Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
599

Birinci Zeyl

Makam itibariyle Yirmibeşinci Söz’e ilhâk edilen zeyillerden, Yedinci Şuâ’nın Birinci Makam’ının Onyedinci Mertebesi’dir.
Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kâinâttan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki: Aradığımız Zât’ın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve O’na teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat, en evvel bu kitab, bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır diye taharrîye başladı.
Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle en evvel manevî i'câz‑ı Kur'ânî’nin lem'aları olan Risale‑i Nura baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât‑ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale‑i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakàik‑ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki; onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir.
Hattâ Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet‑i Kur'âniye’si olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektûb’un âhiri, Kur'ân’ın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbât etmiş ki; kim görmüşse değil tenkid ve i'tirâz etmek, belki isbâtlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş, her ne ise Kur'ân’ın vech‑i i'câzını ve hak Kelâmullâh olduğunu isbât etmek cihetini Risale‑i Nura havâle ederek, yalnız kısa bir işâretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
600
Birinci Nokta: Nasıl ki Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakàikıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu'cizesidir, öyle de: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizâtıyla ve delâil‑i nübüvvetiyle ve kemâlât‑ı ilmiyesiyle Kur'ân’ın bir mu'cizesidir ve Kur'ân, Kelâmullâh olduğuna bir hüccet‑i kàtıasıdır.
İkinci Nokta: Kur'ân, bu dünyada öyle nurânî ve saâdetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdil‑i hayat-ı ictimâiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem rûhlarında, hem akıllarında, hem hayat‑ı şahsiyelerinde, hem hayat‑ı ictimâiyelerinde, hem hayat‑ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idâme etmiş ve idare etmiş ki, ondört asır müddetinde her dakikada altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl‑i ihtiramla hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor; rûhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saâdet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hàrikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Üçüncü Nokta: Kur'ân, o asırdan şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhûr edîblerin Muallakàt‑ı Seb'a nâmıyla şöhret‑şiâr kasidelerini o dereceye indirdi ki; Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı!”
Hem bedevî bir edîb, ﴿فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: Sen Müslüman oldun?” Dedi: Yok, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.”
Hem ilm‑i belâğatın dâhîlerinden Abdülkahir‑i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binler dâhî imâmlar ve mütefennin edîbler icmâ ve ittifakla karar vermişler ki: Kur'ân’ın belâğatı, tâkat‑i beşerin fevkındedir, yetişilmez.”
601
Hem o zamandan beri mütemâdiyen meydân‑ı muârazaya dâvet edip, mağrûr ve enâniyetli edîblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz veyâhut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz.” diye ilân ettiği hâlde o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp, uzun olan ve can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem, Kur'ân’ın dostları, Kur'ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur'ân’a mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk‑u efkâr ile terakkî eden milyonlar Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisi O’na yetişemediğini, hattâ en âmî adam dahi dinlese, elbette diyecek: Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe‑i belâğatı umumun fevkındedir.”
Hattâ bir adam ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okudu, dedi: Bunun hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum?” Ona denildi: Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; mevcûdât‑ı âlem, perîşan, karanlıklı, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda, kararsız fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'ân’ın lisânından bu âyeti dinlerken gördü:
Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı, ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât bir câmi‑i kebîr hükmünde başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkat, hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazifeler başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşâhede etti ve bu âyetin derece‑i belâğatını zevkederek sâir âyetleri buna kıyâsla Kur'ân’ın zemzeme‑i belâğatı, arzın nısfını ve nev'‑i beşerin humsunu istilâ ederek haşmet‑i saltanatı kemâl‑i ihtiramla ondört asır bilâ‑fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
602
Dördüncü Nokta: Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar‑ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb‑ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her tâife‑i ilmiye O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb‑u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz‑ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
Beşinci Nokta: Kur'ân’ın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu, onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân‑ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliyâ ve asfiyâ gibi O’ndan hayat alan semereleri, hayatdâr tekemmülleriyle, şecere‑i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat‑medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyet’in bütün hakikatli ilimleri, Kur'ân’ın, ayn‑ı hak ve mecma'‑ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.
603
Altıncı Nokta: Kur'ân’ın altı ciheti nurânîdir, sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında, hüccet ve bürhân direkleri; üstünde, sikke‑i i'câz lem'aları; önünde ve hedefinde, saâdet‑i dâreyn hediyeleri ve arkasında nokta‑i istinâdı, vahy‑i semâvî hakikatleri; sağında, hadsiz ukùl‑ü müstakîmenin deliller ile tasdikleri; solunda, selîm kalblerin ve temiz vicdânların ciddi itmi'nânları ve samîmî incizabları ve teslîmleri, Kur'ân’ın fevkalâde, hàrika, metîn, hücum edilmez bir kal'a‑i semâviye-i arziye olduğunu isbât ettikleri gibi; altı makamdan dahi O’nun ayn‑ı hak ve sâdık olduğunu ve beşerin kelâmı olmadığını ve yanlışı bulunmadığını imza eden, başta, bu kâinâtta dâima güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izâle etmek âdetini bir düstur‑u fa'âliyet ittihàz eden bu kâinâtın Mutasarrıf’ı, O Kur'ân’a âlemde en makbûl, en yüksek, en hâkimâne bir makam‑ı hürmet ve bir mertebe‑i muvaffakıyet vermesiyle O’nu tasdik ve imza ettiği gibi; İslâmiyet’in menba'ı ve Kur'ân’ın tercümânı olan Zât’ın (A.S.M.) herkesten ziyâde O’na i'tikàd ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet‑i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları O’na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât‑ı kevniyeyi, gaybiyâne, Kur'ân ile tereddüdsüz ve itmi'nân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümân, bütün kuvvetiyle Kur'ân’ın herbir hükmünü öyle îmân ve tasdik edip hiçbir şey O’nu sarsmaması dahi Kur'ân’ın semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hàlık‑ı Rahîm’inin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem, nev'‑i insanın humsu, belki kısm‑ı a'zamı, göz önündeki O Kur'ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikat‑perestâne ve müştâkàne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle, cin ve melek ve rûhâniler dahi, tilâveti vaktinde pervâne gibi etrafında hak‑perestâne toplanmaları; Kur'ân’ın kâinâtça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
604
Hem, nev'‑i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, en zekî ve âlime kadar herbirisi, Kur'ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzer fen ve ulûm‑u İslâmiyenin ve bilhassa Şerîat‑ı Kübrâ’nın büyük müçtehidleri ve usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî muhakkìkleri gibi, her tâife kendi ilmine ait bütün hâcâtını ve cevablarını Kur'ân’dan istihrâc etmeleri; Kur'ân’ın menba'‑ı hak ve mâden‑i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyâtça en ileri bulunan Arab edîbleri şimdiye kadar Müslüman olmayanlar muârazaya pek çok muhtaç oldukları hâlde, Kur'ân’ın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâğatının tek bir sûresinin mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhûr belîğlerin ve dâhî âlimlerin O’nun hiçbir vech‑i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri; Kur'ân, mu'cize ve tâkat‑i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
Evet, bir kelâm, Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğatı tezâhür etmesi noktasından Kur'ân’ın misli olamaz ve O’na yetişilmez. Çünkü; Kur'ân, bütün âlemlerin Rabbi ve bütün kâinâtın Hàlık’ının hitâbı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannu'u ihsâs edecek hiçbir emâre bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların belki bütün mahlûkatın nâmına meb'ûs ve nev'‑i beşerin en meşhûr ve nâmdâr muhâtabı bulunan ve o muhâtabın kuvvet ve vüs'at‑i îmânı, koca İslâmiyet’i tereşşuh edip sâhibini Kàb‑ı Kavseyn makamına çıkararak muhâtab‑ı Samedâniye’ye mazhariyetle nüzûl eden ve saâdet‑i dâreyne dair ve hilkat‑i kâinâtın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara ait mesâili ve o muhâtabın bütün hakàik‑ı İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izâh eden ve koca kâinâtı bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan san'atkârı tavrıyla ifâde ve ta'lim eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece‑i i'câzına yetişilmez.
605
Hem, Kur'ân’ı tefsir eden ve bir kısmı otuz‑kırk, hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binler mütefennin ulemânın, senedleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve àlî mânâları ve umûr‑u gaybiyenin her nev'inden kesretli gaybî ihbarları izhâr ve isbât etmeleri ve bilhassa Risale‑i Nurun yüz otuz kitabı, herbiri, Kur'ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhânlarla isbât etmesi ve bilhassa Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi, şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hàrikalarından çok şeyleri Kur'ân’dan istihrâc eden Yirminci Söz’ün İkinci Makamı ve Risale‑i Nura ve elektriğe işâret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât‑ı Kur'âniye nâmındaki Birinci Şuâ ve Hurûf‑u Kur'âniye, ne kadar muntazam ve esrârlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumûzât‑ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre‑i Feth’in âhirki âyeti, beş vecihle ihbar‑ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbât eden küçücük bir risale gibi Risale‑i Nurun herbir cüz'ü, Kur'ân’ın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi; Kur'ân’ın misli olmadığına ve mu'cize ve hàrika olduğuna ve bu âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l‑Guyûb’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
606
İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işâret edilen, Kur'ân’ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hâkimiyet‑i nurâniyesi ve azametli saltanat‑ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemâl‑i ihtiram ile devam etmesi; hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur'ân’ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı, on haseneyi ve on meyve‑i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde herbir harfin nuru ve sevâbı ve kıymeti on’dan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye, dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
İşte böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrâr ve envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla bir tek Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına deliller ile isbât sûretinde öyle şehâdet etmiş ki; bütün ehl‑i îmânın hadsiz şehâdetleri, O’nun şehâdetinden tereşşuh etmişler.”
İşte bu yolcunun Kur'ân’dan aldığı ders‑i tevhid ve îmâna kısa bir işâret olarak Birinci Makamın Onyedinci Mertebesi’nde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ ف۪ي كُلِّ دَق۪يقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ، بِاَلْسِنَةِ مِئَاتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ، اَلدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَالْاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَالزَّمَانِ، وَالْجَار۪ي حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ ف۪ي اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَاَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.
607

Onbirinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Mes'elesiEmirdağ Çiçeği

Kur'ân’da olan tekrârâta gelen i'tirâzlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.
Azîz sıddık kardeşlerim!
Gerçi bu mes'ele, perîşan vaziyetimden müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nev'‑i i'câzı kat'î bildim. Maatteessüf ifâdeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur'ân’a ait olmak cihetiyle hem ibâdet‑i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın. Eğer münâsib ise, Onuncu Mes'ele yapınız; değilse, sizin tebrik mektûblarınıza mukâbil bir mektûb kabûl ediniz.
Hem bunu gayet hasta ve perîşan ve gıdâsız, bir‑iki gün Ramazanda mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddid hüccetleri dercederek yazdım. Kusura bakılmasın. (Hâşiye)
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ramazan‑ı Şerîfte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı okurken Risalei'n‑Nura işâretleri Birinci Şuâ’da beyân olunan otuzüç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risalei'n‑Nura ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre‑i Nur’dan âyetü'n‑nur, on parmakla Risalei'n‑Nura baktığı gibi, arkasındaki âyet‑i zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor ve ziyâde hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o küllînin tam bir ferdi Risalei'n‑Nur ve şâkirdleridir diye hissettim.
608
Evet, Kur'ânın hitâbı; evvelâ Mütekellim‑i Ezelî’nin rubûbiyet‑i âmmesinin geniş makamından hem nev'‑i beşer, belki kâinât nâmına muhâtab olan Zât’ın geniş makamından hem umum nev'‑i beşer ve benî Âdem’in bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebedin ve Hàlık‑ı Kâinâtın rubûbiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânîn‑i İlâhiye’nin gayet yüksek ve ihâtalı beyânâtının geniş makamından aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i'câz ve şümûl gösterir ki; ders‑i Kur'ân’ın muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder.
Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye‑i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efrâdı olarak her asra ve her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِم۪ينَ … اَلظَّالِم۪ينَ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun’un başlarına gelen azâblarla baktırıyor. Ve mazlum ehl‑i îmâna, İbrahim (A.S.) ve Mûsa (A.S.) gibi Enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.
609
Evet, nazar‑ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar; canlı birer sahife‑i ibret ve baştan başa rûhlu, hayatdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket‑i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi; kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i'câz ile dersini veren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, aynı i'câz ile; nazar‑ı dalâlette câmid, perîşan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı bir kitab‑ı Samedânî, bir şehr‑i Rahmânî, bir meşher‑i sun'-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırarak birer vazifedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev'‑i beşere ve cin ve meleğe hakîki ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevâb bulunması ve bütün cin ve ins toplansa O’nun mislini getirememesi ve bütün benî Âdem’le ve kâinâtla tam yerinde konuşması ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması ve çok tekrarla ve kesretli tekrârâtıyla usandırmaması ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekerâtta olanların kulağında mâ‑i zemzem misillû hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır. Ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır.
Ve Tercümânın ümmiyet mertebesini tam riâyet etmek sırrıyla; hiçbir tekellüf ve hiçbir tasannu' ve hiçbir gösterişe meydân vermeden selâset‑i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan gelmesini ve en kesretli olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini tenezzülât‑ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahifeleri açıp o âdiyât altındaki hàrikulâde mu'cizât‑ı kudretini ve mânidâr sutûr‑u hikmetini ders vermekle lütf‑u irşadda güzel bir i'câz gösterir.
610
Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet ve zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla; güzel, tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtab tabakalarına tefhim etmekte ve cüz'î ve âdi bir hâdisede en cüz'î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar‑ı merhametinde ve dâire‑i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla, te'sis‑i İslâmiyet’te ve tedvîn‑i Şerîat’ta sahâbelerin cüz'î hâdiselerini dahi nazar‑ı ehemmiyete almasında; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve Şerîatın te'sisinde o cüz'î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev'‑i i'câz gösterir.
Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle; yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevab olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz'iyât ve külliyatı tek bir Zât’ın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbât edecek ve kâinâtı ve arz ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev'‑i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına gadab‑ı İlâhî ve hiddet‑i Rabbâniye’yi gösterecek hadsiz hàrika ve nihâyetsiz dehşetli ve geniş bir inkılâbın te'sisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ‑yı hâle gayet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.
Meselâ, bir tek âyet iken yüzondört defa tekrar edilen ﴿ cümlesi, Risalei'n‑Nurun Ondördüncü Lem'asında beyân edildiği gibi; arşı ferş ile bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziyâ gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.
611
Hem meselâ; Sûre‑i ﴿طٰسٓمٓ ’de sekiz defa tekrar edilen şu ﴿اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ âyeti, o sûrede hikâye edilen Peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azâblarını, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına ve rubûbiyet‑i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek İzzet‑i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet‑i İlâhiye dahi Enbiyânın necâtlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve i'câzlı, îcâzlı bir ulvî belâğattır.
Hem meselâ, Sûre‑i Rahmân’da tekrar edilen ﴿فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِâyeti ile Sûre‑i Mürselât’ta ﴿وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ âyeti, cin ve nev'‑i beşerin, kâinâtı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat‑i âlemin neticelerini bozan ve haşmet‑i saltanat-ı İlâhiye’ye karşı inkâr ve istihfafla mukàbele eden küfür ve küfranlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkatın hukuklarına tecâvüzlerini asırlara ve arz ve semâvâta tehdidkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakikatlerle alâkadar ve binler mes'ele kuvvetinde olan bir ders‑i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celâlli bir i'câz ve cemâlli bir îcâz‑ı belâğattır.
612
Hem meselâ, Kur'ânın hakîki ve tam bir nev'i münâcâtı ve Kur'ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan Cevşenü'l‑Kebîr nâmındaki münâcât‑ı Peygamberî’de yüz defa سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا ، اَجِرْنَا ، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ cümlesi, tekrarında tevhid gibi kâinâtça en büyük hakikat ve mahlûkatın rubûbiyete karşı tesbih ve tahmîd ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli vazifesi ve şekàvet‑i ebediyeden kurtulmak gibi nev'‑i insanın en dehşetli mes'elesi ve ubûdiyet ve acz‑i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır.
İşte tekrârât‑ı Kur'âniye bu gibi metîn esâslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza‑yı makam ve ihtiyac‑ı ifhâm ve belâğat‑ı beyân cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifâde eder; değil usanç, belki kuvvet ve şevk ve halâvet verir. Risalei'n‑Nurda, tekrârât‑ı Kur'âniye ne kadar yerinde ve münâsib ve belâğatça makbûl olduğu, hüccetleriyle beyân edilmiş.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Mekke’de, birinci safta muhâtab ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i'câzlı, mukni', kanâat verici bir icmâl ve tesbit için tekrar lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde' ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede belki bazen bir harfte ve takdim‑te'hir, ta'rif‑tenkîr ve hazf‑zikir gibi hey'etlerde öyle kuvvetli isbât eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.
Risalei'n‑Nur ve bilhassa Kur'ânın kırk vech‑i i'câzını icmâlen isbât eden Yirmibeşinci Söz zeyilleriyle beraber ve nazmındaki vech‑i i'câzı hàrika bir tarzda beyân ve isbât eden Arabî Risalei'n‑Nurdan İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i'câz‑ı îcâzî vardır.
613
Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtab ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl‑i kitab olduğundan, muktezâ‑yı belâğat ve irşad ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslûb ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşe'leri ve sebebleri olan cüz'iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslûbla beyânât içinde, Kur'ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz'î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise‑i şer'iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile te'min eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.
Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴿اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmibeşinci Söz’ün İkinci Şu'lesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mu'cize‑i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbât etmiş.
614
Evet, Kur'ân, o teferruât‑ı şer'iye ve kavânîn‑i ictimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur'ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd‑ı irşadiye-i Kur'âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak, mu'cizâne bir cezâlet izhâr eder.
Bazen iki kelimede, meselâ; رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.
Meselâ: ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetinden sonra ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ âyetinin akabinde ﴿وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ der. Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz'î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşadkâr bir mükâlemeye döner.
615
Bir Suâl: Bazen ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz'î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke‑i tevhidi veya küllî bir düsturu beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hile ile alması içinde ﴿وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ diye gayet yüksek bir düsturun zikri belâğatça münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?”
Elcevab: Herbiri birer küçük Kur'ân olan ekser uzun sûrelerde ve mutavassıtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnız iki‑üç maksad değil, belki Kur'ân, mâhiyeti hem bir kitab‑ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitab‑ı şerîat ve hikmet ve irşad gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ederek Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin herşeye ihâtasını ve haşmetli tecelliyâtını ifâde etmek cihetiyle, kâinât kitab‑ı kebîrinin bir nev'i kırâati olan Kur'ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahifede çok maksadları takiben mârifetullâhtan ve tevhidin mertebelerinden ve îmân hakikatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda meselâ, zâhirce zaîf bir münâsebetle başka bir ders açar ve o zaîf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihak ederler. O makama gayet mutâbık olur, mertebe‑i belâğatı yükselir.
İkinci Bir Suâl: Kur'ân’da sarîhan ve zımnen ve işâreten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler defa isbât edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?”
616
Elcevab: Dâire‑i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine ait inkılâblarda ve emânet‑i kübrâyı ve hilâfet‑i arziyeyi omuzuna alan nev'‑i beşerin şekàvet ve saâdet‑i ebediyeye medâr olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli mes'elelerinden, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inâdları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılâbları tasdik ettirmek ve o inkılâblar azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zarûrî mes'eleleri teslîm ettirmek için Kur'ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine isrâf değil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur'ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez.
Meselâ: ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ…﴿خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاâyeti, gösterdiği müjde‑i saâdet-i ebediye hakikati; bîçâre beşere her dakika kendini gösteren hakikat‑i mevtin, Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını i'dâm‑ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine isrâf olmaz, kıymetten düşmez.
İşte bu çeşit hadsiz kıymetdâr mes'eleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâbları te'sis etmekte iknâa ve inandırmaya ve isbâta çalışan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işâreten binler defa o mes'elelere nazar‑ı dikkati celbetmek; değil isrâf belki ekmek, ilâç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet‑i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.
617
Hem meselâ: ﴿اِنَّ الْكَافِر۪ينَ﴿ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَve ﴿اَلظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌgibi tehdid âyetlerini Kur'ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; Risalei'n‑Nurda kat'î isbât edildiği gibi beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor; ve ﴿اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقًا وَهِيَ تَفُورُ ❋ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sarâhatiyle o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.
İşte böyle bir cinayet‑i âmmeye ve hadsiz bir tecâvüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzünün dehşetine karşı, Sultan‑ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihâyetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermânında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine isrâf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemâl‑i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.
Evet her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere herbirisine bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’ı bir lamba yaptığı gibi öyle de; o kesretli, geçici perdeleri ve tazelenen seyyâr kâinâtları karanlıklandırmamak ve âyine‑i hayatında in'ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şâhid olabilen o misâfir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Pâdişah‑ı Ezelî’nin şiddetli ve inâdları kıran tehdidlerini, her vakit Kur'ânı okumakla tahattur edip nefsin tuğyanından kurtulmağa çalışmak hikmetiyle, Kur'ân gayet mânidâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidât‑ı Kur'âniye’yi hakikatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Ve onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azâbı ayn‑ı adâlettir, diye gösterir.
618
Hem meselâ; Asâ‑yı Mûsa gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan kıssa‑i Mûsa’nın (A.S.) ve sâir Enbiyânın kıssalarını çok tekrarında, risalet‑i Ahmediye’nin hakkâniyetine bütün Enbiyânın nübüvvetlerini hüccet gösterip onların umumunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez, hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur'ânı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân‑ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil isrâf, belki muktezâ‑yı belâğattır ve hâdise‑i Muhammediye, bütün benî Âdem’in en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli mes'elesi olduğunu ders vermektir.
Evet, Kur'ân’da Zât‑ı Ahmediye’ye en büyük makam vermek ve dört erkân‑ı îmâniyeyi içine almakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ rüknüne denk tutulan ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ve Risalet‑i Muhammediye kâinâtın en büyük hakikati ve Zât‑ı Ahmediye bütün mahlûkatın en eşrefi ve Hakikat‑i Muhammediye tâbir edilen küllî şahsiyet‑i maneviyesi ve makam‑ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hàrika makama liyâkatine dair pek çok hüccetleri ve emâreleri, kat'î bir sûrette Risalei'n‑Nurda isbât edilmiş. Binden birisi şudur ki:
اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ düsturuyla; bütün ümmetinin, bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli O’nun defter‑i hasenâtına girmesi ve bütün kâinâtın hakikatlerini, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cin, ins, melek ve zîhayatı, belki kâinâtı, semâvât ve arzı minnetdâr eylemesi ve isti'dâd lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyac‑ı fıtrî diliyle hayvanatın duâları, gözümüz önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle milyonlar, belki rûhânilerle beraber milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ‑yı ümmeti her gün O Zât’a salât ve selâm ünvânı ile rahmet duâları ve manevî kazançlarını en evvel O Zât’a bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur'ânın üçyüzbin hurûfunun, herbirisinde on sevâbdan yüz, bin hasene ve meyve vermesinden yalnız kırâat‑ı Kur'ân cihetiyle defter‑i a'mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, O Zât’ın şahsiyet‑i maneviyesi olan Hakikat‑i Muhammediye istikbâlde bir şecere‑i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü'l‑Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur'ânında o azîm ehemmiyeti vermiş ve Fermânında O’na tebaiyeti ve Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' ile şefâatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mes'ele‑i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere‑i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet‑i beşeriyetini ve bidâyetteki vaziyet‑i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.
619
İşte Kur'ânın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekrârâtında kuvvetli ve geniş bir mu'cize‑i maneviye bulunmasına fıtrat‑ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyûnluk tâunuyla maraz‑ı kalbe ve vicdân hastalığına mübtelâ ola!‥ قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ kaidesine dâhil olur.
620

Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir

Birincisi

Bundan oniki sene evvel işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân’a karşı sû‑i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: Kur'ân tercüme edilsin, ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.
Fakat, Risalei'n‑Nurun cerhedilmez hüccetleri kat'î isbât etmiş ki; Kur'ân’ın hakîki tercümesi kàbil değil ve lisân‑ı nahvî olan Lisân‑ı Arabî yerinde Kur'ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevâb veren kelimât‑ı Kur'âniye’nin mu'cizâne ve cem'iyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei'n‑Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakàne ve dîvânecesine çalışmaları hikmeti ile bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarla görüşemediğim için hakikat‑i hâli bilemiyorum.

İkinci Hâşiye

Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka‑i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl‑i neş'e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.
Birden Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl‑i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdâd ve tesellîsi için Zât‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdâr oldum. Şöyle ki:
621
Ol nazar‑ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk‑ı bekà ve hubb‑u mehâsin ve muhabbet‑i vücûd ve şefkat‑i cinsiye ve alâka‑i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehennem’e ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei'n‑Nurda isbât edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.
Birinci kısım: Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ; nasıl ki bir usta, hàrika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta Mâşâallâh, Bârekallâh deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân‑ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinedir, Ustasını tebriklerle alkışlar.
İkinci kısım hikmetleri ise: Zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab‑ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve‑i hâfızalarında ve elvâh‑ı misâliyede ve âlem‑i gaybın defterlerinde dâire‑i vücûdda bırakıp, sonra âlem‑i şehâdeti terkeder, âlem‑i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.
622
Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, i'dâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb‑ı mesel ders verip, der: Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”
Elhâsıl: Nasıl ki; îmân, ölüm vaktinde insanı i'dâm‑ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi i'dâmdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr‑ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat‑ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar; veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Duânıza çok muhtaç ve size çok müştâkKardeşinizSaid Nursî
623

Yirmialtıncı SözKader Risalesi

﴿
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
﴿وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ
Kader ile cüz'‑i ihtiyarî, iki mes'ele‑i mühimmedir. Ona dair Dört Mebhas içinde birkaç sırlarını açmağa çalışacağız.

