Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
695

İkinci Maksad

Kıyâmet ve mevt‑i dünya ve hayat‑ı âhiret hakkındadır
Şu maksadın dört esâsı ve bir mukaddime‑i temsîliyesi vardır.

Mukaddime

Nasıl ki bir saray veya bir şehir hakkında biri da'vâ etse: Şu saray veya şehir, tahrib edilip yeniden muhkem bir sûrette bina ve tamir edilecektir.” Elbette onun da'vâsına karşı altı suâl terettüb eder.
Birincisi: Niçin tahrib edilecek? Sebeb ve muktazî var mıdır?” Eğer, Evet var.” diye isbât etti.
İkincisi: Şöyle bir suâl gelir ki: Bunu tahrib edip, tamir edecek usta muktedir midir? Yapabilir mi?” Eğer, Evet yapabilir.” diye isbât etti.
Üçüncüsü: Şöyle bir suâl gelir ki: Tahribi mümkün müdür? Hem, sonra tahrib edilecek midir?” Eğer, Evet diye imkân‑ı tahribi, hem vukû'unu isbât etse, iki suâl daha ona vârid olur ki:
Acaba şu acîb saray veya şehrin tamiri mümkün müdür?
Mümkün olsa, acaba tamir edilecek midir?”
Eğer, Evet diye bunları da isbât etse; o vakit bu mes'elenin hiçbir cihette hiçbir köşesinde bir delik, bir menfez kalmaz ki, şek ve şübhe ve vesvese girebilsin.
İşte şu temsîl gibi; dünya sarayının, şu kâinât şehrinin tahrib ve tamiri için muktazî var Fâil ve ustası muktedir Tahribi mümkün ve vâki olacak Tamiri mümkün ve vâki olacaktır. İşte şu mes'eleler birinci esâstan sonra isbât edilecektir.
696

Birinci Esâs

Rûh, kat'iyyen bâkîdir. Birinci maksaddaki melâike ve rûhânilerin vücûdlarına delâlet eden hemen bütün deliller, şu mes'elemiz olan bekà‑i rûh’a dahi delildirler. Bence mes'ele o kadar kat'îdir ki, fazla beyân abes olur. Evet, şu âlem‑i berzahta, âlem‑i ervâhta bulunan ve âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervâh‑ı bâkiye kafileleri ile bizim mâbeynimizdeki mesâfe o kadar ince ve kısadır ki, bürhân ile göstermeğe lüzum kalmaz.
Hadd ü hesaba gelmeyen ehl‑i keşfin ve şühûdun onlarla temâs etmeleri, hattâ ehl‑i keşfi'l-kubûrun onları görmeleri, hattâ bir kısım avâmın da onlarla muhâbereleri ve umumun da rüya‑yı sâdıkada onlarla münâsebet peydâ etmeleri, muzâaf tevâtür sûretinde âdeta beşerin ulûm‑u müteârifesi hükmüne geçmiştir. Fakat şu zamanda maddiyûn fikri herkesi sersem ettiğinden, en bedîhî bir şeyde zihinlere vesvese vermiş.
İşte şöyle vesveseleri izâle için hads‑i kalbînin ve iz'ân‑ı aklînin pek çok menba'larından bir mukaddime ile dört menba'ına işâret edeceğiz.

Mukaddime

Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati’nde isbât edildiği gibi; ebedî, sermedî, misilsiz bir cemâl, elbette âyinedâr müştâkının ebediyetini ve bekàsını ister. Hem kusursuz, ebedî bir kemâl‑i san'at, mütefekkir dellâlının devamını taleb eder. Hem nihâyetsiz bir rahmet ve ihsân, muhtaç müteşekkirlerinin devam‑ı tena'umlarını iktiza eder.
İşte o âyinedâr müştâk, o dellâl mütefekkir, o muhtaç müteşekkir; en başta rûh‑u insanîdir. Öyle ise; ebedü'l‑âbâd yolunda o cemâl, o kemâl, o rahmete refâkat edecek, bâkî kalacaktır.
697
Yine Onuncu Söz’ün Altıncı Hakikati’nde isbât edildiği gibi; değil rûh‑u beşer, hattâ en basit tabakàt‑ı mevcûdât dahi fenâ için yaratılmamışlar; bir nev'i bekàya mazhardırlar. Hattâ rûhsuz, ehemmiyetsiz bir çiçek dahi vücûd‑u zâhirîden gitse, bin vecihle bir nev'i bekàya mazhardır. Çünkü; sûreti, hadsiz hâfızalarda bâkî kalır. Kanun‑u teşekkülâtı, yüzer tohumcuklarında bekà bulup devam eder. Mâdem bir parçacık rûha benzeyen o çiçeğin kanun‑u teşekkülü, timsâl‑i sûreti, bir Hafîz‑i Hakîm tarafından ibkà ediliyor. Dağdağalı inkılâblar içinde kemâl‑i intizam ile zerrecikler gibi tohumlarında muhâfaza edilir, bâkî kalır Elbette gayet cem'iyetli ve gayet yüksek bir mâhiyete mâlik ve haricî vücûd giydirilmiş ve zîşuûr ve zîhayat ve nurânî kanun‑u emrî olan rûh‑u beşer, ne derece kat'iyyetle bekàya mazhar ve ebediyetle merbût ve sermediyetle alâkadar olduğunu anlamazsan, nasıl Zîşuûr bir insanım diyebilirsin?
Evet, koca bir ağacın bir derece rûha benzeyen programını ve kanun‑u teşekkülâtını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte dercedip muhâfaza eden bir Zât‑ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât‑ı Hafîz-i Bîzevâl hakkında Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder?” denilir mi!

Birinci Menba'

Enfüsîdir. Yani, herkes hayatına ve nefsine dikkat etse bir rûh‑u bâkîyi anlar. Evet, herbir rûh, kaç sene yaşamış ise; o kadar beden değiştirdiği hâlde, bilbedâhe aynen bâkî kalmıştır. Öyle ise: mâdem cesed, gelip geçicidir mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi rûhun bekàsına te'sir etmez ve mâhiyetini de bozmaz. Yalnız, müddet‑i hayatta tedrîcî cesed libâsını değiştiriyor; mevtte ise, birden soyunur.
Gayet kat'î bir hads ile belki müşâhede ile sâbittir ki; cesed, rûh ile kàimdir. Öyle ise; rûh, onun ile kàim değildir. Belki rûh, binefsihî kàim ve hâkim olduğundan cesed istediği gibi dağılıp toplansın, rûhun istiklâliyetine halel vermez. Belki cesed, rûhun hânesi ve yuvasıdır, libâsı değil. Belki rûhun libâsı, bir derece sâbit ve letâfetçe rûha münâsib bir gılâf‑ı latîfi ve bir beden‑i misâlîsi vardır. Öyle ise; mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz; yuvasından çıkar, beden‑i misâlîsini giyer.
698

İkinci Menba'

Âfâkîdir. Yani, mükerrer müşâhedât ve müteaddid vâkıât ve kerrât ile münâsebâttan neş'et eden bir nev'i hükm‑ü tecrübîdir. Evet, tek bir rûhun ba'de'l‑memât bekàsı anlaşılsa, şu rûh nev'inin külliyetle bekàsını istilzam eder. Zîra fenn‑i mantıkça kat'îdir ki: Zâtî bir hàssa, bir tek ferdde görünse bütün efrâdda dahi o hàssanın vücûduna hükmedilir; çünkü, zâtîdir. Zâtî olsa her ferdde bulunur.
Hâlbuki değil bir ferd, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba hasra gelmez müşâhedâta istinâd eden âsâr ve bekà‑i ervâha delâlet eden emârât, o derece kat'îdir ki; bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur, o insanların vücûdlarına hiç vehim hâtıra gelmez; öyle de, şübhe kabûl etmez ki; şimdi âlem‑i melekût ve ervâhta, ölmüş, vefât etmiş insanların ervâhı, pek çok kesretle vardır ve bizimle münâsebetdârdırlar. Manevî hedâyâmız onlara gidiyor, onların nurânî feyizleri de bizlere geliyor.
Hem hads‑i kat'î ile vicdânen hissedilebilir ki; insan öldükten sonra esâslı bir ciheti bâkîdir. O esâs ise, rûhtur. Rûh ise, tahrib ve inhilâle ma'rûz değil. Çünkü; basittir, vahdeti var. Tahrib ve inhilâl ve bozulmak ise, kesret ve terkîb edilmiş şeylerin şe'nidir. Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hayat, kesrette bir tarz‑ı vahdeti te'min eder, bir nev'i bekàya sebebiyet verir.
Demek vahdet ve bekà, rûhta esâstır ki, ondan kesrete sirâyet eder. Rûhun fenâsı, ya tahrib ve inhilâl iledir. O tahrib ve inhilâl ise; vahdet yol vermez ki girsin, besâtet bırakmaz ki bozsun. Veyâhut i'dâm iledir. İ'dâm ise; Cevvâd‑ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsâade etmez ve nihâyetsiz cûdu bırakmaz ki, verdiği ni'met‑i vücûdu, o ni'met‑i vücûda pek müştâk ve lâyık olan rûh‑u insanîden geri alsın.
699

Üçüncü Menba'

Rûh; zîhayat, zîşuûr, nurânî, vücûd‑u haricî giydirilmiş, câmi', hakikatdâr, külliyet kesbetmeğe müstaid bir kanun‑u emrîdir. Hâlbuki; en zaîf olan kavânîn‑i emriye, sebat ve bekàya mazhardırlar. Çünkü; dikkat edilse, ma'rûz‑u tağayyür olan bütün nev'ilerde birer hakikat‑i sâbite vardır ki, bütün tağayyürât ve inkılâbât ve etvâr‑ı hayat içinde yuvarlanarak sûretler değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâkî kalıyor.
İşte herbir şahs‑ı insanî, mâhiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuûruyla ve umumî tasavvurâtıyla bir şahıs iken, bir nev' hükmüne geçmiştir. Bir nev'e gelen ve cârî olan kanun, o şahs‑ı insanîde dahi cârîdir.
Mâdem Fâtır‑ı Zülcelâl, insanı, câmi' bir âyine ve küllî bir ubûdiyetle ve ulvî bir mâhiyetle yaratmıştır. Her ferddeki hakikat‑i rûhiye, yüzbinler sûret değiştirse, İzn‑i Rabbânî ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise; o şahs‑ı insanînin hakikat‑i zîşuûru ve unsur‑u zîhayatı olan rûhu dahi, Allah’ın emriyle, izni ile ve ibkàsıyla dâima bâkîdir.

Dördüncü Menba'

Rûha bir derece müşâbih ve ikisi de âlem‑i emirden ve irâdeden geldiklerinden masdar itibariyle rûha bir derece muvâfık, fakat yalnız vücûd‑u hissî olmayan nev'ilerde hükümrân olan kavânîne dikkat edilse ve o nâmuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun‑u emrî, vücûd‑u haricî giyse idi, o nev'ilerin birer rûhu olurdu. Hâlbuki o kanun dâima bâkîdir, dâima müstemir, sâbittir. Hiçbir tağayyürât ve inkılâbât, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ; bir incir ağacı ölse, dağılsa onun rûhu hükmünde olan kanun‑u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâkî kalır.
İşte mâdem en âdi ve zaîf emrî kanunlar dahi böyle bekà ile, devam ile alâkadardır; elbette rûh‑u insanî, değil yalnız bekà ile, belki ebedü'l‑âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünkü; rûh dahi Kur'ân’ın nassı ile ﴿قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي fermân‑ı celîli ile; âlem‑i emirden gelmiş bir kanun‑u zîşuûr ve bir nâmus‑u zîhayattır ki, Kudret‑i Ezeliye, ona vücûd‑u haricî giydirmiş.
700
Demek, nasıl ki sıfat‑ı irâdeden ve âlem‑i emirden gelen şuûrsuz kavânîn, dâima veya ağleben bâkî kalıyor; aynen onların bir nev'i kardeşi ve onlar gibi sıfat‑ı irâdenin tecellîsi ve âlem‑i emirden gelen rûh, bekàya mazhar olmak daha ziyâde kat'îdir, lâyıktır. Çünkü; zîvücûddur, hakikat‑i hariciye sâhibidir. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Çünkü; zîşuûrdur. Hem onlardan daha dâimîdir, daha kıymetdârdır. Çünkü; zîhayattır.

