûd’larının emriyle işledikleri işlerde ve O’nun hesabıyla işledikleri amellerde ve O’nun nâmıyla ettikleri hizmette ve O’nun nazarıyla yaptıkları nezârette ve O’nun intisabıyla kazandıkları şerefte ve O’nun mülk ve melekûtunun mütâlaasıyla aldıkları tenezzühte ve O’nun tecelliyât‑ı cemâliye ve celâliyesinin müşâhedesiyle kazandıkları tena'umda öyle bir saâdet‑i azîme vardır ki; akl‑ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.
Meleklerin bir kısmı âbiddirler, diğer bir kısmının ubûdiyetleri ameldedir. Melâike‑i arziyenin amele kısmı, bir nev'i insan gibidir. Tâbir câiz ise, bir nev'i çobanlık ederler. Bir nev'i de çiftçilik ederler. Yani rû‑yi zemin umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvanatın tâifelerine Hàlık‑ı Zülcelâl’in emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek‑i müekkel nezâret eder. Ondan daha küçük, herbir nev'i hayvanata mahsûs bir nev'i çobanlık edecek bir melâike‑i müekkel var.
Hem de rû‑yi zemin bir tarladır; umum nebâtât onun içinde ekilir. Umumuna Cenâb‑ı Hakk’ın nâmıyla, kuvvetiyle nezâret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir tâife‑i mahsûsaya nezâret etmekle Cenâb‑ı Hakk’a ibâdet ve tesbih eden melekler var. Rezzâkıyet arşının hamelesinden olan Hazret‑i Mîkâil Aleyhisselâm şunların en büyük nâzırlarıdır.
Meleklerin çoban ve çiftçiler mesâbesinde olanlarının insanlara müşâbehetleri yoktur. Çünkü; onların nezâretleri sırf Cenâb‑ı Hakk’ın hesabıyladır ve O’nun nâmıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezâretleri, yalnız Rubûbiyet’in tecelliyâtını, memur olduğu nev'ide müşâhede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nev'ide mütâlaa etmek ve evâmir‑i İlâhiye’yi o nev'e bir nev'i ilhâm etmek ve o nev'in ef'âl‑i ihtiyariyesini bir nev'i tanzim etmekten ibarettir.
474
Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtâta nezâretleri, onların tesbihât‑ı maneviyelerini melek lisânıyla temsîl etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır‑ı Zülcelâl’e karşı takdim ettiği tahiyyât‑ı maneviyelerini melek lisânıyla ilân etmek; hem onlara verilen cihâzâtı, hüsn‑ü isti'mâl etmek ve bazı gayelere tevcîh etmek ve bir nev'i tanzim etmekten ibarettir.
Melâikelerin şu hizmetleri, cüz'‑i ihtiyarîleriyle bir nev'i kisbdir. Belki, bir nev'i ubûdiyet ve ibâdettir. Tasarruf‑u hakîkileri yoktur. Çünkü; herşeyde Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs bir sikke vardır. Başkaları parmağını icâda karıştıramaz. Demek, melâikelerin şu nev'i amelleri ise, onların ibâdetidir. İnsan gibi, âdetleri değildir.
Ve Bu Saray‑ı Kâinâtta İkinci Kısım Amele: “Hayvanat”tır. Hayvanat dahi iştihâ sâhibi bir nefis ve bir cüz'‑i ihtiyarîleri olduğundan, amelleri “hàlisen‑livechillâh” olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl-i ve'l-İkram, Kerîm olduğundan onların nefislerine bir hisse vermek için amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsân ediyor. Meselâ: Meşhûr bülbül kuşu (Hâşiye), gülün aşkıyla mâruf o hayvancığı Fâtır‑ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu isti'mâl ediyor.
Birincisi: Hayvanat kabileleri nâmına, nebâtât tâifelerine karşı olan münâsebât‑ı şedîdeyi ilâna memurdur.
İkincisi: Rahmân’ın rızka muhtaç misâfirleri hükmünde olan hayvanat tarafından bir hatîb‑i Rabbânî’dir ki, Rezzâk‑ı Kerîm tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve ilân‑ı sürûr etmekle muvazzaftır.
