Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Beşinci Dal

Beşinci dalın Beş meyvesi var.
Birinci Meyve: Ey nefis‑perest nefsim!‥ Ve ey dünya‑perest arkadaşım! Muhabbet; şu kâinâtın bir sebeb‑i vücûdudur, hem şu kâinâtın râbıtasıdır, hem şu kâinâtın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istilâ edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte, şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihâz, fıtratında dercolunmuştur. Alâ külli hâl o muhabbet ve havf, ya halka veya Hàlık’a müteveccih olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elîm bir beliyedir. Halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir. Çünkü: Sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabûl etmez. Şu hâlde havf, elîm bir belâdır.
Muhabbet ise; sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allah’a ısmarladık.” demeyip gider gençliğin ve malın gibi ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksandokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü: Samed âyinesi olan bâtın‑ı kalb ile, sanem‑misâl dünyevî mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir ve istiskàl eder, reddeder. Zîra fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)
480
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor, ya sana refâkat etmiyor. Senin rağmına müfârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saâdet olsun.
Evet, Hàlık‑ı Zülcelâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. Ma'lûmdur ki; bir vâlide, meselâ: Bir yavruyu korkutup sînesine celbediyor. O korku o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü; şefkat sînesine celbediyor. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, Rahmet‑i İlâhiye’nin bir lem'asıdır.
Demek, havfullâhta bir azîm lezzet vardır. Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullâhta ne kadar nihâyetsiz lezzet bulunduğu ma'lûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firâklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akàribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinâtı, dünyayı sever. Bu dâirelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Hâlbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deverânında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçâre kalb‑i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâima ızdırâb içinde kalır, yâhut gaflet ile sarhoş olur.
Mâdem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakîki sâhibine ver, şu belâlardan kurtul! Şu nihâyetsiz muhabbetler, nihâyetsiz bir kemâl ve cemâl sâhibine mahsûstur. Ne vakit hakîki sâhibine verdin, o vakit bütün eşyayı O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu cihetle ızdırâbsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinâta sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en lezîz bir ni'met iken, en elîm bir nıkmet olur.
481
Bir cihet kaldı ki, en mühimmi de odur ki, ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarfediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine ma'bûd ve mahbûb yapıyorsun. Herşeyi nefsine fedâ ediyorsun. Âdeta bir nev'i rubûbiyet veriyorsun. Hâlbuki, muhabbetin sebebi ya kemâldir zîra kemâl zâtında sevilir yâhut menfaattir, yâhut lezzettir veyâhut hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir.
Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kat'î isbât etmişiz ki, asıl mâhiyetin; kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fâtır‑ı Zülcelâl’in kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedârlık ediyorsun.
Demek, ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin yâhut acımalısın veyâhut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen, çünkü; senin nefsin lezzet ve menfaatin menşe'idir. Sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftûnsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat‑i nefsiyeyi, nihâyetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o, bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem'acık ile iktifâ eder. Zîra nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifâ ettiğin ve saâdetleriyle mes'ûd olduğun mevcûdâtın ve bütün kâinâtın menfaatleri, ni'metleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb‑u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. , hem kendinin, hem bütün onların saâdetleriyle mütelezziz olasın. Hem Kemâl‑i Mutlak’ın muhabbetinden aldığın nihâyetsiz bir lezzeti alasın.
482
Zâten sana, sende, senin nefsine olan şedîd muhabbetin, O’nun Zât’ına karşı muhabbet‑i Zâtiye’dir ki; sen sû‑i isti'mâl edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki Eneyi yırt, Hüveyi göster. Ve kâinâta dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû‑i isti'mâl etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü; yerinde sarfolunmayan bir muhabbet‑i gayr-ı meşrûanın cezası, merhametsiz bir musîbettir. Rahmânürrahîm ismiyle, hûrilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismânî hevesâtına ihzar eden ve sâir esmâsıyla senin rûhun, kalbin, sırrın, aklın ve sâir letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsânatını, o Cennet’te sana müheyyâ eden ve herbir isminde manevî çok hazine‑i ihsân ve kerem bulunan bir Mahbûb‑u Ezelî’nin elbette bir zerre muhabbeti, kâinâta bedel olabilir. Kâinât O’nun bir cüz'î tecellî‑i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise, O Mahbûb‑u Ezelî’nin kendi Habîb’ine söylettirdiği şu Fermân‑ı Ezelî’yi dinle, ittibâ' et:
﴿اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
İkinci Meyve: Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddime‑i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice‑i ni'met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
Çünkü ey nefis! Hayr‑ı mahz olan vücûdu sana giydiren Hàlık‑ı Zülcelâl, sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat'ûmâtı bir sofra‑i ni'met içinde senin önüne koymuştur.
Sonra sana hassâsiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû‑yi zemin kadar geniş bir sofra‑i ni'meti, o ellerin önüne koymuştur.
Sonra manevî çok rızık ve ni'metler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem‑i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra‑i ni'met, o mide‑i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.
Sonra nihâyetsiz ni'metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle teğaddî eden ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyet’i ve îmânı sana verdiğinden, dâire‑i mümkinât ile beraber Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât‑ı Mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana fethetmiştir.
483
Sonra îmânın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr‑ı mütenâhî bir sofra‑i ni'met ve saâdet ve lezzet sana ihsân etmiştir.
Yani, cismâniyetin itibariyle küçük, zaîf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdûd bir cüz'sün. O’nun ihsânıyla cüz'î bir cüz'den, küllî bir küll‑ü nurânî hükmüne geçtin. Zîra, hayatı sana vermekle, cüz'iyetten bir nev'i külliyete; ve insaniyeti vermekle hakîki külliyete; ve İslâmiyet’i vermekle ulvî ve nurânî bir külliyete; ve mârifet ve muhabbeti vermekle muhît bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, ni'metli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Hâlbuki buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güyâ eski ücretleri kâfî gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem, Niçin duâm kabûl olmadı?” diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın nâz değil, niyâzdır. Cenâb‑ı Hak, Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi, mahz‑ı fazl ve keremiyle ihsân eder. Sen, dâima rahmet ve keremine ilticâ et. O’na güven ve şu fermânı dinle: ﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Eğer Desen: Şu küllî hadsiz ni'metlere karşı, nasıl şu mahdûd ve cüz'î şükrümle mukàbele edebilirim?”
Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir i'tikàd ile
Meselâ: Nasıl ki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir pâdişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbûl adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: Ey Seyyidim! Bütün şu kıymetdâr hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü; sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.” İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece‑i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabûl eden o pâdişah, o bîçârenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek i'tikàd liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabûl eder.
484
Aynen öyle de: Âciz bir abd, namazında Ettehiyyâtü lillâh der. Yani: Bütün mahlûkatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye‑i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve i'tikàd, pek geniş bir şükr‑ü küllîdir.
Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ: Kavun, kalbinde, nüveler sûretinde bin niyet eder ki, Hàlık’ım! Senin Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb‑ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibâdet gibi kabûl eder. Mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” şu sırra işâret eder.
Hem, سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ وَنُسَبِّحُكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ اَنْبِيَائِكَ وَاَوْلِيَائِكَ وَمَلٰئِكَتِكَ gibi hadsiz adedle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl, bir zâbit, bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi nâmına pâdişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zâbitlik eden ve hayvanat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcûdât‑ı arziyeye halifelik etmeye kàbil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ der; bütün halkın ibâdetlerini ve istiânelerini, kendi nâmına Ma'bûd‑u Zülcelâl’e takdim eder.
485
Hem, سُبْحَانَكَ بِجَم۪يعِ تَسْب۪يحَاتِ جَم۪يعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَبِاَلْسِنَةِ جَم۪يعِ مَصْنُوعَاتِكَder; bütün mevcûdâtı kendi hesabına söylettirir. Hem, اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا der; herşey nâmına bir salavât getirir. Çünkü: Herşey, Nur‑u Ahmedî (A.S.M.) ile alâkadardır. İşte tesbihâtta, salavâtlarda hadsiz adedlerin hikmetini anla.
Üçüncü Meyve: Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel‑i uhrevî istersen ve herbir dakika‑i ömrünü bir ömür kadar fâideli görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' et. Çünkü: Bir muâmele‑i şer'iyeye tatbik‑i amel ettiğin vakit, bir nev'i huzur veriyor. Bir nev'i ibâdet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor.
Meselâ: Bir şeyi satın aldın. İcâb ve kabûl‑ü şer'iyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibâdet hükmünü alır. O tahattur‑u hükm-ü şer'î, bir tasavvur‑u vahiy verir. O dahi, Şâri'i düşünmekle bir teveccüh‑ü İlâhî verir. O dahi, bir huzur verir.
Demek, Sünnet‑i Seniye’ye tatbik‑i amel etmekle bu fânî ömür, bâkî meyveler verecek, bir hayat‑ı ebediyeye medâr olacak olan fâideler elde edilir.
﴿فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ fermânını dinle. Şerîat ve Sünnet‑i Seniye’nin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbir isminin feyz‑i tecellîsine bir mazhar‑ı câmi' olmağa çalış
486
Dördüncü Meyve: Ey nefis! Ehl‑i dünyaya, hususan ehl‑i sefâhete, hususan ehl‑i küfre bakıp sûrî zînet ve aldatıcı gayr‑ı meşrû lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünkü; sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukùt edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü; senin başındaki akıl, meş'ûm bir âlet olur. Senin başını dâima döğecektir.
Meselâ: Nasıl ki; bir saray bulunsa, büyük bir dâiresinde büyük bir elektrik lambası bulunur. O elektrikten teşa'ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini çevirip ziyâyı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda büyük elektrik lambasıyla merbût olmayan küçük elektrik lambaları her menzilde bulunuyor. O saray sâhibi, büyük elektrik lambasının düğmesini çevirerek kapatsa, sâir menzillerde ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir. Hırsızlar istifade edemezler.
İşte ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lambasıdır. Eğer O’nu unutsa El‑iyâzü Billâh kalbinden O’nu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabûl edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri, rûhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mâhiyetindeki bütün menziller ve latîfeler, karanlığa düşer ve kalbinde müdhiş bir tahribât ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribât ve vahşete mukâbil, hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin! Hangi menfaati bulup o tahribât zararını onunla tamir edersin!
Hâlbuki ecnebîler, o ikinci saraya benzerler ki; Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların manevî kemâlât‑ı ahlâkıyelerine medâr olacak Hazret‑i Mûsa ve İsâ Aleyhimesselâm’a bir nev'i îmânları ve Hàlık’larına bir çeşit i'tikàdları kalabilir.
Ey nefs‑i emmâre! Eğer desen: Ben, ecnebî değil, hayvan olmak isterim!” Sana kaç defa söylemiştim: Hayvan gibi olamazsın. Zîra kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokadıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem ﴿كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ sille‑i te'dibini gör.
487
Beşinci Meyve: Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi, insan, şecere‑i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi' ve umuma bakar ve umumun cihetü'l‑vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahlûktur. Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekàya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehâdan mebde'e çeviren bir hayt‑ı vuslat, yâhut mebde' ve müntehâ ortasında bir nokta‑i ittisaldir.
Nasıl ki, tohum olacak kıymetdâr bir meyve‑i zîşuûr, ağacın altındaki zîrûhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zâyi' olacak. Eğer o meyve, nokta‑i istinâdını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihetü'l‑vahdetini tutmakla beraber ağacın bekàsına ve hakikatinin devamına vâsıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde bir tek çekirdek, bir hakikat‑i külliye-i dâimeye, bir ömr‑ü bâkî içinde mazhar oluyor.
Öyle de; insan, eğer kesrete dalıp, kâinât içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânîlerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihâyetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fânî, hem ademe düşer. Hem ma'nen kendini i'dâm eder. Eğer lisân‑ı Kur'ân’dan kalb kulağıyla îmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi'râcıyla arş‑ı kemâlâta çıkabilir. Bâkî bir insan olur.
Ey nefsim! Mâdem hakikat böyledir ve mâdem millet‑i İbrahimiye’densin (A.S.), İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ de ve Mahbûb‑u Bâkî’ye yüzünü çevir ve benim gibi şöyle ağla
(Buradaki Fârisî beyitler, Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı’nda yazılmakla burada yazılmamıştır.)
488

Yirmibeşinci SözMu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi

Elde Kur'ân gibi bir mu'cize‑i bâkî varken,
Başka bürhân aramak aklıma zâid görünür.
Elde Kur'ân gibi bir bürhân‑ı hakikat varken,
Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir.

İhtar

Şu Söz’ün başında Beş Şu'le’yi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şu'le’nin âhirlerinde eski hurûfâtla tab'etmek için gayet sür'atle yazmağa mecbur olduk. Hattâ bazı gün yirmi‑otuz sahifeyi iki‑üç saat içinde yazıyorduk. Onun için üç şu'leyi ihtisaren, icmâlen yazarak iki şu'leyi de şimdilik terkettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatâlara nazar‑ı insaf ve müsâmaha ile bakmalarını ihvânlarımızdan bekleriz.
Bu Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi’ndeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medâr‑ı tenkid olmuş veya ehl‑i fen tarafından i'tirâza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şübhelerine ma'rûz olmuş âyetlerdir.
İşte bu Yirmibeşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyân etmiş ki, ehl‑i ilhâd ve fennin kusur zannettikleri noktalar, i'câzın lemeâtı ve belâğat‑ı Kur'âniye’nin kemâlâtının menşe'leri olduğu, ilmî kaideleriyle isbât edilmiş. Bulantı vermemek için onların şübheleri zikredilmeden cevab‑ı kat'î verilmiş. ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا gibi Yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üç‑dört âyette şübheleri söylenmiş.
489
Hem bu Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm‑i belâğat ve Ulûm‑u Arabiye noktasında âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyân edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl‑i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde te'lif edildiğinden ifâde ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli mes'elelerin hakikatini beyân etmiş.
Said Nursî
490

Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi

﴿
﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا
Mahzen‑i mu'cizât ve mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'ân‑ı Hakîm-i Mu'cizü'l-Beyân’ın hadsiz vücûh‑u i'câzından kırka yakın vücûh‑u i'câziyeyi Arabî risalelerimde ve Arabî Risaletü'n‑Nurda ve İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki tefsirimde ve geçen şu yirmidört Söz’lerde işâretler etmişiz. Şimdi onlardan yalnız beş vechini bir derece beyân ve sâir vücûhu içlerinde icmâlen dercederek ve bir mukaddime ile onun ta'rif ve mâhiyetine işâret edeceğiz.

Mukaddime

Üç Cüz'”dür.

Birinci Cüz'

Kur'ân Nedir? Ta'rifi Nasıldır?
Elcevab: (Ondokuzuncu Söz’de beyân edildiği ve sâir Söz’lerde isbât edildiği gibi) Kur'ân;
Şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme‑i ezeliyesi
Ve âyât‑ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi' dillerinin tercümân‑ı ebedîsi
Ve şu âlem‑i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri
Ve zeminde ve gökte gizli Esmâ‑i İlâhiye’nin manevî hazinelerinin keşşâfı
Ve sutûr‑u hâdisâtın altında muzmer hakàikın miftâhı
491
Ve âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı
Ve şu âlem‑i şehâdet perdesi arkasında olan âlem‑i gayb cihetinden gelen iltifatât‑ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât‑ı ezeliye-i Sübhâniye’nin hazinesi
Ve şu İslâmiyet âlem‑i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi
Ve avâlim‑i Uhreviye’nin mukaddes haritası
Ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn‑u İlâhiye’nin kavl‑i şârihi, tefsir‑i vâzıhı, bürhân‑ı kàtı'ı, tercümân‑ı sâtı'ı
Ve şu âlem‑i insaniyetin mürebbîsi
Ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyet’in ve ziyâsı
Ve nev'‑i beşerin hikmet‑i hakîkiyesi
Ve insaniyeti saâdete sevkeden hakîki mürşidi ve hâdîsi
Ve insana:
hem bir kitab‑ı şerîat,
Hem bir kitab‑ı duâ,
Hem bir kitab‑ı hikmet,
Hem bir kitab‑ı ubûdiyet,
Hem bir kitab‑ı emir ve dâvet,
Hem bir kitab‑ı zikir,
Hem bir kitab‑ı fikir
Hem bütün insanın bütün hâcât‑ı maneviyesine merci' olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi' bir kitab‑ı mukaddes’tir.
Hem bütün evliyâ ve sıddıkîn ve urefa ve muhakkìkînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvâfık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhâne hükmünde bir kitab‑ı semâvîdir.
492