Birinci Mebhas

Kader ve cüz'‑i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü'min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb‑ı Hakk’a vere vere, nihâyette teklif ve mes'ûliyetten kurtulmamak için cüz'‑i ihtiyarî önüne çıkıyor. Ona: Mes'ûl ve mükellefsin der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrûr olmamak için Kader karşısına geliyor. Der: Haddini bil, yapan sen değilsin.”
Evet, kader, cüz'‑i ihtiyarî; îmân ve İslâmiyet’in nihâyet merâtibinde Kader, nefsi gururdan ve cüz'‑i ihtiyarî, adem‑i mes'ûliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil‑i îmâniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfûs‑u emmârenin işledikleri seyyiâtının mes'ûliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in'âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz'‑i ihtiyarîye istinâd etmek; bütün bütün sırr‑ı kadere ve hikmet‑i cüz'-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî mes'eleler değildir.
624
Evet, ma'nen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây‑i isti'mâli var. Fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, ye'sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsî ve istikbâliyatta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebeb olsun.
Demek kader mes'elesi, teklif ve mes'ûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz'‑i ihtiyarî, seyyiâta merci' olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.
Evet, Kur'ân’ın dediği gibi: İnsan, seyyiâtından tamamen mes'ûldür. Çünkü; seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât tahribât nev'inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribât yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb‑i istihkak eder. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi Fakat, hasenâtta iftihara hakkı yoktur.
Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü; hasenâtı isteyen, iktiza eden, Rahmet‑i İlâhiye ve icâd eden, kudret‑i Rabbâniye’dir. Suâl ve cevab, dâî ve sebeb, ikisi de Hak’tandır. İnsan, yalnız duâ ile, îmân ile, şuûr ile, rızâ ile onlara sâhib olur.
Fakat seyyiâtı isteyen, nefs‑i insaniyedir. Ya isti'dâd ile, ya ihtiyar ile Nasıl ki beyaz, güzel Güneş’in ziyâsından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun isti'dâdına aittir.
Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun‑u İlâhî ile icâd eden yine Hak’tır. Demek sebebiyet ve suâl, nefistendir ki; mes'ûliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve icâd ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.
İşte şu sırdandır ki: Kisb‑i şer, şerdir; halk‑ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: Yağmur rahmet değil.” Evet halk ve icâdda bir şerr‑i cüz'î ile beraber hayr‑ı kesîr vardır. Bir şerr‑i cüz'î için hayr‑ı kesîri terketmek, şerr‑i kesîr olur. Onun için o şerr‑i cüz'î, hayır hükmüne geçer. İcâd‑ı İlâhî’de şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kisbine ve isti'dâdına aittir.
625
Hem nasıl kader‑i İlâhî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir, öyle de: İllet ve sebeb itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü; kader, hakîki illetlere bakar, adâlet eder. İnsanlar, zâhirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adâletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim, seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Hâlbuki sen sârık değilsin. Fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader‑i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adâlet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masûm olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey‑i vâhidde, iki cihetle kader ve icâd‑ı İlâhî’nin adâleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyâs et. Demek kader ve icâd‑ı İlâhî; mebde' ve müntehâ, asıl ve fer', illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.
Eğer Denilse: Mâdem cüz'‑i ihtiyarînin icâda kàbiliyeti yok; bir emr‑i itibarî hükmünde olan kisbden başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da, Hàlık‑ı semâvât ve arza karşı, insana, âsî ve düşman vaziyeti verilmiş, Hàlık‑ı arz ve semâvât, ondan azîm şikâyetler ediyor o âsî insana karşı abd‑i mü'mine yardım için, kendini ve melâikesini tahşid ediyor. Ona azîm bir ehemmiyet veriyor?”
Elcevab: Çünkü; küfür ve isyan ve seyyie, tahribdir, ademdir. Hâlbuki, azîm tahribât ve hadsiz ademler, bir tek emr‑i itibarîye ve ademîye terettüb edebilir. Nasıl ki, bir azîm sefînenin dümencisi, vazifesinin adem‑i îfâsıyla, sefîne gark olup bütün hademelerin netice‑i sa'yleri ibtal olur. Bütün o tahribât, bir ademe terettüb ediyor. Öyle de: Küfür ve ma'siyet, adem ve tahrib nev'inden olduğu için, cüz'‑i ihtiyarî, bir emr‑i itibarî ile onları tahrîk edip müdhiş netâice sebebiyet verebilir. Zîra küfür, çendan bir seyyiedir; fakat bütün kâinâtı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkîr ve delâil‑i Vahdâniyet’i gösteren bütün mevcûdâtı tekzîb ve bütün tecelliyât‑ı esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinât ve mevcûdât ve Esmâ‑i İlâhiye nâmına Cenâb‑ı Hak, kâfirden şedîd şikâyet ve dehşetli tehdidât etmek, ayn‑ı hikmettir ve ebedî azâb vermek, ayn‑ı adâlettir.
626
Mâdem insan küfür ve isyanla tahribât tarafına gidiyor, az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl‑i îmân, onlara karşı Cenâb‑ı Hakk’ın inâyet‑i azîmine muhtaçtır. Çünkü; on kuvvetli adam, bir evin muhâfazasını ve tamiratını derûhde etse, haylaz bir çocuğun, o hâneye ateş vermeğe çalışmasına karşı, o çocuğun velîsine, belki pâdişahına müracaata, yalvarmağa mecbur olması gibi; mü'minlerin de, böyle edebsiz ehl‑i isyana karşı dayanmak için Cenâb‑ı Hakk’ın çok inâyâtına muhtaçtırlar.
Elhâsıl: Eğer kader ve cüz'‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i huzur ve kemâl‑i îmân sâhibi ise; kâinâtı ve nefsini Cenâb‑ı Hakk’a verir, O’nun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var kaderden, cüz'‑i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü; mâdem nefsini ve herşeyi Cenâb‑ı Hak’tan bilir, o vakit cüz'‑i ihtiyarîye istinâd ederek mes'ûliyeti derûhde eder. Seyyiâta merciiyeti kabûl edip, Rabbini takdis eder. Dâire‑i ubûdiyette kalıp, teklif‑i İlâhiye’yi zimmetine alır. Hem kendinden sudûr eden kemâlât ve hasenât ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder. Başına gelen musîbetlerde kaderi görür, sabreder.
627
Eğer kader ve cüz'‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl‑i gaflet ise, o vakit kaderden ve cüz'‑i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü; nefs‑i emmâresi, gaflet veya dalâlet sâikasıyla kâinâtı esbâba verip, Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve esbâba verir. Mes'ûliyeti ve kusuru kadere havâle eder. O vakit, nihâyette Cenâb‑ı Hakk’a verilecek olan cüz'‑i ihtiyarî ve en nihâyette medâr‑ı nazar olacak olan kader bahsi, mânâsızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve mes'ûliyetten kurtulmak için bir desîse‑i nefsiyedir.