475
Üçüncüsü: Ebnâ‑yı cinsine imdâd için gönderilen nebâtâta karşı hüsn‑ü istikbâli, herkesin başında izhâr etmektir.
Dördüncüsü: Nev'‑i hayvanatın nebâtâta derece‑i aşka vâsıl olan şiddet‑i ihtiyacını, nebâtâtın güzel yüzlerine karşı mübârek başları üstünde beyân etmektir.
Beşincisi: Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl-i ve'l-Cemâl-i ve'l-İkram’ın bârgâh‑ı merhametine en latîf bir tesbihi, en latîf bir şevk içinde, gül gibi en latîf bir yüzde takdim etmektir.
İşte şu beş gayeler gibi başka mânâlar da vardır. Şu mânâlar ve şu gayeler, bülbülün “Hak Sübhânehû ve Teâlâ”nın hesabına ettiği amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur. Biz şu mânâları onun hazîn sözlerinden fehmediyoruz. Melâike ve rûhâniyâtın fehmettikleri gibi kendisi, kendi nağamâtının mânâsını tamamen bilmese de fehmimize zarar vermez. “Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar.” meşhûrdur. Hem bülbül, şu gayeleri tafsilâtıyla bilmemesinden olmamasına delâlet etmiyor. Lâakal saat gibi sana evkàtını bildirir. Kendisi bilmiyor ne yapıyor. Bilmemesi senin bildiğine zarar vermez.
Amma o bülbülün cüz'î maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerinin müşâhedesiyle aldığı zevk ve onlarla muhâvere ve konuşmak ve dertlerini dökmekle aldığı telezzüzdür. Demek onun nağamât‑ı hazînesi, hayvanî teellümâttan gelen teşekkiyât değil, belki atâyâ‑yı Rahmâniye’den gelen bir teşekkürâttır.
Bülbüle; nahli, fahli, ankebût ve nemli, yani arı ve vâsıta‑i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyâs et. Herbirinin amellerinin bülbül gibi çok gayeleri var. Onlar için de birer maaş‑ı cüz'î hükmünde birer zevk‑i mahsûs, hizmetlerinin içinde dercedilmiştir. O zevk ile san'at‑ı Rabbâniye’deki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasıl ki, bir sefîne‑i Sultaniye’de bir nefer dümencilik edip bir cüz'î maaş alır; öyle de, hizmet‑i Sübhâniye’de bulunan bu hayvanatın birer cüz'î maaşları vardır.
476
Bülbül Bahsine Bir Tetimme: Sakın zannetme ki; bu ilân ve dellâllık ve tesbihâtın nağamâtıyla teğannî, bülbüle mahsûstur. Belki ekser envâ'ın herbir nev'inin bülbül‑misâli bir sınıfı var ki, o nev'in en latîf hissiyatını, en latîf bir tesbih ile, en latîf sec'alarla temsîl edecek birer latîf ferdi veya efrâdı bulunur. Hususan sinek ve böceklerin bülbülleri hem çoktur, hem çeşit çeşittirler ki, onlar bütün kulağı bulunanların en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların başlarında tesbihâtlarını güzel sec'alarla onlara işittirip onları mütelezziz ediyorlar.
Onlardan bir kısmı leylîdir. Gecede sükûta dalan ve sükûnete giren bütün küçük hayvanların kaside‑hân enîsleri, gecenin sükûnetinde ve mevcûdâtın sükûtunda onların tatlı sözlü nutuk‑hânlarıdır. Ve o meclis‑i halvette olan zikr‑i hafînin dâiresinde birer kutubdur ki, herbirisi onu dinler; kendi kalbleriyle Fâtır‑ı Zülcelâl’lerine bir nev'i zikir ve tesbih ederler.
Diğer bir kısmı, nehârîdir. Gündüzde ağaçların minberlerinde, bütün zîhayatların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde yüksek âvâzlarıyla, latîf nağamât ile, sec'alı tesbihât ile Rahmânürrahîm’in rahmetini ilân ediyorlar. Güyâ bir zikr‑i cehrî halkasının bir reisi gibi işitenlerin cezbelerini tahrîk ediyorlar ki; o vakit işitenlerin herbirisi lisân‑ı mahsûsuyla ve bir âvâz‑ı hususî ile Fâtır‑ı Zülcelâl’inin zikrine başlar. Demek herbir nev'i mevcûdâtın, hattâ yıldızların da bir serzâkiri ve nur‑efşân bir bülbülü var.
