579
Üçüncü Nur
İkinci Şu'le’nin Üçüncü Nuru şudur ki:
Kur'ân, başka kelâmlarla kàbil‑i kıyâs olamaz. Çünkü; kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn‑ü cemâl cihetinden dört menba'ı var. Biri mütekellim, biri muhâtab, biri maksad, biri makam’dır. Edîblerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?” ise, bak. Yalnız söze bakıp durma. Mâdem kelâm, kuvvetini, hüsnünü bu dört menba'dan alır. Kur'ân’ın menba'ına dikkat edilse, Kur'ân’ın derece‑i belâğatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır.
Evet, mâdem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise; mütekellimin derecesine göre irâde ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukâvemet‑sûz olur, maddî elektrik gibi te'sir eder, kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezâyüd eder.
Meselâ: ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَاسَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي﴾ yani “Yâ Arz! Vazifen bitti, suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet kalmadı, yağmuru kes.” Meselâ: ﴿فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ﴾ yani “Yâ Arz! Yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücûdda meşhergâh‑ı san'atıma geliniz.” dedi. Onlar da: “Biz kemâl‑i itâatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi senin kuvvetinle göreceğiz.”
İşte kuvvet ve irâdeyi tazammun eden hakîki ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların اُسْكُن۪ي يَا اَرْضُ وَانْشَقّ۪ي يَا سَمَاءُ وَقُوم۪ي اَيَّتُهَا الْقِيٰمَةُ gibi sûret‑i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhâveresi hiç o iki emre kàbil‑i kıyâs olabilir mi!‥ Evet, temennîden neş'et eden arzular ve o arzulardan neş'et eden fuzûliyâne emirler nerede! Hakikat‑i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat‑i emri nerede!‥ Evet, emri nâfiz, büyük bir âmirin mutî' ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri nerede!‥ Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sûreten bir iken ma'nen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.
580
Meselâ: ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾
Hem meselâ: ﴿وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ﴾ Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev'indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin Güneş’e nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakîki bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakîki bir san'atkârın işlediği vakit san'atına dair verdiği beyânâtı ve hakîki bir mün'imin ihsân başında iken beyân ettiği ihsânatı, yani kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: “Bakınız! İşte bunu yaptım, böyle yapıyorum. İşte bunu, bunun için yaptım. Bu böyle olacak, bunun için işte bunu böyle yapıyorum.”
Meselâ: ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ ❋ وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍ ❋ تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ ❋ وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِه۪ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَص۪يدِ ❋ وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَض۪يدٌ ❋ رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ﴾
Kur'ân’ın semâsında şu sûrenin burcunda parlayan yıldız‑misâl Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef'âlleri içindeki intizam‑ı belâğatla çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri ﴿كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ﴾ tâbiri ile isbât edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede! İnsanların fuzûliyâne onlarla temâsı az olan ef'âlden bahisleri nerede!‥ Taklid sûretinde çiçek resimleri; hakîki, hayatdâr çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz. Şu ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا﴾ ’dan, tâ ﴿كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ﴾ ’a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işâret edip geçeceğiz. Şöyle ki:
581
Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları haşrin kabûlüne mecbur etmek için şöylece bast‑ı mukaddemât eder, der:
“Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki; biz, ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir sûrette bina etmişiz.
Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyîn etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız.
Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhâfaza etmişiz.
Hem görmüyor musunuz; o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik.
Hem görmüyor musunuz; ne keyfiyette semâ cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hubûbatı, yüksek lezîz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum.
Hem görmüyor musunuz; o su ile ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icâd ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurûcunuz da böyledir. Kıyâmette arz ölüp siz sağ olarak çıkacaksınız.”
İşte şu âyetin isbât‑ı haşirde gösterdiği cezâlet‑i beyâniye – ki, binden birisine ancak işâret edebildik – nerede! İnsanların bir da'vâ için serdettikleri kelimât nerede!‥
Şu risalenin başında şimdiye kadar tahkîk nâmına bî‑tarafâne muhâkeme sûretinde, Kur'ân’ın i'câzını muannid bir hasma kabûl ettirmek için Kur'ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi, mumlar sırasına getirip muvâzene ediyorduk. Şimdi tahkîk vazifesini îfâ edip, parlak bir sûrette i'câzını isbât etti. Şimdi ise; tahkîk nâmına değil, hakikat nâmına bir‑iki söz ile Kur'ân’ın muvâzeneye gelmez hakîki makamına işâret edeceğiz:
582
Evet, sâir kelâmların Kur'ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet herbiri birer hakikat‑i sâbiteyi tasvir eden, gösteren Kur'ân’ın kelimâtı nerede! Beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersîm ettikleri mânâlar nerede!‥
Evet envâr‑ı hidayeti ilhâm eden ve Şems ve Kamer’in Hàlık‑ı Zülcelâl’inin kelâmı olan Kur'ân’ın melâike‑misâl zîhayat kelimâtı nerede! Beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhâr nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede!‥ Evet ısırıcı haşerât ve böceklerin mübârek melâike ve nurânî rûhânilere nisbeti ne ise; beşerin kelimâtı, Kur'ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri Yirmibeşinci Söz ile beraber geçen yirmidört aded Söz’ler isbât etmiştir. Şu da'vâmız mücerred değil, bürhânı geçmiş neticedir.
Evet, herbiri cevâhir‑i hidayetin birer sadefi ve hakàik‑ı îmâniyenin birer menba'ı ve esâsât‑ı İslâmiye’nin birer mâdeni ve doğrudan doğruya Arşü'r‑Rahmân’dan gelen ve kâinâtın fevkınde ve haricinde insana bakıp inen ve İlim ve Kudret ve İrâde’yi tazammun eden ve hitâb‑ı ezelî olan elfâz‑ı Kur'âniye nerede! İnsanın hevâî, hevâ‑perestâne, vâhî, heves‑perverâne elfâzı nerede!‥
Evet Kur'ân bir şecere‑i tûbâ hükmüne geçip şu Âlem‑i İslâmiye’yi bütün maneviyatıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar sûretinde neşredip, asfiyâ ve evliyâsını birer çiçek hükmünde o ağacın âb‑ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakàik‑ı kevniye ve İlâhiye’yi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne geçip yine meyvedâr ağaç hükmünde müteselsil hakàikı gösteren Kur'ân nerede! Beşerin ma'lûmumuz olan kelâmı nerede!‥ اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا
583
Bin üçyüzelli senedir Kur'ân‑ı Hakîm, bütün hakàikını kâinât çarşısında açıp teşhîr ettiği hâlde herkes, her millet, her memleket O’nun cevâhirinden, hakàikından almıştır ve alıyorlar. Hâlbuki, ne o ülfet, ne o mebzûliyet, ne o mürûr‑u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar; O’nun kıymetdâr hakàikına, O’nun güzel üslûblarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i'câzdır.
Şimdi biri çıksa Kur'ân’ın getirdiği hakàiktan bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur'ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur'ân’a yakın bir kelâm söyledim.” dese, öyle ahmakàne bir sözdür ki… Meselâ: Taşları, muhtelif cevâhirden bir saray‑ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukùş‑u àliyesine bakan mîzanlı nakışlar ile tezyîn eden bir ustanın san'atıyla; o nukùş‑u àliyeden fehmi kàsır, o sarayın bütün cevâhir ve zînetlerinden bî‑behre bir âdi adam, âdi hânelerin bir ustası, o saraya girip o kıymetdâr taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre âdi bir hânenin vaziyetine göre bir intizam, bir sûret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra: “Bakınız! O sarayın ustasından daha ziyâde mehâret ve servetim var ve kıymetdâr zînetlerim var.” dese dîvânece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet‑i san'atı gibidir.
584
Üçüncü Şu'le
Üç ziyâsı var.
Birinci Ziyâ
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın büyük bir vech‑i i'câzı Onüçüncü Söz’de beyân edilmiştir. Kardeşleri olan sâir vücûh‑u i'câziye sırasına girmek için bu makama alınmıştır.
İşte Kur'ân’ın herbir âyeti, birer necm‑i sâkıb gibi i'câz ve hidayet nurunu neşr ile küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevketmek istersen, kendini Kur'ân’ın nüzûlünden evvel olan o asr‑ı câhiliyette ve o sahrâ‑yı bedeviyette farzet ki; herşey zulmet‑i cehil ve gaflet altında perde‑i cümûd-u tabiata sarılmış olduğu bir ânda birden Kur'ân’ın lisân‑ı ulvîsinden ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾﴿يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ﴾ gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcûdât‑ı âlem سَبَّحَيُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar.
Hem, o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perîşan mahlûkat, ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ﴾ sayhasıyla işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime‑i hikmet-nümâ, birer nur‑u hakikat-edâ ve arz bir kafa ve berr ve bahr birer lisân ve bütün hayvanat ve nebâtât birer kelime‑i tesbih-feşân sûretinde arz‑ı dîdâr eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekàikini göremezsin.
585
Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürûr‑u zamanla ulûm‑u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirât‑ı İslâmiye ile parlayan ve Kur'ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile veyâhut sathî ve basit bir perde‑i ülfet ile baksan; elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme‑i i'câz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ'‑ı i'câzı içinde bu nev'i i'câzını zevk edemezsin.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en yüksek derece‑i i'câzına bakmak istersen şu temsîl dûrbîniyle bak. Şöyle ki:
Gayet büyük ve garîb ve gayetle yayılmış acîb bir ağaç farzedelim ki; o ağaç, geniş bir perde‑i gayb altında bir tabaka‑i mestûriyet içinde saklanmıştır. Ma'lûmdur ki; bir ağacın, insanın a'zâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir. İşte hiç görülmeyen – ve hâlâ görünmüyor – o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir a'zâsına mukâbil bir resim çekse, bir hudud çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenâsüble bir sûret tersîm etse ve birbirinden nihâyet uzak mebde' ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmat ile doldursa, elbette şübhe kalmaz ki; o ressam, bütün o gaybî ağacı gayb‑âşinâ nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder.
586
Aynen onun gibi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân dahi hakikat‑i mümkinâta dair – ki o hakikat, dünyanın ibtidâsından tut, tâ âhiretin en nihâyetine kadar uzanmış ve Arş’tan ferşe, zerreden Şems’e kadar yayılmış olan şecere‑i hilkatin hakikatine dair – beyânât‑ı Kur'âniye o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir sûret vermiştir ki, bütün muhakkìkler nihâyet tahkîkinde Kur'ân’ın tasvirine “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip, “Tılsım‑ı kâinâtı ve muammâ‑yı hilkati keşf ve fetheden yalnız sensin ey Kur'ân‑ı Kerîm!” demişler.
﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ Temsîlde kusur yok; Esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye ve şuûn ve Ef'âl‑i Rabbâniye, bir şecere‑i tûbâ-i nur hükmünde temsîl edilmekle; o şecere‑i nurâniyenin dâire‑i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud‑u kibriyâsı, gayr‑ı mütenâhî fezâ‑yı ıtlâkta yayılıp ihâta ediyor. Hudud‑u icraatı ﴿يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪﴾﴿فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى﴾ hududundan tut, tâ ﴿وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴾﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴾ hududuna kadar intişar etmiş o hakikat‑i nurâniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gâyât ve meyveleriyle, o kadar tenâsüble, birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette o hakàik‑ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef'âli beyân eder ki, bütün ehl‑i keşf ve hakikat ve dâire‑i melekûtta cevelân eden bütün ashâb‑ı irfan ve hikmet, o beyânât‑ı Kur'âniye’ye karşı “Sübhânallâh” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.
587
Meselâ: Bütün dâire‑i imkân ve dâire‑i vücûba bakan, hem o iki şecere‑i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmânın erkân‑ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde ta'rif eder ve o mertebe bir münâsebet tarzında izhâr eder ki, akl‑ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o îmân dalının budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân‑ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruâtı, en küçük âdâbı ve en uzak gâyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz'î semerâtına varıncaya kadar aralarında hüsn‑ü tenâsüb ve kemâl‑i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza ettiğine delil ise, O Kur'ân‑ı Câmi'in nusûs ve vücûhundan ve işârât ve rumûzundan çıkan Şerîat‑ı Kübrâ-yı İslâmiye’nin kemâl‑i intizamı ve muvâzeneti ve hüsn‑ü tenâsübü ve resâneti, cerhedilmez bir şâhid‑i âdil, şübhe getirmez bir bürhân‑ı kàtı'dır.
Demek oluyor ki; beyânât‑ı Kur'âniye, beşerin ilm‑i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm‑i muhîte istinâd ediyor ve cemî' eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakàikı bir ânda müşâhede eder bir Zât’ın kelâmıdır. Âmennâ…
İkinci Ziyâ
Hikmet‑i Kur'âniye’nin karşısında meydân‑ı muârazaya çıkan felsefe‑i beşeriyenin, Hikmet‑i Kur'ân’a karşı ne derece sukùt ettiğini Onikinci Söz’de izâh ve bir temsîl ile tasvir ve sâir Söz’lerde isbât ettiğimizden onlara havâle edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvâzene ederiz. Şöyle ki:
Felsefe ve hikmet‑i insaniye dünyaya sâbit bakar, mevcûdâtın mâhiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsîlen bahseder. Sâni'ine karşı vazifelerinden bahsetse de icmâlen bahseder. Âdeta kâinât kitabının yalnız nakış ve hurûflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.
588
Kur'ân ise, dünyaya geçici, seyyâl, aldatıcı, seyyâr, kararsız, inkılâbcı olarak bakar. Mevcûdâtın mâhiyetlerinden, sûrî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat, Sâni' tarafından tavzif edilen vezâif‑i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâni'in isimlerine ne vecihle ve nasıl delâlet ettiklerini ve evâmir‑i tekvîniye-i İlâhiye’ye karşı inkıyadlarını tafsîlen zikreder.
İşte felsefe‑i beşeriye ile Hikmet‑i Kur'âniye’nin şu tafsîl ve icmâl hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz‑ı hak ve ayn‑ı hakikat hangisidir, göreceğiz.
İşte, nasıl elimizdeki saat, sûreten sâbit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla dâimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ızdırâbları vardır… Aynen onun gibi, kudret‑i İlâhiye’nin bir saat‑ı kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sâbitiyetiyle beraber dâimî zelzele ve tağayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor.
Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat‑ı kübrânın sâniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir.
Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir.
Asır ise, o saatin saatlerini ta'dâd eden bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı, emvâc‑ı zevâl üstüne atar, bütün mâzi ve istikbâli ademe verip yalnız zaman‑ı hâzırı vücûda bırakır.
Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber mekân itibariyle dahi yine dünya, zelzeleli gayr‑ı sâbit bir saat hükmündedir. Çünkü; cevv‑i hava, mekânı çabuk tağayyür ettiğinden, bir hâlden bir hâle sür'aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla sâniye sayan milin sûret‑i tağayyürü hükmünde bir tağayyür veriyor.
Şimdi, dünya hânesinin tabanı olan mekân‑ı arz ise, yüzü, mevt ve hayatça, nebât ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden dakikaları sayan bir mil hükmünde dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir.
Zemin, yüzü itibariyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbât ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin çıkmaları ve hasflar vukû' bulması, saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti ağırca mürûr edicidir, gösterir.
589
Dünya hânesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecrâmların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhûruyla, küsûfât ve husufatın vukû' bulmasıyla yıldızların sukùt etmeleri gibi tağayyürât gösterir ki; semâ dahi sâbit değil, ihtiyarlığa, harâbiyete gidiyor. Onun tağayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor, fakat her hâlde geçici ve zevâl ve harâbiyete karşı gittiğini gösterir.
İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, dâim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâni'ine baktığı vakit, o harekât ve tağayyürât, kalem‑i kudretin Mektûbat‑ı Samedâniye’yi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât‑ı ahvâl ise, Esmâ‑i İlâhiye’nin cilve‑i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifât ile gösteren, tazelenen âyineleridir.
İşte dünya, dünya itibariyle hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akar su gibi rıhlet ettiği hâlde, gaflet ile sûreten incimâd etmiş, fikr‑i tabiatla kesâfet ve küdûret peydâ edip Âhiret’e perde olmuştur.
İşte felsefe‑i sakîme, tedkîkàt‑ı felsefe ile ve hikmet‑i tabîiye ile ve medeniyet‑i sefîhenin câzibedâr lehviyâtıyla, sarhoşâne hevesâtıyla o dünyanın hem cümûdetini ziyâde edip gafleti kalınlaştırmış, hem küdûretle bulanmasını taz'îf edip Sâni'i ve âhireti unutturuyor.
Amma Kur'ân ise; şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle, ﴿اَلْقَارِعَةُ ❋ مَا الْقَارِعَةُ﴾﴿اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ﴾﴿وَالطُّورِ ❋ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ﴾ âyâtıyla pamuk gibi hallâc eder, atar.
590
﴿اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا﴾﴿اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا﴾ gibi beyânâtıyla o dünyaya şeffâfiyet verir ve bulanmasını izâle eder.
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ﴾ gibi nur‑efşân neyyirâtıyla, câmid dünyayı eritir.
﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾ ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴾﴿وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُ﴾ mevt‑âlûd tâbirleriyle dünyanın ebediyet‑i mevhûmesini parça parça eder.
﴿يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَمَا كُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ﴾﴿وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ﴾ Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla tabiat fikrini tevlîd eden gafleti dağıtır.
591
İşte Kur'ân’ın baştan başa kâinâta müteveccih olan âyâtı, şu esâsa göre gider. Hakikat‑i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sâni'a bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir. Beşerin gözünü ona diktirir. Hakîki hikmeti ders verir. Kâinât kitabının mânâlarını ta'lim eder. Hurûfât ve nukùşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi, çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurûfâtın nukùşuyla insanların vaktini mâlâyaniyâtta sarfettirmiyor.
Üçüncü Ziyâ
İkinci Ziyâ’da, hikmet‑i beşeriyenin Hikmet‑i Kur'âniye’ye karşı sukùtuna ve Hikmet‑i Kur'âniye’nin i'câzına işâret ettik. Şimdi şu ziyâda, Kur'ân’ın şâkirdleri olan asfiyâ ve evliyâ ve hükemânın münevver kısmı olan hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un hikmetleriyle Kur'ân’ın hikmetine karşı derecesini gösterip, şu cihette Kur'ân’ın i'câzına muhtasar bir işâret edeceğiz.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in ulviyetine en sâdık bir delil ve hakkâniyetine en zâhir bir bürhân ve i'câzına en kavî bir alâmet şudur ki:
Kur'ân, bütün aksâm‑ı tevhidin bütün merâtibini, bütün levâzımatıyla muhâfaza ederek beyân edip muvâzenesini bozmamış, muhâfaza etmiş. Hem bütün hakàik‑ı àliye-i İlâhiye’nin muvâzenesini muhâfaza etmiş. Hem bütün Esmâ‑i Hüsnâ’nın iktiza ettikleri ahkâmları cem'etmiş, o ahkâmın tenâsübünü muhâfaza etmiş. Hem Rubûbiyet ve Ulûhiyet’in şuûnâtını kemâl‑i muvâzene ile cem'etmiştir.
İşte şu muhâfaza ve muvâzene ve cem', bir hâsiyettir. Kat'iyyen beşerin eserinde mevcûd değil ve eâzım‑ı insaniyenin netâic‑i efkârında bulunmuyor. Ne melekûte geçen evliyâların eserinde, ne umûrun bâtınlarına geçen İşrâkìyyûn’un kitaplarında, ne âlem‑i gayba nüfûz eden rûhânilerin maârifinde hiç bulunmuyor. Güyâ, bir taksimü'l‑a'mâl hükmünde herbir kısmı hakikatin şecere‑i uzmâsından yalnız bir‑iki dalına yapışıyor. Yalnız onun meyvesiyle, yaprağıyla uğraşıyor. Başkasından ya haberi yok, yâhut bakmıyor.
592
Evet; hakikat‑i mutlaka, mukayyed enzâr ile ihâta edilmez. Kur'ân gibi bir nazar‑ı küllî lâzım ki, ihâta etsin. Kur'ân’dan başka; çendan Kur'ân’dan da ders alıyorlar fakat, hakikat‑i külliyenin cüz'î zihniyle yalnız bir‑iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat veya tefrit ile hakàikın muvâzenesini ihlâl edip tenâsübünü izâle eder.
Şu hakikat, Yirmidördüncü Söz’ün İkinci Dalı’nda acîb bir temsîl ile izâh edilmiştir. Şimdi de başka bir temsîl ile şu mes'eleye işâret ederiz.
Meselâ: Bir denizde hesabsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir definenin bulunduğunu farzedelim. Gavvâs dalgıçlar, o definenin cevâhirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer; o gavvâs hükmeder ki, bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından başka cevâhiri işittiği vakit hayâl eder ki, o cevherler, bulduğu elmasın tâbileridir, fusûs ve nukùşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yâkut eline geçer. Başkası, murabba' bir kehribâr bulur ve hâkezâ… Herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu'zamı i'tikàd edip, işittiklerini o hazinenin zevâid ve teferruâtı zanneder. O vakit hakàikın muvâzenesi bozulur. Tenâsüb de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakîki rengini görmek için te'vilâta ve tekellüfata muztar kalır. Hattâ bazen inkâr ve ta'tîle kadar giderler. Hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un kitaplarına ve sünnetin mîzanıyla tartmayıp keşfiyât ve meşhûdâtına i'timâd eden mutasavvifînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâ‑şübhe tasdik eder. Demek, hakàik‑ı Kur'âniyenin cinsinden ve Kur'ân’ın dersinden aldıkları hâlde – çünkü Kur'ân değiller – böyle nâkıs geliyor.
593
Bahr‑i hakàik olan Kur'ân’ın âyetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvâsıdır. Lâkin, onların gözleri açık, defineyi ihâta eder. Definede ne var, ne yok görür. O defineyi öyle bir tenâsüb ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyân eder ki, hakîki hüsn‑ü cemâli gösterir. Meselâ: Âyet‑i ﴿وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴾﴿يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ﴾ ifâde ettikleri Azamet‑i Rubûbiyet’i gördüğü gibi, ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ ❋ هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ﴾﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴾﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ﴾ ifâde ettikleri şümûl‑ü rahmeti görüyor, gösteriyor. Hem ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ﴾ ifâde ettiği vüs'at‑i Hallâkıyet’i görüp gösterdiği gibi, ﴿خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ﴾ ifâde ettiği şümûl‑ü tasarrufu ve ihâta‑i Rubûbiyet’i görüp, gösterir.
594
﴿يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا﴾ ifâde ettiği hakikat‑i azîme ile ﴿وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ﴾ ifâde ettiği hakikat‑i Kerîmâne’yi, ﴿وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪﴾ ifâde ettiği hakikat‑i azîme-i Hâkimâne-i Âmirâneyi görür, gösterir. ﴿اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَٓافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَص۪يرٌ﴾ ifâde ettikleri hakikat‑i Rahîmâne-i Müdebbirâne’yi, ﴿وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَا يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا﴾ ifâde ettiği hakikat‑i azîme ile ﴿وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ﴾ ifâde ettiği hakikat‑i Rakìbâne’yi, ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾ ifâde ettiği hakikat‑i muhîta gibi ﴿وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴾ ifâde ettiği akrebiyeti, ﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ﴾ işâret ettiği hakikat‑i ulviyeyi, ﴿اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَا۪يتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ﴾ ifâde ettiği hakikat‑i câmia gibi bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân‑ı sitte-i îmâniyenin herbirisini tafsîlen, erkân‑ı hamse-i İslâmiye’nin herbirisini kasden ve cidden ve saâdet‑i dâreyni te'min eden bütün düsturları görür, gösterir. Muvâzenesini muhâfaza edip, tenâsübünü idâme edip o hakàikın hey'et‑i mecmuasının tenâsübünden hâsıl olan hüsün ve cemâlin menba'ından Kur'ân’ın bir i'câz‑ı manevîsi neş'et eder.
595
İşte şu sırr‑ı azîmdendir ki; ulemâ‑i ilm-i kelâm, Kur'ân’ın şâkirdleri oldukları hâlde, bir kısmı onar cild olarak erkân‑ı îmâniyeye dair binler eser yazdıkları hâlde, Mu'tezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için Kur'ân’ın on âyeti kadar vuzûh ile ifâde ve kat'î isbât ve ciddi iknâ edememişler. Âdeta onlar, uzak dağların altında lağım yapıp, borularla tâ âlemin nihâyetine kadar silsile‑i esbâb ile gidip orada silsileyi keser. Sonra âb‑ı hayat hükmünde olan mârifet‑i İlâhiye’yi ve vücûd‑u Vâcibü'l-Vücûd’u isbât ederler.
Âyet‑i kerîme ise, herbirisi birer Asâ‑yı Mûsa gibi her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni'‑i Zülcelâl’i tanıttırır. Kur'ân’ın bahrinden tereşşuh eden Arabî “Katre” risalesinde ve sâir Söz’lerde şu hakikat, fiilen isbât edilmiş ve göstermişiz.
596
İşte hem şu sırdandır ki; bâtın‑ı umûra gidip, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' etmeyerek, meşhûdâtına i'timâd ederek yarı yoldan dönen ve bir cemâatin riyâsetine geçip bir fırka teşkil eden fırak‑ı dâllenin bütün imâmları, hakàikın tenâsübünü, muvâzenesini muhâfaza edemediğindendir ki; böyle bid'aya, dalâlete düşüp bir cemâat‑i beşeriyeyi yanlış yola sevketmişler. İşte bunların bütün aczleri, Âyât‑ı Kur'âniye’nin i'câzını gösterir.
Hâtime
Kur'ân’ın lemeât‑ı i'câzından iki lem'a‑i i'câziye, Ondokuzuncu Söz’ün Ondördüncü Reşhası’nda geçmiştir ki; bir sebeb‑i kusur zannedilen tekrârâtı ve ulûm‑u kevniyede icmâli, herbiri birer lem'a‑i i'câzın menba'ıdır. Hem Kur'ân’da mu'cizât‑ı enbiyâ yüzünde parlayan bir lem'a‑i i'câz-ı Kur'ân, Yirminci Söz’ün İkinci Makamı’nda vâzıhan gösterilmiştir. Daha bunlar gibi sâir Söz’lerde ve risale‑i Arabiyemde çok lemeât‑ı i'câziye zikredilip onlara iktifâen yalnız şunu deriz ki:
Bir mu'cize‑i Kur'âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu'cizât‑ı enbiyâ, Kur'ân’ın bir nakş‑ı i'câzını göstermiştir, öyle de: Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olur ve bütün Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) dahi, Kur'ân’ın bir mu'cizesidir ki, Kur'ân’ın Cenâb‑ı Hakk’a karşı nisbetini gösterir ve o nisbetin zuhûruyla herbir kelimesi bir mu'cize olur. Çünkü; o vakit bir tek kelime bir çekirdek gibi bir şecere‑i hakàikı ma'nen tazammun edebilir. Hem merkez‑i kalb gibi hakikat‑i uzmânın bütün a'zâsına münâsebetdâr olabilir. Hem bir ilm‑i muhîte ve nihâyetsiz bir irâdeye istinâd ettiği için, hurûfuyla, hey'etiyle, vaziyetiyle, mevkiiyle hadsiz eşyaya bakabilir. İşte şu sırdandır ki; ulemâ‑i ilm-i hurûf, Kur'ân’ın bir harfinden bir sahife kadar esrâr bulduklarını iddia ederler ve da'vâlarını, o fennin ehline isbât ediyorlar.
597
Risalenin başından şuraya kadar bütün şu'leleri, şuâları, lem'aları, nurları, ziyâları nazara topla, birden bak! Baştaki da'vâ, şimdi kat'î netice olarak, yani: ﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا﴾ ’yı yüksek bir sadâ ile okuyup ilân ediyorlar.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿رَبَّناَ لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾﴿رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪ي ❋ وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪ي ❋ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪ي ❋ يَفْقَهُوا قَوْل۪ي﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ اَفْضَلَ وَاَجْمَلَ وَاَنْبَلَ وَاَظْهَرَ وَاَطْهَرَ وَاَحْسَنَ وَاَبَرَّ وَاَكْرَمَ وَاَعَزَّ وَاَعْظَمَ وَاَشْرَفَ وَاَعْلٰى وَاَزْكٰى وَاَبْرَكَ وَاَلْطَفَ صَلَوَاتِكَ ، وَاَوْفٰى وَاَكْثَرَ وَاَزْيَدَ وَاَرْقٰى وَاَرْفَعَ وَاَدْوَمَ سَلَامِكَ ، صَلَاةً وَسَلَامًا وَرَحْمَةً وَرِضْوَانًا وَعَفْوًا وَغُفْرَانًا تَمْتَدُّ وَتَز۪يدُ بِوَابِلِ سَحَائِبِ مَوَاهِبِ جُودِكَ وَكَرَمِكَ ، وَتَنْمُوا وَتَزْكُوا بِنَفَائِسِ شَرَائِفِ لَطَائِفِ جُودِكَ وَمِنَنِكَ ، اَزَلِيَّةً بِاَزَلِيَّتِكَ لَا تَزُولُ ، اَبَدِيَّةً بِاَبَدِيَّتِكَ لَا تَحُولُ ، عَلٰى عَبْدِكَ وَحَب۪يبِكَ وَرَسُولِكَ مُحَمَّدٍ خَيْرِ خَلْقِكَ ، اَلنُّورِ الْبَاهِرِ اللَّامِعِ ، وَالْبُرْهَانِ الظَّاهِرِ الْقَاطِعِ ، وَالْبَحْرِ الزَّاخِرِ ، وَالنُّورِ الْغَامِرِ ، وَالْجَمَالِ الزَّاهِرِ ، وَالْجَلَالِ الْقَاهِرِ ، وَالْكَمَالِ الْفَاخِرِ ، صَلَاتَكَ الَّت۪ي صَلَّيْتَ بِعَظَمَةِ ذَاتِكَ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ كَذٰلِكَ ، صَلَاةً تَغْفِرُبِهَا ذُنُوبَنَا ، وَتَشْرَحُ بِهَا صُدُورَنَا ، وَتُطَهِّرُ بِهَا قُلُوبَنَا ، وَتُرَوِّحُ بِهَا اَرْوَاحَنَا ، وَتُقَدِّسُ بِهَا اَسْرَارَنَا ، وَتُنَزِّهُ بِهَا خَوَاطِرَنَا وَاَفْكَارَنَا ، وَتُصَفّ۪ي بِهَا كُدُورَاتِ مَا ف۪ي اَسْرَارِنَا ، وَتَشْف۪ي بِهَا اَمْرَاضَنَا ، وَتَفْتَحُ بِهَا اَقْفَالَ قُلُوبِنَا
598
﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ﴾
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
اٰم۪ينَ ، اٰم۪ينَ ، اٰم۪ينَ
599
Birinci Zeyl
Makam itibariyle Yirmibeşinci Söz’e ilhâk edilen zeyillerden, Yedinci Şuâ’nın Birinci Makam’ının Onyedinci Mertebesi’dir.
Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kâinâttan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki: Aradığımız Zât’ın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve O’na teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat, en evvel bu kitab, bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır diye taharrîye başladı.
Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle en evvel manevî i'câz‑ı Kur'ânî’nin lem'aları olan Risale‑i Nura baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât‑ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale‑i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakàik‑ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki; onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir.
Hattâ Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet‑i Kur'âniye’si olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektûb’un âhiri, Kur'ân’ın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbât etmiş ki; kim görmüşse değil tenkid ve i'tirâz etmek, belki isbâtlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş, her ne ise… Kur'ân’ın vech‑i i'câzını ve hak Kelâmullâh olduğunu isbât etmek cihetini Risale‑i Nura havâle ederek, yalnız kısa bir işâretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
600
Birinci Nokta: Nasıl ki Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakàikıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu'cizesidir, öyle de: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizâtıyla ve delâil‑i nübüvvetiyle ve kemâlât‑ı ilmiyesiyle Kur'ân’ın bir mu'cizesidir ve Kur'ân, Kelâmullâh olduğuna bir hüccet‑i kàtıasıdır.
İkinci Nokta: Kur'ân, bu dünyada öyle nurânî ve saâdetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdil‑i hayat-ı ictimâiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem rûhlarında, hem akıllarında, hem hayat‑ı şahsiyelerinde, hem hayat‑ı ictimâiyelerinde, hem hayat‑ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idâme etmiş ve idare etmiş ki, ondört asır müddetinde her dakikada altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl‑i ihtiramla hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor; rûhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saâdet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hàrikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Üçüncü Nokta: Kur'ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhûr edîblerin “Muallakàt‑ı Seb'a” nâmıyla şöhret‑şiâr kasidelerini o dereceye indirdi ki; Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı!”
Hem bedevî bir edîb, ﴿فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ﴾ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen Müslüman mı oldun?” Dedi: “Yok, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.”
Hem ilm‑i belâğatın dâhîlerinden Abdülkahir‑i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binler dâhî imâmlar ve mütefennin edîbler icmâ ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur'ân’ın belâğatı, tâkat‑i beşerin fevkındedir, yetişilmez.”
601
Hem o zamandan beri mütemâdiyen meydân‑ı muârazaya dâvet edip, mağrûr ve enâniyetli edîblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz veyâhut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz.” diye ilân ettiği hâlde o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp, uzun olan ve can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem, Kur'ân’ın dostları, Kur'ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur'ân’a mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk‑u efkâr ile terakkî eden milyonlar Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisi O’na yetişemediğini, hattâ en âmî adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe‑i belâğatı umumun fevkındedir.”
Hattâ bir adam ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetini okudu, dedi: “Bunun hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum?” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; mevcûdât‑ı âlem, perîşan, karanlıklı, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda, kararsız fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'ân’ın lisânından bu âyeti dinlerken gördü:
Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı, ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât bir câmi‑i kebîr hükmünde başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkat, hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazifeler başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşâhede etti ve bu âyetin derece‑i belâğatını zevkederek sâir âyetleri buna kıyâsla Kur'ân’ın zemzeme‑i belâğatı, arzın nısfını ve nev'‑i beşerin humsunu istilâ ederek haşmet‑i saltanatı kemâl‑i ihtiramla ondört asır bilâ‑fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
602
Dördüncü Nokta: Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar‑ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb‑ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her tâife‑i ilmiye O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb‑u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz‑ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
Beşinci Nokta: Kur'ân’ın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu, onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân‑ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliyâ ve asfiyâ gibi O’ndan hayat alan semereleri, hayatdâr tekemmülleriyle, şecere‑i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat‑medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyet’in bütün hakikatli ilimleri, Kur'ân’ın, ayn‑ı hak ve mecma'‑ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.
603
Altıncı Nokta: Kur'ân’ın altı ciheti nurânîdir, sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında, hüccet ve bürhân direkleri; üstünde, sikke‑i i'câz lem'aları; önünde ve hedefinde, saâdet‑i dâreyn hediyeleri ve arkasında nokta‑i istinâdı, vahy‑i semâvî hakikatleri; sağında, hadsiz ukùl‑ü müstakîmenin deliller ile tasdikleri; solunda, selîm kalblerin ve temiz vicdânların ciddi itmi'nânları ve samîmî incizabları ve teslîmleri, Kur'ân’ın fevkalâde, hàrika, metîn, hücum edilmez bir kal'a‑i semâviye-i arziye olduğunu isbât ettikleri gibi; altı makamdan dahi O’nun ayn‑ı hak ve sâdık olduğunu ve beşerin kelâmı olmadığını ve yanlışı bulunmadığını imza eden, başta, bu kâinâtta dâima güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izâle etmek âdetini bir düstur‑u fa'âliyet ittihàz eden bu kâinâtın Mutasarrıf’ı, O Kur'ân’a âlemde en makbûl, en yüksek, en hâkimâne bir makam‑ı hürmet ve bir mertebe‑i muvaffakıyet vermesiyle O’nu tasdik ve imza ettiği gibi; İslâmiyet’in menba'ı ve Kur'ân’ın tercümânı olan Zât’ın (A.S.M.) herkesten ziyâde O’na i'tikàd ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet‑i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları O’na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât‑ı kevniyeyi, gaybiyâne, Kur'ân ile tereddüdsüz ve itmi'nân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümân, bütün kuvvetiyle Kur'ân’ın herbir hükmünü öyle îmân ve tasdik edip hiçbir şey O’nu sarsmaması dahi Kur'ân’ın semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hàlık‑ı Rahîm’inin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem, nev'‑i insanın humsu, belki kısm‑ı a'zamı, göz önündeki O Kur'ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikat‑perestâne ve müştâkàne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle, cin ve melek ve rûhâniler dahi, tilâveti vaktinde pervâne gibi etrafında hak‑perestâne toplanmaları; Kur'ân’ın kâinâtça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
604
Hem, nev'‑i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, tâ en zekî ve âlime kadar herbirisi, Kur'ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzer fen ve ulûm‑u İslâmiyenin ve bilhassa Şerîat‑ı Kübrâ’nın büyük müçtehidleri ve usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî muhakkìkleri gibi, her tâife kendi ilmine ait bütün hâcâtını ve cevablarını Kur'ân’dan istihrâc etmeleri; Kur'ân’ın menba'‑ı hak ve mâden‑i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyâtça en ileri bulunan Arab edîbleri – şimdiye kadar Müslüman olmayanlar – muârazaya pek çok muhtaç oldukları hâlde, Kur'ân’ın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâğatının tek bir sûresinin mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhûr belîğlerin ve dâhî âlimlerin O’nun hiçbir vech‑i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri; Kur'ân, mu'cize ve tâkat‑i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğatı tezâhür etmesi noktasından Kur'ân’ın misli olamaz ve O’na yetişilmez. Çünkü; Kur'ân, bütün âlemlerin Rabbi ve bütün kâinâtın Hàlık’ının hitâbı ve konuşması‥ ve hiçbir cihette taklidi ve tasannu'u ihsâs edecek hiçbir emâre bulunmayan bir mükâlemesi‥ ve bütün insanların belki bütün mahlûkatın nâmına meb'ûs ve nev'‑i beşerin en meşhûr ve nâmdâr muhâtabı bulunan ve o muhâtabın kuvvet ve vüs'at‑i îmânı, koca İslâmiyet’i tereşşuh edip sâhibini Kàb‑ı Kavseyn makamına çıkararak muhâtab‑ı Samedâniye’ye mazhariyetle nüzûl eden‥ ve saâdet‑i dâreyne dair ve hilkat‑i kâinâtın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara ait mesâili ve o muhâtabın bütün hakàik‑ı İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izâh eden‥ ve koca kâinâtı bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan san'atkârı tavrıyla ifâde ve ta'lim eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece‑i i'câzına yetişilmez.
605
Hem, Kur'ân’ı tefsir eden ve bir kısmı otuz‑kırk, hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binler mütefennin ulemânın, senedleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve àlî mânâları ve umûr‑u gaybiyenin her nev'inden kesretli gaybî ihbarları izhâr ve isbât etmeleri ve bilhassa Risale‑i Nurun yüz otuz kitabı, herbiri, Kur'ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhânlarla isbât etmesi ve bilhassa Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi, şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hàrikalarından çok şeyleri Kur'ân’dan istihrâc eden Yirminci Söz’ün İkinci Makamı ve Risale‑i Nura ve elektriğe işâret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât‑ı Kur'âniye nâmındaki Birinci Şuâ ve Hurûf‑u Kur'âniye, ne kadar muntazam ve esrârlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumûzât‑ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre‑i Feth’in âhirki âyeti, beş vecihle ihbar‑ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbât eden küçücük bir risale gibi Risale‑i Nurun herbir cüz'ü, Kur'ân’ın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi; Kur'ân’ın misli olmadığına ve mu'cize ve hàrika olduğuna ve bu âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l‑Guyûb’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
606
İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işâret edilen, Kur'ân’ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hâkimiyet‑i nurâniyesi ve azametli saltanat‑ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemâl‑i ihtiram ile devam etmesi; hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur'ân’ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı, on haseneyi ve on meyve‑i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde herbir harfin nuru ve sevâbı ve kıymeti on’dan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye, dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
“İşte böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrâr ve envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla bir tek Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına – deliller ile isbât sûretinde – öyle şehâdet etmiş ki; bütün ehl‑i îmânın hadsiz şehâdetleri, O’nun şehâdetinden tereşşuh etmişler.”
İşte bu yolcunun Kur'ân’dan aldığı ders‑i tevhid ve îmâna kısa bir işâret olarak Birinci Makamın Onyedinci Mertebesi’nde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ ف۪ي كُلِّ دَق۪يقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ، بِاَلْسِنَةِ مِئَاتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ، اَلدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَالْاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَالزَّمَانِ، وَالْجَار۪ي حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ ف۪ي اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَاَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.
607
Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Mes'elesiEmirdağ Çiçeği
Kur'ân’da olan tekrârâta gelen i'tirâzlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.
Azîz sıddık kardeşlerim!
Gerçi bu mes'ele, perîşan vaziyetimden müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nev'‑i i'câzı kat'î bildim. Maatteessüf ifâdeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur'ân’a ait olmak cihetiyle hem ibâdet‑i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın. Eğer münâsib ise, “Onuncu Mes'ele” yapınız; değilse, sizin tebrik mektûblarınıza mukâbil bir mektûb kabûl ediniz.
Hem bunu gayet hasta ve perîşan ve gıdâsız, bir‑iki gün Ramazanda mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddid hüccetleri dercederek yazdım. Kusura bakılmasın. (Hâşiye)
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ramazan‑ı Şerîfte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı okurken Risalei'n‑Nura işâretleri Birinci Şuâ’da beyân olunan otuzüç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risalei'n‑Nura ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre‑i Nur’dan âyetü'n‑nur, on parmakla Risalei'n‑Nura baktığı gibi, arkasındaki âyet‑i zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor ve ziyâde hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o küllînin tam bir ferdi Risalei'n‑Nur ve şâkirdleridir diye hissettim.
608
Evet, Kur'ânın hitâbı; evvelâ Mütekellim‑i Ezelî’nin rubûbiyet‑i âmmesinin geniş makamından‥ hem nev'‑i beşer, belki kâinât nâmına muhâtab olan Zât’ın geniş makamından‥ hem umum nev'‑i beşer ve benî Âdem’in bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından‥ hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebedin ve Hàlık‑ı Kâinâtın rubûbiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânîn‑i İlâhiye’nin gayet yüksek ve ihâtalı beyânâtının geniş makamından‥ aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i'câz ve şümûl gösterir ki; ders‑i Kur'ân’ın muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder.
Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye‑i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efrâdı olarak her asra ve her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِم۪ينَ … اَلظَّالِم۪ينَ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun’un başlarına gelen azâblarla baktırıyor. Ve mazlum ehl‑i îmâna, İbrahim (A.S.) ve Mûsa (A.S.) gibi Enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.
609
Evet, nazar‑ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan‥ ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar; canlı birer sahife‑i ibret ve baştan başa rûhlu, hayatdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket‑i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi; kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i'câz ile dersini veren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, aynı i'câz ile; nazar‑ı dalâlette câmid, perîşan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı bir kitab‑ı Samedânî, bir şehr‑i Rahmânî, bir meşher‑i sun'-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırarak birer vazifedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev'‑i beşere ve cin ve meleğe hakîki ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevâb bulunması‥ ve bütün cin ve ins toplansa O’nun mislini getirememesi‥ ve bütün benî Âdem’le ve kâinâtla tam yerinde konuşması‥ ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması‥ ve çok tekrarla ve kesretli tekrârâtıyla usandırmaması‥ ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi‥ ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekerâtta olanların kulağında mâ‑i zemzem misillû hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır. Ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır.
Ve Tercümânın ümmiyet mertebesini tam riâyet etmek sırrıyla; hiçbir tekellüf ve hiçbir tasannu' ve hiçbir gösterişe meydân vermeden selâset‑i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan gelmesini ve en kesretli olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini tenezzülât‑ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahifeleri açıp o âdiyât altındaki hàrikulâde mu'cizât‑ı kudretini ve mânidâr sutûr‑u hikmetini ders vermekle lütf‑u irşadda güzel bir i'câz gösterir.
610
Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet ve zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla; güzel, tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtab tabakalarına tefhim etmekte ve cüz'î ve âdi bir hâdisede en cüz'î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar‑ı merhametinde ve dâire‑i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla, te'sis‑i İslâmiyet’te ve tedvîn‑i Şerîat’ta sahâbelerin cüz'î hâdiselerini dahi nazar‑ı ehemmiyete almasında; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve Şerîatın te'sisinde o cüz'î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev'‑i i'câz gösterir.
Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle; yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevab olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz'iyât ve külliyatı tek bir Zât’ın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbât edecek ve kâinâtı ve arz ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev'‑i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına gadab‑ı İlâhî ve hiddet‑i Rabbâniye’yi gösterecek hadsiz hàrika ve nihâyetsiz dehşetli ve geniş bir inkılâbın te'sisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ‑yı hâle gayet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.
Meselâ, bir tek âyet iken yüzondört defa tekrar edilen ﴿﷽﴾ cümlesi, Risalei'n‑Nurun Ondördüncü Lem'asında beyân edildiği gibi; arşı ferş ile bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziyâ gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.
611
Hem meselâ; Sûre‑i ﴿طٰسٓمٓ﴾ ’de sekiz defa tekrar edilen şu ﴿اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ﴾ âyeti, o sûrede hikâye edilen Peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azâblarını, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına ve rubûbiyet‑i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek İzzet‑i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet‑i İlâhiye dahi Enbiyânın necâtlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve i'câzlı, îcâzlı bir ulvî belâğattır.
Hem meselâ, Sûre‑i Rahmân’da tekrar edilen ﴿فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾âyeti ile Sûre‑i Mürselât’ta ﴿وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ﴾ âyeti, cin ve nev'‑i beşerin, kâinâtı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat‑i âlemin neticelerini bozan ve haşmet‑i saltanat-ı İlâhiye’ye karşı inkâr ve istihfafla mukàbele eden küfür ve küfranlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkatın hukuklarına tecâvüzlerini asırlara ve arz ve semâvâta tehdidkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakikatlerle alâkadar ve binler mes'ele kuvvetinde olan bir ders‑i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celâlli bir i'câz ve cemâlli bir îcâz‑ı belâğattır.
612
Hem meselâ, Kur'ânın hakîki ve tam bir nev'i münâcâtı ve Kur'ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan “Cevşenü'l‑Kebîr” nâmındaki münâcât‑ı Peygamberî’de yüz defa سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا ، اَجِرْنَا ، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ cümlesi, tekrarında tevhid gibi kâinâtça en büyük hakikat ve mahlûkatın rubûbiyete karşı tesbih ve tahmîd ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli vazifesi ve şekàvet‑i ebediyeden kurtulmak gibi nev'‑i insanın en dehşetli mes'elesi ve ubûdiyet ve acz‑i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır.
İşte tekrârât‑ı Kur'âniye bu gibi metîn esâslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza‑yı makam ve ihtiyac‑ı ifhâm ve belâğat‑ı beyân cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifâde eder; değil usanç, belki kuvvet ve şevk ve halâvet verir. Risalei'n‑Nurda, tekrârât‑ı Kur'âniye ne kadar yerinde ve münâsib ve belâğatça makbûl olduğu, hüccetleriyle beyân edilmiş.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Mekke’de, birinci safta muhâtab ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i'câzlı, mukni', kanâat verici bir icmâl ve tesbit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde' ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede‥ belki bazen bir harfte ve takdim‑te'hir, ta'rif‑tenkîr ve hazf‑zikir gibi hey'etlerde öyle kuvvetli isbât eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.
Risalei'n‑Nur ve bilhassa Kur'ânın kırk vech‑i i'câzını icmâlen isbât eden Yirmibeşinci Söz – zeyilleriyle beraber – ve nazmındaki vech‑i i'câzı hàrika bir tarzda beyân ve isbât eden Arabî Risalei'n‑Nurdan İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i'câz‑ı îcâzî vardır.
613
Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtab ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl‑i kitab olduğundan, muktezâ‑yı belâğat ve irşad ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslûb ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşe'leri ve sebebleri olan cüz'iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslûbla beyânât içinde, Kur'ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz'î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise‑i şer'iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile te'min eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.
Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾﴿اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ﴾ gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmibeşinci Söz’ün İkinci Şu'lesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mu'cize‑i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbât etmiş.
614
Evet, Kur'ân, o teferruât‑ı şer'iye ve kavânîn‑i ictimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur'ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd‑ı irşadiye-i Kur'âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak, mu'cizâne bir cezâlet izhâr eder.
Bazen iki kelimede, meselâ; رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.
Meselâ: ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ﴾ âyetinden sonra ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ﴾ âyetinin akabinde ﴿وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ﴾ der. “Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz'î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşadkâr bir mükâlemeye döner.
615
Bir Suâl: “Bazen ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz'î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke‑i tevhidi veya küllî bir düsturu beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hile ile alması içinde ﴿وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ﴾ diye gayet yüksek bir düsturun zikri belâğatça münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?”
Elcevab: Herbiri birer küçük Kur'ân olan ekser uzun sûrelerde ve mutavassıtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnız iki‑üç maksad değil, belki Kur'ân, mâhiyeti hem bir kitab‑ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitab‑ı şerîat ve hikmet ve irşad gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ederek Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin herşeye ihâtasını ve haşmetli tecelliyâtını ifâde etmek cihetiyle, kâinât kitab‑ı kebîrinin bir nev'i kırâati olan Kur'ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahifede çok maksadları takiben mârifetullâhtan ve tevhidin mertebelerinden ve îmân hakikatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda meselâ, zâhirce zaîf bir münâsebetle başka bir ders açar ve o zaîf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihak ederler. O makama gayet mutâbık olur, mertebe‑i belâğatı yükselir.
İkinci Bir Suâl: “Kur'ân’da sarîhan ve zımnen ve işâreten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler defa isbât edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?”
616
Elcevab: Dâire‑i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine ait inkılâblarda ve emânet‑i kübrâyı ve hilâfet‑i arziyeyi omuzuna alan nev'‑i beşerin şekàvet ve saâdet‑i ebediyeye medâr olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli mes'elelerinden, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inâdları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılâbları tasdik ettirmek ve o inkılâblar azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zarûrî mes'eleleri teslîm ettirmek için Kur'ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine isrâf değil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur'ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez.
Meselâ: ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ…﴾﴿خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا﴾âyeti, gösterdiği müjde‑i saâdet-i ebediye hakikati; bîçâre beşere her dakika kendini gösteren hakikat‑i mevtin, “Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını i'dâm‑ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır” dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine isrâf olmaz, kıymetten düşmez.
İşte bu çeşit hadsiz kıymetdâr mes'eleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâbları te'sis etmekte iknâa ve inandırmaya ve isbâta çalışan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işâreten binler defa o mes'elelere nazar‑ı dikkati celbetmek; değil isrâf‥ belki ekmek, ilâç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet‑i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.
617
Hem meselâ: ﴿اِنَّ الْكَافِر۪ينَ﴾﴿ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ﴾ve ﴿اَلظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾gibi tehdid âyetlerini Kur'ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; Risalei'n‑Nurda kat'î isbât edildiği gibi beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor; ve ﴿اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقًا وَهِيَ تَفُورُ ❋ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ âyetinin sarâhatiyle o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.
İşte böyle bir cinayet‑i âmmeye ve hadsiz bir tecâvüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzünün dehşetine karşı, Sultan‑ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihâyetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermânında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine isrâf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemâl‑i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.
Evet her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere herbirisine bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’ı bir lamba yaptığı gibi‥ öyle de; o kesretli, geçici perdeleri ve tazelenen seyyâr kâinâtları karanlıklandırmamak ve âyine‑i hayatında in'ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şâhid olabilen o misâfir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Pâdişah‑ı Ezelî’nin şiddetli ve inâdları kıran tehdidlerini, her vakit Kur'ânı okumakla tahattur edip nefsin tuğyanından kurtulmağa çalışmak hikmetiyle, Kur'ân gayet mânidâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidât‑ı Kur'âniye’yi hakikatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Ve onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azâbı ayn‑ı adâlettir, diye gösterir.
618
Hem meselâ; Asâ‑yı Mûsa gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan kıssa‑i Mûsa’nın (A.S.) ve sâir Enbiyânın kıssalarını çok tekrarında, risalet‑i Ahmediye’nin hakkâniyetine bütün Enbiyânın nübüvvetlerini hüccet gösterip onların umumunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez, hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur'ânı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân‑ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil isrâf, belki muktezâ‑yı belâğattır ve hâdise‑i Muhammediye, bütün benî Âdem’in en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli mes'elesi olduğunu ders vermektir.
Evet, Kur'ân’da Zât‑ı Ahmediye’ye en büyük makam vermek ve dört erkân‑ı îmâniyeyi içine almakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ rüknüne denk tutulan ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾ ve Risalet‑i Muhammediye kâinâtın en büyük hakikati ve Zât‑ı Ahmediye bütün mahlûkatın en eşrefi ve Hakikat‑i Muhammediye tâbir edilen küllî şahsiyet‑i maneviyesi ve makam‑ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hàrika makama liyâkatine dair pek çok hüccetleri ve emâreleri, kat'î bir sûrette Risalei'n‑Nurda isbât edilmiş. Binden birisi şudur ki:
اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ düsturuyla; bütün ümmetinin, bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli O’nun defter‑i hasenâtına girmesi ve bütün kâinâtın hakikatlerini, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cin, ins, melek ve zîhayatı, belki kâinâtı, semâvât ve arzı minnetdâr eylemesi ve isti'dâd lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyac‑ı fıtrî diliyle hayvanatın duâları, gözümüz önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle milyonlar, belki rûhânilerle beraber milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ‑yı ümmeti her gün O Zât’a salât ve selâm ünvânı ile rahmet duâları ve manevî kazançlarını en evvel O Zât’a bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur'ânın üçyüzbin hurûfunun, herbirisinde on sevâbdan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden – yalnız kırâat‑ı Kur'ân cihetiyle – defter‑i a'mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, O Zât’ın şahsiyet‑i maneviyesi olan Hakikat‑i Muhammediye istikbâlde bir şecere‑i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü'l‑Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur'ânında o azîm ehemmiyeti vermiş ve Fermânında O’na tebaiyeti ve Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' ile şefâatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mes'ele‑i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere‑i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet‑i beşeriyetini ve bidâyetteki vaziyet‑i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.
619
İşte Kur'ânın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekrârâtında kuvvetli ve geniş bir mu'cize‑i maneviye bulunmasına fıtrat‑ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyûnluk tâunuyla maraz‑ı kalbe ve vicdân hastalığına mübtelâ ola!‥ قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ kaidesine dâhil olur.
620
Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir
Birincisi
Bundan oniki sene evvel işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân’a karşı sû‑i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur'ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.
Fakat, Risalei'n‑Nurun cerhedilmez hüccetleri kat'î isbât etmiş ki; Kur'ân’ın hakîki tercümesi kàbil değil ve lisân‑ı nahvî olan Lisân‑ı Arabî yerinde Kur'ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevâb veren kelimât‑ı Kur'âniye’nin mu'cizâne ve cem'iyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei'n‑Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakàne ve dîvânecesine çalışmaları hikmeti ile bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarla görüşemediğim için hakikat‑i hâli bilemiyorum.
İkinci Hâşiye
Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka‑i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl‑i neş'e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.
Birden Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl‑i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdâd ve tesellîsi için Zât‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdâr oldum. Şöyle ki:
621
Ol nazar‑ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk‑ı bekà ve hubb‑u mehâsin ve muhabbet‑i vücûd ve şefkat‑i cinsiye ve alâka‑i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehennem’e ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei'n‑Nurda isbât edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.
Birinci kısım: Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ; nasıl ki bir usta, hàrika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân‑ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinedir, Ustasını tebriklerle alkışlar.
İkinci kısım hikmetleri ise: Zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab‑ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve‑i hâfızalarında ve elvâh‑ı misâliyede ve âlem‑i gaybın defterlerinde dâire‑i vücûdda bırakıp, sonra âlem‑i şehâdeti terkeder, âlem‑i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.
622
Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, i'dâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb‑ı mesel ders verip, der: “Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”
Elhâsıl: Nasıl ki; îmân, ölüm vaktinde insanı i'dâm‑ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi i'dâmdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr‑ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat‑ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar; veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
Duânıza çok muhtaç ve size çok müştâkKardeşinizSaid Nursî
623
Yirmialtıncı SözKader Risalesi
﴿﷽﴾
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ﴾
﴿وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ﴾
Kader ile cüz'‑i ihtiyarî, iki mes'ele‑i mühimmedir. Ona dair “Dört Mebhas” içinde birkaç sırlarını açmağa çalışacağız.
Birinci Mebhas
Kader ve cüz'‑i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü'min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb‑ı Hakk’a vere vere, tâ nihâyette teklif ve mes'ûliyetten kurtulmamak için “cüz'‑i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona: “Mes'ûl ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrûr olmamak için “Kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”
Evet, kader, cüz'‑i ihtiyarî; îmân ve İslâmiyet’in nihâyet merâtibinde‥ Kader, nefsi gururdan ve cüz'‑i ihtiyarî, adem‑i mes'ûliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil‑i îmâniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfûs‑u emmârenin işledikleri seyyiâtının mes'ûliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in'âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz'‑i ihtiyarîye istinâd etmek; bütün bütün sırr‑ı kadere ve hikmet‑i cüz'-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî mes'eleler değildir.
624
Evet, ma'nen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây‑i isti'mâli var. Fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, ye'sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsî ve istikbâliyatta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebeb olsun.
Demek kader mes'elesi, teklif ve mes'ûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz'‑i ihtiyarî, seyyiâta merci' olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.
Evet, Kur'ân’ın dediği gibi: İnsan, seyyiâtından tamamen mes'ûldür. Çünkü; seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât tahribât nev'inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribât yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb‑i istihkak eder. – Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi – Fakat, hasenâtta iftihara hakkı yoktur.
Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü; hasenâtı isteyen, iktiza eden, Rahmet‑i İlâhiye ve icâd eden, kudret‑i Rabbâniye’dir. Suâl ve cevab, dâî ve sebeb, ikisi de Hak’tandır. İnsan, yalnız duâ ile, îmân ile, şuûr ile, rızâ ile onlara sâhib olur.
Fakat seyyiâtı isteyen, nefs‑i insaniyedir. – Ya isti'dâd ile, ya ihtiyar ile – Nasıl ki beyaz, güzel Güneş’in ziyâsından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun isti'dâdına aittir.
Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun‑u İlâhî ile icâd eden yine Hak’tır. Demek sebebiyet ve suâl, nefistendir ki; mes'ûliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve icâd ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.
İşte şu sırdandır ki: Kisb‑i şer, şerdir; halk‑ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Evet halk ve icâdda bir şerr‑i cüz'î ile beraber hayr‑ı kesîr vardır. Bir şerr‑i cüz'î için hayr‑ı kesîri terketmek, şerr‑i kesîr olur. Onun için o şerr‑i cüz'î, hayır hükmüne geçer. İcâd‑ı İlâhî’de şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kisbine ve isti'dâdına aittir.
625
Hem nasıl kader‑i İlâhî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir, öyle de: İllet ve sebeb itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü; kader, hakîki illetlere bakar, adâlet eder. İnsanlar, zâhirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adâletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim, seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Hâlbuki sen sârık değilsin. Fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader‑i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adâlet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masûm olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey‑i vâhidde, iki cihetle kader ve icâd‑ı İlâhî’nin adâleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyâs et. Demek kader ve icâd‑ı İlâhî; mebde' ve müntehâ, asıl ve fer', illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.