İkinci Mebhas

Ehl‑i ilme mahsûs (Hâşiye), ince bir tedkik‑i ilmîdir.
Eğer Desen: Kader ile cüz'‑i ihtiyarî, nasıl tevfik edilebilir?”
Elcevab: Yedi vecihle
Birincisi: Elbette kâinâtın intizam ve mîzan lisânıyla hikmet ve adâletine şehâdet ettiği bir Âdil‑i Hakîm, insan için medâr‑ı sevâb ve ikàb olacak, mâhiyeti mechûl bir cüz'‑i ihtiyarî vermiştir. O Âdil‑i Hakîm’in pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi, şu cüz'‑i ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez.
İkincisi: Bizzarûre herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder. O ihtiyarın vücûdunu vicdânen bilir. Mevcûdâtın mâhiyetini bilmek ayrıdır, vücûdunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var; vücûdu bizce bedîhî olduğu hâlde, mâhiyeti bizce mechûl İşte şu cüz'‑i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Herşey ma'lûmâtımıza münhasır değildir. Adem‑i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.
Üçüncüsü: Cüz'‑i ihtiyarî, kadere münâfî değil. Belki kader ihtiyarı te'yid eder. Çünkü; kader, ilm‑i İlâhî’nin bir nev'idir. İlm‑i İlâhî, ihtiyarımıza taalluk etmiş. Öyle ise; ihtiyarı te'yid ediyor, ibtal etmiyor.
628
Dördüncüsü: Kader, ilim nev'indendir. İlim, ma'lûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taalluk ediyor. Yoksa ma'lûm, ilme tâbi değil. Yani, ilim desâtiri; ma'lûmu, haricî vücûd noktasında idare etmek için esâs değil. Çünkü; ma'lûmun zâtı ve vücûd‑u haricîsi, irâdeye bakar ve kudrete istinâd eder.
Hem ezel, mâzi silsilesinin bir ucu değil ki; eşyanın vücûdunda esâs tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel; mâzi ve hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine‑misâldir. Öyle ise, dâire‑i mümkinât içinde uzanıp giden zamanın mâzi tarafında bir tahayyül edip, ona ezel deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertib ile girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhâkeme etmek, hakikat değildir.
Şu sırrın keşfi için şu misâle bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesâfe, mâzi; sol tarafındaki mesâfe, müstakbel farzedilse, o âyine yalnız mukâbilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertib ile tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukâbil dâiresi genişlenir. Gitgide, bütün iki taraf mesâfeyi birden bir ânda tutar. İşte şu âyine şu vaziyette onun irtisamında, o mesâfelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvâfık, muhâlif denilmez.
İşte kader, ilm‑i ezelîden olduğu için; ilm‑i ezelî, hadîsin tâbiriyle: Manzar‑ı a'lâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihâta eder bir makam‑ı a'lâdadır. Biz ve muhâkemâtımız, onun haricinde olamaz ki, mâzi mesâfesinde bir âyine tarzında olsun.
Beşincisi: Kader, sebeble müsebbebe bir taalluku var. Yani şu müsebbeb, şu sebeble vukû'a gelecek. Öyle ise, denilmesin ki: Mâdem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz'‑i ihtiyarıyla tüfek atan adamın ne kabahati var, atmasaydı yine ölecekti?”
629
Suâl: Niçin denilmesin?
Elcevab: Çünkü; kader, onun ölmesini onun tüfeğiyle ta'yin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farzetsen, o vakit kaderin adem‑i taallukunu farzediyorsun. O vakit ölmesini ne ile hükmedeceksin! Ya Cebrî gibi; sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyâhut Mu'tezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’i bırakıp fırka‑i dâlleye girersin. Öyle ise, biz ehl‑i hak deriz ki: Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce mechûl.” Cebrî der: Atmasaydı yine ölecekti.” Mu'tezile der: Atmasaydı ölmeyecekti.”
Altıncısı: (Hâşiye) Cüz'‑i ihtiyarînin üssü'l‑esâsı olan meyelân, Mâturidî’ce bir emr‑i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş'arî, ona mevcûd nazarıyla baktığı için abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş'ariye’ce bir emr‑i itibarîdir. Öyle ise; o meyelân, o tasarruf, bir emr‑i nisbîdir. Muhakkak bir vücûd‑u haricîsi yoktur. Emr‑i itibarî ise, illet‑i tâmme istemez ki; illet‑i tâmme vücûdu için lüzum ve zarûret ve vücûb ortaya girip ihtiyarı ref'etsin Belki o emr‑i itibarînin illeti, bir rüchâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr‑i itibarî sübût bulabilir. Öyle ise, o ânda onu terkedebilir. Kur'ân ona o ânda diyebilir ki: Şu şerdir, yapma.”
Evet eğer abd, hàlık‑ı ef'âli bulunsaydı ve icâda iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref' olurdu. Çünkü; ilm‑i usûl ve hikmette مَا لَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki: Bir şey vâcib olmazsa, vücûda gelmez.” Yani illet‑i tâmme bulunacak, sonra vücûda gelebilir. İllet‑i tâmme ise, ma'lûlu, bizzarûre ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.
630
Eğer Desen: Tercih bilâ‑müreccih muhâldir. Hâlbuki, o emr‑i itibarî dediğimiz kisb‑i insanî, bazen yapmak ve bazen yapmamak; eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa, tercih bilâ‑müreccih lâzım gelir. Şu ise; usûl‑ü kelâmiyenin en mühim bir esâsını hedmeder?‥”
Elcevab: Tereccuh bilâ‑müreccih muhâldir. (Hâşiye) Yani müreccihsiz, sebebsiz rüchâniyet muhâldir. Yoksa, tercih bilâ‑müreccih câizdir ve vâkidir. İrâde bir sıfattır, onun şe'ni, böyle bir işi görmektir.
Eğer Desen: Mâdem katli halkeden Hak’tır. Niçin bana kàtil denilir?”
Elcevab: Çünkü: İlm‑i sarf kaidesince ism‑i fâil, bir emr‑i nisbî olan masdardan müştâktır. Yoksa, bir emr‑i sâbit olan hâsıl‑ı bilmasdardan inşikak etmez. Masdar kisbimizdir, kàtil ünvânını da biz alırız. Hâsıl‑ı bilmasdar, Hakk’ın mahlûkudur. Mes'ûliyeti işmâm eden bir şey, hâsıl‑ı bilmasdardan müştâk kılınmaz.
Yedincisi: İrâde‑i cüz'iye-i insaniye ve cüz'‑i ihtiyariyesi çendan zaîftir, bir emr‑i itibarîdir; fakat Cenâb‑ı Hak ve Hakîm‑i Mutlak, o zaîf, cüz'î irâdeyi, irâde‑i külliyesinin taallukuna bir şart‑ı âdi yapmıştır. Yani ma'nen der: Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise, mes'ûliyet sana aittir!” Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. Onu muhayyer bırakıp Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.” desen O çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yâhut düştü. Elbette Sen istedin!” diyerek itâb edip üstünde bir tokat vuracaksın.
İşte Cenâb‑ı Hak, Ahkemü'l‑Hâkimîn, nihâyet zaafda olan abdin irâdesini, bir şart‑ı âdi yapıp, irâde‑i külliyesi ona nazar eder.
631
Elhâsıl: Ey insan! Senin elinde gayet zaîf, fakat seyyiâtta ve tahribâtta eli gayet uzun ve hasenâtta eli gayet kısa, cüz'‑i ihtiyarî nâmında bir irâden var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki; silsile‑i hasenâtın bir meyvesi olan Cennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet‑i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki; onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere‑i mel'ûnenin bir meyvesi olan zakkum‑u Cehennem’e yetişmesin.
Demek; duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

Üçüncü Mebhas

Kadere îmân, îmânın erkânındandır. Yani: Herşey, Cenâb‑ı Hakk’ın takdiriyledir.” Kadere delâil‑i kat'iyye o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez. Biz, basit ve zâhir bir tarz ile şu rükn‑ü îmâniyeyi, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir Mukaddime ile göstereceğiz.