Fakat, bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mâhiyetçe en ekmel ve sûretçe en ecmel, kâinât bostanında, arz ve semâvâtın bütün mevcûdâtını latîf seceâtıyla, lezîz nağamâtıyla, ulvî tesbihâtıyla vecde ve cezbeye getiren; nev'‑i beşerin andelîb‑i zîşanı ve benî Âdem’in bülbül‑ü zi'l-Kur'ân’ı: Muhammed‑i Arabî’dir. عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَمْثَالِهِ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَاَجْمَلُ التَّسْل۪يمَاتِ
477
Elhâsıl: Kâinât sarayında hizmet eden hayvanat, kemâl‑i itâatle evâmir‑i tekvîniyeye imtisal edip, fıtratlarındaki gayeleri güzel bir vecihle ve Cenâb‑ı Hakk’ın nâmıyla izhâr ederek, hayatlarının vazifelerini bedî' bir tarz ile Cenâb‑ı Hakk’ın kuvvetiyle işlemekle ettikleri tesbihât ve ibâdât, onların hedâyâ ve tahiyyâtlarıdır ki, Fâtır‑ı Zülcelâl ve Vâhib‑i Hayat dergâhına takdim ediyorlar.
Üçüncü Kısım Ameleler: “Nebâtât” ve “Cemâdât”tır. Onların cüz'‑i ihtiyarîleri olmadığı için, maaşları yoktur. Amelleri “hàlisen‑livechillâh”tır ve Cenâb‑ı Hakk’ın irâdesiyle ve ismiyle ve hesabıyla ve havl ve kuvvetiyledir. Fakat nebâtâtın gidişatlarından hissolunuyor ki, onların vezâif‑i telkîh ve tevlîdde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit telezzüzatları var. Fakat hiç teellümâta mazhar değiller. Hayvan muhtar olduğu için, lezzet ile beraber elemi de var. Cemâdât ve nebâtâtın amellerinde ihtiyar gelmediği için, eserleri de ihtiyar sâhibi olan hayvanların amellerinden daha mükemmel oluyor. İhtiyar sâhibi olanların içinde, arı emsâli gibi vahiy ve ilhâm ile tenevvür edenlerin amelleri, cüz'‑i ihtiyarîsine i'timâd edenlerin amellerinden daha mükemmeldir.
Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın herbir tâifesi, lisân‑ı hâl ve isti'dâd diliyle Fâtır‑ı Hakîm’den suâl ediyorlar, duâ ediyorlar ki: “Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün herbir tarafında tâifemizin bayrağını dikmekle, Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini lisânımızla ilân edelim ve rû‑yi arz mescidinin herbir köşesinde sana ibâdet etmek için bize tevfik ver ve meşhergâh‑ı arzın herbir tarafında senin Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını, senin bedî' ve antika san'atlarını kendi lisânımızla teşhîr etmek için bize bir revâc ve seyahate iktidar ver!” derler.
478
Fâtır‑ı Hakîm onların manevî duâlarını kabûl edip ki, bir tâifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir. Her tarafa uçup gidiyorlar. Tâifeleri nâmına Esmâ‑i İlâhiye’yi okutturuyorlar. (Ekser dikenli nebâtât ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi.) Ve bir kısmına da insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor. İnsanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı tâifelerine de, hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanlar yutacak bir et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da çengelcikleri verip, her temâs edene yapışıyor. Başka yerlere giderek tâifesinin bayrağını dikerler, Sâni'‑i Zülcelâl’in antika san'atını teşhîr ediyorlar. Ve bir kısmına da, acı düğelek denilen nebâtât gibi, saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki; vakti geldiği zaman onun meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, zer'eder. Fâtır‑ı Zülcelâl’in zikir ve tesbihini kesretli lisânlarla söylettirmeye çalışırlar ve hâkezâ‥ kıyâs et.
Fâtır‑ı Hakîm ve Kàdir‑i Alîm, kemâl‑i intizamla herşeyi güzel yaratmış, güzel techiz etmiş, güzel gayelere tevcîh etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihât yaptırıyor, güzel ibâdet ettiriyor. Ey insan!‥ İnsan isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesâdüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma!