İkinci Esâs

Saâdet‑i ebediyeye muktazî vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil‑i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harâb‑ı âlem, mevt‑i dünya mümkündür. Hem vâki olacaktır. Yeniden ihyâ‑yı âlem ve haşir, mümkündür. Hem vâki olacaktır. İşte bu altı mes'eleyi, birer birer aklı iknâ edecek muhtasar bir tarzda beyân edeceğiz. Zâten Onuncu Söz’de kalbi, îmân‑ı kâmil derecesine çıkaracak derecede bürhânlar zikredilmiştir. Şurada ise; yalnız aklı iknâ edecek, susturacak, Eski Said’in Nokta Risalesi’ndeki beyânâtı tarzında bahsedeceğiz.
Evet saâdet‑i ebediyeye muktazî mevcûddur. O muktazînin vücûduna delâlet eden bürhân‑ı kat'î ON MENBA' VE MEDÂRdan süzülen bir hadstir.
Birinci Medâr: Dikkat edilse, şu kâinâtın umumunda bir nizâm‑ı ekmel, bir intizam‑ı kasdî vardır. Her cihette reşehât‑ı ihtiyar ve lemeât‑ı kasd görünür. Hattâ herşeyde bir nur‑u kasd, her şe'nde bir ziyâ‑yı irâde, her harekette bir lem'a‑i ihtiyar, her terkîbde bir şu'le‑i hikmet, semerâtının şehâdetiyle nazar‑ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet‑i ebediye olmazsa, şu esâslı nizâm, bir sûret‑i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esâssız bir nizâm olur. Nizâm ve intizamın rûhu olan maneviyat ve revâbıt ve niseb, hebâ olup gider. Demek, nizâmı nizâm eden, saâdet‑i ebediyedir. Öyle ise; nizâm‑ı âlem, saâdet‑i ebediyeye işâret ediyor.
701
İkinci Medâr: Hilkat‑i kâinâtta bir hikmet‑i tâmme görünüyor. Evet, inâyet‑i ezeliyenin timsâli olan Hikmet‑i İlâhiye, kâinâtın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizamı lisânı ile saâdet‑i ebediyeyi ilân eder.
Çünkü; saâdet‑i ebediye olmazsa, şu kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikmetleri, fâideleri, mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir. Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati, bu hakikati güneş gibi gösterdiğinden ona iktifâen burada ihtisar ederiz.
Üçüncü Medâr: Akıl ve hikmet ve istikrâ' ve tecrübenin şehâdetleri ile sâbit olan hilkat‑i mevcûdâttaki adem‑i abesiyet ve adem‑i isrâf, saâdet‑i ebediyeye işâret eder. Fıtratta isrâf ve hilkatte abesiyet olmadığına delil, Sâni'‑i Zülcelâl’in, herşeyin hilkatinde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sûreti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihâb etmesidir ve bazen bir şeyi, yüz vazife ile tavzif etmesidir ve bir ince şeye bin meyve ve gayeleri takmasıdır.
702
Mâdem isrâf yok ve abesiyet olmaz; elbette saâdet‑i ebediye olacaktır. Çünkü; dönmemek üzere adem, herşeyi abes eder, herşey isrâf olur. Umum fıtratta, ezcümle insanda, Fenn‑i Menâfiü'l-A'zâ şehâdetiyle sâbit olan adem‑i isrâf gösteriyor ki; insanda olan hadsiz isti'dâdât‑ı maneviye ve nihâyetsiz âmâl ve efkâr ve müyûlât dahi isrâf edilmeyecektir.
Öyle ise; insandaki o esâslı meyl‑i tekemmül, bir kemâlin vücûdunu gösterir ve o meyl‑i saâdet, saâdet‑i ebediyeye namzed olduğunu kat'î olarak ilân eder. Öyle olmazsa insanın mâhiyet‑i hakîkiyesini teşkil eden o esâslı maneviyat, o ulvî âmâl, hikmetli mevcûdâtın hilâfına olarak isrâf ve abes olur, kurur, hebâen gider. Şu hakikat, Onuncu Söz’ün Onbirinci Hakikati’nde isbât edildiğinden kısa kesiyoruz.
Dördüncü Medâr: Pek çok nev'ilerde, hattâ gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv‑i havada, hattâ insanın şahıslarında, müddet‑i hayatında değiştirdiği bedenler ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nev'i kıyâmet, bir kıyâmet‑i kübrânın tahakkukunu ihsâs ediyor, remzen haber veriyorlar.
Evet, meselâ; haftalık bizim saatimizin sâniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen; Allah’ın dünya denilen büyük saatindeki yevm, sene, ömr‑ü beşer, deverân‑ı dünya, birbirine mukaddime olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra subh‑u kıyâmet, o destgâhtan, o saat‑ı uzmâdan çıkacağını remzen haber veriyorlar.
Bir şahsın müddet‑i ömründe başına gelmiş birçok kıyâmet çeşitleri vardır. Her gece bir nev'i ölmekle, her sabah bir nev'i dirilmekle emârât‑ı haşrî gördüğü gibi, beş‑altı senede bil'ittifak bütün zerrâtını değiştirerek, hattâ bir senede iki defa tedrîcî bir kıyâmet ve haşir taklidini görmüş. Hem, hayvan ve nebât nev'ilerinde üçyüz binden ziyâde haşir ve neşir ve kıyâmet‑i nev'iyeyi her baharda müşâhede ediyor.
703
İşte bu kadar emârât ve işârât‑ı haşriye ve bu kadar alâmât ve rumûzât‑ı neşriye, elbette kıyâmet‑i kübrânın tereşşuhâtı hükmünde o haşre işâret ediyorlar. Bir Sâni'‑i Hakîm tarafından nev'ilerde böyle kıyâmet‑i nev'iyeyi, yani bütün nebâtât köklerini ve bir kısım hayvanları aynen baharda ihyâ etmek ve yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri gibi sâir bir kısım şeyleri aynıyla değil, misliyle iâde ederek bir nev'i haşir ve neşir yapmak; herbir şahs‑ı insanîde kıyâmet‑i umumiye içinde bir kıyâmet‑i şahsiyeye delil olabilir.
Çünkü; insanın bir tek şahsı, başkasının bir nev'i hükmündedir. Zîra fikir nuru, insanın âmâline ve efkârına öyle bir genişlik vermiş ki, mâzi ve müstakbeli ihâta eder. Dünyayı dahi yutsa tok olmaz. Sâir nev'ilerde ferdlerin mâhiyeti cüz'iyedir; kıymeti, şahsiyedir; nazarı, mahdûddur; kemâli, mahsurdur; lezzeti ve elemi, ânîdir. Beşerin ise, mâhiyeti ulviyedir; kıymeti gâliyedir; nazarı, âmmdır; kemâli, hadsizdir; manevî lezzeti ve elemi, kısmen dâimîdir.
Öyle ise; bilmüşâhede sâir nev'ilerde tekerrür eden bir çeşit kıyâmetler, haşirler; şu kıyâmet‑i kübrâ-yı umumiyede her şahs‑ı insanî aynıyla iâde edilerek haşredilmesine remz eder, haber verir. Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nde iki kere iki dört eder derecesinde kat'iyyet ile isbât edildiğinden burada ihtisar ederiz.
Beşinci Medâr: Beşerin cevher‑i rûhunda dercedilmiş gayr‑ı mahdûd isti'dâdât ve o isti'dâdâtta mündemic olan gayr‑ı mahsur kàbiliyetler ve o kàbiliyetlerden neş'et eden hadsiz meyiller ve o hadsiz meyillerden hâsıl olan nihâyetsiz emeller ve o nihâyetsiz emellerden tevellüd eden gayr‑ı mütenâhî efkâr ve tasavvurât‑ı insaniye; şu âlem‑i şehâdetin arkasında bulunan saâdet‑i ebediyeye elini uzatmış, ona gözünü dikmiş, o tarafa müteveccih olmuş olduğunu ehl‑i tahkîk görüyor.
İşte hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kat'î ve şedîd ve sarsılmaz meyl‑i saâdet-i ebediye, saâdet‑i ebediyenin tahakkukuna dair vicdâna bir hads‑i kat'î veriyor. Onuncu Söz’ün Onbirinci Hakikati, bu hakikati gündüz gibi gösterdiğinden kısa kesiyoruz.
704
Altıncı Medâr: Rahmânürrahîm olan şu mevcûdâtın Sâni'‑i Zülcemâl’inin rahmeti, saâdet‑i ebediyeyi gösteriyor. Evet ni'meti ni'met eden, ni'meti nıkmetlikten halâs eden ve mevcûdâtı, firâk‑ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan kurtaran saâdet‑i ebediyeyi, o rahmetin şe'nindendir ki; beşerden esirgemesin. Çünkü; bütün ni'metlerin re'si, reisi, gayesi, neticesi olan saâdet‑i ebediye verilmezse, dünya öldükten sonra âhiret sûretinde dirilmezse, bütün ni'metler nıkmetlere tahavvül ederler. O tahavvül ise, bilbedâhe ve bizzarûre ve umum kâinâtın şehâdetiyle muhakkak ve meşhûd olan Rahmet‑i İlâhiye’nin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Hâlbuki rahmet, güneşten daha parlak bir hakikat‑i sâbitedir.
Bak, rahmetin cilvelerinden ve latîf âsârından olan aşk ve şefkat ve akıl ni'metlerine dikkat et. Eğer firâk‑ı ebedî ve hicran‑ı lâyezâlîye, hayat‑ı insaniye incirâr edeceğini farzetsen görürsün ki; o latîf muhabbet, en büyük bir musîbet olur. O lezîz şefkat, en büyük bir illet olur. O nurânî akıl, en büyük bir belâ olur. Demek rahmet, çünkü rahmettir hicran‑ı ebedîyi, muhabbet‑i hakîkiyeye karşı çıkaramaz. Onuncu Söz’ün İkinci Hakikati, bu hakikati gayet güzel bir sûrette gösterdiğinden burada ihtisar edildi.
Yedinci Medâr: Şu kâinâtta görünen ve bilinen bütün letâif, bütün mehâsin, bütün kemâlât, bütün incizabât, bütün iştiyakât, bütün terahhumat; birer mânâdır, birer mazmundur, birer kelime‑i maneviyedir ki; şu kâinâtın Sâni'‑i Zülcelâl’inin lütûf ve merhametinin tecelliyâtını, ihsân ve kereminin cilvelerini bizzarûre, bilbedâhe kalbe gösterir, aklın gözüne sokuyor.
Mâdem şu âlemde bir hakikat vardır; bilbedâhe hakîki rahmet vardır. Mâdem hakîki rahmet vardır; saâdet‑i ebediye olacaktır. Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati, İkinci Hakikati ile beraber şu hakikati gündüz gibi aydınlatmıştır.
705
Sekizinci Medâr: İnsanın fıtrat‑ı zîşuûru olan vicdânı, saâdet‑i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdânını dinlerse Ebed!‥ Ebed!‥” sesini işitecektir. Bütün kâinât o vicdâna verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdân, o ebed için mahlûktur.
Demek bu vicdânî olan incizab ve cezbe, bir gaye‑i hakîkiyenin ve bir hakikat‑i câzibedârın yalnız cezbi ile olabilir. Onuncu Söz’ün Onbirinci Hakikati’nin hâtimesi bu hakikati göstermiştir.
Dokuzuncu Medâr: Sâdık, masdûk, musaddak olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarıdır. Evet, O Zât’ın sözleri, saâdet‑i ebediyenin kapılarını açmıştır ve O’nun kelâmları, saâdet‑i ebediyeye karşı birer penceredir.
Zâten bütün enbiyânın icmâını ve bütün evliyânın tevâtürünü elinde tutmuş; bütün kuvvetiyle bütün da'vâları, Tevhid‑i İlâhî’den sonra şu haşir ve saâdet noktasında temerküz ediyor. Acaba, şu kuvveti sarsacak bir şey var mıdır! Onuncu Söz’ün Onikinci Hakikati, şu hakikati pek zâhir bir sûrette göstermiştir.
Onuncu Medâr: Onüç asırda yedi vecihle i'câzını muhâfaza eden ve Yirmibeşinci Söz’de isbât edildiği üzere kırk aded envâ'‑ı i'câzıyla mu'cize olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ihbarât‑ı kat'iyyesidir.
Evet, O Kur'ân’ın nefs‑i ihbarı, haşr‑i cismânînin keşşâfıdır ve şu tılsım‑ı muğlak-ı âlemin ve şu remz‑i hikmet-i kâinâtın miftâhıdır. Hem O Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emredip nazara vaz'eylediği berâhin‑i akliye-i kat'iyye, binlerdir.
706
Ezcümle: Bir kıyâs‑ı temsîlîyi tazammun eden; ﴿قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ ve ﴿وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve bir delil‑i adâlete işâret eden; ﴿وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ gibi pek çok âyât ile haşr‑i cismânîdeki saâdet‑i ebediyeyi gösterecek pek çok dûrbînleri nazar‑ı beşerin dikkatine vaz'etmiştir.
Kur'ân’ın sâir âyetler ile izâh ettiği şu; ﴿وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve ﴿قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ ’deki kıyâs‑ı temsîlînin hülâsasını Nokta Risalesinde şöyle beyân etmişiz ki:
Vücûd‑u insan, tavırdan tavıra geçtikçe acîb ve muntazam inkılâblar geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan azm ve lahme, azm ve lahmden halk‑ı cedîde, yani insan sûretine inkılâbı, gayet dakîk düsturlara tâbidir. O tavırların herbirisinin öyle kavânîn‑i mahsûsa ve öyle nizâmât‑ı muayyene ve öyle harekât‑ı muttarideleri vardır ki; cam gibi, altında bir kasd, bir irâde, bir ihtiyar, bir hikmetin cilvelerini gösterir.
İşte şu tarzda o vücûdu yapan Sâni'‑i Hakîm, her sene bir libâs gibi o vücûdu değiştirir. O vücûdun değiştirilmesi ve bekàsı için inhilâl eden eczâların yerini dolduracak, çalışacak yeni zerrelerin gelmesi için bir terkîbe muhtaçtır. İşte o beden hüceyreleri, muntazam bir kanun‑u İlâhî ile yıkıldığından yine muntazam bir kanun‑u Rabbânî ile tamir etmek için rızık nâmıyla bir madde‑i latîfeyi ister ki, o beden uzuvlarının ayrı ayrı hâcetleri nisbetinde Rezzâk‑ı Hakîki, bir kanun‑u mahsûs ile taksim ve tevzî' ediyor.
707
Şimdi O Rezzâk‑ı Hakîm’in gönderdiği o madde‑i latîfenin etvârına bak; göreceksin ki, o maddenin zerrâtı, bir kafile gibi küre‑i havada, toprakta, suda dağılmış iken, birden hareket emrini almışlar gibi bir hareket‑i kasdîyi işmâm eden bir keyfiyet ile toplanıyorlar. Güyâ onlardan herbir zerre, bir vazife ile, bir muayyen mekâna gitmek için memurdur gibi gayet muntazam toplanıyorlar.
Hem gidişatından görünüyor ki, bir Fâil‑i Muhtar’ın bir kanun‑u mahsûsu ile sevkedilip, cemâdât âleminden mevâlide, yani zîhayat âlemine girerler. Sonra nizâmât‑ı muayyene ve harekât‑ı muttaride ile ve desâtir‑i mahsûsa ile rızık olarak bir bedene girip, o beden içinde dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâbât‑ı acîbeyi geçirdikten sonra ve dört süzgeçten süzüldükten sonra bedenin aktârına yayılarak bütün muhtaç olan a'zâların muhtelif ve ayrı ayrı derece‑i ihtiyaçlarına göre Rezzâk‑ı Hakîki’nin inâyetiyle ve muntazam kanunları ile inkısam ederler.
İşte o zerrâttan hangi zerreye bir nazar‑ı hikmetle baksan göreceksin ki: Basîrâne, muntazamâne, semîâne, alîmâne sevk olunan o zerreye, kör ittifak, kanunsuz tesâdüf, sağır tabiat, şuûrsuz esbâb, hiç ona karışamaz. Çünkü; herbirisi unsur‑u muhîtten tut, beden hüceyresine kadar hangi tavra girmiş ise; o tavrın kavânîn‑i muayyenesi ile güyâ ihtiyaren amel ediyor, muntazaman giriyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle muntazam adım atıyor ki; bilbedâhe bir Sâik‑i Hakîm’in emri ile gidiyor gibi görünüyor.
İşte böyle muntazam tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya gitgide hedef‑i maksadından ayrılmayarak makam‑ı lâyıkına, meselâ; Tevfik’in göz bebeğine emr‑i Rabbânî ile girer, oturur, çalışır.
İşte bu hâlde, yani erzâktaki tecellî‑i Rubûbiyet gösteriyor ki; ibtidâ, o zerreler muayyen idiler, muvazzaf idiler, o makamlar için namzed idiler. Güyâ herbirisinin alnında ve cebhesinde Filân hüceyrenin rızkı olacak.” yazılı gibi bir intizamın vücûdu; her adamın alnında kalem‑i kader ile rızkı yazılı olduğuna ve rızkı üstünde isminin yazılı olmasına işâret eder.
708
Acaba mümkün müdür ki: Bu derece nihâyetsiz bir kudret ve muhît bir hikmet ile rubûbiyet eden ve zerrâttan seyyârâta kadar bütün mevcûdâtı kabza‑i tasarrufunda tutmuş ve intizam ve mîzan dâiresinde döndüren Sâni'‑i Zülcelâl, neş'e‑i uhrâyı yapmasın veya yapamasın!
İşte çok Âyât‑ı Kur'âniye, şu hikmetli neş'e‑i ûlâyı nazar‑ı beşere vaz'ediyor. Haşir ve kıyâmetteki neş'e‑i uhrâyı ona temsîl ederek istib'âdı izâle eder, der: ﴿قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ Yani: Sizi hiçten bu derece hikmetli bir sûrette kim inşâ etmiş ise; O’dur ki, sizi âhirette diriltecektir.”
Hem der ki: ﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُ۬ا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ Yani: Sizin haşirde iâdeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha rahattır.” Nasıl ki bir taburun askerleri, istirahat için dağılsa sonra bir boru ile çağrılsa kolay bir sûrette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır; öyle de, bir bedende birbiriyle imtizaç ile ünsiyet ve münâsebet peydâ eden zerrât‑ı esâsiye, Hazret‑i İsrâfil Aleyhisselâm’ın Sûr’u ile Hàlık‑ı Zülcelâl’in emrine Lebbeyk!” demeleri ve toplanmaları; aklen birinci icâddan daha kolay, daha mümkündür.
Hem, bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve Hadîs’te عَجْبُ الذَّنَبِ tâbir edilen eczâ‑i esâsiye ve zerrât‑ı asliye, ikinci neş'e için kâfî bir esâstır, temeldir. Sâni'‑i Hakîm, beden‑i insanîyi onların üstünde bina eder.
709
Üçüncü âyet olan ﴿وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ gibi âyetlerin işâret ettikleri kıyâs‑ı adlînin hülâsası şudur ki:
Âlemde çok görüyoruz ki: Zâlim, fâcir, gaddâr insanlar, gayet refah ve rahatla ve mazlum ve mütedeyyin adamlar, gayet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini müsâvî kılar. Eğer şu müsâvât, nihâyetsiz ise, bir nihâyeti yoksa zulüm görünür. Hâlbuki zulümden tenezzühü, kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan Adâlet ve Hikmet‑i İlâhiye, bu zulmü hiçbir cihetle kabûl etmediğinden bilbedâhe bir mecma'‑ı âheri iktiza ederler ki; birinci, cezasını; ikinci, mükâfâtını görsün. şu intizamsız, perîşan beşer, isti'dâdına münâsib tecziye ve mükâfât görüp adâlet‑i mahzâya medâr ve Hikmet‑i Rabbâniye’ye mazhar ve hikmetli mevcûdât‑ı âlemin bir büyük kardeşi olabilsin.
Evet, şu dâr‑ı dünya, beşerin rûhunda mündemic olan hadsiz isti'dâdların sünbüllenmesine müsâid değildir; demek başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri büyüktür; öyle ise, ebede namzeddir. Mâhiyeti àliyedir; öyle ise, cinayeti dahi azîmdir. Sâir mevcûdâta benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez; fenâ‑yı mutlak ile mahkûm olamaz, adem‑i sırfa kaçamaz. Ona, Cehennem ağzını açmış bekliyor. Cennet ise, âğûş‑u nâzdârânesini açmış gözlüyor. Onuncu Söz’ün Üçüncü Hakikati bu ikinci misâlimizi gayet güzel gösterdiğinden burada kısa kesiyoruz.
710
İşte, misâl için şu iki âyet‑i kerîme gibi pek çok berâhin‑i latîfe-i akliyeyi tazammun eden sâir âyetleri dahi kıyâs eyle, tetebbu' et. İşte Menâbi'‑i Aşere ve On Medâr, bir hads‑i kat'î, bir bürhân‑ı kàtı'ı intac ediyorlar ve o pek esâslı hads ve o pek kuvvetli bürhân, haşir ve kıyâmete dâî ve muktazînin vücûduna kat'iyyen delâlet ettikleri gibi; Sâni'‑i Zülcelâl’in dahi Onuncu Söz’de kat'iyyen isbât edildiği üzere Hakîm, Rahîm, Hafîz, Âdil gibi ekser Esmâ‑i Hüsnâ’sı, haşir ve kıyâmetin gelmesini ve saâdet‑i ebediyenin vücûdunu iktiza ederler ve saâdet‑i ebediyenin tahakkukuna kat'î delâlet ederler.
Demek haşir ve kıyâmete muktazî, o derece kuvvetlidir ki, hiçbir şek ve şübheye medâr olamaz.