İkinci Cüz' ve Tetimme‑i Ta'rif

Kur'ân, Arş‑ı A'zamdan, İsm‑i A'zamdan, her ismin mertebe‑i a'zamından geldiği için, Onikinci Sözde beyân ve isbât edildiği gibi;
Kur'ân; bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır.
Hem bütün mevcûdâtın İlâh’ı ünvânıyla Allah’ın fermânıdır.
Hem bütün semâvât ve arzın Hàlık’ı nâmına bir hitâbdır.
Hem Rubûbiyet‑i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.
Hem saltanat‑ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe‑i ezeliyedir.
Hem Rahmet‑i vâsia-i muhîta nokta‑i nazarında bir defter‑i iltifatât-ı Rahmâniye’dir.
Hem Ulûhiyet’in azamet‑i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhâbere mecmuasıdır.
Hem İsm‑i A'zamın muhîtinden nüzûl ile Arş‑ı A'zamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmet‑feşân bir kitab‑ı mukaddes’tir.
Ve şu sırdandır ki; Kelâmullâh ünvânı, kemâl‑i liyâkatle Kur'ân’a verilmiş ve dâima da veriliyor. Kur'ân’dan sonra, sâir enbiyânın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sâir nihâyetsiz Kelimât‑ı İlâhiye’nin ise; bir kısmı dahi hàs bir itibarla, cüz'î bir ünvân ile, hususî bir tecellî ile, cüz'î bir isim ile ve hàs bir Rubûbiyet ile ve mahsûs bir saltanat ile ve hususî bir Rahmet ile zâhir olan ilhâmât sûretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanatın ilhâmları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir.
493

Üçüncü Cüz'

Kur'ân; asırları muhtelif bütün enbiyânın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün evliyânın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyânın eserlerini icmâlen tazammun eden; ve cihât‑ı sittesi parlak ve evhâm ve şübehâtın zulümâtından musaffâ; ve nokta‑i istinâdı, bilyakìn vahy‑i semâvî ve kelâm‑ı ezelî; ve hedefi ve gayesi bilmüşâhede saâdet‑i ebediye; içi, bilbedâhe hàlis hidayet; üstü, bizzarûre envâr‑ı îmân; altı, biilme'l‑yakìn delil ve bürhân; sağı, bittecrübe teslîm‑i kalb ve vicdân; solu, biayne'l‑yakìn teshìr‑i akıl ve iz'ân; meyvesi, bihakka'l‑yakìn Rahmet‑i Rahmân ve dâr‑ı cinân; makamı ve revâcı, bilhadsi's‑sâdık makbûl‑ü melek ve ins ü cânn bir kitab‑ı semâvîdir.
Kur'ân’ın ta'rifine dair üç cüz'ündeki sıfatların herbiri başka yerlerde kat'î isbât edilmiş veya isbât edilecektir. Da'vâmız mücerred değil, herbirisi bürhân‑ı kat'î ile müberhendir.
494

Birinci Şu'le

Bu şu'lenin Üç Şuâı var.

Birinci Şuâ

Derece‑i i'câzda belâğat‑ı Kur'âniye’dir. O belâğat ise, nazmın cezâletinden ve hüsn‑ü metânetinden ve üslûblarının bedâatından, garîb ve müstahsenliğinden ve beyânının berâatından, fâik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkâniyetinden ve lafzının fesâhatinden, selâsetinden tevellüd eden bir belâğat‑ı hàrikulâdedir ki; benî Âdem’in en dâhî edîblerini, en hàrika hatîblerini, en mütebahhir ulemâsını muârazaya dâvet edip binüçyüz senedir meydân okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muârazaya dâvet ettiği hâlde, kibir ve gururlarından başını semâvâta vuran o dâhîler ona muâraza için ağız açamayıp kemâl‑i zilletle boyun eğdiler. İşte belâğatındaki vech‑i i'câzı iki sûretle işâret ederiz.

Birinci Sûret

İ'câzı vardır ve mevcûddur. Çünkü; Cezîretü'l‑Arab ahâlisi o asırda ekseriyet‑i mutlaka itibariyle ümmî idi. Ümmîlikleri için mefâhirlerini ve vukûât‑ı tarihiyelerini ve mehâsin‑i ahlâka yardım edecek durûb‑u emsâllerini, kitabet yerine şiir ve belâğat kaydıyla muhâfaza ediyorlardı. Mânidâr bir kelâm, şiir ve belâğat câzibesiyle eslâftan ahlâfa hâfızalarda kalıp gidiyordu.
İşte, şu ihtiyac‑ı fıtrî neticesi olarak o kavmin manevî çarşı‑yı ticâretlerinde en ziyâde revâc bulan, fesâhat ve belâğat metâ'ı idi. Hattâ bir kabilenin belîğ bir edîbi, en büyük bir kahraman‑ı millîsi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı.
495
İşte İslâmiyet’ten sonra âlemi, zekâlarıyla idare eden o zekî kavim, şu en revâclı ve medâr‑ı iftiharları ve ona şiddet‑i ihtiyaçla muhtaç olan belâğatta, akvâm‑ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâğat o kadar kıymetdâr idi ki, bir edîbin bir sözü için iki kavim büyük muhârebe ederdi ve bir sözüyle musâlaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde Muallakàt‑ı Seb'a nâmıyla yedi edîbin yedi kasidesini altınla Kâbe’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.
İşte böyle bir zamanda, belâğat en revâclı olduğu bir ânda Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nüzûl etti. Nasıl ki, zaman‑ı Mûsa Aleyhisselâm’da sihir ve zaman‑ı İsâ Aleyhisselâm’da tıb revâcda idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit büleğâ‑yı Arabı, en kısa bir sûresine mukàbeleye dâvet etti: ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ fermânıyla onlara meydân okuyor. Hem der ki: Îmân getirmezseniz mel'ûnsunuz! Cehennem’e gireceksiniz!” Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli sûrette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidâyeten i'dâm‑ı ebedî ile ve sonra da Cehennem’de i'dâm‑ı ebedî ile beraber dünyevî i'dâm ile de mahkûm ediyor. Der: Ya muâraza ediniz, yâhut can ve malınız helâkettedir!”
İşte eğer muâraza mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün idi ki; bir‑iki satırla muâraza edip da'vâsını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülâtlı muhârebe tarîki ihtiyar edilsin! Evet o zekî kavim, o siyâsî millet ki; bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği hâlde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin; en tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kàbil midir! Çünkü; edîbleri, birkaç hurûfâtla muâraza edebilseydi Kur'ân, da'vâsından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve manevî helâketten kurtulurlardı. Hâlbuki, muhârebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler.
Demek, muâraza‑i bilhurûf mümkün değildi, muhâldi. Onun için muhârebe‑i bi's-süyûfa mecbur oldular.
496
Hem, Kur'ân’ı tanzîr etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebeb vardı. Birisi, düşmanın hırs‑ı muârazası; diğeri, dostlarının şevk‑i taklididir ki, şu iki sâik‑i şedîd altında milyonlar Arabî kitaplar yazılmış ki; hiçbirisi O’na benzemez. Âlim olsun, âmî olsun her kim O’na ve onlara baksa kat'iyyen diyecek ki: Kur'ân bunlara benzemez. Hiçbirisi O’nu tanzîr edemez.” Şu hâlde, ya Kur'ân, bütününün altındadır. Bu ise, bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhâldir. Veya Kur'ân, o yazılan umum kitapların fevkındedir.
Eğer Desen: Nasıl biliyoruz ki; kimse muârazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki, meydâna çıksın? Birbirinin yardımı da fâide etmedi?”
Elcevab: Eğer muâraza mümkün olsaydı alâ külli hâl kat'î teşebbüs edilecekti. Çünkü; izzet ve nâmus mes'elesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi alâ külli hâl kat'î tarafdâr pek çok bulunacaktı. Çünkü: Hakka muârız ve muannid dâima kesretli idi. Eğer tarafdâr bulsaydı, alâ külli hâl iştihâr bulacaktı. Çünkü; küçük bir mücâdele, beşerin nazar‑ı istiğrabını celbedip destanlarda iştihâr eder. Şöyle acîb bir mücâdele ve vukûât ise, gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde en çirkin ve en şeni' şeylere kadar nakledilir, meşhûr olur. Hâlbuki muârazaya dair Müseylime‑i Kezzâb’ın bir‑iki fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseylime’de çendan belâğat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn‑ü cemâle mâlik olan beyân‑ı Kur'ân’a nisbet edildiği için onun sözleri hezeyan sûretinde tarihlere geçmiştir. İşte Kur'ân’ın belâğatındaki i'câz, kat'iyyen iki kere iki dört eder gibi mevcûddur ki; böyle oluyor.

İkinci Sûret

Belâğatındaki i'câz‑ı Kur'ânî’nin hikmetini Beş Noktada beyân edeceğiz.
Birinci Nokta
Kur'ân’ın nazmında bir cezâlet‑i hàrika var. O nazımdaki cezâlet ve metâneti, İşârâtü'l‑İ'câz baştan aşağıya kadar bu cezâlet‑i nazmiyeyi beyân eder. Saatin; sâniye, dakika, saati sayan ve birbirinin nizâmını tekmîl eden ne ise, Kur'ân‑ı Hakîm’in herbir cümledeki, hey'âtındaki nazım ve kelimelerindeki nizâm ve cümlelerin birbirine karşı münâsebâtındaki intizamı öyle bir tarzda İşârâtü'l‑İ'câzda âhirine kadar beyân edilmiştir. Kim isterse ona bakabilir ve bu nazımdaki cezâlet‑i hàrikayı bu sûrette görebilir. Yalnız bir‑iki misâl bir cümlenin hey'âtındaki nazmı göstermek için zikredeceğiz.
497
Meselâ: ﴿وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ Bu cümlede azâbı dehşetli göstermek için, en azının şiddetle te'sirini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli ifâde edecek; cümlenin bütün hey'etleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek. İşte لَئِنْ lafzı, teşkîktir. Şek, kıllete bakar. مَسَّ lafzı, azıcık dokunmaktır. Yine kılleti ifâde eder. نَفْحَةٌ lafzı, maddesi bir kokucuk olup kılleti ifâde ettiği gibi; sîgası, bire delâlet eder. Masdar‑ı merre tâbir‑i sarfiyesinde biricik demektir. Kılleti ifâde eder. نَفْحَةٌ ’deki tenvin‑i tenkîrî, taklîli içindir ki, o kadar küçük ki; bilinemiyor demektir. مِنْ lafzı, teb'îz içindir. Bir parça demektir. Kılleti ifâde eder. عَذَابِ lafzı, nekâl, ikàba nisbeten hafif bir nev'i cezadır ki, kıllete işâret eder. رَبِّكَ lafzı, Kahhâr, Cebbâr, Müntakìm’e bedel yine şefkati ihsâs etmekle kılleti işâret ediyor.
İşte Bu kadar kılletteki bir parça azâb böyle te'sirli ise, ikàb‑ı İlâhî ne kadar dehşetli olur kıyâs edebilirsiniz.” diye ifâde eder.
İşte şu cümlede küçük hey'etler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad‑ı küllîyi, herbiri kendi lisânıyla takviye eder. Şu misâl bir derece lafız ve maksada bakar.
İkinci misâl: ﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ Şu cümlenin hey'âtı, sadakanın şerâit‑i kabûlünün beşine işâret eder.
Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki: وَمِمَّا lafzındaki (مِنْ)‑i teb'îz ile o şartı ifâde eder.
498
İkinci şart: Ali’den alıp Velî’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı رَزَقْنَاهُمْ lafzı ifâde ediyor. Size rızık olandan veriniz.” demektir.
Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta رَزَقْنَا ’daki نَا lafzı işâret eder. Yani: Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur.”
Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına sarfetsin. Yoksa sefâhete sarfedenlere sadaka makbûl olmaz. Şu şarta يُنْفِقُونَ lafzı işâret ediyor.
Beşinci şart: Allah nâmına vermektir ki, رَزَقْنَاهُمْ ifâde ediyor. Yani Mal benimdir, benim nâmımla vermelisiniz.”
Şu şartlarla beraber tevsî' de var. Yani sadaka nasıl mal ile olur; ilim ile dahi olur. Kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksâma مِمَّا lafzındaki مَاumumiyetiyle işâret ediyor. Hem şu cümlede bizzat işâret ediyor. Çünkü; mutlaktır, umumu ifâde eder. İşte sadakayı ifâde eden şu kısacık cümlede, beş şart ile beraber geniş bir dâiresini akla ihsân ediyor. Hey'etiyle ihsâs ediyor. İşte hey'ette böyle pek çok nazımlar var. Kelimâtın dahi birbirine karşı, aynen, geniş böyle bir dâire‑i nazmiyesi var.
Sonra kelâmların da, meselâ: ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ’de altı cümle var. Üçü müsbet, üçü menfî. Altı mertebe‑i tevhidi isbât etmekle beraber şirkin altı envâ'ını reddeder. Herbir cümlesi öteki cümlelere hem delil olur, hem netice olur. Çünkü: Herbir cümlenin iki mânâsı var. Bir mânâ ile netice olur, bir mânâ ile de delil olur. Demek Sûre‑i İhlâs’ta otuz Sûre‑i İhlâs kadar muntazam, birbirini isbât eder delillerden mürekkeb sûreler vardır. Meselâ: قُلْ هُوَ اللّٰهُ : لِاَنَّهُ اَحَدٌ ، لِاَنَّهُ صَمَدٌ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
499
Hem: وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ : لِاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ ، لِاَنَّهُ صَمَدٌ ، لِاَنَّهُ اَحَدٌ ، لِاَنَّهُ هُوَ اللّٰهُ
Hem: هُوَ اللّٰهُ: فَهُوَ اَحَدٌ ، فَهُوَ صَمَدٌ ، فَاِذًا لَمْ يَلِدْ ، فَاِذًا لَمْ يُولَدْ ، فَاِذًا لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ Daha sen buna göre kıyâs et
Meselâ: ﴿الٓمٓ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ Şu dört cümlenin herbirisinin iki mânâsı var. Bir mânâ ile öteki cümlelere delildir; diğer mânâ ile onlara neticedir. Onaltı münâsebet hatlarından bir nakş‑ı nazmî-i i'câzî hâsıl olur. İşârâtü'l‑İ'câzda öyle bir tarzda beyân edilmiş ki, bir nakş‑ı nazmî-i i'câzî teşkil eder. Onüçüncü Söz’de beyân edildiği gibi, güyâ ekser Âyât‑ı Kur'âniye’nin herbirisi ekser âyâtın herbirisine bakar bir gözü ve nâzır bir yüzü vardır ki, onlara münâsebâtın hutût‑u maneviyesini uzatıyor. Birer nakş‑ı i'câzî nescediyor. İşte İşârâtü'l‑İ'câz baştan aşağıya kadar bu cezâlet‑i nazmiyeyi şerhetmiştir.
500
İkinci Nokta
Mânâsındaki belâğat‑ı hàrikadır. Onüçüncü Söz’de beyân olunan şu misâle bak: Meselâ: ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ âyetindeki belâğat‑ı maneviyeyi zevketmek istersen, kendini Nur‑u Kur'ân’dan evvel asr‑ı câhiliyette, sahrâ‑yı bedeviyette farzet ki; herşey zulmet‑i cehil ve gaflet altında perde‑i cümûd-u tabiata sarılmış olduğu bir ânda Kur'ân’ın lisân‑ı semâvîsinden ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ veyâhut, ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ gibi âyetleri işit, bak! Nasıl ki, o ölmüş veya yatmış olan mevcûdât‑ı âlem; سَبَّحَ ، تُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar. Ve o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerde perîşan mahlûkat, تُسَبِّحُ sayhasıyla ve nuruyla işitenin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime‑i hikmet-nümâ ve birer nur‑u hakikat-edâ ve küre‑i arz bir baş ve berr ve bahr, birer lisân ve bütün hayvanlar ve nebâtlar birer kelime‑i tesbih-feşân sûretinde arz‑ı dîdâr eder.
Meselâ, Onbeşinci Söz’de isbât edilen şu misâle bak: ﴿يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ❋ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ❋ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ ❋ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ âyetlerini dinle; bak ki, ne diyor? Diyor ki: Ey acz ve hakareti içinde mağrûr ve mütemerrid ve za'f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz haydi elinizden gelirse hudud‑u mülkümden çıkınız! Nasıl cesâret edersiniz ki, öyle bir Sultan’ın emirlerine karşı gelirsiniz; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler.
501
Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim‑i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki; öyle azametli mutî' askerleri var; farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler.
Hem küfranınızla öyle bir Mâlik‑i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, cünûdundan öyleleri var; değil sizin gibi küçük, âciz mahlûklar, belki farz‑ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv‑ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri size atabilirler, sizi dağıtırlar.
Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreler misillû yıldızları üstünüze Allah’ın izniyle yağdırabilirler.” Daha sâir âyâtın mânâlarındaki kuvvet ve belâğatı ve ulviyet‑i ifâdesini bunlara kıyâs et
Üçüncü Nokta
Üslûbundaki bedâat‑ı hàrikadır. Evet Kur'ân’ın üslûbları hem garîbdir, hem bedî'dir, hem acîbdir, hem mukni'dir. Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi taklid etmemiş. Hiç kimse de O’nu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üslûblar tarâvetini, gençliğini, garâbetini dâima muhâfaza etmiş ve ediyor.
Ezcümle, bir kısım sûrelerin başlarında şifre‑misâl ﴿الٓمٓ ❋ الٓرٰ ❋ طٰهٰ ❋ يٰسٓ ❋ حٰمٓ ❋ عٓسٓقٓ gibi mukattaât hurûfundaki üslûb‑u bedî'si, beş‑altı lem'a‑i i'câzı tazammun ettiğini İşârâtü'l‑İ'câzda yazmışız. Ezcümle: Sûrelerin başında mezkûr olan hurûf, hurûfâtın aksâm‑ı ma'lûmesi olan mechûre, mehmûse, şedîde, rahve, zelâka, kalkale gibi aksâm‑ı kesîresinden herbir kısmından nısfını almıştır. Kàbil‑i taksim olmayan hafifinden nısf‑ı ekser, sakîlinden nısf‑ı ekall olarak bütün aksâmını tansif etmiştir. Şu mütedâhil ve birbiri içindeki kısımları ve ikiyüz ihtimal içinde mütereddid, yalnız gizli ve fikren bilinmeyecek bir tek yol ile umumu tansif etmek kàbil olduğu hâlde, o yolda, o geniş mesâfede sevk‑i kelâm etmek, fikr‑i beşerin işi olamaz. Tesâdüf hiç karışamaz.
502
İşte bir şifre‑i İlâhiye olan sûrelerin başlarındaki hurûf, bunun gibi daha beş‑altı lem'a‑i i'câziyeyi gösterdikleriyle beraber ilm‑i esrâr-ı hurûf ulemâsıyla evliyânın muhakkìkleri şu mukattaâttan çok esrâr istihrâc etmişler ve öyle hakàik bulmuşlar ki, onlarca şu mukattaât kendi başıyla gayet parlak bir mu'cizedir. Onların esrârına ehil olmadığımız, hem umum göz görecek derecede isbât edemediğimiz için o kapıyı açamayız. Yalnız İşârâtü'l‑İ'câzda şunlara dair beyân olunan beş‑altı lem'a‑i i'câza havâle etmekle iktifâ ediyoruz.
Şimdi, esâlib‑i Kur'âniye’ye sûre itibariyle, maksad itibariyle, âyât ve kelâm ve kelime itibariyle birer işâret edeceğiz.
Meselâ: Sûre‑i عَمَّ ’ye dikkat edilse öyle bir üslûb‑u bedî' ile Âhiret’i, Haşr’i, Cennet ve Cehennem’in ahvâlini öyle bir tarzda gösteriyor ki; şu dünyadaki ef'âl‑i İlâhiye’yi, âsâr‑ı Rabbâniye’yi o ahvâl‑i uhreviyeye birer birer bakar isbât eder gibi kalbi iknâ eder. Şu sûredeki üslûbun izâhı uzun olduğundan yalnız bir‑iki noktasına işâret ederiz. Şöyle ki:
Şu sûrenin başında kıyâmet gününü isbât için der: Size zemini güzel serilmiş bir beşik; dağları hânenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık; sizi birbirini sever, ünsiyet eder çift; geceyi hâb‑ı rahatınıza örtü; gündüzü meydân‑ı maîşet; Güneş’i ışık verici, ısındırıcı bir lamba; bulutları âb‑ı hayat çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzâkınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı kolay ve az bir zamanda icâd ederiz. Öyle ise, yevm‑i fasl olan kıyâmet sizi bekliyor. O günü getirmek bize ağır gelemez.”
İşte bundan sonra kıyâmette dağların dağılması, semâvâtın parçalanması, Cehennem’in hazırlanması ve Cennet ehline bağ ve bostan vermesini gizli bir sûrette isbâtlarına işâret eder. Ma'nen der: Mâdem gözünüz önünde dağ ve zeminde şu işleri yapar; âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar.” Demek sûrenin başındaki dağ”, kıyâmetteki dağların hâline bakar ve bağ ise, âhirde ve âhiretteki hadîkaya ve bağa bakar. İşte sâir noktaları buna kıyâs et, ne kadar güzel ve àlî bir üslûbu var, gör.
503
Meselâ: ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُ ilâ âhir Öyle bir üslûb‑u àlîde benî beşerdeki Şuûnât‑ı İlâhiye’yi ve gece ve gündüzün deverânındaki Tecelliyât‑ı İlâhiye’yi ve senenin mevsimlerinde olan Tasarrufât‑ı Rabbâniye’yi ve yeryüzünde hayat‑memât, haşir ve neşr‑i dünyeviyedeki İcraat‑ı Rabbâniye’yi öyle bir ulvî üslûb ile beyân eder ki, ehl‑i dikkatin akıllarını teshìr eder. Parlak ve ulvî geniş üslûbu, az dikkat ile göründüğü için şimdilik o hazineyi açmayacağız.
Meselâ: ﴿اِذاَ السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ ❋ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ ❋ وَاِذَا الْاَرْضُ مُدَّتْ ❋ وَاَلْقَتْ مَا ف۪يهَا وَتَخَلَّتْ ❋ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ Gök ve zeminin, Cenâb‑ı Hakk’ın emrine karşı derece‑i inkıyad ve itâatlerini şöyle àlî bir üslûb ile beyân eder ki:
Nasıl bir kumandan‑ı a'zam, mücâhede ve manevra ve ahz‑ı asker şûbeleri gibi mücâhedeye lâzım işler için iki dâireyi teşkil edip açmış. O mücâhede, o muâmele işi bittikten sonra, o iki dâireyi başka işlerde kullanmak ve tebdil ederek isti'mâl etmek için o kumandan‑ı a'zam o iki dâireye müteveccih olur. O dâireler, herbirisi hademeleri lisânıyla veya nutka gelip kendi lisânıyla der ki: Ey kumandanım! Bir parça mühlet ver ki; eski işlerin ufak‑tefeklerini, pırtı‑mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrîf ediniz. İşte atıp senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun, ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkàdız. Senin yaptığın işler bütün hak, güzel, maslahattır.”
504
Öyle de: Semâvât ve arz, böyle iki dâire‑i teklif ve tecrübe ve imtihan için açılmıştır. Müddet bittikten sonra semâvât ve arz, dâire‑i teklife ait eşyayı emr‑i İlâhi’yle bertaraf eder. Derler: Yâ Rabbenâ! Buyurun, ne için bizi istihdam edersen et. Hakkımız sana itâattir. Her yaptığın şey de haktır.” İşte, cümlelerindeki üslûbun haşmetine bak, dikkat et.
Hem meselâ: ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
İşte, şu âyetin bahr‑i belâğatından bir katreye işâret için, bir üslûbunu bir temsîl âyinesinde göstereceğiz. Nasıl bir harb‑i umumî’de, bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna Ateş kes!” ve hücum eden diğer bir ordusuna Dur!” der, emreder. O ânda ateş kesilir, hücum durur. İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfelü's‑sâfilîne giden o edebsiz zâlimler cezalarını buldular!” der.
Aynen öyle de: Pâdişah‑ı Bî-misâl, kavm‑i Nuh’un mahvı için semâvât ve arza emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra fermân ediyor: Ey arz! Suyunu yut. Ey semâ! Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın başında memur‑u İlâhî’nin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zâlimler cezalarını buldular.” İşte şu üslûbun ulviyetine bak. Zemin ve gök iki mutî' asker gibi emir dinler, itâat ederler.” diyor. İşte şu üslûb işâret eder ki, insanın isyanından kâinât kızıyor. Semâvât ve arz hiddete geliyorlar. Ve şu işâretle der ki: Yer ve gök iki mutî' asker gibi emirlerine bakan bir Zât’a isyan edilmez, edilmemeli…” Dehşetli bir zecri ifâde eder.
505
İşte tûfân gibi bir hâdise‑i umumiyeyi bütün netâiciyle, hakàikıyla birkaç cümlede îcâzlı, i'câzlı, cemâlli, icmâlli bir tarzda beyân eder. Şu denizin sâir katrelerini şu katreye kıyâs et.
Şimdi kelimelerin penceresiyle gösterdiği üslûba bak. Meselâ: ﴿وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ ’deki ﴿كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ kelimesine bak, ne kadar latîf bir üslûbu gösteriyor. Şöyle ki: Kamer’in bir menzili var ki, Süreyyâ yıldızlarının dâiresidir. Kamer’i, hilâl vaktinde hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbih eder. Şu teşbih ile, semânın yeşil perdesi arkasında güyâ bir ağaç bulunuyor gibi beyaz, sivri, nurânî bir dalı, perdeyi yırtıp başını çıkarıp, Süreyyâ o dalın bir salkımı gibi ve sâir yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak işitenin hayâlî olan gözüne göstermekle medâr‑ı maîşetlerinin en mühimmi hurma ağacı olan sahrâ‑nişînlerin nazarında ne kadar münâsib, güzel, latîf, ulvî bir üslûb‑u ifâde olduğunu zevkin varsa anlarsın.
Meselâ: Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde isbât edildiği gibi, ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ’deki تَجْر۪ي kelimesi şöyle bir üslûb‑u àlîye pencere açar. Şöyle ki: تَجْر۪ي lafzıyla yani Güneş döner.” tâbiriyle kış ve yaz, gece ve gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât‑ı Kudret-i İlâhiye’yi ihtar ile Sâni'in azametini ifhâm eder ve o mevsimlerin sahifelerinde kalem‑i kudretin yazdığı Mektûbat‑ı Samedâniye’ye nazarı çevirir. Hàlık‑ı Zülcelâl’in hikmetini i'lâm eder.
506
﴿وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا Yani, lamba tâbiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki: Şu âlem bir saray ve içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenât ve mat'ûmât ve levâzımat olduğunu ve Güneş dahi musahhar bir mumdâr olduğunu ihtar ile Sâni'in haşmetini ve Hàlık’ın ihsânını ifhâm ederek tevhide bir delil gösterir ki; müşriklerin en mühim, en parlak ma'bûd zannettikleri Güneş, musahhar bir lamba, câmid bir mahlûktur. Demek سِرَاجًا tâbirinde Hàlık’ın Azamet‑i Rubûbiyet’indeki Rahmetini ihtar eder. Rahmetin vüs'atindeki ihsânını ifhâm eder ve o ifhâmda saltanatının haşmetindeki keremini ihsâs eder ve bu ihsâsta vahdâniyeti i'lâm eder ve ma'nen der: Câmid bir sirâc‑ı musahhar, hiçbir cihette ibâdete lâyık olamaz.”
Hem cereyan‑ı تَجْر۪ي tâbirinde gece‑gündüzün, kış ve yazın dönmelerindeki tasarrufât‑ı muntazama-i acîbeyi ihtar eder ve o ihtarda Rubûbiyet’inde münferid bir Sâni'in azamet‑i kudretini ifhâm eder. Demek Şems ve Kamer noktalarından beşerin zihnini gece ve gündüz, kış ve yaz sahifelerine çevirir ve o sahifelerde yazılan hâdisâtın satırlarına nazar‑ı dikkati celbeder. Evet Kur'ân, Güneş’ten Güneş için bahsetmiyor. Belki, onu ışıklandıran Zât için bahsediyor. Hem, Güneş’in insana lüzumsuz olan mâhiyetinden bahsetmiyor. Belki, Güneş’in vazifesinden bahsediyor ki; san'at‑ı Rabbâniye’nin intizamına bir zenberek ve hilkat‑i Rabbâniye’nin nizâmına bir merkez, hem Nakkàş‑ı Ezelî’nin gece‑gündüz ipleriyle dokuduğu eşyadaki san'at‑ı Rabbâniye’nin insicamına bir mekik vazifesini yapıyor.
Daha sâir kelimât‑ı Kur'âniye’yi bunlara kıyâs edebilirsin. Âdeta basit, me'lûf birer kelime iken, latîf mânâların definelerine birer anahtar vazifesini görüyor.
İşte ekseriyetle üslûb‑u Kur'ân’ın geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki, bazen bir bedevî Arab bir tek kelâma meftûn olur, müslüman olmadan secdeye giderdi. Bir bedevî ﴿فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ kelâmını işittiği ânda secdeye gitti. Ona dediler: Müslüman oldun?” Yok dedi, Ben şu kelâmın belâğatına secde ediyorum.”
507
Dördüncü Nokta
Lafzındaki fesâhat‑i hàrikasıdır. Evet Kur'ân, ma'nen üslûb‑u beyân cihetiyle fevkalâde belîğ olduğu gibi, lafzında gayet selîs bir fesâhati vardır. Fesâhatin kat'î vücûduna, usandırmaması delildir ve fesâhatin hikmetine, fenn‑i beyân ve maânînin dâhî ulemâsının şehâdetleri bir bürhân‑ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekerâtta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme‑i Kur'ân onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ‑i zemzem gibi lezîz geliyor.
Usandırmamasının sırr‑ı hikmeti şudur ki: Kur'ân, kulûba kût ve gıdâ ve ukùle kuvvet ve gınâ ve rûha ve ziyâ ve nüfûsa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Her gün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek, usandıracak. Demek Kur'ân, hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hàrika bir fesâhat olduğundandır ki, usandırmıyor. Dâima gençliğini muhâfaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhâfaza ediyor. Hattâ Kureyş’in rüesâsından müdakkik bir belîğ, müşrikler tarafından, Kur'ân’ı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki, kelâm‑ı beşere benzemez. Ben şâirleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâ'ımızı kandırmak için sihir demeliyiz.” İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in en muannid düşmanları bile fesâhatinden hayran oluyorlar.
Kur'ân‑ı Hakîm’in âyetlerinde, kelâmlarında, cümlelerinde fesâhatin esbâbını izâh çok uzun gider. Onun için sözü kısa kesip yalnız nümûne olarak bir âyetteki hurûf‑u hecâiyenin vaziyetiyle hâsıl olan bir selâset ve fesâhat‑i lafziyeyi ve o vaziyetten parlayan bir lem'a‑i i'câzı göstereceğiz.
İşte ﴿ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْ ilâ âhir
508
İşte şu âyette, bütün hurûf‑u hecâ mevcûddur. Bak ki; sakîl, ağır bütün aksâm‑ı hurûf, beraber olduğu hâlde selâsetini bozmamış. Belki, bir revnâk ve muhtelif tellerden mütenâsib, mütesânid bir nağme‑i fesâhat katmış.
Hem şu lem'a‑i i'câza dikkat et ki; hurûf‑u hecâ’dan (ى) ile (ا) en hafif ve birbirine kalbolduğu için iki kardeş gibi herbirisi yirmibir kere tekrarı var. (م)ile (ن) (Hâşiye‑1) birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için herbirisi otuzüçer defa zikredilmiştir. (ص، س، ش) mahreççe, sıfatça, savtça kardeş oldukları için herbiri üç defa; (ع ، غ) kardeş oldukları hâlde (ع) daha hafif altı defa; (غ) sıkleti için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir. (ط، ظ ، ذ ، ز) mahreççe, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için herbirisi ikişer defa; (ل) ve (ا) ile beraber ikisi (لا) sûretinde ittihâd ettikleri ve (ا)(لا) sûretinde hissesi (ل)’ın yarısıdır. Onun için (ل) kırkiki defa, (ا) onun yarısı olarak yirmibir defa zikredilmiştir. (Hemze) (ه)ile mahreççe kardeş oldukları için (hemze) (Hâşiye‑2) onüç, (ه) bir derece daha hafif olduğu için ondört defa; (ق ، ف ، ك) kardeş oldukları için (ق)’ın bir noktası fazla olduğu için (ق) on, (ف) dokuz, (ك) on, (ب) dokuz, (ت)oniki, (ت)’nin derecesi üç olduğu için oniki defa zikredilmiştir.(ر)(ل)’ın kardeşidir. Fakat ebced hesabıyla (ر) ikiyüz, (ل) otuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için altı derece aşağı düşmüştür. Hem (ر) telaffuzca tekerrür ettiğinden sakîl olup yalnız altı defa zikredilmiştir.(خ ، ح ، ث ، ض) sıkletleri ve bazı cihât‑ı münâsebât için birer defa zikredilmiştir. (و)(ه)’den ve (hemze)’den daha hafif ve (ى)’dan ve (ا)’ten daha sakîl olduğu için onyedi defa, sakîl (hemze)’den dört derece yukarı, hafif (ا)’ten dört derece aşağı zikredilmiştir.
509
İşte şu hurûfun bu zikrinde hàrikulâde bu vaziyet‑i muntazama ile ve o münâsebet‑i hafiye ile ve o güzel intizam ve o dakîk ve ince nazm ve insicam ile iki kere iki dört eder derecede gösterir ki, beşer fikrinin haddi değil ki, şunu yapabilsin. Tesâdüf ise; muhâldir ki, ona karışsın. İşte şu vaziyet‑i hurûftaki intizam‑ı acîb ve nizâm‑ı garîb, selâset ve fesâhat‑i lafziyeye medâr olduğu gibi daha gizli çok hikmetleri bulunabilir. Mâdem hurûfâtında böyle intizam gözetilmiş; elbette kelimelerinde, cümlelerinde, mânâlarında öyle esrârlı bir intizam, öyle envârlı bir insicam gözetilmiş ki; göz görse Mâşâallâh, akıl anlasa Bârekallâh diyecek.
Beşinci Nokta
Beyânındaki berâattır. Yani, tefevvuk ve metânet ve haşmettir. Nasıl ki; nazmında cezâlet, lafzında fesâhat, mânâsında belâğat, üslûbunda bedâat var; beyânında dahi fâik bir berâat vardır. Evet terğîb ve terhîb, medh ve zemm, isbât ve irşad, ifhàm ve ifhâm gibi bütün aksâm‑ı kelâmiyede ve tabakàt‑ı hitâbiyede beyânât‑ı Kur'âniye en yüksek mertebededir. Meselâ:
Makam‑ı terğîb ve teşvikte hadsiz misâllerinden, meselâ: Sûre‑i ﴿هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ’de beyânâtı, (Hâşiye) âb‑ı kevser gibi hoş, selsebil çeşmesi gibi selâsetle akar, Cennet meyveleri gibi tatlı, hûri libâsı gibi güzeldir.
510
Makam‑ı terhîb ve tehdidde pek çok misâllerinden meselâ: ﴿هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ الْغَاشِيَةِSûresi’nin başında beyânât‑ı Kur'âniye ehl‑i dalâletin sımahında kaynayan rasas gibi, dimağında yakan ateş gibi, damağında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran Cehennem gibi, midesinde acı, dikenli darî' gibi te'sir eder. Evet bir Zât’ın tehdidini gösteren Cehennem gibi bir azâb memuru, öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ söylemesi, söyletmesi, O Zât’ın terhîbi ne derece dehşetli olduğunu gösterir.
Makam‑ı medhin binler misâllerinden, başında Elhamdülillâh olan beş sûrede beyânât‑ı Kur'âniye güneş gibi parlak, (Hâşiye) yıldız gibi zînetli, semâvât ve zemin gibi haşmetli, melekler gibi sevimli, dünyada yavrulara rahmet gibi şefkatli, âhirette Cennet gibi güzeldir.
Makam‑ı zemm ve zecirde binler misâllerinden meselâ: ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا âyetinde zemmi altı derece zemmeder. Gıybetten altı derece şiddetle zecreder. Şöyle ki: Ma'lûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) mânâsındadır. O sormak mânâsı su gibi âyetin bütün kelimelerine girer.
İşte birinci hemze ile der : Âyâ, suâl ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki; bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?”
İkincisi: يُحِبُّ lafzı ile der: Âyâ, sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfûr bir işi sever?”
Üçüncüsü: اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemâatten hayatını alan hayat‑ı ictimâiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabûl eder?”
Dördüncüsü: اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalamayı yapıyorsunuz?”
511
Beşincisi: ﴿اَخ۪يهِ kelimesiyle der: Hiç rikkat‑i cinsiyeniz, hiç sıla‑i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs‑ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Hiç aklınız yok mu ki, kendi a'zânızı kendi dişinizle dîvâne gibi ısırıyorsunuz?”
Altıncısı: مَيْتًا kelâmıyla der: Vicdânınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir hâlde bir kardeşine karşı etini yemek gibi en müstekreh bir yapılıyor?”
Demek zemm ve gıybet, aklen, kalben ve insaniyeten ve vicdânen ve fıtraten ve asabiyeten ve milliyeten mezmûmdur. İşte bak! Nasıl ki şu âyet, îcâzkârâne altı mertebe zemmi zemmetmekle i'câzkârâne altı derece o cürümden zecreder
Makam‑ı isbâtta binler misâllerinden meselâ: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ’de, haşri isbât ve istib'âdı izâle için öyle bir tarzda beyân eder ki, fevkınde isbât olamaz. Şöyle ki: Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikat’inde, Yirmiikinci Söz’ün Altıncı Lem'ası’nda isbât ve izâh edildiği gibi; her bahar mevsiminde ihyâ‑yı arz keyfiyetinde üçyüzbin tarzda haşrin nümûnelerini nihâyet derecede girift, birbirine karıştırdığı hâlde nihâyet derecede intizam ve temyiz ile nazar‑ı beşere gösteriyor ki, bunları böyle yapan Zât’a, haşir ve kıyâmet ağır olamaz, der. Hem zeminin sahifesinde yüzbinler envâ'ı, beraber birbiri içinde kalem‑i kudretiyle hatâsız, kusursuz yazmak, bir tek Vâhid‑i Ehad’in sikkesi olduğundan, şu âyetle güneş gibi vahdâniyeti isbât etmekle beraber, güneşin tulû' ve gurûbu gibi kolay ve kat'î, kıyâmet ve haşri gösterir. İşte كَيْفَ lafzındaki keyfiyet noktasında şu hakikati gösterdiği gibi, çok sûrelerde tafsîl ile zikreder.
512
Meselâ: Sûre‑i ﴿قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ ’de öyle parlak ve güzel ve şirin ve yüksek bir beyânla haşri isbât eder ki, baharın gelmesi gibi kat'î bir sûrette kanâat verir. İşte bak; kâfirlerin, çürümüş kemiklerin dirilmesini inkâr ederek Bu acîbdir, olamaz.” demelerine cevaben: ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ…الخ﴿كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ’a kadar fermân ediyor. Beyânı su gibi akıyor, yıldızlar gibi parlıyor. Kalbe hurma gibi hem lezzet, hem zevk veriyor, hem rızk oluyor.
Hem makam‑ı isbâtın en latîf misâllerinden ﴿يٰسٓ ❋ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ ❋ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ der. Yani, Hikmetli Kur'ân’a kasem ederim. Sen resûllerdensin.” Şu kasem işâret eder ki: Risalet’in hücceti o derece yakìnî ve haktır ki, hakkâniyette makam‑ı ta'zîm ve hürmete çıkmış ki, onunla kasem ediliyor. İşte şu işâret ile der: Sen Resûl’sün. Çünkü, senin elinde Kur'ân var. Kur'ân ise, haktır ve Hakk’ın kelâmıdır. Çünkü, içinde hakîki hikmet, üstünde sikke‑i i'câz var.”
Hem makam‑ı isbâtın îcâzlı ve i'câzlı misâllerinden şu; ﴿قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ❋ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ
513
Yani: İnsan der: Çürümüş kemikleri kim diriltecek? Sen, de: Kim onları bidâyeten inşâ edip hayat vermiş ise, o diriltecek!”
Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nin üçüncü temsîlinde tasvir edildiği gibi; bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: Şu zât, efrâdı, istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar. Tabur nizâmı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: İnanmam.” ne kadar dîvânece bir inkâr olduğunu bilirsin.
Aynen onun gibi; hiçten, yeniden ordu‑misâl bütün hayvanat ve sâir zîhayatın tabur‑misâl cesedlerini kemâl‑i intizamla ve mîzan‑ı hikmetle o bedenlerin zerrâtını ve letâifini emr‑i kün feyekûn ile kaydedip yerleştiren ve her karnda hattâ her baharda rû‑yi zeminde yüzbinler ordu‑misâl zevi'l‑hayat envâ'larını, tâifelerini icâd eden bir Zât‑ı Kadîr-i Alîm, tabur‑misâl bir cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle tanışmış zerrât‑ı esâsiye ve eczâ‑yı asliyeyi bir sayha ile Sûr‑u İsrâfil’in borusu ile nasıl toplayabilir? İstib'âd sûretinde denilir mi! Denilse, eblehçesine bir dîvâneliktir.
Makam‑ı irşadda beyânât‑ı Kur'âniye o derece müessir ve rakìktir ve o derece mûnis ve şefîktir ki; şevk ile rûhu, zevk ile kalbi, aklı merakla ve gözü yaşla doldurur. Binler misâllerinden yalnız şu: ﴿ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً…الخ
Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üçüncü âyet mebhasında isbât ve izâh edildiği gibi, Benî‑İsrail’e der: Mûsa Aleyhisselâm’ın asâsı gibi bir mu'cizesine karşı sert taş, oniki gözünden çeşme gibi yaş akıttığı hâlde, size ne olmuş ki; Mûsa Aleyhisselâm’ın bütün mu'cizâtına karşı lâkayd kalıp gözünüz kuru, yaşsız, kalbiniz katı, ateşsiz duruyor?” O Söz’de şu mânâ‑yı irşadî izâh edildiği için oraya havâle ederek burada kısa kesiyorum.
Makam‑ı ifhàm ve ilzamda binler misâllerinden yalnız şu iki misâle bak.
514
Birinci misâl: ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Yani: Eğer bir şübheniz varsa, size yardım edecek, şehâdet edecek bütün büyüklerinizi ve tarafdârlarınızı çağırınız. Bir tek sûresine bir nazîre yapınız.” İşârâtü'l‑İ'câzda izâh ve isbât edildiği için burada yalnız icmâline işâret ederiz. Şöyle ki Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân diyor:
Ey ins ve cin! Eğer Kur'ân, Kelâm‑ı İlâhî olduğunda şübheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydân, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü'l‑Emîn dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kırâat ve kitabet görmemiş bir ümmîden bu Kur'ân gibi bir kitab getiriniz; yaptırınız.
Bunu yapamazsanız, haydi ümmî olmasın; en meşhûr bir edîb, bir âlim olsun.
Bunu da yapamazsanız, haydi bir tek olmasın; bütün büleğânız, hutebânız, belki bütün geçmiş belîğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek edîblerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur'ân’a bir nazîre yapınız.
Bunu da yapamazsanız, haydi, kàbil‑i taklid olmayan hakàik‑ı Kur'âniye’den ve manevî çok mu'cizâtından kat'‑ı nazar, yalnız nazmındaki belâğatına nazîre olarak bir eser yapınız.”
﴿فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه۪ مُفْتَرَيَاتٍ ilzamıyla der: Haydi sizden mânânın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyât ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.
Bunu da yapamıyorsanız. Haydi bütün Kur'ân kadar olmasın, yalnız ﴿بِعَشْرِ سُوَرٍ on sûresine nazîre getiriniz.
Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi bir tek sûresine nazîre getiriniz.
515
Bu da çoktur. Haydi kısa bir sûresine bir nazîre ibraz ediniz. Hattâ, mâdem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz hâlde çünkü: Haysiyet ve nâmusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz, buna nazîre getirmekle kurtulabilir. Yoksa dünyada haysiyetsiz, nâmussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve âhirette ﴿فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ işâretiyle Cehennem’de haps‑i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle beraber ateşe odunluk edeceksiniz. Hem mâdem sekiz mertebe aczinizi anladınız; elbette sekiz defa, Kur'ân dahi mu'cize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Ya îmâna geliniz veyâhut susunuz, Cehennem’e gidiniz!”
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın makam‑ı ifhàmdaki ilzamına bak ve de: لَيْسَ بَعْدَ بَيَانِ الْقُرْاٰنِ بَيَانٌ Evet, Beyân‑ı Kur'ân’dan sonra beyân olamaz ve hâcet kalmaz.”
İkinci Misâl: ﴿فَذَكِّرْ فَمَٓا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ ❋ اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ ❋ قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّص۪ينَ ❋ اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ❋ اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ ❋ فَلْيَأْتُوا بِحَد۪يثٍ مِثْلِه۪ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَ ❋ اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ ❋ اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ ❋ اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ ❋ اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ ف۪يهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ❋ اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ ❋ اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ ❋ اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ ❋ اَمْ يُر۪يدُونَ كَيْدًا فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَك۪يدُونَ ❋ اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
516
İşte şu âyâtın binler hakikatlerinden yalnız beyân‑ı ifhàmiyeye misâl için bir hakikatini beyân ederiz. Şöyle ki: اَمْ ، اَمْ lafzıyla onbeş tabaka istifhâm‑ı inkârî-i taaccübî ile ehl‑i dalâletin bütün aksâmını susturur ve şübehâtın bütün menşe'lerini kapatır. Ehl‑i dalâlet için içine girip saklanacak şeytânî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde‑i dalâlet bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı bırakmıyor, başını eziyor.
Herbir fıkrada bir tâifenin hülâsa‑i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tâbir ile ibtal eder, ya butlânı zâhir olduğundan sükûtla butlânını bedâhete havâle eder veya başka âyetlerde tafsîlen reddedildiği için burada mücmelen işâret eder. Meselâ: Birinci fıkra ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُ âyetine işâret eder. Onbeşinci fıkra ise, ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetine remzeder. Daha sâir fıkraları buna kıyâs et.
517
Şöyle ki: Başta diyor: Ahkâm‑ı İlâhiye’yi tebliğ et. Sen kâhin değilsin; zîra kâhinin sözleri karışık ve tahminîdir. Seninki, hak ve yakìnîdir. Mecnûn olamazsın, düşmanın dahi senin kemâl‑i aklına şehâdet eder.”
﴿اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ Âyâ, acaba muhâkemesiz âmî kâfirler gibi, sana şâir mi diyorlar! Senin helâketini mi bekliyorlar. Sen, de: Bekleyiniz. Ben de bekliyorum.’ Senin parlak büyük hakikatlerin, şiirin hayâlâtından münezzeh ve tezyînâtından müstağnîdir.”
﴿اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَا Yâhut; acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi Aklımız bize yeter.’ deyip sana ittibâ'dan istinkâf ederler! Hâlbuki; akıl ise, sana ittibâ'ı emreder. Çünkü; bütün dediğin ma'kuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.”
﴿اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ Yâhut; inkârlarına sebeb, tâğî zâlimler gibi, Hakk’a serfürû etmemeleri midir? Hâlbuki mütecebbir zâlimlerin rüesâları olan Fir'avunların, Nemrudların âkıbetleri ma'lûmdur.”
﴿اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ Veyâhut; yalancı, vicdânsız münâfıklar gibi Kur'ân senin sözlerindir.’ diye seni ittiham ediyorlar! Hâlbuki şimdiye kadar Muhammedü'l‑Emîn diyerek içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı. Demek onların îmâna niyetleri yoktur. Yoksa Kur'ân’ın âsâr‑ı beşeriye içinde bir nazîrini bulsunlar.”
﴿اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ Veyâhut; kâinâtı abes ve gayesiz i'tikàd eden felâsife‑i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Hàlık’sız zannediyorlar! Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar ki, kâinât baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir ve mevcûdât, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır ve evâmir‑i İlâhiye’ye musahharlardır.”