Dördüncü Kısım: “İnsan”dır. Şu kâinât sarayında bir nev'i hademe olan insanlar, hem melâikeye benzer, hem hayvanata benzer. Melâikeye; ubûdiyet‑i külliyede, nezâretin şümûlünde, mârifetin ihâtasında, Rubûbiyet’in dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi'dir. Fakat insanın şerîre ve iştihâlı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak pek mühim terakkiyât ve tedenniyâta mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Öyle ise, insanın iki maaşı var: Biri cüz'îdir, hayvanîdir, muacceldir. İkincisi melekîdir, küllîdir, müecceldir.
479
Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı ve terakkiyât ve tedenniyâtı, geçen Yirmiüç aded Söz’lerde kısmen geçmiştir. Hususan Onbirinci ve Yirmiüçüncü’de daha ziyâde beyân edilmiş. Onun için şurada ihtisar ederek kapıyı kapıyoruz. Erhamürrâhimîn’den rahmet kapılarını bize açmasını ve şu Söz’ün tekmîline tevfikini refîk eylemesini niyâz ile, kusurumuzun ve hatâmızın afvını taleb ile hatmediyoruz.
Beşinci Dal
Beşinci dalın “Beş meyve”si var.
Birinci Meyve: Ey nefis‑perest nefsim!‥ Ve ey dünya‑perest arkadaşım! Muhabbet; şu kâinâtın bir sebeb‑i vücûdudur, hem şu kâinâtın râbıtasıdır, hem şu kâinâtın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istilâ edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte, şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihâz, fıtratında dercolunmuştur. Alâ külli hâl o muhabbet ve havf, ya halka veya Hàlık’a müteveccih olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elîm bir beliyedir. Halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir. Çünkü: Sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabûl etmez. Şu hâlde havf, elîm bir belâdır.
Muhabbet ise; sevdiğin şey, ya seni tanımaz, “Allah’a ısmarladık.” demeyip gider – gençliğin ve malın gibi – ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksandokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü: Samed âyinesi olan bâtın‑ı kalb ile, sanem‑misâl dünyevî mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir ve istiskàl eder, reddeder. Zîra fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)
480
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor, ya sana refâkat etmiyor. Senin rağmına müfârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saâdet olsun.
Evet, Hàlık‑ı Zülcelâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. Ma'lûmdur ki; bir vâlide, meselâ: Bir yavruyu korkutup sînesine celbediyor. O korku o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü; şefkat sînesine celbediyor. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, Rahmet‑i İlâhiye’nin bir lem'asıdır.
Demek, havfullâhta bir azîm lezzet vardır. Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullâhta ne kadar nihâyetsiz lezzet bulunduğu ma'lûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firâklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akàribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinâtı, dünyayı sever. Bu dâirelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Hâlbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deverânında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçâre kalb‑i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâima ızdırâb içinde kalır, yâhut gaflet ile sarhoş olur.
Mâdem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakîki sâhibine ver, şu belâlardan kurtul! Şu nihâyetsiz muhabbetler, nihâyetsiz bir kemâl ve cemâl sâhibine mahsûstur. Ne vakit hakîki sâhibine verdin, o vakit bütün eşyayı O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu cihetle ızdırâbsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinâta sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en lezîz bir ni'met iken, en elîm bir nıkmet olur.
481
Bir cihet kaldı ki, en mühimmi de odur ki, ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarfediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine ma'bûd ve mahbûb yapıyorsun. Herşeyi nefsine fedâ ediyorsun. Âdeta bir nev'i rubûbiyet veriyorsun. Hâlbuki, muhabbetin sebebi ya kemâldir – zîra kemâl zâtında sevilir – yâhut menfaattir, yâhut lezzettir veyâhut hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir.
Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kat'î isbât etmişiz ki, asıl mâhiyetin; kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fâtır‑ı Zülcelâl’in kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedârlık ediyorsun.