Üçüncü Esâs

Fâil, muktedirdir. Evet, nasıl haşrin muktazîsi, şüphesiz mevcûddur; haşri yapacak Zât da nihâyet derecede muktedirdir. O’nun kudretinde noksan yoktur. En büyük ve en küçük şeyler O’na nisbeten birdirler. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar kolaydır. Evet, bir Kadîr ki, şu âlem; bütün güneşleri, yıldızları, avâlimi, zerrâtı, cevâhiri, nihâyetsiz lisânlarla O’nun azametine ve kudretine şehâdet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, haşr‑i cismânîyi o kudretten istib'âd etsin.
Evet, bilmüşâhede bir Kadîr‑i Zülcelâl, şu âlem içinde, her asırda birer yeni ve muntazam dünyayı halkeden, hattâ her senede birer yeni seyyâr, muntazam kâinâtı icâd eden, hattâ her günde birer yeni muntazam âlem yapan, dâima şu semâvât ve arz yüzünde ve birbiri arkasında geçici dünyaları, kâinâtları kemâl‑i hikmet ile halkeden, değiştiren ve asırlar ve seneler, belki günler adedince muntazam âlemleri zaman ipine asan ve onunla azamet‑i kudretini gösteren ve yüzbin çeşit haşrin nakışlarıyla tezyîn ettiği koca bahar çiçeğini küre‑i arzın başına bir tek çiçek gibi takan ve onunla kemâl‑i hikmetini, cemâl‑i san'atını izhâr eden bir Zât, Nasıl kıyâmeti getirecek, nasıl bu dünyayı âhiretle değiştirecek.” denilir mi?
711
Şu Kadîr’in kemâl‑i kudretini ve hiçbir şey O’na ağır gelmediğini ve en büyük şey, en küçük şey gibi O’nun kudretine ağır gelmediğini ve hadsiz efrâd, bir tek ferd gibi o kudrete kolay geldiğini, şu âyet‑i kerîme ilân ediyor:
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Şu âyetin hakikatini Onuncu Söz’ün Hâtimesi’nde icmâlen ve Nokta Risalesi’nde ve Yirminci Mektûb’da izâhen beyân etmişiz. Şu makam münâsebetiyle üç mes'ele sûretinde bir parça izâh ederiz.
İşte, Kudret‑i İlâhiye, zâtiyedir; öyle ise, acz tahallül edemez. Hem melekûtiyet‑i eşyaya taalluk eder; öyle ise, mevâni' tedâhül edemez. Hem nisbeti, kanunîdir; öyle ise, cüz', külle müsâvî gelir ve cüz'î, küllî hükmüne geçer. İşte şu üç mes'eleyi isbât edeceğiz.

Birinci Mes'ele

Kudret‑i Ezeliye, Zât‑ı Akdes-i İlâhiye’nin lâzime‑i zarûriye-i zâtiyesidir. Yani, bizzarûre zâtın lâzimesidir. Hiçbir cihet‑i infikâki olamaz. Öyle ise; kudretin zıddı olan acz, o kudreti istilzam eden zâta bilbedâhe ârız olamaz. Çünkü: O hâlde cem'‑i zıddeyn lâzım gelir. Mâdem acz, zâta ârız olamaz; bilbedâhe, o zâtın lâzımı olan kudrete tahallül edemez. Mâdem acz, kudretin içine giremez; bilbedâhe, o kudret‑i zâtiyede merâtib olamaz. Çünkü, herşeyin vücûd merâtibi, o şeyin zıdlarının tedâhülü iledir. Meselâ: Harâretteki merâtib, bürûdetin tahallülü iledir; hüsündeki derecât, kubhun tedâhülü iledir ve hâkezâ kıyâs et
712
Fakat, mümkinâtta, hakîki ve tabîi lüzum‑u zâtî olmadığından, mümkinâtta zıtlar birbirine girebilmiş. Mertebeler tevellüd ederek ihtilâfât ile tağayyürât‑ı âlem neş'et etmiştir. Mâdemki, Kudret‑i Ezeliye’de merâtib olamaz. Öyle ise; makdûrat dahi, bizzarûre kudrete nisbeti bir olur. En büyük, en küçüğe müsâvî ve zerreler, yıldızlara emsâl olur. Bütün haşr‑i beşer, bir tek nefsin ihyâsı gibi; bir baharın icâdı, bir tek çiçeğin sun'u gibi; o kudrete kolay gelir. Eğer esbâba isnâd edilse; o vakit bir tek çiçek, bir bahar kadar ağır olur.
Şu Söz’ün İkinci Makamının Dördüncü Allâhu Ekber Mertebesi”nin âhir fıkrasının hâşiyesinde, hem Yirmiikinci Söz’de, hem Yirminci Mektûb’da ve Zeyli’nde isbât edilmiş ki: Hilkat‑i eşya, Vâhid‑i Ehad’e verilse; bütün eşya, bir şey gibi kolay olur. Eğer esbâba verilse; bir şey, bütün eşya kadar külfetli, ağır olur.

İkinci Mes'ele Ki

Kudret; melekûtiyet‑i eşyaya taalluk eder. Evet, kâinâtın âyine gibi iki yüzü var. Biri, mülk ciheti ki; âyinenin renkli yüzüne benzer. Diğeri, melekûtiyet ciheti ki; âyinenin parlak yüzüne benzer.
Mülk ciheti ise, zıdların cevelângâhıdır. Güzel, çirkin; hayır, şer; küçük, büyük; ağır, kolay gibi emirlerin mahall‑i vürûdudur. İşte şunun içindir ki: Sâni'‑i Zülcelâl, esbâb‑ı zâhirîyi, tasarrufât‑ı kudretine perde etmiştir. dest‑i Kudret, zâhir akla göre hasîs ve nâlâyık emirlerle bizzat mübâşereti görünmesin. Çünkü: Azamet ve izzet, öyle ister. Fakat o vesâit ve esbâba hakîki te'sir vermemiştir. Çünkü: Vahdet‑i Ehadiyet öyle ister.
Melekûtiyet ciheti ise, herşeyde parlaktır, temizdir. Teşahhusâtın renkleri, müzahrefâtları, ona karışmaz. O cihet, vâsıtasız kendi Hàlık’ına müteveccihtir. Onda terettüb‑ü esbâb, teselsül‑ü ilel yoktur. Ona; illiyet, ma'lûliyet giremez. Eğri‑büğrüsü yoktur. Mâniler müdâhale edemezler. Zerre, Şems’e kardeş olur.
713
Elhâsıl: O kudret hem basittir, hem nâmütenâhîdir, hem zâtîdir. Mahall‑i taalluk-u kudret ise, hem vâsıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Öyle ise; o kudretin dâiresinde, büyük, küçüğe karşı tekebbürü yok. Cemâat, ferde karşı rüchânı olamaz. Küll, cüz'e nisbeten, kudrete karşı fazla nazlanamaz.

Üçüncü Mes'ele Ki

Kudret’in nisbeti, kanunîdir. Yani: Çoğa‑aza, büyüğe‑küçüğe bir bakar. Şu mes'ele‑i gâmızayı, birkaç temsîl ile zihne takrib edeceğiz.
İşte, kâinâtta Şeffâfiyet, Mukàbele, Muvâzene, İntizam, Tecerrüd, İtâat birer emirdir ki; çoğu aza, büyüğü küçüğe müsâvî kılar.
Birinci Temsîl: Şeffâfiyet Sırrı gösterir. Meselâ: Şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli ve aksi, denizin yüzünde ve denizin herbir katresinde aynı hüviyeti gösterir. Eğer küre‑i arz, perdesiz, güneşe karşı muhtelif cam parçalarından mürekkeb olsa; şemsin aksi, herbir parçada ve bütün zemin yüzünde müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz bir olur. Eğer farazâ şems, fâil‑i muhtar olsa idi ve feyz‑i ziyâsını, timsâl‑i aksini, irâdesiyle verse idi; bütün zemin yüzüne verdiği feyzi, bir zerreye verdiği feyzden daha ağır olamazdı.
İkinci Temsîl: Mukàbele Sırrıdır. Meselâ: Zîhayat ferdlerden yani insanlardan terekküb eden bir dâire‑i azîmenin nokta‑i merkeziyesindeki ferdin elinde bir mum ve dâire‑i muhîtteki ferdlerin ellerinde de birer âyine farzedilse; nokta‑i merkeziyenin muhît aynalarına verdiği feyiz ve cilve‑i aks, müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz, nisbeti birdir.
714
Üçüncü Temsîl: Muvâzene Sırrıdır. Meselâ: Hakîki ve hassas ve çok büyük bir mîzan bulunsa; iki gözünde iki güneş veya iki yıldız veya iki dağ veya iki yumurta veya iki zerre herhangisi bulunursa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvet ile o hassas azîm terâzinin bir gözü göğe, biri zemine inebilir.
Dördüncü Temsîl: İntizam Sırrıdır. Meselâ: En azîm bir gemi, en küçük bir oyuncak gibi çevrilebilir.
Beşinci Temsîl: Tecerrüd Sırrıdır. Meselâ: Teşahhusâttan mücerred bir mâhiyet, bütün cüz'iyâtına; en küçüğünden en büyüğüne, tenâkus etmeden, tecezzî etmeden bir bakar, girer. Teşahhusât‑ı zâhiriye cihetindeki hususiyetler, müdâhale edip şaşırtmaz. O mâhiyet‑i mücerredin nazarını tağyîr etmez. Meselâ; iğne gibi bir balık, balina balığı gibi o mâhiyet‑i mücerredeye mâliktir. Bir mikrop, bir gergedan gibi mâhiyet‑i hayvaniyeyi taşıyor.
Altıncı Temsîl: İtâat Sırrı gösterir. Meselâ: Bir kumandan, Arş!” emri ile bir neferi tahrîk ettiği gibi, aynı emir ile bir orduyu tahrîk eder.
Şu temsîl‑i itâat sırrının hakikati şudur ki: Kâinâtta, bittecrübe, herşeyin bir nokta‑i kemâli vardır. O şeyin, o noktaya bir meyli vardır. Muzâaf meyil, ihtiyaç olur. Muzâaf ihtiyaç, iştiyak olur. Muzâaf iştiyak, incizab olur. Ve incizab, iştiyak, ihtiyaç, meyil; Cenâb‑ı Hakk’ın evâmir‑i tekvîniyesinin, mâhiyet‑i eşya tarafından birer habbe ve nüve‑i imtisalidirler. Mümkinât mâhiyetlerinin mutlak kemâli, mutlak vücûddur. Hususî kemâli, isti'dâdlarını kuvveden fiile çıkaran ona mahsûs bir vücûddur.
İşte bütün kâinâtın Kün!” emrine itâati, bir tek nefer hükmünde olan bir zerrenin itâati gibidir. İrâde‑i Ezeliye’den gelen Kün emr‑i ezelîsine mümkinâtın itâati ve imtisalinde, yine irâdenin tecellîsi olan meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab; birden, beraber mündemicdir. Latîf su, nâzik bir meyille incimâd emrini aldığı vakit demiri parçalaması, itâat sırrının kuvvetini gösterir.
715
Şu altı temsîl, hem nâkıs, hem mütenâhî, hem zaîf, hem te'sir‑i hakîkisi yok olan mümkinât kuvvetinde ve fiilinde bilmüşâhede görünse; elbette hem gayr‑ı mütenâhî, hem ezelî, hem ebedî, hem bütün kâinâtı adem‑i sırftan icâd eden ve bütün ukùlü hayrette bırakan, hem âsâr‑ı azametiyle tecellî eden Kudret‑i Ezeliyeye nisbeten şüphesiz herşey müsâvîdir. Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Gaflet olunmaya! Şu altı sırrın küçük mîzanlarıyla o kudret tartılmaz ve münâsebete giremez. Yalnız fehme takrib ve istib'âdı izâle için zikredilir.

Üçüncü Esâsın Netice ve Hülâsası

Mâdem Kudret‑i Ezeliye, gayr‑ı mütenâhîdir. Hem, Zât‑ı Akdes’e lâzime‑i zarûriyedir. Hem, herşeyin lekesiz, perdesiz melekûtiyet ciheti, O’na müteveccihtir, hem O’na mukâbildir. Hem, tesâvi‑i tarafeynden ibaret olan imkân itibariyle muvâzenettedir. Hem, şerîat‑ı fıtriye-i kübrâ olan nizâm‑ı fıtrata ve kavânîn‑i âdetullâha mutî'dir. Hem, mânilerden ve ayrı ayrı hususiyetlerden melekûtiyet ciheti, mücerred ve sâfîdir Elbette en büyük şey, en küçük şey gibi, o kudrete ziyâde nazlanmaz, mukâvemet etmez.
Öyle ise; haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı, bir sineğin baharda ihyâsından daha ziyâde kudrete ağır olmaz. Öyle ise ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ fermânı, mübâlağasızdır, doğrudur, haktır. Öyle ise; müddeâmız olan Fâil muktedirdir. O cihette hiçbir mâni yoktur.” kat'î bir sûrette tahakkuk etti.
716

Dördüncü Esâs

Nasıl, kıyâmet ve haşre muktazî var ve haşri getirecek Fâil dahi muktedirdir; öyle de, şu dünyanın, kıyâmet ve haşre kàbiliyeti vardır. İşte Şu mahal kàbildir.” olan müddeâmızda dört mes'ele vardır.
Birincisi: Şu âlem‑i dünyanın imkân‑ı mevtidir.
İkincisi: O mevtin vukû'udur.
Üçüncüsü: O harâb olmuş, ölmüş dünyanın, âhiret sûretinde tamir ve dirilmesinin imkânıdır.
Dördüncüsü: O mümkün olan tamir ve ihyânın vukû' bulmasıdır.

Birinci Mes'ele

Şu kâinâtın mevti, mümkündür. Çünkü; bir şey, kanun‑u tekâmülde dâhil ise, o şeyde alâ külli hâl neşv ü nemâ vardır. Neşv ü nemâ ve büyümek varsa, ona alâ külli hâl bir ömr‑ü fıtrî vardır. Ömr‑ü fıtrîsi var ise, alâ külli hâl bir ecel‑i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikrâ' ve tetebbu' ile sâbittir ki; öyle şeyler, mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.
Evet, nasıl ki insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz; âlem dahi büyük bir insandır, o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek veya yatıp, sonra subh‑u haşirle gözünü açacaktır.
Hem nasıl ki kâinâtın bir nüsha‑i musağğarası olan bir şecere‑i zîhayat, tahrib ve inhilâlden başını kurtaramaz; öyle de, şecere‑i hilkatten teşa'ub etmiş olan silsile‑i kâinât, tamir ve tecdîd için, tahribden, dağılmaktan kendini kurtaramaz.
Eğer dünyanın ecel‑i fıtrîsinden evvel İrâde‑i Ezeliye’nin izni ile, haricî bir maraz veya muharrib bir hâdise başına gelmezse ve onun Sâni'‑i Hakîm’i dahi ecel‑i fıtrîden evvel onu bozmazsa, herhalde, hattâ fennî bir hesab ile bir gün gelecek ki:
717
﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ❋ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ ❋ وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ❋ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ❋ وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ mânâları ve sırları, Kadîr‑i Ezelî’nin izni ile tezâhür edip, o dünya olan büyük insan sekerâta başlayıp, acîb bir hırıltı ile ve müdhiş bir savt ile fezâyı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek; sonra emr‑i İlâhî ile dirilecektir.
İnce Remizli Bir Mes'ele: Nasıl ki su, kendi zararına olarak incimâd eder. Buz, buzun zararına temeyyü' eder. Lübb, kışrın zararına kuvvetleşir. Lafz, mânâ zararına kalınlaşır. Rûh, cesed hesabına zaîfleşir. Cesed, rûh hesabına inceleşir.
Öyle de; Âlem‑i kesif olan dünya, âlem‑i latîf olan âhiret hesabına, hayat makinesinin işlemesiyle şeffâflaşır, latîfleşir. Kudret‑i Fâtıra, gayet hayret verici bir fa'âliyetle kesif, câmid, sönmüş, ölmüş eczâlarda nur‑u hayatı serpmesi, bir remz‑i kudrettir ki; âlem‑i latîf hesabına şu âlem‑i kesifi nur‑u hayat ile eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor; hakikatini kuvvetleştiriyor.
Evet, hakikat ne kadar zaîf ise de ölmez, sûret gibi mahvolmaz. Belki teşahhuslarda, sûretlerde, seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gittikçe genişlenir. Kışır ve sûret ise; eskileşir, inceleşir, parçalanır. Sâbit ve büyümüş hakikatin kàmetine yakışmak için daha güzel olarak tazeleşir. Ziyâde ve noksan noktasında hakikatle sûret, ma'kûsen mütenâsibdirler. Yani sûret kalınlaştıkça hakikat inceleşir. Sûret inceleştikçe hakikat o nisbette kuvvet bulur. İşte şu kanun, kanun‑u tekâmüle dâhil olan bütün eşyaya şâmildir.
Demek, herhalde bir zaman gelecek ki; kâinât hakikat‑i uzmâsının kışır ve sûreti olan âlem‑i şehâdet, Fâtır‑ı Zülcelâl’in izniyle parçalanacak; sonra, daha güzel bir sûrette tazelenecektir. ﴿يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrı tahakkuk edecektir.
Elhâsıl; dünyanın mevti mümkün, hem hiç şübhe getirmez ki, mümkündür.
718

İkinci Mes'ele

Mevt‑i dünyanın vukû' bulmasıdır. Şu mes'eleye delil, bütün edyân‑ı semâviyenin icmâıdır ve bütün fıtrat‑ı selîmenin şehâdetidir ve şu kâinâtın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tağayyürâtının işâretidir. Hem asırlar, seneler adedince zîhayat dünyaların ve seyyâr âlemlerin, şu dünya misâfirhânesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehâdetleridir.
Şu dünyanın sekerâtını, Âyât‑ı Kur'âniye’nin işâret ettiği sûrette tahayyül etmek istersen bak; şu kâinâtın eczâları, dakîk, ulvî bir nizâm ile birbirine bağlanmış. Hafî, nâzik, latîf bir râbıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; eğer ecrâm‑ı ulviyeden tek bir cirm, Kün!” emrine veya Mihverinden çık!” hitâbına mazhar olunca, şu dünya sekerâta başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecrâmlar dalgalanacak, nihâyetsiz fezâ‑yı âlemde milyonlar gülleleri, küreler gibi büyük topların müdhiş sadâları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek.
İşte şu mevt ve sekerât ile Kadîr‑i Ezelî, kâinâtı çalkalar; kâinâtı tasfiye edip, Cehennem ve Cehennem’in maddeleri bir tarafa, Cennet ve Cennet’in mevâdd‑ı münâsebeleri başka tarafa çekilir, âlem‑i âhiret tezâhür eder.

Üçüncü Mes'ele

Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Çünkü; İkinci Esâs’ta isbât edildiği gibi; Kudret’te noksan yoktur. Muktazî ise, gayet kuvvetlidir. Mes'ele ise, mümkinâttandır. Mümkün bir mes'elenin gayet kuvvetli bir muktazîsi var ise; fâilin kudretinde noksaniyet yok ise; ona mümkün değil, belki vâki sûretiyle bakılabilir.
719
Remizli Bir Nükte: Şu kâinâta dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef' zarar, kemâl noksan, ziyâ zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, îmân küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinâtta ezdâd, birbiriyle çarpışıyor, dâima tağayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet‑Cehennem sûretinde tezâhür edecektir.
Mâdem âlem‑i bekà, şu âlem‑i fenâdan yapılacaktır; elbette anâsır‑ı esâsiyesi, bekàya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet‑Cehennem; şecere‑i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile‑i kâinâtın iki neticesidir ve şu seyl‑i şuûnâtın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcûdâtın iki havzıdır ve lütûf ve kahrın iki tecellîgâhıdır ki; dest‑i Kudret bir hareket‑i şedîde ile kâinâtı çalkaladığı vakit, o iki havuz, münâsib maddelerle dolacaktır.
Şu Remizli Nükte’nin Sırrı Şudur ki:
Hakîm‑i Ezelî, inâyet‑i sermediye ve hikmet‑i ezeliyenin iktizası ile şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydân ve Esmâ‑i Hüsnâ’sına âyine ve kalem‑i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise, neşv ü nemâya sebebdir. O neşv ü nemâ ise, isti'dâdların inkişafına sebebdir. O inkişaf ise, kàbiliyetlerin tezâhürüne sebebdir. O kàbiliyetlerin tezâhürü ise, hakàik‑ı nisbiyenin zuhûruna sebebdir. Hakàik‑ı nisbiyenin zuhûru ise, Sâni'‑i Zülcelâl’in Esmâ‑i Hüsnâ’sının nukùş‑u tecelliyâtını göstermesine ve kâinâtı Mektûbat‑ı Samedâniye sûretine çevirmesine sebebdir.
İşte şu sırr‑ı imtihan ve sırr‑ı teklif iledir ki; ervâh‑ı àliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh‑ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffî eder, ayrılır.
720
İşte, bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, àlî hikmetler için, âlemi bu sûrette irâde ettiğinden; şu âlemin tağayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irâde etti. Tahavvül ve tağayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlere mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem'ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinâtı tebeddül ve tağayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı.
Vaktâ ki meclis‑i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esmâ‑i Hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem‑i kader, mektûbatını tamamıyla yazdı. Kudret, nukùş‑u san'atını tekmîl etti. Mevcûdât, vezâifini îfâ etti. Mahlûkat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânâsını ifâde etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni'‑i Kadîr’in bütün mu'cizât‑ı kudretini, umum havârık‑ı san'atını teşhîr edip gösterdi. Şu âlem‑i fenâ, sermedî manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı.
O Sâni'‑i Zülcelâl’in hikmet‑i sermediyesi ve inâyet‑i ezeliyesi, o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecellîlerinin hakikatlerini, o kalem‑i kader mektûbatının hakàikını, o nümûne‑misâl nukùş‑u san'atının asıllarını, o vezâif‑i mevcûdâtın fâidelerini, gayelerini, o hidemât‑ı mahlûkatın ücretlerini ve o kelimât‑ı kitab-ı kâinâtın ifâde ettikleri mânâların hakikatlerini ve isti'dâd çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme‑i kübrâ açmasını ve dünyadan alınmış misâlî manzaraların göstermesini ve esbâb‑ı zâhiriyenin perdesini yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hàlık‑ı Zülcelâl’ine teslîm etmesi gibi hakikatleri iktiza etti ve o mezkûr hakikatleri iktiza ettiği için kâinâtı, dağdağa‑i tağayyür ve fenâdan, tahavvül ve zevâlden kurtarmak ve ebedîleştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tağayyürün esbâbını ve ihtilâfâtın maddelerini tefrik etmek istedi Elbette kıyâmeti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek.
721
İşte şu tasfiyenin neticesinde Cehennem, ebedî ve dehşetli bir sûret alıp, tâifeleri ﴿وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ tehdidine mazhar olacak. Cennet, ebedî, haşmetli bir sûret giyerek ehil ve ashâbı, ﴿سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ hitâbına mazhar olacak. Yirmisekizinci Söz’ün Birinci Makamının İkinci Suâli’nde isbât edildiği gibi; Hakîm‑i Ezelî, şu iki hânenin sekenelerine, kudret‑i kâmilesiyle ebedî ve sâbit bir vücûd verir ki, hiç inhilâl ve tağayyüre ve ihtiyarlığa ve inkırâza ma'rûz kalmazlar. Çünkü, inkırâza sebebiyet veren tağayyürün esbâbı bulunmaz.

Dördüncü Mes'ele

Şu mümkün, vâki olacaktır. Evet dünya, öldükten sonra âhiret olarak diriltilecektir. Dünya harâb edildikten sonra, o dünyayı yapan Zât, yine daha güzel bir sûrette onu tamir edecek, âhiretten bir menzil yapacaktır. Şuna delil, başta Kur'ân‑ı Kerîm, binler berâhin‑i akliyeyi tazammun eden umum âyâtıyla ve bütün kütüb‑ü semâviye, bunda müttefik bulunduğu gibi; Zât‑ı Zülcelâl’in evsâf‑ı celâliyesi ve evsâf‑ı cemâliyesi ve Esmâ‑i Hüsnâ’sı, bunun vukû'una kat'î sûrette delâlet ederler. Ve enbiyâya gönderdiği bütün semâvî fermânları ile kıyâmeti ve haşrin icâdını va'detmiş. İşte mâdem va'detmiş, elbette yapacaktır. Onuncu Söz’ün Sekizinci Hakikati’ne müracaat et. Hem başta Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bin mu'cizâtının kuvveti ile, bütün enbiyâ ve mürselînin ve evliyâ ve sıddıkînin, vukû'unda müttefik olup haber verdikleri gibi; şu kâinât bütün âyât‑ı tekvîniyesiyle, vukû'undan haber veriyor.
722
Elhâsıl: Onuncu Söz bütün hakàikıyla; Yirmisekizinci Söz, İkinci Makam’ında Lâsiyyemâlar’daki bütün berâhiniyle; gurûb etmiş güneşin sabahleyin yeniden tulû' edeceği derecesinde bir kat'iyyetle göstermiştir ki: Hayat‑ı dünyeviyenin gurûbundan sonra şems‑i hakikat, hayat‑ı uhreviye sûretinde çıkacaktır.
İşte baştan buraya kadar beyânâtımız, İsm‑i Hakîm’den istimdâd ve feyz‑i Kur'ân’dan istifade sûretinde kalbi kabûle, nefsi teslîme, aklı iknâa ihzar için Dört Esâs söyledik. Fakat biz neyiz ki, buna dair söz söyleyeceğiz? Asıl şu dünyanın sâhibi, şu kâinâtın Hàlık’ı, şu mevcûdâtın Mâlik’i ne söylüyor O’nu dinlemeliyiz. Mülk sâhibi söz söylerken başkalarının ne haddi var ki, fuzûliyâne karışsın!‥
İşte O Sâni'‑i Hakîm, dünya mescidinde ve arz mektebinde, asırlar arkasında oturan tâifelerin umum saflarına hitâben îrâd ettiği hutbe‑i ezeliyesinde, kâinâtı zelzeleye veren: ﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ ❋ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَاهُ ve bütün mahlûkatı neş'elendiren, şevke getiren:﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَاخَالِدُونَ gibi binler fermânları, Mâlikü'l‑Mülk’ten, Sâhib‑i dünya ve âhiretten dinlemeliyiz. Âmennâ ve Saddaknâ!” demeliyiz.
723
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلّيْتَ عَلٰى سَيِّدِنَا اِبْرٰه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا اِبْرٰه۪يمَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ
724

Otuzuncu Söz

Tılsım‑ı kâinâtı keşfeden Kur'ân‑ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halleden

Otuzuncu Söz

Ene ve Zerreden ibaret bir Elif bir Noktadır.
Şu söz İki Maksad’dır. Birinci Maksad, Ene”nin mâhiyet ve neticesinden; İkinci Maksad, Zerre”nin hareket ve vazifesinden bahseder.

Birinci Maksad

﴿
﴿اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddid vücûhundan bir ferdi, bir vechi, Enedir. Evet Ene, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar âlem‑i insaniyetin etrafına dal budak salan nurânî bir şecere‑i tûbâ ile, müdhiş bir şecere‑i zakkumun çekirdeğidir.
Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshîl edecek bir mukaddime beyân ederiz. Şöyle ki:
725

Mukaddime

Ene, künûz‑u mahfiye olan Esmâ‑i İlâhiye’nin anahtarı olduğu gibi, kâinâtın tılsım‑ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muammâ‑yı müşkül-küşâdır, bir tılsım‑ı hayret-fezâdır. O ene, mâhiyetinin bilinmesiyle, o garîb muammâ, o acîb tılsım olan ene açılır ve kâinât tılsımını ve âlem‑i vücûb’un künûzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair Şemme isminde bir risale‑i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:
Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâb‑ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle bir miftâh vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki; Hallâk‑ı kâinâtın künûz‑u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakîki mâhiyeti ve sırr‑ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinât dahi açılır. Şöyle ki:
Sâni'‑i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin, sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve nümûneleri câmi' bir ene vermiştir. ki; o ene, bir vâhid‑i kıyâsî olup, evsâf‑ı Rubûbiyet ve şuûnât‑ı Ulûhiyet bilinsin. Fakat vâhid‑i kıyâsî, bir mevcûd‑u hakîki olmak lâzım değil; belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid‑i kıyâsî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîki vücûdu lâzım değildir.
Suâl: Niçin Cenâb‑ı Hakk’ın Sıfât ve Esmâsının mârifeti Enâniyete bağlıdır?
Elcevab: Çünkü; mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ; zulmetsiz, dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir.
726
İşte Cenâb‑ı Hakk’ın, İlim ve Kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı; muhît, hududsuz, şerîksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise; hakîki nihâyet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet‑i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer. Onun ile muhît sıfatlara bir hadd‑i mevhûm vaz'eder. Buraya kadar benim, ondan sonra O’nundur.” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mâhiyetini yavaş yavaş anlar.
Meselâ; dâire‑i mülkünde mevhûm rubûbiyetiyle, dâire‑i mümkinâtta Hàlık’ının Rubûbiyet’ini anlar ve zâhir mâlikiyetiyle Hàlık’ının hakîki Mâlikiyetini fehmeder ve Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hàlık da şu kâinâtın mâlikidir.” der ve cüz'î ilmiyle O’nun ilmini fehmeder ve kisbî san'atçığıyla O Sâni'‑i Zülcelâl’in ibdâ'‑ı san'atını anlar. Meselâ: Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der. Ve hâkezâ Bütün sıfât ve Şuûnât‑ı İlâhiye’yi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrârlı ahvâl ve sıfât ve hissiyat, ene’de mündericdir.
Demek ene, âyine‑misâl ve vâhid‑i kıyâsî ve âlet‑i inkişaf ve mânâ‑yı harfî gibi; mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücûd‑u insaniyetin kalın ipinden şuûrlu bir tel ve mâhiyet‑i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet‑i âdemiyet’in kitabından bir eliftir ki, o elifin iki yüzü var.
Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kàbildir. Vereni kabûl eder, kendi icâd edemez. O yüzde fâil değil, icâddan eli kısadır.
Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir.
727
Hem onun mâhiyeti, harfiyedir; başkasının mânâsını gösterir. Rubûbiyeti, hayâliyedir. Vücûdu, o kadar zaîf ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzanü'l‑harâret ve mîzanü'l‑hava gibi mîzanlar nev'inden bir mîzandır ki, Vâcibü'l‑Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzandır.
İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz'ân eden ve ona göre hareket eden, ﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti, bihakkın edâ eder ve o ene’nin dûrbîniyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâkî ma'lûmât nefse geldiği vakit, ene’de bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez.
Vaktâ ki ene, vazifesini şu sûretle îfâ etti; vâhid‑i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terkeder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der, hakîki ubûdiyetini takınır, makam‑ı ahsen-i takvîme çıkar.
Eğer o ene, hikmet‑i hilkatini unutup, vazife‑i fıtriyesini terkederek kendine mânâ‑yı ismiyle baksa, kendini mâlik i'tikàd etse; o vakit emânette hıyânet eder, ﴿وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا altında dâhil olur. İşte, bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâl, tedehhüş etmişler; farazî bir şirkten korkmuşlar.
728
Evet, ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücûd‑u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd‑u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur.
Sonra nev'in enâniyeti de bir asabiyet‑i nev'iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip; o ene, o enâniyet‑i nev'iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni'‑i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder.
Sonra kıyâs‑ı binnefs sûretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyâs edip Cenâb‑ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer; ﴿اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ meâlini gösterir.
Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabûl ile hazmedebilir Öyle de; Kendime mâlikim.” diyen adam, Herşey kendine mâliktir.” demeye ve i'tikàd etmeye mecburdur.
İşte ene, şu hâinâne vaziyetinde iken cehl‑i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de cehl‑i mürekkeble bir echeldir. Çünkü; duyguları, efkârları, kâinâtın envâr‑ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz‑ı hikmet gelse, nefsinde, abesiyet‑i mutlaka sûretini alır. Çünkü; şu hâldeki ene’nin rengi, şirk ve ta'tîldir; Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât, parlak âyetlerle dolsa o ene’deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez.
Onbirinci Söz’de mâhiyet‑i insaniyenin ve mâhiyet‑i insaniyedeki enâniyetin mânâ‑yı harfî cihetiyle ne kadar hassas bir mîzan ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi' bir âyine ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gayet kat'î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik.
729

Hakikat

Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz.
İşte bak: Âlem‑i insaniyette, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan‑ı azîm, iki silsile‑i efkâr, her tarafta ve her tabaka‑i insaniyede dal budak salmış; iki şecere‑i azîme hükmünde biri silsile‑i nübüvvet ve diyânet; diğeri silsile‑i felsefe ve hikmet gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihâd etmiş ise; yani silsile‑i felsefe, silsile‑i diyânete dehàlet edip itâat ederek hizmet etmiş ise; âlem‑i insaniyet, parlak bir sûrette bir saâdet, bir hayat‑ı ictimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise; bütün hayır ve nur, silsile‑i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler, felsefe silsilesinin etrafına cem'olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşe'lerini, esâslarını bulmalıyız.
İşte, diyânet silsilesine itâat etmeyen silsile‑i felsefe ki, bir şecere‑i zakkum sûretini alıp şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hattâ kuvve‑i akliye dalında; Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve‑i gadabiye dalında; Nemrudları, Fir'avunları, Şeddadları (Hâşiye) beşerin başına atmış. Ve kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında; âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet da'vâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş.
730
O şecere‑i zakkumun menşe'i ile; silsile‑i nübüvvetin ki bir şecere‑i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin küre‑i zeminin bağında, mübârek dalları: Kuvve‑i akliye dalında; enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve‑i dâfia dalında; âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve‑i câzibe dalında; hüsn‑ü sîret ve ismetli cemâl‑i sûret ve sehàvet ve kerem‑nâmdârlar meyvesini yetiştiren ve beşer, nasıl şu kâinâtın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşe'i ile beraber ene’nin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe' ve medâr, esâslı bir çekirdek olarak ene’nin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Ene’nin bir vechini Nübüvvet tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.

Nübüvvet Vechi

Nübüvvet’in vechi olan birinci vecih: Ubûdiyet‑i mahzânın menşe'idir. Yani ene, kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti, harfiyedir. Yani; başkasının mânâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu, tebeîdir. Yani; başka birisinin vücûdu ile kàim ve icâdıyla sâbittir, i'tikàd eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani; kendi mâlikinin izni ile sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani; hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise; kendi Hàlık’ının sıfât ve şuûnâtına mikyâs ve mîzan olarak, şuûrkârâne bir hizmettir.
731
İşte, enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve evliyâ, ene’ye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü, Mâlikü'l‑Mülk’e teslîm etmişler ve hükmetmişler ki: O Mâlik‑i Zülcelâl’in ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne ulûhiyetinde şerîk ve nazîri yoktur; muîn ve vezire muhtaç değil; herşeyin anahtarı O’nun elindedir; herşeye Kàdir‑i Mutlak’tır; esbâb, bir perde‑i zâhiriyedir; tabiat, bir şerîat‑ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir mistarıdır.
İşte şu parlak, nurânî, güzel yüz, hayatdâr ve mânidâr bir çekirdek hükmüne geçmiş ki; Hàlık‑ı Zülcelâl, bir şecere‑i tûbâ-i ubûdiyeti ondan halketmiştir ki; onun mübârek dalları, âlem‑i beşeriyetin her tarafını nurânî meyvelerle tezyîn etmiştir. Bütün zaman‑ı mâzideki zulümâtı dağıtıp, o uzun zaman‑ı mâzi, felsefenin gördüğü gibi bir mezar‑ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbâle ve saâdet‑i ebediyeye atlamak için ervâh‑ı âfilîne bir medâr‑ı envâr ve muhtelif basamaklı bir mi'râc‑ı münevver ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden rûhların nurânî bir nuristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.

Felsefe Vechi

İkinci vecih ise: Felsefe tutmuştur. Felsefe ise; ene’ye mânâ‑yı ismiyle bakmış. Yani; kendi kendine delâlet eder, der. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücûdu; aslî, zâtî olduğunu telâkki eder. Yani, zâtında bizzat bir vücûdu vardır, der. Bir hakk‑ı hayatı var, dâire‑i tasarrufunda hakîki mâliktir zu'meder. Onu, bir hakikat‑i sâbite zanneder. Vazifesini, hubb‑u zâtından neş'et eden bir tekemmül‑ü zâtî olduğunu bilir ve hâkezâ çok esâsât‑ı fâsideye mesleklerini bina etmişler.
732
O esâsât, ne kadar esâssız ve çürük olduğunu sâir risalelerimde ve bilhassa Sözler’de hususan Onikinci ve Yirmibeşinci Söz’lerde kat'î isbât etmişiz. Hattâ silsile‑i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflâtun ve Aristo, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi adamlar: İnsaniyetin gayetü'l‑gâyâtı Teşebbüh‑ü bilvâcib’dir.’ Yani; Vâcibü'l‑Vücûd’a benzemektir.” deyip fir'avunâne bir hüküm vermişler ve enâniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbâb‑perest, sanem‑perest, tabiat‑perest, nücûm‑perest gibi çok envâ'‑ı şirk tâifelerine meydân açmışlar. İnsaniyetin esâsında münderic olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar
Nübüvvet ise; gaye‑i insaniyet ve vazife‑i beşeriyet, ahlâk‑ı İlâhiye ile ve secâya‑yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret‑i İlâhiye’ye ilticâ zaafını görüp, kuvvet‑i İlâhiye’ye istinâd fakrını görüp Rahmet‑i İlâhiye’ye i'timâd ihtiyacını görüp gınâ‑yı İlâhiye’den istimdâd kusurunu görüp aff‑ı İlâhî’ye istiğfar naksını görüp kemâl‑i İlâhî’ye tesbih‑hân olmaktır diye, ubûdiyetkârâne hükmetmişler.
733
İşte diyânete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene’nin başı üstünde bir şecere‑i zakkum neşv ü nemâ bulup, âlem‑i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış.
İşte o şecerenin kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında, beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve âlihelerdir. Çünkü; felsefenin esâsında, kuvvet müstahsendir. Hattâ El‑hükmü li'l-gâlib bir düsturudur. Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır.” der. (Hâşiye‑1) Zulmü ma'nen alkışlamış, zâlimleri teşci' etmiştir ve cebbârları, ulûhiyet da'vâsına sevketmiştir.
Hem masnû'daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnû'a ve nakşa mal edip, Sâni' ve Nakkàş’ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet etmeyerek: Ne güzel yapılmış.” yerine Ne güzeldir.” der, perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir.
Hem herkese satılan müzahref, hodfürûş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü istihsân ettiği için riyâkârları alkışlamış, sanem‑misâlleri kendi âbidlerine âbide (Hâşiye‑2) yapmıştır.
O şecerenin kuvve‑i gadabiye dalında, bîçâre beşerin başında küçük‑büyük Nemrudlar, Fir'avunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve‑i akliye dalında, âlem‑i insaniyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir
734
Şimdi şu hakikati tenvir için, felsefe mesleğinin esâsât‑ı fâsidesinden neş'et eden neticeleriyle, silsile‑i Nübüvvetin esâsât‑ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden nümûne olarak üç‑dört misâl zikrediyoruz.

Hakikati Tenvir İçin Misaller

Meselâ: Nübüvvet’in hayat‑ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِkaidesiyle Ahlâk‑ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb‑ı Hakk’a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz.” düsturu nerede! Felsefenin Teşebbüh‑ü bilvâcib insaniyetin gayet‑i kemâlidir.” kaidesiyle Vâcibü'l‑Vücûd’a benzemeğe çalışınız.” hodfürûşâne düsturu nerede!‥ Evet nihâyetsiz acz, za'f, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mâhiyet‑i insaniye nerede! Nihâyetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü'l‑Vücûd’un mâhiyeti nerede!‥
İkinci Misâl: Nübüvvet’in hayat‑ı ictimâiyedeki düsturî neticelerinden ve Şems ve Kamer’den tut, nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat, insanın imdâdına, hattâ zerrât‑ı taamiye, hüceyrât‑ı bedenin imdâdına ve muâvenetine koşturulan düstur‑u teâvün, kanun‑u kerem, nâmus‑u ikram nerede! Felsefenin hayat‑ı ictimâiyedeki düsturlarından ve yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve vahşî hayvanların, fıtratlarını sû‑i isti'mâllerinden neş'et eden düstur‑u cidâl nerede!‥ Evet, düstur‑u cidâli o kadar esâslı ve küllî kabûl etmişler ki; Hayat bir cidâldir.” diye eblehâne hükmetmişler.
735
Üçüncü Misâl: Nübüvvet’in Tevhid‑i İlâhî hakkındaki netâic‑i àliyesinden ve düstur‑u gâliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir.” Mâdem herşeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek bir tek Zât’ın icâdıdır.” diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede! Eski felsefenin bir düstur‑u i'tikàdiyesinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُBirden, bir sudûr eder.” yani: Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder.” diye Ganiyy‑i Ale'l-Itlâk ve Kadîr‑i Mutlak’ı, âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nev'i şirket verip Hàlık‑ı Zülcelâl’e, Akl‑ı Evvel nâmında bir mahlûku verip, âdeta sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek bir şirk‑i azîme yol açan, şirk‑âlûd ve dalâlet‑pîşe o felsefenin düsturu nerede!‥ Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkìyyûn böyle haltetseler; Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi aşağı kısımları ne kadar haltedeceklerini kıyâs edebilirsin.
Dördüncü Misâl: Nübüvvet’in düstur‑u hakîmânesinden ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrıyla: Herşeyin, her zîhayatın neticesi, hikmeti, kendine ait bir ise; Sâni'ine ait neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu mahz‑ı hakikat olan düstur‑u hikmet nerede! Felsefenin; Herbir zîhayatın neticesi kendine bakar veyâhut insanın menâfi'ine aittir.” diye, koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir abesiyet içinde gördüğü, hikmetsiz hikmet‑i müzahrefe düsturları nerede!‥ Şu hakikat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde bir derece gösterildiğinden kısa kestik.
İşte bu dört misâle, binler misâli kıyâs edebilirsin. Lemeât nâmındaki bir risalede bir kısmına işâret etmişiz. ()
736
İşte, felsefenin şu esâsât‑ı fâsidesinden ve netâic‑i vahîmesindendir ki: İslâm hükemâsından İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîler, şa'şaa‑i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmâm‑ı Gazâlî gibi bir Hüccetü'l‑İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.
Hem Mütekellimîn’in mütebahhirîn ulemâsından olan Mu'tezile imâmları, zînet‑i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe ciddi temâs ederek, aklı hâkim ittihàz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler.
Hem, üdebâ‑yı İslâmiye’nin meşhûrlarından bedbînlikle mâruf Ebu'l‑Alâ-i Maarrî ve yetîmâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin, nefs‑i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl‑i hakikat ve kemâlden bir sille‑i tahkîr ve tekfir yiyip: Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz!” diye zecirkârâne te'dib tokatlarını almışlar.
737
Hem, meslek‑i felsefenin esâsât‑ı fâsidesindendir ki: Ene, kendi zâtında hava gibi zaîf bir mâhiyeti olduğu hâlde, felsefenin meş'ûm nazarı ile mânâ‑yı ismî cihetiyle baktığı için; güyâ buhar misâl o ene temeyyü' edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevağğul sebebiyle güyâ tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enâniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffâfiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sâhibini yutar. Nev'‑i insanın efkârıyla şişer. Sonra sâir insanları, hattâ esbâbı kendine ve nefsine kıyâs edip, onlara kabûl etmedikleri ve teberrî ettikleri hâlde birer fir'avunluk verir. İşte o vakit, Hàlık‑ı Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze vaziyetini alır. ﴿مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ der. Meydân okur gibi, Kadîr‑i Mutlak’ı acz ile ittiham eder. Hattâ, Hàlık‑ı Zülcelâl’in evsâfına müdâhale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs‑i emmârenin fir'avunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder. Ezcümle:
Felâsifenin bir tâifesi, Cenâb‑ı Hakk’a Mûcib‑i Bizzat demişler, ihtiyarını nefyetmişler; ihtiyarını isbât eden bütün kâinâtın nihâyetsiz şehâdetlerini tekzîb etmişler. Feyâ Sübhânallâh! Şu kâinâtta zerreden şemse kadar bütün mevcûdât, taayyünâtlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mîzanlarıyla Sâni'in ihtiyarını gösterdikleri hâlde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor.
Hem bir kısım felâsife, Cüz'iyâta ilm‑i İlâhî taalluk etmiyor.” diye ilm‑i İlâhî’nin azametli ihâtasını nefyedip bütün mevcûdâtın şehâdât‑ı sâdıkalarını reddetmişler.
Hem felsefe, esbâba te'sir verip tabiat eline icâd verir. Yirmiikinci Söz’de kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi; herşeyde, Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs, parlak sikkeyi görmeyip, âciz, câmid, şuûrsuz, kör ve iki eli tesâdüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler hikmet‑i àliyeyi ifâde eden ve herbiri birer Mektûbat‑ı Samedâniye hükmünde olan mevcûdâtın bir kısmını ona mal eder.
738
Hem, Onuncu Söz’de isbât edildiği gibi; Cenâb‑ı Hak, bütün esmâsıyla ve kâinât bütün hakàikıyla ve silsile‑i nübüvvet, bütün tahkîkatıyla ve kütüb‑ü semâviye, bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip, ervâhlara bir ezeliyet isnâd etmişler.
İşte bu hurâfâtlara sâir mes'elelerini kıyâs edebilirsin. Evet şeytanlar, güyâ ene’nin gaga ve pençesiyle, dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır.
﴿فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Geçen hakikati tenvir edecek bir seyahat‑ı hayâliye sûretinde nîm‑manzûm olarak Lemeâtda yazdığım bir vâkıa‑i misâliyenin meâlini şurada zikretmeğe münâsebet geldi. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazan‑ı Şerîfte, meslek‑i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha‑i Şerîfe’nin âhirinde: ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ile işâret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir vâkıa‑i hayâliye, bir hâdise‑i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki:
739
Kendimi, bir sahrâ‑yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb‑ı hayat hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki; şu zeminin öteki tarafında ziyâ, nesîm, âb‑ı hayat var; oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde, tünelvâri bir mağaraya sokuldum. Gitgide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahte'l‑arz yolda çok kimseler gitmişler; her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum; sonra sesleri kesiliyordu.
Ey hayâli ile benim seyahat‑ı hayâliyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe‑i tabîiyedir. Tünel ise; ehl‑i felsefenin efkârı ile hakikate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo (Hâşiye) gibi meşâhirlerindir. İşittiğim sesler, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn‑i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş, demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.
Gitgide baktım ki; benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o tahte'l‑arz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ‑misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: Bu elektrik ile o âlet, Kur'ân’ın hazinesinden size verilmiştir.” Her ne ise çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, rûh‑efzâ bir nesîm, hayatdâr bir âb‑ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. Elhamdülillâh dedim.
740
Sonra baktım ki; ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaziyette o sahrâ‑yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevkediyordu. Bu defa tahte'z‑zemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat'edip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta'rif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdid eder, herşey bana müşkülât peydâ eder. Fakat, yine Kur'ân’dan bana verilen bir vâsıta‑i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum; her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise o buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh‑efzâ nesîmi teneffüs ederek Elhamdülillâh dedim. O Cennet gibi o âlemi seyre başladım.
Sonra baktım; biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir ânda o müdhiş sahrâya getirdi. Baktım ki; yukarıdan inmiş, aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zenbil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve isti'dâda göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkıne beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latîf bir nesîm, en lezîz bir âb‑ı hayat, en şirin bir ziyâ, her tarafta görünüyor. Baktım ki: O asansörler gibi nurânî menziller her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki; şunlar, Kur'ân‑ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.
741
İşte ﴿وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ile işâret olunan evvelki yol; tabiata saplananların ve tabîiyyûn fikrini taşıyanların mesleğidir ki; onda, hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülât olduğunu hissettiniz. ﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ ile işâret olunan ikinci yol; esbâb‑perestlerin ve vesâite icâd ve te'sir verenlerin, Meşâiyyûn hükemâsı gibi yalnız akıl ile, fikir ile hakikatü'l‑hakàika ve Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetine yol açanların mesleğidir.
﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ile işâret olunan üçüncü yol ise; sırat‑ı müstakîm ehli olan ehl‑i Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesidir ki; en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve rahmânî ve nurânî bir meslektir.
742

İkinci Maksad

Tahavvülât‑ı Zerrâta Dair
Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işâret edecektir
﴿
﴿وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ
Şu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskàl zerre mikdarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder. Şu maksad, bir Mukaddime ile Üç Noktadan ibarettir.

Mukaddime

Tahavvülât‑ı zerrât; Nakkàş‑ı Ezelî’nin kalem‑i kudreti, kitab‑ı kâinâtta yazdığı âyât‑ı tekvîniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır. Yoksa; maddiyûn ve tabîiyyûnların tevehhüm ettikleri gibi tesâdüf oyuncağı ve karışık, mânâsız bir hareket değildir. Çünkü: Bütün mevcûdât gibi zerreler ve herbir zerre mebde'‑i hareketinde Bismillâh der. Çünkü: Nihâyetsiz kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday dânesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi
743
Hem vazifesinin hitâmında Elhamdülillâh der. Çünkü: Bütün ukùlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl‑i san'at, fâideli bir hüsn‑ü nakş göstererek Sâni'‑i Zülcelâl’in medâyihine bir kaside‑i medhiye gibi bir eser gösterir; meselâ: Nar ve mısıra dikkat et.
744
Evet, Tahavvülât‑ı zerrât; (Hâşiye) Âlem‑i gaybdan olan herşeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamâta medâr ve ilim ve emr‑i İlâhî’nin bir ünvânı olan İmâm‑ı Mübînin düsturları ve imlâsı tahtında ve zaman‑ı hâzır ve âlem‑i şehâdetten teşkil ve icâd‑ı eşyada tasarrufa medâr ve kudret ve irâde‑i İlâhiye’nin bir ünvânı olan Kitab‑ı Mübînden istinsah ile ve seyyâl zamanın hakikati ve sahife‑i misâliyesi olan Levh‑i Mahv-İsbâtta kelimât‑ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve mânidâr ihtizâzâttır.
745

Birinci Nokta

İki Mebhas’tır.

Birinci Mebhas

Her zerrede; hem hareketinde, hem sükûnetinde; iki güneş gibi iki nur‑u tevhid parlıyor. Çünkü: Onuncu Söz’ün Birinci İşâretinde icmâlen ve Yirmiikinci Söz’de tafsîlen isbât edildiği gibi; herbir zerre, eğer memur‑u İlâhî olmazsa; ve O’nun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse; ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse; o vakit herbir zerrenin nihâyetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü: Anâsırın herbir zerresi, herbir cism‑i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamâtı ve kavânîn‑i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Hâlbuki, yanlışsız yapılıyor. Öyle ise; o hizmet eden zerreler, ya bir ilm‑i muhît sâhibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar; veyâhut kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.
Evet, havanın herbir zerresi, herbir zîhayatın cismine, herbir çiçeğin herbir meyvesine, herbir yaprağın binasına girip işleyebilir. Hâlbuki; onların teşkilâtları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, farazâ çuha makinesi gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkezâ o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre‑i havâiye, bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakîmâne ve üstadâne yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar gider.
746
İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi; ya nebâtâta ve hayvanata, hattâ meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen sûretlerin, mikdarların teşkilâtını, biçimini bilmesi lâzım geldiği veyâhut onlar, bir bilenin emir ve irâdesiyle memur olması lâzım geldiği gibi Sâkin toprak, sâkin olan herbir zerresi; bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedâr ağaçların tohumlarına medâr ve menşe' olmak kàbil olduğundan, hangi tohum gelse ve o zerrede, yani misliyet itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsûs bir fabrika ve bütün levâzımatına ve teşkilâtına lâzım bütün cihâzâtı bulunduğundan o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta; eşcâr ve nebâtât ve çiçekler ve meyveler envâ'ı adedince muntazam manevî makine ve fabrikaları bulunması veyâhut mu'cizekâr, herşeyi hiçten icâd eder ve herşeyin herşeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır veyâhut bir Kadîr‑i Mutlak, bir Alîm‑i Külli Şey’in emir ve izniyle, havl ve kuvveti ile o vazifeler gördürülür.
Evet, nasıl ki bir acemî, ham, âmî, âdi, hem kör bir adam; Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstadâne kemâl‑i intizam ile herbir san'atta, herbir binada işler, öyle eserler yapar ki; nihâyet derecede hikmetli, san'atlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre mikdar şuûru olan bilir ki: O adam, kendi başı ile işlemiyor; belki bir üstad‑ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Hâlbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Hâlbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherât, gayet san'atlı murassaâtlı libâslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse, zerre mikdar aklı olan demeyecek mi ki: O adam, gayet mu'cizekâr bir zâtın menşe'‑i mu'cizâtı olan fabrikasının bir mandalı veyâhut miskin bir kapıcısıdır.”
747
Aynen öyle de: Havanın zerreleri, herbiri birer Mektûbat‑ı Samedâniye, birer antika‑i san'at-ı Rabbâniye, birer mu'cize‑i kudret, birer hàrika‑i hikmet olan nebâtât ve eşcâr, ezhâr ve esmârdaki harekât ve hidemâtları; bir Sâni'‑i Hakîm-i Zülcelâl’in, bir Fâtır‑ı Kerîm-i Zülcemâl’in emir ve irâdesiyle hareket ettiğini ve toprağın zerreleri dahi, herbiri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsını ilân eden birer ayrı ilânnâme ve kemâlâtını söyleyen birer ayrı kaside hükmünde olan o tohumcuklarının, o çekirdeklerinin sünbüllerine, ağaçlarına menşe' ve medâr olmaları; emr‑i kün feyekûne mâlik, herşey emrine musahhar bir Sâni'‑i Zülcelâl’in emriyle, izniyle, irâdesiyle, kuvvetiyle olması; iki kere iki dört eder gibi kat'îdir. Âmennâ

İkinci Mebhas

Zerrâtın harekâtındaki vazifelere, hikmetlere küçük bir işârettir.
Evet, akılları gözlerine sukùt etmiş maddiyûnların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esâsına istinâd eden felsefeleri nazarında tesâdüfle bağlı olan tahavvülât‑ı zerrâtı, bütün düsturlarına üssü'l‑esâs tutup, masnûât‑ı İlâhiye’ye masdar göstermişler. Nihâyetsiz hikmetlerle müzeyyen masnûâtı, hikmetsiz, mânâsız, karmakarışık bir şeye isnâd etmeleri, ne kadar hilâf‑ı akıl olduğunu zerre mikdar şuûru bulunan bilir.
Şimdi; Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmeti nokta‑i nazarında tahavvülât‑ı zerrâtın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazifeleri vardır. ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazifelerine işâret eder. Nümûne olarak birkaçına işâret ediyoruz.
748
Birincisi: Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un tecelliyât‑ı icâdiyesini tecdîd ve tazelendirmek için her bir tek rûhu model gibi ederek, her sene mu'cizât‑ı kudretinden taze birer cesed giydirmek ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve bir tek hakikati başka başka sûrette göstermek ve kâinâtların ve âlemlerin ve mevcûdâtların, tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır‑ı Zülcelâl, kudretiyle, zerrâtı tahrîk ve tavzif etmiştir.
İkincisi: Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl, şu dünyayı, bâhusus rû‑yi zemin tarlasını bir mülk sûretinde yaratmıştır. Yani; neşv ü nemâya, taze taze mahsulât vermeğe kàbil bir sûrette müheyyâ etmiştir. ki, nihâyetsiz mu'cizât‑ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerrâtı hikmetle tahrîk ederek, intizam dâiresinde tavzif edip, her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde belki her saatte mu'cizât‑ı kudretinden yeni yeni birer kâinât gösterir, yeryüzü avlusuna başka başka mahsulât verdirir. Nihâyetsiz hazine‑i rahmetinin hedâyâsını, nihâyetsiz kudretinin mu'cizâtının nümûnelerini harekât‑ı zerrât ile izhâr eder.
Üçüncüsü: Nihâyetsiz tecelliyât‑ı Esmâ-i İlâhiye’nin nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini ifâde için mahdûd bir zeminde hadsiz nukùş göstermek, küçük bir sahifede nihâyetsiz maânîleri ifâde edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkàş‑ı Ezelî zerrâtı, kemâl‑i hikmetle tahrîk edip kemâl‑i intizamla tavzif etmiştir. Evet, geçen senenin mahsulâtıyla şu senenin mahsulâtının mâhiyetleri bir hükmündedir. Fakat, maânîleri başka başkadır. Taayyünât‑ı itibariyeyi değiştirmekle maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünât‑ı itibariye ve teşahhusât‑ı muvakkate, tebdil edildikleri ve zâhiren fânî oldukları hâlde; onların maânî‑i cemîleleri muhâfaza olunup, sâbit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin rûhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin, hakikatçe aynılarıdır. Yalnız teşahhusât‑ı itibariyede fark var. Fakat o itibarî teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan şuûnât‑ı Esmâ-i İlâhiye’nin maânîlerini ifâde için şu bahardakiler, ayrı teşahhusâtla onların yerine geldiler.
749
Dördüncüsü: Hadsiz âlem‑i misâl gibi gayet geniş âlem‑i melekût ve gayr‑ı mahdûd sâir uhrevî âlemlere birer mahsulât veya tezyînât veya levâzımat gibi onlara münâsib şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraa‑i dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm‑i Zülcelâl, zerrâtı tahrîk edip; kâinâtı seyyâle ve mevcûdâtı seyyâre ederek; şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsulât‑ı maneviye yetiştiriyor. Nihâyetsiz hazine‑i kudretinden nihâyetsiz bir seyli, dünyadan akıttırıp âlem‑i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.
Beşincisi: Nihâyetsiz Kemâlât‑ı İlâhiye’yi, hadsiz Celevât‑ı Cemâliyeyi ve gayetsiz Tecelliyât‑ı Celâliyeyi ve gayr‑ı mütenâhî Tesbihât‑ı Rabbâniye’yi şu dar ve mahdûd zeminde ve mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için zerrâtı kemâl‑i hikmetle, kudretiyle tahrîk edip, kemâl‑i intizamla tavzif ederek; mütenâhî bir zamanda, mahdûd bir zeminde gayr‑ı mütenâhî tesbihât yaptırıyor. Gayr‑ı mahdûd tecelliyât‑ı cemâliye ve celâliye ve kemâliyesini gösteriyor. Çok hakàik‑ı gaybiye ve çok semerât‑ı uhreviye ve fânîlerin bâkî olan hüviyet ve sûretlerinden pek çok nukùş‑u misâliye ve çok mânidâr nüsûc‑u levhiyeyi icâd ediyor. Demek zerreyi tahrîk eden; şu makàsıd‑ı azîmeyi, şu hikem‑i cesîmeyi gösteren bir Zât’tır. Yoksa herbir zerrede, güneş gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir.
750
Daha bu beş nümûne gibi belki beşbin hikmetle tahrîk olunan zerrâtın tahavvülâtını, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatte; biri enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket‑i cezbekârânede zikir ve tesbih‑i İlâhî ile Mevlevî gibi zikreden ve deverâna kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar zu'metmişler.
İşte bundan anlaşılıyor ki; onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri hikmetsizliktir.
(Üçüncü Nokta’da altıncı uzun bir hikmet daha söylenecektir.)

İkinci Nokta

Herbir zerrede, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine iki şâhid‑i sâdık vardır. Evet, zerre; acz ve cümûduyla beraber şuûrkârâne büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi, harekâtında nizâmât‑ı umumiyeye tevfik‑i hareket edip her girdiği yerde ona mahsûs nizâmâtı mürâat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle; Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan Zât’ın ehadiyetine şehâdet eder. Yani, zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre, çünkü; âcizdir, yükü nihâyetsiz ağırdır ve vazifeleri nihâyetsiz çoktur bir Kadîr‑i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kàim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem, kâinâtın nizâmât‑ı külliyesini bilir bir tarzda tevfik‑i hareket etmesi ve her yere mânisiz girmesi; tek bir Alîm‑i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir.
751
Evet, nasıl ki bir nefer; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkezâ herbir dâirede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi olduğunu ve o nisbetleri, o vazifeleri bilmekle tevfik‑i hareket etmek; nizâmât‑ı askeriye tahtında ta'lim ve ta'limât görmekle bütün o dâirelere kumanda eden bir tek kumandan‑ı a'zamın emrine ve kanununa tebaiyetle oluyor.
Öyle de; herbir zerre, birbiri içindeki mürekkebâtta birer münâsib vaziyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazifesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan, elbette o zerreyi; o mürekkebâtta bütün nisbet ve vazifelerini muhâfaza edip netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek; bütün kâinât kabza‑i tasarrufunda olan bir Zât’a mahsûstur.
Meselâ: Tevfik’in () gözbebeğinde yerleşen zerre, gözün a'sâb‑ı muharrike ve hassâse ve şerâyîn ve evride gibi damarlara karşı münâsib vaziyet alması ve yüzde ve sonra başta ve gövdede, daha sonra hey'et‑i mecmua-i insaniyede herbirisine karşı birer nisbeti, birer vazifesi, birer faydası kemâl‑i hikmetle bulunması gösteriyor ki: Bütün o cismin bütün a'zâsını icâd eden bir zât, o zerreyi o yerde yerleştirebilir. Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayret‑fezâ bir intizam ve hikmetle seyr ü seyahat ederler ve öyle tavırlarda, tabakalarda intizam‑perverâne geçip gelirler ve öyle şuûrkârâne ayak atıp, hiç şaşırmayarak gele gele beden‑i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç a'zâ ve hüceyrâtın imdâdına yetişmek için kandaki küreyvât‑ı hamrâya yüklenip bir kanun‑u keremle imdâda yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki: Şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden; elbette ve elbette, bir Rezzâk‑ı Kerîm, bir Hallâk‑ı Rahîm’dir ki, kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsâvîdirler.
752
Hem herbir zerre, öyle bir nakş‑ı san'atta işler ki, ya bütün zerrâtla münâsebetdâr; herbirisine ve umumuna hem hâkim ve hem herbirisine ve umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayret‑fezâ san'atlı nakşı ve hikmet‑nümâ nakışlı san'atı bilir ve icâd eder. Bu ise, binler defa muhâldir veya bir Sâni'‑i Hakîm’in kanun‑u kader ve kalem‑i kudretinden çıkan harekete memur birer noktadır.
Nasıl ki, meselâ: Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve san'atına tâbi olmazlarsa; herbir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik san'atında bir mehâreti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani Geliniz, düşmemek, sukùt etmemek için baş başa vereceğiz.” diye bir hüküm sâhibi olması lâzımdır.
Öyle de: Binler defa Ayasofya kubbesinden daha san'atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnûâttaki zerreler, kâinât ustasının emrine tâbi olmazlarsa; herbirine Sâni'‑i Kâinât’ın evsâfı kadar evsâf‑ı kemâl verilmesi lâzım gelir.
Feyâ Sübhânallâh! Zındık maddiyûn gâvurlar bir Vâcibü'l‑Vücûd’u kabûl etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabûl etmeğe mezheblerine göre muztar kalıyorlar. İşte şu cihette münkir kâfir ne kadar feylesof, âlim de olsa; nihâyet derecede bir cehl‑i azîm içindedir, bir echel‑i mutlaktır.

Üçüncü Nokta

Şu nokta, Birinci Noktanın âhirinde va'd olunan altıncı hikmet‑i azîmeye bir işârettir. Şöyle ki:
Yirmisekizinci Sözün İkinci Suâli’nin cevabındaki hâşiyede denilmişti ki: Tahavvülât‑ı zerrâtın ve zîhayat cisimlerde zerrât harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi, zerreleri nurlandırmaktır ve âlem‑i uhreviye binasına lâyık zerreler olmak için, hayatdâr ve mânidâr olmaktır. Güyâ cism‑i hayvanî ve insanî, hattâ nebâtî; terbiye dersini almak için gelenlere bir misâfirhâne, bir kışla, bir mekteb hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, nurlanırlar. Âdeta bir ta'lim ve ta'limâta mazhar olurlar, letâfet peydâ ederler. Birer vazifeyi görmekle âlem‑i bekàya ve bütün eczâsıyla hayatdâr olan dâr‑ı âhirete zerrât olmak için liyâkat kesbederler.
753
Suâl: Zerrâtın harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?
Elcevab: Evvelâ: Bütün masnûâtın bütün intizamâtıyla ve hikmetleriyle sâbit olan Sâni'in hikmetiyle bilinir. Çünkü: En cüz'î bir şeye küllî hikmetleri takan bir hikmet; seyl‑i kâinâtın içinde en büyük fa'âliyet gösteren ve hikmetli nakışlara medâr olan harekât‑ı zerrâtı hikmetsiz bırakmaz. Hem en küçük mahlûkatı, vazifelerinde ücretsiz, maaşsız, kemâlsiz bırakmayan bir hikmet, bir hâkimiyet; en kesretli ve esâslı memurlarını, hizmetkârlarını nursuz, ücretsiz bırakmaz.
Sâniyen: Sâni'‑i Hakîm; anâsırı tahrîk edip tavzif ederek onlara bir ücret‑i kemâl hükmünde mâdeniyât derecesine çıkarmasıyla ve mâdeniyâta mahsûs tesbihâtları onlara bildirmesiyle ve mâdeniyâtı tahrîk ve tavzif edip nebâtât mertebe‑i hayatiyesinin makamını vermesiyle ve nebâtâtı rızık ederek tahrîk ve tavzif ile hayvanat mertebe‑i letâfetini onlara ihsân etmesiyle ve hayvanattaki zerrâtı tavzif edip rızık yoluyla hayat‑ı insaniye derecesine çıkarmasıyla ve insanın vücûdundaki zerrâtı süze süze tasfiye ve taltif ederek dimağın ve kalbin en nâzik ve latîf yerinde makam vermesiyle bilinir ki: Harekât‑ı zerrât hikmetsiz değil, belki kendine lâyık bir nev'i kemâlâta koşturuluyor.
Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerrâtı içinde çekirdek ve tohumdaki gibi bir kısım zerreler öyle manevî bir nura, bir letâfete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki, sâir zerrelere ve o koca ağaca bir rûh, bir sultan hükmüne geçer. İşte azîm bir ağacın bütün zerrâtı içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka‑i hayatında çok devirleri ve nâzik vazifeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki: Sâni'‑i Hakîm’in emriyle vazife‑i fıtrat içinde zerrâtın envâ'‑ı harekâtına göre onlara tecellî eden esmânın hesabına ve şerefine olarak birer manevî letâfet, birer manevî nur, birer makam, birer manevî ders almalarını gösteriyor.
754
Elhâsıl: Mâdem Sâni'‑i Hakîm herşey için o şeye münâsib bir nokta‑i kemâl ve ona lâyık bir mertebe‑i feyz-i vücûd ta'yin edip ve o şeye, o nokta‑i kemâle sa'yedip gitmek için bir isti'dâd vererek ona sevk ediyor ve bütün nebâtât ve hayvanatta şu kanun‑u Rubûbiyet cârî olmakla beraber, cemâdâtta dahi cârîdir ki; âdi toprağa, elmas derecesine ve cevâhir‑i àliye mertebesine bir terakkiyât veriyor ve şu hakikatte muazzam bir Kanun‑u Rubûbiyetin ucu görünüyor.
Hem mâdem O Hàlık‑ı Kerîm, tenâsül kanun‑u azîminde istihdam ettiği hayvanata ücret olarak birer maaş gibi birer lezzet‑i cüz'iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi, sâir hidemât‑ı Rabbâniye’de istihdam olunan hayvanlara birer ücret‑i kemâl verir. Şevk ve lezzete medâr birer makam veriyor ve şunda bir muazzam Kanun‑u Keremin ucu görünüyor.
Hem mâdem herşeyin hakikati, Cenâb‑ı Hakk’ın bir isminin tecellîsine bakar, ona bağlıdır; ona âyinedir. O şey, ne kadar güzel bir vaziyet alsa, o ismin şerefinedir; o isim öyle ister. O şey bilse, bilmese; o güzel vaziyet hakikat nazarında matlûbdur. Ve şu hakikatten gayet muazzam bir Kanun‑u Tahsin ve Cemâlin ucu görünüyor.
Hem mâdem Fâtır‑ı Kerîm, düstur‑u kerem iktizasıyla bir şeye verdiği makamı ve kemâli, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle, o kemâli geriye almıyor. Belki, o zîkemâlin meyvelerini, neticelerini, manevî hüviyetini ve mânâsını, rûhlu ise, rûhunu ibkà ediyor. Meselâ: Dünyada insanı mazhar ettiği kemâlâtın mânâlarını, meyvelerini ibkà ediyor. Hattâ müteşekkir bir mü'minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini; mücessem bir meyve‑i Cennet sûretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakikatte muazzam bir Kanun‑u Rahmetin ucu görünüyor.
755
Hem mâdem Hallâk‑ı Bî-misâl isrâf etmiyor, abes işleri yapmıyor. Hattâ güz mevsiminde vazifesi bitmiş, vefât etmiş mahlûkların enkàz‑ı maddiyesini bahar masnûâtında isti'mâl ediyor; onların binalarında dercediyor. Elbette ﴿يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrıyla, ﴿وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ işâretiyle şu dünyada câmid, şuûrsuz ve mühim vazifeler gören zerrât‑ı arziyenin; elbette taşı, ağacı, herşeyi zîhayat ve zîşuûr olan âhiretin bazı binalarında derc ve isti'mâli muktezâ‑yı hikmettir. Çünkü: Harâb olmuş dünyanın zerrâtını dünyada bırakmak veya ademe atmak isrâftır. Ve şu hakikatten pek muazzam bir Kanun‑u Hikmetin ucu görünüyor.
Hem mâdem şu dünyanın pek çok âsârı ve maneviyatı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensûcât‑ı amelleri, sahâif‑i ef'âlleri, rûhları, cesedleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o semerâta ve mânâlara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrât‑ı arziye dahi, vazife noktasında kendine göre tekemmül ettikten sonra, yani nur‑u hayata çok defa hizmet ve mazhar olduktan sonra ve hayatî tesbihâta medâr olduktan sonra şu harâb olacak dünyanın enkàzı içinde, şu zerrâtı dahi öteki âlemin binasında dercetmek muktezâ‑yı adl ve hikmettir. Ve şu hakikatten pek muazzam bir Kanun‑u Adlin ucu görünüyor.
756
Hem mâdem rûh cisme hâkim olduğu gibi; câmid maddelerde dahi kaderin yazdığı evâmir‑i tekvîniye, o maddelere hâkimdir. O maddeler, kaderin manevî yazısına göre mevki ve nizâm alabilirler. Meselâ: Yumurtaların envâ'ında ve nutfelerin aksâmında ve çekirdeklerin esnâfında ve tohumların ecnâsında, kaderin ayrı ayrı yazdığı evâmir‑i tekvîniye cihetiyle ayrı ayrı makam ve nur sâhibi oluyorlar. Ve o madde itibariyle mâhiyetleri (Hâşiye‑1) bir hükmünde olan o maddeler, hadsiz muhtelif mevcûdâta menşe' oluyorlar. Ayrı ayrı makam ve nur sâhibi oluyorlar. Elbette hidemât‑ı hayatiye ve hayattaki tesbihât‑ı Rabbâniye’de defaatle bir zerre bulunmuş ise ve hizmet etmiş ise, o zerrenin manevî alnında o mânâların hikmetlerini hiçbir şeyi kaybetmeyen kader kalemiyle kaydetmesi; muktezâ‑yı ihâta-i ilmîdir. Ve şunda pek muazzam bir Kanun‑u İlm-i Muhîtin ucu görünüyor.
Öyle ise; zerreler (Hâşiye‑2) başıboş değiller.
Netice‑i Kelâm: Geçmiş yedi kanun, yani; Kanun‑u Rubûbiyet, Kanun‑u Kerem, Kanun‑u Cemâl, Kanun‑u Rahmet, Kanun‑u Hikmet, Kanun‑u Adl, Kanun‑u İhâta-i İlmî gibi pek çok muazzam kanunların görünen uçları arkalarında birer İsm‑i A'zam ve o İsm‑i A'zamın tecellî‑i a'zamını gösteriyorlar. Ve o tecellîden anlaşılıyor ki: Sâir mevcûdât gibi şu dünyadaki tahavvülât‑ı zerrât dahi, gayet àlî hikmetler için kaderin çizdiği hudud üzerine kudretin verdiği evâmir‑i tekvîniyeye göre hassas bir mîzan‑ı ilmî ile cevelân ediyorlar. Âdeta başka yüksek bir âleme (Hâşiye) gitmeye hazırlanıyorlar. Öyle ise; zîhayat cisimler, o seyyah zerrelere güyâ birer mekteb, birer kışla, birer misâfirhâne‑i terbiye hükmündedir. Ve öyle olduğuna bir hads‑i sâdıkla hükmedilebilir.
757
Elhâsıl: Birinci Söz’de denildiği ve isbât edildiği gibi; herşey Bismillâh der. İşte bütün mevcûdât gibi herbir zerre ve zerrâtın herbir tâifesi ve mahsûs herbir cemâati, lisân‑ı hâl ile Bismillâh der, hareket eder.
Evet, geçmiş üç nokta sırrıyla, herbir zerre, mebde'‑i hareketinde lisân‑ı hâl ile ﴿ der. Yani: Ben, Allah’ın nâmıyla, hesabıyla, ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket ediyorum.” Sonra netice‑i hareketinde, herbir masnû' gibi herbir zerre, herbir tâifesi, lisân‑ı hâl ile ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ der ki; bir kaside‑i medhiye hükmünde olan san'atlı bir mahlûkun nakşında, kudretin küçük bir kalem ucu hükmünde kendini gösterir. Belki herbiri; manevî, Rabbânî, muazzam hadsiz başlı bir fonoğrafın birer plağı hükmünde olan masnû'ların üstünde dönen ve Tahmîdât‑ı Rabbâniye kasideleriyle o masnûâtı konuşturan ve Tesbihât‑ı İlâhiye neşîdelerini okutturan birer iğne başı sûretinde kendini gösteriyorlar.
﴿دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَنَّا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَاِخْوَانِهِ وَسَلِّمْ وَسَلِّمْنَا وَسَلِّمْ د۪ينَنَا، اٰم۪ينَ يَا رَبَّ الْعَالَم۪ينَ
758

Otuzbirinci Söz

Mi'râc‑ı Nebeviyeye Dairdir (A.s.m.)
İhtar: Mi'râc mes'elesi, erkân‑ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân‑ı îmâniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân‑ı îmâniyeyi kabûl etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat isbât edilmez. Çünkü; Allah’ı bilmeyen, Peygamber’i tanımayan ve melâikeyi kabûl etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mi'râc’dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbât etmek lâzım geliyor. Öyle ise biz, Mi'râc’da istib'âd ile vesveseye düşen bir mü'mini muhâtab ittihàz ederek, ona karşı serd‑i kelâm edip arasıra makam‑ı istimâ'da olan mülhidi nazara alıp serd‑i kelâm edeceğiz. Bazı sözlerde hakikat‑i Mi'râc’ın bir kısım lem'aları zikredilmiştir. İhvânlarımın ısrarı ile ayrı ayrı o lem'aları hakikatin aslıyla birleştirmek ve Kemâlât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) cemâline birden bir âyine yapmak için, inâyeti Allah’tan istedik.
759
﴿
﴿سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ❋ عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰى ❋ ذُومِرَّةٍ فَاسْتَوٰى ❋ وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى ❋ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى ❋ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى ❋﴿فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰى ❋ مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَارَاٰى ❋ اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ❋ وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ❋ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ❋ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰي ❋ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ❋ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ❋ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
Evvelki âyet‑i azîmenin azîm hazinesinden yalnız اِنَّهُ zamîrinde, bir düstur‑u belâğata istinâd eden iki remzin mes'elemize münâsebeti olduğu için, i'câz bahsinde beyân edildiği üzere yazacağız.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, Habîb‑i Ekrem Aleyhi Efdalü's‑salâtü ve Ekmelü's‑selâm’ın Mi'râc’ının mebde'i olan, Mescid‑i Haram’dan Mescid‑i Aksâ’ya olan seyranını zikrettikten sonra ﴿اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ der. Ve şu kelâm ile Sûre‑i ﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى ’da işâret olunan müntehâ‑yı mi'râca remzeden اِنَّهُ ’deki zamîr, ya Cenâb‑ı Hakk’a râci'dir veyâhut Peygamber’edir.
760
Peygamber’e göre olsa, kanun‑u belâğat ve münâsebet‑i siyâk-ı kelâm şöyle ifâde ediyor ki: Bu seyahat‑ı cüz'iyede bir seyr‑i umumî, bir urûc‑u küllî var ki; Sidretü'l‑Müntehâ’ya, Kàb‑ı Kavseyn’e kadar merâtib‑i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tesâdüf eden âyât‑ı Rabbâniye’yi ve acâib‑i san'at-ı İlâhiye’yi işitmiş, görmüştür, der. O küçük cüz'î seyahati hem küllî, hem mahşer‑i acâib bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamîr, Cenâb‑ı Hakk’a râci' olsa, şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyahatte huzuruna dâvet edip bir vazife ile tavzif etmek için, Mescid‑i Haram’dan mecma'‑ı Enbiyâ olan Mescid‑i Aksâ’ya gönderip, enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl‑ü dinlerine vâris‑i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, Sidretü'l‑Müntehâ’ya, Kàb‑ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi.
İşte çendan, o bir abddir. Ve o seyahat, bir mi'râc‑ı cüz'îdir. Fakat, bu abdin bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberindedir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saâdet‑i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb‑ı Hak kendini, Bütün eşyayı işitir ve görür.” sıfatıyla tavsif eder. o emânet, o nur, o anahtarın cihan‑şümûl ve muhît ve umum kâinâta âmm ve bütün mahlûkata şâmil hikmetlerini göstersin.
Bu sırr‑ı azîmin DÖRT ESÂSı var.
Birincisi: Mi'râc’ın sırr‑ı lüzumu nedir?
İkincisi: Hakikat‑i Mi'râc nedir?
Üçüncüsü: Hikmet‑i Mi'râc nedir?
Dördüncüsü: Mi'râc’ın semerât ve fâidesi nedir?
761

Birinci Esâs

Mi'râc’ın sırr‑ı lüzumu:
Meselâ, deniliyor ki: Cenâb‑ı Hak, ﴿اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ’dir. Herşeye, herşeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her velî, kalbi içinde O’nunla görüşebilir. Neden dolayı Velâyet‑i Ahmediye (A.S.M.), Mi'râc gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velînin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcâta muvaffak oluyor.”
Elcevab: Şu sırr‑ı gâmızı iki temsîl ile fehme takrib ediyoruz. Onikinci Söz’ün sırr‑ı i'câz-ı Kur'ân ve sırr‑ı Mi'râc hakkında olan şu iki temsîli dinle:
Birinci Temsîl: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitâbı, iltifatı vardır.
Birisi; âmî bir raiyetiyle cüz'î bir için, hususî bir hâcete dair, hàs bir telefonla sohbet etmektir.