Mukaddime

Herşey, vücûdundan evvel ve vücûdundan sonra yazıldığını ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ gibi pek çok Âyât‑ı Kur'âniye tasrîh ediyor. Ve şu kâinât denilen, Kudret’in Kur'ân‑ı kebîrinin âyâtı dahi şu hükm‑ü Kur'ânî’yi, nizâm ve mîzan ve intizam ve tasvir ve tezyîn ve imtiyaz gibi âyât‑ı tekvîniyesiyle tasdik ediyor. Evet, şu kâinât kitabının manzûm mektûbatı ve mevzûn âyâtı şehâdet eder ki, herşey yazılıdır.
632
Amma, vücûdundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil; bütün mebâdî ve çekirdekler ve mekàdîr ve sûretler, birer şâhiddir. Zîra, herbir tohum ve çekirdekler kâf‑nûn tezgâhından çıkan birer latîf sandukçadır ki, kaderle tersîm edilen bir fihristecik, ona tevdî' edilmiştir ki; Kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu'cizât‑ı kudreti bina ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek, bütün vâkıâtı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zîra tohumlar, maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.
Hem, herşeyin mikdar‑ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve san'atlı bir kalıbdan çıkmış gibi, bir mikdar, bir şekil var ki; o mikdarı, o sûreti, o şekli almak; ya hàrika ve nihâyet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı veyâhut kaderden gelen mevzûn, ilmî bir kalıb‑ı manevî ile Kudret‑i Ezeliye, o sûreti, o şekli biçip giydiriyor.
Meselâ: Sen, şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki; câmid, sağır, kör, şuûrsuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemâsında hareket eder. Bazı eğri büğrü hududlarda, meyve ve fâidelerin yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takib eder gibi yolunu değiştirir. Demek, kaderden gelen mikdar‑ı manevînin ve o mikdarın emr‑i manevîsiyle zerreler hareket ederler.
Mâdem maddî ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyâtı var; elbette eşyanın mürûr‑u zamanla giydikleri sûretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam‑ı kadere tâbidir. Evet bir çekirdekte, hem bedîhî olarak, irâde ve evâmir‑i tekvîniyenin ünvânı olan Kitab‑ı Mübînden haber veren ve işâret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm‑i İlâhî’nin bir ünvânı olan İmâm‑ı Mübînden haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var.
633
Bedîhî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyât ve vaziyetleri ve hey'etleridir ki, sonra göz ile görünecek.
Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet‑i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihâtlardır ki; tarihçe‑i hayat nâmıyla tâbir edilen vakit be‑vakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller, o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî mikdarı vardır.
Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellîsi var; elbette umum eşyanın vücûdundan evvel yazılı olduğunu ifâde eder ve az bir dikkatle anlaşılır.
Şimdi, vücûdundan sonra herşeyin sergüzeşt‑i hayatı yazıldığına delil ise; âlemde Kitab‑ı Mübîn ve İmâm‑ı Mübînden haber veren bütün meyveler ve Levh‑i Mahfûzdan haber veren ve işâret eden insandaki bütün kuvve‑i hâfızalar birer şâhiddir, birer emâredir. Evet, herbir meyve, bütün ağacın mukadderât‑ı hayatı, onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt‑i hayatıyla beraber kısmen âlemin hâdisât‑ı mâziyesi, kuvve‑i hâfızasında öyle bir sûrette yazılıyor ki, güyâ hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest‑i Kudret, kalem‑i kaderiyle insanın sahife‑i a'mâlinden küçük bir sened istinsah ederek insanın eline verip, dimağının cebine koymuş; , muhâsebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, mutmain olsun ki, bu fenâ ve zevâl herc ü mercinde, bekà için pek çok âyineler var ki; Kadîr‑i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersîm edip ibkà ediyor. Hem, bekà için pek çok levhalar var ki; Hafîz‑i Alîm, fânîlerin mânâlarını onlarda yazıyor
634
Elhâsıl: Mâdem en basit ve en aşağı derece‑i hayat olan nebâtât hayatı, bu derece kaderin nizâmına tâbidir; elbette en yüksek derece‑i hayat olan hayat‑ı insaniye, bütün teferruâtıyla kaderin mikyâsıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet, nasıl katreler buluttan haber verir; reşhalar su menba'ını gösterir; senedler, cüzdanlar, bir defter‑i kebîrin vücûduna işâret ederler Öyle de; şu meşhûdumuz olan zîhayatlardaki intizam‑ı maddî olan bedîhî kader ve intizam‑ı manevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senedleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, sûretler, şekiller, bilbedâhe Kitab‑ı Mübîn denilen irâde ve evâmir‑i tekvîniyenin defterini ve İmâm‑ı Mübîn denilen ilm‑i İlâhî’nin bir dîvânı olan Levh‑i Mahfûzu gösterir.

Netice‑i Merâm

Mâdem bilmüşâhede görüyoruz ki; herbir zîhayatın neşv ü nemâ zamanında zerreleri, eğri‑büğrü hududlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hududların nihâyetlerinde birer hikmet, birer fâide, birer maslahatı semere verirler. Bilbedâhe, o şeyin mikdar‑ı sûrîsi, bir kader kalemiyle tersîm edilmiştir. İşte, meşhûd, bedîhî kader, o zîhayatın manevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedâr hududları, nihâyetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret, o maânî kitabını, o mistar üstünde yazar.
Mâdem maddî ve manevî kader kalemiyle tersîm edilmiş müsmir hududlar, hikmetli nihâyetler olduğunu kat'iyyen anlıyoruz; elbette herbir zîhayatın müddet‑i hayatında geçireceği ahvâl ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersîm edilmiş. Çünkü; sergüzeşt‑i hayatı, bir intizam ve mîzan ile cereyan ediyor. Sûretler değiştiriyor, şekiller alıyor.
Mâdem böyle umum zîhayatta kalem‑i kader hükümrândır; elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emânet‑i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt‑i hayatiyesi, herşeyden ziyâde kaderin kanununa tâbidir.
635
Eğer Desen: Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştâk olan kalb ve rûh için, kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevab: Kat'a ve asla!‥ Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hìffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emânı te'min eden bir sürûr, bir nur veriyor. Çünkü; insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz'î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü; insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makàsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti, milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır.
İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl‑i rahat ile, rûh ve kalbin kemâl‑i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydân veriyor. Yalnız nefs‑i emmârenin cüz'î hürriyetini selbeder ve fir'avuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.
Kadere îmân o kadar lezzetli, saâdetlidir ki, ta'rif edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir pâdişahın pâyitahtına giderler. O pâdişahın mahall‑i garâib olan hàs sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gâsıbâne, sârıkâne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garîb hayvanatın erzâkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırâb çeker. O Cennet gibi bahçe, başına bir Cehennem gibi oluyor. Herşeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edebsiz adam, te'dib sûretiyle hapse atılır. İkinci adam pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm‑ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl‑i sühûletle işlediğini i'tikàd eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp, kemâl‑i safâ ile o Cennet‑misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden herşeyi hoş görür, kemâl‑i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir. İşte, مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrını anla.
636

Dördüncü Mebhas

Eğer Desen: Birinci Mebhas’ta isbât ettin ki; kaderin herşeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?”
Elcevab: Ey şiddet‑i şefkatten şedîd bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücûd, hayr‑ı mahz; adem, şerr‑i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemâlâtın vücûda rücûu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekàisin esâsı, adem olduğu, delildir. Mâdem adem şerr‑i mahzdır; ademe müncer olan veya ademi işmâm eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için, vücûdun en parlak nuru olan hayat, ahvâl‑i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffî ediyor ve müteaddid keyfiyâtı alıp matlûb semerâtı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib‑i Hayat’ın nukùş‑u esmâsını güzelce gösterir.
İşte şu hakikattendir ki; zîhayatlara, âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyât sûretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr‑ı vücûd teceddüd edip zulümât‑ı adem tebâüd ederek hayatları tasaffî ediyor. Zîra tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık, keyfiyâtta ve ahvâlde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
637
Elhâsıl: Mâdem hayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın nukùşunu gösterir; hayatın başına gelen herşey hasendir.
Meselâ: Gayet zengin, nihâyet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda mâhir bir zât, âsâr‑ı san'atını, hem kıymetdâr servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukâbil, bir saatte, murassa', musanna' yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nev'i san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeğe hak kazanabilir mi? Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte onun gibi Sâni'‑i Zülcelâl, Fâtır‑ı Bî-misâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havâs ve letâif ile murassa' olarak giydirdiği vücûd gömleğini Esmâ‑i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nev'inde olan keyfiyât, bazı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât‑ı hikmet içinde bazı şuâât‑ı rahmet ve o şuâât‑ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.
638