Demek, ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin yâhut acımalısın veyâhut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen, çünkü; senin nefsin lezzet ve menfaatin menşe'idir. Sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftûnsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat‑i nefsiyeyi, nihâyetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o, bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem'acık ile iktifâ eder. Zîra nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifâ ettiğin ve saâdetleriyle mes'ûd olduğun mevcûdâtın ve bütün kâinâtın menfaatleri, ni'metleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb‑u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. Tâ, hem kendinin, hem bütün onların saâdetleriyle mütelezziz olasın. Hem Kemâl‑i Mutlak’ın muhabbetinden aldığın nihâyetsiz bir lezzeti alasın.
482
Zâten sana, sende, senin nefsine olan şedîd muhabbetin, O’nun Zât’ına karşı muhabbet‑i Zâtiye’dir ki; sen sû‑i isti'mâl edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki “Ene”yi yırt, “Hüve”yi göster. Ve kâinâta dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû‑i isti'mâl etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü; yerinde sarfolunmayan bir muhabbet‑i gayr-ı meşrûanın cezası, merhametsiz bir musîbettir. Rahmânürrahîm ismiyle, hûrilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismânî hevesâtına ihzar eden ve sâir esmâsıyla senin rûhun, kalbin, sırrın, aklın ve sâir letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsânatını, o Cennet’te sana müheyyâ eden ve herbir isminde manevî çok hazine‑i ihsân ve kerem bulunan bir Mahbûb‑u Ezelî’nin elbette bir zerre muhabbeti, kâinâta bedel olabilir. Kâinât O’nun bir cüz'î tecellî‑i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise, O Mahbûb‑u Ezelî’nin kendi Habîb’ine söylettirdiği şu Fermân‑ı Ezelî’yi dinle, ittibâ' et:
﴿اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾
İkinci Meyve: Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddime‑i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice‑i ni'met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
Çünkü ey nefis! Hayr‑ı mahz olan vücûdu sana giydiren Hàlık‑ı Zülcelâl, sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat'ûmâtı bir sofra‑i ni'met içinde senin önüne koymuştur.
Sonra sana hassâsiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû‑yi zemin kadar geniş bir sofra‑i ni'meti, o ellerin önüne koymuştur.
Sonra manevî çok rızık ve ni'metler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem‑i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra‑i ni'met, o mide‑i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.
Sonra nihâyetsiz ni'metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle teğaddî eden ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyet’i ve îmânı sana verdiğinden, dâire‑i mümkinât ile beraber Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât‑ı Mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana fethetmiştir.
483
Sonra îmânın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr‑ı mütenâhî bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana ihsân etmiştir.
Yani, cismâniyetin itibariyle küçük, zaîf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdûd bir cüz'sün. O’nun ihsânıyla cüz'î bir cüz'den, küllî bir küll‑ü nurânî hükmüne geçtin. Zîra, hayatı sana vermekle, cüz'iyetten bir nev'i külliyete; ve insaniyeti vermekle hakîki külliyete; ve İslâmiyet’i vermekle ulvî ve nurânî bir külliyete; ve mârifet ve muhabbeti vermekle muhît bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, ni'metli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Hâlbuki buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güyâ eski ücretleri kâfî gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem, “Niçin duâm kabûl olmadı?” diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın nâz değil, niyâzdır. Cenâb‑ı Hak, Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi, mahz‑ı fazl ve keremiyle ihsân eder. Sen, dâima rahmet ve keremine ilticâ et. O’na güven ve şu fermânı dinle: ﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ﴾
Eğer Desen: “Şu küllî hadsiz ni'metlere karşı, nasıl şu mahdûd ve cüz'î şükrümle mukàbele edebilirim?”
Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir i'tikàd ile…
Meselâ: Nasıl ki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir pâdişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbûl adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey Seyyidim! Bütün şu kıymetdâr hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü; sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.” İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece‑i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabûl eden o pâdişah, o bîçârenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek i'tikàd liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabûl eder.
484
Aynen öyle de: Âciz bir abd, namazında “Ettehiyyâtü lillâh” der. Yani: Bütün mahlûkatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye‑i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve i'tikàd, pek geniş bir şükr‑ü küllîdir.
Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ: Kavun, kalbinde, nüveler sûretinde bin niyet eder ki, “Yâ Hàlık’ım! Senin Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb‑ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibâdet gibi kabûl eder. “Mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” şu sırra işâret eder.
Hem, سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ وَنُسَبِّحُكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ اَنْبِيَائِكَ وَاَوْلِيَائِكَ وَمَلٰئِكَتِكَ gibi hadsiz adedle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl, bir zâbit, bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi nâmına pâdişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zâbitlik eden ve hayvanat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcûdât‑ı arziyeye halifelik etmeye kàbil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ der; bütün halkın ibâdetlerini ve istiânelerini, kendi nâmına Ma'bûd‑u Zülcelâl’e takdim eder.
485
Hem, سُبْحَانَكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ جَم۪يعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَبِاَلْسِنَةِ جَم۪يعِ مَصْنُوعَاتِكَder; bütün mevcûdâtı kendi hesabına söylettirir. Hem, اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا der; herşey nâmına bir salavât getirir. Çünkü: Herşey, Nur‑u Ahmedî (A.S.M.) ile alâkadardır. İşte tesbihâtta, salavâtlarda hadsiz adedlerin hikmetini anla.
Üçüncü Meyve: Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel‑i uhrevî istersen ve herbir dakika‑i ömrünü bir ömür kadar fâideli görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' et. Çünkü: Bir muâmele‑i şer'iyeye tatbik‑i amel ettiğin vakit, bir nev'i huzur veriyor. Bir nev'i ibâdet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor.
Meselâ: Bir şeyi satın aldın. İcâb ve kabûl‑ü şer'iyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibâdet hükmünü alır. O tahattur‑u hükm-ü şer'î, bir tasavvur‑u vahiy verir. O dahi, Şâri'i düşünmekle bir teveccüh‑ü İlâhî verir. O dahi, bir huzur verir.
Demek, Sünnet‑i Seniye’ye tatbik‑i amel etmekle bu fânî ömür, bâkî meyveler verecek, bir hayat‑ı ebediyeye medâr olacak olan fâideler elde edilir.
﴿فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ﴾ fermânını dinle. Şerîat ve Sünnet‑i Seniye’nin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbir isminin feyz‑i tecellîsine bir mazhar‑ı câmi' olmağa çalış…
486
Dördüncü Meyve: Ey nefis! Ehl‑i dünyaya, hususan ehl‑i sefâhete, hususan ehl‑i küfre bakıp sûrî zînet ve aldatıcı gayr‑ı meşrû lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünkü; sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukùt edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü; senin başındaki akıl, meş'ûm bir âlet olur. Senin başını dâima döğecektir.
Meselâ: Nasıl ki; bir saray bulunsa, büyük bir dâiresinde büyük bir elektrik lambası bulunur. O elektrikten teşa'ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini çevirip ziyâyı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda büyük elektrik lambasıyla merbût olmayan küçük elektrik lambaları her menzilde bulunuyor. O saray sâhibi, büyük elektrik lambasının düğmesini çevirerek kapatsa, sâir menzillerde ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir. Hırsızlar istifade edemezler.
İşte ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lambasıdır. Eğer O’nu unutsa – El‑iyâzü Billâh – kalbinden O’nu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabûl edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri, rûhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mâhiyetindeki bütün menziller ve latîfeler, karanlığa düşer ve kalbinde müdhiş bir tahribât ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribât ve vahşete mukâbil, hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin! Hangi menfaati bulup o tahribât zararını onunla tamir edersin!
Hâlbuki ecnebîler, o ikinci saraya benzerler ki; Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların manevî kemâlât‑ı ahlâkıyelerine medâr olacak Hazret‑i Mûsa ve İsâ Aleyhimesselâm’a bir nev'i îmânları ve Hàlık’larına bir çeşit i'tikàdları kalabilir.
Ey nefs‑i emmâre! Eğer desen: “Ben, ecnebî değil, hayvan olmak isterim!” Sana kaç defa söylemiştim: Hayvan gibi olamazsın. Zîra kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokadıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem ﴿كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ﴾ sille‑i te'dibini gör.
487
Beşinci Meyve: Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi, insan, şecere‑i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi' ve umuma bakar ve umumun cihetü'l‑vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahlûktur. Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekàya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehâdan mebde'e çeviren bir hayt‑ı vuslat, yâhut mebde' ve müntehâ ortasında bir nokta‑i ittisaldir.
Nasıl ki, tohum olacak kıymetdâr bir meyve‑i zîşuûr, ağacın altındaki zîrûhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zâyi' olacak. Eğer o meyve, nokta‑i istinâdını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihetü'l‑vahdetini tutmakla beraber ağacın bekàsına ve hakikatinin devamına vâsıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde bir tek çekirdek, bir hakikat‑i külliye-i dâimeye, bir ömr‑ü bâkî içinde mazhar oluyor.
Öyle de; insan, eğer kesrete dalıp, kâinât içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânîlerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihâyetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fânî, hem ademe düşer. Hem ma'nen kendini i'dâm eder. Eğer lisân‑ı Kur'ân’dan kalb kulağıyla îmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi'râcıyla arş‑ı kemâlâta çıkabilir. Bâkî bir insan olur.
Ey nefsim! Mâdem hakikat böyledir ve mâdem millet‑i İbrahimiye’densin (A.S.), İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ de ve Mahbûb‑u Bâkî’ye yüzünü çevir ve benim gibi şöyle ağla…
(Buradaki Fârisî beyitler, Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı’nda yazılmakla burada yazılmamıştır.)
488
Yirmibeşinci SözMu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi
Elde Kur'ân gibi bir mu'cize‑i bâkî varken,
Başka bürhân aramak aklıma zâid görünür.
Elde Kur'ân gibi bir bürhân‑ı hakikat varken,
Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir.
İhtar
Şu Söz’ün başında Beş Şu'le’yi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şu'le’nin âhirlerinde eski hurûfâtla tab'etmek için gayet sür'atle yazmağa mecbur olduk. Hattâ bazı gün yirmi‑otuz sahifeyi iki‑üç saat içinde yazıyorduk. Onun için üç şu'leyi ihtisaren, icmâlen yazarak iki şu'leyi de şimdilik terkettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatâlara nazar‑ı insaf ve müsâmaha ile bakmalarını ihvânlarımızdan bekleriz.
Bu Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi’ndeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medâr‑ı tenkid olmuş veya ehl‑i fen tarafından i'tirâza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şübhelerine ma'rûz olmuş âyetlerdir.
İşte bu “Yirmibeşinci Söz” öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyân etmiş ki, ehl‑i ilhâd ve fennin kusur zannettikleri noktalar, i'câzın lemeâtı ve belâğat‑ı Kur'âniye’nin kemâlâtının menşe'leri olduğu, ilmî kaideleriyle isbât edilmiş. Bulantı vermemek için onların şübheleri zikredilmeden cevab‑ı kat'î verilmiş. ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي﴾﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا﴾ gibi… Yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üç‑dört âyette şübheleri söylenmiş.
489
Hem bu “Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi” gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm‑i belâğat ve Ulûm‑u Arabiye noktasında âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyân edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl‑i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde te'lif edildiğinden ifâde ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli mes'elelerin hakikatini beyân etmiş.
Said Nursî
490
Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi
﴿﷽﴾
﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا﴾
Mahzen‑i mu'cizât ve mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'ân‑ı Hakîm-i Mu'cizü'l-Beyân’ın hadsiz vücûh‑u i'câzından kırka yakın vücûh‑u i'câziyeyi Arabî risalelerimde ve Arabî Risaletü'n‑Nurda ve “İşârâtü'l‑İ'câz” nâmındaki tefsirimde ve geçen şu yirmidört Söz’lerde işâretler etmişiz. Şimdi onlardan yalnız beş vechini bir derece beyân ve sâir vücûhu içlerinde icmâlen dercederek ve bir mukaddime ile onun ta'rif ve mâhiyetine işâret edeceğiz.
Mukaddime
“Üç Cüz'”dür.
Birinci Cüz'
Kur'ân Nedir? Ta'rifi Nasıldır?
Elcevab: (Ondokuzuncu Söz’de beyân edildiği ve sâir Söz’lerde isbât edildiği gibi) Kur'ân;
Şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme‑i ezeliyesi…
Ve âyât‑ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi' dillerinin tercümân‑ı ebedîsi…
Ve şu âlem‑i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri…