Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Birinci Nur

Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hey'et‑i mecmuasında râik bir selâset, fâik bir selâmet, metîn bir tesânüd, muhkem bir tenâsüb, cümleleri ve hey'etleri mâbeyninde kavî bir teâvün ve âyetler ve maksadları mâbeyninde ulvî bir tecâvüb olduğunu ilm‑i beyân ve fenn‑i maânî ve beyânînin Zemahşerî, Sekkâkî, Abdülkahir‑i Cürcânî gibi binlerle dâhî imâmların şehâdetiyle sâbit olduğu hâlde; o tecâvüb ve teâvün ve tesânüdü ve selâset ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz‑dokuz mühim esbâb bulunurken o esbâb, bozmağa değil, belki selâsetine, selâmetine, tesânüdüne kuvvet vermiştir. Yalnız, o esbâb bir derece hükmünü icra edip başlarını perde‑i nizâm ve selâsetten çıkarmışlar. Fakat nasıl ki yeknesak, düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenâsübünü bozmak için çıkmıyorlar. Belki, o ağacın zînetli tekemmülüne ve cemâline medâr olan meyveleri vermek için çıkıyorlar. Aynen bunun gibi, şu esbâb dahi, Kur'ân’ın selâset‑i nazmına kıymetdâr mânâları ifâde için sivri başlarını çıkarıyorlar.
İşte O Kur'ân‑ı Mübîn, yirmi senede hâcetlerin mevkileri itibariyle necim necim olarak, müteferrik parça parça nüzûl ettiği hâlde, öyle bir kemâl‑i tenâsübü vardır ki; güyâ bir defada nâzil olmuş gibi bir münâsebet gösteriyor.
Hem O Kur'ân, yirmi senede, hem muhtelif, mütebâyin esbâb‑ı nüzûle göre geldiği hâlde, tesânüdün kemâlini öyle gösteriyor; güyâ bir sebeb‑i vâhidle nüzûl etmiştir.
557
Hem O Kur'ân, mütefâvit ve mükerrer suâllerin cevabı olarak geldiği hâlde, nihâyet imtizaç ve ittihâdı gösteriyor; güyâ, bir suâl‑i vâhidin cevabıdır.
Hem Kur'ân, müteğâyir, müteaddid hâdisâtın ahkâmını beyân için geldiği hâlde, öyle bir kemâl‑i intizamı gösteriyor ki; güyâ bir hâdise‑i vâhidin beyânıdır.
Hem Kur'ân, mütehâlif, mütenevvi' hâlette hadsiz muhâtabların fehimlerine münâsib üslûblarda tenezzülât‑ı kelâmiye ile nâzil olduğu hâlde, öyle bir hüsn‑ü temâsül ve güzel bir selâset gösteriyor ki; güyâ hâlet birdir, bir derece‑i fehimdir, su gibi akar bir selâset gösteriyor.
Hem O Kur'ân, mütebâid, müteaddid muhâtabîn esnâfına müteveccihen mütekellim olduğu hâlde, öyle bir sühûlet‑i beyânı, bir cezâlet‑i nizâmı, bir vuzûh‑u ifhâmı var ki; güyâ muhâtabı bir sınıftır. Hattâ herbir sınıf zanneder ki, bil'asâle muhâtab yalnız kendisidir.
Hem Kur'ân, mütefâvit, mütederric irşadî bazı gayelere îsâl ve hidayet etmek için nâzil olduğu hâlde, öyle bir kemâl‑i istikamet, öyle bir dikkat‑i muvâzenet, öyle bir hüsn‑ü intizam vardır ki; güyâ maksad birdir.
İşte bu esbâblar, müşevveşiyetin esbâbı iken, Kur'ân’ın i'câz‑ı beyânında, selâset ve tenâsübünde istihdam edilmişlerdir. Evet, kalbi sakamsız, aklı müstakîm, vicdânı marazsız, zevki selîm her adam, Kur'ân’ın beyânında güzel bir selâset, ra'nâ bir tenâsüb, hoş bir âhenk, yektâ bir fesâhat görür. Hem, basîresinde selîm bir gözü olan görür ki, Kur'ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinâtı zâhir ve bâtını ile vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler.
Şu Birinci Nur’un hakikatini misâller ile tavzih etsek, birkaç mücelled lâzım. Öyle ise, sâir risale‑i Arabiyemde ve İşârâtü'l‑İ'câzda ve şu yirmibeş aded Söz’lerde şu hakikatin isbâtına dair olan izâhatla iktifâ edip, misâl olarak mecmû‑u Kur'ân’ı birden gösteriyorum.
558

İkinci Nur’u

Kur'ân‑ı Hakîm’in, âyetlerinin hâtimelerinde gösterdiği fezlekeler ve Esmâ‑i Hüsnâ cihetindeki üslûb‑u bedî'sinde olan meziyet‑i i'câziyeye dairdir.
İhtar: Şu İkinci Nur’da çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nur’un misâlleri değil, belki geçmiş mesâil ve şuâların misâlleri dahi olurlar. Bunları hakkıyla izâh etmek çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmâle mecburum. Onun için gayet muhtasar bir tarzda şu sırr‑ı azîm-i i'câzın misâllerinden olan âyetlere birer işâret edip tafsilâtını başka vakte ta'lik ettik.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, âyetlerin hâtimelerinde gâliben bazı fezlekeleri zikreder ki; o fezlekeler, ya Esmâ‑i Hüsnâ’yı veya mânâlarını tazammun ediyor veyâhut aklı tefekküre sevketmek için akla havâle eder veyâhut makàsıd‑ı Kur'âniye’den bir kaide‑i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin te'kid ve te'yidi için fezlekeler yapar.
İşte o fezlekelerde Kur'ân’ın hikmet‑i ulviyesinden bazı işârât ve hidayet‑i İlâhiye’nin âb‑ı hayatından bazı reşâşât, i'câz‑ı Kur'ân’ın berklerinden bazı şerârât vardır. Şimdi pek çok o işârâttan yalnız on tanesini icmâlen zikrederiz. Hem, pek çok misâllerinden birer misâl ve herbir misâlin pek çok hakàikından yalnız herbirinde bir hakikatin meâl‑i icmâlîsine işâret ederiz. Bu on işâretin ekserîsi, ekser âyetlerde müctemian beraber bulunup hakîki bir nakş‑ı i'câzî teşkil ederler. Hem, misâl olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserîsi, ekser işârâta misâldir. Biz yalnız her âyetten bir işâret göstereceğiz. Misâl getireceğimiz âyetlerden eski Söz’lerde bahsi geçenlerin yalnız meâline bir hafif işâret ederiz.
559
Birinci Meziyet‑i Cezâlet: Kur'ân‑ı Hakîm, i'câzkâr beyânâtıyla Sâni'‑i Zülcelâl’in ef'âl ve eserlerini nazara karşı serer, basteder. Sonra o âsâr ve ef'âlinde Esmâ‑i İlâhiye’yi istihrâc eder veya haşir ve tevhid gibi bir makàsıd‑ı asliye-i Kur'âniye’yi isbât ediyor.
Birinci mânânın misâllerinden meselâ: ﴿هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
İkinci şıkkın misâllerinden meselâ: ﴿اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا ❋ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا ❋ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا ilâ âhir ﴿اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ م۪يقَاتًا’e kadar
Birinci âyette âsârı bast edip bir neticenin, bir mühim maksûdun mukaddemâtı gibi, ilim ve kudrete, gâyât ve nizâmâtıyla şehâdet eden en azîm eserleri serdeder. Alîm ismini istihrâc eder. İkinci âyette, Birinci Şu'le’nin Birinci Şuâı’nın Üçüncü Noktası’nda bir derece izâh olunduğu gibi, Cenâb‑ı Hakk’ın büyük ef'âlini, azîm âsârını zikrederek neticesinde yevm‑i fasl olan Haşr’i, netice olarak zikrediyor.
İkinci Nükte‑i Belâğat: Kur'ân, beşerin nazarına San'at‑ı İlâhiye’nin mensûcâtını açar, gösterir. Sonra fezlekede, o mensûcâtı Esmâ içinde tayyeder veyâhut akla havâle eder.
560
Birincinin misâllerinden meselâ: ﴿قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَّبِّرُ الْاَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ ❋ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ
İşte, başta der: Semâ ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyyâ edip oradan yağmuru, buradan hubûbatı çıkaran kimdir? Allah’tan başka koca semâ ve zemini iki mutî' hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise; şükür O’na münhasırdır.”
İkinci fıkrada der ki: Sizin a'zâlarınız içinde en kıymetdâr göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latîf, kıymetdâr göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icâd edip terbiye eden O’dur ki, bunları size vermiştir. Öyle ise, yalnız Rab O’dur. Ma'bûd da O olabilir.”
Üçüncü fıkrada der: Ölmüş yeri ihyâ edip yüzbinler ölmüş tâifeleri ihyâ eden kimdir? Hak’tan başka ve bütün kâinâtın Hàlık’ından başka şu işi kim yapabilir? Elbette O yapar, O ihyâ eder. Mâdem Hak’tır, hukuku zâyi' etmeyecektir. Sizi bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya gönderecektir. Yeri ihyâ ettiği gibi sizi de ihyâ edecektir.”
Dördüncü fıkrada der: Bu azîm kâinâtı bir saray gibi, bir şehir gibi kemâl‑i intizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Mâdem Allah’tan başka olamaz, koca kâinâtı bütün ecrâmıyla gayet kolay idare eden kudret, o derece kusursuz, nihâyetsizdir ki; hiçbir şerîk ve iştirâke ve muâvenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinâtı idare eden, küçük mahlûkatı başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez Allah diyeceksiniz.”
İşte, birinci ve dördüncü fıkra Allah der, ikinci fıkra Rab der, üçüncü fıkra El‑Hakk der. ﴿فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ ne kadar mu'cizâne düştüğünü anla. İşte, Cenâb‑ı Hakk’ın azîm tasarrufâtını, kudretinin mühim mensûcâtını zikreder. Sonra da o azîm âsârın, mensûcâtın destgâhı ﴿فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ yani, Hakk, Rab, Allah isimlerini zikretmekle o tasarrufât‑ı azîmenin menba'ını gösterir.
561
İkincinin misâllerinden: ﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
İşte bu âyet; Cenâb‑ı Hakk’ın kemâl‑i Kudret’ini ve Azamet‑i Rubûbiyet’ini gösteren ve vahdâniyetine şehâdet eden semâvât ve arzın hilkatindeki tecellî‑i saltanat-ı Ulûhiyet ve gece‑gündüzün ihtilâfındaki tecellî‑i Rubûbiyet; ve hayat‑ı ictimâiye-i insana en büyük bir vâsıta olan gemiyi denizde teshìr ile tecellî‑i rahmet; ve semâdan âb‑ı hayatı ölmüş zemine gönderip zemini yüzbin tâifeleriyle ihyâ edip bir mahşer‑i acâib sûretine getirmekteki tecellî‑i azamet-i kudret; ve zeminde hadsiz muhtelif hayvanatı basit bir topraktan halketmekteki tecellî‑i rahmet ve kudret; ve rüzgârları, nebâtât ve hayvanatın teneffüs ve telkîhlerine hizmet gibi vezâif‑i azîme ile tavzif edip tedbir ve teneffüse sâlih vaziyete getirmek için tahrîk ve idaresindeki tecellî‑i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsumân ortasında vâsıta‑i rahmet olan bulutları bir mahşer‑i acâib gibi muallakta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına dâvet etmek gibi teshìrindeki tecellî‑i Rubûbiyet gibi mensûcât‑ı san'atı ta'dâd ettikten sonra aklı, onların hakàikına ve tafsîline sevkedip tefekkür ettirmek için ﴿لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ der. Onunla ukùlü îkaz için akla havâle eder.
562
Üçüncü Meziyet‑i Cezâlet: Bazen Kur'ân, Cenâb‑ı Hakk’ın fiillerini tafsîl ediyor, sonra bir fezleke ile icmâl eder. Tafsîliyle kanâat verir, icmâl ile hıfzettirir, bağlar. Meselâ: ﴿وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
İşte, Hazret‑i Yûsuf ve ecdâdına edilen ni'metleri şu âyetle işâret eder. Der ki: Sizi bütün insanlar içinde makam‑ı nübüvvetle serfirâz, bütün silsile‑i enbiyâyı, silsilenize rabtedip, silsilenizi nev'‑i beşer içinde bütün silsilelerin serdarı; hânedânınızı Ulûm‑u İlâhî’ye ve Hikmet‑i Rabbâniye’ye bir hücre‑i ta'lim ve hidayet sûretinde getirip o ilim ve hikmetle dünyanın saâdetkârâne saltanatını, âhiretin saâdet‑i ebediyesiyle sizde birleştirmek; seni ilim ve hikmetle Mısır’a hem azîz bir reis, hem àlî bir nebî, hem hakîm bir mürşid etmek…” olan niamât‑ı İlâhiye’yi zikr ve ta'dâd edip ilim ve hikmet ile onu, âbâ ve ecdâdını mümtâz ettiğini zikrediyor. Sonra, Senin Rabbin Alîm ve Hakîm’dir.” der. O’nun Rubûbiyet’i ve hikmeti iktiza eder ki; seni ve âbâ ve ecdâdını Alîm, Hakîm ismine mazhar etsin.” İşte, o mufassal ni'metleri, şu fezleke ile icmâl eder.
563
Hem meselâ: ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ İşte şu âyet Cenâb‑ı Hakk’ın, nev'‑i beşerin hayat‑ı ictimâiyesindeki tasarrufâtını şöyle gösteriyor ki; izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenâb‑ı Hakk’ın meşîetine ve irâdesine bağlıdır. Demek, Kesret‑i tabakàtın en dağınık tasarrufâtına kadar, meşîet ve takdir‑i İlâhiye iledir, tesâdüf karışamaz.” Şu hükmü verdikten sonra insaniyet hayatında en mühim , onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzâk‑ı Hakîki’nin hazine‑i rahmetinden gönderdiğini bir‑iki mukaddime ile isbât eder. Şöyle ki, der: Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, Şems ve Kamer’i teshìr eden, gece ve gündüzü çeviren Zât’ın elindedir. Öyle ise, bir elmayı, bir adama hakîki rızk olarak vermek; bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran O Zât verebilir. Ve O, ona hakîki Rezzâk olur.” Sonra da: ﴿وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ der. Bu cümlede o tafsilâtlı fiilleri icmâl ve isbât eder. Yani Size hesabsız rızık veren O’dur ki, bu fiilleri yapar.”
Dördüncü Nükte‑i Belâğat: Kur'ân, kâh olur, mahlûkat‑ı İlâhiye’yi bir tertible zikreder; sonra o mahlûkat içinde bir nizâm, bir mîzan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle güyâ bir şeffâfiyet, bir parlaklık veriyor ki, sonra o âyine‑misâl tertibinden cilvesi bulunan Esmâ‑i İlâhiye’yi gösteriyor. Güyâ o mahlûkat‑ı mezkûre, elfâzdır. Şu esmâ, onun mânâları, yâhut o meyvelerin çekirdekleri, yâhut hülâsalarıdırlar. Meselâ: ﴿وَلَقَدْخَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍ ❋ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً ف۪ي قَرَارٍ مَك۪ينٍ ❋ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ
564
İşte, Kur'ân, hilkat‑i insanın o acîb, garîb, bedî', muntazam, mevzûn etvârını öyle âyine‑misâl bir tarzda zikredip tertib ediyor ki; ﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ içinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ vahyin bir kâtibi, şu âyeti yazarken daha şu kelime gelmezden evvel şu kelimeyi söylemiştir. Acaba bana da vahiy gelmiş?” zannında bulunmuş. Hâlbuki evvelki kelâmın kemâl‑i nizâm ve şeffâfiyetidir ve insicamıdır ki, o kelâm gelmeden kendini göstermiştir.
Hem meselâ: ﴿اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
İşte Kur'ân şu âyette: Azamet‑i Kudret-i İlâhiye ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda gösteriyor ki; Güneş, Ay, yıldızlar emirber neferleri gibi emrine müheyyâ; gece ve gündüzü, beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp, Âyât‑ı Rubûbiyet’ini kâinât sahifelerinde yazan ve Arş‑ı Rubûbiyet’inde duran bir Kadîr‑i Zülcelâl’i gösterdiğinden, her rûh işitse بَارَكَ اللّٰهُ ، مَا شَاءَ اللّٰهُ ، فَتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَdemeye hâhişger olur. Demek ﴿تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ sâbıkın hülâsası, çekirdeği, meyvesi ve âb‑ı hayatı hükmüne geçer.
Beşinci Meziyet‑i Cezâlet: Kur'ân, bazen tağayyüre ma'rûz ve muhtelif keyfiyâta medâr maddî cüz'iyâtı zikreder. Onları hakàik‑ı sâbite sûretine çevirmek için sâbit, nurânî, küllî esmâ ile icmâl eder, bağlar. Veyâhut tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hâtime verir.
565
Birinci mânânın misâllerinden meselâ: ﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ❋ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
İşte şu âyet evvelâ Hazret‑i Âdem’in, hilâfet mes'elesinde melâikelere rüchâniyetine medâr ilmi olduğu olan bir hâdise‑i cüz'iyeyi zikreder. Sonra o hâdisede melâikelerin Hazret‑i Âdem’e karşı ilim noktasında hâdise‑i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hâdiseyi iki ism‑i küllî ile icmâl ediyor. Yani ﴿اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ yani: Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i ta'lim ettin, bize gâlib oldu. Hakîm olduğun için bize isti'dâdımıza göre veriyorsun. O’nun isti'dâdına göre rüchâniyet veriyorsun.”
İkinci mânânın misâllerinden meselâ: ﴿وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ ilâ âhir
﴿ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
İşte şu âyetler, Cenâb‑ı Hakk’ın, koyun, keçi, inek, manda, deve gibi mahlûklarını insanlara hàlis, sâfî, lezîz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnû'ları da insanlara latîf, lezîz, tatlı birer ni'met tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu'cizât‑ı kudretini, şifâlı ve tatlı güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece gösterdikten sonra tefekküre, ibrete, başka şeyleri de kıyâs etmeğe teşvik için ﴿اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ der, hâtime verir.
566
Altıncı Nükte‑i Belâğat: Kâh oluyor ki; âyet, geniş bir kesrete ahkâm‑ı Rubûbiyet’i serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir râbıta‑i vahdet ile birleştirir, veyâhut bir kaide‑i külliye içinde yerleştirir.
Meselâ: ﴿وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
İşte Âyete'l‑Kürsî’de on cümle ile on tabaka‑i tevhidi ayrı ayrı renklerde isbât etmekle beraber ﴿مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ cümlesiyle gayet keskin bir şiddetle şirki ve gayrın müdâhalesini keser, atar. Hem, şu âyet ism‑i a'zamın mazharı olduğundan hakàik‑ı İlâhiye’ye ait mânâları a'zamî derecededir ki, a'zamiyet derecesinde bir Tasarruf‑u Rubûbiyet’i gösteriyor. Hem umum semâvât ve arza birden müteveccih Tedbir‑i Ulûhiyet’i en a'zamî bir derecede umuma şâmil bir hafîziyeti zikrettikten sonra bir râbıta‑i vahdet ve birlik ciheti, o a'zamî tecelliyâtlarının menba'larını ﴿وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ ile hülâsa eder.
Hem meselâ: ﴿اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ ❋ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ ❋ وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَاسَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا
567
İşte şu âyetler, evvelâ Cenâb‑ı Hakk’ın insana karşı şu koca kâinâtı nasıl bir saray hükmünde halkedip semâdan zemine âb‑ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semâyı iki hizmetkâr ettiği gibi, zeminin sâir aktârında bulunan herbir nev'i meyvelerinden herbir adama istifade imkânı vermek, hem insanlara semere‑i sa'ylerini mübâdele edip her nev'i medâr‑ı maîşetini te'min etmek için gemiyi insana musahhar etmiştir. Yani denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki; rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vâsıtasıyla bütün zemine münâsebetdâr etmekle beraber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî birer vesâit‑i nakliyesi hükmünde teshìr, hem Güneş ile Ay’ı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün'im‑i Hakîki’nin renk renk ni'metlerini insanlara takdim etmek için iki musahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halketmiş. Hem, gece ve gündüzü insana musahhar yani, hâb‑ı rahatına geceyi örtü; gündüzü, maîşetlerine ticâretgâh hükmünde teshìr etmiştir.
İşte bu niam‑ı İlâhiye’yi ta'dâd ettikten sonra, insana verilen ni'metlerin ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu gösterip, o dâirede de ne derece hadsiz ni'metler dolu olduğunu şu: ﴿وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا fezleke ile gösterir. Yani: İsti'dâd ve ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla, insan ne istemişse bütün verilmiş. İnsana olan ni'met‑i İlâhiye, ta'dâd ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın mâdem bir sofra‑i ni'meti, semâvât ve arz ise ve o sofradaki ni'metlerden bir kısmı Şems, Kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan ni'metler had ve hesaba gelmez.”
568
Yedinci Sırr‑ı Belâğat: Kâh oluyor ki; âyet, zâhirî sebebi, icâdın kàbiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor. anlaşılsın ki, sebeb yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü; gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irâde etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise; şuûrsuz, câmiddir.
Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki; sebebler, çendan nazar‑ı zâhirîde ve vücûdda müsebbebât ile muttasıl ve bitişik görünür; fakat hakikatte mâbeynlerinde uzak bir mesâfe var. Sebebden müsebbebin icâdına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icâdına yetişemez.
İşte sebeb ve müsebbeb ortasındaki uzun mesâfede Esmâ‑i İlâhiye birer yıldız gibi tulû' eder. Matla'ları, o mesâfe‑i maneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların dâire‑i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukàrin görünür. Hâlbuki, dâire‑i ufk-u cibâlîden semânın eteğine kadar umum yıldızların matla'ları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesâfe‑i azîme bulunduğu gibi, esbâb ile müsebbebât mâbeyninde öyle bir mesâfe‑i maneviye var ki, îmânın dûrbîniyle, Kur'ân’ın nuruyla görünür. Meselâ: ﴿فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِه۪ ❋ اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّا ❋ ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّا ❋ فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا حَبًّا ❋ وَعِنَبًا وَقَضْبًا ❋ وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا ❋ وَحَدَٓائِقَ غُلْبًا ❋ وَفَاكِهَةً وَاَبًّا ❋ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ
İşte şu âyet‑i kerîme, mu'cizât‑ı kudret-i İlâhiye’yi bir tertib‑i hikmetle zikrederek esbâbı, müsebbebâta rabtedip en âhirde ﴿مَتَاعًا لَكُمْ lafzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbâb ve müsebbebât içinde o gayeyi gören ve takib eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbâb, O’nun perdesi olduğunu isbât eder.
569
Evet, ﴿مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْtâbiriyle bütün esbâbı, icâd kàbiliyetinden azleder. Ma'nen der: Size ve hayvanatınıza rızkı yetiştirmek için su, semâdan geliyor. O suda, size ve hayvanatınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kàbiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir.
Hem toprak, nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuûrsuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kàbiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, ni'metleri ellerinize veriyor.
Hem, otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hubûbatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm‑i Rahîm’in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki; ni'metlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor.”
İşte şu beyânâttan, Rahîm, Rezzâk, Mün'im, Kerîm gibi çok esmânın matla'ları görünüyor.
Hem meselâ: ﴿اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْج۪ي سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُ يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ ❋ يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ ❋ وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
570
İşte şu âyet, mu'cizât‑ı Rubûbiyet’in en mühimlerinden ve hazine‑i rahmetin en acîb perdesi olan bulutların teşkilâtında yağmur yağdırmaktaki tasarrufât‑ı acîbeyi beyân ederken güyâ bulutun eczâları cevv‑i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferât misillû bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr‑i İlâhî ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük tâifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları te'lif edip, kıyâmette seyyâr dağlar cesâmet ve şeklinde ve rutûbet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan o sehâb parçalarından âb‑ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irâde, bir kasd görünüyor, hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv; berrak, sâfî, hiçbir şey yokken bir mahşer‑i acâib gibi dağvâri parçalar kendi kendine toplanmıyor, belki zîhayatı tanıyan birisidir ki, gönderiyor.
İşte şu mesâfe‑i maneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Muğîs, Muhyî gibi esmâların matla'ları görünüyor.
Sekizinci Meziyet‑i Cezâlet: Kur'ân kâh oluyor ki, Cenâb‑ı Hakk’ın âhirette hàrika ef'âllerini kalbe kabûl ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için bir i'dâdiye sûretinde dünyadaki acâib ef'âlini zikreder, veyâhut istikbâlî ve uhrevî olan ef'âl‑i acîbe-i İlâhiye’yi öyle bir sûrette zikreder ki; meşhûdumuz olan çok nazîreleriyle onlara kanâatimiz gelir.
Meselâ: ﴿اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَص۪يمٌ مُب۪ينٌ sûrenin âhirine kadar İşte şu bahiste Haşir mes'elesinde Kur'ân‑ı Hakîm, haşri isbât için yedi‑sekiz sûrette muhtelif bir tarzda isbât ediyor.
Evvelâ; neş'e‑i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan hilkat‑i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, neş'e‑i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O, onun misli, belki daha ehvenidir.”
571
Hem, Cenâb‑ı Hak insana karşı ettiği ihsânat‑ı azîmeyi ﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا kelimesiyle işâret edip der: Size böyle ni'met eden Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”
Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyâs edemeyip istib'âd ediyorsunuz.
Hem, semâvât ve arzı halkeden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır ? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar zannedersiniz?”
Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât, öyle bir Zât’tır ki, bütün kâinât, O’na emirber nefer hükmündedir. Emr‑i kün feyekûne karşı kemâl‑i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halketmek bir çiçek kadar O’na ehven gelir. Bütün hayvanatı icâd etmek, bir sinek icâdı kadar kudretine kolay gelir bir Zât’tır. Öyle bir Zât’a karşı ﴿مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ deyip kudretine karşı tâciz ile meydân okunmaz!‥”
Sonra ﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ tâbiriyle: Herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir; dünya ve âhireti, iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr‑i Zülcelâl’dir.”
Mâdem böyledir, bütün delâilin neticesi olarak ﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ Yani: Kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip, huzur‑u Kibriyâ’sında hesabınızı görecektir.”
İşte şu âyetler, haşrin kabûlüne zihni müheyyâ etti. Kalbi de hazır etti, çünkü; nazâirini, dünyevî ef'âl ile de gösterdi.
572
Hem kâh oluyor ki, ef'âl‑i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nazâirlerini ihsâs etsin, istib'âd ve inkâra meydân kalmasın.
Meselâ: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ilâ âhir Ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ilâ âhir Ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ İşte şu sûrelerde kıyâmet ve haşirdeki inkılâbât‑ı azîmeyi ve tasarrufât‑ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazîrelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabûl eder. Şu üç sûrenin meâl‑i icmâlîsine işâret dahi pek uzun olur. Onun için bir tek kelimeyi nümûne olarak göstereceğiz.
Meselâ: ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ kelimesi ifâde eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele, kendi kendine çok acâib olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işâret ettiği gibi haşr‑i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr‑i suhuf nazîresi pek zâhirdir.
Çünkü; her meyvedâr ağacın, ya çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, (Esmâ‑i İlâhiye’yi ne şekilde göstererek tesbihât etmiş ise) ubûdiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih‑i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve sûret lisânıyla, gayet fasîh bir sûrette, analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife‑i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakîmâne, Hafîzâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Latîfâne şu işi yapan O’dur ki, der: ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
573
Başka noktaları buna kıyâs eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ Şu kelâm, tekvîr lafzıyla, yani sarmak ve toplamak mânâsıyla, parlak bir temsîle işâret ettiği gibi, nazîrini dahi îmâ eder.
Birinci: Evet Cenâb‑ı Hak tarafından adem ve esîr ve semâ perdelerini açıp, Güneş gibi, dünyayı ışıklandıran pırlanta‑misâl bir lambayı, hazine‑i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya ziyâ metâ'ını neşretmek ve zeminin kafasına ziyâyı, zulmetle münâvebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâ'ını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar; kâh olur Ay, onun yüzüne karşı perde olur, muâmelesini bir derece çeker, metâ'ını ve muâmelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisâl edecektir. Hattâ hiçbir sebeb‑i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş, yerin başına İzn‑i İlâhî ile sardığı ziyâyı, emr‑i Rabbânî ile geriye alıp, Güneş’in başına sarıp, Haydi yerde işin kalmadı.” der, Cehennem’e git, sana ibâdet edip senin gibi bir memur‑u musahharı sadâkatsizlikle tahkîr edenleri yak!” der, ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ fermânını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.
Dokuzuncu Nükte‑i Belâğat: Kur'ân‑ı Hakîm, kâh olur cüz'î bazı maksadları zikreder, sonra o cüz'iyât vâsıtasıyla küllî makàsıda zihinleri sevketmek için, o cüz'î maksadı, bir kaide‑i külliye hükmünde olan Esmâ‑i Hüsnâ ile takrîr ederek tesbit eder, tahkîk edip isbât eder.
Meselâ: ﴿قَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّت۪ي تُجَادِلُكَ ف۪ي زَوْجِهَا وَتَشْتَك۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ
574
İşte Kur'ân der: Cenâb‑ı Hak, Semi'‑i Mutlak’tır, herşeyi işitir. Hattâ en cüz'î bir mâcera olan ve zevcinden teşekkî eden bir zevcenin sana karşı mücâdelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en latîf cilvesine mazhar ve şefkatin en fedâkâr bir hakikatine mâden olan bir kadının haklı olarak zevcinden da'vâsını ve Cenâb‑ı Hakk’a şekvâsını umûr‑u azîme sûretinde Rahîm ismiyle ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle ciddiyetle bakar.”
İşte bu cüz'î maksadı küllîleştirmek için, mahlûkatın en cüz'î bir hâdisesini işiten, gören kâinâtın dâire‑i imkânîsinden hariç bir Zât, elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir Zât olmak lâzım gelir. Ve kâinâta Rab olan, kâinât içinde mazlum küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryâdlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryâdlarını işitmeyen, Rab olamaz. Öyle ise; ﴿اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ cümlesiyle iki hakikat‑i azîmeyi tesbit eder.
Hem meselâ: ﴿سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
İşte Kur'ân, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mi'râcının mebde'i olan Mescid‑i Haram’dan, Mescid‑i Aksâ’ya olan seyerânını zikrettikten sonra ﴿اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ der. اِنَّهُ ’deki zamîr, ya Cenâb‑ı Hakk’adır veyâhut Peygamber’edir.
575
Peygamber’e göre olsa, şöyle oluyor ki: Bu seyahat‑ı cüz'îde, bir seyr‑i umumî, bir urûc‑u küllî var ki; Sidretü'l‑Müntehâ’ya, Kàb‑ı Kavseyn’e kadar, merâtib‑i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tezâhür eden âyât‑ı Rabbâniye’yi ve acâib‑i san'at-ı İlâhiye’yi işitmiş, görmüştür.” der. O küçük, cüz'î seyahati, küllî ve mahşer‑i acâib bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamîr, Cenâb‑ı Hakk’a râci' olsa şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyahatte huzuruna dâvet edip bir vazife ile tavzif etmek için Mescid‑i Haram’dan mecma'‑ı enbiyâ olan Mescid‑i Aksâ’ya gönderip enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl‑ü dinlerine vâris‑i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, Kàb‑ı Kavseyn’e kadar mülk ü melekûtunda gezdirdi.” İşte, çendan O Zât bir abddir, bir mi'râc‑ı cüz'îde seyahat eder; fakat bu abdde bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberdir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saâdet‑i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb‑ı Hak kendi Zât’ını, Bütün eşyayı işitir ve görür.” sıfatıyla tavsif eder. o emânet, o nur, o anahtarın cihan‑şümûl hikmetlerini göstersin.
Hem meselâ: ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلًا اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
576
İşte şu sûrede, Semâvât ve arzın Fâtır‑ı Zülcelâl’i, semâvât ve arzı öyle bir tarzda tezyîn edip âsâr‑ı kemâlini göstermekle hadsiz seyircilerinden Fâtır’ına hadsiz medh ü senâlar ettiriyor ve öyle de hadsiz ni'metlerle süslendirmiş ki; semâ ve zemin, bütün ni'metlerin ve ni'met‑dîdelerin lisânlarıyla, O Fâtır‑ı Rahmân’ına, nihâyetsiz hamd ve sitâyiş ederler.” dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtır’ın verdiği cihâzât ve kanatlarıyla seyr ü seyahat eden insanlarla, hayvanat ve tuyûr gibi, semâvî saraylar olan yıldızlar ve ulvî memleketleri olan burçlarda gezmek ve tayerân etmek için, o memleketin sekeneleri olan meleklerine kanat veren Zât‑ı Zülcelâl, elbette herşeye kadîr olmak lâzım gelir. Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre’den Müşteri’ye, Müşteri’den Zühal’e uçacak kanatları O veriyor. Hem, melâikeler, sekene‑i zemin gibi cüz'iyete münhasır değiller, bir mekân‑ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyâde yıldızlarda bulunduğuna işâret ﴿مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ kelimeleriyle tafsîl verir.
İşte şu hâdise‑i cüz'iye olan Melâikeleri kanatlarla techiz etmek tâbiriyle gayet küllî ve umumî bir azamet‑i kudretin destgâhına işâret ederek ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ fezlekesiyle tahkîk edip tesbit eder.
Onuncu Nükte‑i Belâğat: Kâh oluyor âyet, insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedîd bir tehdid ile zecreder; sonra şiddet‑i tehdid, ye'se ve ümîdsizliğe atmamak için, rahmetine işâret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder.
Meselâ: ﴿قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلًا ❋ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا ❋ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَاتَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا
577
İşte şu âyet der ki: De! Eğer dediğiniz gibi mülkünde şerîki olsaydı, elbette Arş‑ı Rubûbiyet’ine el uzatıp müdâhale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı. Hâlbuki yedi tabaka semâvâttan tut, hurdebînî zîhayatlara kadar, herbir mahlûk küllî olsun cüz'î olsun; küçük olsun büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ‑i Hüsnâ’nın Müsemmâ‑yı Zülcelâl’ini tesbih edip, şerîk ve nazîrden tenzîh ediyorlar.
Evet nasıl ki semâ; güneşler, yıldızlar denilen nur‑efşân kelimâtıyla, hikmet ve intizamıyla, O’nu takdis ediyor, vahdetine şehâdet ediyor ve cevv‑i hava dahi bulutların sesiyle, berk ve ra'd ve katrelerin kelimâtıyla O’nu tesbih ve takdis ve vahdâniyetine şehâdet eder; öyle de, zemin; hayvanat ve nebâtât ve mevcûdât denilen hayatdâr kelimâtıyla Hàlık‑ı Zülcelâl’ini tesbih ve tevhid etmekle beraber, herbir ağacı; yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimâtıyla yine tesbih edip birliğine şehâdet eder. Öyle de, en küçük mahlûk, en cüz'î bir masnû', küçüklüğü ve cüz'iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işâretiyle pek çok Esmâ‑i külliyeyi göstermek ile Müsemmâ‑yı Zülcelâl’i tesbih edip vahdâniyetine şehâdet eder.”
578
İşte bütün kâinât birden, bir lisân ile, müttefikan Hàlık‑ı Zülcelâl’ini tesbih edip vahdâniyetine şehâdet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife‑i ubûdiyeti, kemâl‑i itâatle yerine getirdikleri hâlde; şu kâinâtın hülâsası ve neticesi ve nâzdâr bir halifesi ve nâzenîn bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak, ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şâyeste olduğunu ifâde edip bütün bütün ye'se düşürmemek için; hem şunun gibi nihâyetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhâr‑ı Zülcelâl nasıl meydân verip kâinâtı başlarına harâb etmediğinin hikmetini göstermek için ﴿اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا der. O hâtime ile hikmet‑i imhâli gösterip bir ricâ kapısı açık bırakır.
İşte şu on işârât‑ı i'câziyeden anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşehât‑ı hidayetiyle beraber çok lemeât‑ı i'câziye vardır ki; büleğâların en büyük dâhîleri, şu bedî' üslûblara karşı kemâl‑i hayret ve istihsânlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş مَا هٰذَا كَلَامُ بَشَرٍ demiş, ﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ’ya, hakkalyakìn olarak îmân etmişler. Demek bazı âyette, bütün mezkûr işârâtla beraber bahsimize girmeyen çok mezâyâ‑yı âheri de tazammun eder ki; o mezâyânın icmâında öyle bir nakş‑ı i'câz görünür ki, kör dahi görebilir
579

Üçüncü Nur

İkinci Şu'le’nin Üçüncü Nuru şudur ki:
Kur'ân, başka kelâmlarla kàbil‑i kıyâs olamaz. Çünkü; kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn‑ü cemâl cihetinden dört menba'ı var. Biri mütekellim, biri muhâtab, biri maksad, biri makam’dır. Edîblerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?” ise, bak. Yalnız söze bakıp durma. Mâdem kelâm, kuvvetini, hüsnünü bu dört menba'dan alır. Kur'ân’ın menba'ına dikkat edilse, Kur'ân’ın derece‑i belâğatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır.
Evet, mâdem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise; mütekellimin derecesine göre irâde ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukâvemet‑sûz olur, maddî elektrik gibi te'sir eder, kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezâyüd eder.
Meselâ: ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَاسَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي yani Arz! Vazifen bitti, suyunu yut. semâ! Hâcet kalmadı, yağmuru kes.” Meselâ: ﴿فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ yani Arz! semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücûdda meşhergâh‑ı san'atıma geliniz.” dedi. Onlar da: Biz kemâl‑i itâatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi senin kuvvetinle göreceğiz.”
İşte kuvvet ve irâdeyi tazammun eden hakîki ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların اُسْكُن۪ي يَا اَرْضُ وَانْشَقّ۪ي يَا سَمَاءُ وَقُوم۪ي اَيَّتُهَا الْقِيٰمَةُ gibi sûret‑i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhâveresi hiç o iki emre kàbil‑i kıyâs olabilir mi!‥ Evet, temennîden neş'et eden arzular ve o arzulardan neş'et eden fuzûliyâne emirler nerede! Hakikat‑i âmiriyetle muttasıf bir âmirin başında hakikat‑i emri nerede!‥ Evet, emri nâfiz, büyük bir âmirin mutî' ve büyük bir ordusuna Arş!” emri nerede!‥ Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sûreten bir iken ma'nen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.
580
Meselâ: ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Hem meselâ: ﴿وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev'indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin Güneş’e nisbeti gibi kalmıyorlar ? Evet, hakîki bir mâlikin başındaki bir tasviri ve hakîki bir san'atkârın işlediği vakit san'atına dair verdiği beyânâtı ve hakîki bir mün'imin ihsân başında iken beyân ettiği ihsânatı, yani kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: Bakınız! İşte bunu yaptım, böyle yapıyorum. İşte bunu, bunun için yaptım. Bu böyle olacak, bunun için işte bunu böyle yapıyorum.”
Meselâ: ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ ❋ وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍ ❋ تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ ❋ وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِه۪ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَص۪يدِ ❋ وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَض۪يدٌ ❋ رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ
Kur'ân’ın semâsında şu sûrenin burcunda parlayan yıldız‑misâl Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef'âlleri içindeki intizam‑ı belâğatla çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri ﴿كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ tâbiri ile isbât edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede! İnsanların fuzûliyâne onlarla temâsı az olan ef'âlden bahisleri nerede!‥ Taklid sûretinde çiçek resimleri; hakîki, hayatdâr çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz. Şu ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا ’dan, ﴿كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ ’a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işâret edip geçeceğiz. Şöyle ki:
581
Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları haşrin kabûlüne mecbur etmek için şöylece bast‑ı mukaddemât eder, der:
Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki; biz, ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir sûrette bina etmişiz.
Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyîn etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız.
Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhâfaza etmişiz.
Hem görmüyor musunuz; o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik.
Hem görmüyor musunuz; ne keyfiyette semâ cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hubûbatı, yüksek lezîz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum.
Hem görmüyor musunuz; o su ile ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icâd ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurûcunuz da böyledir. Kıyâmette arz ölüp siz sağ olarak çıkacaksınız.”
İşte şu âyetin isbât‑ı haşirde gösterdiği cezâlet‑i beyâniye ki, binden birisine ancak işâret edebildik nerede! İnsanların bir da'vâ için serdettikleri kelimât nerede!‥
Şu risalenin başında şimdiye kadar tahkîk nâmına bî‑tarafâne muhâkeme sûretinde, Kur'ân’ın i'câzını muannid bir hasma kabûl ettirmek için Kur'ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi, mumlar sırasına getirip muvâzene ediyorduk. Şimdi tahkîk vazifesini îfâ edip, parlak bir sûrette i'câzını isbât etti. Şimdi ise; tahkîk nâmına değil, hakikat nâmına bir‑iki söz ile Kur'ân’ın muvâzeneye gelmez hakîki makamına işâret edeceğiz:
582
Evet, sâir kelâmların Kur'ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet herbiri birer hakikat‑i sâbiteyi tasvir eden, gösteren Kur'ân’ın kelimâtı nerede! Beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersîm ettikleri mânâlar nerede!‥
Evet envâr‑ı hidayeti ilhâm eden ve Şems ve Kamer’in Hàlık‑ı Zülcelâl’inin kelâmı olan Kur'ân’ın melâike‑misâl zîhayat kelimâtı nerede! Beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhâr nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede!‥ Evet ısırıcı haşerât ve böceklerin mübârek melâike ve nurânî rûhânilere nisbeti ne ise; beşerin kelimâtı, Kur'ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri Yirmibeşinci Söz ile beraber geçen yirmidört aded Söz’ler isbât etmiştir. Şu da'vâmız mücerred değil, bürhânı geçmiş neticedir.
Evet, herbiri cevâhir‑i hidayetin birer sadefi ve hakàik‑ı îmâniyenin birer menba'ı ve esâsât‑ı İslâmiye’nin birer mâdeni ve doğrudan doğruya Arşü'r‑Rahmân’dan gelen ve kâinâtın fevkınde ve haricinde insana bakıp inen ve İlim ve Kudret ve İrâde’yi tazammun eden ve hitâb‑ı ezelî olan elfâz‑ı Kur'âniye nerede! İnsanın hevâî, hevâ‑perestâne, vâhî, heves‑perverâne elfâzı nerede!‥
Evet Kur'ân bir şecere‑i tûbâ hükmüne geçip şu Âlem‑i İslâmiye’yi bütün maneviyatıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar sûretinde neşredip, asfiyâ ve evliyâsını birer çiçek hükmünde o ağacın âb‑ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakàik‑ı kevniye ve İlâhiye’yi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne geçip yine meyvedâr ağaç hükmünde müteselsil hakàikı gösteren Kur'ân nerede! Beşerin ma'lûmumuz olan kelâmı nerede!‥ اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا
583
Bin üçyüzelli senedir Kur'ân‑ı Hakîm, bütün hakàikını kâinât çarşısında açıp teşhîr ettiği hâlde herkes, her millet, her memleket O’nun cevâhirinden, hakàikından almıştır ve alıyorlar. Hâlbuki, ne o ülfet, ne o mebzûliyet, ne o mürûr‑u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar; O’nun kıymetdâr hakàikına, O’nun güzel üslûblarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i'câzdır.
Şimdi biri çıksa Kur'ân’ın getirdiği hakàiktan bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur'ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, Kur'ân’a yakın bir kelâm söyledim.” dese, öyle ahmakàne bir sözdür ki Meselâ: Taşları, muhtelif cevâhirden bir saray‑ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukùş‑u àliyesine bakan mîzanlı nakışlar ile tezyîn eden bir ustanın san'atıyla; o nukùş‑u àliyeden fehmi kàsır, o sarayın bütün cevâhir ve zînetlerinden bî‑behre bir âdi adam, âdi hânelerin bir ustası, o saraya girip o kıymetdâr taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre âdi bir hânenin vaziyetine göre bir intizam, bir sûret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra: Bakınız! O sarayın ustasından daha ziyâde mehâret ve servetim var ve kıymetdâr zînetlerim var.” dese dîvânece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet‑i san'atı gibidir.
584

Üçüncü Şu'le

Üç ziyâsı var.

Birinci Ziyâ

Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın büyük bir vech‑i i'câzı Onüçüncü Söz’de beyân edilmiştir. Kardeşleri olan sâir vücûh‑u i'câziye sırasına girmek için bu makama alınmıştır.
İşte Kur'ân’ın herbir âyeti, birer necm‑i sâkıb gibi i'câz ve hidayet nurunu neşr ile küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevketmek istersen, kendini Kur'ân’ın nüzûlünden evvel olan o asr‑ı câhiliyette ve o sahrâ‑yı bedeviyette farzet ki; herşey zulmet‑i cehil ve gaflet altında perde‑i cümûd-u tabiata sarılmış olduğu bir ânda birden Kur'ân’ın lisân‑ı ulvîsinden ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcûdât‑ı âlem سَبَّحَيُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar.
Hem, o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perîşan mahlûkat, ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ sayhasıyla işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime‑i hikmet-nümâ, birer nur‑u hakikat-edâ ve arz bir kafa ve berr ve bahr birer lisân ve bütün hayvanat ve nebâtât birer kelime‑i tesbih-feşân sûretinde arz‑ı dîdâr eder. Yoksa bu zamandan o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekàikini göremezsin.
585
Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürûr‑u zamanla ulûm‑u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirât‑ı İslâmiye ile parlayan ve Kur'ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile veyâhut sathî ve basit bir perde‑i ülfet ile baksan; elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme‑i i'câz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ'‑ı i'câzı içinde bu nev'i i'câzını zevk edemezsin.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en yüksek derece‑i i'câzına bakmak istersen şu temsîl dûrbîniyle bak. Şöyle ki:
Gayet büyük ve garîb ve gayetle yayılmış acîb bir ağaç farzedelim ki; o ağaç, geniş bir perde‑i gayb altında bir tabaka‑i mestûriyet içinde saklanmıştır. Ma'lûmdur ki; bir ağacın, insanın a'zâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir. İşte hiç görülmeyen ve hâlâ görünmüyor o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir a'zâsına mukâbil bir resim çekse, bir hudud çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenâsüble bir sûret tersîm etse ve birbirinden nihâyet uzak mebde' ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmat ile doldursa, elbette şübhe kalmaz ki; o ressam, bütün o gaybî ağacı gayb‑âşinâ nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder.
586
Aynen onun gibi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân dahi hakikat‑i mümkinâta dair ki o hakikat, dünyanın ibtidâsından tut, âhiretin en nihâyetine kadar uzanmış ve Arş’tan ferşe, zerreden Şems’e kadar yayılmış olan şecere‑i hilkatin hakikatine dair beyânât‑ı Kur'âniye o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir sûret vermiştir ki, bütün muhakkìkler nihâyet tahkîkinde Kur'ân’ın tasvirine Mâşâallâh, Bârekallâh deyip, Tılsım‑ı kâinâtı ve muammâ‑yı hilkati keşf ve fetheden yalnız sensin ey Kur'ân‑ı Kerîm!” demişler.
﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Temsîlde kusur yok; Esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye ve şuûn ve Ef'âl‑i Rabbâniye, bir şecere‑i tûbâ-i nur hükmünde temsîl edilmekle; o şecere‑i nurâniyenin dâire‑i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud‑u kibriyâsı, gayr‑ı mütenâhî fezâ‑yı ıtlâkta yayılıp ihâta ediyor. Hudud‑u icraatı ﴿يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪﴿فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى hududundan tut, ﴿وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ hududuna kadar intişar etmiş o hakikat‑i nurâniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gâyât ve meyveleriyle, o kadar tenâsüble, birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette o hakàik‑ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef'âli beyân eder ki, bütün ehl‑i keşf ve hakikat ve dâire‑i melekûtta cevelân eden bütün ashâb‑ı irfan ve hikmet, o beyânât‑ı Kur'âniye’ye karşı Sübhânallâh deyip, Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.
587
Meselâ: Bütün dâire‑i imkân ve dâire‑i vücûba bakan, hem o iki şecere‑i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmânın erkân‑ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde ta'rif eder ve o mertebe bir münâsebet tarzında izhâr eder ki, akl‑ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o îmân dalının budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân‑ı hamsesi aralarında ve o erkânın en ince teferruâtı, en küçük âdâbı ve en uzak gâyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz'î semerâtına varıncaya kadar aralarında hüsn‑ü tenâsüb ve kemâl‑i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza ettiğine delil ise, O Kur'ân‑ı Câmi'in nusûs ve vücûhundan ve işârât ve rumûzundan çıkan Şerîat‑ı Kübrâ-yı İslâmiye’nin kemâl‑i intizamı ve muvâzeneti ve hüsn‑ü tenâsübü ve resâneti, cerhedilmez bir şâhid‑i âdil, şübhe getirmez bir bürhân‑ı kàtı'dır.
Demek oluyor ki; beyânât‑ı Kur'âniye, beşerin ilm‑i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm‑i muhîte istinâd ediyor ve cemî' eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakàikı bir ânda müşâhede eder bir Zât’ın kelâmıdır. Âmennâ

İkinci Ziyâ

Hikmet‑i Kur'âniye’nin karşısında meydân‑ı muârazaya çıkan felsefe‑i beşeriyenin, Hikmet‑i Kur'ân’a karşı ne derece sukùt ettiğini Onikinci Söz’de izâh ve bir temsîl ile tasvir ve sâir Söz’lerde isbât ettiğimizden onlara havâle edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvâzene ederiz. Şöyle ki:
Felsefe ve hikmet‑i insaniye dünyaya sâbit bakar, mevcûdâtın mâhiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsîlen bahseder. Sâni'ine karşı vazifelerinden bahsetse de icmâlen bahseder. Âdeta kâinât kitabının yalnız nakış ve hurûflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.
588
Kur'ân ise, dünyaya geçici, seyyâl, aldatıcı, seyyâr, kararsız, inkılâbcı olarak bakar. Mevcûdâtın mâhiyetlerinden, sûrî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat, Sâni' tarafından tavzif edilen vezâif‑i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâni'in isimlerine ne vecihle ve nasıl delâlet ettiklerini ve evâmir‑i tekvîniye-i İlâhiye’ye karşı inkıyadlarını tafsîlen zikreder.
İşte felsefe‑i beşeriye ile Hikmet‑i Kur'âniye’nin şu tafsîl ve icmâl hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz‑ı hak ve ayn‑ı hakikat hangisidir, göreceğiz.
İşte, nasıl elimizdeki saat, sûreten sâbit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla dâimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ızdırâbları vardır Aynen onun gibi, kudret‑i İlâhiye’nin bir saat‑ı kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sâbitiyetiyle beraber dâimî zelzele ve tağayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor.
Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat‑ı kübrânın sâniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir.
Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir.
Asır ise, o saatin saatlerini ta'dâd eden bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı, emvâc‑ı zevâl üstüne atar, bütün mâzi ve istikbâli ademe verip yalnız zaman‑ı hâzırı vücûda bırakır.
Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber mekân itibariyle dahi yine dünya, zelzeleli gayr‑ı sâbit bir saat hükmündedir. Çünkü; cevv‑i hava, mekânı çabuk tağayyür ettiğinden, bir hâlden bir hâle sür'aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla sâniye sayan milin sûret‑i tağayyürü hükmünde bir tağayyür veriyor.
Şimdi, dünya hânesinin tabanı olan mekân‑ı arz ise, yüzü, mevt ve hayatça, nebât ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden dakikaları sayan bir mil hükmünde dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir.
Zemin, yüzü itibariyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbât ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin çıkmaları ve hasflar vukû' bulması, saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti ağırca mürûr edicidir, gösterir.
589
Dünya hânesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecrâmların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhûruyla, küsûfât ve husufatın vukû' bulmasıyla yıldızların sukùt etmeleri gibi tağayyürât gösterir ki; semâ dahi sâbit değil, ihtiyarlığa, harâbiyete gidiyor. Onun tağayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor, fakat her hâlde geçici ve zevâl ve harâbiyete karşı gittiğini gösterir.
İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, dâim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâni'ine baktığı vakit, o harekât ve tağayyürât, kalem‑i kudretin Mektûbat‑ı Samedâniye’yi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât‑ı ahvâl ise, Esmâ‑i İlâhiye’nin cilve‑i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifât ile gösteren, tazelenen âyineleridir.
İşte dünya, dünya itibariyle hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akar su gibi rıhlet ettiği hâlde, gaflet ile sûreten incimâd etmiş, fikr‑i tabiatla kesâfet ve küdûret peydâ edip Âhiret’e perde olmuştur.
İşte felsefe‑i sakîme, tedkîkàt‑ı felsefe ile ve hikmet‑i tabîiye ile ve medeniyet‑i sefîhenin câzibedâr lehviyâtıyla, sarhoşâne hevesâtıyla o dünyanın hem cümûdetini ziyâde edip gafleti kalınlaştırmış, hem küdûretle bulanmasını taz'îf edip Sâni'i ve âhireti unutturuyor.
Amma Kur'ân ise; şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle, ﴿اَلْقَارِعَةُ ❋ مَا الْقَارِعَةُ﴿اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ﴿وَالطُّورِ ❋ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ âyâtıyla pamuk gibi hallâc eder, atar.
590
﴿اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا﴿اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا gibi beyânâtıyla o dünyaya şeffâfiyet verir ve bulanmasını izâle eder.
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ gibi nur‑efşân neyyirâtıyla, câmid dünyayı eritir.
﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴿وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُ mevt‑âlûd tâbirleriyle dünyanın ebediyet‑i mevhûmesini parça parça eder.
﴿يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَمَا كُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ﴿وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla tabiat fikrini tevlîd eden gafleti dağıtır.
591
İşte Kur'ân’ın baştan başa kâinâta müteveccih olan âyâtı, şu esâsa göre gider. Hakikat‑i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sâni'a bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir. Beşerin gözünü ona diktirir. Hakîki hikmeti ders verir. Kâinât kitabının mânâlarını ta'lim eder. Hurûfât ve nukùşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi, çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurûfâtın nukùşuyla insanların vaktini mâlâyaniyâtta sarfettirmiyor.

Üçüncü Ziyâ

İkinci Ziyâ’da, hikmet‑i beşeriyenin Hikmet‑i Kur'âniye’ye karşı sukùtuna ve Hikmet‑i Kur'âniye’nin i'câzına işâret ettik. Şimdi şu ziyâda, Kur'ân’ın şâkirdleri olan asfiyâ ve evliyâ ve hükemânın münevver kısmı olan hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un hikmetleriyle Kur'ân’ın hikmetine karşı derecesini gösterip, şu cihette Kur'ân’ın i'câzına muhtasar bir işâret edeceğiz.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in ulviyetine en sâdık bir delil ve hakkâniyetine en zâhir bir bürhân ve i'câzına en kavî bir alâmet şudur ki:
Kur'ân, bütün aksâm‑ı tevhidin bütün merâtibini, bütün levâzımatıyla muhâfaza ederek beyân edip muvâzenesini bozmamış, muhâfaza etmiş. Hem bütün hakàik‑ı àliye-i İlâhiye’nin muvâzenesini muhâfaza etmiş. Hem bütün Esmâ‑i Hüsnâ’nın iktiza ettikleri ahkâmları cem'etmiş, o ahkâmın tenâsübünü muhâfaza etmiş. Hem Rubûbiyet ve Ulûhiyet’in şuûnâtını kemâl‑i muvâzene ile cem'etmiştir.
İşte şu muhâfaza ve muvâzene ve cem', bir hâsiyettir. Kat'iyyen beşerin eserinde mevcûd değil ve eâzım‑ı insaniyenin netâic‑i efkârında bulunmuyor. Ne melekûte geçen evliyâların eserinde, ne umûrun bâtınlarına geçen İşrâkìyyûn’un kitaplarında, ne âlem‑i gayba nüfûz eden rûhânilerin maârifinde hiç bulunmuyor. Güyâ, bir taksimü'l‑a'mâl hükmünde herbir kısmı hakikatin şecere‑i uzmâsından yalnız bir‑iki dalına yapışıyor. Yalnız onun meyvesiyle, yaprağıyla uğraşıyor. Başkasından ya haberi yok, yâhut bakmıyor.
592
Evet; hakikat‑i mutlaka, mukayyed enzâr ile ihâta edilmez. Kur'ân gibi bir nazar‑ı küllî lâzım ki, ihâta etsin. Kur'ân’dan başka; çendan Kur'ân’dan da ders alıyorlar fakat, hakikat‑i külliyenin cüz'î zihniyle yalnız bir‑iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat veya tefrit ile hakàikın muvâzenesini ihlâl edip tenâsübünü izâle eder.
Şu hakikat, Yirmidördüncü Söz’ün İkinci Dalı’nda acîb bir temsîl ile izâh edilmiştir. Şimdi de başka bir temsîl ile şu mes'eleye işâret ederiz.
Meselâ: Bir denizde hesabsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir definenin bulunduğunu farzedelim. Gavvâs dalgıçlar, o definenin cevâhirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer; o gavvâs hükmeder ki, bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından başka cevâhiri işittiği vakit hayâl eder ki, o cevherler, bulduğu elmasın tâbileridir, fusûs ve nukùşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yâkut eline geçer. Başkası, murabba' bir kehribâr bulur ve hâkezâ Herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu'zamı i'tikàd edip, işittiklerini o hazinenin zevâid ve teferruâtı zanneder. O vakit hakàikın muvâzenesi bozulur. Tenâsüb de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakîki rengini görmek için te'vilâta ve tekellüfata muztar kalır. Hattâ bazen inkâr ve ta'tîle kadar giderler. Hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un kitaplarına ve sünnetin mîzanıyla tartmayıp keşfiyât ve meşhûdâtına i'timâd eden mutasavvifînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâ‑şübhe tasdik eder. Demek, hakàik‑ı Kur'âniyenin cinsinden ve Kur'ân’ın dersinden aldıkları hâlde çünkü Kur'ân değiller böyle nâkıs geliyor.
593
Bahr‑i hakàik olan Kur'ân’ın âyetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvâsıdır. Lâkin, onların gözleri açık, defineyi ihâta eder. Definede ne var, ne yok görür. O defineyi öyle bir tenâsüb ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyân eder ki, hakîki hüsn‑ü cemâli gösterir. Meselâ: Âyet‑i ﴿وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴿يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ ifâde ettikleri Azamet‑i Rubûbiyet’i gördüğü gibi, ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ ❋ هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ ifâde ettikleri şümûl‑ü rahmeti görüyor, gösteriyor. Hem ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ifâde ettiği vüs'at‑i Hallâkıyet’i görüp gösterdiği gibi, ﴿خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ifâde ettiği şümûl‑ü tasarrufu ve ihâta‑i Rubûbiyet’i görüp, gösterir.
594
﴿يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ifâde ettiği hakikat‑i azîme ile ﴿وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ ifâde ettiği hakikat‑i Kerîmâne’yi, ﴿وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ ifâde ettiği hakikat‑i azîme-i Hâkimâne-i Âmirâneyi görür, gösterir. ﴿اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَٓافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَص۪يرٌ ifâde ettikleri hakikat‑i Rahîmâne-i Müdebbirâne’yi, ﴿وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَا يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا ifâde ettiği hakikat‑i azîme ile ﴿وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ ifâde ettiği hakikat‑i Rakìbâne’yi, ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ifâde ettiği hakikat‑i muhîta gibi ﴿وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ ifâde ettiği akrebiyeti, ﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ işâret ettiği hakikat‑i ulviyeyi, ﴿اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَا۪يتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ ifâde ettiği hakikat‑i câmia gibi bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân‑ı sitte-i îmâniyenin herbirisini tafsîlen, erkân‑ı hamse-i İslâmiye’nin herbirisini kasden ve cidden ve saâdet‑i dâreyni te'min eden bütün düsturları görür, gösterir. Muvâzenesini muhâfaza edip, tenâsübünü idâme edip o hakàikın hey'et‑i mecmuasının tenâsübünden hâsıl olan hüsün ve cemâlin menba'ından Kur'ân’ın bir i'câz‑ı manevîsi neş'et eder.
595
İşte şu sırr‑ı azîmdendir ki; ulemâ‑i ilm-i kelâm, Kur'ân’ın şâkirdleri oldukları hâlde, bir kısmı onar cild olarak erkân‑ı îmâniyeye dair binler eser yazdıkları hâlde, Mu'tezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için Kur'ân’ın on âyeti kadar vuzûh ile ifâde ve kat'î isbât ve ciddi iknâ edememişler. Âdeta onlar, uzak dağların altında lağım yapıp, borularla âlemin nihâyetine kadar silsile‑i esbâb ile gidip orada silsileyi keser. Sonra âb‑ı hayat hükmünde olan mârifet‑i İlâhiye’yi ve vücûd‑u Vâcibü'l-Vücûd’u isbât ederler.
Âyet‑i kerîme ise, herbirisi birer Asâ‑yı Mûsa gibi her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni'‑i Zülcelâl’i tanıttırır. Kur'ân’ın bahrinden tereşşuh eden Arabî Katre risalesinde ve sâir Söz’lerde şu hakikat, fiilen isbât edilmiş ve göstermişiz.
596
İşte hem şu sırdandır ki; bâtın‑ı umûra gidip, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' etmeyerek, meşhûdâtına i'timâd ederek yarı yoldan dönen ve bir cemâatin riyâsetine geçip bir fırka teşkil eden fırak‑ı dâllenin bütün imâmları, hakàikın tenâsübünü, muvâzenesini muhâfaza edemediğindendir ki; böyle bid'aya, dalâlete düşüp bir cemâat‑i beşeriyeyi yanlış yola sevketmişler. İşte bunların bütün aczleri, Âyât‑ı Kur'âniye’nin i'câzını gösterir.

Hâtime

Kur'ân’ın lemeât‑ı i'câzından iki lem'a‑i i'câziye, Ondokuzuncu Söz’ün Ondördüncü Reşhası’nda geçmiştir ki; bir sebeb‑i kusur zannedilen tekrârâtı ve ulûm‑u kevniyede icmâli, herbiri birer lem'a‑i i'câzın menba'ıdır. Hem Kur'ân’da mu'cizât‑ı enbiyâ yüzünde parlayan bir lem'a‑i i'câz-ı Kur'ân, Yirminci Söz’ün İkinci Makamı’nda vâzıhan gösterilmiştir. Daha bunlar gibi sâir Söz’lerde ve risale‑i Arabiyemde çok lemeât‑ı i'câziye zikredilip onlara iktifâen yalnız şunu deriz ki:
Bir mu'cize‑i Kur'âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu'cizât‑ı enbiyâ, Kur'ân’ın bir nakş‑ı i'câzını göstermiştir, öyle de: Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olur ve bütün Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) dahi, Kur'ân’ın bir mu'cizesidir ki, Kur'ân’ın Cenâb‑ı Hakk’a karşı nisbetini gösterir ve o nisbetin zuhûruyla herbir kelimesi bir mu'cize olur. Çünkü; o vakit bir tek kelime bir çekirdek gibi bir şecere‑i hakàikı ma'nen tazammun edebilir. Hem merkez‑i kalb gibi hakikat‑i uzmânın bütün a'zâsına münâsebetdâr olabilir. Hem bir ilm‑i muhîte ve nihâyetsiz bir irâdeye istinâd ettiği için, hurûfuyla, hey'etiyle, vaziyetiyle, mevkiiyle hadsiz eşyaya bakabilir. İşte şu sırdandır ki; ulemâ‑i ilm-i hurûf, Kur'ân’ın bir harfinden bir sahife kadar esrâr bulduklarını iddia ederler ve da'vâlarını, o fennin ehline isbât ediyorlar.
597
Risalenin başından şuraya kadar bütün şu'leleri, şuâları, lem'aları, nurları, ziyâları nazara topla, birden bak! Baştaki da'vâ, şimdi kat'î netice olarak, yani: ﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا ’yı yüksek bir sadâ ile okuyup ilân ediyorlar.