Hâtime

Eski Said’in serkeş, müftehir, mağrûr, ucublu, riyâkâr nefsini susturan, teslîme mecbur eden beş fıkradır.
Birinci Fıkra: Mâdem eşya var ve san'atlıdır, elbette bir ustaları var. Yirmiikinci Söz’de gayet kat'î isbât edildiği gibi; eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey, bütün eşya kadar müşkül ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya, bir şey kadar âsân ve kolay olur. Mâdem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış; elbette o pek hikmetli ve çok san'atkâr Zât, zemin ve âsumânın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslîm edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibâdetlerini başkasına vermeyecektir.
İkinci Fıkra: Sen ey mağrûr nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme, salkımları o ağaç kendi takmamış. Başkası onları ona takmış.
Üçüncü Fıkra: Sen ey riyâkâr nefsim! Dine hizmet ettim.” diye gururlanma. اِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدّ۪ينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca; müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül‑ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen ni'metlerin şükrü ve vazife‑i fıtrat ve farîza‑i hilkat ve netice‑i san'at bil, ucb ve riyâdan kurtul!
Dördüncü Fıkra: Hakikat ilmini, hakîki hikmeti istersen; Cenâb‑ı Hakk’ın mârifetini kazan. Çünkü; bütün hakàik‑ı mevcûdât, İsm‑i Hakk’ın şuââtı ve esmâsının tezâhüratı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve manevî, cevherî, arazî herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinâd eder. Yoksa, hakikatsiz ehemmiyetsiz bir sûrettir. Yirminci Söz’ün âhirinde, şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.
639
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştâksan, mevtten kaçarsan kat'iyyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel, bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya‑yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek, güvendiğin hayat‑ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl‑i tedkik, Bir âşiredir, belki bir ân‑ı seyyâledir.” demişler. İşte şu sırdandır ki; bazı ehl‑i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.
Mâdem böyledir, hayat‑ı maddiye-i nefsiyeyi bırak, kalb ve rûh ve sırrın derece‑i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir dâire‑i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel, onlar için hayydır, hayatdâr ve mevcûddur. Ey nefsim!‥ Mâdem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:Fânîyim, fânî olanı istemem.Âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem.İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim.Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”
Beşinci Fıkra: Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra‑i Arabiye, Allâhu Ekber zikrinde otuzüç mertebe‑i tefekkürden bir mertebeye işârettir.
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَد۪يرُ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ الْكَر۪يمُ الرَّح۪يمُ الْجَم۪يلُ النَّقَّاشُ الْاَزَلِيُّ الَّذ۪ي مَاحَق۪يقَةُ هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ كُلًّا وَجُزْءًا وَصَحَائِفَ وَطَبَقَاتٍ ، وَمَا حَقَائِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًّا وَجُزْئِيًّا وَوُجُودًا وَبَقَاءً ، اِلَّا خُطُوطُ قَلَمِ قَضَائِهِ وَقَدَرِهِ ، وَتَنْظ۪يمِهِ وَتَقْد۪يرِهِ بِعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ ، وَنُقُوشُ پَرْكَارِ عِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ وَتَصْو۪يرِهِ وَتَدْب۪يرِهِ بِصُنْعٍ وَعِنَايَةٍ ، وَتَزْي۪ينَاتُ يَدِ بَيْضَاءِ صُنْعِهِ وَعِنَايَتِهِ وَتَزْي۪ينِهِ وَتَنْو۪يرِهِ بِلُطْفٍ وَكَرَمٍ ، وَاَزَاه۪يرُ لَطَائِفِ لُطْفِهِ وَكَرَمِهِ وَتَوَدُّدِهِ وَتَعَرُّفِهِ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ ، وَثَمَرَاتُ فَيَّاضِ رَحْمَتِهِ وَنِعْمَتِهِ وَتَرَحُّمِهِ وَتَحَنُّنِهِ بِجَمَالٍ وَكَمَالٍ ، وَلَمَعَاتُ وَتَجَلِّيَاتُ جَمَالِهِ وَكَمَالِهِ بِشَهَادَاتِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا ، وَسَيَّالِيَةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِيِّ الدَّائِمِ التَّجَلّ۪ي ، وَالظُّهُورِ عَلٰى مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ ، وَدَائِمِ الْاِنْعَامِ عَلٰى مَرِّ الْاَنَامِ وَالْاَيَّامِ وَالْاَعْوَامِ
640
نَعَمْ فَالْاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا عَقْلٍ عَلٰى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ ، ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا فَهْمٍ عَلَى الْاِسْمِ الْمُكَمَّلِ ، ثُمَّ الْاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ ، ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَى الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ ، ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَق۪ينِ عَلٰى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَل۪يقُ بِالذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْيَق۪ينِ
نَعَمْ تَفَانِي الْمِرْاٰةِ ، زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّي الدَّائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلَازِمِ ، مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ ، اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكُ الْمَظَاهِرِ ، مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ ، مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِلْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ ، لِلْبَاقِي الْوَدُودِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا ف۪ي عِلْمِ اللّٰهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
641

Zeyl

﴿
Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.
Cenâb‑ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'ân’dan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kàsır fehmimle Kur'ân’dan istifade ettiğim Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkidir.
Evet, acz dahi aşk gibi, belki daha eslem bir tarîktir ki, ubûdiyet tarîkiyle mahbûbiyete kadar gider.
Fakr dahi, Rahmân ismine îsâl eder.
Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki, Rahîm ismine îsâl eder.
Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsâl eder.
Şu tarîk, hafî tarîkler misillû, Letâif‑i Aşere gibi on hatve değil ve tarîk‑ı cehriye gibi Nüfûs‑u Seb'a yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki Dört Hatveden ibarettir. Tarîkattan ziyâde hakikattir, Şerîattır. Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb‑ı Hakk’a karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Şu kısa tarîkin evrâdı: İttibâ'‑ı sünnettir, ferâizi işlemek, kebâiri terketmektir. Ve bilhassa namazı ta'dil‑i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihâtı yapmaktır.
Birinci hatveye: ﴿فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ âyeti işâret ediyor.
642
İkinci hatveye: ﴿وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ âyeti işâret ediyor.
Üçüncü hatveye: ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyeti işâret ediyor.
Dördüncü hatveye: ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَاِلكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyeti işâret ediyor. Şu dört hatvenin kısa bir izâhı şudur ki:
Birinci Hatvede: ﴿فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْâyeti işâret ettiği gibi: Tezkiye‑i nefis etmemek. Zîra insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine fedâ eder. Ma'bûd’a lâyık bir tarzda nefsini medheder. Ma'bûd’a lâyık bir tenzîh ile nefsini meâyibden tenzîh ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabûl etmez. Nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdî' edilen ve Ma'bûd‑u Hakîki’nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihâzât ve isti'dâdı, kendi nefsine sarfederek ﴿مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.
İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathîri: Onu tezkiye etmemek tebrie etmemektir.
643
İkinci Hatvede: ﴿وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ dersini verdiği gibi: Kendini unutmuş, kendinden haberi yok Mevti düşünse, başkasına verir. Fenâ ve zevâli görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz‑ı ücret ve istifade‑i huzûzât makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs‑i emmârenin muktezâsıdır.
Şu makamda tezkiyesi, tathîri, terbiyesi, şu hâletin aksidir. Yani: Nisyan‑ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani, huzûzât ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek
Üçüncü Hatvede: ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ dersini verdiği gibi: Nefsin muktezâsı, dâima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır‑ı Zülcelâl tarafından ona ihsân edilmiş ni'metler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir.